Ana Sayfa Blog Sayfa 6338

Pazar Günü Maraş’tayız!

Maraş Narlı Ovasında Alevi köylerinin merasına yapılmak istenen Suriyeli Mülteci kampına karşı yürütülen direniş sürüyor. PSAKD ve ABF bir dayanışma çağrısı yaptı. Alevi kurumları 3 Nisan 2016 Pazar günü şubeleriyle birlikte Maraş’ta olacaklarını duyurdu.

İsteğimiz barış, ötesi değil!

İstediğimiz, ülkemizde barış olmasından başka bir şey değil. Bu istemin şaşılacak, korkulacak, sağında solunda kulp arayacak bir nedeni de yok. İstem çok açık, çok net. Her gün TC Kimliği taşıyan çocuklarımızın ölüm haberini duymak istemiyoruz. Analar, babalar ağlasın istemiyoruz, çocuklar öksüz kalmasın “öksüzlük bir çocuk için çok acı dramdır” diyor isek barış istemek zorundayız. Elimizde sihirli değneğimiz yok, gücümüzden öte dayanacağımız yer de yok.

Acıların yaşandığı yıllar unutulmuyor, insan kanının aktığı mekanlar da unutulmuyor. İnsanlık yaşatıyor derin iç acılarını, korkunç iç yanmalarını. Dedelerimiz nasıl Kerbela’yı, Necef’i unutmadılar tüm canlılığıyla bir kanlı tarih olarak bizlere ulaştırmışlarsa, bizler de 12 Eylülleri, 6 Mayısları, Kızıldereleri, Sivas’ı, Maraş’ı, Çorum’u, Madımak otelindeki yangını unutamadığımız gibi çocuklarımız da bu günleri unutamayacak.

Barış isteyen insanları, savaş isteyenlerden daha tehlikeli göstermek insanlığı yanıltmaktır. İnsanları bir süre yanıltabiliriz ama tarihi yanıltmak mümkün değildir. Tarihin bu günleri defterine yazdığını unutmayalım.

Alevi inancı barış, kardeşlik inancıdır. Alevi inancıyla yetişenler başka bir şey isteyemezler, tarihi zorlasak da bunun tersini bulamayız. Tarihe bizim penceremizden baktığımızda çarmıha gerilen Hallacı Mansur parçalanıp katledilirken, Derisi yüzülen Nesimi, darağacına çıkarılan Pir Sultan kardeşlik, eşitlik “el ele, el hakka” demiştir. Nasıl ki onlar kendileri için değil, bizim için özgürlük, insanlık için demokrasi, kavgasız, dövüşsüz, eşit bir dünya istemişlerse, şimdi onların anısına sahip çıkma sırası bizdedir. Bu nedenle çocuklarımızın ölmesini istemiyoruz demenin insanlık görevimiz olduğunu kabullenmeliyiz.

Çok geçmeyecek, bizim gibi yaşlılar görür mü görmez mi bilemem ama bu gün çocuklarımızın kanlarının aktığı yerler “Anıt” yerler olacak. Almanya’nın Dachau, Sachsenhausen, Buchenwald’da öldürülen Yahudiler, Solingen şehrinde yakılan Türkiyeli insanların evleri, Sivas Madımak oteli nasıl anıt oldu ise, bu insanlarımızın katledildiği yerler de anıt olacak. Dünyanın her yanından gelen insanlar bu anıtları gezecekler, savaş tacirlerinin ne kadar sinsi, kirli ve kanlı olduğunu göreceklerdir. Gelecek kuşaklara utanacakları bir tarih bırakmamak, torunlarımızı utandırmamak için barışı haykırmak gerekiyor.

2007 yılında Diyarbakır Sur’da yaşlı bir Kürt Ana yolumuzu kesmiş “Sizler okur yazar insanlarsınız, barış için neden hiç sesiniz çıkmaz. Çocukların ölmesini durdurun” diye gözyaşlarıyla ettiği sitem hala gözlerimin önünde.

On gün sonra Soma’dayız. Meşhur Soma helvasını satan iki aile kalmış, ailelerden birisi tanıdık yani baba dostu. Onlara uğradığımızda oğlu Şırnak’ta askerde olan Türk Ana’nın gözyaşları Diyarbakırlı anadan hiç farklı değil “Abi bu savaş ne zaman bitecek, kardeş kardeşi öldürmeye ne zaman son verecek, yapacağınız hiçbir şey yok mu?” sorusundaki çaresizlik de hala gözlerimin önünde.

Savaş tüccarları, kandan, ölümlerden büyük vurgunlar vuranlar korkar barıştan, gülen gözlerden. Gülen gözlerin olduğu ülkelerde ötekiler yaratmak çok zordur. Çabuk tahrik olan insanlar her zaman bulunmaz. Küçücük çocuklar, hamile anneler öldürülmez çünkü önce vicdanlarına, sonra gözlerine danışırlar. Gülen gözlü insanlarda vicdanlar konuşur, tatlı dil konuşur, dostluk konuşur. İşine gelmez kandan çıkar sağlayanların. Bu nedenle dünyayı bölmeyi, ülkeleri bölmeyi, insanları bölmeyi ister kan emici cehennem zebanileri.

Savaş isteyenlerin projeleri çok yönlü araçlarla çıkarılır insanların karşısına. Vatan derler, ülke bölünmesi derler, terör derler, bölücü derler, kökü dışarıda derler; hedeflerine varmak için kendilerine her türlü destek bulma yöntemlerini, olanaklarını kullanırlar. Yetmez; Bize çok farklı ideolojiler gibi görünen partilerle, kurumlarla gizli saklı, kirli pazarlıklar yaparlar. Ölümlere karşı çıkanları susturma, yıldırma yöntemleri denerler. Toplumlara korku salabilirler ama en sonunda kazanan yine barış isteyenler der tarih anamız.

Gerçek demokrasilerin yaşandığı ülkelerde kanlı ideolojik-akrabalıklar kolay bulunmaz, katiller kayırılmaz, hukuk boşluklarından yararlanmaları bizzat yönetenler tarafından sağlanmaz. „Onlar öfkeli çocuklar“ diye mazlum gösterilmez.

Korkmayalım; Şehirler yıkılabilir, ülkeler boşaltılabilir hatta topraklar da bölünebilir, tek bölünemeyen yüreklerin birlikteliğidir. Yürekleri bütünleşmiş insanlar ne bölünebilir nede parçalanır. Sadece sesimizi çoğaltmak gerekiyor bu konuda.

Gelin hayal kuralım; Ülkenin her yanına birer ağaç dikelim. Barış isteyenler dostluk ağacı, savaş isteyenler düşmanlık ağacı diksinler. Bir gül, bir nar, bir iğde, bir çınar ne bileyim bir başka ağaç olsun. Göreceğiz ki, savaş isteyenler bu ülkeye bir tek ağaç dahi dikmeyecektir. Polemikleri, tartışmaları bir kenara bırakıp, insanları birbirine düşürmek için kırk tilki kuyruğu bağlayanlara inat, yapalım bunu.

Torunlarımıza ölüm kaygılı bir gelecek değil, kardeşliğin haykırıldığı bir gelecek bırakmak için, gerçek bir barışın hayat bulması için rengimize, kimliğimize bakmadan birbirimize şimdi el verme, dil verme zamanı, yarın çok geç olmadan…

TBMM’de #Maraş ‘ta yapılacak olan Suriyeliler kampı ile ilğili basın açıklaması;…

CHP Gaziantep Milletvekili Mehmet Gökdağ, Kahramanmaraş’ın Dulkadiroğlu ilçesine sığınmacılar için kamp yapılmasının doğru olmadığını belirterek, “Huzur içinde olan bir bölgeye huzursuzluk ve tedirginlik yaratacak bir göçmen kampının kurulmasının sorumluluğu ağırdır. Bölge halkı göçmenlere karşı değil ancak kampın kurulacağı yere karşıdır” dedi.

&feature=youtu.be

Gökdağ, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, Kahramanmaraş’ın Dulkadiroğlu ilçesinde yirmiye yakın Alevi köyünün bulunduğu bir bölgeye 30 bin Suriyeli sığınmacı için kamp yapılacağını belirterek bölge halkının bu kampa karşı olduğunu savundu.

Kampın kurulacağı bölgenin sosyolojik, kültürel ve inançsal yapısı dikkate alındığında kampın o bölgeye kurulmasında ısrar edilmesinin akılcı bir davranış olmadığını vurgulayan Gökdağ, “Huzur içinde olan bir bölgeye huzursuzluk ve tedirginlik yaratacak bir göçmen kampının kurulmasının sorumluluğu ağırdır. Bölge halkı göçmenlere karşı değil ancak kampın kurulacağı yere karşıdır.” diye konuştu.

Mehmet Gökdağ, Kahramanmaraş’ta vali ile görüştüklerini ve bütün olumsuzluklara rağmen kampın bu bölgede yapılmasında ısrarcı olunduğunu anlatarak, “Bu ısrar, bölge halkının ‘kampı özellikle buraya yapıyorlar. 30 bin Suriyeli göçmeni burada huzursuzluk çıkarmak için yerleştiriyorlar’ düşüncesine haklılık kazandıracak bir ısrardır.” ifadesini kullandı.
‘İş bu basın toplantısı’ / 30 03 2016

Maraş: Kendi topraklarında mülteci olmak

Yaşlı bir kadın elleriyle çekiyor mikrofonu, anlatmak istiyor. Muhtemelen  ilk kez bir televizyona konuşacak. Çok kısa konuşuyor ama çok uzun bir tarihi anlatıyor: “Alevilerin yeri yok ki, burayı da elimizden almak istiyorlar, nereye gidelim? Bizi öldürecekler.”

Yukarıdaki sözler, Pazarcık’ta yaşayan yaşlı bir kadına ait. Maraş’ın Pazarcık ilçesinde 25 bin Suriyeli mültecinin yerleştirileceği bir mülteci kampı kurulması planlanıyor. Halk bu kampa karşı ve günlerdir protesto ediyor. Peki halk bu kampa niye karşı?

Maraş 20. yüzyılın başına kadar, Ermeni, Kürt, Alevi, Süryani gibi birçok topluluğun yaşadığı kozmopolit bir kentti. 20.yüzyılla birlikte kentte büyük bir etnik temizlik başladı. Katliamlar ve baskılar nedeniyle önce Süryaniler ve Ermeniler kenti terketmek zorunda kaldı. Bu etnik temizlik sürecinde, Maraş’a birçok farklı bölgeden insanlar getirilip yerleştirildi ve kentin dokusu hızla değiştirilmeye başlandı. Kentin Ermeni ve Süryanilerden ‘arındırılması’nın ardından, Kürt Alevilere yönelen baskılar ve asimilasyon politikaları hız kazandı. 60’lı yıllarda başta Elbistan olmak üzere Kürt Alevilerin yaşadığı bölgelerde saldırılar artmaya başladı. Bölgede hep bir korku hakimdi.

1978 yılında günlerce süren Maraş Katliamı kentteki etnik temizliğin son halkasıydı.Yüzlerce insan öldürüldü, binlerce insan kenti terketti. Katliamın ardından kenti terkedenler yıllarca geri dönemedi. Büyük bir travma yaşandı. Maraş’ta kalanlar ise yıllarca içe kapalı yaşadı.

Peki neden Maraş? Neden Işid-Nusra saldırılarına en çok maruz kalan Alevilerin yaşadığı topraklarda bir kamp kuruluyor? Pazarcıklı Aleviler bölgenin önemli Alevi ocaklarından biri olan Sinemilli ocağına bağlı. Kürt ve Alevi kimliğini önemli oranda koruyorlar. Yaşlı kadının szölerine bir kez daha bakalım: ” Burayı da elimizden almak istiyorlar, nereye gidelim? Bizi öldürecekler.”

Mevzu tam olarak bu. Bu aynı zamanda bir yerinden etme projesi.  Asimilasyon politikalarının  ortadan kaldıramadığı Aleviler topraklarından sürülmek isteniyor. Evet, bölge halkı kampa karşı. Peki neden?

Hükümetin bir tampon bölge kurmak istediği herkesçe malum. Ve bunu Kürt Alevilerin yaşadığı Pazarcık bölgesinde oluşturmak istiyor. Bu son derece planlı. Bu nedenle halkın tepkisini kırmak ve kamuoyunun ilgisini azaltmak için Pazarcıklıların savaş mağdurlarının gelmesine karşı olduğu gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Bu büyük bir yalan…

Aleviler, kendi topraklarından defalarca sürgün edilmiş, sürgünlüğü  iyi bilen bir toplumdur. Bu nedenle savaşta toprağını terk etmek zorunda kalmış insanların gelmesine karşı olmak şöyle dursun, onları ağırlamak, yaralarını sarmak için çaba harcarlar.

Altını çizmek lazım, bölgede yaşayanlar savaş mağdurlarının gelmesine değil orada bir Nusra-Işid kampı kurulmasına karşı. Daha önce kurulan kamplardaki Işid varlığı düşünülürse, yıllarca katliamların travmasını atlatamayan bölge halkının gösterdiği tepki son haklı.

Özetle Maraşlılar, mültecilerin gelmesine karşı değil kendi topraklarında mülteci olmaya karşı direniyor. Coğrafya sadece dağ, taş, yollar değildir. Coğrafya orada yaşayan halkın tarihidir, hikayesidir, kaderidir. Bu proje Maraşlıları geçmişlerinden, topraklarından, ziyaretlerinden, mezarlarından koparmaya dönük bir projedir. Halk yüzlerce yıldır süren katliam ve asimilasyon politikalarına karşı, tarihini, toprağını ve inancını koruyor.

Ağbaba’dan ‘Maraş Mektubu’

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na, Kahramanmaraş’ta kurulması planlanan mülteci kampı için mektup yazdı. Ağbaba mektubunda, Alevi vatandaşların yoğunlukta yaşadığı bir bölgeye kurulması planlanan kampın, yeni “Maraş olaylarına” sebebiyet verebileceğinden duyduğu endişesini dile getirdi.

IŞİD’LİLERİN ÜZERİNDE TÜRKİYE’DEKİ ALEVİ KÖYLERİNİN HARİTA BİLGİLERİNİN ÇIKTIĞINI KAMUOYU BİLMEKTEDİR”

Ağbaba’nın Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yazdığı açık mektup şu şekilde: “1978 yılında, Maraş’ta yaşayan Alevileri hedef alan büyük bir katliam yaşandı. Dönemin faşist ve gerici güçleri, devletin örtülü desteği ile bir hafta boyunca yağma, tecavüz ve insan öldürme suçlarını işledi. Sonrasında Maraş merkezindeki Alevilerin büyük bir bölümü fiili bir sürgünle şehri terk etti. Onlarca ölü, yüzlerce yaralı ve binlerce sürgüne rağmen tek bir kişi bile ceza almadı, adalet yerini bulmadı. Katliamın boyutu ve cezasız kalması nedeniyle o gün insan mezbahasına dönen Maraş, bugün hala hem ülkemizin hem insanlığın kanayan bir yarasıdır.

 

Hafızalarda tazeliğini koruyan bu katliam nedeniyle Maraş/Pazarcık‘ta Alevi köylerinin ortasına kurulmak istenen mülteci kampı yöre halkı tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Yakalanan IŞİD militanlarının üzerlerinden Türkiye’deki Alevi köylerinin liste ve harita bilgilerinin çıktığını bütün kamuoyu bilmektedir. Bu nedenle, ilerleyen süreçte cihatçı grupların söz konusu kampa sızmaları ihtimal dahilindedir. Cihatçı grupların kamplarda kamufle olarak yöre halkına yönelik şiddet eylemleri planlayabileceklerini göz önünde bulundurmak, son zamanlarda güvenlik açısından büyük sıkıntı yaşayan ülkemizin huzur ve güvenliği açısından bir zorunluluktur.

Yukarıda belirttiğim endişelerden hareketle, söz konusu mülteci kampının yerini seçerken öngörülü ve hassas davranılmaması halinde büyük bir felaketin fitilinin ateşleneceğini ve bunun sorumluluğunun sizin omuzlarınızda olduğunu vurgulamak isterim. Vatandaşlarımızın güvenliği, mültecilerin toplumumuza entegrasyonu ve bunların da ötesinde Orta Doğu halklarının huzur ve kardeşliğini düşünerek Maraş/Pazarcık’ta mülteci kampı kurma planının iptal edilmesini ülkemizin ve bölgemizin geleceği adına sizden talep ediyorum.”

FEDA’dan Maraş’taki kamp planına tepki

Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Pirler Divanı Yürtüme Kurulu’ndan Mustafa Deprem, Maraş’ta kurulması planlanan ve DAİŞ’in örgütlenmesinde kullanılma olasılığı bulunan “mülteci kampı”na ilişkin açıklama yaptı.

Maraşlı Alevilerin, 1978’den beri katliamın yaralarını henüz sarmadığını belirten Deprem, “Katliam mağdurları kayıplarının mezar yerlerini dahi henüz bulamamışken, devlet katliam yıl dönümlerinde demokratik anma taleplerini şiddetle bastırırken böyle bir uygulamayı halkımıza dayatması iyi niyetle açıklanmaz“ dedi.

‘BİLİNÇLİ BİR YAKLAŞIM’

Deprem, şunları kaydetti: “Bölge halkının hassasiyetleri hiçe sayılarak, 1978 Katliamı’nın Aleviler üzerinde yarattığı toplumsal travmaların varlığını bilinerek, alay edercesine ’Mülteci Kampı’ acındırması adı altında bölgenin demografik yapısını değiştirmeyi ve asimilasyonu amaçlayan bu uygulama kabul edilemez. DAİŞ ve El Nusra gibi cihatçı grupların AFAD kamplarını eğitim ve örgütlenme yeri olarak kullandığı daha önce defalarca basına yansıdı. Bu kampın da aynı işlevi göreceğine dair kaygılar oldukça fazladır. Bölge insanının, cihadist grupların hem Suriye hem de Türkiye’de özellikle hedef aldığı Kürt ve Alevi kimlikli oluşları, devletin bu bölgeyi seçmesinde bilinçli bir yaklaşım içinde olduğunu akla getirmektedir.”

Yaşam Hakkı ve 12 Eylül – Çorum

MUZAFFER İLHAN ERDOST

Yaşam Hakkı ve 12 Eylül
17 Ağustos 2006

1) Sokak Olaylarından İç Savaşa

Birkaç yıl önce, Yaba dergisi, bana, “Türkiye’yi 12 Eylüle götüren süreç ne zaman başladı?” diye sormuştu. 12 Eylülün başlangıcı olarak iki tarih vermiştim: biri Haziran 1964, öteki Temmuz 1974.

Kıbrıs’ta Rumların (özellikle EOKA’nın) Türkler üzerinde yoğunlaştırdıkları kanlı şiddet uygulamalarını önlemek için, Kıbrıs’a askeri bir müdahale kararı alan Bakanlar Kurulu kararına, ABD (Başkan Jhonson) karşı çıkmıştı. Tam da bu sırada Başbakan İnönü’nün “Dünya yeniden kurulur ve Türkiye kendine düşen yeri alır!” dediği tarihi, ben 12 Eylülün başlangıcı olarak nitelemiştim.

İkinci başlangıç tarihi, EOKA lideri Sampson’ın Kıbrıs’ta Makarios’u devirerek yönetime elkoyduğu tarihti. Türkiye, “garantör” sıfatıyla Kıbrıs’a askeri çıkartma yapacak, Kıbrıs’ın statüsü, ikili bir devlet biçimini alacaktı.

Sampson’ın amacı, Enosis’ti, yani Kıbrıs’ı Yunanistan’a katmayı amaçlıyordu. O dönemde Yunan cuntasının güdülediği bir liderdi. Yunanistan’da ise beş generalin gerçekleştirdiği bir cunta yönetimdeydi. Cunta ABD patentliydi, dolayısıyla Sampson da ABD patentliydi.

Kuşku yok ki, sorun, Sampson’ı güdülemiş olan ABD açısından, Kıbrıs için Kıbrıs değil, ABD için Türkiye’ydi. Ecevit’in, sosyal-demokratların soluyla oylarını birleştirerek iktidara tek başına yaklaşmış olmasıydı ABD’nin sorunu. Irak ile, Suriye ile, Mısır ile, hatta Yemen ile dostluk ve işbirliği anlaşması imzalamış bulunan Sovyetler Birliği’nin Ecevit ya da Türkiye solu ile yapması olası benzer bir anlaşma Doğu Akdenizde ABD’nin egemen konumunu aşağı çekebilir ve sosyalist sistemin Akdenizden güneye etkinleşmesinin yolunu açabilirdi. ABD için, solun iktidarını çökertmenin tek ve bilinen bir yöntemi vardı: faşizm.

Şu da var ki, Hitler’in, Yahudi olarak nitelediği, gerçekte demokrat ve ilerici olanları gazodalarında imha etmesi gibi, Türkiye’de solun genel olarak imha edilmesi olanaksızdı. Solun kitlesini oluşturan devrimci öğrenciler, işçiler, emekçi yığınlardı. Bunlar içersinde “birlik” oluşturabilen, yani iradeleri açısından birlikte olan ve birlikte davranabilen öğrenci gençlik ve işçi sınıfı ve meslek kuruluşlarıydı.

Hedef olarak öğrenci gençlik ve ilerici sendikalar, bunlarla birleşmiş ve bütünleşmiş örgüt liderleri, onları basında, yayında, kültürel alanda da güçlendirilen yazarlar, bilim adamları, gazeteciler ve benzerleriydi. Amaç demokrat, ilerici, devrimci kişi ve kuruluşları apolitikleştirmek (politika-dışına çekmek), ekonomik bakımdan güçsüzleştirmek, dinsel, mezhepsel ve etnik farklılıkları derinleştirerek bölmek, birbirinden ayırmak, birbirine düşürmek ve seçim birimlerinde solun oylarını aşağı çekerek, parlamentoda solu iktidardan düşürmek ve solu giderek sistemin “gayri meşru” çocuğu gibi, parlamentonun kapısına koymaktı.

Ne var ki, bunun yöntemi, açık ve demokratik bir yöntem olamazdı. Oysa, benim o günlerde sık yinelediğim gibi demokratikleşmenin yöntemleri demokratik olmak gerekirdi. Ne var ki, demokratikleşme ya da demokrasiyi boğazlayanların elinde demokratikleşme şemsiyesi altında, faşistleştirme-lerin bütün kolları, bir merkezin buyruğunda harekete geçirilmişti. Başlangıçta bir-iki kişinin öldürülmesi, giderek her gün, hatta her saat, bir ya da birkaç kişinin öldürülmesine değin artarak genel bir iç savaşa dönüşecekti.

İşte, siyasal amaçla öldürülenlerin yıllara göre sayısı:

1974 5 kişi

1975 27 kişi

1976 87 kişi

1977 265 kişi

1978 760 kişi

1979 993 kişi

1980 1.766 kişi

1974-1980 arasında (12 Eylüle kadar) 2.109’u sol, 1.286’sı sağ görüşlü, 268 diğer siyasi görüşlerden, 281 güvenlik görevlisi, 94 çocuk, 135 belirsiz, toplam 5.388 kişi öldürülmüştü. (Sayılar, gazete taramasıyla oluşturulan: Devrimci Yol Savunması, 12 Eylül Öncesi ve Sonrası, Simge Yayınları, Ocak 1989’dan alındı.)

2) Çatışma Değil, Planlı ve Amaçlı Katliam

Öldürümlerin amacını seçilen kişilerin simgesel kimliğinde, temsil ettikleri kurumların niteliğinde, saldırıya uğrayan yığınların geleneksel özelliklerinde bulmak olanaklıydı. Bu kimlik, nitel ve geleneksel özellik, siyasal ya da ideolojik açıdan “sol” olarak adlandırılır. Bir başka deyişle, saldırılar, belirli bir merkezden, sola yönelik saldırılardır, genel eğilim olarak sağdaki ölümler, solun “savunma” durumundan kaynaklanmaktadır. Ama kördüğümü çözmek için sola yönelik saldırıların ardındaki amacı bilmek gerekiyor.

Sokakta kanın dökülmeye başlandığı tarih, 12 Mart (1971) yarı-askeri darbesinin, bir genel-seçim “darbesiyle” yenilgiye uğratıldığı süreçle örtüşür. Denebilirse namluların gölgesinde, “karşı-demokratikleşme” sürecinin genel oyla yenilgiye uğratıldığı bir “demokratikleşme” süreci, sokağa kan akıtılarak “taçlandırılacak”tır.

Bir başka deyişle, namluların gölgesinde “karşı-demokratikleşme”, demokratikleşme sürecini, bu kez “sivil” (para-militer) darbe ile çökertmeye yönelecektir. 12 Mart bir öğle üzeri okunan “muhtıra”ya dayatılmıştı. Taşları yerinden oynatmadan sistemi değiştirmek pek de zor olmamış, yığınlar gözaltına alınmış, işkence birimleri oluşturulmuş, sıkıyönetim mahkemeleri kurulmuş, Deniz-Yusuf-Hüseyin idam edilmiş, afyon ekimi yasağı konmuş, ama parlamento kapatılamamıştı. Dolayısıyla (TİP gibi, sosyalist partiler dışında) sistemle eklemleşen siyasal partiler kapatılamamış, sendika ve derneklerin kapılarına kilit vurulamamış, üniversiteler tam “zapt-u rapt” altına alınamamış, üstüne üstlük, Ekim 1973 seçimlerinin sonuçlarından da okunacağı gibi, sol, oylarını ikiye katlamış, iktidar, sağdan sola el değiştirmişti.

Birinci hedef, iktidarı sol’dan almak, sağa vermekti. Ama bu, güdülen amaç açısından yeterli değildi. Dolayısıyla ikinci amaç, solun oyunu, iktidar olamayacağı bir düzeye çekmek, giderek parlamentoda solu sıfırlamaktı. Bu, aynı zamanda, solun yığınsal anlamda oylarını azaltmayı ve seçim birimleri-ne göre seyreltmeyi amaçlarken, sol ile bütünleşen ve onun gücünü, siyasal, ekonomik ve toplumsal anlamda örgütleyen, ideolojisini üreten ve yığınsal güce dönüştüren kişi ve kurumları “yoketmeyi” de birlikte uygulamaya koyacaktı

Bir başka deyişle, hedef, yalnızca sol iktidarın yerini sağın alması değil, sade yurttaştan grev ve toplu sözleşme yetkisiyle donanmış sendikasına, siyasal ve ideolojik kişi ve kurumlarına değin, solun fiziksel ve zihinsel (maddi ve manevi) çöküşünü sağlamaktı.

Yukardaki sayıları bir de bu açıdan irdelemek gerekiyor. Çünkü, saldıran sağ’ın amacı, sol’un iktidarına son vermek olsaydı, iktidar sol’dan sağa geçtiğinde, kanın durması ya da azalması gerekirdi. Ne var ki, 1974’ten 1980’e, altı kez soldan sağa ve sağdan sola iktidar eldeğiştirmiş, buna karşın dökülen kanın sayısı, planlı ve programlı bir biçimde sürekli artmış, en yüksek sayıya da, 12 Eylüle öngelen dönemde, sağın oylarıyla iktidar olan Demirel döneminde çıkmıştır. Şöyle:

(1) 26 Ocak-17 Kasım 1974 (yaklaşık 10 ay) — Ecevit başbakan, CHP-MSP koalisyonu, 5 Ölü.

(2) 17 Kasım 1974 – 31 Mart 1975 (yaklaşık 4,5 ay) — Sadı Irmak azınlık hükümeti, 9 ölü.

(3) 31 Mart 1975 – 21 Haziran 1977 (2 yıl 2 ay 10 gün) — Demirel başbakan; 1. MC hükümeti (Adalet Partisi / AP, Milli Selamet Partisi / MSP, Milliyetçi Hareket Partisi / MHP ya da Demirel, Erbakan, Türkeş), 350 ölü,

(1 Mayıs 1977: 34 ölü.)

(4) 21 Haziran 1977 – 22 Temmuz 1977 (1 ay) — Ecevit başbakan / CHP azınlık hükümeti, 21 ölü.

(5) 22 Temmuz 1977 – 5 Ocak 1978 (5,5 ay) — Demirel başbakan, 2. MC hükümeti, 507 ölü.

(6) 5 Ocak 1978 – 13 Kasım 1979 (1 yıl 10 ay) — Ecevit başbakan, CHP, DP (Bozbeyli), CGP (Feyzioğlu) koalisyonu, toplam 2.227 ölü, ayda 190 ölü: (26 Aralık 1978’den 13 Kasım 1979’a kadar (10,5 ay), sıkıyönetim döneminde 995 ölü, ayda 94.8 ölü).

(7) 13 Kasım 1979 – 11 Eylül 1980 (9 ay) — Demirel başbakan / Yeni MC ya da Demirel azınlık hükümeti (MHP ve MSP destekli), aynı zamanda sıkıyönetim dönemi, 2.734 ölü, ayda 303,7 ölü.

Ecevit’in birinci başbakanlığında 5 ölü, ikinci başbakanlığında 21 ölü, üçüncü başbakanlığında 2.227 ölü, (33 ay ya da 1005 günde) 2.253 ölü;

Demirel’in birinci başbakanlığında 350 ölü, ikinci başbakanlığında 507 ölü, üçüncü başbakanlığında 2.734 ölü, (40,5 ay ya da 1117 günde) 3.591 ölü.

Öldürümlerin ay ortalaması ise şöyle:

1974/Ecevit 0,5

1974/Irmak 2,0

1975 Demirel 14,3

1977/Ecevit 21,0

1977/78 Demirel 92,2

1978/79 Ecevit 190,0

1979/80 Demirel 303,7

Aralık 1974’ten 12 Eylül 1980’e (69 ay üzerinden), aylık ortalama ölü sayısı, genel toplama göre: 78,1; sol: 30,6; sağ: 18,6; güvenlik görevlisi 4,0’dır.

Bir başka anlatımla, sokakta kan dökülmesinin gizli amacı, (kanın döküldüğü günler sözkonusudur) iktidarın eldeğiştirmesi ya da iktidarın solun elinden sağın eline geçmesi değildi. Parlamentonun kapatılması, siyasi partilerin feshedilmesi, devrimci sendika ve derneklerin etkisizleştirilmesi, amaçlar sıralamasının önünde yer alıyordu.

İkincisi, K. Maraş olaylarının ardından 26 Aralık 1978’de 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş olmasına karşın, sokakta kanın durmamış olmasıdır. Ecevit’in başbakan olduğu ve CHP’nin, Demokrat Parti (Ferruh Bozbeyli) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi (Turhan Feyzioğlu) ile yaptığı koalisyonun sıkıyönetimle örtüşen son 10,5 ayında 995 kişi (ayda ortalama 94,8 kişi), Demirel’in başbakan olduğu sıkıyönetim döneminde 9 ayda 2.734 kişi, ayda ortalama 303,7 kişi öldürülmüştü.

Bunun gizini, Yunanlı bir diplomatın New York’lu bir bankere üflediği sözlerde bulmak olanaklıydı.

3) NATO Askeri Darbe Planı

5 Haziran 1977 genel seçimlerinden önce Execuvite Intelligence Review’in raporunda yer alan bilgilere göre, NATO, Demirel, IMF’nin buyruklarını yerine getirmediği için Türkiye’de bir askeri darbe planlanmıştı. Tıpkı 1967 yılında Yunanistan’da yapıldığı gibi. (Bkz: M. Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye, 7. Baskı, Otopsi, s. 426-427.)

25 yıl sonra Demirel şöyle konuşacaktır: “Yıllar sonra, … Kenan Evren’le karşılaştık. ‘11 Eylül günü akan kan, 13 Eylül günü nasıl durdu? Kanın üzerinde oturuyorsun.’ dedim. Cevap vermedi.” (“12 Eylül’ü Demirel Anlatıyor”, Radikal, 11 Eylül 2005.)

Çorum örneklemesinde okur daha iyi somutlaştıracağı gibi, sokakta kan, bir askeri darbeye ortam oluşturmak amacıyla dökülmüştü.

Doğal ki, kan dökülme süreci altı yıllık bir döneme yayılmış, öldürümlerin sayısı ayda 0,5’ten 303,7’ye çıkmıştı.

Kahramanmaraş olaylarının ardından 13 ilde (Adana, Ankara, Elazığ, Bingöl, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, Kahramanmaraş, Kars, Malatya, Sivas, Urfa ve Hatay illerinde) sıkıyönetim ilan edilecekti. Sıkıyönetim ilanından (26 Aralık 1978), Ecevit’in başkanlığında oluşturulan CHP, DP, CGP koalisyonunun sona ereceği 13 Kasım 1979’a kadar, 995 kişi; Demirel’in MHP ve MSP’nin dışardan desteklendiği ve 12 Eylülde (1980) sona erdirilecek olan azınlık hükümeti döneminde 2.734 kişi olmak üzere, sıkıyönetim döneminde toplam 3.729 kişi öldürülecekti.

Sıkıyönetim altında aylara göre ölü sayısı ise şöyleydi:

Ecevit’in başbakanlığı döneminde, 1979 yılında Ocakta 50, Şubatta 53, Martta 64, Nisanda 94, Mayısta 114, Haziranda 95, Temmuzda 89, Ağustosta 171, Eylülde 149 kişi yaşamını yitiriyordu. Öldürülenlerin 317’si sol, 269’u sağ görüşlüydü. Aynı dönemde 43’ü güvenlik görevlisi, 11 çocuk, diğer siyasi görüşlerden 51 kişi, siyasi görüşü belirlenmeyen ya da siyasi olmayan 188 kişi, toplam 995 kişi öldürülmüştü.

Demirel’in başbakanlığı döneminde (13 Kasım 1979 – 11 Eylül 1980), sıkıyönetim uygulaması içersinde, 13-30 Kasımda (1979) 120 kişi, Aralık 1979’da 195 kişi öldürülecekti. 1-11 Eylülde, onbir günde 168 kişi öldürülmüştü. Demirel’in iktidar olduğu (13 Kasım–11 Eylül 1980) dönemde 2.734 kişi öldürülecekti.

1974-1980 arasında öldürülen toplam 5.388 kişinin 3.729’u, yani %69,2’si 20,5 aylık sıkıyönetim döneminde öldürülmüştü. Sıkıyönetim döneminde öldürülenlerin 995’i, yani %26,68 Ecevit’in başbakanlığı döneminde; 2.734’ü, yani %73,31’i Demirel’in başbakanlığı döneminde öldürülmüştü.

4) Öldürümlerin Nitel ve Nicel “Yükselişi”

İktidarın sağdan sola ve soldan sağa geçişleri, genellikle seçimlerle örtüşür. 5 Haziran 1977’de CHP oylarını arttırmış, milletvekili sayısını 180’lerden 214’e çıkarmıştı. 11 Aralık 1977’de yapılan yerel seçimlerde CHP, 67 ilin 42’sini ve oyların %42,1’ini almış, 31 Aralık 1977’de güvenoyu almış bulunan 2. MC hükümeti, gensoruyla düşürülmüş; 5 Ocak 1978’de Ecevit’in başkanlığında CHP, DP, CGP ve bağımsızlardan oluşan koalisyon hükümeti kurulmuştu. Bu, öldürümlerin niteliğinde negatif bir değişime neden olacaktı.

1978 yılı içersinde öldürülenlerin sayısı, bir önceki yıla göre (1977’de 265) üç kat artacak, 760’a çıkacaktı. Öldürümler, bir yandan yaygınlaştırılırken, bir yandan temsili kişilere yönelecek ve ayrıca ilçe ve iller ölçeğinde birbirini izleyen bir iç savaş yaşanacaktı.

Nitel açıdan: 24 Mart 1978’de Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz (Ankara) öldürülmüş, 7 Nisan 1978’de Prof. Dr. Server Tanilli (İstanbul) vurulmutu. 11 Temmuz 1978’de Prof. Dr. Bedrettin Cömert (Ankara), 20 Ekim 1978’de Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu (İstanbul), 26 Kasım 1978’de Doç. Dr. Necdet Bulut (Karadeniz Teknik Üniversitesi) öldürülüyordu.

Nicel açıdan: 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi katliamında 5 öğrenci ölecek, 31’i ağır 100 öğrenci yaralanacaktı. 17 Nisan 1978’de Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na gönderilen bombalı paket, Fendoğlu’nun, gelini ve iki torunuyla birlikte ölmesine neden olmuş, 17-22 Nisan günlerinde Malatya bir iç savaş yaşamıştı. 3 lise öğrencisi demiryo-lunda ölü bulunmuş, Töb-Der ve CHP binaları tahrip edilmişti. Benzer olaylar farklı kesimlerde, Doğanşehir, Iğdır, Demirci, Isparta ve Urfa’da yaşanacaktı. 8-10 Ağustos 1978’de Tepecik otobüsü ve Balgat katliamı (3 ve 5 ölü), 3-4 Eylül 1978’de Sivas olayları (9 ölü), 8 Ekim 1978 Bahçelievler katliamı (TİP’li 7 gencin boğularak öldürülmesi); 11-26 Aralık 1978’de K. Maraş katliamı yaşanmış, (resmi açıklamaya göre 111, söylentiye göre binin üstünde) insan ölmüş, 210 ev, 70 işyeri tahrip edilmişti.

5) Öldürümlerin Hızlandırılması, Yaygınlaştırılması ve Yoğunlaştırılması

11 Ekim 1979’da Senato kısmi yenileme seçimleri yapılmış, oylarını koruyan AP (Adalet Partisi) 50 senatörün 33’ünü, 5 milletvekilinin 5’ini almış, CHP oy kaybına uğramış, Ecevit istifa etmiş, yerini, Demirel’in azınlık hükümeti almıştı (13 Kasım 1979).

Ecevit’in istifa ettiği, ama görevini sürdürdüğü günlerde, 28 Eylül 1979’da Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul öldürülecekti.

Demirel’in azınlık hükümeti döneminde, 27 Ekim 1979’da İstanbul’da Bayrampaşa Devrim Mahallesinde gece bir kahevehaneyi basan üç kişi 6 kişiyi öldürmüş ve 6 kişiyi yaralamıştı. 20 Kasım 1979’da Prof. Dr. Ümit Yaşar Doğanay (İstanbul) öldürülecek, 28 Kasım 1979 akşamı Kayseri’de solcuların gittiği kahve silahlı kişiler tarafından taranacak ve 5 kişi ölecek; Gaziantep’te kahveye ateş açılacak, 2 kişi ölecek; Kilis’te lokanta kurşunlanacak, biri CHP’li 3 kişi ölecek; Yenimahalle’de bir eve bomba atılacak, 2 kişi ölecekti. İstanbul Zeytinburnu’nda kahveye baskın yapanlar 2 kişiyi kurşuna dizecek; Hatay Kırıkhan’da bir ev yakılacak, çoğu çocuk 8 kişi ölecek; 7 Aralık 1979’da Cavit Orhan Tütengil vurulacak; 16 Aralıkta Beşiktaş’ta, üniversite öğrencilerinin gittikleri kahvenin altına konan bombanın patlaması sonucu 5 kişi ölecekti.

1979’un son ayında 71’i sol, 56’sı sağ görüşlü, 195 kişi yaşamını yitirmişti. Bunların 9’u çocuk, 44’ü siyasi görüşü belli olmayan kişilerdi. Sıkıyönetim altında geçen 1979 yılı içinde, 484’ü sol, 406’sı sağ görüşlü 1.360 kişi ölmüştü. 1980 Ocağında 178, Şubatında 224 kişi öldürüldü. Ocakta 13, Şubatta 18, Martta 17, Nisanda 38, Mayısta 24 ve Haziranda 34 güvenlik görevlisi öldürülmüştü. 11 Nisan 1980’de Ümit Kaftancıoğlu, 23 Nisanda Tarsus katliamı (10 ölü), 23 Mayıs 1980’de Dr. Sevinç Özgüner öldürülecekti.

6) Darbe Ortamını Olgunlaştırma Süreci: Çorum

27 Mayıs 1980’de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu ölecek, ardından Çorum olayları başlayacaktı. Çorum olayları inişe geçerken Kenan Evren sıkıyönetim ve kuvvet komutanlarıyla bir toplantı yapacaktır.

Yayınlanan anılarında Evren bu toplantıyı anlatır: “Sıkıyönetim komutanları gittikten sonra, kuvvet komutanı arkadaşlarla yönetime elkoyma tarihi konusunda görüş teatisinde bulunduk. Ben şimdilik en uygun tarih olarak 11 Temmuz tarihinin uygun olacağını, ancak bu tarihin kati olarak tespitinde birçok faktörün rol oynayabileceğini dikkate alarak şimdilik hareket emrine son şeklini verelim ondan sonra hareket gününü tespit ederiz dedim.” Evren, bu toplantıyı, 1 Temmuzda (1980) yapılan bir başka toplantının izlediğini, kuvvet komutanları ile jandarma genel komutanı ve ikinci başkanıyla, kendi aralarında toplandıklarını, “hareketin başlangıç gününün 11 Temmuz ve 12 Temmuz olmasını uygun bulduklarını” yazacaktır.

Çorum Semah ve Kültür Vakfı Başkanı Av. Sadık Eral, bu toplantının ve “harekat” tarihlerinin, ikinci Çorum olaylarıyla örtüştüğünü anımsatarak, 58 kişinin ölümüyle sonuçlanacak olayların bir askeri darbeye gereken ortamı sağlaması amacıyla başlatıldığını ve sürdürüldüğünü duyumsatır bize.

Çünkü, 12 Eylüle öngelen Çorum olayları, NATO’nun Türkiye’de planladığı askeri darbenin zeminini oluşturan son aşamasıdır.

Bu nedenle çok iyi irdelenmek gerekir.

Çorum olayları iki aşamalıdır. Birinci aşama, Mayıs 1980, ikinci aşama Temmuz 1980’dir. MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın 27 Mayıs (1980) günü Ankara’da öldürülmesi, Çorum olaylarının başlatılmasına neden gösterilir. 28 Mayıs günü “ülkücüler” Çorum’un merkezinde toplanır, “Kanımız aksa da zafer islamın!”, “Kana kan intikam!” sloganlarıyla yürüyüşe geçer, cadde üzerinde solculara ait iş yerleri tahrip edilir. 29 Mayıs sabahı çeşitli bölgelerden Çorum’a taşınan MHP militanları, cadde ve sokakları, Çorum’u ilçe ve köylere bağlayan yolları keserler, kent içinde Bahar Kitabevi yakılır, Çorum gazetesi basımevi tahrip edilir, alevi ve solcuların yoğun olduğu mahallelere saldırılır; 30 Mayısta çatışmalar sürer; yolu kesilen alevi köylüler vurulur, kollar, başlar, ayaklar kesik tarlalara gömülür.

Askeri birliklerin müdahalesiyle çatışmalar durdurulduğu zaman, güvenlik güçleri, alevi ve solcuların yoğun olduğu mahallelerde iki polis memurunun ölüsüyle karşılaşılır. Saldırı, tahrip ve cinayetler haziran ayı başında sürecektir.

Polisin, solcu ve alevilere saldırısına engel olan Jandarma Komutanı Yarbay Güldere’yi, Demirel hükümeti görevden alır.

İkinci aşama, Genelkurmay Başkanı Evren’in, kuvvet komutanları, Jandarma Genel Komutanı ve ikinci başkan ile odasında yaptığı toplantının ardından Çorum’da yaşanan olaylardır. Evren, 1 Temmuzda toplantıyı düzenlemiş, ve 11 Temmuz ve 12 Temmuz tarihi, hareketin başlangıcı için uygun tarih olarak belirlenmiştir.

3 Temmuz günü, MHP’li bir belediye meclis üyesi, Belediye Başkanına, MHP’de bir şeyler döndüğünü, parti binasında yabancı insanların dolup taştığını, sık sık “cuma”dan sözedildiğini aktarır.

4 Temmuz cumadır. Ulucamide hoca vaaz verirken, biri camiye girerek, “Alaaddin Camisinin yakıldığını” söyler. Öteki camilere girenler, “Komünistler, aleviler, Alaaddin Camisine bomba koydular!” diye bağırırlar. Camilerden çıkanlar, tekbir getirerek, “Komünistlere ölüm!” sloganları atarak alevilerin ve solcuların yoğun olduğu mahallelere saldırırlar.

4 Temmuz cuma namazı sırasında, TRT’de, “Çorum’da Alaaddin Camisine bomba atılması ve dışardan ateş edilmesi üzerine meydana gelen olaylarda ilk saptamalara göre dört kişinin öldüğü” haberi verilir ve saat başı haber yinelenir. TRT Çorum muhabiri böyle bir haber geçmediğini açıklar. Çorum Cumhuriyet Savcısı, Alaaddin Camisinin bombalandığı haberinin, olaylar başlamadan bir saat önce bütün kentte duyulduğunu söyler. Kendisi o anda merkez jandarma karakolundadır. Polis telsizinden Alaaddin Camisinin bombalandığı duyurulmaktadır. Polis telsizinin ardından, askeri telsizden bir yüzbaşı, “Bombalama olanağı yok, hangi polis bu haberi verdi!” diye sorar. Camiye bomba atıldı diye telsizle haber yayan polis bulunamaz.

Olaylardan çok, öldürümlerin vahşetini, okur, “Sivas-Öncesi Sivas” adlı yazımda okuyabilir.

7) Çorum Katliamını CIA Planladı

12 Eylülün 25. yılında, Kenan Evren’in daha 4 Aralık 1979’da, yani 13 ilde ilan edilen sıkıyönetimin birinci yılını doldurduğunda, “Biz bu sıkıyönetim işini başarıya ulaştıramadık!” diyerek kendisinden yeni yetkiler istediğini söyleyen Demirel, 12 Eylülden yedi yıl sonra, gene Kenan Evren’e, “11 Eylül ile 13 Eylül arasında bir gün geçti. Yeni yetki yoktu, değişen neydi de kan hemen durdu?” diye soracaktır. Aynı Demirel, Çorum olayları devam ederken, “Eğer bu fitne, diyecekti, CHP’den destek görmezse, devlet bu fitneyi çok kısa bir zamanda söndürür.” dediğini burada anımsatmak, sanırım olayların sıralama dizgesini bozmayacaktır. (Radikal, 12-13 Eylül 2005; Cumhuriyet, 11 Temmuz 1980.)

Bu “fitne”nin ne olduğunu, Cumhurbaşkanı olarak basın danışmanlığına alacağı Cüneyt Arcayürek yıllarca önce açıklayacaktı. O zaman “Tehdidin beynini bulamamış” olmaktan yakınan Demirel, belli ki, Yunanlı bir diplomatın New Yorklu bir bankere söylediği gibi, NATO’nun Türkiye’de bir askeri darbe planlamış olmasından habersizdi. 5 Haziran 1977 genel seçimlerinden önce Execuvite Intelligence Review’in raporunda yer alan bilgilere göre, NATO Türkiye’de bir askeri darbe “planlamış”tı. Bu plan doğrultusunda sokakta kan dökülmeye başlanmış, bu plana göre, komutanlar darbenin tarihini belirlemişler, küçük dereciklerden akan kan, darbenin tarihine göre çağlayan olmuş, ülkenin bağrından akmıştı. Genelkurmay Başkanı, “biz bu sıkıyönetim işini başaramadık” dediği günlerin ertesinde Çorum’da, Türkeş’in 12 Eylül-öncesi kurdurduğu 47 kampta eğitilen 250 bin komandonun bir bölümü Çorum’da, —Demirel’in içişleri bakanının deyişiyle— “devlete destek vererek” en acımasız cinayetleri işlemişler, cinayet işleyenleri de aynı devlet şu ya da bu şekilde korumuştu.

Uğur Mumcu’nun belgeli olarak “provokatör” “MİT ajanı” olarak tanıttığı, İlhan’ın öldürülmesinde görevli olmadığı halde (ve özel görevle) araca binen, araç içersinde ve araçtan indirildikten sonra bizleri döven dört erden biri olan Kısmet Çağlar’ın, İbrahim Çiftçi, İsa Armağan ve Abdullah Çatlı’nın avukatı olan Can Özbay, MHP içersindeki değişiklik sonrası, Radikal’in sorularını yanıtlarken, bu “devlet kurtarıcıları”na da açıklık getirecekti. “Bu oyunun oynanmasında Amerika’nın rolü oldu” diyen Özbay, Avni Özgürel’e şunları anlatacaktı: “Birtakım Amerikan ajanlarının, hatta elçilik men-suplarının olayların içine girdiğini ben belgeleriyle tespit ettim. Mesela Çorum olaylarında parmakları olduğunu biliyorum. (…) O olaylarda Amerikan elçiliğinin parmağını gözümle gördüm. Elçilik mensubu Çorum’a gidiyor, olayları ayarlıyor, hadiselerin hemen ardından apar-topar Türkiye’den ayrılıyor. O zaman devletin emniyet görevlilerine bu kişinin adını da verdim. Sivas olaylarında da, Kahramanmaraş olaylarında da var bu oyun, (…) MHP’nin içinde ajanlar cirit atıyordu. (…) Çeşitli haber alma örgütlerinin buraya girmek ve gerek bilgi sızdırmak bakımından, gerek yönlendirmek bakımından faaliyet göstermesine şaşmamak lazım.” (Radikal, 11 Kasım 1996.)

Sadık Eral, MHP binasında Çorum olaylarını planlayan Alexander Peck’in, olaylardan önce de yörede çalışmalar yaptığını, Çorum’da AP ve MHP başkanlarıyla, CHP’li belediye başkanıyla, valiyle görüştüğünü, bazı köyleri gezdiğini, alevi ve sünnilerin durumlarıyla ilgili bilgiler aldığını yazacaktır. Çorum CHP il başkanı Peck ile görüşmeyecek, CHP’li belediye başkanı, Peck ile görüşmesini “devlet sırrı” diyerek açıklamayacaktır.

Cüneyt Arcayürek, Amasya Belediye Başkanı Gündüz Turan’ın, telefonda, adı Peck olan bir Amerikalının kendisine alevi-sünni ve sağ-sol çatışması üzerine sorular sorduğunu, “ne zaman ve hangi büyüklükte bir çatışma çıkacağını araştırdığını” söylemesi üzerine, Arcayürek, Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçün’e gitmiş, Peck’in, Kıbrıs’ta CIA istasyonuna bağlı çalıştığını söylemişti.

Özetlemek gerekirse, Çorum olayları, Genelkurmay Başkanı Evren’in başkanlığında yapılan toplantıda, darbenin 11 ve 12 Temmuzda yapılmasının kararlaştırılmasıyla örtüşür. Kan, 11 Eylül 1980 akşamına değin niçin dökülmüşse, Çorum’da da aynı nedenle, askeri bir darbenin ortamını oluşturmak amacıyla dökülmüştür.

Dünya Bankası yetkilisi Charney, K. Maraş olayları öngününde, Aralık 1978’de, bugünkü Türk hükümetinin ekonomik sorunları çözecek önlemler alamadığını söylüyor, “Askeri yönetim gelirse bu güçlükler önlenebilir” di-yordu. (12 Eylül Öncesi ve Sonrası, s. 295.)Kahramanmaraş olaylarını değerlendiren BBC, bu olayların, Pakistan, Afganistan ve İran’dan sonra kaos ve belirsizlik içersine Türkiye’nin de düşmüş olacağını ileri sürüyor ve bunun, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir kez daha kendisini müdahale zorunda hissetmesi olduğunu söylüyor, dışardan, Türkiye, bir askeri darbe ortamına bilinçli olarak getiriliyordu.

8) Darbenin Arka Amacı: U-2 Casus Uçakları

Soru şuydu: Türkiye kaos ve belirsizlik içersine düştüğü için mi Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime elyokması zorunluluğu gündeme gelmişti, yoksa Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime elkoyması için mi Türkiye’de kaos ve belirsizlik ortamı yaratılmaktaydı. Kuşkusuz, doğru olan değerlendirme ikincisiydi.

Çünkü:

Demirel IMF’nin buyruklarına uymadığı için, NATO’nun, Türkiye’de bir askeri darbe planladığının Execuvite Intelligence Review’in raporunda yer aldığını bir kez daha yineleyelim.

12 Eylülün 25. yılında Demirel, 14 Ekim 1979 seçimlerinden sonra iktidarı, Ecevit’ten devraldıkları zaman, “Devraldığımız Türkiye kan çanağı, diyor, kuyruklar, yokluklar ülkesi. Isınacak mazot yok, benzin yok, yağ yok, şeker yok, dışardan satın alacak bir kuruş yok, fabrikaların hammaddesi yok, ilaç yok.” Ardından da ekleyecektir: “Biz hükümet olarak, ekonomik kısmında lazım gelen tedbirleri almışız, 24 Ocak 80 kararlarından söz edi- yorum. Ama kanun, nizam hakimiyeti bir türlü sağlanamamış.”

Bir başka deyişle, NATO’nun, bir askeri darbe planlamasının gerekçesi ortadan kalkmış, yani IMF’nin dayattığı ekonomik kararlar en ağır biçimde Türkiye’ye dikte ettirilmiş ama, sokakta kan durmamış, daha da artmış.

Demirel’in okuduğunu sandığım —Çünkü Ufuk’un annesi Dilşat Hanım Demirel’e götürmek üzere birkaç kez almıştı kitabevinden— Ufuk Güldemir’in Kanat Operasyonu’nda, kendisi açısından yararlı olacak bilgilere öyle anlaşılıyor ki, girmekten kaçınmış. Çünkü, Güldemir, 12 Eylülden sonra girdiği New York Times’in arşivinde, gazetede yer almamış, ama Güldemir aracılığıyla bize ulaştırılması planlanmış olması olası şu notlar vardı:

“19 Eylül 1980 – Türkiye U-2 uçuşlarına izin vermek niyetinde. Ankara’daki Batı kaynakları, yönetime elkoyan askerlerin, U-2’lerin Rusya üzerinde uçuş yapmak üzere Türkiye’den kalkışına izin vereceklerini bildirdi. İran’daki islam devriminden sonra Amerikan dinlenme istasyonları elden çıkınca, Amerika, U-2 uçuşlarına izin vermesi için başvurmuş, ancak Demirel hükümeti izin vermemişti. Ankara’daki kaynaklar General Evren ve Milli Güvenlik Konseyinin Amerika’dan gelen talebi kabul ettiklerini bildiriyordu.”

Demirel’den önce, Mayıs 1977’de ABD Dışişleri Bakanı Warren Cristopher’in, Sovyetler Birliği toprakları üstünde uçacak U-2 casus uçaklarının Türkiye’de konuşlanması ve havalanması istemine, Başbakan Ecevit olumlu yanıt vermemiş, Christopher, buna izin verilmemesi durumunda yardımların da kesileceği mesajını vermişti. Casus uçuşları ile yardım arasında bir ilişki kurulması, Ecevit’in görüşmeyi bitirmesine neden olmuştu.

Daha sonra Demirel, aynı biçimde, U-2 uçaklarının casus uçuşlarına izin vermemişti. Ecevit’in kendisine bıraktığı “kan çanağı”, “kuyruklar”, “yokluklar” ülkesi olmasının, mazotun, benzinin, yağın, şekerin vb. bulunmamasının nedenini, ilkin, ABD’nin Türk hükümetlerinden istediği, Türkiye’de konuşlanan ya da konuşlanacak olan U-2 casus uçaklarının Sovyetler Birliği üstünde uçmasına izin verilmemiş olmasında aramak gerekirdi. Ecevit’in aldığı yanıt biliniyor. Türkiye U-2’lere izin vermezse, Türkiye’nin beklentisi olan yardımlar kesilecekti.

Ecevit bu izni vermediği için yardımlar kesilmişti. Demirel bu nedenle ülkeyi “kuyruklu” teslim alıyordu. Ama Demirel de izin vermediği için, darbenin koşullarının pekiştirmesinin nedenleri üstüste yığılmıştı. Demirel, “ekonomik kısımda lazım gelen tedbirleri almış, 24 Ocak (1980) kararlarını imzalamış” olmakla birlikte, NATO darbeyle ilgili planında değişiklik yapmamıştı. İki nedenden dolayı: Birincisi, NATO’nun Türkiye’de askeri darbe planlamasının gerekçesi, IMF’nin buyruklarıyla doğrudan ilgili olamazdı da ondan. İkincisi, 12 Eylülden hemen sonra söylendiği gibi, “Demirel’e söyledik, bu parlamento ile bu kararları (24 Ocak kararlarını) uygulayamazsınız” diye. “İpe bile gidebilirdik” diye de eklemişlerdi. Çünkü parlamenter sistemde, en azından kazanılmış sendikal hakların askıya alınması ya da geri alınması, ülkeyi daha büyük bir kargaşaya sürükleyebilirdi. 24 Ocak kararlarının temelini ise, işçi sınıfının, köylülüğün, genel olarak emekçi halkın ulusal gelirden aldığı payın aşağı çekilmesi oluşturuyordu. Parlamentonun feshedilmesi, siyasi partilerin kapatılması, siyasal özgürlüklerin ve özellikle genel oyun askıya alınması planın ayrılmaz öğeleriydi. Bunun içindir ki, Demirel, 24 Ocak kararlarını imzaladığı zaman, parlamentoyu ve siyasi partileri feshedecek bir askeri darbenin gerekçesini de kendi parmaklarıyla onamıştı.

9) Darbenin Bir Başka Amacı: Yunanistan’ın NATO Askeri Kanadına Dönmesi

Şu da var ki, NATO tarafından, ekonomik nedenlerle bir askeri darbe planlanması, NATO’nun kimliğine aykırıydı. Yunanlı diplomatın, NATO’nun Türkiye’de bir askeri darbe planladığı haberi doğruydu, ama IMF’nin buyruklarına uyulmadığı için değil. Yukarda, aktarıldığı gibi, Sovyetler Birliği üzerinde uçacak U-2 casus uçaklarının Türkiye’de konuşlandırılması istemine, Ecevit’in de, Demirel’in de olumlu yanıt vermemesi ve benzer nedenler dolayısıyla planlanmıştı bir askeri darbe.

Kuşkusuz, “U-2 uçağı” konusu, bütünün bir parçasıydı. Bilebildiğimiz öteki parçalar, bu “bütün”ü bir ölçüde tamamlamamıza olanak sağlayabilirdi.

İkincisi:

Ufuk Güldemir’in New York Times arşivinden aktardığı ikinci bilgi-notu, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüyle ilgiliydi. Şöyle:

“19 Ekim 1980 – Türkiye’deki askeri yönetim Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne olanak sağlayan Rogers planını kabul etti.”

ABD Başkanı Carter, daha sonra, “Asıl zorlandığım konu, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına yeniden dönüşünü sağlamak olmuştu. (…) 12 Eylül harekatı olmasa bu olmazdı.” diyecekti. (Kanat Operasyonu, s. 94.)

James Spain, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüyle ilgili olarak şunları yazacaktı: “Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına en kısa zamanda dönmesinin önemli olduğuna inanıyorduk. (…) Darbeden sonraki ziyaretimde ayrılırken General Evren bunun için iki hafta sabretmemi istedi. Tam onbeş gün sonra Rogers planıyla Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşü duyuruldu.” (James Spain, Amerikan Diplomacy in Turkey, s. 20, 22.)

Evren’in hiç bir kayda bağlamaksızın kişisel olarak aldığı bu karardan sonra Yunanistan “Ege’de fır hattını 12 mile çıkardığını”, yani Ege’yi bir Yunan iç gölü haline getirdiğini ileri sürdüğü zaman, çok saygın ve sevgili dostu General Regars’ı telefonda bulmuş, dostundan kısa bir yanıt almıştı: “Ama ben şimdi emekliyim!”

10) Parasal Destek: Dökülen Kanlar İçin

Üçüncüsü:

Spain ekleyecekti: “Askeri alandaki uzun vadeli borçlar temizlendi. Güvenlik yardımı dahilindeki silah ihtiyaç listeleri derhal ve eksiksiz olarak karşılanmaya başlandı. Millet Meclisinde aylardır bekleyen “Amerikan Türk Savunma İşbirliği Anlaşması” ve “Tutuklu Mübadelesi Sözleşmesi”, Milli Güvenlik Konseyi ve Bakanlar Kurulu tarafından derhal onaylandı. (Spain, s. 25.)

Ufuk Güldemir, New York Times arşivinde şu bilgi-notları da saptamıştı:

“20 Ekim 1980 – Uluslararası Para Fonu (IMF) dün Türkiye’ye 92 milyar tutarındaki kredi dilimini serbest bıraktı.

“25 Ekim 1980 – Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin 350 milyon dolar tutarındaki borcunu bir yıl süreyle erteledi.

“29 Ocak 1981 – Londra’da toplanan 16 bankanın temsilcilerinden oluşan komisyon, Türkiye’nin 3,2 milyar dolar tutarındaki borcunu 8-10 yıl süreyle ertelemeyi kararlaştırdı.

“31 Mart 1982 – Dünya Bankası, Türkiye’ye 304,5 milyon dolar kredi ve-rilmesini kararlaştırdı.”

Dünya Bankası yöneticisi / yetkilisi Charney: Aralık 1978’de, “Bugünkü Türk hükümeti, ekonomik dar boğazı geçiştirecek önlemleri alamıyor, Askeri yönetim gelirse, bu güçlükleri önleyebilir.” diyordu. (12 Eylül Öncesi ve Sonrası, Simge Yayınevi, s. 235.)

Askeri yönetim geliyor, bu ekonomik güçlükler önleniyor.

Ne var ki, NATO’nun olsun, NATO’yu yönlendiren ABD’nin olsun, sorunu ve sorusu, Türkiye’de bir askeri darbenin gerçekleşmesiyle sınırlı olamazdı.

ABD Başkanı Jimmy Carter, Ufuk Güldemir’le söyleşisinde, 12 Eylül darbesini “istikrar hareketi” olarak niteleyecekti: “12 Eylül harekatından önce Türkiye’nin durumu savunma açısından tehlike arzediyordu. Afganistan’ın işgal edilmesi ve İran monarşisinin devrilmesinden sonra Türkiye’deki bu istikrar hareketi içimizi ferahlatmıştı.” (Cumhuriyet, 21 Ocak 1985.)

11) Sokakta Kan, Darağacında Can

IMF’nin serbest bıraktığı 92 milyarlık kredi dilimi, ABD’nin ertelediği 350 milyon tutarındaki borç, 16 bankanın Türkiye’nin 3,2 milyar tutarındaki borcunun sekiz-on yıl süreyle ertelenmesi, Dünya Bankasının Türkiye’ye 304,5 milyon dolarlık kredi verilmesini kararlaştırması, acaba 12 Eylüle ortam hazırlayan, ünlü komutanın sözleriyle, “ortamı olgunlaştıran” 5.388 kişinin kanına karşılık olarak, Kürt aşiretlerindeki deyişle “kan helali” olarak mı verildi, yoksa 12 Eylülden sonra:

1) fişlenecek 685 bin kişi,

2) gözaltına alınacak 650 bin kişi,

3) açılan 210 bin davada yargılanacak 230 bin kişi,

4) idam cezası istenecek 7 bin kişi,

5) idam cezası verilecek 517 kişi,

6) asılacak 50 kişi,

7) işkenceden öldürülecek 171 kişi,

8) “kuşkulu” bir şekilde öldürülecek 300 kişi,

9) intihar ettiği bildirilecek 43 kişi,

10) açlık grevinde ölecek 14 kişi,

11) “kaçarken” vurulacak 16 kişi,

12) çatışmada öldürülecek 95 kişi,

13) doğal ölüm raporu verilecek 73 kişi,

14) 141, 142 ve 163 maddelerden yargılanacak 71 bin kişi,

15) “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılanacak 98 bin 404 kişi,

16) pasaport verilmeyecek 388 bin kişi,

17) siyasi sığınık olarak yurtdışına geçecek 30 bin kişi,

18) yurttaşlıktan çıkarılacak 14 bin kişi,

19) faaliyeti durdurulacak 23 bin 677 dernek,

20) “sakıncalı” olduğu için işten atılacak 30 bin kişi,

21) işine son verilecek 854 öğretmen, 120 üniversite öğretim görevlisi ve 47 yargıç,

22) 400 gazeteci için istenecek 4 bin yıl hapis cezası,

23) 300 gün yayın yapamayacak gazeteler,

24) imha edilecek 39 ton gazete ve dergi,

25) “sakıncalı” bulunacak ve yasaklanacak 937 film için mi IMF, ABD, Dünya Bankası, 16 dünya bankası, askeri yönetimi, dolara boğdu. Kuşkusuz borçlandırarak. Hani, Dulles, Kore’ye asker gönderildiğinde, Türk askeri çok ucuz, 23 sente mal oluyor demesi gibi, bu dolarlar öldürülen 5.388 kişi içinse çok fazlaydı, öldürülecek, ezilecek, çiğnenecek, çürütülecek birkaç milyon insan içinse çok azdı. Çünkü bunu gerçekleştirenler zaten devlet bordrosundan işledikleri cinayetlerin fazlasıyla karşılığını almıştı.

Örneğin, Çatlı. 7 TİP’li genci boğduracak, daha sonra, 12 Eylül yönetimi, ASALA ile “savaşması” için, Çatlı’yı Avrupa’ya gönderecek. Silahı ise CIA’nın verdiği eroin olacak. ve ücreti eroinle ödenecekti. Özgür dünyanın özgür ülkesinde, İsviçre Cezaevinden CIA’nın uçurduğu, çevresinde emniyet müdürlerinin, aşiret reislerinin pervane olduğu, 12 Eylülün simgesel kimliğidir. Cemal Süreya’nın bir şiirinin anımsattığı gibi, salt bu nedenden dolayı da yargılanmalıdır 12 Eylül.

Örneğin, 7 TİP’li genci boğarak öldüren otuz yıl bulunamamıştı. 7 idam cezası sırtında, ama evleniyor, çocuğu oluyor, ve çocuğunu çok seviyor. Her ikisi için kitaplar hazırlanıyor. İdam cezaları kaldırılıyor şemsiyesi altında, CIA patentli/görevlilerin idamları yıkana yıkana, çamaşır sabunu gibi tükeniyor. Tükenmiyor da küçücük bir şey kalıyor, işin gülünç olan yanına bakınız ki, Yargıtay “yanlış” bir kararla tahliye ediveriyor Kırcı’yı.

Örnek çok. Ama soru şu: “NATO burada nerede?”

12) NATO İle Korunan Sistemi “Korumak” İçin Katliam

NATO’nun görevi, NATO ile korunan sistemi korumak olarak özetlenebilir. NATO ülkelerini değil, NATO ile korunan sistemi korumaktır NATO’nun amacı. Dışardan, özellikle Sovyetler Birliği’nden gelecek saldırılara karşı, içerden sisteme yönelik eylemlere karşı, kendi sistemini savunur.

11 Eylülden sonra, NATO ile korunan sistemi, sistemi tehdit eden NATO dışı ülkelerde de koruması kararlaştırılacaktır.

NATO, NATO üyesi ülkelerde, sistemi korumayı, “dolaylı saldırı” kavramına dayandırmıştır. Eisenhover Doktrini ile, ABD, “uluslararası komünizmin, silah kullanmadan, dolaylı olarak da saldırıya geçebileceği” görüşünü savaş doktrini olarak kabul etmişti. Rockfeller Grubu tarafından hazırlanan ve ABD yönetimine verilen bir raporda, “açık saldırıların yanında, ondan daha tehlikeli saldırı görünüşünde olmayan başka tür tehditlerin varlığından” sözedilmişti. “Bu tehditler, içerden yapılmak istenen değişim ve dönüşümlerdi.” Bu saldırıların, bazan iç savaş biçiminde, bazan devrimci hareket biçiminde, bazan demokratik akımlar biçiminde ve bazan reform hareketleri biçiminde maskelenmiş saldırılar olduğu belirtili-yordu. Bunlar açık saldırı değil, dolaylı saldırılardı. ABD, kendisine bağımlı ve yarı-bağımlı ülkelerde, halkın kendi iradesiyle ve girişkenliği ile oluşturacağı demokratik dönüşümleri bile kendisine yöneltilmiş maskeli komünist tehdidi olarak nitelemş ve bu “dolaylı saldırı”lara karşı “saldırı”yı ve “özel savaşı”, savaş stratejisinin resmi politikası haline dönüştürmüştü.

Aşağıdaki alıntılar, Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum olaylarıyla simgelediğimiz “iç savaş” girişimlerinin arkasındaki güçleri ve bunların iç bağlantılarını açıklamamıza olanak sağlıyorlar. Şöyle:

ABD Kara Kuvvetleri Bilimsel Araştırma Dairesi Başkanı, New York Herald Tribune’da yer alan bir konuşmasında, “Birleşik Amerika’nın, “solcu” rejim ve hükümetleri devirmek için yerli kuvvetleri komandocu-partizan metodlarına göre eğitmeli ve gerekli silah ve malzemeyle donatmalıdır.” (M. Fahri, Amerikan Harp Doktrinleri, s. 302.) diyor. D. Galula, Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri kitabında, “Ayaklanmaları bastırmakla görevli olan tarafın … bir siyasi partinin rehberliğine gereksinimleri olduğunu” belirti-yor; G. Synder “Yerel kuvvetlerin bütün komuta ve idari organları Amerikan uzmanları tarafından kontrol edilmeli, ama bu kontrol işleri o ülke kamuoyundan gizli tutulmalıdır.” diye yazıyordu. (Deference and Defence, s. 23-28’den aktaran: Erdost, Ülke, 1, 1978, s. 76.)

Bir İtalyan tetkik hakimi, üç jandarmanın öldürülmesini araştırırken, “Gladyo” adlı gizli NATO kuruluşuyla karşılaşmıştı. 1956 yılından bu yana İtalya’da gladyo vardı, ve bütün NATO ülkelerinde ayrı adlar altında kurulduğu saptandı. İtalyan Tetkik Hakimi, 24 Ekim 1980’de, “gladyo” için soruşturma başlatacaktı.

Gladyo bütün NATO ülkelerinde vardı, ve Brüksel’deki NATO merkezinden yönetiliyordu. Amacı, kısaca, komünistleri yok etmekti. Yok edileceklerin “komünist” olması gerekmiyordu, “komünist” olarak adlandırılması yeterliydi.

Türkiye’de, 1952’de Özel Harp Dairesi olarak kurulmuş, 5 Mart 1959’da, Zorlu ile Dulles arasında Dolaylı Saldırı Anlaşması imzalanmıştı.

İtalyan gladyosu ile organik bağı olan P2 Mason Locası (P2M2) Başkanı Licio Gelli, “İtalyan gladyocular ile Türk ülkücülerin CIA güdümünde çalıştıklarını” söyleyecektir.

“Türk ülkücüler”i homojen bir bütün olarak algılamamak gerekir. 1968-70 yılları arasında 45 komando kampı kurulmuş, bu kamplarda 250 bin komando eğitilmişti.

45 komando kampına dokunulmamış, 250 bin genç “komando” olarak, yani adam öldürmek için devletin bilgisi içersinde eğitilmişti. ABD Başkanı Johnson, 1964’te, Birleşik Devletler Harp Akademisinde yaptığı bir konuşmada, “şu sırada, 344 ekibimiz 47 ülkede iç savaş taktiklerini öğretiyor” sözlerinin basında tartışıldığı sırada Türkeş, “sabotaj, katliam, suikast gibi gündelikleşen olayların sonuç olduğunu” söylüyor, “komünist emperyalizmin ülkemize saldırıyı geçmesini” de “neden olarak” olarak niteliyordu. Anarşizmin sebebi, ona göre, “Türk devletinin yıkılmak, Türk milletinin ve vatanının bölünmek, parlamenter rejimin ortadan kaldırılmak, yerine komünist bir diktatörlük kurulmak istenmesiydi.”.

Orgeneral Bedrettin Demirel, “Benim kanaatim diyecekti, 1978’de, en geç 1979’da müdahalenin yapılmasıydı. (…) Sayın Evren bir ordu müdahalesi için “zamanın iyi seçilmesi” kanaatinde idi.” (C. arcayürek Açıklıyor, 9, s. 269.)

Süleyman Demirel, 12 Eylülün 25. yılında, Bedrettin Demirel’in sözlerine gönderme yapıyor: “Bedrettin Demirel’in beyanı var. Diyor ki, ‘Biz bunu bir sene önce yapmalıydık? Orgeneral, o zaman Akademiler Kumandanı. ‘Ama olgunlaşsın diye bekledik’ diyor. Bunu yapıyor, ama ben hükümetim, bana tek bir suçlamada bulunmuyor. Çünkü kendisi biliyor. Ben kendisine ‘Ne istersen yapacağım’ demişim.” (Radikal, 12 Eylül 2005.)

13) Çorum: Darbe Ortamını Olgunlaştırma

Bir kez daha yineleyelim: 12 Eylüle en yakın yığınsal eylemler Çorum’da yaşanmıştı. İki aşamalıydı, günlerce sürdü. Birinci aşamada, 27 Mayıs 1980’de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, piknik dönüşü evinin önünde vuruldu. Bu, MHP ve Ülkü Ocaklarının Çorum olaylarını tetiklemesinin nedeni olarak gösterilecekti. Malatya, Sivas, K. Maraş ve Çorum olaylarının başlangıcında, olayları başlatma nedeninin, sağdan ya da güvenlik güçlerinden öldürülmüş insanlar olduğu söylendi. Yukarda belirtildiği gibi, Evren’in komutanlarıyla belirlediği darbe günlerine, bu olayların rastlaması, bir raslantı olmamak gerek. Ayrıca belirteyim ki, ben bu olayları ir-delerken, Kızıl Tugayları anımsarım. Kızıl Tugayların kaçırdığı (16 Mart 1978) Hristiyan Demokrat Parti Lideri Aldo Moro’nun öldürülmesini anımsarım. Çünkü Moro’yu kaçıran ve öldüren Kızıl Tugaylar, NATO gizli örgütü Gladyo tarafından infiltre edilmişti. Moro’nun, komünist partisi ile hükümet kurduğu için NATO tarafından, üstelik “aşırı-sol” bir örgüt kullanılarak öldürtüldüğü ortaya çıktı. Gün Sazak’ın öldürülmesini de, Çorum’da iki güvenlik görevlisinin ölüsünün bulunmasını da bu açıdan değerlendirmek gerekir kanısındayım.

1980’nin ilk aylarında, Demokrat’ta “Haftalık” başlığı altında yazıyordum. Sanırım Adana çevresinde iki jandarmanın öldürüldüğünü radyo ya da televizyondan işitince, “Anarşist Eğilimler Üzerine” ya da benzeri bir başlıkla bir yazı yazmıştım. Dursun Akçam telefon etti, bu yazının yanlış anlaşılacağını, arkadaşların benden yeni bir yazı istediklerini iletmişti. Ben de, yeni bir yazı yazmayacağımı, gerekirse, yoldaki gecikmeden dolayı yazımı yayınlayamadıklarını yazsın arkadaşlar dedim. Öyle de oldu. Daha sonra anarşist eğilimlerle ilgili yazımı genişleterek, Marx ve Engels’ten alıntılarla pekiştirerek yeniden yazdım, Vahap Erdoğdu’nun çıkardığı Ülke’de yayınlandı. Vurguladığım şey, jandarma / subay, öldürmenin devrimcilerin işi olmadığını, öldürenlerin, dolaylı da olsa dışardan güdülendiklerini bilmeleriydi. Şimdi de, Çorum’da olayları başlatmak için Gün Sazak öldürülüyordu. Öldüren ya da öldürenler kimlerdi, bugün de bilmem, ama gladyo tarafından güdülendikleri kesin. Darbe için ortamı olgunlaştırmak istiyorlar, Çorum’da, ellinin üstünde insan, en vahşi yöntemlerle, darbenin olgunlaşması için “kurban” ediliyordu.

Demirel’in söyleyişiyle, bu sözleri “giydirmek gerekiyor”. İşte Çorum olaylarını öncesinde ve sonrasında tanımlayan yorumlar:

(1) İskilip’te “Ülkücü Gençlik” imzasıyla dağıtılan bildiride, “Müslüman Türk Milletini, bölmek, parçalamak, yok etmek isteyen komünist cinayet şebekelerine karşı”, “Büyük Türk Milleti”, “Ülkücü Türk Gençliği”ne destek vermeye ve “Büyük Cihada hazırlanmaya” çağrılır. “Kanımız aksa da zafer islamın!, Yolumuz Allahın yolu!” sloganıyla da biter bildiri.

(2) Mahallenin Oba Başkanı Eyüp Gül, ÜYD Çorum Başkanı Seydi Esenyel’i evinin önünde karşılamış, “Başkan, demişti, alevilere ait 30’u aşkın ev ve işyeri tahrip ettirdim. Bir yandan da devam ediyoruz. 8 tane rehinemiz var.” ÜYD Başkanı, “Yapılan her hareketin Türk milletinin bölünmezliği ve parçalanmaması için yapıldığını” söyler. Bir inşaatın bodrumunda kolları bağlı bulunan rehineler, hava karardıktan sonra, bir tarlaya götürülerek öldürülecektir.

(3) İçişleri Bakanı Mustafa Gürcügil, basın toplantısında, Çorum olaylarının solun bir tertibi ve devleti yıkma eylemlerinden biri olduğunu söyler: “Devlete destek vermek düşüncesiyle hareket eden bir sağ grup, devleti yıkmak isteyenlerin karşısına çıkmıştır. Aslında siyasi gayeli ve siyasi hedefli olan sol gruptur.” (Cumhuriyet, 14.07.1980.)

(4) Başbakan Süleyman Demirel: “Eğer bu fitne CHP’den destek görmezse, devlet bu fitneyi çok kısa bir zamanda söndürür. (Cumhuriyet, 11 Temmuz 1980.)

(5) MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş: “Allahı bir, kitabı bir, vatanı ve devleti bir olan milletimiz birbirine düşürülmek için türlü ihanet tertipleri ile karşı karşıyadır.” (Tercüman, 6 Temmuz 1980.)

(6) MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan: “Çorum’da anarşinin fevkalade önemli bir noktaya ulaşarak, bir iç savaş boyutlarına vardığı müşahade edilmektedir.” (Cumhuriyet, 4 Temmuz 1980.)

(7) 15. Piyade Tugayı Komutanı Tuğgeneral Şahabettin Esengün: “Çorum olayları bir mezhep kavgası değildi. Böyle bir imaj verilmeye çalışılmıştır. Mezhep ayrılığı, aşırı sağ ve aşırı solun çatışması için bir provokasyon olarak kullanılmıştır.” “Ne amaç güttüler, neden bu kadar insan öldürdüler, öldürttüler! Niçin evler, işyerleri yakıldı, yıkıldı? Amaçları neydi! Ülke çapında bir iç ayaklanmanın provası mıydı? Yoksa bir askeri darbeyi, bir askeri ihtilali zorunlu kılacak bir şey mi yaratmak istediler? Bunu çıkaramıyorum.” (Nokta, 18 Haziran 1986.)

(8) İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, “Türkiye’de yaşanan birçok toplumsal olayda, MHP ile ortak çalışan CIA ajanı Peck’in imzası vardır. Peck, MHP’lilerle, MHP Genel Sekreteri Necati Gültekin’le, bu arada başka kişelerle de görüşüyordu. Yine raslantıya bakın ki, Peck’in gittiği yerlerde olaylar çıkmaya devam ediyordu. Örneğin gezisinden bir süre sonra Çorum olaylarının patlak vermesi ilginçtir.” (Akis, sayı: 3)

Sonuç

Çorum olayları ile Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in kuvvet komutanlarıyla yaptığı toplantılarda belirledikleri “darbe” tarihlerinin örtüştüğünü bir kez daha belirtelim. İkincisi, Çorum olayları, 12 Eylül öncesi öldürümlerin nedenini olduğu kadar, sonrasında yaşanan işkenceleri, hücreleri, darağaçlarını ve nedenlerini de açıklar. Amaç açıktır: Komünistleri yoketmek.

Şu da var ki, yokedileceklerin “komünist” olmaları gerekmiyordu. “Komünist” olarak nitelendirilmiş olmaları yeterliydi. Örneğin, Kahramanmaraş katliamının ardından, Mecliste, MHP sözcüsünün, “Komünist katliamı, bir mezhep mensupları katlediliyormuş gibi gösteriliyor!” yakınmasından da çıkarılacağı gibi, Malatya’da, Sivas’ta, Kahramanmaraş’ta olduğu gibi, Çorum’da da aleviler, “alevi” oldukları için değil, “komünist” oldukları için ya da “komünist” olarak nitelendikleri için öldürülmüşlerdi. Alevilerin laiklik çizgisinden ayrılmamaları, tarikat ve cemaatlerin içersinde eritilememeleri, sola (sosyal-demokrat partilere) oy vermeleri, onların komünist olarak nitelenmesinin nedeni olmuş, bu nedenle de “komünist katliamı”nın kurbanı olmuşlardı.

12 Eylülün ortamını oluşturan Çorum olaylarından fotoğraflar daha yukarda sergilenmişti. 12 Eylülün ideolojisini ve amacını açıklayacak olan, Çorum olaylarının yorumlarından ise şu özet sonuca ulaşmak olanaklı:

Darbe Planı NATO’dan. Hazırlık ve uygulama planı CIA’dan. MHP ile elele, kolkola. Ülkü Ocakları uygulayıcı. Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, Ülkü Ocaklarının döktüğü kanın açtığı yoldan yönetime yürüyor. Görev bellidir: Komünistleri yoketmek ve Beyaz Saray adına ülkeyi yönetmek.

Alevi türbesine el koyup, mescit yaptılar!

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi, Koyunbaba Türbesi’nin bulunduğu alana mescit yapılıp imam atanmasını mahkemeye taşıdı.

Çorum’un Osmancık ilçesinde bulunan ve Alevilerin önemli ziyaret merkezlerinden biri olan Koyunbaba Türbesine mescit yapıp imam atanması, Alevi örgütlerinin tepkisine neden oldu.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi, Koyunbaba Türbesi’nin bulunduğu alana mescit yapılıp imam atanmasını mahkemeye taşıdı.

Mahkeme sürecini ise 3 ayrı avukat takip edecek.

Koyunbaba’ya imam atanması olayının ilk duruşması, 30 Mart Çarşamba günü saat 10.00’da Çorum İdare Mahkemesi’nde yapılacak.

Osmancık İlçesi’nde Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Çorum Alevi Kültür Merkezi tarafından her yıl geleneksel olarak “Koyunbaba Anma Etkinlikleri” düzenleniyor.

Koyunbaba Türbesinin bulunduğu Arafat Meydanında yapılan etkinliklere Çorum, Samsun ve Amasya başta olmak üzere çevre il ve ilçelerden davetliler ile Alevi vakıf ve dernekleri katılıyor.

Koyunbaba Hazretlerinin türbesinin ziyaret edildiği etkinliklerde kurban kesiliyor, cem yapılarak lokma dağıtılıyor, semahlar dönülüyor, Koyunbaba Hazretleri için dua ediliyor, türbe duvarında mum yakılıyor. Etkinliklerde halk ozanları da konser veriyor.

Alevi inanışları çerçevesinde anma etkinliklerinin yapıldığı alana mescit yapılması ve imam atanması, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi’nin tepkisini çekti.

Konuyla ilgili bilgi veren Vakıf Başkanı Dede Nurettin Aksoy, olayla ilgili Çorum Valiliği, Müftülük ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü hakkında suç duyurusunda bulunduklarını, ilk duruşmanın da 30 Mart Çarşamba günü Çorum İdare Mahkemesi’nde yapılacağını söyledi.

Mahkeme süreci hakkında bilgi vermek ve istişare yapmak amacıyla Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi’nde bir basın toplantısı düzenlendi.

Oda TV

Aziz TUNÇ- ‘Daha uygun alanlar var’

Maraş Narlı Ovasına yapılması planlanan AFAD kampına karşı çıkan Alevilerin direnişi sürüyor.
HDP ve CHP li milletvekillerinin de destek verdiği çadır nöbetini sürdüren Maraşlı Aleviler bir zorunlu dayatmayla karşı karşıyalar.
HDP Pm üyesi Aziz TUNÇ süren eylem ve gelişmelere dair bir basın açıklaması yaptı.
Aziz TUNÇ,’Maraşta yapılmak istenen mülteci kampı dönemsel bir sorunun ihtiyacı veya mültecilere gösterilen ilginin sonucu değildir.
Bu kampın yapılması tarihsel ve köklü bir politikanın güncellenmiş uygulanmasıdır.Devletin ittihat ve terakki döneminden beri uyguladığı etnik ve dini arındırma politikalarının bu gün burada yaşanan gelişmelerin fırsata dönüştürülmesinin sonucudur.
Bu kamp halkımızın bu topraklarda kopartılması amacıyla bir anlamda maraş katliamının devamı olarak işlev görecektir.
Bu gelişmeye karşı Maraş halkları her alanda ve her olanağı kullanarak bu gelişmeyi önlemeye çalışmalıdır. Bu mücadele uzun soluklu olarak düşünülmelidir.Eğer mutlaka bu kamp Maraş’ta yapılacaksa bunun için ahır dağının eteklerinde daha uygun alanlar kullanılabilir‘ dedi ve tüm yutsever, devrimci, demokrat kamuoyuna destek çağrısında bulundu.

CHP ve Aleviler

ŞENOL KALUÇ

Alevi açılımı ve Dersim özrü gibi adımlarla –doğal olarak- Ak Parti Alevilerin oy verme alışkanlıklarını da değiştirmeyi ummuştu ancak devamı getirilemeyip bir de üst üste kritik hatalar yapılınca Alevilerin çoğunluğunun CHP’de toplanmasına sebep oldu. Alevilerle Ak Parti arasındaki ilişkiyi başka bir yazıya bırakarak CHP ile olan ilişkiye bakalım.

***

80 öncesi, Aleviler sağ-muhafazakâr-milliyetçi siyasetin dışlayıcılığı nedeniyle sosyalist hareketlere yönelirken, Birlik Partisi deneyimi hariç inançsal hiçbir talep geliştir(e)medi. Darbe sonrası SODEP-SHP çizgisine kayılırken 90’lı yılların laik-antilaik cepheleşmesi, siyasi cinayetler ve Madımak Katliamı sürecinde Aleviler CHP ve DSP etrafında toplandı. Yine bu süreçte Aleviler köklerine dönme arayışı içine girdi.

Ancak hem Ecevit hem de Baykal, Alevileri parti için açık bir tehdit olarak gördükleri için Alevileri mümkün mertebe etkin mevkilerden uzak tuttu. Bunun birçok sebebi olabilir, ancak temel sebep partilerinin bir Alevi partisi haline gelmesini ve yine muhtemeldir ki Aleviler arasındaki sosyalist damarın parti politikalarına etki etmesini engellemekti. Bu politika uzun süre başarı ile sürdürüldü.

***

Aleviler ile CHP arasında giderek zayıflayan bağlar Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması ile tekrar canlandı.

Bu değişim pek çok kişiye partinin en azından SHP çizgisine dönebileceğini düşündürdü, ancak Kılıçdaroğlu kritik hiçbir dönemeçte partiyi dönüştürecek adımları -ulusalcıların tasfiyesi dışında- at(a)madı ve ümitler boşa çıktı.

Yıllarca CHP seçkinlerince partinin arka bahçesi olarak görülen Aleviler bu kez de “Genel Başkan sizden, bu size yeter!” engellemesi ile karşılaşınca Aleviler bu tutumu, bu kez affetmedi ve Kılıçdaroğlu’ndan bağımsız olarak isyan bayrağını sessizce çektiler.

***

Seçimler sonrası parti teşkilatlarının yenilenmesini ve Kılıçdaroğlu ile girilen son seçimler öncesinde de milletvekili ve parti kadroları için yapılan seçim ve tercihlerde delege tercihlerinin ön plana çıkarılmasını fırsata çevirerek bundan böyle partide ‘çaycılık ya da odacılık’la yetinmeyeceklerini ilan ederek tüm kadrolara talip oldular.

Bu gelişme kamuoyunda “CHP, Alevi Partisi mi oluyor!” tepkilerine yol açsa da çok da  anlamlı değil. Bugün AKP’nin Sünni eğilime sahip olması nasıl farklı kesimlerden oy almasını engellemiyorsa aynı şey Alevi-sol eğilimli bir CHP için de geçerli olabilir.

Buradaki temel sorun; Alevilerin CHP’ye nasıl bir amaç ve vizyon yükleyecekleri.

Ancak, ilk işaretler çok da sağlıklı değil, Aleviler eski CHP’nin tüm defolarını sahiplenirken, yeni politikalar üretmek yerine işi Erdoğan karşıtlığı üzerinden sürdürme eğiliminde.

***

Hâlbuki Alevilerin CHP’yi Avrupa’daki sosyal demokrat partiler gibi yerel değerlerle barışık; sorunlara evrensel ve demokratik çözümler sunan bir zemine taşımaları ve yeni anayasa sürecinde daha aktif rol üstlenmeye zorlaması gerekiyor. Ancak böyle bir CHP halk için umut olabilir ve AKP’yi de daha dikkatli davranmaya zorlayarak ülkemizin demokratikleşmesine katkıda bulunabilir.

Bugüne kadar Alevilerin sorunları konusundaki kaçak tutumu, Kürt sorununu çok iyi bilmesine rağmen bilmezden gelmesi vd. politikaları ile Kılıçdaroğlu’nun böyle bir dönüşüme liderlik yap(a)mayacağı görülüyor. Peki, Aleviler bu yönde bir irade sergileyebilirler mi? Bekleyip göreceğiz.

Dost acı söylermiş, Aleviler böyle bir iradeyi göstermedikleri takdirde CHP barajı geçen ama hiçbir zaman iktidar alternatifi olamayacak bir parti olarak küçük bir zümre partisi olarak kalacaktır ve bunda Aleviler için pek de hayır yoktur.

karar