Ana Sayfa Blog Sayfa 6341

AKD Kongresinde Doğan Demir’in listesi kazandı…

CELAL NECATİ ÜÇYILDIZ

Alevi Kültür Dernekleri 11. Olağan Genel Kurul toplantısı yapıldı. Başta Ankara olmak üzere tüm yurtta bombalı saldırılar yapılırken, yoğun güvenlik önlemleri içinde genel kurul yapıldı. Balgat ta bulunan Barolar Birliği salonunda yapılan genel kurulda; 100 ‘e yakın şubeden 650 civarında delegenin katılımı ile yapılan genel kurulda Genel Başkanlığa Doğan Demir yeniden seçildi.

Genel kurula ; Alevi ve Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün Dede, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Başkanı : Gani KAPLAN, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, CHP Parti Meclisi üyesi sendikacı Yaşar Seymen konuk olarak katıldılar. Doğan Demir ve Av. Yılmaz Demirdelen ‘in listeleri ile iki liste halinde seçimlere gidildi.

Doğan Demir listesi çoğunluğu alarak, Genel Başkan Doğan Demir ve yönetimine 3 yıl daha görev verildi. Genel kurul sonuç bildirimini sizlerle paylaşmak istiyorum. “Alevi Kültür Dernekleri’nin 11. Olağan Genel Kongresi, 20 Mart 2016 tarihinde; Ankara’da bulunan Türkiye Barolar Birliği Konferans Salonu’nda gerçekleştirilmiştir. Kongremizin gerçek bir ihtiyaca karşılık düştüğünü, bu dönemde hep birlikte görmüş olduk.

Kongremiz; son derece verimli tartışmalara sahne olmuştur. Ancak Alevi toplumunun taleplerinin gerçekleşmesi ve sistematiğinin yürütülmesi konusundaki çalışmalarımız doğrultusu; kadromuz ve gönüllülerimiz ile yeni ve güçlü bir başlangıç yapmaktadır. Sözünü ettiğimiz yeni başlangıcın kaçınılmaz getirisi; ülkemizin içinde bulunduğu darboğaz ve yaşadığımız sorunlara Alevi bakış açısıyla yaklaşma ve çözüm yollarını insanî açıdan tarif etme ihtiyacıyla doğru orantılıdır. Ülkede çözümsüzlük üreten bir ana yapı ile süre-gitmek; sıkıntılarımızın, sorunlarımızın, ötekileştirmeye yönelik toplumsal ve kalıplaşmış argümanların çözümünü yavaşlatmakta; ancak; anayasal doğrultuda ve hal-i hazırda var olan haklı taleplerimizin yerine getirilmesini de ayrıca kaçınılmaz kılmaktadır.

Bu doğrultuda; hükümet ile diyalog ve görüşmelerimiz; çalıştaylarımız ve hazırladığımız “azınlık” raporlarımızla, Türkiye’deki “Alevi sorununun” ; sorun olmaktan çıkarılarak sosyal ve demokratik bir yaşam arzusunda; hep birlikte ve sağlıkla yaşamak zemininde yürütülmesini sağlamaya yönelik olarak ısrarla sürecektir. 11. Kongremiz; yolumuzun tüm sorunlara rağmen; açık olduğunu hepimize gösteriyor.

Alevi Kültür Dernekleri, önümüzdeki dönemde; bir yandan yeni çalışma grupları aracılığıyla hak kazanımı çalışmalarını zenginleştirirken; diğer yandan örgütün Türkiye’deki boyutunu da güçlendirmek üzerine çalışmalarına aralıksız devam edecektir. Alevi Kültür Dernekleri’nin 11. Olağan Kongresi’nde çizdiği yol haritasında; kurumsal düzeyde yürüteceği çalışmalar şu şekilde sıralanmıştır: Alevi Kültür Dernekleri’nin kamu yararına taşınmasını sağlamak için gerekli girişimlerde bulunmak, Derneğimizin kurumsallığı ve toplumsal örgütlülüğünü güçlendirecek bir Tüzük değişikliği hazırlamak için yakın zamanda bir “Tüzük Kurultayı” gerçekleştirmek, Alevilik konusunda akademik düzeyde Çalış Tayları organize etmek, planlamak ve yürütmek, Şubelerimizin bulunduğu bölgelerde; bölge sorumlularının bünyesinde, “bölge yürütme denetimlerini” oluşturmak, Genel merkez bünyesinde, akademik düzeyde “Danışma Kurulu” oluşturmak.

Alevi Kültür Dernekleri’nin 11. Olağan Kongresi’nde çizdiği yol haritasında; Alevi toplumunun talepleri üzerine yürüteceği çalışmalar şu şekilde sıralanmıştır: Zorunlu din derslerinin kaldırılması ve hükümetin bu düzlemdeki eğitim politikasının değiştirilmesine yönelik çalışmalara aralıksız devam etmek, “Sünni İslam” modelini dikte eden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması için çalışmalarına ve mücadelesine aynı doğrultuda devam etmek, Cem evlerimizin ibadethane kabul edilmesi ve yasal ve anayasal statüsünün kazanılması için çalışmalarına devam etmek, Alevi toplumuna ait olan dergâhlarımızın sahiplerine verilmesi için yasal girişimlerde bulunmak, Alevi katliamları ile ilgili “Hakikatler Komisyonu” kurulması ve yüzleşilmesi için gerekli girişimlerde bulunmak Madımak’ın utanç müzesi olması için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesini sağlamak, Eşit yurttaşlık talebimizi yükselterek; kamusal alanda alenen yaşadığımız “ayırımcılıkla” mücadele etmeye devam etmek, Alevi Kültür Dernekleri’nin 11. Olağan Kongresi’ne katılım sağlayan tüm üye ve delegelerimize sonsuz teşekkürlerimizi iletiyoruz, Hakk Muhammed Ali rehberimiz; dem-i Pîr, Kerem-i Ali cümlemizin yoldaşı ola, Aşk ile, “ Yeni seçilen yönetime başarılar diliyoruz. Musahip Alevi örgütlülüğünün el ele vererek ülke demokrasine büyük katkılar sunacağına inanıyoruz.

Türkçe erkân dayatması tekçi anlayışın yansımasıdır!

Alevi Dernekleri Federasyonu’nun cenaze erkânına ilişkin yaptığı toplantı sonrasında kamuoyuna “Cenazelerde tek dil Türkçe” biçiminde yansıyan haberlere ilişkin bir açıklamaya yayınlayan Ankara Demokratik Alevi Derneği Eşbaşkanı Murat Işık, “Kürt Aleviler Cemlerini, cenaze erkânlarını kendi dillerinde yaparlar” dedi.

Türkçe erkân dayatması tekçi anlayışın yansıması olduğuna dikkat çeken Işık’ın açıklaması şöyle;

“Alevi Dernekleri Federasyonu (ADF) Cenaze Erkânı üçüncü toplantısını Okmeydanı Cemevinde gerçekleştirdi. Alevi cenazelerinde Arapça tören yapılmasına son verilerek bundan sonra cenaze erkânlarının Türkçe yapılması kararı aldığı basına yansımış durumdadır. Oysa Aleviler çok dilliliğe sahip bir toplumdur. Alevi toplumu “yol bir, sürek bin bir” der. Yani Arap Alevilerinden, Kürt Alevilerine etnik, dilsel farklılıkları olan Aleviler bu coğrafyanın ve Alevi inancının bir zenginliği olarak yaşamaktadırlar. Alevi Dernekler Federasyonunun Türk Alevilerine Türkçe erkân uygulaması anlaşılabilir bir şey görülse de… Fakat diğer Alevi süreklerini dikkate almaması bir eksikliktir. Öte yandan Alevilere Türkçe erkân dayatması tekçi bir anlayış olduğu unutulmamalıdır. Kendimi bildim bileli örneğin Kürt Aleviler Cemlerini, cenaze erkânlarını kendi dillerinde yaparlar. Şimdi acaba ADF Kürt Alevilerine dilinizi bırakın mı diyecek? Böyle bir anlayış inanç alanında Egemen devlet anlayışı olmaz mı? Alevi süreklerini özünden koparma çabaları Egemenlerin başvurdukları bir yoldur. Ve bu yol, yol değil yolsuzluktur. Kuşkusuz ki Sayın ADF yöneticilerinin konuyla ilgili makul bir açıklaması olacaktır. Ancak Kaş yapayım derken göz çıkarılmamalıdır. Alevi toplumu cenaze erkânlarında yaşanan yozlaşma, Sünni İslam anlayışı da ki gibi cenazelerimizin sırlanmasından elbette rahatsızdır. Yaşanan yozlaşmanın ve yabancılaşmanın giderilmesi lazımdır. Fakat cenaze erkânlarını yerine getirirken farklılıkları gören bir anlayışla hareket edilmeli, devlet zihniyetinin kulvarına düşülmemelidir. Aşk ile…”

Kürt’ün ağıtlama manzum tarihi

Mehmet BAYRAK

Günümüzde, Kürt müziğinin en popüler kilamlarından biri “Malan Bar Kir” adlı eserdir. Bunun okunmadığı bir düğün veya toplu etkinlik yok gibidir ve bu şarkı okunduğunda herkes govende durur. Oysa bu eser, aslında bir “şîn kılamı”dır. Şêx Said’in döneminde sürgüne gönderilenlerden geriye kalanların acılı, çaresiz ve ümitsiz durumlarını hüzünle dile getirmektedir.

Belki içinden geldiğim Alevi Kürt toplumunun kültürel dokusu, belki aile çevresini kuşatan Alevi müziği, belki de edebiyatçı kimliğimden dolayı, “şiirle düşünüp şiirle söyleşmek” bende bir tutkudur adeta. Zaten, oldu bitti şiirsel anlatım dilini çok severim. Çünkü bilirim ki, kimi zaman bir tek dize, sıradan bir politikacının bir ömürboyu attığı nutuktan çok daha anlamlı ve değerlidir.
Sözgelimi, “Seneler seneler kötü seneler / Gide de gelmeye o kötü sene” sözleriyle başlayan bir ağıtlama halk şarkısı, bizi nerelere götürmez ki!.. Hele, sözkonusu olan acılı bir coğrafyanın “ağıt toplumu”na dönüştürülmüş ve ızdıraba büründürülmüş kadim halk ve inançları ise bu, “Kürd’ün Ağıtlama Manzum Tarihi”ne dönüşür. Böylece, bu manzumeleri yakanlar da “Manzum Tarihçiler”“ olarak karşımıza çıkarlar.
Bu gerçekliğe, doğrudan çocukluk izlenimlerimin yanısıra ilk kez 1985’te yayımlanan 3’üncü kitabım “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” konulu inceleme- antoloji çalışmam dolayısıyla tanık oldum. Gördüm ki, sosyal isyancılık geleneği ekseninde yaratılan bu ağıtlama-şiirler aynı zamanda “manzum halk tarihi” niteliğinde. Yönetimlerin “şaki/ eşkıya” dediği bu sosyal isyancılar, aynı zamanda birer halk kahramanı gibi. Zaten, halk sıradan bir “haydut” için bu şiirleri düzmezken, kahraman olarak gördüğü isyancılar için “özlem ve gurur dolu” şarkılar yakıyor.
Bu sosyal isyancıları ve halk hareketlerini destanlaştıranlar, yalnızca halk sanatçıları olmamalıydı. Kürt edebiyatında ve komşu edebiyatlarda bunun birçok önemli örneğine tanık olmuştuk. Sözgelimi, aynı zamanda şair de olan 16. yüzyılın sosyal isyancılarından, efsaneleşmiş Köroğlu hakkında 30 dolayında “kol” destanı yaratılmıştı ki, bunlardan biri de “Köroğlu–Kürdoğlu” karşılaşmasıydı. Öte yandan, Köroğlu koçaklamalarında geçen ve Köroğlu’nu “suya tepen” Kiziroğlu da Akçadağ’ın Kızılbaş Kürtlerinden bir halk kahramanıydı.

Ermeni Aşûxlar
Bu çalışmaları yürütürken, bir şey dikkatimi çekti. Gördüm ki, gerek böylesi toplum olayları gerekse çeşitli doğa olaylarını en çok destanlaştıranlardan biri Ermeni Aşûxlar olmuş. Böylece ikinci önemli tanıklığım başladı. “Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Âşıkları” konulu inceleme-antoloji çalışmamda, Osmanlıca Türkçe yazan 140 âşık ve şaire yer verdiğim gibi, bunların olay anlatan birçok Destan’ına da yer verdim. Çalışmalarımı yoğunlaştırınca, Ermeni Aşıklar’da destan yazmanın aynı zamanda bir gelenek hâline geldiğini gördüm. Bugün arşivimde, Ermeni âşıkların 50 dolayında destanı bulunuyor.
Halk edebiyatında bu olgular genellikle Destan türüyle şiirleştirilirken, Divan edebiyatında daha çok Mesnevi tarzında veriliyor. Ayrıca, manzum tarihlerin de bulunduğunu belirtelim.
Üstte de vurguladığımız gibi; çağdaş toplumcu şairler de, serbest şiir tarzındaki destanlarla önemli halk hareketlerini destanlaştırmaktan kendilerini alamamışlar. Sözgelimi, Nazım Hikmet 15. yüzyılın önemli toplumcu halk hareketlerinden olan Şeyh Bedreddin Hareketi’ni Osmanlı tarihçilerinin ve Müderris Şerafeddin gibi İttihad/Cumhuriyet tarihçilerinin kaleminden kurtarmak için “Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Destanı”nı yazmak zorunda kalıyordu.
Kendi payıma, ben de gerek Selçuklu/ Osmanlı dönemi halk hareketlerini, gerekse Cumhuriyet dönemi Kürt hareketlerini destanlaştırmaları için şair arkadaşları teşvik ettim. Sözgelimi, yakın şair dostlarımdan Ozan Telli’nin çoğu Alevi önderlikli Baba İshak, Şah Kulu, Pir Sultan, Kalenderoğlu Pirî Mehmed destanları ile Koçgiri, Ağrı/ Ararat, Dersim, Newroz destanlarına hem kaynak sağladım hem de Önsözler yazarak yayımladım. “Çağdaş Kürt Destanları” adıyla yayımladığım son destanlardan dolayı da 2 yıl hapis cezası aldım. Bunların büyük bölümünü de, 1984’te yayımlanan “Alevi Önderlikli Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar” konulu çalışmamda değerlendirdim.
Sadece bunlar da değil, 1988’de Diyarbekir’de doğrudan tanıştığımız Yılmaz Odabaşı’na “1925 Kürt Hareketi”nin destanını yazdırdığım gibi; Adnan Yücel’e de “Ateşin ve Güneşin Çocukları”nı yazması için kaynak yardımında bulundum.

‘Yaralı Coğrafya’nın ağıtlama-şiirlerinin sunduğu gerçek
Sözel şiirin insanlık tarihi boyunca varolduğunu söyleyebiliriz. Henüz yazı yokken, insanların duygu ve düşüncelerini gerek kaya üstlerine gerekse mağara içlerine “resim-yazı” yoluyla işlediklerine tanık oluyoruz ki, özellikle Yukarı Mezopotamya’ya tekabül eden Kürdistan’da bunun birçok örneği görülüyor.
Nitekim, bugün elimizde bulunan en eski Kürt şiirlerinden biri de, 7. yüzyıla tarihlenen ve Güney Kürdistan’daki Süleymaniye yakınlarında bulunan Şikefta Cêşanê’de (Cêşanê Mağarası) bulunmuş olan bir ağıtlama-şiirdir.
“Hurmuzgan riman, atiran kujan” dizesiyle başlayan bu ağıtlama-şiirde; İslam Halife ordularının Kürdistan ve Mezopotamya’da Zerdüşti/Mazdekçiler’e yaptığı katliam anlatılmaktadır. Türkçesi şöyle: “Yıkıldı Hurmuzgan, söndü ateşgehler/ Herkesten saklandı namlı büyükler/ Zalim Araplar girdi ta Fırat’a dek/ Köylerden tut da Şarezor’a dek/ Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar/ Kendi kanında boğuldu özgür adamlar/ Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini/ Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birini…”
İlk yazılı Kürt edebiyat ürünlerinden bir şiirin sunduğu acılı gerçeği burada noktalayıp, yakın dönem Kürt tarihine gelmek istiyorum. Bu konularda son derece zengin bir sözlü kültür geleneğine sahip olan Kürtlerin, yazıyla da bilince çıkan dengbêj destanlarına veya kadınların yaktığı şîn kilamlarına girecek değilim. Bunlar zaman zaman yazılara konu da oldular. Sözgelimi yazar Malmisanij, salt Dersim’de yaşananları “Ülkemizden Zulüm Tabloları” (Medya Güneşi, Sayı:14/ 1990) adıyla işlerken; biz de bir çalışmamızda “Ağıtlama-Şarkılarda Dersim Soykırımı”na ayrı bir bölüm ayırmıştık.
“Kürd’ün Ağıtlama Tarihi” olarak da nitelendirebileceğimiz bu halk yaratmaları dışında, çağdaş toplumcu Kürt şairleri de farklı bir boyutta bu anlatı-şiirlerine katkıda bulundular. Sözgelimi Dr. Şair Ömer Civano’nun, kitabına da başlık yaptığı “Yaralı Coğrafyam“ şiirinden şu dizeleri birlikte izleyelim:
“Dayanmıyor yüreğim/ Yeter artık ölmeyin/ Ülkemin civan çocukları/ bugün, yarın ve hep…/ direncim, umudum, sevinç goncalarım/ birlikte varmalıyız aydınlığa/ birlikte göğertmeliyiz ak nevrozları (…) Kaçınılmazdır, inanıyorum/ Yırtacağız bu kara geceyi üstümüzden/ Çünkü al- yeşildir türküsü Diyarbekir’in/ Coşarak gelir, burçlarından/ Vangölü mavisi özlemime/ Süreci barış olsun zamanın/ Ben yüreklere ses verdim/ Şiirlerin imgesinde/ Şiirden öte türkülerimle./ Ey kanayan Coğrafyam!/ Ey yadsınan tarihim!/ Bak civanlarım govend çekiyor/ Newroza kesmiş doruklarda/ Kendileri kartal, yürekleri güvercin kardeşlerim…”
Şair, başka şiirinde de, “Şiirimin dili Kafdağı’nda kilitli/ Halaylarda, davullarda duy beni/ Ayaklarım zincirlerle düğümlü/ Boynubükük menekşeye sor beni” diyerek, bir başka Kürt gerçeğine parmak basıyor.

Ağıtlar eşliğinde halaya durmak
Kürt toplumundaki bu çarpıcı gerçekliğe, daha önce bir yazısında Zana Farqini de işaret ediyordu. “Ağıtlar Eşliğinde Oynar Olduk“ başlıklı yazısı bu değişime dikkat çekiyordu: “Yaşanan siyasal ve toplumsal olaylar, eski gelenek ve görenekleri değiştirdiği gibi Kürt müziğini de etkiledi. Bu mücadele esnasında müzik formatıyla birlikte geçmişe ait birçok şey değişip dönüştü. Örneğin, halk mücadelede kaybettiği evlatlarını zılgıtlarla son yolculuğuna uğurluyor. Kadın şehitlerin tabutunu kadınlar taşıyor artık. Sadece taşımıyor, gömüyor da. Siyasal mücadeleler toplumu sadece tek yönlü etkilemiyor. Kültürü de, sanatı da, örf-âdetleri de davranış kalıplarımızı da derinden etkiliyor. Onun için ağıtlar eşliğinde halaya da duruyoruz. Özel şartların özel durumudur bu. Zaten böylesi durumlarda (şîn û şahî cêwik in/ yas ve eğlence ikizdir) demiyor muyuz?” (Yeni Özgür Politika 2 Mart 2015).

1925 İhtilâlini anlatan bir şîn ve ‘Govend’ kilamı
“1925 İhtilâli” kavramını tabii ki bilerek kullanıyorum. Çünkü, “Şêx Sait İsyanı” nitelendirmesi, resmi ideolojinin kasıtlı bir adlandırması (Bu konuda bkz. M. Bayrak: “Neden Şeyh Said İsyanı” Değil?.. (Ronahi gaz. Sayı:52/ 1996). Şêx Said’in, bu harekette önemli bir figür olduğu bir gerçek, ancak başta Kürt Özgürlük Örgütü yöneticileri olmak üzere birçok önderden biri. Zaten, bu örgüt liderlerinin 1926’da İsmet Paşa liderliğindeki Hükümet’e gönderdiği Kürd Milli Talepleri’ne ilişkin “Muhtıra- Mektup“ta da, 1925 Hareketi, “Kürd Milli İhtilâli” veya “Kürd Milli Direnme Hareketi“ olarak nitelendiriliyor.
Günümüzde, Kürt müziğinin en popüler kılamlarından biri “Malan Bar Kir” adlı eserdir. Bunun okunmadığı bir düğün veya toplu etkinlik yok gibidir ve bu şarkı okunduğunda herkes govende durur. Türkiye’de yayımlanan ilk Kürt Halk Şarkıları kitabı olma özelliği taşıyan Kilam û Stranên Kurdî adlı inceleme-antoloji çalışmamda (Özge yay. Ank. 1991, s.214) 2 versiyonuna yer verdiğim bu eser, aslında bir “şîn kılamı”dır ve sözlerinden de zaten bu açıkça anlaşılmaktadır.
Şêx Said’in de içinde önemli bir figür olarak yer aldığı ve idam edildiği 1925 Kürt Hareketi bastırıldıktan sonra, iki yıl içinde 15 bin kişi katledilmiş ve Kemalist yönetim tarafından 10 Haziran 1927’de çıkarılan İskân Kanunu ile isyan bölgesi Kürtlerinin bir kısmı Anadolu içlerine sürgün edilmişlerdi. İşte, “Malan Bar Kir” ağıtlama-kılamı, sürgüne gönderilenlerden geriye kalanların acılı, çaresiz ve ümitsiz durumlarını hüzünle dile getirmektedir.
“Dinê lê, dinê lê, dinara mın/ Gewrê lê, rindê lê, hevala min” nakaratıyla süslenen bu kılamın geriye kalan bölümlerinde; evlerin yüklenip gittikleri, geriye öksüz dul ve yetimlerin kaldığı, ölülerinin bedenlerinin yılan ve farelere yem olduğu, keklik gibi kafese tıkıldıkları, deli değilken delirtildikleri anlatılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, tam da Kürt özdeyişindeki gibi, insanlar hüzünle sevinci birlikte yaşamaya alıştırılmışlar…

Şêx Said üzerine yakılan Kirmanckî/Zazaki ağıtlar
1945 yılında hükümet kararıyla “Kürtler ve Kürt Hareketleri” üstüne bir çalışma yaptırılır. 2. Dünya Harbi bitimi Türkiye’nin yönünü Batı’ya çevirdiği bir aşamada hazırlatılan ve bizim de önemli bir bölümüne, 1993’de yayımladığımız Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri konulu belgesel
çalışmamızda yer verdiğimiz bu doküman içinde birkaç tane de Şêx Said üzerine yakılmış Kirmanckî/Zazaki ağıt bulunuyordu.
Raporu hazırlayan Ahmet Hasip Koylan’ın, Kürtçe bilmemesinden dolayı oldukça yanlış yazılan ve kimi yerde yanlış Türkçeleştirilen bu ağıtların doğru yazımı ve çevirileri konusunda, o zaman İsveç’te bulunan yazar ve dilci Malmîsanij’den yardım istemiştim. O da bu ağıtlarla Türkçe çevirilerini düzeltmiş ve kitapta böylece yer vermiştim (Bkz. S. 407-411). Burada ise, bu örneklerden yalnızca birine yer vermekle yetineceğiz:
Hew wî, hey wi! Hesretê gote Qudretê: Tu rabe li derî malê binihêre vê delaletê!Sed mêrê me kuştun, du sed mêrê me birine Kela Milazgirê bira bişewiteHew wî, hey wî! Ez î hetta xweş bim li darê dinê, dengê derdê Babê Şêx Elî Riza ji dilê min dernayê.
Hesretê gote Qudretê: Vê sibe dilê min pirr kîne- kin e; tirsa min bi wê tirsê ye, eskerê Cumhûriyetê giran e, pêşiya hêsîrê hudûdê Îranê vegerîne.
Ez î hetta xweş bim li darê dinê, derdê Babê Şêx Elî Riza ji dilê min der nayê.
Türkçesi şöyle:
Eyvah, eyvah! Hesret Qudret’e seslendi: Kalk da dışarıya, şu dalalete bak sen!
Yüz erkeğimizi öldürdüler, ikiyüzünü de götürdüler yanası Malazgirt Kalesi’ne
Eyvah, eyvah! Ben dâr-ı dünyada yaşadıkça Şêx Ali Rıza’nın babasının (Şêx Said’in) acısının sesi çıkmayacak yüreğimden.
Hesret Qudret’e seslendi: Bu sabah yüreğim çarpıntılı (endişeliyim); korkum o ki Cumhuriyet’in (Türkiye’nin) büyük ordusu İran sınırındaki esirlerin önünü çevirsin.
Ben dâr-ı dünyada yaşadıkça Şêx Ali Rıza’nın babasının (Şêx Said) acısı çıkmayacak yüreğimden.

Her Kürt direnme hareketinin destanı var…
Şunu hemen belirtelim ki, Kürt direnme harekeleri ile katliamları üstüne yüzlerce manzume ve destan var. Bu anlamda salt son 100 yıla baktığımızda; gerek Ermeni ve Süryani soykırımı; gerek 140 köyün yok edilmesiyle sonuçlanan Koçgiri katliamı, gerek 15 bin kişinin katliyle sonuçlanan 1925 Hareketi, gerek 30 binin üzerinde insanın katliyle biten Ağrı-Zîlan katliamı, gerekse 40-50 bin arası insanın katliyle sonuçlanan Dersim soykırımı üstüne çok sayıda ağıtlama-manzumeye tanık oluyoruz. Bunlardan bir bölümü, doğrudan olayın kahramanı olan Alişêr gibi şair-önderlerce yazıldığı gibi; bir bölümü Yado gibi öne çıkan kahraman kişilikler, bir bölümü de olayın bütünü üstüne yakılan anonim eserlerdir. Bu anlamda, özellikle dengbêjler adeta gezgin tarihçiler mertebesindedir.
Yaşadığımız bu acılı-sancılı süreçte bile, gün geçmiyor ki bir mahalli kadın ya da erkek dengbêjin, toplum vicdanının kabul etmediği bir olgu üzerine yaktığı ağıt yüreğimizi parelemesin. Hiç unutmalayım ki, (1) şiirden mahkum olup, bunun üzerinden mağduriyet ve mazlumiyet politikası yapan şimdiki Cumhurbaşkanı, belki bundan sonra (1001) şiirde anılacak!..
Çağa tanıklık edecek yüzlerce ağıtlama- manzumeyi şimdilik bir tarafa bırakarak, Sivas-Madımak katliamında kaybettiği eşi-yoldaşı Metin Altıok’un ölümünden sonra hayata veda eden eşi Nebahat Çetin’in Kürdistan’ı anlatan bir şiiriyle sözlerimizi noktalayalım:
“Dinlediğim en eski ezgidir doğu/ ağıtta hoyratta uzun havada/ palandöken nemrut bingöl yaylası/ zulüm bir kalleş düşmandır!/ bekler pusuda// Tanıdığım en yorgun insandır doğu/ savaşta kıtlıkta toyda düğünde/ yağlı kurşun yavan ekmek gelin kınası/ ölüm uykuda değil hiç/ sınır boylarına mayın döşendiğinde// Kokladığım en ürkek çiçektir doğu/ su boylarında koyraklarda kuytuda/ top, nergis, mor menekşe, sarı çiğdem/ bir kısa süreçtir bahar/ karasaban çiziğinde// Yaşıyorum en büyük sevdadır doğu/ kaygıda, umutta, aşkta herşeyde/ sevgi cana kıymaz bir güzel salgın/ eğer ki dostluğun gülüyse yürek/ ışıtır dağları şafaklar bir gün/ karanlığın ucu delindiğinde…”

ADF karar aldı: Cenazelerde tek dil Türkçe!

Alevi Dernekleri Fedarasyonu (ADF) Cenaze Erkanı üçüncü toplantısını Okmeydanı Cemevinde gerçekleştirdi. 20’ye yakın dedenin de hazır bulunduğu toplantıda, cenazelerde artık Arapça tören değil Türkçe tören yapılması kararı alındı.

Köyden kente göçle birlikte değişen Kültürel kimlikler ve asimilasyon sürecine cenazelerde okunan dualarda eklenmişti.  Alevi cenazelerinde  Arapça tören yapılmasına ADK üçüncü toplantısında artık cenazelerinde Türkçe tören yapılması kararı aldı.

Okmeydanı cemevinde yapılan toplantıda bağımsız cemevilerinin yanı sıra, Rıza Eroğlu, Celal Fırat, Zeynel Şahin, Hüseyin Güzel Gül, Mustafa Aslan, Bağcılar Cemevi, Erenler Vakfı,  Kazım Karabekir Cemevi ve 20’ya yakın dede katıldı…

Celal Eroğlu’nun konuştuğu toplantıda, Arapça tören değil Türkçe tören yapılacak kararı alındı.

Çok kültürlü yapıya “tek dil Türkçe” denmesi diğer Alevi kurumları tarafından nasıl karşılanacak, o da merak konusu.

Alevilikte Newroz

ERDOĞAN YALGIN

Kültürel değerler, bir milletin ortak yaşam kodlarıdır. Bu alana ilişkin en önemli unsurlar; gelenek, görenek, inanç ve dolayısıyla bütünlükçü etnonim kalıtlardır. Her milletin tarihinde sahip olduğu bu değerlerin, sosyal yaşama yansıyan göreceli kutlamaları, bayramları, festivalleri vardır. Kürtler,  tarihsel süreçleri içerisinde yaşanılmış önemli aktarı olaylarını, dini inançlarını, örf ve adetlerini anmak için özel günler vücuda getirmişlerdir. Bunların çoğu unutulmuşsa da, halen yaşatılanları arasında başta Xızır’ın; Şubat’ın ilk haftasından başlayarak toplamda 6 hafta (40 gün) Dersim‘de aşiretleri, evleri gezdiğine inanılır! Bununla birlikte toplumsal yaşanan bayramlar arasında; “Qere Cerşembe, Mart ayının 4. Günü! Heftémal Qıç (küçük) Mart ayının 7. Günü! Heftémale Pili (Büyük) 17 Mart“ ve benzerlerini sayabiliriz! Fakat bütün bu kültürel artıların anası ise tartışmasız Newroz’dur. “Nefé Marti“ olarak da tanımlanan “Newroz“,  9-21 Mart arasında kutlanmaya başlanır. Newroz’un kökenine ilişkin birçok veri, antik çağlardan süzülerek günümüze kadar gelir. Genel anlamda Batıni Aleviliğin, özel bağlamda Dersim merkezli İtikat é Réya/ Raa Heqi felsefesinin temeli, adeta Newroz olgusu üzerinden şekillenir. Alevi literatürüne ait çoğu temel deyimler ve ritüel formları dikkatlice incelendiğinde, yol erenleri tarafından bunların Newroz eksenli kutsal bağlantılarla geliştirildiği görülecektedir. Bir bütün olarak Kürt klanları arasında yaşatılan Newroz; “Cejna seré sela, Sala nu, Seri Sali, Sersal, Ceşne Tolan“ adlarıyla hatırlanır! Yine Êzidi Kürtler: “Serisal, İda Sersale“  ve Alevilerde ise “Sultan Newroz,  Erkân-ı Newroz“ benzeri yerel isimlerle de anılır.

Eski “Ay takvimi“ ile “Güneş takvimi“ arasında 12 günlük bir zaman farkı vardır. Bu hesaba göre Ay takvimi, 12 gün geç başlar. Kürt Alevileri, kendi Réya/ Raa Heqi inançlarında bu Ay takvimini kullanırlar. Bu durumu, “Bizim takvim, bizim hesaba göre, eski hesap“ olarak tanımlarlar. Yılın başlangıcı olan Newroz, 9 Mart/Adar’da başlar. Bu tarih, kullandığımız Güneş, (modern) takvimde ise 21 Mart eder. 12 günlük zaman fark da işte bu arada doğar!

Antik Mezopotamya’da Kürtçe ve Farsça bir kavram olan Newru(o)z; iki ayrı kelimeden terkip edilmiştir. Güneş’e yani Roz/ Roj’a istinaden Kürtçede; Roz < gün demektir. New/ Nehe < “dokuz“ ve “yeni“ anlamına gelmektedir.  Kısacası Mart’ın 9‘u; “Yeni gün“ yada “9. Gün“ olarak ifade edilir. 21 Mart’ta ise kutlamalar sonlandırılır. Bir diğer tanımıyla; New; “yeni“, ru (o)z; “gün“ yani “yeni gün“ demektir. Dolayısıyla yılbaşının bu ilk gününe, “yeni gün“ anlamında Newroz veya Newruz denmiştir. Kürt Alevileri yani Réya/ Raa Heqi bağlıları; 9-21 Aralık arasında Gaxan kutlamaları yaparak eski yılı uğurlarlar.

Sümerlerde “Adaru“ olarak tanımlanan, Kürtçedeki Adar/ Mart ayının, antik Kürt tarihinde Zerdüşt inancında kutsanan simgesi Adar/Ateştir. Kürtçe bir deyim olan “Ateş“ yani Adar, aynı zamanda Avestadaki Yazata’dır. “Yazata“, günümüz literatüründe “yaratıcı melek, yaradan“ Yezda, Yezdan, Ezda’dır.  Esas itibariyle Yezdan; Batıni manada “kalpteki ateşi“ simgeler. Bu vesileyle batıni Alevi süreğinde tanrı katına da çıkarılan Ali için “Allahın Arslanı“ anlamına gelen, Kürtçe “Yezdan Şer“ yada “Şer-i Yezdan“ denilerek, antik ari kültüne ait olan “kendinden veren doğuran Ana“ başmelek “Yezdan“; Ali örtüsü altında böylece gizlenmiştir. Ayin-i Cemler’de “cerax uyandırma“ deyimiyle yakılan cıra/ ateş, bir nevi Cem’in, Newrozunu temsil etmektedir. Eskiden Newroz gününe (21 Mart)  has bağlanan Ayin-i Cemlerde Réberler, Pirler, Mürşidler tarafından  “Newroziye gılvankları/ gılbankları (gırtlaktan çıkan kutsal nefes, doğaçlama dua)“ verilirdi.

Réya Heqi itikatında, Mart ayı geldiğinde Newroz’u karşılamak maksadıyla evlerde bireysel Cuma akşamları (Perşembe geceleri) özel hazırlanmış (yağlanmış, temiz beyaz bez parçası) çıralar yakılır, lokmalarla dualar edilir ve “Kılami/ Wengi Newrozi“ dillendirilirdi. Mart ayında kutsanan dağlar, ağaçlar, su kenarları, evliyaların mekânları ziyaret edilir ve sonrasında, toplu halde “Cıvat é Newroz, Cem-i Newroz, Cemat é Newrozi“ adları altında gerçekleştirilen Ayin-i Cemler/ Civatlar bağlanırdı. Bu Cem-i Civat’ın maksadı, isminden de anlaşıldığı üzere Newroz (-tarımda bahar uyanışı ve yeni bir yaşamla, kurtuluşa ermek) içindir. Ama ne varki, bu tarihsel “batıni“ gerçeklik; günümüzde artık “zahiri“ isimler altında mimlenmiştir. Nitekim itikat süreğindeki Newroz’un; eksen kaymasıyla “İmam Ali’nin doğum günü“nden ötürü gerçekleştirildiği varsayılmıştır. Oysa İmam Ali’nin doğum günü; İslamiyete göre kutsal sayılan üç aylardan Temmuz (Recep) yada Ekim (Şevval) miladi 598’dir. Fakat bu tarih, 21 Mart olarak değiştirilip var olan bu antik Newroz erkânı geleneği; ”İmam Ali’nin doğum günü” kılıfı altında gizlenerek yaşatılmıştır. Newroza we piroz be…

Alevi Kültür Dernekleri Kongresini yaptı

Alevi Kültür Dernekleri Genel Merkezi, 11. Olağan genel kurulunu bugün -20 Mart 2016-  Ankara’da yaptı. Uzun zamandan beri bölge kongrelerini yapan AKD, Ankara’da bir araya gelerek yeni yönetimini belirledi. Üç yıllık görev için Doğan Demir ve Yılmaz Demirdelen yarıştı. 2 adayın yarıştığı kongrede Doğan Demir’in listesi 399 oy ile genel kurulda delegelerin desteğini alırken, Yılmaz Demirdelen ise 255 oy aldı. 

Kongre şu gündemle toplanmıştı:

Gündem

1- Açılış, yoklama ve saygı duruşu

2- Divan oluşumu

3- Genel Başkan’ın konuşması

4- Konukların konuşması

5- Faaliyet, Denetim ve Mali raporların okunması

6- Raporların müzakeresi ve ibrası

7- Tahmini bütçenin görüşülüp karara bağlanması

8- Genel Yönetim Kurulu’na verilecek yetkilerin görüşülmesi ve karara bağlanması

9- Seçimler

a)Yönetim Kurulu

b)Denetleme Kurulu

c)Disiplin Kurulu asil ve yedeklerin seçimi

d)Federasyon delegelerinin seçimi

10- Dilek ve temenniler

11- Kapanış                       

Sinemilli Kültür Evi kongresini yaptı

Sinemilli Kültür Evi 2. kongresini yaptı. Divan seçimin ardından Sinemilli Kültür Evi Eşbaşkanı Efluz Genç açılış konuşması yaptı. Faaliyet raporu, mali raporun sunulduğu kongrede veda konuşması yapan başkanın sözleri duygusal bi rortam yarattı.  Üyelerin görüş ve önerilerinin alınıp, tartışıldığı kongre seçimle sonuçlandırıldı.
Seçimde 12 kişiden oluşan Yönetim kurulu seçildi. İlk kurucu üye ve ilk başkan Efluz GENÇ’e onursal başkanlık verildi.

Yeni yönetime seçilenler;
-HAYDAR TOLU
-ÖZLEM POLAT
-AYDIN HEZER
-GULBAHAR ALAGOZ
-TACIM OZCAN
-AYSE YILDIZ
-ALI KARAKUS
-ZEYNEP AYDIN
-IBRAHIM DAGDELEN
-HUSNE HEZER
-ALI RIZA OZCAN
-LEYLA KARAKUS

Denetleme ve Disiplin kurulu

-ALI SINER
-SUKRU GULSEN
-IMAM HUSEYIN KARALI
-SADIK KALA
-ISMAIL OZCAN
-IBRAHIM KARAKUS

Newroz ateşi Aleviler için hiç sönmedi

20 Mart’ta İstanbul’da yapılacak Newroz kutlamasına katılım çağrısı yapan Demokratik Alevi Derneği yöneticisi Mehmet GÜZEL, Newroz’un Aleviler için direniş günü olduğunu Newroz ateşi ‘nin Aleviler için hiç sönmediğini belirtti.

“Direnerek kazanacağız” sloganıyla bu yıl 20 Mart’ta Bakırköy Halk Pazarı’nda yapılacak Newroz kutlamasının hazırlıkları devam ediyor. Birçok halktan ve inançtan yüzbinlerin buluşacağı ve Kürdistan’da uygulanan katliamlara ve savaş politikalarına karşı direniş mesajı vereceği kutlama öncesi Alevi yurttaşlar ve kurumlardan da Newroz’a katılım çağrısı geldi.

‘Ezilen halklar ve inançlar Newroz alanında olmalı’

Newroz’a katılım çağrısında bulunan Alevi örgütlerinden Demokratik Alevi Derneği (DAD) yöneticisi Mehmet Güzel, Newroz’un Aleviler için de direniş günü olduğunu ve özgürlükleri için alanlarda olacaklarını söyledi. Ortadoğu’da DAİŞ barbarlığına karşı mücadele eden Kürtlerle birlikte Alevilerin de Newroz ateşini yakacağını belirten Güzel, “Ezilen tüm halklar ve inançlar Newroz alanlarına çıkmalı” diyerek Alevileri, Bakırköy Halk Pazarı’nda yapılacak kutlamaya davet etti. Newroz kutlamalarının birçok ilde valilik kararı ile yasaklanmasına dikkat çeken Güzel, yasaklara rağmen alanlarda olacakları mesajını verdi. Güzel, “Yasak var diye alanlara çıkmazsak bu kendi kimliğimizin inkarı anlamına gelir” dedi.

‘Aleviler için de Newroz ateşi hiç sönmedi’

Koçgiri Kültür Derneği üyesi Alican Şimşek, Newroz’un Alevi kültürünün de bir ritüeli olduğunu söyledi. Koçgiri bölgesinde Alevilerin geçmişten bu yana Newroz’u çıra yakarak ve ateşe demir koyup demiri döverek kutladıklarını hatırlatan Şimşek, “O ateş bir gün boyunca sönmezdi. Kawa’ya ait bu kültürü Kürt Kızılbaşları yüz yıllarca sürdürdü” dedi. İstanbul’da yaşayan Alevileri Newroz’a çağıran Şimşek, dernek olarak Newroz alanında olacaklarını söyledi.

‘Saldırıları kırmanın yolu Newroz alanını doldurmak’

Şehriban Güzel isimli Alevi yurttaş, savaşa ve zulme direnmek için Newroz’a katılma çağrısı yaptı. Güzel, “Newroz’u hep beraber kutlayalım. Barış olsun çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın, gençler ölmesin. Newroz barıştır. Bu bir barış mesajı olsun. Kadınlar, gençler, bütün canlar Newroz var. Erdoğan’ın inadına katılalım. Newroz pîroz be” diye konuştu.

Bir başka Alevi yurttaş Hüseyin Özyurt ise, Newroz’un halkların direniş ve mücadele bayramı olduğunu vurgulayarak Alevilere, Newroz alanlarını hınca hınç doldurma çağrısında bulundu. Özyurt, “Bu yıl halklar üzerinde ciddi oyunlar oynanıyor. Büyük baskı ve saldırılar var. Baskı ve saldırıları kırmanın yolu Newroz alanını doldurmaktan geçer” diye konuştu.

Alevi tiyatro oyuncusu Sevgi Fırat da, Alevi kadınlarına çağrı yaptı. Fırat, “Alevi kadınlar olarak yaşanan bu zulümlere inat ve biçilen katliamlara karşı alanlarda gür sesli olmamız gerekiyor. Bütün kadınları Newroz’a davet ediyoruz” dedi.

Küçükarmutlu’nun gerçeği: Ölüm ve yıkım

Günün yorgunluğu üzerinizde, akşam işten çıkmış eve gitmek için tıklım tıklım bir otobüstesiniz. Otobüs yine mahallenizin girişinde bırakıyor sizi. Şoför ‘buraya kadar, aşağı inmiyoruz’ diyor. Önünüzde eve varmak için sizi bekleyen uzun bir yol var ve bir akşam daha tabana kuvvet diyerek ve lanet okuyarak mahallenin durumuna yola koyuluyorsunuz.

Bu insanları televizyonlardan sürekli devlete karşı gelen isyancı, şiddet uygulayan insanlar olarak görüyoruz ve kimdir, nedir dertleri anlayamıyoruz çoğu zaman. Peki, siz işten evinize varmak için onlarınki kadar çok engeli aşmaya kaç gün boyunca sabırla katlanabilirsiniz? Rahat, huzurlu bir ortamda isyan etme şımarıklığı mı bu izlediklerimiz yoksa doğrular yamuk, gerçekler örtülü mü acaba!?

Burası Küçükamutlu…

Son günlerde ölümlerle gündeme geldi… Yıkımlarla, kentsel dönüşümle…. Önce evinde polis tarafından öldürülen Dilek Doğan ardından da, henüz çok yeni, evinin sokağında vurulan Yılmaz Öztürk… Burası Küçükarmutlu, yıllarca kentsel dönüşüme karşı mücadele etmiş, barınmanın bir hak olduğunu dile getirmiş bir mahalle.

2000’li yıllarda başlayan ölüm oruçlarıyla onlarca kayıp vermiş, devletin her türlü baskısına maruz kalmış bir semt burası…

Hikayesi uzun, yaşamları ağır… 18 Ekim 2015’de Küçükarmutlu’ya yapılan eş zamanlı operasyonda Dilek Doğan’ın evine giren özel harekat polisleri Doğan’ı vurmuştu.  Anında yalan yanlış haberler yayıldı, “polisle girdiği çatışmada öldü,” “elinde silah vardı”, “abisi vurdu…” daha akla hayale gelmeyecek onlarca yalan bir anda sıralandı! Ana akımın servis ettiği haberlere inanlar oldu, kolayca “terörist” damgasını yedi Dilek Doğan!

Günler sonra gerçekler ortaya çıktı; ama Dilek Doğan hayatını kaybetmişti. Küçükarmutlu gencecik Dilek için ağlıyordu,  Armutlu tüm gerçekleri biliyordu, kendilerini defalarca anlattılar ama olmadı!

Yine olmadı! Çünkü bu kez de Armutlu sokaklarında 20 yaşındaki Yılmaz Öztürk 20 Şubat’ta polis tarafından boynundan vuruldu.  Ertesi gün aynı haberlere uyandık;  “karakola bomba attı,”  “polisle çatışmaya girdi..” ve daha niceleri…

Dilek Doğan da Yılmaz Öztürk de komşularım! Küçükarmutlu’da yaşayan bir gazeteci olarak tüm bunları yazmak zor geliyor ama hem içeriden hem de dışarıdan bakmak için yazıyorum…

Yılmaz Öztürk’ün vurulduğu saatten yarım saat evvel aynı sokaktan geçip karakolun önünden evime gittim. Ne bir çatışma, ne de karakolda herhangi bir şey vardı. Evime vardığımda yarım saat sonra telefon geldi, “hemen durağa gel bir genci vurdu polis” diye, o mahallede gazeteci olmanın avantajı mı dezavantajı mıydı bilmiyorum, önce inanmadım, az evvel geldim hiçbir şey yoktu dedim inatla… Karşımdaki de inatla “burası çok kötü hemen gel” dedi… Evime kısa mesafede olan otobüs durağına vardığımda gözlerime inanamadım; onlarca toma, akrep…

Yılmaz Öztürk vurulmuştu ve yarım saat sokakta bekletilmiş, ardından hastaneye kaldırılmıştı.

Öztürk’ün  vurulduğu sokakta bulunan evlere sordum, şaşkındılar,  tanık olan H.M “tek başına yürüyordu sokakta, birden arkadan ateş edildi ve yere yığıldı” dedi. Ardından da ekledi “hiçbir şeyle ilgisi yoktu, anlamadım, herhangi bir çatışma da yoktu, durup dururken nasıl oldu anlamadım” diyordu şaşkın ifadelerle…

20 yaşındaydı Yılmaz, işten gelmiş, akşam saatlerinde arkadaşlarıyla buluşmuş sonrasında da evine doğru gidiyordu hepsi bu! Yere yığıldığında tek bir şey söyleyebildi polislere “beni niye vurdun abi, işimden geliyordum…”

O sokaktan geçen Yılmaz da olmayabilirdi, herhangi biri de olabilirdi ve ben de olabilirdim… Ölen Yılmaz oldu, ailesi Yılmaz’ı askere yollamamıştı, ertelemişlerdi ortam karışık diye… Ama Yılmaz kendi sokağının ortasında boynundan vuruldu…

Armutlu henüz yasını bile tutamadan bu kez de yıkım geldi kapılarına… onlarca TOMA ve akrepler eşliğinde…  Hem orada yaşayan biri olarak hem de gazeteci olarak yıkımı fotoğraflamak istedim. Ve bu olağanüstü hali anlamadım. Yıkım gerekçesi bile yoktu! Geldiler ve iki dernek binasını yıktılar… İşte o sırada sadece fotoğraf çektiğim için gözaltına alındım, gözaltına alınırken özel hareket polisleri halkın üzerine plastik mermi sıkıyordu; devletin acizliğine şaşkın şaşkın bakıyordum sadece! Ve Armutlu karakolunda beni görmek isteyen avukat Özgür Yılmaz onlarca polisin ayakları altında tekmeler yiyordu! O dayak yerken beni de apar topar Vatan’a götürdüler…

Armutlu’da neler oluyordu gerçekten! Polisin halka dönüp “hepinizi tek tek öldüreceğiz” diye bağırması neyin tezahürü! “Doğuda ne yaşanıyorsa burada da onu yaşayacaksın” demesi sıradan bir korkutmama yoksa Sur’un ayak sesleri Armutlu’da mı?

Evet, tek tek öldürüyor, sırt çantalı her genci takip ediyor şüphelenince arkadan ateş ediyor! Evet, tek tek öldürüyor; Armutlu halkı ise kendi gerçekleriyle çaresiz…

Peki bu kara topraklar bu ölümlerle birlikte gerçekleri daha ne kadar gömecek, hepimizi ‘terörist’ ilan eden bir anlayışa mı inanacağız yoksa bu mahallelere biraz kulak verip bir bir ölümlere ses mi çıkartacağız!  Yoksa gerçekler örtülü doğrular yamuk mu kalacak?

Alevilerin talep birliği

ALİ KENANOĞLU

Hükümetin 21 Mart tarihinde Aleviler için vaatlerini de kapsayan bir kanun teklifini meclise sunacağı bilgisi kulislerde dile getiriliyor. Bu kapsamda Hükümet birkaç defa kimi Alevi kurum temsilcileriyle bir araya gelerek onları dinledi ve taleplerini aldı. Aslında AKP Hükümetinin 13 yıldır en iyi yaptığı şey, Alevi kurum temsilcileriyle zaman zaman bir araya gelip, her defasında da sanki ellerinde hiçbir bilgi yokmuş gibi yeniden talepleri dinlemek oluyor.

AKP Hükümeti, bu görüşmeleri allayıp pullayarak kamuoyuna sunuyor ve kamuoyunda Aleviler için bir şeyler yapılıyormuş algısı yaratıyor. Hükümet 13 yıldır Alevilerin irili ufaklı bir çok kurumundan ve çok farklı kesimlerinden sürekli talepler alıyor ama sonuç yok.

Hükümet kime oynuyor, derdi Alevilerin sorunlarını çözmek mi? Böyle olsaydı 13 yılda birçok adımı rahatlıkla atabilirdi. Hükümetin derdi Alevilerin sorunlarını çözmek değil, çözüyormuş algısı yaratmaktır. Cumhurbaşkanı ve Hükümet tüm lafını, sözünü, eylemini kendi tabanına yönelik söylüyor, yapıyor. AKP, o yüzde 50 yi elinde tutmak, kendilerini o yüzde 50 ye karşı adaletli, merhametli, özgürlükçü göstermek üzerine kurulu bir politika izliyor. Bu durumu politik olmayan, konudan detaylıca haberdar olmayan halk arasındaki muhabbetlerden anlıyoruz. Klasik AKP seçmeni bu tür politikaları olmuş, bitmiş, Alevilerin istedikleri sağlanmış gibi okuyor. Bir kısım AKP seçmeni ise Başbakanın cemevi ziyaretini, Alevi kurum başkanları ile görüşmelerini bir lütuf olarak görüp Alevileri nankör olarak değerlendirmektedirler.

Hükümet burada istediği sonucu alıyor ve bu politikasını sürekli yineliyor. AKP seçmeni böylece adil, merhametli ve özgürlüklerden yana Alevileri dahi düşünen bir partiye tabi olmayı sürdürüyorlar. Peki, Aleviler cephesindeki durum nedir? Aleviler AKP ye hiçbir zaman güvenmediler, hiçbir zaman umut beslemediler, atacağı adımların dahi kendilerinin hayrına olmayacağını her daim gördüler, söylediler.

AKP’nin tüm manipülasyonlarına karşı kamuoyuna mal olmuş meşru taleplerini her koşulda dile getirmeyi sürdürdüler. Bu kapsamda geçen gün bir araya gelen Alevi kurumları Hükümete taleplerini bir kez daha ortaklaşa ilettiler.

Yaptıkları açıklamada Alevi kurumları “Başbakan 21 Mart 2016 tarihinde Nevruzla birlikte Alevilerin sorunlarının çözümüyle ilgili Parlamentoya bir kanun getireceğini kamuoyuna beyan etmiştir. Burada son bir kez daha içeriğini bilmediğimiz kanunun ve yasanın Alevilerle tartışılan, üzerinde görüşülen ve müzakere edilen konular olmadığını kamuoyuna beyan etmek istiyoruz.” Dediler ve ortaklaştıkları taleplerini şöyle sıraladılar;

1- Zorunlu Din Dersleri Kaldırılmalıdır,
2- Cemevleri Amasız Fakatsız İbadethanedir,
3- Dergâhlarımız Sahiplerine Teslim Edilmelidir,
4- Kamudaki Ayrıcılığa Son Verilmelidir,
5- Nefret Söylemini Kullananlara Karşın Yasalar Çıkartılmalıdır,
6- Alevi Köylerine Zorla Cami Yapımına Son Verilmelidir,
7- Diyanet İşleri Başkanlığı Kaldırılmalıdır,
8- Milli Eğitim Müfredatındaki Başka Topluluklara ve Alevilere Karşı Nefret Söylemleri Kaldırılmalıdır,
9- Madımak Utanç Müzesi Olmalıdır,
10- Hakikatler Komisyonu Kurulmalı ve Katliamlarla Yüzleşilmelidir,
11- Eşit Yurttaşlık Hukuku Oluşturulmalıdır.

Bu talepler, Türkiye’yi demokratikleştirecek taleplerdir. Bu talepler Türkiye’nin demokratik olmayışından kaynaklı olarak Alevilerin peşinden koştuğu, mücadelesini verdiği taleplerdir.
Gereği için Hükümete ve bilcümle siyasi partilere duyurulur.

Aşk ile!