Ana Sayfa Blog Sayfa 6339

Maraş Alevi’sizleştirilmek isteniyor

Maraş’ta yapılmak istenen mülteci kampına AABF başkanı Hüseyin Mat’tan açıklama geldi. Mat, “1978’de Maraş merkezi Alevilerden boşaltıldı, şimdi ise Maraş ilçe, köy ve mezarları boşaltılıyor. Bu bir devlet projesidir.” Dedi.

Günlerce Maraş’ta yapılması planlanan mülteci kampı tartışmaları sürerken tepkiler de gelmeye devam ediyor. AABF Başkanı Hüseyin Mat yaptığı açıklamada oldukça sert sözler sarf etti. Mat, açıklamasında şunları dile getirdi:

“1978 Maraş katliamında yarıda bırakılan operasyon, 2016’da Erdoğan ve AKP kökünden hallediliyor.Daha dün devlet eliyle, desteğiyle 1978 Maraş katliamı hafızalarda tazeliğini korurken, bugün Alevileri kendilerine baş düşman ilan eden İŞID barbarlarına imkan sağlayacak yeni metotları uygulamaya başladılar.

İŞID barbar çeteleri mahsum Suriye Halkı alet edilerek, yardım yalanı ile iç içe, bir arada Alevi köylülerinin yerleşim alanlarına yerleştiriliyor. Çok tehlikeli bir süreç tetikleniyor.

1978’de Maraş merkezi Alevilerden boşaltıldı, şimdi ise Maraş ilçe, köy ve mezarları boşaltılıyor. Bu bir devlet projesidir. Alevilerin bir arada yaşadığı, yoğun yaşam alanlarına yönelik bir hamledir.

Bu operasyona herkes dur demelidir. Alevisi, Sunnisi, Türkü, Kürdü herkes. Yoksa yeni Maraşlar, Sivaslar kapıda.”

Toplumsal çökertme ve Ensar Vakfı

Sema Ramazanoğlu, son dönemlerin en çok konuşulan isimlerinden. Ancak ne bu dönem ne de geçmişte kadın cinayetleri ve toplumsal sorunların ayyuka çıktığı son yıllarda herhangi bir açıklamanın altında imzasını göremedik. Ta ki Ensar vakfı evlerinde vuku bulan kırk beş çocuğun istismarı ve onunun tecavüzüyle su yüzüne çıkan sürece kadar.

Bir kadın bakan olarak en çok konuşulduğu bu zamanda ele alınan konu itibariyle keşke böylesi bir kadınlık yitimine tanık olmasaydık.

Bakanlığının önündeki kadın nitelendirilmesinin düşürülmesi ailecek kurucusu oldukları iktidar döneminde gerçekleşti. Hani kadınlığımız kızlığımızdan başlayıp, çocuklarımızın sayısına, kürtaja, giyim kuşamımızdan, kamusal hayattaki varlığımıza kadar “kocadan çok koca” olan iktidar döneminde.

Pedofili gibi evrensel suç olarak görülen böylesi bir olayda vakfın savunuculuğuna soyunmasını hayretler içinde izlememek elde değil. Aile ve sosyal politikalar bakanı “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz. Biz Ensar Vakfı’nı da tanıyoruz, hizmetlerini de takdir ediyoruz”. diyor.

Bu sözler bir yerlerden çağrışım yapıyor. “Evet, tanırız iyi çocuklardır”  söyleminin sosyal alandaki topuk selamı gibi adeta. Daha kimler “bu iyi çocuklar içinde” olabilir bakmakta fayda var. Vakfın kurucusunun 80 tecavüz dosyası olduğu, “7’sinde kız çocuğuyla evlenilebilir” diyen şahısın da bu vakfın eğitmeni olduğu ifade ediliyor. Yasalarca da yasaklı olan küçük çocukların toplandığı vakıf evlerinde kim bilir daha neler yaşanıyor. Minik bedenlere yapılanlar körpe beyinlere yapmıyor mu sanıyoruz? Tarihsel gelenek yani iğdiş kültürü her açıdan vuku buluyor…

Pedofili evrensel olarak suç kabul edilen, insanlığa ve topluma karşı işlenen en ağır suçlardan biri olduğu tartışmasızdır. Bunu yapan sapık, psikopat toplum dışı falan değil, gayet toplumun içinde ve “normal” insanlar. 12-13 yaşlarındaki kız çocuklarına görücü gidecek kadar “normal”. Hatta vakfın başkanı tarafından tecavüzcü kişiyle ilgili olarak “toplumda gayet itibarlı, saygın biriydi” demesi kadar “normal”. Toplum dışı nitelendirmeler ise kendini temize çıkarmanın bir aracı olarak kullanılmakta.

Oysa toplum gerçek anlamda yaşayan toplum ise eğer, böylesi bir sessizliğin sırasıyla kadınlar, çocuklar ve cinsiyet gözetmeksizin tüm toplumu inleteceğini görmelidir. Anlaşılan  “Çökertme Planı” burada da devrede.

Üsten planlanan toplum modeli adım adım dayatılırken bunun da sürekli “ahlak” adına yapılması ise düşündürücü. En sıradan kadın-erkek ilişkilerindeki bir sosyal davranışın bile şikâyet konusu olduğu ülkede bu kadar sık “ahlaktan” bahsedilmesi ise tesadüf olmasa gerek. Toplum bir taraftan “ahlak” ölçüleri ve sınırlarına sürekli çekilmeye çalışırken kimin “ahlakının” egemen kılınmaya çalışıldığı da adeta bir tabu olarak tartışma dışı bırakılmakta. “kadını neden iradesizleştiriyorsunuz” diyen sesler karşısında “orada dur” diyen bir karşı çıkış ve bu çıkışı da “din” adına maskelemek modern köleliğin vücut bulmuş hali olarak zikretmekte. Din adına 7 yaşındaki kız çocuğunun evliliğini caiz görmek erkek egemen vahşiliğinin kendini ve yozlaşmış benliğini gizlemek dışında bir anlamı bulunmamakta.

Konuşmadan, giyinmekten, nasıl oturup kalkmak konusundaki en ileri örneğin “harem” olarak sunulduğu bir iktidarda nasıl ve kimin ahlakının dayatıldığı ise ortada. Bu “ahlakın” kadınlar için nemenem bir yaşam sunduğu ise yüzlerce örnekle karşımızda. Kadını iradesiz, erkeğin bir uzantısı olarak gören bu “ahlak” savunucuları kadını binlerce kurala boğarken erkek için ise sonsuzluk bahşetmekte. Belki de bu yüzden din üzerinden yapılan tartışma tuzağına düşmeden egemen erkek-köle kadın ve toplum bağlamında konuyu sürekli canlı tutmak hakikat açısından hayati olabilir.

Çünkü bu kadar ahlak havariliğinin dillendirildiği bir ortamda harcananın sadece kadınlar değil çocuklarında nasiplenmesi tek kelimeyle korkunç bir yozlaşmanın ifadesidir. Sapkınlığın “ahlak” adına kutsanması ve milyonların buna inanması ise insanlığın ölümüdür.

İkiyüzlü ahlak anlayışı oldukça ve toplum buna sesiz kaldıkça dönüp dönüp ayrı olaylar ancak aynı olguları tartışırken bulacağız kendimizi. Tıpkı Pozantı cezaevinden bu güne geldiğimiz gibi…Sahi ne oldu Pozantı cezaevindeki çocuklara? Tecavüzcüler nerede? Cezalandırılanı duyduk mu?

Tecavüzün kutsandığı bu cehennemi akla karşı toplum sessiz kaldıkça çökertme herkesi buluyor. Linn Segal “tecavüzcüler ataerkilliğin hücum kıtası gibidirler”. der. Sadece sosyal hayatla sınırlı kalmayan siyasal olarak da her tarafı kuşatmaya almak isteyen bu hücum kıtaları karşısında bir kez daha düşünmek ama düşünmek “insan” olmanın temel şartı olabilir…Ama herkes için…

Alevi öğrencileri TEM’e şikayet; ‘Örgüt üyesi bunlar’

İstanbul Maltepe’de bulunan Orhangazi Çok Programlı Lisesi’nde okul idaresinin, okulda eğitim alan Alevi öğrencileri Terörle Mücadele Müdürlüğü’ne şikayet ettiği öne sürüldü.

BirGün’ün haberine göre; şikayet edilen öğrencilerden lise öğrencisi C. Demir’in babası Şahin Demir şikayet kapsamında Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nden arandı. Veli Şahin Demir’e oğlu hakkında örgüt üyeliği suçlaması bulunduğu ifade edildi.

Babayı ifadeye çağırıp, sonra vazgeçtiler

Emniyetten arandığını ve ifade vermesi için çağrıldığını belirten Şahin Demir, “Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nden arandım. Telefondaki ses oğlumla ilgili örgüt üyeliğinden suç duyurusu olduğunu belirtti. Çocucuğumu yakından takip edip etmediğim, nerelere gidip geldiği vs. soruldu. Ben de CHP’li bir aile olduğumuzu, çocuğumun CHP’de aktif çalışan biri olduğunu yani gayet iyi bir baba-oğul ilişkisi içinde olduğumuzu anlattım. Karşıdaki ses ikna olmayınca beni ifade vermek için Vatan Caddesi’nde bulunan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne çağırdı. Ben gelemeyeceğimi ifade ettim. Maltepe’de bulunan Esenkent karakolunda ifade vermek için anlaştık” dedi.

Milletvekilleri eşliğinde bir heyetle ifadeye hazırlandıklarını belirten Şahin Demir daha sonra emniyetten gelen bir telefon üzerine ifade alınmasından vazgeçildiğini belirtti. Öğrencilerin Alevi oldukları için şikayet edildiğini belirten Şahin Demir, “Alevi oldukları tespit edilen öğrencilerle ilgili şikayet söz konusu. Okul yönetiminin çocuklarımız üzerinde bu şekilde baskı kurmaya hakkı yok” dedi.

‘Başbakanlık genelgesiyle şikayetler başladı’

Eğitim Sen İstanbul 5 No’lu Şube Başkanı Mehmet Aydoğan ise kısa süre önce Resmi Gazete’de yayımlanan Başbakanlık genelgesi ile ‘örgüt üyesi’ şüphesi ile birçok insanın şikayet edilmeye başlandığını belirtti. Aydoğan son örneklerinden birinin Maltepe’de yaşandığını ifade etti.

Sendika.Org

Aryenik kültürün son halkası: Rêya/Raa Heqî Aleviliği!

ERDOĞAN YALGIN

Mezopotamya topraklarında dinler ve inançlar tarihi incelendiğinde, iki ana kültürel damarla karşılaşılacaktır. Bunlar Aryenik ve Semitik kültürlerin bileşiminde meydana gelmiş inanç ve dinsel yapılardır. Aryenik inanç kimliği, ahlaki-vicdani değerler üzerinden şekillenmiş, ortakçı ve demokratik felsefeye dayanan, farklı coğrafyalara özgü gelişen akımlar-ekollerdir. İnsan-doğa ekseninde düşün gelişimi gösteren Aryenik kültür taşıyıcıları, zaman koşulları dahilinde, düşünceyi dinselleştiren peygamberler-önderler vasıtasıyla tek tanrılı, Semitik dinlere geçiş yapmışlardır. Tek tanrılı bütün Semitik (kitâbi) dinler, daha çok literatürde „Ortadoğu“ tanımını da kullandığımız, „Mezopotamya“ topraklarında zuhur etmiştir. Zira bu topraklar, başlangıç itibariyle Aryenik bir kültürün harmanlandığı topraklardır!

Sonuç olarak tek Tanrılı-Semitik dinler; bu coğrafyadan tüm dünyaya dağılmış ve farklı etnik-toplumlar tarafından yaşatılarak günümüze kadar getirilmiştir. Hal böyle olunca; devletleşen Semitik dinler, zaman içinde yayılım alanlarını genişletmek için, birçok savaşları da beraberinde getirmişlerdir! Semitik dinlerin yazılı kaynaklarının oluşu ve bu kaynaklara yüklenen toplumsal takdis algısıyla devlet yetkilileri, kendi tebasını istedikleri siyasi-politik şekillenmeye tabi tutmuşlardır. Esas itibariyle burada mühim olan; devletin bekasıyla birlikte  yöneten elitin devamlılığı hedeflenmiştir. Lakin „devlet“ ve „yöneten elit“ eşdeğerde olup, „yönetilenlerin“ psikolojik baskı altında kitabi kanunlarla hizaya getirilmesi önplanda tutulmuştur. Bu siyasal iklimde dinin bağlıları, devletin ise bir dini vardır. Devlet, dinin üstündedir. Burada resmileşen din; bireyle tek tanrı arasında gelişen ruhani ilişkiden çok, bireyin devletiyle olan bağlılık ilişkisi için bir araç olarak kullanılmıştır. Yani din devletinin toplumsal yaşam üzerinde güttüğü merkezileşme politikaları, zamanla mevcut dinin dejenere edilmesine yol açacağı gibi, inanmış mütedeyyin katmanlar/ öbekler, kutsal-ruhani değerlere yabancılaşacaktır. İşte günümüz Türkiyesinde tam da bu yaşanmaktadır.

Aryenik kültürel inançlı topluluklar ise doğayla iç içe, devletsiz ve komünal ortak bir yaşamı örgütleyerek, kendilerini farklı isimlerle yaşatmaya çalışmışlardır. Aryenik kültürün kozmogonisinde, yoktan vareden „tek tanrı“ fikrinden daha çok, „tanrılaşmış bir insanın var olabileceği“ tasarımı yatmaktadır. Dikkat edilecek olursa bu ana temayla; Semitik dinlerle“, Aryenik inançlar arasındaki temel farklılık tam da bu noktada kendiliğinden göze çarpar! Nitekim devletleşen „Semitik dinler“, devletsiz/ özerk „Aryenik inançlar“ karşısında hep baskın gelmişlerdir. Netice itibariyle resmi dinli devletin paradigması, tekçi zihniyete dayalı yürümektedir. Tarihsel adlandırmalarıyla „Işıkçılar, Kızılbaşlar, Bektaşiler, Aleviler, Rêya/ Raa Haqclılar“; Antik Mezopotamya’da ortaya çıkmış, kalın hatlarıyla Aryenik kültürlerin günümüzdeki son temsilcileridir.

Bu toplumsal ekol; devletsiz bir inancın, doğa-insan merkezli, çağdaş-seküler sitem içinde hayat bulmuş komünal bir arayışın adıdır. Bu ekol; önsüz bir yolun, günümüze sarkan Aryenik süreklerini ifade eder! Bütün bunlar bir yana, elbetteki Semitik çıkışlı bir dinin içinde Aryenik kültürler olduğu gibi, Aryenik kökenli inançta da Semitik etkiler söz konusudur. Toplumsal doğanın seyri bakımından bu doğaldır. Burada asıl olan; Aryenik kültürle öbeklenmiş toplumun güncel yaşantısına, devletin resmi dinininin ne ölçüde etki ettiğidir. Çünkü bu sonuç, Aryenik kültürel inancın, Semitik dinsel devletin asimilasyonu karşısındaki duruşunu belirlemesi bakımından önemsenmelidir.

Gelinen noktada; Dersim merkezli Rêya/ Raa Heqî inancının kozmogonisi, felsefesi, tarihi, dili, etnisitesi, coğrafyası, ideolojisi ve ritüelleri devletin resmi dini statüsündeki İslamiyetin tesiri altındadır! Aynı zamanda diasporaya dağılmış itikat mensuplarının, kapitalist modernitenin etkisi altında olduğu da unutulmamalıdır! Bütün bunlara eklenmesi gereken bir diğer önemli husus daha vardır! O da; devletin ceberut yüzünün, mahalle baskısıyla birleşmesi sonucunda inanç mensupları arasında yaratılan güvensizlik temelindeki bölünmelerdir!

Bilindiği üzere son 30-40 yılda itikat süreğinde; Aryenik kültürel özden kopuşun sağlanmasına dönük ta’cizler söz konusudur! Unutulmamalıdır ki; Dersim merkezli Rêya/ Raa Heqî itikatı, Aryenik antik kültürün son halkasıdır! Dersim, bu inancın son kalesi ve son kâbesidir! Bu kültürel inanç, her şeye rağmen Kürt klanları tarafından, ocaklar/ dergahlar/ okullar sistemiyle asırlardan beri yaşatılmıştır! O halde; bu inançın ihtimamla yaşatılması, yine inanç mensuplarının kendi toplumsal devinimi içinde aydınlanma çağını yakalamaları ve kendi rönesanslarını < yeniden doğuşunu gerçekleştirmesiyle bir ivme sağlayacaktır. Hâsılı kelâm; devlete, hele hele kuruluşundan beri İslamiyeti kendi bekasına kalkan yapmış, Türk-İslam sentezli bu tekçi zihniyete bulaşmamak ve uzak durmak gerekir! Bu özgün hususa dikkat etmesi gerekenler ise başta Ocaxzâdeler olmalıdır!

CHP Maraş’taydı: Direneceğiz

Maraş’ta mülteci kampı kurulmasına Alevilerden ve siyasetçilerden tepkiler gelmeye devam ediyor. Nöbetin tutulduğu bölgede bugün CHP’liler vardı. CHP PM üyesi Ali Öztunç eşliğinde gelen heyet mülteci kampına karşı “direnmeye devam edeceğiz” mesajı verdi.

Maraş merkez Dulkadir ilçesine bağlı Alevilerin yaşadığı Sivrece Höyük (Terolar) Mahallesi’nde mülteciler için yapılmak istenen konteynır kente tepkiler büyüyor. Maraş Yaşam Platformu öncülüğünde başlatılan çadır nöbeti 5. gününe girerken, çevre mahallelerden de destek geldi. Direnişteki yurttaşları CHP ve HDP’lilerde ziyaret ederek destek verirken, bugün yine CHP’den pek çok önemli isim katıldı.

CHP PM üyesi Ali Öztunç önclüğünde, Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, Hatay Milletvekili  Birol Ertem, Gaziantep il başkanı Hayri Sucu ve Kahramanmaraş il başkanı Esat Şengül halka destek için SivriceHüyük direnişine katıldılar. Heyet açıklamasında, “Sivricehöyük’e Mülteci Kampı yapılması ikinci Maraş katliamına davetiye çıkartmaktır.” Dedi. .

.

Diyarbakır’ın Kiliseleri de Kamulaştırıldı

Sur’da Bakanlar Kurulu’nun kararıyla kamulaştırılan yerler arasında Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kilisesi olan Surp Giragos Kilisesi de var. Aynı kararla Süryani, Keldani ve Protestan Kiliseleri de kamulaştırıldı.

Diyarbakır’da çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları devam ederken, Bakanlar Kurulu Sur ilçesi için acele kamulaştırma kararı aldı. Kamulaştırma kararı alınan yerler arasında Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kilisesi olan Surp Giragos Kilisesi de var. Uzun yıllar kaderine terk edilen kilise, uzun uğraşların ardından restore edilerek ibatede açılmıştı. Aynı kararla Süryani, Keldani ve Protestan Kiliseleri de kamulaştırıldı.

Diyarbakır’da çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları devam ederken, Bakanlar Kurulu Sur ilçesi için acele kamulaştırma kararı aldı. Kamulaştırma kararı alınan yerler arasında Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kilisesi olan Surp Giragos Kilisesi de var. Uzun yıllar kaderine terk edilen kilise, uzun uğraşların ardından restore edilerek ibatede açılmıştı. Aynı kararla Süryani, Keldani ve Protestan Kiliseleri de kamulaştırıldı.

Resmi Gazete’nin 25 Mart’ta yayınlanan sayısında yer alan Bakanlar Kurulu kararına göre, Sur ilçesinde yer alan 6 bin 300 parsel yer hakkında ‘acele kamulaştırma’ kararı alındı. Karara göre, Abdaldede, Alipaşa, Cemal Yılmaz, Camikebir, Cevatpaşa, Dabanoğlu, Hasırlı, İnönü, İskenderpaşa, Lalebey, Malikahmet, Özdemir, Süleymangazi, Savaş, Şemhane, Ziyagökalp ve Yenişehir ilçesinin iki mahallesindeki pek çok yerle ilgili kamulaştırma kararı alındı.

Kamulaştırma kararının alındığı yerler arasında Ortadoğu’nun büyük Ermeni Kilisesi olan Surp Giragos Ermeni Kilisesi, Surp Sarkis Keldani Kilisesi, Ermeni Katolik Kilisesi, Süryani Meryem Ana Kilisesi ve Protestan Kilisesi de bulunuyor.

Hukuki süreç başlatılmalı

Agos’a konuşan, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kültürel Miras Daire Başkanı Nevin Soylukaya, Sur içinde bulunan bütün kiliselere ve  yine vakıflara ait olan mülklere kamulaştırma kararı verildiğini söyledi. Soylukaya, büyükşehir belediyesine ait bazı mülklere de kamulaştırma kararı alındığını ve  hukuki süreci başlatacaklarını söyledi. Soylukaya, mülk sahiplerinin de hukuki süreci başlatmaları gerektiğini söyledi.

Sur ilçesinde, 124 anıtsal, 410 adet tescilli sivil mimarinin bulunuyor. Diyarbakır Sur’ları ve Hevsel Bahçeleri 2015 yılında Dünya Kültür Mirası listesine kabul edilmişti. Sur ilçesi de Diyarbakır Surları için tampon bölge olarak kabul ediliyor.

İbadete açık başka kilise yok

Sur ilçesi Müslüman olmayanların ibadethanelerinin bulunduğu tek merkez. Surp Giragos Ermeni Kilisesi, Süryani Kilisesi, Keldani Kilisesi ve Protestan Kilisesi de Sur ilçesinde bulunuyor ve ibadete kapanmış durumda. Diyarbakır’da Müslüman olmayanların gidebileceği başka kilise yok.

Keldani Kilisesi’nin mülkiyeti Mor Petyun Keldani Katolik Kilisesi Vakfı’na, Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi’nin mülkiyeti Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi Vakfı’na ait. Diyarbakır’da mülkiyeti devletin çeşitli kurumlarında olan altı kilise daha var.

Restorasyonu için milyonlar harcandı

Surp Giragos Ermeni Kilisesi, cemaatsiz kalmasının ardından yıllarca kaderine terk edilmişti. Vakıf yönetimleriyle ilgili yapılan yasal değişikliğin ardından İstanbul’da yaşayan Diyarbakırlılar, vakıf yönetimini yeniden oluşturmuş ve restorasyon için çalışmalara başlanmıştı. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere pek çok ülkede başlayan yardım kampanyalarıyla kilise restore edilmişti. Kilise restorasyonu için yaklaşık 2 Milyon TL harcanmıştı. Kilisenin restorasyonu, pek çok prestijli restorasyon ödülüne layık görülmüştü.

Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kilisesi

Kilisenin adına ilk kez 1610-1615 tarihleri arasında Polonyalı Simeon’un Seyahatnamesinde rastlanmıştır. Ermeni mimari tarihinin önemli eserlerinden biri olan Surp Giragos Kilisesi, Ortadoğu’daki en büyük Ermeni kilisesidir. 1722 yılında restore edilmiş, daha sonra 1729 yılında Ermeni mimarlar Şahin, Saruhan ve Yeram daha büyük boyutlarda tekrar inşa edilmiştir. Zakarya Mildanoğlu

Diyarbakır, tarihte Ermenilerin en önemli kentlerinden biri olmuştur. 1952’de New York’ta yayımlanan ‘Amidai Artsakanknerı’ (Amida’nın Yankıları) adlı kitapta, kentin adları şöyle sıralanır: Amida, Amed, O’mid, Emit, Amide, Amedu, Kara Amid, Dikranagerd, Diyarbekir.

‘Diyarbakır ve Ermeniler’ ise milattan önce doğan ve 1980’lerde sönmeye başlayan bir tarih. Diyarbakır Ermenilerinin eğitim hayatları, meslekleri, ekonomileri, dini yaşamları, edebiyatları, basın-yayın hayatları, gelenek ve görenekleri, kültürel kurumları, siyasal yaşamları, devletle olan ilişkileri, yerel yönetimlerdeki rolleri gibi onlarca konu araştırılıyor, araştırmacısını bekliyor.

Diyarbakır ve Ermeniler, 1915 tarihinden itibaren birbirinden adım adım kopmaya başlar. Dikranagerdli, kendi acılarını unuturcasına, Der Zor yolculuğuna çıkarılan ve ayakta kalabilen Muşluları, Bitlislileri, Harputluları ağırlar ve hep birlikte Der-Zor çöllerine yürürler. Genç bebeler, kızlar, yöre ahalisi tarafından alıkonulur. Bir kısmı Müslümanlığa geçer. Hayatta kalanların bazıları da geri döner. Yeniden bir yaşam inşa etmeye çalışırlar, ancak ilerleyen yıllarda iş güç, barınma ve can güvenliği sorunları hat safhaya ulaşır. Üçer beşer, önce İstanbul’a, ardından da dünyanın dört bir yanına dağılırlar. Vatan toprağı unutulur mu? Unutmazlar.

Osmanlı döneminde yağmacıların gözü kilise, manastır ve mezarlıklarda olmuştur. Tarihin sayfalarını çevirdiğimizde, Diyarbakır yöresinde kimi aşiretlerin Ermeni kilise ve manastırlarını birer geçim kaynağı olarak gördüklerini, ardı ardına tüm maddi ve manevi varlıklarını yağmaladıklarını görüyoruz. Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte ise bu yapılar okul, PTT binası, Çocuk Esirgeme Kurumu, devlet bankası, orduevi inşaatları için hazır kaynak olarak görülmüş, top atışıyla, dinamitle yıkılarak taşları kullanılmış, Ermeni taş ustacılığının izleri bu şekilde silinmek istenmiştir.

Diyarbakır merkezinde yer alan Surp Giragos Kilisesi ihtişamlı çan kulesiyle, büyüklüğü ile Diyarbakır’ın simgelerinden biridir. Kilisenin çan kulesi 1913 yılında yıldırım düşmesi sonucu yıkılır. Aynı yıl Ermeni ileri gelenleri kendi aralarında altın toplayarak yeni bir çan kulesi inşa ettirirler. 1915’in kara günlerinde yakınındaki minareden yüksek olduğu gerekçesiyle bu çan kulesi top atışıyla yıkılır.

Kilisenin adına ilk kez 1610-1615 tarihleri arasında Polonyalı Simeon’un Seyahatnamesinde rastlanmıştır. Ermeni mimari tarihinin önemli eserlerinden biri olan Surp Giragos Kilisesi Ortadoğu’daki en büyük Ermeni kilisesidir. 1722 yılında restore edilmiş, daha sonra 1729 yılında Ermeni mimarlar Şahin, Saruhan ve Yeram tarafından daha da büyütülerek tekrar inşa edilmiştir.

10 Haziran 1881 yılındaki büyük yangında tamamen harap olmuşsa da 1883 yılında tekrar yapılmıştır.

1915 yılından zarar gören kilise, 1. Dünya Savaşı sırasında Alman subaylar tarafından karargah olarak kullanılmıştır. Daha sonra ise Sümerbank’ın pamuk deposu olarak işlev gördü. 1960 yılından itibaren tekrar ibadete açılan 3 bin metrekarelik alan üzerindeki Surp Giragos Ermeni Kilisesi, özellikle 1980 yılından Ermenilerin batı illeri ve Avrupa ülkelerine çeşitli nedenlerle göç etmesi sonucu terk edildi. Cemaati olmadığı için ayin yapılmayan ve zaman zaman hırsızlık olaylarının görüldüğü kilisenin, bakımsızlık nedeniyle bazı yerleri çöktü ve kullanılamaz hale geldi. Surp Giragos Kilisesi Vakfı yönetiminin çabaları ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi desteğiyle 2011 yılı sonu itibariyle kilisenin restorasyonunu bitirilip ibadete açıldı.

Uygar Gültekin
Agos

CHP’den Aleviler için kanun teklifi

CHP, cemevlerinin ibadethane sayılması için kanun teklifi verdi.  CHP Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm, İbadet Yerlerinin Düzenlenmesine İlişkin Kanun Teklifini TBMM Başkanlığına sundu.
Teklife göre cemevi “ibadethane” olarak adlandırılacak.
Teklifin gerekçesine, Alevi yurttaşların kendi ibadet yerleri olan cemevlerinin yasal statüsü olmamasının toplumsal sorunların yaşanmasına sebep olduğuna dikkat çekildi.
Hukuki mevzuatta yer alan soyutluğu ortadan kaldırmanın amaçlandığı ifade edilen gerekçede şöyle denildi:
“Aynı zaman da Anayasada var olan eşitlik ve özgürlük kavramı da, ibadet özgürlüğü bağlamında, somutlaştırılmıştır. Toplumun büyük bir kesimini temsil eden Alevi yurttaşların ibadet özgürlükleri ile birlikte ibadethanelerinin de kamu kaynaklarından yararlanması, amaçlanarak eşit yurttaşlık ilkesinin yaşama geçirilmesi açısından, somutlaştırılmıştır.”

Evi taşlanan Alevi aileye hapis cezası!

Malatya Doğanşehir’de 2012’nin Ramazan ayında evinin önünde davul çalan davulcuyu uyardığı için evi yağmalanan ve linç tehlikesi altında kalan alevi aileyle ilgili davada karar verildi. Mahkeme ev yağmalayan ve linç girişiminde bulunanlara para cezası, evi yağmalanan alevi aileye ise hapis cezası verdi.

Malatya’da 2012 yılı Ramazan ayında evinin önünde davul çalan Mustafa Ekşi’yi uyardığı için evi yağmalanan ve linç edilme tehlikesi altında kalan alevi bir ailenin saldırganlardan şikâyetçi olduğu davada karara varıldı. Mahkeme, linç girişiminde bulunan ve nefret suçu işleyen sanıklara para cezası verdi. Saldırıya uğrayan aile bireyi Servet Evli, saldırganların “Bizi tehdit etti” iddiası nedeniyle hapis cezası aldı.

Cumhuriyet‘ten Kemal Göktaş‘ın haberine göre, Doğanşehir ilçesi Sürgü beldesinde 2012 yılı Temmuz ayında yaşanan olayda, Alevi ve Kürt olan Evli ailesi fertleri, oruç tutmadıkları halde evlerinin önünde ısrarla davul çalan Mustafa Efşi’yi uyardı. Olay duyulunca 50-60 kişilik grup evi taşlamaya başladı. ‘Bu aile bugün buradan gidecek’ diyen kalabalık evin yanındaki ahırı ateşe verince jandarma havaya uyarı ateşi açtı. Olaylar yaklaşık 2 saat sürdü.

Soruşturma sonunda Evli ailesinin oğlu Servet Evli hakkında 14 yıla, evin kızı Leyla Evli hakkında da 8.5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Linç girişiminde bulunan kalabalığa ise sadace “mala zarar verme” ve “hakaret” suçlarından dava açıldı. Bu suçların da “haksız tahrik altında” işlediğini iddia eden savcı indirim istedi.

Duruşmada söz alan Evli Ailesi’nin avukatı Ali Hamamcı, davada yaşanan hukuksuzluklara dikkat çekerek, yaşanan olayın aslında “Anayasal düzene karşı kalkışma, insanlığa karşı nefret suçu ve adam öldürmeye topluca tam teşebbüs” olduğunu belirtti. Olay öncesinde saldırganların sanal ortamda ve telefonlarla organize olduklarını belirten Hamamcı, jandarmanın mahkemeye olaydan önce herhangi bir istihbarat alınmadığını bildirmesini de eleştirdi. Hamamcı, “Olay günü Sürgü Jandarma Karakolunun Evli ailesince ve bir kısım Sürgülü yurttaşlar tarafından arandığını öğrendik. Bunlara ilişkin bilgi ve belgelerin jandarma karakolunda olmaması anlamlıdır” dedi. Hamamcı, evi 300-500 kişi tarafından sarılan ailenin saldırganları tahrik etmesinin mümkün olmadığını ifade ederek “Evin içinden verilen tepkilerin tek amacı yakılarak öldürülmek veya linç edilmekten korkmaktan kaynaklıdır” dedi.

ARA VERMEDİLER, CEZA YOK

Doğanşehir Asliye Ceza Mahkemesi’nde 3.5 yıl süren dava dün sona erdi. Hâkim Hasan Aslan, 45 saldırganı Evli ailesinin torunu Umut Fikirli’yi yaralama suçundan 2 bin TL para cezasına mahkûm etti. 39 sanığın cezası ertelendi, daha önce suç işlediği belirlenen 6 sanığın cezaları ertelenmedi. 38 sanığa da evdeki 9 aile ferdine hakaret suçundan 2 bin 180 TL para cezası vererek erteleyen mahkeme, 6 sanığın cezasını ise sabıkalı olmaları nedeniyle ertelemedi. 38 sanığın evi taşlayarak linç etme girişiminde bulunmalarını ise basit bir mala zarar verme suçu olarak gördü ve her bir sanığa 2 bin TL para cezası verdi. Bu ceza, sanıkların Evli ailesinin yaşadığı evdeki zararı gidermedikleri için ertelenmedi. Aslan, bu sanıklara iki kez mala zarar verme suçundan ceza verilmesi istemine ise “evi taşlamaya ara vermedikleri, yani araya zaman girmediği” gerekçesiyle ret kararı verdi. “Alenen suç işlemeye tahrik suçundan” yargılanan davulcu Mustafa Efşi ve eşi beraat etti.

TEK HAPİS CEZASI MAĞDURA

Hâkim, Servet Evli’yi davulcu Mustafa Efşi ve evin önüne gelen diğer saldırganlara karşı “var olan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanarak tehdit” eyleminden ise önce 2 yıl hapse mahkûm etti, ardından bu tehdidin “haksız tahrik altında olması” nedeniyle 1 yıl 5 ay 15 gün hapse çevirdi. Hâkim bu cezayı 5 yıllığına erteledi. Evli ailesinden Hasan Hüseyin Evli ile Hasan Evli, Mustafa Efşi’ye yönelik yaralama ve hakaret suçlarından toplam 3 bin 740’ar lira para cezası verdi. Bu cezalar ertelenirken aynı suçlamalarla aynı cezayı alan Servet Evli’nin cezası daha önce suç işlediği için ertelenmedi.

JANDARMALARA DA CEZA YOK

Doğanşehir Savcılığı’nın haklarında “görevi ihmal” suçundan iddianame düzenlediği Jandarma Karakol Komutan Vekili Recep Kuş ile astsubay Mustafa Kaplan hakkındaki davanın, yetkili makamların soruşturma izni vermemesi nedeniyle düşmesine karar verdi.

sol

Aleviler; Cihatçıların yetiştirilmesinden endişeliyiz

ERK ACARER

Maraş’ta Alevi köylerine yakın mera alanı üzerinde projelendirilen sığınmacılara yönelik konteyner kent, bölge halkında çeşitli hassasiyetlerden dolayı tedirginlik yaratıyor. “Elbette mazluma karşı değiliz ancak amaç başka” diyen Aleviler kısaca şunları söylüyor: Burası mera alanımız, hayvanlarımızı otlatıyoruz. Başka yer mi kalmadı? Zaten geçmişte yaşadığımız bir katliam deneyimi var. Demografik yapıyı bozmak istiyorlar. Bölgede cihatçılar cirit atıyor. Kampa kimleri yerleştirecekler? Acaba demografik yapıyı cihatçıları üzerimize salarak mı bozacaklar? Bizi göçe zorlayacaklar? Endişemiz büyük!”

“Çeteleri yetiştirip size karşı kullanacaklar”
Maraş Pazarcık yirmiye yakın Alevi köyünün bulunduğu bir bölge. Aynı zamanda Habitat Koruma Alanı olan yere; 360 dönümlük araziye, 600 konutluk, 25 ila 27 bin kişilik bir konteyner kent kurulmak isteniyor. Bölgede yaşayanların sayısının 3 bin civarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda, kent açıldığında demografik yapının çok kısa bir süre sonra bozulacağı anlaşılıyor. Köylüler ‘tepki içindeyiz ve korkuyoruz’ diyor. Bu tedirginliğin nedenini bölgedeki Alevi köylerinden bir olan Yeniköy’ün Muhtarı Kenan Yılmaz anlatıyor:

“Şikâyetlerimizi vali ve kaymakama aktarıyoruz, ancak bizi dikkate almıyorlar. İş makineleri çalışıyor. Engel olmaya çalışıyoruz. Bizler Maraş’ı yaşadık. İleride bir etnik çatışma çıkmasından korkuyoruz. Elbette mağdur durumdaki sığınmacılara karşı değiliz. Ancak buraya cihatçı çetelerinin IŞİD’in, El Nusra militanlarının yerleştirileceği bir üs kurulacağını düşünüyoruz. Kaygımız bu. Bizi cihatçıları kullanarak göçe zorlayacaklar. Burası dağın başı, cihatçıların eğitim kampı yapacaklar. Başka yer mi kalmadı? Maraş merkeze yapsınlar. Ama yapamazlar çünkü varlıklı aileler karşı çıkıyor.”

“Hastaneler cihatçı dolu”
Alevi Erenler Derneği Başkanı İbrahim İnçoğlu da aynı kaygıları dile getiriyor: “Buradaki insanlar henüz, 78 Katliamını unutamamış, bu psikolojiyi üzerlerinden atamamışken, Alevi köylerinin yoğun olduğu bu bölgede bir kamp yapılmasını istemiyoruz. Azınlıktayız. Maraş anmasında bile büyük sıkıntılar yaşıyoruz. Üzerimize saldıran kalabalıklar oluyor. İnsanların acılarının üzerine yürüyorlar. Böyle bir bölgede ve aklımızda acaba burası tamamlandığında ‘cihatçıları burada besleyecekler’ endişesi varken bu kampın yapılmasını istemiyoruz. Karar çıkmış, ‘yapacağız’ diyorlar. Ne var ki biz de tepkimize devam edeceğiz. Bir kez daha dile getirmekte yarar var. Asla sığınmacılar karşı değiliz. Hala devam eden yanlış bir Suriye politikası var. Türkiye cihatçı cennetine döndü. Maraş’ın durum da aynı. Devlet hastanesinde cihatçıların tedavi edildiğine bizzat tanık oldum. Yine Yörük Selim Mahallesindeki özel bir hastanede de cihatçıları ve onlara askeri elbise ve botlarıyla refakat edenleri gördüm. Endişemiz kampı kurup, içine çeteleri de yerleştirecekler. Onları bize karşı örgütleyecekler.”

‘AFAD kamplarının sicili korkutuyor’
Bölgedeki köylülere destek veren HDP vekili Mahmut Toğrul da, “Hükümetin politikaları ister istemez halkın tedirginliğini haklı hale getiriyor” diyerek şu bilgileri paylaşıyor: “IŞİD’in en önemli insan kaynağı AFAD kampları oldu. Maraş da IŞİD’in filizlendiği bir yer. Burada daha dün 4 IŞİD militanı yakalandı. Cihatçıların özellikle Adıyaman bağlantısı Pazarcık üzerinden sağlanıyor. Antep-Kilis hattını kullanan IŞİD’çiler buradan Anadolu’nun başka kentlerine yayılıyorlar. Geçmişteki Maraş Katliamının üzerine bunları koyduğunuzda halkın tedirginlğini anlayabiliyorsunuz. Bunun ötesinde Pazarcık ovası, birinci derecede verimli tarım arazisi. Habitat koruma alanı. Ayrıca köylerin ortak mera alanı. Açıkçası Pazarcık, “Nereye konteyner yapılmamalı sorusunun tam cevabı. Ancak anlaşılmaz bu ısrar soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. İdari ve mülki amirlere sorduğumuzda ‘Bu Ankara’nın kararı’ deyip kestirip atıyorlar.” Halkın gözünü ekonomik vaatlerle kandırmaya çalıştıklarını söyleyen Toğrul: “Refah seviyesi görece olarak yüksek, bu yolla göz boyayamayınca tehdide başladılar” diye ekliyor.

‘Burası tarım alanı’
Antep CHP Milletvekili Mehmet Gökdağ ise şunları kaydediyor: “Elbette kampın yapısının nasıl olacağı konusunda bir niyet okuyamayız. Ancak buranın kadim halkı sıkıntılı. Hassasiyetlerini anlamak gerekiyor. Ayrıca verimli bir ovaya 25 bin kişilik kamp yeri yapmak mantıklı değil.”

birgün

Alevi köylerine kamp yapılmasına halkın tepkisi:

‘Cihatçıların yetiştirilmesinden endişeliyiz’
Maraş’ta Alevi köylerine yakın mera alanı üzerinde projelendirilen sığınmacılara yönelik konteyner kent, bölge halkında çeşitli hassasiyetlerden dolayı tedirginlik yaratıyor. “Elbette mazluma karşı değiliz ancak amaç başka” diyen Aleviler kısaca şunları söylüyor: Burası mera alanımız, hayvanlarımızı otlatıyoruz. Başka yer mi kalmadı? Zaten geçmişte yaşadığımız bir katliam deneyimi var. Demografik yapıyı bozmak istiyorlar. Bölgede cihatçılar cirit atıyor. Kampa kimleri yerleştirecekler? Acaba demografik yapıyı cihatçıları üzerimize salarak mı bozacaklar? Bizi göçe zorlayacaklar? Endişemiz büyük!”

“Çeteleri yetiştirip size karşı kullanacaklar”
Maraş Pazarcık yirmiye yakın Alevi köyünün bulunduğu bir bölge. Aynı zamanda Habitat Koruma Alanı olan yere; 360 dönümlük araziye, 600 konutluk, 25 ila 27 bin kişilik bir konteyner kent kurulmak isteniyor. Bölgede yaşayanların sayısının 3 bin civarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda, kent açıldığında demografik yapının çok kısa bir süre sonra bozulacağı anlaşılıyor. Köylüler ‘tepki içindeyiz ve korkuyoruz’ diyor. Bu tedirginliğin nedenini bölgedeki Alevi köylerinden bir olan Yeniköy’ün Muhtarı Kenan Yılmaz anlatıyor:

“Şikâyetlerimizi vali ve kaymakama aktarıyoruz, ancak bizi dikkate almıyorlar. İş makineleri çalışıyor. Engel olmaya çalışıyoruz. Bizler Maraş’ı yaşadık. İleride bir etnik çatışma çıkmasından korkuyoruz. Elbette mağdur durumdaki sığınmacılara karşı değiliz. Ancak buraya cihatçı çetelerinin IŞİD’in, El Nusra militanlarının yerleştirileceği bir üs kurulacağını düşünüyoruz. Kaygımız bu. Bizi cihatçıları kullanarak göçe zorlayacaklar. Burası dağın başı, cihatçıların eğitim kampı yapacaklar. Başka yer mi kalmadı? Maraş merkeze yapsınlar. Ama yapamazlar çünkü varlıklı aileler karşı çıkıyor.”

“Hastaneler cihatçı dolu”
Alevi Erenler Derneği Başkanı İbrahim İnçoğlu da aynı kaygıları dile getiriyor: “Buradaki insanlar henüz, 78 Katliamını unutamamış, bu psikolojiyi üzerlerinden atamamışken, Alevi köylerinin yoğun olduğu bu bölgede bir kamp yapılmasını istemiyoruz. Azınlıktayız. Maraş anmasında bile büyük sıkıntılar yaşıyoruz. Üzerimize saldıran kalabalıklar oluyor. İnsanların acılarının üzerine yürüyorlar. Böyle bir bölgede ve aklımızda acaba burası tamamlandığında ‘cihatçıları burada besleyecekler’ endişesi varken bu kampın yapılmasını istemiyoruz. Karar çıkmış, ‘yapacağız’ diyorlar. Ne var ki biz de tepkimize devam edeceğiz. Bir kez daha dile getirmekte yarar var. Asla sığınmacılar karşı değiliz. Hala devam eden yanlış bir Suriye politikası var. Türkiye cihatçı cennetine döndü. Maraş’ın durum da aynı. Devlet hastanesinde cihatçıların tedavi edildiğine bizzat tanık oldum. Yine Yörük Selim Mahallesindeki özel bir hastanede de cihatçıları ve onlara askeri elbise ve botlarıyla refakat edenleri gördüm. Endişemiz kampı kurup, içine çeteleri de yerleştirecekler. Onları bize karşı örgütleyecekler.”

‘AFAD kamplarının sicili korkutuyor’
Bölgedeki köylülere destek veren HDP vekili Mahmut Toğrul da, “Hükümetin politikaları ister istemez halkın tedirginliğini haklı hale getiriyor” diyerek şu bilgileri paylaşıyor: “IŞİD’in en önemli insan kaynağı AFAD kampları oldu. Maraş da IŞİD’in filizlendiği bir yer. Burada daha dün 4 IŞİD militanı yakalandı. Cihatçıların özellikle Adıyaman bağlantısı Pazarcık üzerinden sağlanıyor. Antep-Kilis hattını kullanan IŞİD’çiler buradan Anadolu’nun başka kentlerine yayılıyorlar. Geçmişteki Maraş Katliamının üzerine bunları koyduğunuzda halkın tedirginlğini anlayabiliyorsunuz. Bunun ötesinde Pazarcık ovası, birinci derecede verimli tarım arazisi. Habitat koruma alanı. Ayrıca köylerin ortak mera alanı. Açıkçası Pazarcık, “Nereye konteyner yapılmamalı sorusunun tam cevabı. Ancak anlaşılmaz bu ısrar soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. İdari ve mülki amirlere sorduğumuzda ‘Bu Ankara’nın kararı’ deyip kestirip atıyorlar.” Halkın gözünü ekonomik vaatlerle kandırmaya çalıştıklarını söyleyen Toğrul: “Refah seviyesi görece olarak yüksek, bu yolla göz boyayamayınca tehdide başladılar” diye ekliyor.

‘Burası tarım alanı’
Antep CHP Milletvekili Mehmet Gökdağ ise şunları kaydediyor: “Elbette kampın yapısının nasıl olacağı konusunda bir niyet okuyamayız. Ancak buranın kadim halkı sıkıntılı. Hassasiyetlerini anlamak gerekiyor. Ayrıca verimli bir ovaya 25 bin kişilik kamp yeri yapmak mantıklı değil.”

ERK ACARER @eacarer erkacarer@birgun.net