Ana Sayfa Blog Sayfa 6339

İnsanlık haysiyetiyle dalga geçenler hesap verecek

Meclisin de gündemine oturan çocuk istismarı konusu ile ilgili Alevilerden de tepkiler geldi. Celal Fırat Dede Ensar Vakfı’yla ortaya çıkan çocuk istismarı konusunu sert sözlerle eleştirdi. Fırat, “İnsanlık haysiyetiyle dalga geçenler bir gün mutlak surette büyüyen bu çocukların vicdanlarına hesap vereceklerdir.” Dedi.

 

Karaman’da 10 erkek öğrenciye cinsel istismarda bulunmasının ortaya çıkmasıyla Ensar Vakfı da gündeme geldi.  Tutuklanan Muammer B.’nin kurs verdiği evlerden ikisinin sahibi olduğu ortaya çıkan Ensar Vakfı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da favori kurumlarından.

Günlerce tartışma konusu olan ve tepkileri üzerine çeken Ensar Vakfı ile ilgili Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun yorumuyla da bir kez daha gündeme geldi.  Ramazanoğlu “Buna bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” sözleri sosyal medyada tepkilere neden olmuştu.

Meclis’inde gündeminde olan Ensar  Vakfı ve çocuk istismarı Alevilerinde gündemindeydi…

Celal Fırat Dede tepkisini sosyal medyadan şu sözlerle dile getirdi : Din, Dil, Irk, İnanç gözetmeksizin çocuklara karşı her tür suç işleyenlerin suçunu bir hata olarak görmek hatta bu suça affedilir bir davranış görünümü vermek, aklamaya çalışmak toplumun izzetinefisini hiçe saymaktır. Bu nedenle Sosyal ve kültürel değerlerimizi hiçe sayarak insanlık haysiyetiyle dalga geçenler bir gün mutlak surette büyüyen bu çocukların vicdanlarına hesap vereceklerdir.

Öte yandan, Kamuoyunun gündemine çocuk tecavüzleri ile giren Ensar Vakfı’nın sponsorlarından Turkcell, şirkete yönelen tepkilerin yoğunlaşması üzerine uzun süren sessizliğini bozdu. Turkcell, vakıflara değil gençlere destek olma amacında olduklarını öne sürerek “desteğe devam edeceklerini” duyurdu.

Faşizm, kendine biat etmeyene düşmandır

Hakkında Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle üç ayrı dava açılan  Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Onursal Başkanı Turgut Öker alevigazetesi.com’a açıklamada bulundu. Öker, “Faşizm, kendine biat etmeyen herkese düşmandır” dedi.

Gün geçmiyor ki bir dava haberi duymayalım… Gazetecilere, avukatlara, akademisyenlere açılan davaların ardından Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) onursal Genel Başkanı Turgut Öker’e de Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla 3 ayrı dava açıldı…

Maraş , Hatay ve İstanbul savcılıkları, Maraş katliamı anma ve muhtelif etkinliklerdeki konuşmalarından ve Erdoğan’a hakaretten dolayı Turgut Öker’e dava açtığını yazılı bir metinle bildirdi. Hakkında açılan davalara ilişkin alevigazetesi.com’a konuşan Turgut Öker, “Son bir yıl içinde, 1 Eylül Dünya Barış Günü Hatay’da yapılan yürüyüşte, İstanbul’da Suruç katliamını protesto yürüyüşünde, geçen yıl Maraş katliamını protesto eyleminde yaptığım konuşmalarda “Cumhurbaşkanı’na ” hakaret ettiğim iddiası ile 3 ayrı dava açıldığını dün bana bildirdiler…” dedi.

Öker, Türkiye’nin bugünkü durumunu da Hitlere benzeterek şöyle devam etti: Faşizm, kendine biat etmeyen herkese düşmandır.

Halâ kanayan Maraş!

ELİF SONZAMANCI

Kendinden olmayanı katletme kültürüne sahip bir devlet geleneği ile şekillenen Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun ardından devraldığı bu mirası büyük bir bağlılıkla devam ettirdi. Ermeniler, Kürtler, Aleviler katliamlardan geçirtirilerek yüzyıllardır yaşadıkları topraklarından göçertildiler. Nüfusunun önemli bir oranı Alevi Kürt olan Maraş’ta, gerek tarihteki Alevi önderlikli halk hareketlerine ev sahipliği yapan bir kent olarak (1239/40’larda Babai hareketi), gerekse de çok kültürlü yapısından dolayı devlet erkinin hedeflerinden biri oldu.
Nitekim 1978 yılında yaşanan Maraş Katliamı’nın arkasında kimlerin olduğu, katliam planlarının nasıl yapıldığı, devletle olan somut bağları belgeleriyle ortaya konuldu. Katliamda parmağı olanlar devlet kademelerinde hatırı sayılır konumlarla ödüllendirildi. Öyleki, Alevinin kanını dökmek konumunda basamak atlamanın bir garantisi olarak görülüyordu. Hatırlarsanız Kenan Evren’in arşivinde bulunan, 12 Eylül döneminde Emniyet Genel Müdürü olan Refet Küçüktiryaki’nin imzasının olduğu bir mektupta şu ifadeler yer alıyordu: ”Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi’ye kan kusturdum”, ”Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi soykırımını devlet adına başlatan benim”. (Sonradan bu ifadeleri inkar etti) Vurgulardaki korkunç övünç devletin Alevilere hangi gözle baktığının net ifadelerini taşıyor. Kan kusturma, katliam politikalarının yanında, devletin ayrıca Kürt Alevi coğrafyalarının demografik (nüfus) yapısı ile ”meşguliyeti” katliamların ardından kalanları yok etme planıydı.

Koçgiri’de, Dersim’de, Maraş’ta hep benzer durumlar yaşandı. Zira demografik yapının değiştirilmesi ile beraber toplumsal yapının da değiştirilmesi hedef alınıyordu. Son tahlilde Kürdistan’ta şu an yaşanan savaşta devletin temel aldığı politikarın başında yine demografik yapıyla oynama olgusu geliyor. Silahlarla çözemediği noktalarda, sessiz sedasız ele geçirme planları devreye sokuluyor. Maraş’ta Alevi Kürt köylerinin bulunduğu alana (Maraş’ın Dulkadir ilçesi Sivrice Höyük -Aşağı Terolar- köyüne 27 bin mültecinin yerleştirilmesi hedefleniyor) yapılmak istenen AFAD mülteci kampı da bu amaca hizmet eden bir faaliyettir. (HDP Antep milletvekili Mahmut Toğrul konuyla ilgili meclise soru önergesi vermiş, DAİŞ’in AFAD mülteci kamplarında örgütleme çalışması yaptığı bilgilerini paylaşarak kaygısını dile getirmişti. Ayrıca Antep’te Alevilere dönük saldırılar kaygıları daha da artırıyor. Dolayısıyla Alevi Kürt köylerinin arasına kurulan böyle bir kampta benzeri faaliyetlerin olasılığı, coğrafyanın geleceği açısından büyük tehlike arzediyor.)
Nitekim kampın kurulması için kollar sıvanmış durumda. Valisi, kaymakamı, askeri ile birlikte köy muhtarları ile toplantı yapılarak ilerleyen günlerde kampın inşaatına başlanılacağı bildirildi. Süreci itirazsız atlatmak adına, kampın inşaat çalışmalarına köylüler de dahil edilmek isteniyor. Tıpkı çimento fabrikalarına yerleştirdiği gibi. Maraş Yaşam Platformu geçtiğimiz günlerde kampın kurulacağı alanda bir açıklama yaparak bölge halkını duyarlı olmaya davet etti. Platform bir de imza kampanyası başlattı. Fakat itirazların sesinin hala cılız kaldığını söyleyebiliriz.

Avrupa’da yaşayan Maraşlılar arasında bir duyarlılık oluşturmak adına Avrupa Maraş Girişimi de başlatılan imza kampanyasına destek mahiyetinde bir dilekçe kampanyası başlattı. Buna göre itiraz dilekçeleri bireysel olarak valiliğe fakslanıyor. Maraş Katliamının ardından büyük bir kısmı Avrupa’ya göç eden Maraşlılar’ın, kendi coğrafyalarına sahip çıkmaları gerekiyor. Fakat ne yazıkki çoğunun böyle bir gelişmeden haberi bile yok. İnsansızlaştırma politikasının ürünü tam da böyle bir şey: İnsanları coğrafyasından ve bağlarından koparmak, duyarsızlaştırmak, jenerasyonlar arasında kapamatılamayacak boşluklar açarak, kültürel hafızayı yok etmek. Maraş’ta yaşanan hiçbir şeyi devletin Kürdistan üzerinde yürüttüğü savaş politikalarından bağımsız göremeyiz, görmemeliyiz. Çevreye verilen zarar da bu politikalardan bağımsız değildir. Kürdistan’a kurulan güvenlik barajlarının neden kurulduğunu ve coğrafyaya nasıl zararlar verdiğini hatırlayalım. Avrupa’da yaşayan Maraşlıların bu süreci yakından takip etmeleri gerekiyor. Zira kaybettirilmeye çalışılan kendi geleceğimiz.

Alevi Sekretaryası ilk etkinliğini gerçekleştirdi

İngiltere Parlamentosu Alevi Sekretaryası, 22 Mart akşamı Londra Parlamentosu’nda “Türkiye’nin durumu ve Aleviler” konulu ilk etkinliğini düzenledi. Katılımın yüksek olduğu etkinliğe Türkiye’den ve İngiltere’den milletvekilleri ve gazeteciler yer aldı.

“Türkiye’nin durumu ve Aleviler” konulu toplantıda Türkiye’nin iç ve dış politikalarına dair geniş çaplı bir konuşma dizisinin yapıldığı etkinliği Alevi sekretaryası Başkan yardımcısı Milletvekili Meg Hillier yönetirken, panele CHP Milletvekili Zeynep Altıok, CHP Milletvekili Hüseyin Çamak, gazeteci ve akademisyen Ahmet Şık, akademisyen Alkan Karacam, Enfield Milletvekili David Burrowes ve BAF temsilcisi İsrafil Erbil katıldı. Meg Hillier’in moderatörlüğünü yaptığı panel, Brüksel saldırılarıyla aynı güne gelmesi nedeniyle terör sorununa da oldukça değindi. Gazeteci Ahmet Şık, yaptığı konuşmada Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun politik çıkarlar için karışıklık yaratan erklerden dolayı oluştuğunu, özellikle medyanın buna karşı suskunluğunun da problemlerin bir parçası olduğunu belirtti.

“KARANLIĞI YOK EDEMİYORUZ, DEVRİM ŞART”

Gazeteci Ahmet Şık, yıllardır Alevilerin uğradığı ayrımcılık konusunun Türkiye’de artık içselleştirilmiş bir politik eylem olduğunu söyleyerek Türkiye’de özellikle devletin politikasını “Bizden olmayanı her zaman dışlarız” şeklinde belirtirken, bunun doğurduğu ayrımcılık pratiğinin gittikçe içler acısı olduğunu söyledi. Türkiye’de değişimin ve politik düzeltim pratiklerinin bugüne kadar silahlı ve saldırgan yollarla yapılmasının da içselleştirilmesini kınayan Ahmet Şık, kendi deneyimlerinden yola çıkarak tanımladığı günümüz Türkiye’sinin ciddi bir karanlık içinde olduğunu ve bunun ancak bir devrim ile temizlenebileceğini belirtti. Dinleyiciler tarafından güçlü alkış alan Ahmet Şık, konuşmasında Türkiye’de birçok kesimin, Alevi kesiminin de dahil olduğu şekilde, en doğal insan haklarını talep ettiğini ve ısrarla bunun yönetim tarafından görülmediğinin altını çizdi. “Ciddi hak talepleri gittikçe çoğalıyor, seküler düzeyde bunlara cevap lazım.” dedi.

“AYRIMCILIK BİR DÜNYA SORUNUDUR”

Panelde söz alan Enfield Milletvekili David Burrows, Alevi sekretaryasının kurulmasından dolayı duyduğu sevinci “Çeşitlilik ve seslerin farklılığı bu parlamentoda hepimize lazım.” diyerek dile getirdi ve “Öncelikle şunu anlamalıyız ki, ayrımcılık ve haksızlık her yerde aynıdır. Bu sadece bir insan hakkı ihlali değil bundan daha da büyük bir insanlık sorunudur, bu tip durumlarda, parlamentolar sadece tek tip bir ayrımcılığı, halkı ya da konuyu dile getirerek sorunu çözemezler. Bütüncül olmalıyız ve bunun bir dünya sorunu olduğunu anlamalıyız.” dedi.

Panelin soru-cevap kısmıyla devam ettiği kısmında, CHP Milletvekili Hüseyin Çamak, Enfield milletvekili David Burrows ve gazeteci Ahmet Şık soruları cevapladı. Son olarak panel moderatörü Meg Hillier, sekretaryanın başarısının devamını dilediğini, parlamentoda bu tip bir organizasyonda görevli olmasından dolayı da gururlu olduğunu dile getirdi. “Beraber olmalıyız, gücü birlikte ve beraberlikte bulmalıyız” diyen Hillier, sekretaryanın çalışmalarını detaylıca açıklaması için sözü İsrafil Erbil’e bıraktı. Erbil, sekretaryanın çalışmalarının hızla gelişeceğini ve daha fazla etkinlikle parlamentoda daha sesini duyuran bir ünite olacaklarını belirtti.

londragazete

AKD Kongresinde Doğan Demir’in listesi kazandı…

CELAL NECATİ ÜÇYILDIZ

Alevi Kültür Dernekleri 11. Olağan Genel Kurul toplantısı yapıldı. Başta Ankara olmak üzere tüm yurtta bombalı saldırılar yapılırken, yoğun güvenlik önlemleri içinde genel kurul yapıldı. Balgat ta bulunan Barolar Birliği salonunda yapılan genel kurulda; 100 ‘e yakın şubeden 650 civarında delegenin katılımı ile yapılan genel kurulda Genel Başkanlığa Doğan Demir yeniden seçildi.

Genel kurula ; Alevi ve Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün Dede, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Başkanı : Gani KAPLAN, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, CHP Parti Meclisi üyesi sendikacı Yaşar Seymen konuk olarak katıldılar. Doğan Demir ve Av. Yılmaz Demirdelen ‘in listeleri ile iki liste halinde seçimlere gidildi.

Doğan Demir listesi çoğunluğu alarak, Genel Başkan Doğan Demir ve yönetimine 3 yıl daha görev verildi. Genel kurul sonuç bildirimini sizlerle paylaşmak istiyorum. “Alevi Kültür Dernekleri’nin 11. Olağan Genel Kongresi, 20 Mart 2016 tarihinde; Ankara’da bulunan Türkiye Barolar Birliği Konferans Salonu’nda gerçekleştirilmiştir. Kongremizin gerçek bir ihtiyaca karşılık düştüğünü, bu dönemde hep birlikte görmüş olduk.

Kongremiz; son derece verimli tartışmalara sahne olmuştur. Ancak Alevi toplumunun taleplerinin gerçekleşmesi ve sistematiğinin yürütülmesi konusundaki çalışmalarımız doğrultusu; kadromuz ve gönüllülerimiz ile yeni ve güçlü bir başlangıç yapmaktadır. Sözünü ettiğimiz yeni başlangıcın kaçınılmaz getirisi; ülkemizin içinde bulunduğu darboğaz ve yaşadığımız sorunlara Alevi bakış açısıyla yaklaşma ve çözüm yollarını insanî açıdan tarif etme ihtiyacıyla doğru orantılıdır. Ülkede çözümsüzlük üreten bir ana yapı ile süre-gitmek; sıkıntılarımızın, sorunlarımızın, ötekileştirmeye yönelik toplumsal ve kalıplaşmış argümanların çözümünü yavaşlatmakta; ancak; anayasal doğrultuda ve hal-i hazırda var olan haklı taleplerimizin yerine getirilmesini de ayrıca kaçınılmaz kılmaktadır.

Bu doğrultuda; hükümet ile diyalog ve görüşmelerimiz; çalıştaylarımız ve hazırladığımız “azınlık” raporlarımızla, Türkiye’deki “Alevi sorununun” ; sorun olmaktan çıkarılarak sosyal ve demokratik bir yaşam arzusunda; hep birlikte ve sağlıkla yaşamak zemininde yürütülmesini sağlamaya yönelik olarak ısrarla sürecektir. 11. Kongremiz; yolumuzun tüm sorunlara rağmen; açık olduğunu hepimize gösteriyor.

Alevi Kültür Dernekleri, önümüzdeki dönemde; bir yandan yeni çalışma grupları aracılığıyla hak kazanımı çalışmalarını zenginleştirirken; diğer yandan örgütün Türkiye’deki boyutunu da güçlendirmek üzerine çalışmalarına aralıksız devam edecektir. Alevi Kültür Dernekleri’nin 11. Olağan Kongresi’nde çizdiği yol haritasında; kurumsal düzeyde yürüteceği çalışmalar şu şekilde sıralanmıştır: Alevi Kültür Dernekleri’nin kamu yararına taşınmasını sağlamak için gerekli girişimlerde bulunmak, Derneğimizin kurumsallığı ve toplumsal örgütlülüğünü güçlendirecek bir Tüzük değişikliği hazırlamak için yakın zamanda bir “Tüzük Kurultayı” gerçekleştirmek, Alevilik konusunda akademik düzeyde Çalış Tayları organize etmek, planlamak ve yürütmek, Şubelerimizin bulunduğu bölgelerde; bölge sorumlularının bünyesinde, “bölge yürütme denetimlerini” oluşturmak, Genel merkez bünyesinde, akademik düzeyde “Danışma Kurulu” oluşturmak.

Alevi Kültür Dernekleri’nin 11. Olağan Kongresi’nde çizdiği yol haritasında; Alevi toplumunun talepleri üzerine yürüteceği çalışmalar şu şekilde sıralanmıştır: Zorunlu din derslerinin kaldırılması ve hükümetin bu düzlemdeki eğitim politikasının değiştirilmesine yönelik çalışmalara aralıksız devam etmek, “Sünni İslam” modelini dikte eden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması için çalışmalarına ve mücadelesine aynı doğrultuda devam etmek, Cem evlerimizin ibadethane kabul edilmesi ve yasal ve anayasal statüsünün kazanılması için çalışmalarına devam etmek, Alevi toplumuna ait olan dergâhlarımızın sahiplerine verilmesi için yasal girişimlerde bulunmak, Alevi katliamları ile ilgili “Hakikatler Komisyonu” kurulması ve yüzleşilmesi için gerekli girişimlerde bulunmak Madımak’ın utanç müzesi olması için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesini sağlamak, Eşit yurttaşlık talebimizi yükselterek; kamusal alanda alenen yaşadığımız “ayırımcılıkla” mücadele etmeye devam etmek, Alevi Kültür Dernekleri’nin 11. Olağan Kongresi’ne katılım sağlayan tüm üye ve delegelerimize sonsuz teşekkürlerimizi iletiyoruz, Hakk Muhammed Ali rehberimiz; dem-i Pîr, Kerem-i Ali cümlemizin yoldaşı ola, Aşk ile, “ Yeni seçilen yönetime başarılar diliyoruz. Musahip Alevi örgütlülüğünün el ele vererek ülke demokrasine büyük katkılar sunacağına inanıyoruz.

Türkçe erkân dayatması tekçi anlayışın yansımasıdır!

Alevi Dernekleri Federasyonu’nun cenaze erkânına ilişkin yaptığı toplantı sonrasında kamuoyuna “Cenazelerde tek dil Türkçe” biçiminde yansıyan haberlere ilişkin bir açıklamaya yayınlayan Ankara Demokratik Alevi Derneği Eşbaşkanı Murat Işık, “Kürt Aleviler Cemlerini, cenaze erkânlarını kendi dillerinde yaparlar” dedi.

Türkçe erkân dayatması tekçi anlayışın yansıması olduğuna dikkat çeken Işık’ın açıklaması şöyle;

“Alevi Dernekleri Federasyonu (ADF) Cenaze Erkânı üçüncü toplantısını Okmeydanı Cemevinde gerçekleştirdi. Alevi cenazelerinde Arapça tören yapılmasına son verilerek bundan sonra cenaze erkânlarının Türkçe yapılması kararı aldığı basına yansımış durumdadır. Oysa Aleviler çok dilliliğe sahip bir toplumdur. Alevi toplumu “yol bir, sürek bin bir” der. Yani Arap Alevilerinden, Kürt Alevilerine etnik, dilsel farklılıkları olan Aleviler bu coğrafyanın ve Alevi inancının bir zenginliği olarak yaşamaktadırlar. Alevi Dernekler Federasyonunun Türk Alevilerine Türkçe erkân uygulaması anlaşılabilir bir şey görülse de… Fakat diğer Alevi süreklerini dikkate almaması bir eksikliktir. Öte yandan Alevilere Türkçe erkân dayatması tekçi bir anlayış olduğu unutulmamalıdır. Kendimi bildim bileli örneğin Kürt Aleviler Cemlerini, cenaze erkânlarını kendi dillerinde yaparlar. Şimdi acaba ADF Kürt Alevilerine dilinizi bırakın mı diyecek? Böyle bir anlayış inanç alanında Egemen devlet anlayışı olmaz mı? Alevi süreklerini özünden koparma çabaları Egemenlerin başvurdukları bir yoldur. Ve bu yol, yol değil yolsuzluktur. Kuşkusuz ki Sayın ADF yöneticilerinin konuyla ilgili makul bir açıklaması olacaktır. Ancak Kaş yapayım derken göz çıkarılmamalıdır. Alevi toplumu cenaze erkânlarında yaşanan yozlaşma, Sünni İslam anlayışı da ki gibi cenazelerimizin sırlanmasından elbette rahatsızdır. Yaşanan yozlaşmanın ve yabancılaşmanın giderilmesi lazımdır. Fakat cenaze erkânlarını yerine getirirken farklılıkları gören bir anlayışla hareket edilmeli, devlet zihniyetinin kulvarına düşülmemelidir. Aşk ile…”

Kürt’ün ağıtlama manzum tarihi

Mehmet BAYRAK

Günümüzde, Kürt müziğinin en popüler kilamlarından biri “Malan Bar Kir” adlı eserdir. Bunun okunmadığı bir düğün veya toplu etkinlik yok gibidir ve bu şarkı okunduğunda herkes govende durur. Oysa bu eser, aslında bir “şîn kılamı”dır. Şêx Said’in döneminde sürgüne gönderilenlerden geriye kalanların acılı, çaresiz ve ümitsiz durumlarını hüzünle dile getirmektedir.

Belki içinden geldiğim Alevi Kürt toplumunun kültürel dokusu, belki aile çevresini kuşatan Alevi müziği, belki de edebiyatçı kimliğimden dolayı, “şiirle düşünüp şiirle söyleşmek” bende bir tutkudur adeta. Zaten, oldu bitti şiirsel anlatım dilini çok severim. Çünkü bilirim ki, kimi zaman bir tek dize, sıradan bir politikacının bir ömürboyu attığı nutuktan çok daha anlamlı ve değerlidir.
Sözgelimi, “Seneler seneler kötü seneler / Gide de gelmeye o kötü sene” sözleriyle başlayan bir ağıtlama halk şarkısı, bizi nerelere götürmez ki!.. Hele, sözkonusu olan acılı bir coğrafyanın “ağıt toplumu”na dönüştürülmüş ve ızdıraba büründürülmüş kadim halk ve inançları ise bu, “Kürd’ün Ağıtlama Manzum Tarihi”ne dönüşür. Böylece, bu manzumeleri yakanlar da “Manzum Tarihçiler”“ olarak karşımıza çıkarlar.
Bu gerçekliğe, doğrudan çocukluk izlenimlerimin yanısıra ilk kez 1985’te yayımlanan 3’üncü kitabım “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” konulu inceleme- antoloji çalışmam dolayısıyla tanık oldum. Gördüm ki, sosyal isyancılık geleneği ekseninde yaratılan bu ağıtlama-şiirler aynı zamanda “manzum halk tarihi” niteliğinde. Yönetimlerin “şaki/ eşkıya” dediği bu sosyal isyancılar, aynı zamanda birer halk kahramanı gibi. Zaten, halk sıradan bir “haydut” için bu şiirleri düzmezken, kahraman olarak gördüğü isyancılar için “özlem ve gurur dolu” şarkılar yakıyor.
Bu sosyal isyancıları ve halk hareketlerini destanlaştıranlar, yalnızca halk sanatçıları olmamalıydı. Kürt edebiyatında ve komşu edebiyatlarda bunun birçok önemli örneğine tanık olmuştuk. Sözgelimi, aynı zamanda şair de olan 16. yüzyılın sosyal isyancılarından, efsaneleşmiş Köroğlu hakkında 30 dolayında “kol” destanı yaratılmıştı ki, bunlardan biri de “Köroğlu–Kürdoğlu” karşılaşmasıydı. Öte yandan, Köroğlu koçaklamalarında geçen ve Köroğlu’nu “suya tepen” Kiziroğlu da Akçadağ’ın Kızılbaş Kürtlerinden bir halk kahramanıydı.

Ermeni Aşûxlar
Bu çalışmaları yürütürken, bir şey dikkatimi çekti. Gördüm ki, gerek böylesi toplum olayları gerekse çeşitli doğa olaylarını en çok destanlaştıranlardan biri Ermeni Aşûxlar olmuş. Böylece ikinci önemli tanıklığım başladı. “Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Âşıkları” konulu inceleme-antoloji çalışmamda, Osmanlıca Türkçe yazan 140 âşık ve şaire yer verdiğim gibi, bunların olay anlatan birçok Destan’ına da yer verdim. Çalışmalarımı yoğunlaştırınca, Ermeni Aşıklar’da destan yazmanın aynı zamanda bir gelenek hâline geldiğini gördüm. Bugün arşivimde, Ermeni âşıkların 50 dolayında destanı bulunuyor.
Halk edebiyatında bu olgular genellikle Destan türüyle şiirleştirilirken, Divan edebiyatında daha çok Mesnevi tarzında veriliyor. Ayrıca, manzum tarihlerin de bulunduğunu belirtelim.
Üstte de vurguladığımız gibi; çağdaş toplumcu şairler de, serbest şiir tarzındaki destanlarla önemli halk hareketlerini destanlaştırmaktan kendilerini alamamışlar. Sözgelimi, Nazım Hikmet 15. yüzyılın önemli toplumcu halk hareketlerinden olan Şeyh Bedreddin Hareketi’ni Osmanlı tarihçilerinin ve Müderris Şerafeddin gibi İttihad/Cumhuriyet tarihçilerinin kaleminden kurtarmak için “Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Destanı”nı yazmak zorunda kalıyordu.
Kendi payıma, ben de gerek Selçuklu/ Osmanlı dönemi halk hareketlerini, gerekse Cumhuriyet dönemi Kürt hareketlerini destanlaştırmaları için şair arkadaşları teşvik ettim. Sözgelimi, yakın şair dostlarımdan Ozan Telli’nin çoğu Alevi önderlikli Baba İshak, Şah Kulu, Pir Sultan, Kalenderoğlu Pirî Mehmed destanları ile Koçgiri, Ağrı/ Ararat, Dersim, Newroz destanlarına hem kaynak sağladım hem de Önsözler yazarak yayımladım. “Çağdaş Kürt Destanları” adıyla yayımladığım son destanlardan dolayı da 2 yıl hapis cezası aldım. Bunların büyük bölümünü de, 1984’te yayımlanan “Alevi Önderlikli Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar” konulu çalışmamda değerlendirdim.
Sadece bunlar da değil, 1988’de Diyarbekir’de doğrudan tanıştığımız Yılmaz Odabaşı’na “1925 Kürt Hareketi”nin destanını yazdırdığım gibi; Adnan Yücel’e de “Ateşin ve Güneşin Çocukları”nı yazması için kaynak yardımında bulundum.

‘Yaralı Coğrafya’nın ağıtlama-şiirlerinin sunduğu gerçek
Sözel şiirin insanlık tarihi boyunca varolduğunu söyleyebiliriz. Henüz yazı yokken, insanların duygu ve düşüncelerini gerek kaya üstlerine gerekse mağara içlerine “resim-yazı” yoluyla işlediklerine tanık oluyoruz ki, özellikle Yukarı Mezopotamya’ya tekabül eden Kürdistan’da bunun birçok örneği görülüyor.
Nitekim, bugün elimizde bulunan en eski Kürt şiirlerinden biri de, 7. yüzyıla tarihlenen ve Güney Kürdistan’daki Süleymaniye yakınlarında bulunan Şikefta Cêşanê’de (Cêşanê Mağarası) bulunmuş olan bir ağıtlama-şiirdir.
“Hurmuzgan riman, atiran kujan” dizesiyle başlayan bu ağıtlama-şiirde; İslam Halife ordularının Kürdistan ve Mezopotamya’da Zerdüşti/Mazdekçiler’e yaptığı katliam anlatılmaktadır. Türkçesi şöyle: “Yıkıldı Hurmuzgan, söndü ateşgehler/ Herkesten saklandı namlı büyükler/ Zalim Araplar girdi ta Fırat’a dek/ Köylerden tut da Şarezor’a dek/ Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar/ Kendi kanında boğuldu özgür adamlar/ Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini/ Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birini…”
İlk yazılı Kürt edebiyat ürünlerinden bir şiirin sunduğu acılı gerçeği burada noktalayıp, yakın dönem Kürt tarihine gelmek istiyorum. Bu konularda son derece zengin bir sözlü kültür geleneğine sahip olan Kürtlerin, yazıyla da bilince çıkan dengbêj destanlarına veya kadınların yaktığı şîn kilamlarına girecek değilim. Bunlar zaman zaman yazılara konu da oldular. Sözgelimi yazar Malmisanij, salt Dersim’de yaşananları “Ülkemizden Zulüm Tabloları” (Medya Güneşi, Sayı:14/ 1990) adıyla işlerken; biz de bir çalışmamızda “Ağıtlama-Şarkılarda Dersim Soykırımı”na ayrı bir bölüm ayırmıştık.
“Kürd’ün Ağıtlama Tarihi” olarak da nitelendirebileceğimiz bu halk yaratmaları dışında, çağdaş toplumcu Kürt şairleri de farklı bir boyutta bu anlatı-şiirlerine katkıda bulundular. Sözgelimi Dr. Şair Ömer Civano’nun, kitabına da başlık yaptığı “Yaralı Coğrafyam“ şiirinden şu dizeleri birlikte izleyelim:
“Dayanmıyor yüreğim/ Yeter artık ölmeyin/ Ülkemin civan çocukları/ bugün, yarın ve hep…/ direncim, umudum, sevinç goncalarım/ birlikte varmalıyız aydınlığa/ birlikte göğertmeliyiz ak nevrozları (…) Kaçınılmazdır, inanıyorum/ Yırtacağız bu kara geceyi üstümüzden/ Çünkü al- yeşildir türküsü Diyarbekir’in/ Coşarak gelir, burçlarından/ Vangölü mavisi özlemime/ Süreci barış olsun zamanın/ Ben yüreklere ses verdim/ Şiirlerin imgesinde/ Şiirden öte türkülerimle./ Ey kanayan Coğrafyam!/ Ey yadsınan tarihim!/ Bak civanlarım govend çekiyor/ Newroza kesmiş doruklarda/ Kendileri kartal, yürekleri güvercin kardeşlerim…”
Şair, başka şiirinde de, “Şiirimin dili Kafdağı’nda kilitli/ Halaylarda, davullarda duy beni/ Ayaklarım zincirlerle düğümlü/ Boynubükük menekşeye sor beni” diyerek, bir başka Kürt gerçeğine parmak basıyor.

Ağıtlar eşliğinde halaya durmak
Kürt toplumundaki bu çarpıcı gerçekliğe, daha önce bir yazısında Zana Farqini de işaret ediyordu. “Ağıtlar Eşliğinde Oynar Olduk“ başlıklı yazısı bu değişime dikkat çekiyordu: “Yaşanan siyasal ve toplumsal olaylar, eski gelenek ve görenekleri değiştirdiği gibi Kürt müziğini de etkiledi. Bu mücadele esnasında müzik formatıyla birlikte geçmişe ait birçok şey değişip dönüştü. Örneğin, halk mücadelede kaybettiği evlatlarını zılgıtlarla son yolculuğuna uğurluyor. Kadın şehitlerin tabutunu kadınlar taşıyor artık. Sadece taşımıyor, gömüyor da. Siyasal mücadeleler toplumu sadece tek yönlü etkilemiyor. Kültürü de, sanatı da, örf-âdetleri de davranış kalıplarımızı da derinden etkiliyor. Onun için ağıtlar eşliğinde halaya da duruyoruz. Özel şartların özel durumudur bu. Zaten böylesi durumlarda (şîn û şahî cêwik in/ yas ve eğlence ikizdir) demiyor muyuz?” (Yeni Özgür Politika 2 Mart 2015).

1925 İhtilâlini anlatan bir şîn ve ‘Govend’ kilamı
“1925 İhtilâli” kavramını tabii ki bilerek kullanıyorum. Çünkü, “Şêx Sait İsyanı” nitelendirmesi, resmi ideolojinin kasıtlı bir adlandırması (Bu konuda bkz. M. Bayrak: “Neden Şeyh Said İsyanı” Değil?.. (Ronahi gaz. Sayı:52/ 1996). Şêx Said’in, bu harekette önemli bir figür olduğu bir gerçek, ancak başta Kürt Özgürlük Örgütü yöneticileri olmak üzere birçok önderden biri. Zaten, bu örgüt liderlerinin 1926’da İsmet Paşa liderliğindeki Hükümet’e gönderdiği Kürd Milli Talepleri’ne ilişkin “Muhtıra- Mektup“ta da, 1925 Hareketi, “Kürd Milli İhtilâli” veya “Kürd Milli Direnme Hareketi“ olarak nitelendiriliyor.
Günümüzde, Kürt müziğinin en popüler kılamlarından biri “Malan Bar Kir” adlı eserdir. Bunun okunmadığı bir düğün veya toplu etkinlik yok gibidir ve bu şarkı okunduğunda herkes govende durur. Türkiye’de yayımlanan ilk Kürt Halk Şarkıları kitabı olma özelliği taşıyan Kilam û Stranên Kurdî adlı inceleme-antoloji çalışmamda (Özge yay. Ank. 1991, s.214) 2 versiyonuna yer verdiğim bu eser, aslında bir “şîn kılamı”dır ve sözlerinden de zaten bu açıkça anlaşılmaktadır.
Şêx Said’in de içinde önemli bir figür olarak yer aldığı ve idam edildiği 1925 Kürt Hareketi bastırıldıktan sonra, iki yıl içinde 15 bin kişi katledilmiş ve Kemalist yönetim tarafından 10 Haziran 1927’de çıkarılan İskân Kanunu ile isyan bölgesi Kürtlerinin bir kısmı Anadolu içlerine sürgün edilmişlerdi. İşte, “Malan Bar Kir” ağıtlama-kılamı, sürgüne gönderilenlerden geriye kalanların acılı, çaresiz ve ümitsiz durumlarını hüzünle dile getirmektedir.
“Dinê lê, dinê lê, dinara mın/ Gewrê lê, rindê lê, hevala min” nakaratıyla süslenen bu kılamın geriye kalan bölümlerinde; evlerin yüklenip gittikleri, geriye öksüz dul ve yetimlerin kaldığı, ölülerinin bedenlerinin yılan ve farelere yem olduğu, keklik gibi kafese tıkıldıkları, deli değilken delirtildikleri anlatılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, tam da Kürt özdeyişindeki gibi, insanlar hüzünle sevinci birlikte yaşamaya alıştırılmışlar…

Şêx Said üzerine yakılan Kirmanckî/Zazaki ağıtlar
1945 yılında hükümet kararıyla “Kürtler ve Kürt Hareketleri” üstüne bir çalışma yaptırılır. 2. Dünya Harbi bitimi Türkiye’nin yönünü Batı’ya çevirdiği bir aşamada hazırlatılan ve bizim de önemli bir bölümüne, 1993’de yayımladığımız Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri konulu belgesel
çalışmamızda yer verdiğimiz bu doküman içinde birkaç tane de Şêx Said üzerine yakılmış Kirmanckî/Zazaki ağıt bulunuyordu.
Raporu hazırlayan Ahmet Hasip Koylan’ın, Kürtçe bilmemesinden dolayı oldukça yanlış yazılan ve kimi yerde yanlış Türkçeleştirilen bu ağıtların doğru yazımı ve çevirileri konusunda, o zaman İsveç’te bulunan yazar ve dilci Malmîsanij’den yardım istemiştim. O da bu ağıtlarla Türkçe çevirilerini düzeltmiş ve kitapta böylece yer vermiştim (Bkz. S. 407-411). Burada ise, bu örneklerden yalnızca birine yer vermekle yetineceğiz:
Hew wî, hey wi! Hesretê gote Qudretê: Tu rabe li derî malê binihêre vê delaletê!Sed mêrê me kuştun, du sed mêrê me birine Kela Milazgirê bira bişewiteHew wî, hey wî! Ez î hetta xweş bim li darê dinê, dengê derdê Babê Şêx Elî Riza ji dilê min dernayê.
Hesretê gote Qudretê: Vê sibe dilê min pirr kîne- kin e; tirsa min bi wê tirsê ye, eskerê Cumhûriyetê giran e, pêşiya hêsîrê hudûdê Îranê vegerîne.
Ez î hetta xweş bim li darê dinê, derdê Babê Şêx Elî Riza ji dilê min der nayê.
Türkçesi şöyle:
Eyvah, eyvah! Hesret Qudret’e seslendi: Kalk da dışarıya, şu dalalete bak sen!
Yüz erkeğimizi öldürdüler, ikiyüzünü de götürdüler yanası Malazgirt Kalesi’ne
Eyvah, eyvah! Ben dâr-ı dünyada yaşadıkça Şêx Ali Rıza’nın babasının (Şêx Said’in) acısının sesi çıkmayacak yüreğimden.
Hesret Qudret’e seslendi: Bu sabah yüreğim çarpıntılı (endişeliyim); korkum o ki Cumhuriyet’in (Türkiye’nin) büyük ordusu İran sınırındaki esirlerin önünü çevirsin.
Ben dâr-ı dünyada yaşadıkça Şêx Ali Rıza’nın babasının (Şêx Said) acısı çıkmayacak yüreğimden.

Her Kürt direnme hareketinin destanı var…
Şunu hemen belirtelim ki, Kürt direnme harekeleri ile katliamları üstüne yüzlerce manzume ve destan var. Bu anlamda salt son 100 yıla baktığımızda; gerek Ermeni ve Süryani soykırımı; gerek 140 köyün yok edilmesiyle sonuçlanan Koçgiri katliamı, gerek 15 bin kişinin katliyle sonuçlanan 1925 Hareketi, gerek 30 binin üzerinde insanın katliyle biten Ağrı-Zîlan katliamı, gerekse 40-50 bin arası insanın katliyle sonuçlanan Dersim soykırımı üstüne çok sayıda ağıtlama-manzumeye tanık oluyoruz. Bunlardan bir bölümü, doğrudan olayın kahramanı olan Alişêr gibi şair-önderlerce yazıldığı gibi; bir bölümü Yado gibi öne çıkan kahraman kişilikler, bir bölümü de olayın bütünü üstüne yakılan anonim eserlerdir. Bu anlamda, özellikle dengbêjler adeta gezgin tarihçiler mertebesindedir.
Yaşadığımız bu acılı-sancılı süreçte bile, gün geçmiyor ki bir mahalli kadın ya da erkek dengbêjin, toplum vicdanının kabul etmediği bir olgu üzerine yaktığı ağıt yüreğimizi parelemesin. Hiç unutmalayım ki, (1) şiirden mahkum olup, bunun üzerinden mağduriyet ve mazlumiyet politikası yapan şimdiki Cumhurbaşkanı, belki bundan sonra (1001) şiirde anılacak!..
Çağa tanıklık edecek yüzlerce ağıtlama- manzumeyi şimdilik bir tarafa bırakarak, Sivas-Madımak katliamında kaybettiği eşi-yoldaşı Metin Altıok’un ölümünden sonra hayata veda eden eşi Nebahat Çetin’in Kürdistan’ı anlatan bir şiiriyle sözlerimizi noktalayalım:
“Dinlediğim en eski ezgidir doğu/ ağıtta hoyratta uzun havada/ palandöken nemrut bingöl yaylası/ zulüm bir kalleş düşmandır!/ bekler pusuda// Tanıdığım en yorgun insandır doğu/ savaşta kıtlıkta toyda düğünde/ yağlı kurşun yavan ekmek gelin kınası/ ölüm uykuda değil hiç/ sınır boylarına mayın döşendiğinde// Kokladığım en ürkek çiçektir doğu/ su boylarında koyraklarda kuytuda/ top, nergis, mor menekşe, sarı çiğdem/ bir kısa süreçtir bahar/ karasaban çiziğinde// Yaşıyorum en büyük sevdadır doğu/ kaygıda, umutta, aşkta herşeyde/ sevgi cana kıymaz bir güzel salgın/ eğer ki dostluğun gülüyse yürek/ ışıtır dağları şafaklar bir gün/ karanlığın ucu delindiğinde…”

ADF karar aldı: Cenazelerde tek dil Türkçe!

Alevi Dernekleri Fedarasyonu (ADF) Cenaze Erkanı üçüncü toplantısını Okmeydanı Cemevinde gerçekleştirdi. 20’ye yakın dedenin de hazır bulunduğu toplantıda, cenazelerde artık Arapça tören değil Türkçe tören yapılması kararı alındı.

Köyden kente göçle birlikte değişen Kültürel kimlikler ve asimilasyon sürecine cenazelerde okunan dualarda eklenmişti.  Alevi cenazelerinde  Arapça tören yapılmasına ADK üçüncü toplantısında artık cenazelerinde Türkçe tören yapılması kararı aldı.

Okmeydanı cemevinde yapılan toplantıda bağımsız cemevilerinin yanı sıra, Rıza Eroğlu, Celal Fırat, Zeynel Şahin, Hüseyin Güzel Gül, Mustafa Aslan, Bağcılar Cemevi, Erenler Vakfı,  Kazım Karabekir Cemevi ve 20’ya yakın dede katıldı…

Celal Eroğlu’nun konuştuğu toplantıda, Arapça tören değil Türkçe tören yapılacak kararı alındı.

Çok kültürlü yapıya “tek dil Türkçe” denmesi diğer Alevi kurumları tarafından nasıl karşılanacak, o da merak konusu.

Alevilikte Newroz

ERDOĞAN YALGIN

Kültürel değerler, bir milletin ortak yaşam kodlarıdır. Bu alana ilişkin en önemli unsurlar; gelenek, görenek, inanç ve dolayısıyla bütünlükçü etnonim kalıtlardır. Her milletin tarihinde sahip olduğu bu değerlerin, sosyal yaşama yansıyan göreceli kutlamaları, bayramları, festivalleri vardır. Kürtler,  tarihsel süreçleri içerisinde yaşanılmış önemli aktarı olaylarını, dini inançlarını, örf ve adetlerini anmak için özel günler vücuda getirmişlerdir. Bunların çoğu unutulmuşsa da, halen yaşatılanları arasında başta Xızır’ın; Şubat’ın ilk haftasından başlayarak toplamda 6 hafta (40 gün) Dersim‘de aşiretleri, evleri gezdiğine inanılır! Bununla birlikte toplumsal yaşanan bayramlar arasında; “Qere Cerşembe, Mart ayının 4. Günü! Heftémal Qıç (küçük) Mart ayının 7. Günü! Heftémale Pili (Büyük) 17 Mart“ ve benzerlerini sayabiliriz! Fakat bütün bu kültürel artıların anası ise tartışmasız Newroz’dur. “Nefé Marti“ olarak da tanımlanan “Newroz“,  9-21 Mart arasında kutlanmaya başlanır. Newroz’un kökenine ilişkin birçok veri, antik çağlardan süzülerek günümüze kadar gelir. Genel anlamda Batıni Aleviliğin, özel bağlamda Dersim merkezli İtikat é Réya/ Raa Heqi felsefesinin temeli, adeta Newroz olgusu üzerinden şekillenir. Alevi literatürüne ait çoğu temel deyimler ve ritüel formları dikkatlice incelendiğinde, yol erenleri tarafından bunların Newroz eksenli kutsal bağlantılarla geliştirildiği görülecektedir. Bir bütün olarak Kürt klanları arasında yaşatılan Newroz; “Cejna seré sela, Sala nu, Seri Sali, Sersal, Ceşne Tolan“ adlarıyla hatırlanır! Yine Êzidi Kürtler: “Serisal, İda Sersale“  ve Alevilerde ise “Sultan Newroz,  Erkân-ı Newroz“ benzeri yerel isimlerle de anılır.

Eski “Ay takvimi“ ile “Güneş takvimi“ arasında 12 günlük bir zaman farkı vardır. Bu hesaba göre Ay takvimi, 12 gün geç başlar. Kürt Alevileri, kendi Réya/ Raa Heqi inançlarında bu Ay takvimini kullanırlar. Bu durumu, “Bizim takvim, bizim hesaba göre, eski hesap“ olarak tanımlarlar. Yılın başlangıcı olan Newroz, 9 Mart/Adar’da başlar. Bu tarih, kullandığımız Güneş, (modern) takvimde ise 21 Mart eder. 12 günlük zaman fark da işte bu arada doğar!

Antik Mezopotamya’da Kürtçe ve Farsça bir kavram olan Newru(o)z; iki ayrı kelimeden terkip edilmiştir. Güneş’e yani Roz/ Roj’a istinaden Kürtçede; Roz < gün demektir. New/ Nehe < “dokuz“ ve “yeni“ anlamına gelmektedir.  Kısacası Mart’ın 9‘u; “Yeni gün“ yada “9. Gün“ olarak ifade edilir. 21 Mart’ta ise kutlamalar sonlandırılır. Bir diğer tanımıyla; New; “yeni“, ru (o)z; “gün“ yani “yeni gün“ demektir. Dolayısıyla yılbaşının bu ilk gününe, “yeni gün“ anlamında Newroz veya Newruz denmiştir. Kürt Alevileri yani Réya/ Raa Heqi bağlıları; 9-21 Aralık arasında Gaxan kutlamaları yaparak eski yılı uğurlarlar.

Sümerlerde “Adaru“ olarak tanımlanan, Kürtçedeki Adar/ Mart ayının, antik Kürt tarihinde Zerdüşt inancında kutsanan simgesi Adar/Ateştir. Kürtçe bir deyim olan “Ateş“ yani Adar, aynı zamanda Avestadaki Yazata’dır. “Yazata“, günümüz literatüründe “yaratıcı melek, yaradan“ Yezda, Yezdan, Ezda’dır.  Esas itibariyle Yezdan; Batıni manada “kalpteki ateşi“ simgeler. Bu vesileyle batıni Alevi süreğinde tanrı katına da çıkarılan Ali için “Allahın Arslanı“ anlamına gelen, Kürtçe “Yezdan Şer“ yada “Şer-i Yezdan“ denilerek, antik ari kültüne ait olan “kendinden veren doğuran Ana“ başmelek “Yezdan“; Ali örtüsü altında böylece gizlenmiştir. Ayin-i Cemler’de “cerax uyandırma“ deyimiyle yakılan cıra/ ateş, bir nevi Cem’in, Newrozunu temsil etmektedir. Eskiden Newroz gününe (21 Mart)  has bağlanan Ayin-i Cemlerde Réberler, Pirler, Mürşidler tarafından  “Newroziye gılvankları/ gılbankları (gırtlaktan çıkan kutsal nefes, doğaçlama dua)“ verilirdi.

Réya Heqi itikatında, Mart ayı geldiğinde Newroz’u karşılamak maksadıyla evlerde bireysel Cuma akşamları (Perşembe geceleri) özel hazırlanmış (yağlanmış, temiz beyaz bez parçası) çıralar yakılır, lokmalarla dualar edilir ve “Kılami/ Wengi Newrozi“ dillendirilirdi. Mart ayında kutsanan dağlar, ağaçlar, su kenarları, evliyaların mekânları ziyaret edilir ve sonrasında, toplu halde “Cıvat é Newroz, Cem-i Newroz, Cemat é Newrozi“ adları altında gerçekleştirilen Ayin-i Cemler/ Civatlar bağlanırdı. Bu Cem-i Civat’ın maksadı, isminden de anlaşıldığı üzere Newroz (-tarımda bahar uyanışı ve yeni bir yaşamla, kurtuluşa ermek) içindir. Ama ne varki, bu tarihsel “batıni“ gerçeklik; günümüzde artık “zahiri“ isimler altında mimlenmiştir. Nitekim itikat süreğindeki Newroz’un; eksen kaymasıyla “İmam Ali’nin doğum günü“nden ötürü gerçekleştirildiği varsayılmıştır. Oysa İmam Ali’nin doğum günü; İslamiyete göre kutsal sayılan üç aylardan Temmuz (Recep) yada Ekim (Şevval) miladi 598’dir. Fakat bu tarih, 21 Mart olarak değiştirilip var olan bu antik Newroz erkânı geleneği; ”İmam Ali’nin doğum günü” kılıfı altında gizlenerek yaşatılmıştır. Newroza we piroz be…

Alevi Kültür Dernekleri Kongresini yaptı

Alevi Kültür Dernekleri Genel Merkezi, 11. Olağan genel kurulunu bugün -20 Mart 2016-  Ankara’da yaptı. Uzun zamandan beri bölge kongrelerini yapan AKD, Ankara’da bir araya gelerek yeni yönetimini belirledi. Üç yıllık görev için Doğan Demir ve Yılmaz Demirdelen yarıştı. 2 adayın yarıştığı kongrede Doğan Demir’in listesi 399 oy ile genel kurulda delegelerin desteğini alırken, Yılmaz Demirdelen ise 255 oy aldı. 

Kongre şu gündemle toplanmıştı:

Gündem

1- Açılış, yoklama ve saygı duruşu

2- Divan oluşumu

3- Genel Başkan’ın konuşması

4- Konukların konuşması

5- Faaliyet, Denetim ve Mali raporların okunması

6- Raporların müzakeresi ve ibrası

7- Tahmini bütçenin görüşülüp karara bağlanması

8- Genel Yönetim Kurulu’na verilecek yetkilerin görüşülmesi ve karara bağlanması

9- Seçimler

a)Yönetim Kurulu

b)Denetleme Kurulu

c)Disiplin Kurulu asil ve yedeklerin seçimi

d)Federasyon delegelerinin seçimi

10- Dilek ve temenniler

11- Kapanış