Ana Sayfa Blog Sayfa 6342

Kadın din öğretmeni Karadeniz’i karıştırdı

Ordu’nun Fatsa ilçesinde görev yapan kadın din öğretmenin sözleri ilçeyi karıştırdı.

Ali Ekber ERTÜRK / Sözcü – Ordu’nun Fatsa ilçesindeki en büyük okullarından Sakarya Ortaokulu’nda skandal. Okulun kadın din dersi öğretmeni E.C, derste “Alevilik günahtır” dediği ve bu şekilde öğrencileri hedef gösterdiği gerekçesiyle hem İlçe Milli Eğitim’e hem de Başbakanlık BİMER’e şikayet edildi. “Bu konularda hassasız” diyen İlçe Milli Eğitim Müdürü ise, “O öğretmen hakkında soruşturma açılması talebinde bulunduk” açıklamasını yaptı.

“ALEVİLİK GÜNAHTIR” ŞİKAYETİ

Şikayet dilekçesine göre, okul yönetimine şikayet edildiğini öğrenen E.C, sınıfa giderek “Bu sınıfta kimler Alevi?” diye sordu. Bir öğrencinin, “Ben Aleviyim” diye cevap vermesi üzerine C.’nin, “Bu sınıfta konuşulanları ailenizle mi paylaşıyorsunuz?” şeklinde tepkisiyle karşılaştı. Öğrencinin de “Evet, ben her şeyi ailemle paylaşırım” demesi üzerine Öğretmen C.’nin, “Siz kelime-i şahadet getiriyor musunuz?” diye sorduğu dilekçede yer aldı.

Öğretmen C.’nin, ders sırasında “Bizde de 12 imamların resmi var ama biz Alevi değiliz” diyen bir öğrenciye ise ‘aferin’ dediği de şikayet dilekçesinde dile getirildi.

“SORUŞTURMA İSTEDİK”

Fatsa İlçe Milli Eğitim Müdürü Ekrem Cinoğlu ise Sözcü’nün sorusu üzerine, şikayetlerin kendilerine iletildiğini doğrulayarak, şunları söyledi: “Olayın içeriği açısında bu konu soruşturmalık bir konudur. Soruşturma başlatılması için İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yazı yazdık. Maarif müfettişlerinin görevlendirilmesini talep ettik. Biz bu konularda hassas davranıyoruz. Adı geçen öğretmenle de görüştük. Kendisi öyle bir şey demediğini söyledi ama sadece O’nun beyanıyla hareket edemeyiz.”

Cizre Duvar yazıları ve Faşizmin “Sıradanlığı”

Üzerine birçok tanımlama olmakla birlikte şiddet genel olarak gücün, otoritenin kötüye kullanımı olarak tanımlanabilir. Arapça köken itibariyle “bir gücün derecesi” ,”sertlik” “kasılma “olarak belirtilirken, yine Latince de “zarar verme, ihlal etme, kuvvet ve aşırılık” olarak ortaya konulmaktadır.

Ancak bütün şiddet tanımlamalarında açığa çıkan en önemli boyut, işaret ettiği  çağrışımlar itibariyle erkek cins ve cinselliğinin kendisidir.

İktidarın kendini kurduğu en temel alanlardan biri olan ve erk-erkeklik inşalarının da temeli olan cinsellik olgusu kadınlık-erkeklik, devlet-toplum arasındaki ilişkilerin formunun oluştuğu, zihniyetin cinsiyetlenen dil vasıtasıyla kurulduğu politik bir alandır.

Öfkenin, nefretin, aşağılanmanın, cezalandırmanın, tahakküm altına almanın, irade kırmanın bir aracı olarak öne çıkan şiddet bir kontrol kaybı değil, bilakis kontrollü, sistematik ve planlı olarak ortaya konulan bilinçli bir tercih ve iktidar aracıdır. Sistemle ya da egemen erke muhalif, çelişki içinde olan herkesi hedefler.

Şiddetin ideolojik kodları cinsiyetçilik ve milliyetçilik ile yoğrularak en örgütlü haliyle yani devlet olarak vücut bulur. Militarizm giydirilmiş erkeklik ise devletin günlük olarak kullandığı şiddetin yasalarla korunmuş iktidar organı, yani faşizmin postallı halidir.

Devlet ve politik ifadesi olan iktidarın cinsiyeti burada önemli bir faktör olarak karşımıza çıkar. Devlet ve iktidarın kurgulanması ve kendini gerçekleştirme biçimi kesinlikle erk-erkek renklidir. Uzun erimli olmasını ise egemen ideolojiyi toplumsallaştırmasına borçludur.

Devlete dayalı şiddetin hangi noktalara kadar varacağının en çıplak örneği ise Kürdistandır. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Cizre ve Sur ’da yaşananlar şiddetle bezenmiş devlet aklının varacağı son noktadır.

Kürdistan’a bir fetih-işgalci ordu olarak giren devlet, egemen erkekliğin tüm göstergelerini sergilemiştir. Talan etmiştir, yakıp, yıkmıştır ve yaptığı bütün uygulamalarla cinsiyetçi ideolojinin imzalarını atmıştır. Duvar yazıları erkek egemen faşizminin yalın birer halidir. Yalansız ve dolansızdır. Direk hakikatin kendisidir. “Devlet geldi” diye yazanlar elbette ki şahsi kanaatlerini değil, işgalci TC devletinin Kürdistan’daki tarihsel sömürgeci duruşunu özetliyordu. “Ne mutlu Türküm, Türksen övün değilsen itaat et” , “TC her yerde”, “Devletin var ihanet etme,” diyenler kaba bir tepkinin ötesinde geleneksel ırkçı ideolojinin hegomonik söylemlerini ifade ediyordu.

Duvar yazılarında “TC burada piçler nerede.”, “Kızlar geldik her yerde ininize girdik”, “Adam olun canımı yiyin, caniş” “biz geldik fistanlılar nerede” gibi yazılar, kadın, beden ve cinsellik gibi kavramların iğdiş edilmiş, dumura uğratılmış beyinlerce nasıl düşürüldüğünün ve iktidar aracına dönüştürüldüğünün ibretlik görüntüleridir.

Yıkılmış bir binanın üstüne “adını Cizre’ye yazdım yârim” diyen zihniyet lümpen, barbar ve maço erkek kültürünü yıkıcı bir hazla kutsarken, aynı zamanda o “yâre” erkekliğin yüceliğini göstermekte ve bir kadına ölümcül sevgisini kusmaktadır.

Yine Cizre’de özel timlerin kullandığı binalarda kadın iç çamaşırlarının yaygın olarak sergilenmesi, yazılan aşağılayıcı yazılar, bırakılan notlar, içine dışkı doldurulmuş kaplar gibi onlarca örnek, tecavüz kültürünün en açık haliyle vuku bulmasıydı. Burada aşağılanan, hırpalanan, tecavüz edilmek istenen sadece kadın değil, topyekûn Kürt halkının kendisidir. Çünkü devlet dışardan gelen işgalci bir güç olarak kendisini zaten erkek, Kürdistan’ı da feth edilmesi, talan edilmesi, ele geçirilmesi gereken bir “kadın” olarak tanımlamıştır. Havadan, karadan, bir çok vahşi yöntemle saldırmasının amacı bir kadın olarak tahayyül ettiği Kürdistan’ı fetih yoluyla zapt etmektir, ele geçirmektir.

Egemen devletin tüm amacı militarist yöntemlerle Kürdistan’ın iradesini kırmak, boyun eğdirmek, teslim almaktır. Tam da bu mesajı bütün Kürt halkına direk vermek için Sur’da devlet güçlerince yakalanan erkekler çıplak soyulmuş, bir duvar dibine dizilmiş, fotoğraflanmış ve kamuoyuna servis edilmiştir. Bu görüntü valinin iddia ettiği gibi bir “ihmalkârlık” sonucunda basına sızdırılmamış, bilakis özellikle sunulmuştur. Bu fotoğraflara bütün Kürt halkının bakması istenmiştir. Mesaj açıktır: “direnirseniz böyle olursunuz, kadın gibi size etek de giydiririz” . Bunu diyen zihniyet köleliği kadınla, biçimini de etek olarak simgeleştiriyordu. Yine Takvim gazetesinin HDP’li vekillere giydirdiği “fistanlı” manşeti de kadını sürekli aşağılayan cins faşizminin açık göstergesidir.

Talan edilen Cizre, sokaklarda çıplak teşhir edilen kadın bedenleri, cinsiyetçi yazılar, çıplak erkek fotoğrafları, günlerce sokak ortalarında bekletilen cesetler, yediden yetmişe hedef haline getirilip katledilen insanlarımızın oluşturduğu fotoğraf erkek egemen faşizmin varacağı doruk noktadır. Bundan ötesi de yoktur.

“Bodrumda aşk başkadır” diyen bir zihniyet günümüz dünyasının lanetidir.

Aynı zihniyet, Cizre’nin duvarlarına “Uzun adam seni seviyoruz” diye yazarken, egemen erkek aklı tarafından erkeğin yüceltilmesinin en çarpıcı örneğini sunuyordu. Çünkü faşizmin en önemli ayırt edici özelliği kadını, halkları aşağılarken erkeği de sürekli yüceltmesidir. Kontra güçlerin RT’ye olan bu “derin sevgisi” tesadüf değil, faşizmin erkek egemen ruh halinin yalın bir yansımasıdır. Bu bağlılık öldürme arzusuyla birleşince Cizre’de fotoğraflandığı gibi savaşın en acımasız hali ortaya çıkıyordu. Mussolini, “savaş erkeğe aittir” derken bu gerçekliğe işaret ediyordu.

Yine Türk ordusunun Cizre’ye girişini resmeden fotoğraflar tıpkı Hitler’in Moskova önlerindeki duruşuna benziyordu. Hitler Moskova’yı bir kadına benzettikten hemen sonra da işgal edilmesi, saldırılması emrini vermişti. Hitler böylelikle faşizmin cinsiyetçi karakterini de açık bir şekilde ifade etmişti.

Bir bütün Kürdistan’ı “kadınlaştırmak” isteyenlerin unuttuğu, zaten yüzyıllardır düşürülmek istenen Kürdistan’ın son kırk yıldır kadınlar şahsında onur kazandığı, özgürlük yolunda ilerlediği, bütün dünyanın gıptayla baktığı insanlığın aydınlık yüzleri olduğudur. Yine faşistlerin unuttuğu diğer bir hakikatte Hitler, Mussolini gibi diktatörlerin sonunu da direnenlerin belirlediğidir…

İstikrarlı şekilde direneceğiz!

Sonunda AKP’nin vaat ettiği, istediği ‘istikrarı’ yakaladık.

Artık Kürt illeri istikrarlı bir şekilde bombalanıyor. Gençler sorgusuz sualsiz istikrarlı kurşunların hedefi oluyor. Kadın, yaşlı, çocuklar istikrarla donatılmış, faşist çetelerin insafına bırakılmış, sokağa çıkma yasaklarına alıştırılıyor.

İstikrarlı bir şekilde cenazelerimizi sokaklardan almamıza izin vermiyor, defin işlerini yaptırtmıyor.

İstikrarlı bir şekilde halkların siyasal temsilcilerine “şafak operasyonları” yaptırıyor, siyaseti karartıyor.

İstikrarlı bir şekilde yakaladıklarını hapislere, sürgünlere gönderiyor.

İstikrarlı bir şekilde HDP milletvekilleri üzerinden, ona oy vermişlere saldırıyor.

İstikrarlı bir şekilde barış, demokrasi, eşitlik diyenleri hedef alıyor, fiziki olarak ortadan kaldırılması için çağrıda bulunuyor.

İstikrarlı bir şekilde önüne gelene hakaret ediyor, “Sen niye hakaret ediyorsun?” diyenleri hakaretten cezaevlerine atıyor.

İstikrarlı bir şekilde çocuk yaşta öldürdüklerinin yanına, çocuk yaşta tutuklattırdıklarını ekliyor. İstikrarlı bir şekilde cezaevleri yapıyor. Tutukladıklarının yetmediğini görüp tüm ülkeyi cezaevine çeviriyor.

İstikrarlı bir şekilde gazetecileri dövdürüp hizaya getiriyor!

İstikrarlı bir şekilde haber yapanları tutukluyor. Kirli işlerinin tümüne yayın yasağı getiriyor.

İstikrarlı bir şekilde mahkeme kararlarını tanımıyor. Anayasa mahkemesini hiç tanımıyor.

İstikrarlı bir şekilde Alevi’ye, Kürde, Süryani’ye, Laza, Ermeni’ye saldırıyor, hakaret ediyor, edenleri ödüllendiriyor.

İstikrarlı bir şekilde medya organlarına el koyuyor, el konanları tek elde toplanıp “çok yaşa padişahım” dedirtiyor.

İstikrarlı bir şekilde akademisyenlere hakaretler yağdırıp, haklarında davalar açıp, tutukluyor.

İstikrarlı bir şekilde protestoları, mitingleri, gösterileri yasaklıyor.

İstikrarlı bir şekilde Ortadoğu gericiliğiyle savaş mekanizmaları üretiyor. Suudi, Katar üçlüsüyle mezhepçilik yapıyor.

İstikrarlı bir şekilde Saadam Hüseyin gibi elinde “Kuran-ı kerim” sallıyor.

İstikrarlı bir şekilde IŞİD’i, El Nusra’yı destekliyor.

İstikrarlı bir şekilde Alevi düşmanlığı yapıyor.

İstikrarlı bir şekilde Kürt düşmanlığı yapıyor.

İstikrarlı bir şekilde “affedersiniz” her şey oluyor.

İktidarın, iktidarı elinde tutan erkin böylesine saldırısı altındayız. Halklarımız, inançlarımız saldırı altındadır. Kendimizi korumak için tüm farklılıkları bir yana bırakarak, birleşik mücadeleyi yükseltmek şarttır. Sorunların demokratik ortamda tartışılmasına izin verilmediği, tartışanların bir şekliyle ortadan kaldırıldığı ülkede, istikrarlı bir şekilde direniş kaçınılmazdır. Zalimin zulmüne karşı, mazlumun direnişinin de o kadar inatçı olduğunun bilinmesi gerekiyor. Onun içindir ki; Alevisi, Sünnisi, Kürdü, Türkü ile bu ülkede haksızlığa uğrayanlar da, haksızlık yapanlar kadar cesurdur…

Erdoğan’dan topyekun savaş ilanı!

NURAY BAYINDIR / İRFAN DAYIOĞLU

16 Mart günü muhtarlara seslenen Erdoğan „ya benden yanasınız ya da düşmansınız“ anlamına gelen çok sert bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşmayla başta Kürtlere, ardırdan onları sözle de olsa destekleyen, iktidarı eleştiren herkese açık savaş ilan etti.

HDP’lilerin derhal parlementodan atılmasını isteyen aksarayın kara sultanı, HDP dışındaki  düzen partileri MHP ve CHP’ye de çağrı yaparak „millet Koalisyonu“ kurulsun dedi.  Bununla da yetinmeyen Erdoğan, Kürtlere karşı sürdürülen savaş politikasını desteklemeyen ve barış diyen herkesi de düşman ilan etti.

Anlaşılan Erdoğan’a AKP hükümetinin Kürdistan’da uyguladığı vahşet yetmemiş olacak ki, Düne kadar sadece PKK, PYD ve YPG’yi terörist gördüğünü söylerken, şimdi  bunlara ek olarak HDP başta olmak üzere Kürtleri destekleyen hangi örgütlenme varsa hepsini terörist ilan ediyor ve HDP milletvekillerinin meclisten derhal atılmasını emrediyor !

Bay  Başkan devam ediyor; „Dokunulmazlıklar meselesini süratle neticelendirmeliyiz. Parlamento bu konuda adımını süratle atmalıdır. Yani, bir kişi mi olsun, iki kişi mi olsun? Böyle bir şeyi konuşamayız. Biz, ortaya ilkeyi koymalıyız, ilkeyi. Nedir bu ilke? Benim Kürt kardeşlerimi, vatandaşlarımı sokağa dökmek suretiyle 50-52 kişinin ölümüne vesile olanlar bu ülkede teröre teşvik eden insanlar olarak yargılanmayacak da bu parlamentonun içerisinde gelip boy gösterecek ve bunları bu millet seyredecek öyle mi? Öbür tarafta, arkasında PKK’nın, PYD’nin, YPG’nin olduğunu çok açık net olarak söyleyenler bu ülkede temiz olacak öyle mi? Bunlara karşı parlamento eğer gerekli tavrı ortaya koymazsa bu millet ve bu tarih bu parlamentodan hesabını sorar.”

Erdoğan için Kürtlerin var olduğunu söylemek bile artık terörist olarak adlandırılmaya yeter hale geldi. Efendim kendileri artık HDP’yi meşru siyasi aktör olarak görmüyormuş Sultan hazretleri  “Terörle mücadelede yanımızda olan dostumuzdur, karşımızda olan da düşmanımızdır. Bunun bilinmesi lazım. Mesele bu kadar açık, bu kadar nettir.” diye devam ediyor.

Bay başkan hızını alamıyor „yeni bir terör tanımı“ yapılmalıdır diyerek, eylemi yapanlar dışında insan hak ve özgürlüklerini savunanları da, parlementer sistemi savunan siyasi partileri de, STK üyelerini de, yani daha açık bir söylemle kendisinden olmayan herkesi terörist ilan etmenin hukuki gerekçelerini  hazırlayın diye hükümete çağırı yapıyor.

Tarihte çokça örnekleriyle karşılaştığımız totaliter rejimlerin ayırt edici özelliklerinden biri, terör suçunun kapsamını siyasallaştırıp, esnekleştirmeleri ve iktidarın baskı ve sindirme aracı haline getirmeleridir. Erdoğan da tüm otoriter rejim liderlerinin yaptıklarını örnek alıyor ve tüm toplumsal kesimlere gözdağı vermeye çalışıyor.

Hızını alamayan Erdoğan kükrüyor; „Efendim, (köşe yazarıymış, düşüncesini belirtiyormuş), ne olursan ol, beni bağlamaz. Eğer senin kalemin teröristin yanında yer alıyorsa sen benim karşımdasın. Gün, mücadele günüdür, gün zalimlerin üzerine en sert şekilde gitme günüdür.”

Şimdi bu memleketin aklıselim insanları bu söylenenlere karşı susacaklar mı? Susarak onay verecekler mi?

Adam açıkça bir savaş ilanı yapıyor, bu ülkenin ulusalcı  sözde sol siyasi partileri,  sözümona kanaat önderleri ise sus pus olmuş bekliyorlar. Ankara olayında haklı olarak terör eylemine tutum alırlarken sıra Kürdistana ve oradaki katliamlara gelince, devlet terörüne, soykırım „çökertme ve göçertme“ amaçlı, insanları diri diri yakma eylemlerine gelince kafayı kuma gömüyorlar.

HDP Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız anlatıyor:  “Sağlam kalan evlerde operasyonları yapan birliklerin nasıl ruhsal sıkıntılar yaşadığını gördük. Kürtlüğü, Türklüğü, her şeyi bir tarafa bırakın, tüm erdemler yok edildi. Hiçbir etiğin hukukun, hassasiyetin gözetilmediği bir operasyondu. İnsanlığı bitirme operasyonu.“

Kürtler de, yarın şöyle derlerse „Ey  bu ülkeyi sevenler, bugün içinde bulunduğumuz kaos ortamının tek sorumlusu kendini yitirmiş gibi sağa sola saldıran, Kürt halkının onuru ve şerefini ayaklar altına alan bu sultan bozuntusuna tutum almayanların tümü bizim düşmanımızdır. Tümü halk düşmanıdır, haindir, işbirlikçidir.“ derlerse cevabınız olacak mı?

Işte böylesi kutuplaştırıcı bir gidişata dur diyebilmek için; artık tüm siyasal kaygılardan, örgütsel kaygılardan uzak, tamamen insani ve vicdani duygularımızla hareket ederek olaylara tutum almamız gerekiyor.

AKP iktidarının başı tarafından ilan edilmiş ve pratiğiyle Kürdistanda taş taş üstünde bırakmayan bir topyekün savaş gerçekliği var. Bu gerçeklik karşısında hala „biz iki tarafı da haklı bulmuyoruz“ diyerek bir üçüncü yol varmış gibi yaparak iktidarın yanında durduğunuzu gizleyebilir misiniz?

Bugün ülke, arkasına Ergenekon çetelerini almış Erdoğan tarafından bilerek ve isteyerek hızla bir kamplaşmaya sürüklenmektedir. Bu kamplaşmada sermayeden, zulümden, inkardan, imhadan, yok saymadan, toplumsal soykırımdan yana olanlar  Erdoğan’ın yanındadır. Bundan dolayı medya suskundur, bundan dolayı doğuda kan gövdeyi götürürken, batıda çıt çıkmamaktadır.

Şimdi asıl tutum belirlemesi gerekenler, insan hakları savunucuları, sosyalistler, devrimciler, çevreciler, müslümanlar, Aleviler, bilcümle ezilenlerdir. Bugün Kürt halkına savaş hukukuna bile sığmayan vahşeti uygulayan bu iktidar  siz sustukça, bazı kaygılardan dolayı „iki tarafa da eşit mesafede kalalım“ anlayışını aşmadıkça, açıkça mazlumun safında amasız, fakatsız yer almadıkça. Yarın sıra size geldiğinde haklı olsanız da,  „biz direniyoruz, Kürtler nerede?“  deme hakkını kaybedersiniz.

Ek olarak, suskunluğunuzdan dolayı daha fazla zulüm görmüş, katliama uğramış Kürt halkının evlatları  artık normal insandan beklenen tepkilerin dışında tepki vermekte haklı olurlar. Bugün iktidara ses çıkarmayanlar, Kürtlere sağduyu çağrısı hiç yapamazlar. Çünkü sağduyulu olması gereken zulüm uygulayanlardır. Zulme uğrayanlar, oturup toptan imha edilmeyi beklemezler. Kürtler de elbette eli kolu bağlı öldürülmeyi beklemeyeceklerdir. Yapabildikleri kadar kendilerini savunacaklardır.

Devrimciler elbette sivilleri hedef alan eylemleri onaylamazlar. Ancak devrimciler aynı zamanda bu tür olayların olmaması için önceden haklının yanında açıktan tutum alırlar. Devrimciler  iktidarın bir halkı toptan yoketmek girişimine engel olmaya çalışırlar. Güçleri oranında mazlumun safında faşizme karşı mücadele geliştirirler. Devrimciler, mücadeleye büyük bedeller ödemek gerektiğinin bilinciyle atılırlar.  Tarihsel koşulların dayatmasıyla, zaman ve zemin hazır olmasada devrimciler ; bazen faşizme karşı mücadelede kaybedebileceklerini bile bile savaşmayı göze alırlar. Çünkü devrimciler bilir ki, tarihsel an gelip çattığında „teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür.“

Bugün böyle bir süreçten geçilmektedir. Erdoğan’ı da teslim alarak yanına çeken derin devlet  kendilerine karşı mücadelenin en dinamik kesimlerini imha ile işe başlayarak adım adım faşizmi iktidarlaştırıyor.

Devrimcilerin görevi bu gidişe dur diyebilmek için en geniş muhalefet cephesini örmektir.

Faşizme karşı mücadele sisteme karşı mücadeledir.

AKP iktidarının değişmesi tek başına faşizmi ortadan kaldırmaz. Olsa olsa geriletir.

AKP iktidarı Erdoğan vasıtasıyla Kürt halkına ve dostlarına, Türkiyeli aydınlara, devrimcilere, demokratlara, tüm ötekileştirilen toplumsal kesimlere tek seçenek bırakıyor. Bu da „tartışmasız gelin teslim olun“ seçeneğidir.

Devrimciler bu gerçekliğin bilinciyle, faşizmin zulmüne karşın, aslında TC devletinin bölgedeki savaşta en büyük kaybeden olduğunu da akılda tutarak mücadeleyi yükseltmek göreviyle karşı karşıyadırlar.

Bugün Kürt halkına karşı topyekün bir savaş ilanıyla Kürdistan’da taş üstünde taş bırakmayanlar, Nato’nun ikinci büyük ordusuyla bir Kürt mahallesini ancak üç ayda ele geçirebiliyorsa kazandıkları zafer olsa olsa, Pirus zaferi olabilir.

Öte yandan Erdoğan’ın 16 Mart’taki savaş ilanına ek olarak 17 Mart günü başbakan Davutoğlu ; “Gelin dokunulmazlıkları hep beraber kaldıralım. Yani bugünkü çağrımız hiçbir parti ayrımı gözetmeden, şu anda Meclis’te dosya olarak bekleyen 506 dokunulmazlık fezlekesi var, hepsini birden kaldıralım. AK Parti’nin çekinecek hiçbir dosyası yoktur. Hiç çekinmiyoruz.”  Çıkışıyla yeni bir oyunu devreye sokmak istiyor.

İktidar Bu tür kurnazlıklarla HDP’li vekillerin vekilliğini düşürmeyi  amaçlıyor.  Açıklamadan hemen sonra CHP ve MHP „kürsü dokunulmazlığı hariç“  var olduklarını belirttiler.

Öte yandan T24’e değerlendirmelerde bulunan HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken de, “Bu konuda partimizin sunduğu iki tekliften birincisi zaten bu yönde bir karar alınmasıydı. O bakımdan Davutoğlu’nun çağrısını olumlu karşılıyoruz” dedi.

“Görüşülen dosyaların içeriğiyle ilgili kamuoyunun şeffaf bir şekilde bilgi alması sağlanmalı” diyen Baluken, “Bizim ikinci teklifimiz 550 milletvekilinin dokunulmazlıklarının tamamının kaldırılmasıydı. Bu konuda da ilerleyen günlerde bir adım atılırsa destek verilecektir” diye konuştu.

Bu fezlekelerin 278’si HDP’lilere ait. Bu fezlekeler aracılığıyla 41 HDP milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması isteniyor. 134 fezleke CHP için, 40 AKP için, 14 MHP için ve 4 bağımsız için bulunuyor.

Erdoğan’ın „millet koalisyonu“ kuralım  çağrısına MHP zaten çoktan destek vermektedir. CHP ise AKP’ye geçmişte neden PKK ve Öcalan’la görüştün diye dava açmaya çalışmaktadır ve „hükümet teröre karşı (siz Kürtler anlayın)  ne yapacaksa biz açık çek veriyoruz“ diyerek „millet koalisyonu“nda yer alacaklarını beyan etmişlerdir.

Bugün TBMM zaten işlevsiz bir kurum haline getirilmiştir. Ülkeyi Erdoğan tek başına MGK ile ittifak içinde yönetmektedir. Bu ülkenin seçilmişlerinin iktidar üzerinde hiç bir yaptırım gücü bulunmamaktadır. Dolayısıyla tüm milletvekillerinin dokunulmazlığı kalksa da olur, kalkmasada.

Erdoğan’ın derdi „seni başkan yaptırmayacağız“ diyenlerledir.

Gündeme getirilen tüm gerekçeler aslında kürsü dokunulmazlığı çerçevesindedir. Zaten yarın göreceksiniz sıra HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmaya gelince tüm öteki partiler işbirliği yapacaktır. Ve bu meclisten sadece HDP’liler ihraç edilecek ve hapse gönderilecektir.

Davutoğlunun „restinizi görüyorum“ tavrı tamamen bir aldatmacadan  ibarettir.

Orta yerde giderek Kürt-Türk boğazlaşmasına kadar varabilecek bir savaş gerçekliği dururken, insanları sahte gündemlerle meşgul etmeden, bu kanlı savaş oyununu teşhir etmek ve Erdoğan ve iktidarını tecrit ederek bu savaşın önüne geçecek politikalar üretmek tüm devrimcilerin-demokratların birincil görevi olmalıdır.

Erdoğan savaşmadan iktidarda kalamayacağını iyi bildiğinden bu kaos ortamının devamını istemektedir. Bize düşen görev ise halkların eşit ve özgür koşullarda birlikte yaşamasını sağlayacak bir barışı tesis etmek için mücadele etmektir.

Barış Erdoğan’ın sonudur ve Erdoğan barışın önündeki en büyük engeldir. Bu denklemi çözmek ise biz devrimcilerin boynunun borcudur.

Alevi ovasına AFAD ‘truva atı’!

Maraş ve çevresinde yaşayan Alevilerin yaşam alanları, yeni tehditlerle karşı karşıya. Çöp tesisi planıyla başlayan ekoloji katliamı niyetinin ardından şimdi de Alevi köyleri ortasına 27 bin kişilik sığınmacı kampı ve çimento fabrikası yapılması planlanıyor. Maraşlı Aleviler ise kamp ve fabrika planlarından dolayı tedirgin. Özellikle kampın cihatçı çetelerin yatağı olacağı ve Alevi köyleri için ciddi tehdit oluşturacağı fikri, yöre sakinlerinin genel kanısı.

Maraş ve çevresinde bulunan en verimli tarım arazileri, Pazarcık ovasında. Ovadaki nüfusun neredeyse tamamı Kürt Alevi. Bu nedenle Türk devleti, bir süredir ovayı boşaltmaya çalışıyor.

2006 yılında yapılmaya başlanan çimento fabrikalarıyla ekolojik katliam başlatıldı. Daha sonra devreye giren Maraş’ın çöpünü ovaya getirme planı, tepkilerden dolayı geri çekildi. Şimdi de Maraş Organize Sanayi Bölgesi ve AFAD’a bağlı kampta kalan Suriyeli sığınmacılar, ovaya getirilmek isteniyor. Suriyeli 27 bin sığınmacının getirilmek istenmesi, bölge halkını tedirgin ediyor.

AFAD yetkilileri kampı, kent merkezine 20 kilometre uzaklıktaki Dulkadiroğlu ilçe sınırları içerisinde yer alan ve mülkiyeti Maraş Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan 37 hektarlık alana yapmak istiyor.

İmza kampanyası başlatıldı

Yapılmak istenen AFAD kampı, çoğunluğunu Alevilerin oluşturduğu bölgede huzursuzluğa neden oldu. 1978 yılında yaşanan katliamın travmasını üstünde atamayan Kürtler, yeni bir travmayla karşı karşıya getirilmek isteniyor. Zira halk, kampla niyetlenenin Pazarcık Ovası’nın Kürt Alevi demografisinin de değiştirilmesi olduğunu düşünüyor.

16 köy muhtarı ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi ile mahalle sakinleri, çeşitli etkinliklerle kamp planına karşı çıkıyor. Geçtiğimiz ay yapılan basın açıklaması ile kamuoyuna yansıyan tepki, şimdi de Maraş‘ta ve Avrupa’da yaşayan Maraşlıların başlattığı imza kampanyalarıyla devam ediyor.

Pazarcık köylerinde yaşayan Kürt Aleviler, kamp planını çimento fabrikası, sanayi bölgesi ve çöp tesisi gibi planlardan ayrı görmüyor; ardında Kürt Alevi nüfusun göç ettirilmesi niyeti olduğunu düşünüyor. Birçoğu, “Neden şehir merkezine yakın boş dağlık alanlara değil de bizim köylerimizin arasına yapılıyor” diye soruyor.

Sorularını ve tepkilerini ilettikleri kentteki yetkili merciler ise topu hep Ankara’ya atıyor, “işin orada bittiğini” söylüyor. 

Cihatçı AFAD kampında paşa!

HDP Antep milletvekili Mahmut Toğrul, Maraşlıların tepkisini şu sözlerle açıklıyor: “Silvan’dan Sur’a, Cizre’den Nusaybin’e, Kürtlere yönelik savaşın ideolojik harcı, yeni İslamcı ırkçılıktır. AKP’nin Kürtlere karşı savaşı, İslami argümanlarla sentezlenmiş Türklükle yapılıyor. AFAD kampları da bu paralelde çalışıyor. Bu kamplarda DAİŞ ve diğer Selefi gruplar örgütleniyor. AFAD kampında kalan bir cihatçı, Türkiye’nin yanlarında olduğunu ve Esad ile Aleviler yönetimden düşene kadar Suriye’ye gidip savaşacaklarını söylemişti. Yani Alevileri kesen, Kürtleri bombalayan, Êzîdîleri köleleştiren barbar örgütler, AFAD kamplarında paşa gibi karşılanıyor. Pazarcık’ta yaşayan Alevilerin tedirginliği bundandır.”

Pazarcıklıların Suriye halkına “Neden geliyorsunuz, burada barınmayın” gibi bir söylemle yaklaşmadığını ama kamplarda mağdurlardan çok cihatçıların kalacağına inandığını belirten Toğrul, “Alevilerin tek talebi, bu kampların evlerinin, köylerinin, mahallelerinin uzağına bir yere kurulması“ diyor.

‘Bölgesel referandum yapılsın’

Suriye’ye cihatçı çetelerin Türkiye eliyle gönderildiğine ve “barut dolu fıçıya koşulduğuna” dikkat çeken Toğrul, ekliyor: “Mülteci sorunu kamp yapılarak çözülemez. İçeride ve dışarıda kalıcı barışla çözülür. Demokrasinin özü de halka danışmaktır. Maraş’taki Alevilerin bu talebi için bölgesel referandum yapılması, demokrasinin özüne uygundur.”

AKP’den başka herkes karşı

Maraş Alevileri ve demokratik kurumların temsilcileri, AFAD kampı planını gazetemize değerlendirdi:

Çevre Hareketi avukatlarından Mehmet Horuş: Narlı Ovası’nda kurulan iki büyük çimento fabrikası ile ilgili açtığımız davaların bir bölümü şu anda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ve karar aşamasında. Bu fabrikalarla ilgili yöre yurttaşlarının tepkisine rağmen kapasite artışları gerçekleştirildi. Çimento ham maddesi almak için kurulan maden ocaklarına açtığımız davalar da devam ediyor. Yöre, öteden beri ciddi bir ekolojik tehdit ile karşı karşıya. Çevre ve yaşam hakkını savunma adına hukuk mücadelemiz sürüyor. Bu endüstri tesislerinin yörenin geçim kaynaklarını ve sosyal dokusunu olumsuz etkilediği açık. Yaşam alanlarına bu şekilde haksız müdahalelerin gündemde olduğu bir yerde yeni sanayi projeleri ve mülteci tesisi kurulmak isteniyor. Yani giderek yaşam koşullarının daha olumsuz, çekilmez hale gelmesi riski var. DAİŞ için göç ettirilme hissedilmeye başlandı. Yapılacak projeler için halkın görüşüne başvurulması bir yana halk, bilgi dahi almakta zorlanıyor. Bu da tedirginliği daha fazla arttırıyor.

16 köy muhtarı kampa karşı 

Sivricehöyük Muhtarı Mehmet Caner: Kampa ilişkin şu an itibariyle kesinleşmis bir durum yok. Ama keşif yapmaya geldiler. Biz Tevekkeli (Tawkoylon), Fituşağı (Fîton), Sivricehöyük, Çınarlı (Teron), Seyrantepe (Topolon), Alibeyuşağı (Olîbagon), Mahsutuşağı (Maxson), Doğanlıkarahaşan (Doxonon) başta olmak üzere toplam 16 köy muhtarının imzası ile valiliğe dilekçe verdik, böyle bir kampın yapılmasına karşı olduğumuzu söyledik. Valilik bunun Ankara’da hazırlandığını, kendilerinin yapacağı bir şey olmadığını söyledi.

Katil sürüleri gelecek

Pir Sultan Abdal Derneği Maraş Şubesi Başkanı Salman Akdeniz: Suriye’de savaş devam ediyor. Göç eden insanlara karşı duyarsız olunamaz. Ancak yapılmak istenen kampa El Nusra ve DAİŞ’in katil sürüleri gelecek. Kim kontrol edecek? Bu, ileride önü alınamayacak katliamlar doğurabilir. 16 yer söyleniyor. Çınarlı’ya yakın olan alan, şu anda netleştirilen bölge. Buna karşı imza kampanyası başlattık. Ancak hukuki değil siyasi bir durum var. İlerde bölge halkı ile farklı etkinlikler yapabiliriz. 78’in korku ve travması halen var. Böyle bir oluşum insanları daha da korkutuyor.

Müsaade etmeyeceğiz

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu: “Yaptığımız başvurular başbakan tarafından cevaplanmadı. Bir karar çıkmadan habersiz kamp yapılamaz. Burada yeniden bir vahşet yaratılmasına müsaade etmeyeceğiz, kamuoyu oluşturmaya çalışacağız, bölgeye gideceğiz. Maraş’ta 78’de yaşanan kıyım unutulmadı, travmalar atlatılamadı. Bugün Ortadoğu ve Türkiye’de yaşananlar ortada. Mezhepçi politikalar derin kaygılar uyandırıyor. İnsanların kaygıları haksız değil. Türkiye’de ve Ortadoğu’da bu iktidarın yaptıkları ortada.

Art niyetli bir girişim

Avukat Mehmet Carman: Kamuoyu ve devlet erki üzerinde bir baskı oluşturmak istiyoruz. Kampı istemiyoruz. Oluşacak bir kamp, etnik sorunları da beraberinde getirecek. Kamp neden verimli tarım arazilerine yapılmak isteniyor? İnsanların geçim kaynağı tarım ve hayvancılık. Bugün 78 acısı da unutulmuş değil. İnsanlarda halen bir korku var. Burada bir art niyet olduğunu düşünüyoruz. İnsanlarda örgütlülük yok. İmza kampanyaları ve dilekçelerle bir hareketlilik yaratmak istiyoruz.

Çatışma zemini hazırlanıyor 

HDP Parti Meclisi üyesi Aziz Tunç: Yapılmak istenen, 78 Katliamı’nın devamı; travma öngören bir planlama… Bu Maraş‘ta var olan toplumsal katliamların devamıdır. Bir kampın oraya taşınmak istenmesi, aslında tamamıyla teknik bir ayrıntı. Kampı niye Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgeye taşımak istiyorsunuz? Halklar arası bir çatışma yaratılmak isteniyor. Bugün DAİŞ’in toplumsal destek aldığı yerler belli. Bu kamp ile günlük hayatta kavgaların oluşmasına engel olunamayacak. Bölgenin sosyal dokusu tahrip edilecek. Bugün yerel yetkililer haberimiz yok diyor ama yerel yapı doğrudan bu işin içinde, hepsinin haberi var. Maraş katliamında da yerel yöneticiler işin içindeydi. Gelen tepkileri zayıflatmak için böyle söylemlerde bulunuyorlar. Zamanı geldiğinde de askeri müdahale ile kampı oraya kuracaklar. Bugün Türk devleti mültecileri kullanarak uluslararası alanda kazanç elde etmek istiyor. Maraş, AKP’nin en çok oy aldığı yerlerden biri. 7 Haziran seçimlerinde biz bunu biraz kırdık. Bu devleti rahatsız etti. Yürütülen demokrasi mücadelesinin önü kesilmek isteniyor.

Neden? Çünkü biz hantallaştık…

Terolar (Çınarlı) Muhtarı Mustafa Çılgı: 16 Aralık 1978’de Maraş ovasını boşaltmak için girişimde bulundular, 19 Aralık’ta katliamı başlattılar, 24 Aralık’ta durdular. Şimdi de kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bugün artık insanlarımızı ovadan sürmek için farklı yöntemler uyguluyorlar. Burada en büyük suç, kendi insanlarımızda. Niye? Avrupa’dan bizlere para geldi, bizler burada iyice hantallaştık. “Abim, kardeşim, bacım para gönderiyor” dedik. Kahveye oturduk, şehirlere gittik. Eskiden yamalı pantolon giyerken sonra markalı pantolonlar, elbiseler giydik ve lüks arabalara bindik. Kendi yöremizden, kültürümüzden tamamen uzaklaşarak boş bir toplum haline geldik. Bugün bizim köye ağır sanayi bölgesi kurulacak. İki yıl içinde bunu yapmayı planlıyorlar. Peki bu sanayinin zehri, çevre kirliliği, yaratacağı doğa katliamını kimse bilmiyor mu? Tabii ki biliyor ama düşünemiyor. Ağır sanayi bölgesi için insanlarımızdan arazi satın alıyorlar. Dönümüne biraz fazla para da verildi mi, insanlar seviniyor. Niye? “Fazla para kazandım, gider kendime lüks araba alırım, biraz gezerim” düşüncesinde. İleriyi düşünen yok.

Muhtarlar olarak valiyle görüşmeye gittik. Valiye, “Siz ve eşiniz yanınızda koruma olmadan sokağa çıkabilir misiniz” dedim, “Hayır” dedi. “Niye? Çünkü siz bu toplumu bu hale getirdiniz. Bugün Pazarcık ovasına bir de kamp kuracaksınız. Orada terör yuvası oluşturacaksınız. Bizler Alevi ve Sünni Kürtler iç içe yaşayan insanlarız. Buraya getireceğiniz kişiler ne yapacak? Alevi köylerden birkaç kişiyi ya da Sünni Kürtlerden birkaç kişiyi vuracak, sonra burada kaos yaratacaksınız” dedim. 1978’de katliam ile yapamadıklarını bugün bu tür projelerle yapacaklar. Önce “çöp” dediler başaramadılar, şimdi de sanayi ve kamp ile bizleri yok etmek istiyorlar. Sanayi de insanlarımızın “para kazanacağız” düşüncesiyle oluşuyor. Ne oldu işte, benim arsam verimsiz veya çok para veriyorlar diyerek hiçbir şey düşünülmeden insanlar arazilerini sattı ve organize sanayiyi buraya kuracaklar.

Özgür Politika/ ERDAL ALIÇPINAR / KÖLN

Yeter bu kanı durduralım

Her ne sebeple olursa olsun. Hangi gerekçeyle olursa olsun. Suçsuz, habersiz sivil insanları hedef alan hiç bir eylem haklı görülemez, gösterilemez. Ankarada meydana gelen patlamayı nefretle kınıyor. ölenlerin ailelerine baş sağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum.

Türkiye hızla görünmez bir el tarafından bir kaosun içine sürüklenmektedir. Ve ne yazık ki bu ülkeyi yönetenler boğanın kırmızı beze koştuğu gibi bu tehlikenin üstüne üstüne gitmektedirler. Toplum haketmediği bir savaşın içine sürüklenmektedir.

Bölgedeki kör savaş Türkiye’ye de yayılmaya çalışılmaktadır. Artık bu ülkede sağduyulu insanların gidişata dur demesinin zamanı gelmiş,  geçmektedir. Yoksa yarın bugünleri bile mumla arar hale geleceğiz. Oturup dizimizi döveceğimize bu zalimler iktidarını işbaşından uzaklaştıracak demokratik mekanizmaları harekete geçirmek gerekmektedir.

Terör kim tarafından yapılmış olursa olsun terördür. En büyük terör ise bu ülkede devletin kendi vatandaşını Sur’da, Cizre’de, Silopi’de ve yarın bir başka Kürt şehrinde  diri diri yakmasıdır aynı zamanda. Ankara’dakine  tutum alıp Kürdistan illerinin yerle bir edilmesine sesiz kalmak ikiyüzlü ve alçak bir tutumdur. Bugün rüzgar ekersen, yarın fırtına biçersin. Bu fırtınayı önlemenin yolu daha geç olmadan barış sürecinin yeniden başlatılmasıdır.

Bu kaos ortamından yararlanarak iktidarını sürdürmeye çalışan AKP aslında giderek sona yaklaşmaktadır. Bu sonu uzatmak için şiddete sığınan Erdoğan ise gün be gün kendisini işbaşına getirenlerin yanındaki kredibilitesini yitirmektedir. Gülen ile ittifaka zorunlu olarak, MGK’nin istemi ile son veren Erdoğan’ın ipleri, şimdi de dün Ergenekoncu diye hapislere tıktığı Pentagoncu ordunun eline geçti. Bilinenin aksine Erdoğan orduyu değil, ordu Erdoğanı ele geçirdi.

Bugün uygulanan savaş konseptinin mimarı sadece Erdoğan değildir. Bir bütün olarak Türkiye’nin egemen güçleri ve onların siyasal temsilcileri hep birliktedir. AKP’si, CHP’si ve MHP’si hep birlikte bugün için Kürt hareketini bitirmeye çalışıyorlar. Yine aynı güçler mevcut hükümete sözde teröre karşı açık çek verdiklerini belirtmekten çekinmiyorlar. Anlaşılan bu bir devlet konseptidir ve bu faşist devleti savunan tüm güçler hep birlikte bu oyunu oynamaktadırlar.

Bakınız, Kürdistanda taş üstünde taş bırakılmazken sesini çıkarmayanlar, Ankara’da patlayan bombadan sonra nedense çok duyarlı hale geldiler. HDP başta olmak üzere tüm Kürdistani kurumlar ve duyarlı devrimci-demokratik çevreler Ankara katliamını herkesten önce lanetlediler. Ancak söz konusu siyasal partiler Cizre’de, Sur’da, Silopi’de insanlar diri diri yakılırken seslerini çıkarmadılar. Kürde gelince her türlü alçakça davranışa maruz kalabilir, kızları çırıl çıplak edilip yerlerde sürüklenebilir, cesetlerinin üzerinde tankla geçilebilir. Mantık bu olunca daha çok Ankara yaşanır.

Unutmayın etki-tepki sorunudur bu. Kim Kürt halkını şiddet, baskı ve katliam ile bir kez daha esaret altında yaşatacağına inanıyorsa büyük yanılıyor. Elbette demokrasiden, özgürlükten yana olan herkes şiddetin her türlüsüne karşıdır. Ancak unutmayın ki, her ezilmek istenenin,  yok edilmeye çalışılanın da meşru savunma hakkı saklıdır. Diyalog yollarını kapatırsanız, demokratik tüm örgütlenmeleri işlevsiz hale getirirseniz, insanları diri diri yakmayı kendinize hak görürseniz ve toplumu bu kadar duyarsız hale getiriseniz. Bu zulme uğrayan topluluğun çocukları da boş durmazlar. Bu tehdit vesaire değildir. Bir fizik yasasıdır. Etki tepkiyi doğurur. Elbette biz bu tür eylemleri meşru savunma statüsünde göremeyiz. Ancak devletin terörüne ses çıkarılmadığı sürece, karşı terörü de engellemek olanaklı olmaz.

Devletin görevi vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Ancak bugün Kürdistan’da yapılan uygulamalara baktığımızda devlet vatandaşını artık tanklarla, helikopterlerle bombalıyor. Devlet her Kürdü potansiyel suçlu görüyor ve imha edilmesi gereken bir hedef haline getirmiş bulunuyor. Şimdi Ankara’ya haklı olarak ağlayanlar, biraz da Cizre için, Sur için, silopi için ağlarlarsa yarın Yüksekova’da, Şırnak’ta, Nusaybin’de olacakları belki önleriz ve  dolayısıyla yeni Ankara’ların da önüne geçmiş oluruz.

Ankara için insanlığını hatırlayanlar  dün Kürt kızlarının ölü bedenleri teşhir edilirken de insan olarak tepki verebilselerdi zaten Ankara’lar olmayacaktı. Faşizmin bir kuralı var önce düşman gördüğü güçleri parçalara ayırır ve kendince en tehlikeli gördüğünden başlayarak tek tek yok eder. Bugünün faşist AKP iktidarı da aynı yöntemi izlemektedir. Önce Kürtleri yok edecek, sonra sıra Türkiyeli ilerici güçlere, Alevilere, sivil toplum örgütü mensuplarına ve en son da düzen içinde kendine muhalif olanlara gelecektir.

Eğer bu yukarda saydığım hedef güçler geç olmadan birleşebilirlerse, faşizmi döktüğü kanda boğabiliriz. Ya da daha açık deyişle daha fazla kan akıtılmasını önleyebiliriz. Bugün biz birleşebilirsek, ayırım gözetmeden katledilen her bir insanımız için aynı duyarlılığı gösterebilirsek, birbirimize empatiyle yaklaşabilirsek, bu kanlı iktidarın sonu da bir o kadar yakınlaşmış olacaktır.

Sözün özü Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarı yıkılmadan ülke içine girdiği kaos ortamından kurtulamaz. Bugünkü mevcut devlet sistemi demokratikleştirilemeden de,  halkların bir arada eşit ve kardeşçe yaşama şansı  bulunmuyor. Bundan dolayı bugünkü AKP iktidarının işbaşından gitmesi birinci hedefse, ana hedefimiz Türkiye’nin demokratik bir sisteme kavuşturulması olmalıdır. Bunun yolu ise geniş bir demokrasi cephesinden geçiyor.

Bu söylediklerimizi başarabilirsek, Ankara’da Sur’da, Cizre’de olan ölümlerin bir daha olmamasını sağlamış oluruz. Kanı topyekün durdurmuş oluruz.

Demokratik bir sistem her türlü şiddetin panzehiridir. Yoksa tek başına terörü lanetlemek, terörü önlemez. Hele bugün ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya göz önüne getirilirse, işimizin ne kadar zor olduğunu görürüz. Yani anlaşılan o  ki, bugün izlenen politikalar değiştirilmeden ya da değiştirilmesini sağlayacak mücadele aygıtları oluşturulmadan “terörle birlikte yaşamaya” alıştırırlar bizi.

Gazi ve Qamişlo Katliamlarını Unutmadık Unutmayacağız

Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Ertuğrul Kürkçü’nün Gazi ve Qamişlo Katliamları’nın yıldönümünde yayınladıkları mesaj

Gazi Katliamı

Bugün 21 yıl önce 22 kişinin öldürüldüğü, 155 kişinin yaralandığı Gazi katliamının yıldönümü. 12 Mart 1995 gecesi İstanbul’da çoğunlukla Alevilerin yaşadığı Gazi Mahallesi’nde dört kahvehane ve bir pastahane aynı anda kimliği belirsiz kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırılar sonucu Halil Kaya adlı bir vatandaş hayatını kaybetti, beşi ağır yirmi beş kişi yaralandı Saldırganların olay yerinden uzaklaştıktan sonra gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdükleri ve taksiyi ateşe vererek kaçtıkları anlaşıldı. 13 Mart’ta saldırıları protesto etmek için yürüyüşe geçen İstanbul’un dört bir yanından gelen yaklaşık 15 bin kişinin üzerine ateş açılması üzerine çatışma başladı. 15 Mart’a kadar süren ve İstanbul’un Ümraniye ilçesine de sıçrayan çatışmalar sonunda 20’den fazla kişi hayatını kaybetti.

Gazi katliamının aydınlatılması için mücadele veren ailelerin bütün çabalarına rağmen ne katliam aydınlatılabildi ne de ölümlere sebep olanlar cezalandırılabildi. Toplam 6 yıl süren dava bir kentten diğerine sürgün edilerek 2 polis memurunun dörder yıl hapis cezası aldığı Trabzon’da sonuçlandırıldı. Bu katliam da tıpkı Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas’ta olduğu gibi doğrudan Alevileri hedef alan bir saldırı olarak tarihin ve hukukun karanlık sayfalarında yerini aldı. Ne var ki, katliamlarda da cezasızlığın kural haline gelmesi katilleri sonraki katliamlar için cesaretlendirmeye devam ediyor. Maraş, Çorum, Sivas Katliamlarıyla hesaplaşılmaması Gazi katliamının gerçekleşmesinde özendirici oldu. Katliamın gerçekleştiği dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak hiçbiri istifa etmedikleri gibi Ağar, Kozakçıoğlu ve Menzir de sonraki dönemde DYP’den milletvekili oldular.

Halklara karşı işlenen insanlık suçlarını aydınlatmadan ve sorumlularını yargı önüne çıkarmadan, halklar arasında kalıcı bir barış ve kardeşliğin tesisi edilmesinin mümkün olmadığını biliyor, Gazi katliamı’nda kaybettiğimiz yurttaşlarımızın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Onların anılarını barış, adalet ve özgürlük mücadelemizde yaşatacağımıza söz veriyoruz.

Qamişlo katliamı

12 Mart 2014’te Rojava Kürdistan’ın Qamişlo kentinde Suriye Baas rejiminin baskı ve asimilasyon politikalarını protesto eden 29 Kürt katledildi. Baas rejiminin amacı, kimliği, onuru ve statüsü için mücadele eden Kürt halkının özgürlük arayışını bastırmak, halkı sindirmek ve teslim almaktı.

O gün bütün dünyanın sessiz kaldığı bu insanlık suçuna, Kürt halkı ve dostları dışında kimse tepki göstermedi, uluslararası güçler çıkarları gereği baskıcı rejimle işbirliğine devam etti. Bugün Suriye’de yaşanan kanlı çatışma ve kayıplar nedeniyle Esad yönetimine büyük tepki gösteren, bütün dünyayı sessiz kalmakla eleştiren AKP Hükümeti de 2004’teki Qamişlo saldırısı karşısında sessizliği seçen hükümetlerden biriydi. Erdoğan hükümeti katliam sonrasında Baas rejimiyle yeni ticari anlaşmalar imzalayarak ikili ilişkileri daha da derinleştirmişti.

Bugün Qamişlo, Kürt halkının bedeller ödeyerek verdiği özgürlük mücadelesi sonrasında Rojava Devrimi’yle özgürleşmiş, Rojava’da hayata geçirilen demokratik özerk yönetimle Kürt halkı bir kez daha, tarih sahnesinden silinmeyeceğini, onurlu bir halk olarak, eşit ve özgür bir biçimde varlığını sürdüreceğini bütün dünyaya ilan etmiştir.

Bütün baskıcı, otoriter, inkarcı rejimlere karşı içeride ve dışarıda süren Kürt halkının bu onurlu özgürlük mücadelesinin yanında olmak ve bu mücadeleye eşlik etmek Qamişlo katliamında kaybettiğimiz kardeşlerimize tarihsel borcumuzdur.

12 Mart 2016

Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüleri

Gülistan Kılıç Koçyiğit-Ertuğrul Kürkçü

İran: Gorani Kürtleri, Pirler’in Düğünü

Zagros Dağları’nın derinliklerinde, vadilerin dik yamaçlarında taraçalar halinde yükselen köylerde, her yıl ocak ayında sevinçli bir telaş hüküm sürüyor; bin yıl önceki bir düğün yeniden yaşanıyor. Yüzlerce kişi ziyafet, ibadet ve zikir için toplanıyor. İran’ın Kürdistan eyaleti, Hewraman bölgesinde yaşayan Gorani Kürtleri, düğün vesilesiyle kutsal saydıkları bir âlimi, Pir Şaliyar’ı anıyorlar.

Yazı: Mehmet Sait Taşkıran / Fotoğraf: Umut Kaçar

Geniş düzlükler son bulup ulu dağlara doğru yol almaya başladığımızda İran’ın Kürdistan eyaleti sınırlarına girdiğimizi anlamıştım. Eyaletin kuzeyindeki ilk Kürt kenti olan Saqqez’den geçmiş, Irak sınırına yakın, kaçakçılıkla bilinen bir diğer kent Baneh’te soluklanmıştık. Kentin merkezinde yer alan park alanını dolduran insanlar önlerindeki küçük tezgâhlarda basit elektronik eşyaların yanında birbirinden farklı tespihler satıyorlardı. Tezgâhların önüne birikenler upuzun tespihleri inceliyor, birbirlerine gösteriyorlardı. Dervişlerin yaşadığı, çok eski zikir ritüellerinin gerçekleştiği, pirlerin yâd edildiği birbirinden farklı törenlerin yüzlerce yıldır süregeldiği bir coğrafyada olduğumu zikir tespihlerini görünce hissedebilmiştim. Biz daha güneye, Irak sınırı boyunca uzayan Zagros Dağları’nda yer alan Merivan kentine bağlı Hewraman bölgesine gidecek, bin yıldır hiç aksamadan devam eden Pir Şaliyar merasimine katılacak ve çevredeki inanç ritüellerine tanık olacaktık. Daha uzun bir yol bizi bekliyordu.

Toprak kendi rengini terk edip yerini yükseklerde bembeyaz kar örtüsüne bıraktığında dağları saran dar yollarda ilerlerken sessizliğe bürünmüştük. Sessizliği bozup şoförümüz ve rehberimiz Hamed’e bu dağların Zagroslar olup olmadığını sormuştum. Hamed gözü yolda ağır ağır yağan karların arasından pürdikkat ilerlerken “Daha ne olsun beyim bu dağlar Zagroslar’dan başkası olamaz” deyip kısa kesmişti. Karşımıza çıkan köyler derin vadilerin yamaçlarına kurulmuştu. Taşlardan yapılma evler basamakları andıran bir yapıdaydı. Hewraman bölgesinde olduğumuzu anlamıştım. T. F. Aristova Kürtlerin Maddi Kültürü isimli kitabında, İran Kürdistan’ının dağlık Hewraman bölgesindeki yerleşim yerlerinin nehir kenarlarından vadilerin tepelerine doğru taş yapılarla kurulu olduğunu anlatmıştı. Yol boyunca karşılaştığımız köyler neredeyse aynı yapıdaydı. Vadilerin derinliklerinden tepelere doğru basamakları andıran biçimde yükselen taşlardan yapılma evlerin yer aldığı bölge adeta bir taş ülkesini andırıyordu. Her evin damı aynı zamanda bir üstteki evin avlusunu oluşturuyor, sokaklar ise yine damların avlu olduğu yerlerde uzuyordu.
Bir süre sonra daha büyük bir yerleşim yeri olan Hewraman bölgesinin merkezi sayılan Uraman Taht’a varmıştık. Yolculuğa çıkmadan önce tanıştığım Zanyar Omrani’nin salık verdiği Parviz Rüstemi’yi bulmuş, misafiri olmuştuk. Daha Pir Şaliyar merasimine bir haftadan fazla bir zaman vardı. Öncesinde bölgeyi tanımak, köyleri görmek, dervişler ve pirler diyarı Hewraman ve çevresinde zaman geçirmek istiyorduk. Hem olur da yollar kapanırsa çok uzaklarda kalıp merasimi kaçırmak istemiyorduk. Doğru ya mevsim kıştı ve biz Zagros Dağları’ndaydık. Parviz Rostami, köyü gezerken bölgenin geçmişi hakkında ilginç detaylar vermişti.

“Taht, merkez anlamına gelir. Hewraman büyük bir bölgeyi, bu dağları ve çevresini kapsar. Kültürel anlamda Hewraman özelliklerini taşıyan üç yer vardır. Biri Irak tarafında, biri geride Caverud adında bir yer. Burası merkezdir. Eskiden burası bölgenin de yönetim merkeziydi. Yöneticiler de burada olurdu. Köyün tam karşısındaki yüce dağın da ismi Taht diye bilinir.”

Nüfusu üç bin civarında olan Uraman Taht’ı saran dağlarda kutsal sayılan mağaralar da yer alıyor. Hewraman bölgesi geçmişte Zerdüştlük açısından da önemli bir merkezdi. Halkın konuşma dili ve Kürtçenin eski bir lehçesi olan Goranice ile yazılmış Zerdüşt metinleri, bu bölgede çok yaygındı. Rostami anlatmıştı: “Burası aynı zamanda eskiden Zerdüştlerin sığındığı, kendilerini güvende hissettikleri bir yerdi. Goranicede Hewraman ‘bulutlu-yağmurlu-bereketli’ yer anlamına gelir. Aslında halk ağzında Huraman diye anılır. Zerdüştilikte ise ‘hur’ ateş, ‘aman’ da yükselmek, kalkmak anlamındadır. Bölgeye ‘Ateşin Yükseldiği Yer’ anlamı atfedilmiştir. Ateşin Zerdüşlük için kutsal olduğu bilinir. Bu bölge de Zerdüştlük açısından önemli bir yerdi.”

Taş Ülkesi
Eskiden Hewraman bölgesinin merkezi olan Uraman Taht, Zerdüştlerin sığınağıydı. Günümüzde 3 bin nüfusa sahip köy, aynı zamanda Pir Şaliyar’ın evinin ve türbesinin bulunduğu yer. Derin bir vadide basamaklar halinde yükselen taş evleriyle bir taş ülkesini andırıyor. Her evin damı aynı zamanda bir üstteki evin avlusunu oluşturuyor, sokaklar bu avlular aracılığıyla birbirine bağlanıyor.

Pir Şaliyar da 11. yüzyılda Hewraman’da yaşamış, Zerdüşt bir âlimdi. Miladi takvime göre 21 Ocak-20 Şubat arasına tekabül eden, Kürt takviminin rebendan ayında Pir Şaliyar anılmaya başlanır. Rebendan ayının onuncu günü ise Pir Şaliyar merasimi yapılır. Merasim esasen Pir Şaliyar’ın düğününün Uraman Taht’ta hâlâ ayakta duran ve kutsal sayılan evinin önünde canlandırılmasıdır.

Düğünün de bir hikâyesi vardır. Derler ki; Buhara kralı konuşmakta ve duymakta güçlük çeken dünyalar güzeli kızı Şah Bahar Hatun’u tedavi etmesi için Pir Şaliyar’a gönderir. Kız eğer iyileşirse Pir Şaliyar’ın onunla evlenmesine de müsaade edilecektir. Uzun süren tedavi sonucunda kız iyileşir ve Pir Şaliyar’a gelin olur. Fakat münzevi bir hayat yaşayan Pir Şaliyar’ın düğün yapacak bir şeyi yoktur. Tüm Hewramanlılar bir araya gelir, saygı duydukları ve çok sevdikleri pir için dillere destan bir düğün tertiplerler.

Bin yıldır gerçekleştirilen temsili düğün merasimine daha günler vardı. Aslında biz oradayken merasimin hazırlık aşamaları başlamıştı. Çünkü düğün merasimi kış ve bahar dönemi olmak üzere her dönem içinde üç haftayı kapsayan ritüellerle gerçekleştiriliyordu. İlk hafta çocuklarla birlikte evlerden ceviz dağıtımı yapılıyordu. Düğün günü ikinci hafta yapılacak, üçüncü hafta cuma günü ise Pir Şaliyar’ın yine Uraman Taht’ta bulunan kabrine ziyaret gerçekleşecekti. Aynı gün buğday ve cevizden yapılan, güneşi simgeleyen sarı ekmekler Pir Şaliyar’ın evine getirilip dağıtılacaktı. Sadece temsili düğün merasimi rebendan ayının ikinci haftası yapılıyordu. Diğer ritüeller bahar gelince tekrarlanıyordu. Düğünün gerçekleştiği gün ise çevredeki tüm yerleşim yerlerinden köye dervişler, ziyaretçiler gelecek, yemekler yapılacak, sonrasında ise evlerin önünde tefler çalınıp kol kola geçilip düğünün hayırlara vesile olması dileğiyle zikirler yapılacaktı.

Temsili düğün gününe kadar çevredeki diğer köyleri ve önemli kentleri geziyorduk. Uraman Taht’tan geçen ve güneye doğru vadi boyunca akan Sirvan Nehri’ni takip ediyorduk. Yine nehir kenarına kurulu Selin köyünde mola verdiğimiz kahvede söz Pir Şaliyar’dan ve dervişlerden açılmıştı. Kahvedekiler merasim günü yapılacak zikire benzer bir ritüelin şimdi daha ileride Nav köyünde yapıldığından bahsedince toparlanıp yola düşmüştük. Şaho Dağı’nın tam karşısındaki vadinin yamaçlarına kurulu Nav köyüne girer girmez köyün mescidinden gelen zikir seslerini duyunca koşar adımlarla mescide yönelmiştik. Mescidin ortasında insanlar kol kola girip halka oluşturmuş, köşede çalınan teflerle kendilerinden geçmişlerdi. Ortada uzun saçlı dervişler halkadan bağımsız, kendilerini kaybetmiş, başlarını öne arkaya sallayıp duruyorlardı. Tef sesleri ve kendilerini kaybetmiş dervişlerin nidaları derin vadide yayılırken dışarıdaki köylüler mescidin önündeki büyük kazanlarda yemek pişiriyorlardı. Zikir bitiminde konuştuğumuz mescidin hocası Hacı Halil Seyyidiyan bu ritüelin Hz. Muhammed’in yaklaşan doğum haftasına ithafen yapıldığını anlatmıştı. Sabah dokuzda başlayan ritüel Kuran okunmasıyla başlıyor, ardından vaaz veriliyor ve sonrasında çalınan tefler ve söylenen ilahilerle zikire geçiliyordu. Yapılan yemekler de köylünün nezir dediği ve tutulan dileklerin kabulü sonrası verilen adaklardı. Adak sahibi kişiler böyle ritüellerin sonunda verilecek yemekten sorumlu olurlardı.

Hewraman bölgesinde yaşayanlar çoğunlukla Şafii mezhebine bağlı. Tarikat olarak da Kadirilik ve Nakşibendilik hâkim. Zerdüştlükten sonra bölge İslamiyete geçmiş olsa da özellikle Irak’ın kuzeyini de kapsayan ve İran Kürdistan’ının neredeyse tamamında etkili olan Yaresan inancı uzun bir dönem bölgede varlık göstermiş. Yaresan cemaatine aynı zamanda Ehl-i Hak da denir. Dost-yoldaş anlamına gelen “yar” ile yaygın olarak sultan anlamında kullanılan “san” kelimelerinden oluşan Yaresan cemaatin bölgedeki genel adıdır. Cemaat üyeleri ise Ehl-i Hak adını kullanır. İran’da uzun bir dönem hâkim olan Zerdüştlük, İslamiyet sonrası bu bölgede İslami figürlerle karışıp Yaresan inancı ortaya çıkmış. Yaresan cemaati üzerine yıllarca araştırma yapmış M. Reza Hamze’ee Yaresan (Ehl-i Hak) isimli kitabında cemaatin tam anlamıyla beş dönemde şekil aldığını anlatır. Miladi 8. yüzyılda yaşamış Behlül ile ortaya çıkan bu inanç Şah Fezl, Baba Serheng, Şah Hoşin ve son olarak 15. yüzyılda Sultan Sehak ile birlikte dinsel örgütlenmeyi tamamlamış. Cemaatin filizlendiği yer ise şimdiki Kürdistan eyaletinin güneyinde yer alan Kermanşah ve çevresiydi. Esasen “Tenasüh” yani yeniden doğuş ve reenkarnasyon düşüncesi üzerine kurulu Yaresanlıkta Tanrının evreni yarattıktan sonra sırasıyla Hz. Ali’de, daha sonra da ismi geçen cemaat önderlerinin bedenlerinde tecelli ettiğine inanılır. Tüm yaratılış konularının, cemaate ait kuralların ve vecizelerin toplandığı “Serencam” isminde bir kitapları da vardır. Serencam, Yaresanların geçmişte yaşamış önemli önderlerinin, pirlerinin sözlerinden, beyitlerinden ve vecizelerinden oluşur. Başka irili ufaklı Yaresan dini metinleri olsa da hemen hepsinin toplandığı yegâne kitap Serencam’dır. M. Reza Hamze’ee, Serencam’da anlatılanların, Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’da anlatılanlarla da benzerlikler taşıdığını söyler.

Bölgede yaygın bir şekilde kullanılan Goranice, Serencam’ın da dilidir. Bu kitapta metinler Gorani nesir biçiminde başlar, nazım olarak devam eder. Yaresan metinlerindeki şiirlerin çoğu, her bir mısrası on heceli beyitlerdir. Başlangıçta yedi kola ayrılan cemaat daha sonraları dört kolun eklenmesiyle on bir koldan oluşmuş. Sayıları eskisine göre azalsa da bölgede hâlâ Yaresan cemaatine bağlı gruplar bulunuyor. Hatta birçok kaynakta Türkiye’deki Zazaların ve Kürt Alevilerinin Yaresan cemaatinden kopup gelen topluluklar olduğu söylenir.

Kermanşah eyaletine bağlı Sahneh kentinde Yaresan’ın Ali-Elahi koluna mensup olan Derviş Ramtin ile sohbet ederken cemaatin dervişlerinin anlatıldığı bir kitapta Dersim piri Seyit Rıza’nın fotoğrafını da görmüştüm. Derviş Ramtin kendileri için kutsal sayılan dervişleri, pirleri anlatırken Seyit Rıza’ya da değinmişti. Zikirlerinde tambur ve tef çalınan bu grup İran’da mürtet yani dinden çıkmış kimseler olarak ilan edilip hep tehlike altında yaşamış. Ali-Elahiler için büyük öneme sahip dervişleri de geçmişte hâkim yönetimler tarafından öldürülmüş. Kendi içinde kapalı bir topluluk olarak yaşadıklarını söyleyen Derviş Ramtin, baskılardan ötürü zikirlerini de gizli bir şekilde gerçekleştirdiklerini, zikir sırasında önce Serencam’da yer alan vecizelerin ve büyük dervişlerin kelamlarını tekrarladıklarını, sonrasında tambur ve tefle beraber yine derviş kelamlarından oluşan ilahilerle kendilerinden geçtiklerini anlatmıştı.

İnanç biçimleri değişse de en eski kültürel unsurların sürdürülmesinde İran’ın güçlü kültürel geçmişinin de etkisini unutmamak gerek. Uraman Taht köyünün idari anlamda bağlı olduğu Merivan kentinde misafiri olduğum Sosyolog Dr. Masoud Binandeh’le de bu konu üzerine konuşmuştuk. Giyim kuşamın, yaşam biçimlerinin, hemen hemen bütün kültürel unsurların pek değişmediğinden bahsetmişti Binandeh. Geçmişte Zerdüşti din adamlarının meczup görünüşlü, uzun saçlı ve sakallı oldukları, İslamiyet sonrası da dünyadan elini eteğini çekmiş dervişlerin neredeyse aynı görünüşe sahip oldukları da ayrı bir detay. Merivan’dayken yine peygamberin doğum haftasına ithafen kentteki birçok tekkede zikir yapılmıştı. Şeyh Abdulkadir Kesnezan Tekkesi’ni dolduran Kadiriler arasındaki dervişler zikirin en coşkulu anında, yerlerinden kalkıp başlarını saran sarıkları ve takkeleri bir tarafa atıp kol kola geçmişlerdi. Uzun saçlı dervişlerin huşu halleri diğer insanların da kendilerinden geçmelerini sağlamıştı.

Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Kermanşah ve Kürdistan eyaletine ve genel olarak Batı İran’a geçmişte Medler, Akameniler, Partiyalılar ve Sasaniler gibi birçok başka halk ve kültürler egemen olmuştu. Çok eski zamanlardan 7. yüzyıldaki Arap işgaline kadar Kürtlerin çoğu Mezopotamya ve yerli Zagros dinlerinden etkilenen Mazdaizmin versiyonlarından birini takip etmekteydiler. Sasanilerin resmileştirdiği Zerdüştiliğin, imparatorluğun bu kısmını ne ölçüde etkilediğini kestirmek kolay değil. Fakat Doğu İran’a kıyasla Mecusi unsurlar, Zerdüşt inanışları bu bölgede İslamiyet sonrası da bir dönem etkiliydi.

Yaresan’ın büyük din adamı Şah Hoşin bir şiirinde Pir Şaliyar adında birine Zerdüştlükte önemli bir mabet olan Anahita Mabedi’nin yıkılmasından söz eder. Aslına bakılırsa Pir Şaliyar, Hewramanlı Camasp’ın oğlu Hodadad’ın takma adıydı. Yaresan’ın başlıca kitabı Serencam’a göre genç Şaliyar, Şah Hoşin’le görüşmeye gitti ve yaklaşık otuz sene Delfan ve Lekistan’da Yafteh-e Kuh dolaylarında yaşadı. Şah Hoşin, onu Yaresan inançlarını yaymak üzere Hicri 5. yüzyıl sonlarına (11. yüzyıl) doğru öleceği yer olan Hewraman’a gönderdi.
Pir Şaliyar’ın kendi şiirlerinden, vecizelerinden oluşan bir kitabının olduğunu da farklı kaynaklardan okumuştum. Kendisi de Gorani olan, 19. yüzyılın ilk yarısında yaşamış tarihçi Rashid Yasemi, bir araştırmasında, Kürt âlimlerinden duyduğu kadarıyla, Pir Şaliyar’ın ardında bir kitap bıraktığını belirtir. Yasemi araştırmasında Marifet-ül Pir Şaliyar (Pir Şaliyar’ın Bilgeliği) adıyla bilinen kitabın yabancılara gösterilmediğini, kitapta geçen vecizelerin farklı ortam ve zamanlarda kullanıldığını ekler. Yine aynı dönemlerde yaşamış başka bir tarihçi Mardux Kordestani de benzer bilgiler sunup Pir Şaliyar’ın şiirlerinin güzel ve arı bir Kürtçeyle yazıldığını söyler. Gittiğim hemen her yerde bu kitap hakkında sorular sorup araştırmalar yapsam da ne kitabın varlığına, ne de pirin şiirlerine dair sağlıklı bir bilgiye ulaşabildim. Bazı kişiler böyle bir kitabın olmadığını, kitapta yer aldığı söylenen vecizelerin yörede kullanılan atasözleri olduğunu, bazı kişiler de kitabın çok önceleri Avrupa’ya kaçırıldığını söylemişti.

Merasimin gerçekleşeceği gün gelip çatmıştı. Merivan’dan yola çıkıp yine karlı Zagros Dağları’nın yolunu tutmuştuk. Yola çıkarken yolların kapandığını, çığ tehlikesinin olduğunu haber alsak da kararımızdan vazgeçmemiştik. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra akşama doğru tekrar Uraman Taht köyüne varmıştık. Köyün girişindeki, özellikle baharda ve yaz aylarında doğal güzellikleriyle de ünlü köyü gezmeye gelenler kışın ise Pir Şaliyar merasimine katılan ziyaretçiler düşünülerek yapılan otele yerleşmiştik. Merasim güneş doğmadan başlayacaktı. En küçük ayrıntıyı bile kaçırmak istemediğimizden, erken kalkmak için bu taş ülkesinde uykuya dalmıştık.

Uyandığımızda güneşin doğmasına daha iki saat vardı. Karlı dağların ortasında Uraman Taht hâlâ uykudaydı. Gecenin karanlığında sokak görevi gören evlerin avlularından Pir Şaliyar’ın evine geçmiştik. Kısa süre sonra karanlık, çocuk sesleriyle dağılmaya başlamıştı. Alacakaranlıkta küçük gruplar halinde sayısız çocuk, ellerinde poşetleriyle önce evlerin kapılarını çalıyor ve yüksek sesle müjde anlamına gelen “kote kote” nidalarıyla evlerdeki insanları uyandırıyordu. Pir Şaliyar’ın düğünü böylelikle bütün evlere müjdeleniyor, müjdeyi alan ev sahipleri çocuklara karşılığında şeker, ceviz dağıtıyordu. Gün aydınlanırken köylüler evlerinden çıkmış, kimi büyük mescidin önünde, kimi damlarda, kimi de Pir Şaliyar’ın evinin avlusunda birikmeye başlamıştı. Düğün sevinci herkesin yüzünden okunuyordu.

Önce kurbanlar kesilecek, sonrasında düğün yemeği yapılacaktı. Nereden geldiklerini anlamama fırsat olmadan bir anda onlarca insan önlerinde büyükbaş hayvanlar, koçlar ve keçilerle Pir Şaliyar’ın evinin önüne gelmişlerdi. Hayvanların etrafını saran köylüler kurban kesimine geçmişti. Kurbanlıklar yine köylülerin adaklarından oluşuyordu. Hatta Merivan’da, Baneh’te ve Hewraman’ın diğer köylerinde adak adayan insanların Pir Şaliyar merasiminde kesilmek üzere kurbanlıklarını Uraman Taht’a gönderdikleri bile anlatılmıştı.

Pir Şaliyar’ın evinin dışında kurban töreni yapılırken evin içinde ise ateş yakılıp kazanlar yemek için hazır hale getiriliyordu. Dışarıdaki hengâmeden uzaklaşıp rehberim Hamed’le birlikte evin içine geçmiştik. Kazanların başında ateşle meşgul olanlarla konuşma fırsatı bulmuştuk. Bundan bin yıl önce, Pir Şaliyar’ın gerçek düğününün düzeninden ve organizasyonundan sorumlu iki ailenin hiç değişmediğini öğrenmiştim. Rüstemzade ve Bakşi ailelerinin şimdiki fertleri aynı heyecan ve sevinçle yemeği organize ediyor, havas dedikleri seçkin kişiler de onlara yardımda bulunuyorlardı. Kurban kesimi bitmiş, etler ayıklanmaya başlanmış, gücü kurbanlığa yetmeyen ama adağını türlü hububat vererek ve yemeğin çeşnisine katkıda bulunarak gerçekleştirmek isteyen köylüler ellerinde küçük çuvallarla Pir Şaliyar’ın evine doluşmuşlardı. Kaynayan kazanlara evvela et, sonra dövülmüş buğday, nar, alıç, türlü baharat bırakılmış, güzel koku versin diye yöreye özgü kurutulmuş bitkilerden ceferi, şembelile, merze, reyhan katılmıştı. Birkaç saat sonra “aş-e torş” dedikleri yemek hazır olmuş ve dağıtımına geçilmişti. Bütün köylü ellerinde tencereler, kovalar ile düğün yemeğinden nasiplenmek için bekliyorlardı. Yemeğin dışında kurbanlıklardan kalan etler de fakire fukaraya dağıtılıyordu. Diğer evlerde ise çevreden gelenleri misafirperver Hewramanlılar evlerine davet ediyor, sofralar kurulup düğün yemeği sunuluyordu.

Pir Şaliyar’ın evinin önü öğlen namazı sonrası yapılacak zikir için temizlenip hazır edilmişti. Sabah kurban töreni öncesinde olduğu gibi üst üste kurulu evlerin avlularında ve damlarında insanlar birikmeye başlamıştı. Kalabalık giderek artmış, birazdan başlayacak zikir törenini izlemek için yer tutan insanlarla evlerin damları dolup taşmıştı. Pir Şaliyar’ın evinin önündeki geniş avluda toplanan insanların arasında, ellerinde teflerle bekleyen başka bir grubu seçebiliyordum. Köyün yaşlıları, yemek sonrası kıyafetlerini değiştirip keçeden yapılma, adına “feresi” dedikleri kalın ve kahverengi yeleklerini giymişlerdi. “Takile” denilen başlıklara “kiş” dedikleri sarıkları dolamışlardı.

Bir süre sonra ellerinde tef olan köylüler halka kurup ritim tutmaya başlamışlardı. Geride kalan genç yaşlı bütün köylüler, dervişler, civar köylerden ve kentlerden Pir Şaliyar’ı yâd etmeye gelenler kol kola geçip tef çalan grubun çevresinde geniş bir halka kurmuştu. Zikir başlamıştı. Uraman Taht’tan yükselen Allah nidaları tüm Zagroslar’a yayılıyor, derin vadiden süzülen Sirvan Nehri sanki zikire uyup daha coşkulu akıyordu. Pir Şaliyar’ın evinin avlusundaki zikir halkası büyüdükçe büyüyor, diğer evlerin damlarına taşıp başka halkalar oluşuyordu. Tef çalmaktan yorulanların yerini başkası alıyor, ritim hiç susmuyordu.

Saatlerce süren zikir akşama doğru son bulmuştu. Pir Şaliyar’ın temsili düğünü coşkulu bir zikir merasimiyle tamamlanmış, yapılan dualar ve çekilen hu’lar ile pir yâd edilmişti. Merasime katılanlar evlerine dönmüş, Uraman Taht Zagros Dağları’nın ortasında sessizliğe gömülmüştü. Köyün dışına doğru bir tepelikte yer alan mezarlıkta, rengârenk çaputlarla bezenmiş yeşil kubbeli kabirde uyuyan Pir Şaliyar yine çok sevdiği dağlarla baş başa kalıp inzivaya çekilmişti…

ATLAS MART 2013/SAYI:240

 

Yaresan cemaatinin büyük dervişlerinin anlatıldığı kitapta Dersim piri Seyit Rıza da yer alıyor. Seyit Rıza cemaatin pirlerinden sayılıyor

 

Bölgede bir dönem sayıları daha fazla olan Yaresan cemaati 11 koldan oluşuyor. Bu kollardan biri Ali-Elahiler. Müzik onlar için hem zikir törenlerinin, hem de günlük hayatlarının vazgeçilmez bir parçası. Derviş Ramtin müzikle iç içe yaşıyor; bölgede özel bir önemi olan tar, tambur ve tef çalıyor.

 

Kermanşah eyaletine bağlı Sahneh kentinde, yörede “kargâh” denilen enstrümanın yapıldığı atölyeler bulunuyor. Burada yapılan tar, tambur ve setarlar dünyaca biliniyor. Kargâh-e Nekisa’nın sahibi Said-e Zolnuri 20 yıl önce tar ve tamburun ortak seslerini veren bir çalgı üretmiş. O enstrüman UNESCO’nun Geleneksel Müzik Koleksiyonu’na kabul edilmiş.

Firaz Baran’ın Pazarcık Mutfağı kitabı çıktı

Hêl yayınevi “Pazarcık Mutfağı” isimli bir kitap yayınladı. Firaz Baran’ın hazırladığı kitapta toplam 119 tarif yer alıyor.

Yazar, kendisi aşçı değil. Bu nedenle tarifleri bilenlerle söyleşiler yapmış ve onların anlatımlarını düzenleyerek yayınlamış. 49 tarif Şêxo İnanma‘dan, 26 tarif de Songûlê Rîvon‘dan alınmış.

Kitapta Pazar­cık‘ta yenilen doğal otlar, yapılan tatlılar, soğuk ve sıcak yemekler ile kış hazırlıkları anlatılıyor.

Örneğin kışın kullanmak için onlarca doğal ot, sebze ve meyve ile et kurutuluyor. Sîramok, çoyê çê, dolmalık patlıcan, çîr, tu, durma gibi… Bunların nasıl kurutulduğu ve nasıl yemek yapıldığı işleniyor.

Pazarcık’ta 100 bini aşkın fıstık ağacı var. “Kitapta fıstık nasıl yetiştiriliyor ve fıstıkla neler yapılıyor” soruları da yanıtlanıyor.

Aşçı Şêxo İnanma’nın Tespiti

Tariflerin çoğunu veren aşçı Şêxo İnanma ise çocukluğu ve gençliğini yaylada geçirmiş. Daha sonra ise yıllarca modern restorantlarda aşçılık yapmış. Kitaba bir önsöz yazan İnanma şöyle diyor:

“Bölgemiz bitki, meyve ve evcil hayvanlar bakımından zengindir. Önemli olan bu zenginliği mutfağa yansıta­bilmek ve kültürün bir parçası haline getirebilmektir. Bu zenginliği mutfağa yansıtan insanların içinde büyü­düm. Verdiğim tarifleri de yaşayarak öğrendim.”

Kitapta Pazarcık yöresinin en sevilen yemekleri lozık, içli köfte, kilor, katma ve tarhana da anlatılıyor.

Yazar, “Tarifleri belgelemek için hazırladım. Ama kitaptaki tariflere bakarak ben de yemek hazırlıyorum” diyor.

Firaz Baran, sitemize yaptığı değerlendirmede ayrıca şuna vurgu yaptı: “Bölgemizde 40’ı aşkın doğal ot ve yabani meyveyle yiyecekler, kahveler, ekşiler hazırlanıyor. Ancak bu kültürü göçten sonra doğan çocuklar bilmiyor. Bunun kaybolmaması için bu çalışma iyi oldu. Bir de şunu gördüm ki, zamanında yazmadığımız için bunun sağlık sektörüne etkisini ve ticaretini de düşünmemişiz. Oysa yaylalarımız ve dağlarımız kendine özgü, başka yerde olmayan sayısız vitamine sahip doğal otlar barındırmaktadır.”

Firaz Baran Kimdir?

1975’te Pazarcık’ın Pulyone Jêri köyünde doğdu. 1997-2007 yılları arasında Med, Medya ve Roj TV’de muhabir ve seslendirmen olarak çalıştı. Bugüne kadar yayınlanan kitapları şunlardır:

  1. Hunerkom Akademî Mîr (Antoloji ve Araştırma, 2007)
  2. Mehmet Bayrak (Biyografi, 2008)
  3. Pazarcık (Araştırma, 2012)
  4. Neden Ali Değil de Zerdeşt (Ethem Xemgin ile uzun söyleşi, 2013)
  5. Bêrîvan –Binevş Agal- (Biyografi, 2014)
  6. Pazarcık Mutfağı (Yemek kitabı, 2016)

 

‘Tek devlet, tek millet ve tek medya istiyorlar’

“Biz Türkiye’de yapılmayanı yapıyoruz, yani haber. Diğerleri hükümet bülteni gibi. Çok iyi biliyoruz ki, hükümetin yalanlarını ortaya çıkaran haberler yaptık. Mesela, teröre karşı mücadele ediyoruz diye bir savaş yürütülüyor Cizre ve Şırnak’ta. Sivillerin ölmediği iddia ediliyor. Yandaşlar ‘teröristleri sivil diye gösteren kanal bunlar, RTÜK uyuyor musun?’ diye hedef gösterdi bizi. Yaptığımız haberlerin, ister savcılık, ister RTÜK, ister medya tetikçileri yalan olduğunu ispatlasın, biz bu kanalı kapatırız. İMC tüm bu süreçte göze batan bir diken oldu. Özü bu.” İMC TV’nin genel yayın yönetmeni Eyüp Burç. 26 Şubat’ta Türksat uydusundan ‘atılmaları’nın sebebini böyle anlatıyor.

Burç’a göre haksızlık ya da usulsüzlük burada bitmiyor. Çünkü İMC TV,  yayından RTÜK kararıyla değil, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gönderdiği ve “PKK/KCK propagandası” yaptığı iddiasıyla çıkarıldı. Ki bu prosedür olarak da ‘normal’ değil. Burç devam ediyor: “Aslında bunun RTÜK üzerinden yapılması lazımdı ama buna bile sabredemediler. Temel sıkıntı şu: Kuruluş olarak, Türkiye izleyicisine hitap etme hedefimiz vardı, o yüzden Türksat’tan yayın yapıyorduk. Türksat yayıncı kuruluş olarak ticari bir anlaşma yapar, bir şirkettir. O hizmeti bize vermekle mükelleftir, biz de onlara her ay para öderiz. Yayın içeriğimizle ilgili kurum Türksat değildir, karışamazlar. Yayın içeriğinin denetlendiği yer RTÜK’tür. Terör propagandası yaptığımıza dair kararın RTÜK tarafından alınması gerekiyordu.” Bu nedenle savcılık yazısının da sorunlu olduğunu ve savcılığın kendini RTÜK’ün yerine koyarak yetki gaspı yaptığını ve suç işlediğinin altını çiziyor. Yine usule göre Türksat, İMC ile yaptığı sözleşmeyi ancak önceden ve noter tasdikli bir ihbarnameyle iptal edebiliyor. Oysa İMC’ye sözleşme iptali yazısı ancak uydudan düşürüldükten beş gün sonra ulaşıyor. İşin tuhafı, İMC tv’nin daha bir ay önce Türksat’la sözleşmesini yenilemiş olması.

Yeni adres, Hotbird

İMC TV, Türksat’tan çıkarılmasından hemen sonra Hotbird uydusuna geçti ve akabinde hukuki mücadeleye başladı. Burç, “Tabii ki her sözleşmenin bir ticaret hukuku zemini var. Biz de mahkemeye gittik, tedbir kararı için başvuru yaptık. Ayrıca idari, ticari ve siyasi mahkemede hukuk yollarını kullanacağız. Maddi ve manevi tazminat davaları da açtık. AİHM’e kadar yolu olan bir süreç bu” diyor ve Türksat’ın Telekom’dan doğmuş, denetimini Sayıştay’ın yaptığı bir monopol yani tekel olduğunu hatırlatıyor. “Bu nedenle” diyor, “Bir monopol sözleşmeleri rahatlıkla feshetme hakkında sahip olmamalı çünkü alternatifi yok. Özel şirketiz, kamu şirketi değiliz diyorlar ama bütün bunlar mahkemede ortaya konacak şeyler.”

Öte yandan hızlıca Hotbird uydusuna geçmek, yayına devam ettirmeyi sağlasa da, izleyici ve ticari olarak ciddi zararları var. İMC’nin Kürt izleyicilerinin yüzde 90’ı zaten Hotbird üzerinden yurtdışı kanalları izlediği için Kürt izleyicilerde fazla kayıp yaşanmamış. Ama Türkiye genelinde ciddi kayıp var. Burç, “Hotbird’e geçince İMC izleyicisinin yüzde 50’sine ulaştık. Ama diğer yüzde 50’sini kaybetmiş durumdayız” diye anlatıyor.

Burç şöyle anlatıyor: “Reyting ölçümlerini dikkate alıyoruz ve bizim gördüğümüz, İMC haber kanalları içerisinde ilk 5’te. Bir sürü dezavantaj içeren duruma rağmen. Nereden bakarsan bak, izleyici ve bilinirlik açısından iyi durumdayız. Kadın, ekoloji haberleri veren bir televizyonuz. IŞİD’in Türkiye sınırından Suriye sınırına geçişini canlı veren televizyon biziz. Dünyada birçok televizyon bu görüntüleri kullandı. Bütün bunlar marka değeridir. Şu anda itibarsızlaştırılma ve kriminalize etme söz konusu. Bütün bunlar manevi zararlar.” Bir diğer zarar da bütün reklam gelirlerinin bir anda yok olması.  Yine de yayında ısrarlılar. 100’e yakın çalışanı ilk şoku atlattıktan sonra işe daha fazla sarılmış. İMC TV’nin haber koordinatörü ve yanı zamanda Basın-İş Sendikası başkanı Faruk Eren, “İzinde olan arkadaşlarımız geri geldi hemen. Bazı arkadaşlarımız maaş almasak da olur dediler. Arkadaşlarımız moralli ve şevkle sarıldılar işlerine. Çünkü biliyoruz ki biz doğru habercilik yapıyoruz” diyor. Burç da bu dönemde, özellikle Kürt iş insanlarından İMC’yi kendi gelecekleri açısından da “bir demokratikleşme platformu” olarak gördükleri için destek teklifleri aldıklarını vurguluyor.  Cemaat medyasına yapıldığı gibi İMC’ye kayyum atanması ihtimalini de akılda tutuyorlar. Burç “Korkuyor değiliz ama kaygılıyız” diyor.

“Kürt seçmeni kaybetmenin sorumlusu”

İMC TV’nin özellikle 7 Haziran’dan sonra ‘rahatsız verici’ bulunmaya başladığının altını çiziyor Burç. Sebepleri muhtelif:  “Sokaklarda ölü insanlar var, bu insanlar sivil. Onları almaya giden siviller de var. Bunları çekerken taranıyor kameramanımız ve yaralı halde hepsini çekti. Anadolu Ajansı ‘terör örgütü üyesi kameraman da vuruldu’ diye haber yaptı. Ayrıca neredeyse totaliter bir rejim haline geldik. Tek millet, tek devlet, tek dil, tek dinden sonra tek medya istiyorlar. Bir başka mesele tam totaliterleşme çabası: İMC hem HDP hem de AKP’nin Kürt seçmeni içerisinde bir numara. Bizim öğrendiğimiz bir şey de şu: 7 Haziran seçimleri sonrası Saray’da ‘Kürt seçmenimizi nasıl kaybettik?’ sorusuna cevap aranırken bir faktör olarak da İMC TV söylenmiş. O gün İMC TV’nin ipinin çekildiğini biliyoruz.”

Nazan Özcan