Ana Sayfa Blog Sayfa 6340

Alevilerin Çadır Nöbeti 3. gününe girdi

Maraş’ta yaşam alanlarına mülteciler için yapılmak istenen konteynır kente karşı nöbete başlayan yurttaşları ziyaret eden HDP Antep Milletvekili Mahmut Toğrul, yapılmak istenilen konteynır kentin sosyal sorunlara yol açacağını belirtti.

Maraş Yaşam Platformu öncülüğünde Maraş merkeze bağlı Alevilerin yaşadığı Sivrice Höyük (Aşağı Terolar) Mahallesi’nde, 375 dönümlük arazi üzerine mülteciler için kurulmak istenen Konteynır Kent’e karşı başlatılan Çadır Nöbeti 3’ncü gününe girdi. Daha önce yapılmak istenen konteynırlara ilişkin Meclis’e soru önergesi veren HDP Antep Milletvekili Mahmut Toğrul, nöbetteki yurttaşları ziyaret etti.

AFAD kamplarının doğru yöneltilmediğine dikkat çeken Toğrul, “AFAD çadırlarında kadın ve kız çocukları satılıyor. Ayrıca buralarda DAIŞ’e eleman yetiştirildiğini çok iyi biliyoruz. Bunlarla ilgili soru önergesi vermemize rağmen hala bir sonuç alamadık” dedi.

Maraş Sivrice Höyük Mahallesi’ne kurulmak istenilen Çadır Kent’in sosyal sıkıntılar yaratacağına vurgu yapan Toğrul, şunları aktardı: “Siz yetkililer bu sosyal sorunların sorumluluğunu alabilecek misiniz? Alamadıklarını ve almayacaklarını çok iyi biliyoruz. Biz mültecilere karşı değiliz sadece burada yapılacak kamp bu halka ve araziye zarar verecektir.”

Yetkilileri uyaran Toğrul, “Bu halkın sesini duyun ve Meclis’e verdiğimiz soru önergesi ile muhtarların dilekçelerini kabul edin” çağrısında bulundu.

Bu Sapıklığın Kaynağı “Ecdat”tır ! 

ERDAL YILDIRIM

Son yaşananları dikkatlice okuyalım ve yüzlerce yıldan beri bu topraklarda yaşanan kimi iğrençlikleri, devlet erkini elinde tutanların nasıl savunduklarını ibretle görelim.

Geçtiğimiz günlerde Karaman’da Ensar Vakfı adlı sözde eğitim kurumunda sekiz – on yaşlarındaki toplamda 45 erkek öğrenciye cinsel istismarda bulunan bir öğretmenin 10 çocuğa tecavüz ettiği polis raporuyla belgelendi. Medya ve basın organlarında yer alan bilgilere göre de şüpheli kişinin Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip Lisesi ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne yakın kişilerin kiraladığı evlerde ders verdiği iddia ediliyor.

Bu iğrenç saldırının sorumlularının adalet önüne çıkartılması, bunlara göz yumanların hakettikleri şekilde yargılanmalarının sağlanması bir yana, devlet kademesinde etkili ve yetkili kişiler bu tecavüzleri ya görmezden geliyorlar, ya da çok basit bir “hata” gibi niteleyerek, üstünü kapatmaya ve nerdeyse “masum”, “olağan” bir şeymiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Üstelik bunu söyleyen, hem tacizci öğretmeni, hem de vakfı savunan kişi de, ne yazık ki, Aile ve Sosyal politikalardan sorumlu olan bakan ve diyor ki: “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz.”  

Bu söylem akıl, ruh ve vicdan sağlığını zorlayan, nerdeyse taciz ve tecavüzü kutsayan sapık ve sapkınca bir düşünce.. Bu düşüncenin kaynağı çok eskilere dayanıyor.. Tarihi iyi incelediğimizde göreceğiz ki, şuan iktidar erkini elinde bulunduranların, “ecdadımız” dedikleri de bu ve buna benzer sapkınlıkları yıllarca sürdürmüşler.

Yeni Osmanlıcı bu zihniyetin ecdadı da, “içoğlan” rezaleti diye adlandırılan uygulamanın sahipliğini yapmışlar.. Tarih sayfalarına “Osmanlının 444 yıl süren İçoğlan Rezaleti” olarak geçen 1389 – 1833 yılları, günümüzde yaşanan bu iğrençliklerin alt yapısını ve zihin altındaki yansımasını çarpıcı bir şekilde göstermektedir.

Tarihçiler, Osmanlı imparatorluğunda “içoğlanı” yetiştirilmesi uygulamasının Yıldırım Bayezid döneminde, yani 1389’da başlandığını, Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451-1481) içoğlan yetiştirilmesi usulü belirli bir sisteme kavuşturulduğunu ve uygulamanın 1833 yılında kaldırıldığını belirtirler.

Örneğin tarihçi Ali Kemal, Lale Devri haremi için şöyle yazar. “Erkeğin her bir çeşidine özlem içinde olan saray kadınları, zenci harem ağalarıyla yatıp kalkıyorlardı. İçinde yirmi bin yabancı soylu kadının, bini aşkın zencinin, beş binden fazla Sırp, Arnavut soylu bostancı ve içoğlanın hüküm sürdüğü bu büyük genelev, kendine özgü dünyasında yine de her zamanki gibi pırıl pırıldı. İçki, saz ve söz âlemlerinin tek nedeni, cinsel içgüdülerini kamçılamak, elde edilecek zevki sonsuza ulaştırmaktı. Günah ise halk içindi.”

Osmanlı İmparatorluğunda “esir ve köle cariyelerden, içoğlanlardan” geçilmiyordu. Yönetim şekli baskıcı, hak ve hukukun olmadığı feodalite üzerine kurulmuştu. Sosyal yaşam ise saraylarda, konaklarda, yalılarda çirkin, iğrenç ilişkilerle sürüyordu. Ekonomik düzen feodal sömürü üzerine bina edilmişti. Eken de, biçen de yoktu….Hazırcı , hırsız ve rüşvetçi bir yapı yüzlerce yıl sürdü ve bu düzen şiirlere konu oldu.

“şalvarı şaltak Osmanlı

  eğeri kaltak Osmanlı

  eken de yok, biçen de yok

  yiyende ortak Osmanlı..”

Günümüz Yeni Osmanlıcılarının sömürücü, gerici ecdadı, yüzlerce yıl bu sapkın ve sapık ilişki modelini sürdürdü.. Ve şimdi o ecdadın torunları çeşitli yerlerde, vakıflarda, okullarda yaşanan “erkek çocuklarına”,”kız çocuklarına”, “genç kızlara”, “kadınlara” yönelik saldırı,taciz ve tecavüz iğrençliklerini savunuyorlar.. Bakan konumuna gelmiş kişiler dahi bu iğrençlikleri savunur bir akıl tutulmasıyla karşımızda boy gösteriyorlar.

Geçmiş yıllarda ve günümüzde, özellikle çeşitli cemaat ve vakıfların denetimsiz olarak işlettikleri birçok yurt, dersane, kuran kursu gibi yerlerde erkek ve kız çocukları taciz ve tecavüze uğruyor. Ülke genelinde de hükümetin tacize ve tecavüze göz yuman, tecavüz edileni suçladığı bir zihniyet ve bundan kaynaklı uygulamaları sonucu taciz ve tecavüzler artarak devam ediyor. Tecavüzcüler yakalanmıyor, adalet önüne çıkartılmıyor, yakalananlar da az cezalara çarptırılıyor, ya da hiç ceza almıyor ve yeniden tecavüze devam etsinler diye salınıyorlar. .

Son zamanlarda giderek artan bu taciz ve tecavüz olaylarına karşı hükümetin asli görevi, derhalolayın bütün sorumlularını, suçlularını, göz yumup seyirci kalanları, suçu ve suçluyu övenleri, destekleyenleri tespit etmek, açığa çıkarmak ve yargı karşısına çıkarmak olmalıdır.

23 Mart 2016

Alevi paketinde sona gelindi

Yıllarca hükümetin cemevilerine karşı yaptığı ayrımcılığın ardından bir adım atıldı. Hükümet Alevi paketi üzerindeki son değerlendirmelerini yapıyor. Cemevlerine yasal dayanak sağlanmasını içeren yasa tasarısının bir iki hafta içinde Meclis’e sevk edilmesi bekleniyor. Yasayla cemevleri de tıpkı camiler gibi, elektrik, su parası ödemeyecek.

Seçim öncesinde vaadler arasındaydı. Hükümetin de üç aylık reformları arasında alınmıştı. Alevi açılımında sona gelindi. Geçen hafta içinde Başbakan Davutoğlu’nun kurmaylarıyla yaptığı toplantıda alevi düzenlemesine ilişkin ilk adımların atılması kararlaştırıldı. Süreç iki aşamalı olarak yürütülecek. İlk aşamada cemevlerine fiili olarak yasal dayanak sağlanacak, ders programlarına Alevilere yönelik seçmeli dersler eklenecek.

Bu amaçla imar, belediye ve elektrik piyasası kanununlarında değişiklik yapılacak. O düzenleme ile cemevlerine fiili olarak yasal dayanak sağlanacak. Cemevleri de tıpkı, Diyanet bünyesindeki camiler gibi elektrik ve su ücreti ödemeyecek. Tasarının başbakanlıktaki son değerlendirmelerin ardından da bir iki hafta içinde meclise sevk edilmesi bekleniyor.

Yasal düzenleme ile birlikte Milli Eğitim Bakanlığı da harekete geçecek. Yönetmelik ve genelge çıkarılacak. Müfredata Alevilik inancına yönelik dersler eklenecek. Seçmeli dersler arasında alevilik inancının temel felsefesini oluşturan ehlibeyt dersine yer verilmesi üzerinde duruluyor. Ama bu dersi seçenlerin zorunlu din dersinden muaf olup olmayacakları süreç içerisinde gözden geçirilecek.

Öz yönetim, insani yıkımdan çıkış yoludur

Tüm insanlık değerlerinin birer meta haline dönüştürülerek pazara sürüldüğü, insani tüm duygu ve reflekslerin yönlendirilir ve yönetilir duruma geldiği, toplumsal doğayı oluşturan algı, inanç ve sosyal reflekslerin insan ve toplumsallığı tahrip edip dağıtan birer silaha dönüştürüldüğü bir çağdayız.

Kapitalist modernite olarak tanımlanan bu sistem, önce tüm insani duyguları pazara sürerek sıradanlaştırdı, şimdi de çatıştırarak insanlığın tüketilmesi üzerinden kendini ayakta tutmaya çalışıyor. İnsanlığa bir yandan savaş ve yıkım dayatılırken, bir yandan da yalnızca bu politikalara göre davranış belirleme seçeneği sunuluyor. Paylaşım, dayanışma, sevgi, saygı, hak, hukuk, adalet ve vicdandan bahsetmek neredeyse ayıplanır duruma geldi. Kapitalizm, insanları birer tüketici aktör olarak peşinden sürüklediği o modern teknik araçlar gibi; ruhsuz ve duygusuz makinelere dönüştürdü.

İktidarcı akıl ve onun günümüzdeki sistemi olan devlet organizasyonu, insanı insanlık değerlerine ve topluma yabancılaştırmaktadır. Toplumsallığın anlam yitimine uğratıldığı bu süreç, ’hiçleşme’ ve ’anlamsızlaşma’ süreci olarak yorumlanırken, sosyal ve siyasal bilim bu girdaptan çıkış için somut bir reçete sunmakta zorlanmaktadır.

Kısacası; insanlık, tüm insani değerleri tahrip eden kapitalist modernite tarafından kendi hakikatinden ve değerlerinden koparılmış, yapay ve tüketici algı ve ’değerlerle’ donatılarak, adeta ’tüketme’ ve ’yok etmeye’ programlanmıştır. Toplumlar dayanışmacı ve paylaşımcı değerlerden uzaklaştırılıp, örgütsüzleştirilmiş ve bunun sonucu olarak da bu gün insan, toplum ve doğa tarihte hiç olmadığı kadar savunmasız bir hale getirilmiştir…

İnsanlık aslına (özüne) erer mi?

Tarihte iktidar ve devlet olgusu gelişmeden önce ve hatta günümüzde iktidarcı aklın henüz tam kurumsallaşmadığı kır topluluklarında, yaşamsal algı ve motivasyon insani ve toplumsal gereklilikler üzerinden şekillenmiş ve şekillenmektedir. Hayata paylaşmak, dayanışmak ve karşılıklı rızalık algılarıyla motive olan topluluklar bağımsız iradeleriyle kendine yetebilmiş ve başka topluluklarla da paylaşarak dayanışmışlardır. İktidar ve devlet olgusunun en donanımlı halini aldığı kapitalist modernite ise, insanlığı yaşam karşısında iradesiz ve savunmasız kılarak, sorgusuz biat eden ve kendi yarattığı değerleri bile egemenden dilenen zavallı bir hale sokmuştur.

Kürt Özgürlük Hareketi bu ’savunmasızlık’ ve ’hiçleşme’ gidişatına karşı mücadele ve çözüm alternatifini ’öz değerler’, ’öz yönetim’, ’öz savunma’ şeklinde kavramlaştırarak, insan ve toplumu kendi öz gücü ve iradesini yeniden keşfetmeye motive etmektedir. İktidar ve devlet aygıtının topluma giydirdiği yabancılaştırıcı ’don’lardan sıyırarak, insana ve topluma hakim olan güçsüzleştirici, örgütsüzleştirici ve savunmasız bırakıcı çaresizlik durumuna karşı insanın yönünü yeniden öz değerlere yöneltip, yaşam örgütleyen ve yaşam üreten bir duruşa kavuşturmaya çalışmaktadır.

Yani insanlık bu girdaptan çıkışın yolunu; ancak Alevilik düsturunda dile geldiği gibi; “aslına ermektir hüner“ diyerek, kapitalizmin hiçleştiren, tüketen ve yok eden algılarından arınıp, yeniden üreten ve yaşatan öz değerlere ve öz değerlerle şekillenen nitelikli toplumsallığa meyil etmekte bulabilir.

Öz yönetim olarak adlandırılan toplumsal örgütlenme modeli, bir anlamıyla Alevilikte ’Rızalık Şehri’ olarak adlandırılan eşitlikçi yaşamı çağrıştırmaktadır.

Günümüzde toplumların önemli bir bölümü kent yaşamına dahildir. Ancak bu, iktidar zihniyetiyle tanışmamış kırsaldaki doğal dayanışmacı toplum algılarına bir daha geri dönülemeyeceği anlamına gelmiyor. Şüphesiz; kent olgusu tümden reddedilmez. Önemli olan kent ve kır yaşamı değil; bu mekanlardaki yaşamın hangi algılarla şekillendiğidir; egemenlikçi tüketici algılarla mı, yoksa paylaşımcı, dayanışmacı algılarlar mı; can alıcı nokta burasıdır.

Alevi toplumsallığındaki dejenerasyon da bu ikilemin iyi anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. Alevilik eşitlikçi, paylaşımcı ve dayanışmacı bir değerler sistemi ama Aleviler bu gün kapitalist modernist tüketici algılarla, sistemin çarkları arasında bu değerlerden neredeyse tamamen kopmuş ve sistemin yabancılaştırıcı değerleriyle ’don’lanmışlardır.

Alevilerin ocak sistemi gibi…

Geçtiğimiz Aralık (2015) ayının son günlerinde Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) açıkladığı Öz Yönetim Deklarasyonu’nda, topluluklar kültürel, ekonomik ve coğrafik yakınlıklarına göre meclisleşmeye davet edilmektedir. Şüphesiz sözü edilen şaplon veya topluma üstten bir şey dayatmak değil, toplumsal maddi ve manevi ihtiyaçlar neyi gerekli kılıyorsa, o tarzda bir irade ortaklaşması ifade edilmeye çalışılmaktadır.

DTK bildirgesinde, halkın kendi iradesiyle öz yönetim organlarını oluşturması, merkeziliğin yerellik üzerindeki her türlü vesayetine son verilmesi, özerk bölge, kent, mahalle, köy, kadın, gençlik, farklı inanç ve etnik topluluk meclislerinin oluşturulması, toplum iradesinin tüm kararlaşma ve kararların yürütülmesine direkt katılımı, kadınlara ilişkin her kararın kadın meclislerinin onayından geçmesi, kadının yaşamın her alanında özgür ve özerk olması, her halkın kendi anadilinde eğitim alması, her inancın özerk örgütlenebilmesi, toplumsal sağlık hizmetleri, yargı ve adalet hizmetlerinin özerk modele göre yapılandırılması, toprak, su ve enerji kaynaklarının ekolojik çerçevede toplum yararına göre işletilmesi, özerk ve kadın odaklı bütçe ve yerel güvenlik birimlerinin oluşturulması gibi toplumsal yaşamı bir bütünen özgün ve öz değerler çerçevesinde ve halk iradesinin direkt katılımıyla örgütlendirilmesine vurgu yapılmaktadır…

Yani her toplumsal kesimin kendi kültürü, dili, inancı, mekanı ve doğasının özgünlüğüne göre kendi iradesini direkt yansıtacağı, Alevilerin ’ocak sistemi’ne benzer sosyal örgütlenmeler öngörülüyor.

Alevi araştırmacı ve kanaat insanı Kemal Bülbül, ocak sistemini şöyle formüle ediyor:

“Ocak; mürşit, pir/dede, ana, rehber, talip topluluğunu içeren sosyal yapıdır. Yapının örgütlenme biçimi dikey, hiyerarşik egemenliğe göre değil, yatay ve eşit ilişkiler şeklindedir (…) Ocakta efendiler ve hizmetçiler yoktur. Her birey birbirine ve ocağın özgün yapısına karşı sorumludur, hak ve hakikat yolunda rızalık almak ve vermek zorundadır. Hak, hakikat, hakkaniyet, rızalık ve eşitlik ilişkisi üzerine örgütlenen Alevilik egemen, ezilen ilişkisini reddeder…“ (Y.Ö.Politika, 17.12.14)

Öz yönetim modeli de aynı algı ve motivasyonla günümüzdeki sorunlara çözüm modeli olarak öne çıkmaktadır…

Öz yönetim; rızalık toplumsallığı

Alevi toplulukların kent ve iktidar aygıtıyla tanışmadan önceki sosyal yaşamı, öz ve doğal değerlerle, toplumsal gereklilikler üzerinden rızalık, paylaşım ve dayanışmayla örgütlenmişti. Ocak ve aşiret sistemiyle ’devletsiz’ olarak bin yıllar boyunca doğa ile de karşılıklı bir uyum ve rızalık çerçevesinde yaşamışlardır.

Bu günün modern sorunları olarak öne çıkan eşitsizlik, toplumsal iradenin bastırılması, birey ve toplum özgürlüğünün yok sayılması, adaletsizlik, otorite baskısı, yıkım, katliam, tüketim, ötekileştirme ve asimilasyon gibi sorunlar eskinin devletsiz ocak ve aşiret sisteminde görülmeyen sorunlardı.

Alevi felsefesinde hep ’rızalık şehri’ne vurgu yapılır. Yani para, pulun anlamsız olduğu, her ihtiyaç ve ilişkinin karşılıklı gereklilik ve rızalık algısıyla şekillendiği, zor disiplin aygıtlarına ihtiyaç duyulmadığı, her can ve canlının sözkonusu ilişkiler sistematiğinde irade sahibi bir özne olarak anlam bulduğu tam eşitlikçi bir toplumsal sistem… Bilindiği gibi; Aleviler tarihte devlet gibi bir zor aygıtına ihtiyaç duymadıkları için egemenlerin vergi ve askeri sistemine de karşı olmuşlar ve bundan dolayı da katliamlara uğramışlardır.

Sînemîlli Ocağı pîrlerinden araştırmacı Süleyman Deprem, Alevilikteki ’Rızalık Şehri’ düşüncesi ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin gündem yaptığı ve hem yerel hem de bölgesel sorunların çözüm yöntemi olarak geliştirmek istediği öz yönetim modelinin benzerliğini şöyle ifade ediyor:

“Öz yönetim, Rızalık Kenti’nin yaşam biçimidir. Alevilik, devletsiz yaşam biçimine dayanır. Bütün finansal kaynaklar komünal yaşam esasına dayanır. Lokma geleneği, komünal yaşamın sembolüdür. Sadaka ve özel mülkiyet yoktur, ortak yaşam ve paylaşım vardır. (…) Eş başkanlık sistemi gerçek bir Alevice uygulamadır. Devletsiz toplumlarda kadınının ortak olmadığı hiç bir karar kabul edilmez. Cemde posta kadın oturur; yani karar verici bir yerdedir. Musahiplik kültürü otokontrol sistemidir. Alevilikte herhangi bir askeri sisteme gerek yoktur. 1950’li yıllara kadar adli olaylar Alevi toplumlarında devlete intikal ettirilmemiştir. Bütün sorunlar pirler divanı ve halk mahkemeleri tarafından çözülürdü…“ (ANF, 02.02.16)

Bu gün öz yönetimle hedeflenen sistem de; her birey ve grubu devlete ve bir üst otoriteye muhtaç bırakmadan, yaşamı kendi gerekliliklerine göre örgütleme ve kendi yaşamına dair her kararlaşmaya iradesini direkt katmayı hedeflemektedir. Köy, mahalle ve kentteki yaşamın, sosyal örgütlenmenin ve kurumlaşmanın bizzat o mekanlarda yaşayanlar tarafından, kendi değerleri ve özgünlükleriyle belirlenmesi öngörülmektedir.

Öz yönetim; doğal öz toplumsal hukuk…

“Aleviler aynı zamanda devletlerin ’hukuk sistemini’ de kabul etmemişlerdir. Yaşadıkları sorunları devletlerin yargısına, mahkemesine, kadısına, camisine, kilisesine götürmemiş Alevi inancındaki yol/erkan hakikati üzerinden cemlerde ve yolun usulünce oluşturulan ortamlarda çözüm bulmuşlardır. Adı geçen devlet / imparatorluk veya krallıklara devşirme asker de vermeyen Aleviler, tam bir hedef haline gelmiştir. İnançsal olarak zaten egemen devletin dinini kabul etmeyen Aleviler tarih boyunca katliama uğramışlardır…“ (K.Bülbül)

Öz yönetim ayrıca toplumun kendi iç sorunlarını çözme ve sosyal örgütlenmenin yeniden insani değerlerle nitelikleştirilmesinin yanısıra farklı toplulukların barışçıl, eşit, özgür ve adil birlikteliğinin de modeli olarak, bölgesel sorunların çözüm reçetesi işlevi görecektir. Bu gün Rojava Kürdistanı’nda her etnik ve inançtan topluluğun ortak yaşam modeli olarak ete kemiğe bürünmeye başlayan öz yönetim modeli, Aleviliğin “72 millete bir nazarla bakmak“ yaklaşımının bizzat gerçeğe dönüştürülmesi olarak görülmelidir.

Şüphesiz günümüzde eskisi gibi ocak ve aşiret sistemleri yok; ama insan, toplumsallık ve doğayı ayakta tutan, besleyen ve koruyan eşitlikçi, paylaşımcı ve dayanışmacı değerler, öz yönetim örgütlenmesiyle her köy, mahalle ve kentte yeniden canlandırılabilir. Insanlar ve halklar arasında çağdaş cem ve musahipliğin yaşam bulacağı öz yönetim modeli, savaş ve yıkım sistemi olan kapitalist moderniteye karşı can ve canlılığı yücelten bir yol olarak insanlığa yeniden umut vadediyor…

SEMAH Dergisi, Mart-Nisan 2016 sayısı

‘Su heval su su…’

Kan durmuyor. Kan durdurulmuyor. Akan kan üzerinden, kiri her tarafa yayılmış siyasetiyle, toplumun demokratik direnişini teslim almak istiyorlar. Muktedirlerin “gücü yenilmez” diyorlar. Halk üzerinde korkuyu yayarak, kendi korkularından kurtulmanın yolunu arıyorlar. Her yer korkunun hâkim olduğu, yaşam güvencesinin olmadığı mekânlara dönüştürülüyor. İktidar hırsıyla gözleri dönmüşlerin korkularına halkı kurban ediyorlar.

Koktukça, saldırganlaşıyor, acımasızlaşıyor, vicdanlarını kaybediyorlar.

Vicdanını kaybedenlerin dünyası, dünyayı kana buluyor.

Kerbela gibi kuşatılıyor insanlık.

Zalim, hain…

Kuşatılmışlar ise, Silopi, Cizre, Sur gibi duruyor.

Şırnak, Nusaybin, Hakkâri, Yüksekova gibi derinde, biliyor, Hüseyin gibi biliyor.

Alevi felsefesinin tüm kodları Kerbela’da gizlidir. Nedenleri, yaşanış biçimi ve sonuçlarıyla, Aleviliği bugüne taşıyan ruhun, tarihin özeti gibidir. Ne olursa olsun, Kerbela’ya atıfta bulunmayan, onda kendisini ifadeye kavuşturmayan bir konu yoktur sanki.

Çaresizliğin en derini yaşanırken, direnişin en görkemlisini örgütlüyor.

İhaneti iliklerine kadar yaşarken, kahramanların resmedildiği bir meydana dönüşüyor.

İktidar hırsına bürünmüşlerin doyumsuzluğunda, iktidarı, serveti, gücü ret ediyor.

“İmam Hüseyin bebeği kucağına alıp düşmana seslendi: Ey topluluk! Ehl-i Beytimizi öldürdünüz, geride sadece bu bebek kaldı. O da susuzluktan dudaklarını emiyor. Ona bir yudum su verin! Bu esnada bir düşman askerinin yayından fırlayan ok, bebeğin boğazına isabet etti.”

Ali Asgar altı aylık bebekken vuruluyor!

“Su diyorum heval su. Su heval su su…” diyor.

Bin dört yüz yıl sonra duyduğumuz çığlık. Fırat’ın acısına, Dicle eşlik ediyor.

Ölümler yan yana diziliyor.

Zaman değişiyor. Değişmeyen katillerin, iktidar hırsına yenilmişlerin yaptıkları oluyor. Yalan, hile üstüne kurulmuş bir zülüm dünyası üretmeye devam ediyorlar.

Gözlerimizin içine bakarak yalan söylüyorlar. Besledikleri gazete, dergi, televizyon, radyolarla yalanlarına kılıf üretiyorlar. Yalanı bile zorluyorlar.

Hayırsever iş adamlarıyla hasbi hal olup, bursla okuyorlar, milyoner çıkıyorlar.

İnsani yardım diye gönderdikleri TIR’larla, silah taşıyorlar. Taşıyanları değil, haberini yapanları tutukluyorlar.

Kürt’e, Alevi’ye düşman, insanlığa düşman IŞİD gibi katilleri besliyorlar. IŞİD vurdukça stadyumlardan tempo tutuyorlar. Utanmadan “keşke yaralanmayıp hepsi ölseydi” diyorlar.

Suriye savaşının göçe zorladığı insanlar üzerinden dünyayı tehdit ediyorlar. Yetmedi Kürdistan’ın etnografik yapısını değiştirmek için planlar yapıyorlar.

İyiden, doğrudan, demokrasiden, insan haklarından, insanlıktan yana ne varsa düşman ilan ediyorlar. Bir mafya babası gibi iktidarda duruyorlar. Dünyaya Yezit gibi bakıyorlar.

Onun içindir ki bizim gençler Kerbela fırtınasının ortasında duruyorlar. Hüseyin oluyorlar. Hüseyin gibi bakıyorlar. Sevdalı, yaralı…

Hüseyin’in zaferine ortak oluyorlar. İnsanlığa kendisini hatırlatan, onuru taşıyorlar.

“Aşk olsun” diyoruz onlara. Aşk olsun Hüseyin’e, zulmün tahtına sarılan lanetli Yezit’ten günümüze bir mezar taşı dahi bırakmadı.

AABK: Öker’e açılan dava tüm Alevilere açılmıştır

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu onursal başkanı Turgut Öker hakkında açılan üç ayrı dava için Aleviler açıklama yaptı. AABK tarafından yapılan açıklamada, “Sermayenin ve iktidarın pazarında ruhunu satılığa ve aklını hamallık için kiraya çıkaran iktidar kölelerine sesleniyoruz: Bugün Turgut Öker’e karşı açılan davaları, onurlu mücadelemizin taçlandırılması olarak algılar, hepimize karşı açılmış sayarız. Ortak irademizi mahkeme salonlarına da yansıtmayı biliriz.” denildi…

 

Açıklamanın tam metni şöyle:

Gerici, Faşist zihniyeti durmak bilmiyor.

Katiller, hırsızlar, mafya babaları, ırz düşmanları ellerini kollarını sallayarak gezerken ve devlet protokolünde en ön sırada kendilerine yer bulurken;

R.T. Erdoğan‘ın sadık savcıları, Maraş ve benzeri etkinlikler sırasında yaptığı konuşma nedeni ile Turgut Öker’e karşı “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten 3 dava açmıştır.

İliğine kadar emeği, kimliği, inancı sömürülen insanlık artık hergün ciddi saldırılarla karşı karşıya. Sadece ihtiyacımız olan ekmek, özgürlük, hukuk, adalet, sosyal, siyasal ve demokratik haklarımız değil, insanlığa ve ruhumuza karşı da bir savaş var. Hukuk tanımazlığın zirvesinde, İnsanlığın büyük kayıplar yaşadığı bir dönemdeyiz.

Sorgusuz infazlar! Kuralsızlığın tek kurul olduğu devlet anlayışı var artık.

İktidar güçlerinin birikmiş günahlarını hafifletmek için ise, akıllarını ve vicdanlarını hamallık olarak kiraya veren savcılar.

Artık acılarımızın yıldönümlerinde yaptığımız anma etkinliklerinden dolayı hakımızda davalar açan zihniyetle karşı karşıyayız.

Sermayenin ve iktidarın pazarında ruhunu satılığa ve aklını hamallık için kiraya çıkaran iktidar kölelerine sesleniyoruz:

Bugün Turgut Öker’e karşı açılan davaları, onurlu mücadelemizin taçlandırılması olarak algılar, hepimize karşı açılmış sayarız. Ortak irademizi mahkeme salonlarına da yansıtmayı biliriz.

Dava tüm Alevilere karşı açılmış bir davadır.

Turgut Öker yalnız değildir!

Akılları ve kalemleri iktidardan gelen ideolojik “vahiylere” hamallık yapanlar, iktidarın gözüyle bakanlar, onun ağzıyla konuşanlar, onun kulağı ile dinleyeler şunu bilin; “Bu duruşmaları, Alevi toplumuna yönelik gerçekleşen katliamların, baskı , zulüm ve ayrımcı uygulamaların hesabının sorulduğu alanlara dönüştürürüz”.

AVRUPA ALEVİ BİRLİKLERİ KONFEDERASYONU

– Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu

– Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu

– Belçika Alevi Birlikleri Federasyonu

– Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu

– İgiltere Alevi Birlikleri Federasyonu

– İsviçre Alevi Birlikleri Federasyonu

– İsveç Alevi Birlikleri Federasyonu

– Hollanda Alevi Birlikleri Federasyonu

– Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu

– Avrupa Alevi Kadınlar Birliği

– Avrupa Alevi Gençler Birliği

– Norveç Alevi Kültür Merkezi

– Kıbrıs Alevi Kültür Merkezi

– İtalya Alevi Kültür Merkezi

İnsanlık haysiyetiyle dalga geçenler hesap verecek

Meclisin de gündemine oturan çocuk istismarı konusu ile ilgili Alevilerden de tepkiler geldi. Celal Fırat Dede Ensar Vakfı’yla ortaya çıkan çocuk istismarı konusunu sert sözlerle eleştirdi. Fırat, “İnsanlık haysiyetiyle dalga geçenler bir gün mutlak surette büyüyen bu çocukların vicdanlarına hesap vereceklerdir.” Dedi.

 

Karaman’da 10 erkek öğrenciye cinsel istismarda bulunmasının ortaya çıkmasıyla Ensar Vakfı da gündeme geldi.  Tutuklanan Muammer B.’nin kurs verdiği evlerden ikisinin sahibi olduğu ortaya çıkan Ensar Vakfı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da favori kurumlarından.

Günlerce tartışma konusu olan ve tepkileri üzerine çeken Ensar Vakfı ile ilgili Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun yorumuyla da bir kez daha gündeme geldi.  Ramazanoğlu “Buna bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” sözleri sosyal medyada tepkilere neden olmuştu.

Meclis’inde gündeminde olan Ensar  Vakfı ve çocuk istismarı Alevilerinde gündemindeydi…

Celal Fırat Dede tepkisini sosyal medyadan şu sözlerle dile getirdi : Din, Dil, Irk, İnanç gözetmeksizin çocuklara karşı her tür suç işleyenlerin suçunu bir hata olarak görmek hatta bu suça affedilir bir davranış görünümü vermek, aklamaya çalışmak toplumun izzetinefisini hiçe saymaktır. Bu nedenle Sosyal ve kültürel değerlerimizi hiçe sayarak insanlık haysiyetiyle dalga geçenler bir gün mutlak surette büyüyen bu çocukların vicdanlarına hesap vereceklerdir.

Öte yandan, Kamuoyunun gündemine çocuk tecavüzleri ile giren Ensar Vakfı’nın sponsorlarından Turkcell, şirkete yönelen tepkilerin yoğunlaşması üzerine uzun süren sessizliğini bozdu. Turkcell, vakıflara değil gençlere destek olma amacında olduklarını öne sürerek “desteğe devam edeceklerini” duyurdu.

Faşizm, kendine biat etmeyene düşmandır

Hakkında Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle üç ayrı dava açılan  Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Onursal Başkanı Turgut Öker alevigazetesi.com’a açıklamada bulundu. Öker, “Faşizm, kendine biat etmeyen herkese düşmandır” dedi.

Gün geçmiyor ki bir dava haberi duymayalım… Gazetecilere, avukatlara, akademisyenlere açılan davaların ardından Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) onursal Genel Başkanı Turgut Öker’e de Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla 3 ayrı dava açıldı…

Maraş , Hatay ve İstanbul savcılıkları, Maraş katliamı anma ve muhtelif etkinliklerdeki konuşmalarından ve Erdoğan’a hakaretten dolayı Turgut Öker’e dava açtığını yazılı bir metinle bildirdi. Hakkında açılan davalara ilişkin alevigazetesi.com’a konuşan Turgut Öker, “Son bir yıl içinde, 1 Eylül Dünya Barış Günü Hatay’da yapılan yürüyüşte, İstanbul’da Suruç katliamını protesto yürüyüşünde, geçen yıl Maraş katliamını protesto eyleminde yaptığım konuşmalarda “Cumhurbaşkanı’na ” hakaret ettiğim iddiası ile 3 ayrı dava açıldığını dün bana bildirdiler…” dedi.

Öker, Türkiye’nin bugünkü durumunu da Hitlere benzeterek şöyle devam etti: Faşizm, kendine biat etmeyen herkese düşmandır.

Halâ kanayan Maraş!

ELİF SONZAMANCI

Kendinden olmayanı katletme kültürüne sahip bir devlet geleneği ile şekillenen Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun ardından devraldığı bu mirası büyük bir bağlılıkla devam ettirdi. Ermeniler, Kürtler, Aleviler katliamlardan geçirtirilerek yüzyıllardır yaşadıkları topraklarından göçertildiler. Nüfusunun önemli bir oranı Alevi Kürt olan Maraş’ta, gerek tarihteki Alevi önderlikli halk hareketlerine ev sahipliği yapan bir kent olarak (1239/40’larda Babai hareketi), gerekse de çok kültürlü yapısından dolayı devlet erkinin hedeflerinden biri oldu.
Nitekim 1978 yılında yaşanan Maraş Katliamı’nın arkasında kimlerin olduğu, katliam planlarının nasıl yapıldığı, devletle olan somut bağları belgeleriyle ortaya konuldu. Katliamda parmağı olanlar devlet kademelerinde hatırı sayılır konumlarla ödüllendirildi. Öyleki, Alevinin kanını dökmek konumunda basamak atlamanın bir garantisi olarak görülüyordu. Hatırlarsanız Kenan Evren’in arşivinde bulunan, 12 Eylül döneminde Emniyet Genel Müdürü olan Refet Küçüktiryaki’nin imzasının olduğu bir mektupta şu ifadeler yer alıyordu: ”Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi’ye kan kusturdum”, ”Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi soykırımını devlet adına başlatan benim”. (Sonradan bu ifadeleri inkar etti) Vurgulardaki korkunç övünç devletin Alevilere hangi gözle baktığının net ifadelerini taşıyor. Kan kusturma, katliam politikalarının yanında, devletin ayrıca Kürt Alevi coğrafyalarının demografik (nüfus) yapısı ile ”meşguliyeti” katliamların ardından kalanları yok etme planıydı.

Koçgiri’de, Dersim’de, Maraş’ta hep benzer durumlar yaşandı. Zira demografik yapının değiştirilmesi ile beraber toplumsal yapının da değiştirilmesi hedef alınıyordu. Son tahlilde Kürdistan’ta şu an yaşanan savaşta devletin temel aldığı politikarın başında yine demografik yapıyla oynama olgusu geliyor. Silahlarla çözemediği noktalarda, sessiz sedasız ele geçirme planları devreye sokuluyor. Maraş’ta Alevi Kürt köylerinin bulunduğu alana (Maraş’ın Dulkadir ilçesi Sivrice Höyük -Aşağı Terolar- köyüne 27 bin mültecinin yerleştirilmesi hedefleniyor) yapılmak istenen AFAD mülteci kampı da bu amaca hizmet eden bir faaliyettir. (HDP Antep milletvekili Mahmut Toğrul konuyla ilgili meclise soru önergesi vermiş, DAİŞ’in AFAD mülteci kamplarında örgütleme çalışması yaptığı bilgilerini paylaşarak kaygısını dile getirmişti. Ayrıca Antep’te Alevilere dönük saldırılar kaygıları daha da artırıyor. Dolayısıyla Alevi Kürt köylerinin arasına kurulan böyle bir kampta benzeri faaliyetlerin olasılığı, coğrafyanın geleceği açısından büyük tehlike arzediyor.)
Nitekim kampın kurulması için kollar sıvanmış durumda. Valisi, kaymakamı, askeri ile birlikte köy muhtarları ile toplantı yapılarak ilerleyen günlerde kampın inşaatına başlanılacağı bildirildi. Süreci itirazsız atlatmak adına, kampın inşaat çalışmalarına köylüler de dahil edilmek isteniyor. Tıpkı çimento fabrikalarına yerleştirdiği gibi. Maraş Yaşam Platformu geçtiğimiz günlerde kampın kurulacağı alanda bir açıklama yaparak bölge halkını duyarlı olmaya davet etti. Platform bir de imza kampanyası başlattı. Fakat itirazların sesinin hala cılız kaldığını söyleyebiliriz.

Avrupa’da yaşayan Maraşlılar arasında bir duyarlılık oluşturmak adına Avrupa Maraş Girişimi de başlatılan imza kampanyasına destek mahiyetinde bir dilekçe kampanyası başlattı. Buna göre itiraz dilekçeleri bireysel olarak valiliğe fakslanıyor. Maraş Katliamının ardından büyük bir kısmı Avrupa’ya göç eden Maraşlılar’ın, kendi coğrafyalarına sahip çıkmaları gerekiyor. Fakat ne yazıkki çoğunun böyle bir gelişmeden haberi bile yok. İnsansızlaştırma politikasının ürünü tam da böyle bir şey: İnsanları coğrafyasından ve bağlarından koparmak, duyarsızlaştırmak, jenerasyonlar arasında kapamatılamayacak boşluklar açarak, kültürel hafızayı yok etmek. Maraş’ta yaşanan hiçbir şeyi devletin Kürdistan üzerinde yürüttüğü savaş politikalarından bağımsız göremeyiz, görmemeliyiz. Çevreye verilen zarar da bu politikalardan bağımsız değildir. Kürdistan’a kurulan güvenlik barajlarının neden kurulduğunu ve coğrafyaya nasıl zararlar verdiğini hatırlayalım. Avrupa’da yaşayan Maraşlıların bu süreci yakından takip etmeleri gerekiyor. Zira kaybettirilmeye çalışılan kendi geleceğimiz.

Alevi Sekretaryası ilk etkinliğini gerçekleştirdi

İngiltere Parlamentosu Alevi Sekretaryası, 22 Mart akşamı Londra Parlamentosu’nda “Türkiye’nin durumu ve Aleviler” konulu ilk etkinliğini düzenledi. Katılımın yüksek olduğu etkinliğe Türkiye’den ve İngiltere’den milletvekilleri ve gazeteciler yer aldı.

“Türkiye’nin durumu ve Aleviler” konulu toplantıda Türkiye’nin iç ve dış politikalarına dair geniş çaplı bir konuşma dizisinin yapıldığı etkinliği Alevi sekretaryası Başkan yardımcısı Milletvekili Meg Hillier yönetirken, panele CHP Milletvekili Zeynep Altıok, CHP Milletvekili Hüseyin Çamak, gazeteci ve akademisyen Ahmet Şık, akademisyen Alkan Karacam, Enfield Milletvekili David Burrowes ve BAF temsilcisi İsrafil Erbil katıldı. Meg Hillier’in moderatörlüğünü yaptığı panel, Brüksel saldırılarıyla aynı güne gelmesi nedeniyle terör sorununa da oldukça değindi. Gazeteci Ahmet Şık, yaptığı konuşmada Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun politik çıkarlar için karışıklık yaratan erklerden dolayı oluştuğunu, özellikle medyanın buna karşı suskunluğunun da problemlerin bir parçası olduğunu belirtti.

“KARANLIĞI YOK EDEMİYORUZ, DEVRİM ŞART”

Gazeteci Ahmet Şık, yıllardır Alevilerin uğradığı ayrımcılık konusunun Türkiye’de artık içselleştirilmiş bir politik eylem olduğunu söyleyerek Türkiye’de özellikle devletin politikasını “Bizden olmayanı her zaman dışlarız” şeklinde belirtirken, bunun doğurduğu ayrımcılık pratiğinin gittikçe içler acısı olduğunu söyledi. Türkiye’de değişimin ve politik düzeltim pratiklerinin bugüne kadar silahlı ve saldırgan yollarla yapılmasının da içselleştirilmesini kınayan Ahmet Şık, kendi deneyimlerinden yola çıkarak tanımladığı günümüz Türkiye’sinin ciddi bir karanlık içinde olduğunu ve bunun ancak bir devrim ile temizlenebileceğini belirtti. Dinleyiciler tarafından güçlü alkış alan Ahmet Şık, konuşmasında Türkiye’de birçok kesimin, Alevi kesiminin de dahil olduğu şekilde, en doğal insan haklarını talep ettiğini ve ısrarla bunun yönetim tarafından görülmediğinin altını çizdi. “Ciddi hak talepleri gittikçe çoğalıyor, seküler düzeyde bunlara cevap lazım.” dedi.

“AYRIMCILIK BİR DÜNYA SORUNUDUR”

Panelde söz alan Enfield Milletvekili David Burrows, Alevi sekretaryasının kurulmasından dolayı duyduğu sevinci “Çeşitlilik ve seslerin farklılığı bu parlamentoda hepimize lazım.” diyerek dile getirdi ve “Öncelikle şunu anlamalıyız ki, ayrımcılık ve haksızlık her yerde aynıdır. Bu sadece bir insan hakkı ihlali değil bundan daha da büyük bir insanlık sorunudur, bu tip durumlarda, parlamentolar sadece tek tip bir ayrımcılığı, halkı ya da konuyu dile getirerek sorunu çözemezler. Bütüncül olmalıyız ve bunun bir dünya sorunu olduğunu anlamalıyız.” dedi.

Panelin soru-cevap kısmıyla devam ettiği kısmında, CHP Milletvekili Hüseyin Çamak, Enfield milletvekili David Burrows ve gazeteci Ahmet Şık soruları cevapladı. Son olarak panel moderatörü Meg Hillier, sekretaryanın başarısının devamını dilediğini, parlamentoda bu tip bir organizasyonda görevli olmasından dolayı da gururlu olduğunu dile getirdi. “Beraber olmalıyız, gücü birlikte ve beraberlikte bulmalıyız” diyen Hillier, sekretaryanın çalışmalarını detaylıca açıklaması için sözü İsrafil Erbil’e bıraktı. Erbil, sekretaryanın çalışmalarının hızla gelişeceğini ve daha fazla etkinlikle parlamentoda daha sesini duyuran bir ünite olacaklarını belirtti.

londragazete