Ana Sayfa Blog Sayfa 6348

‘Erdoğan masayı devirmiş oldu’

Aysel Kılıç

Türkiye’nin doğusunda aylardır sıkıyönetimi aratmayacak uygulamalar var. Diyarbakır‘ın Silvan ilçesinde, Mardin Nusaybin’de ve en son Derik’te devlet sokağa çıkma yasağı uyguladı. Halk en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamazken, çatışma ortamı nedeniyle art arda ölüm haberleri geldi. İnsan Hakları Derneği’nin kayıtlarına göre, 7 Haziran seçimlerinden sonra başlayan çatışmalı ortam sonucu, sivil, asker, polis ve PKK’li olmak üzere 600’ün üzerinde insan hayatını kaybetti.

Peki, tüm bunlar neden yaşanıyor? Bu sorumu İstanbul eski milletvekili Sebahat Tuncel’e sordum. Tuncel, Halkların Demokratik Partisi (HDP) meclis üyesi ve aynı zamanda Halkların Demokratik Kongresi (HDK) eş sözcüsü.

HDP İstanbul İl Başkanlığı’nda bir araya geldiğimiz Tuncel ile hakkında açılan davalardan Kürtlerin taleplerine, bölge illerindeki ‘sokağa çıkma yasağı’ndan Rus savaş uçağının düşürülmesine kadar birçok konuyu konuştuk. Söyleşimiz sürerken, Can Dündar’ın tutuklandığı haberini de aldık…

“HAKKIMDA 67 DOSYA VAR”

-Dava üstüne davalar açıldı size, yurt dışına çıkmanız yasaklandı, en son hava limanında gözaltına alındınız? Ne söylüyorsunuz, ne yapıyorsunuz da bunlar başınıza geliyor?

Milletvekili olduğum dönemde, yaptığım tüm konuşmalar ‘sakıncalı’ bulundu. 8 Mart Kadınlar Günü’nde, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde, Newroz’da, partimizin kongrelerinde, halk toplantılarında yaptığım konuşmalardı bunlar. Kürt sorunu müzakere ve diyalog yoluyla çözülsün, Sayın Öcalan’la görüşmeler yapılsın, tecrit kaldırılsın demişim. Bunları hep söylüyorum, söyleyeceğim… Şu an hakkımda 67 dosya var. Neredeyse tamamı bu sorunla ilgili. Diğer milletvekili arkadaşlarımın durumu da benimkinden farklı değil.

“YARGININ BAĞIMSIZ OLMADIĞINI HEPİMİZ BİLİYORUZ”

-Havaalanında gözaltına alınmanız sürpriz oldu mu size?

Açılan her bir dava için ifadeye çağırılıyorum; ancak Bakırköy Savcılığı biraz işgüzarlık yaptı. Bana tebligat sunmadan yakalama kararı çıkarttı. Tanınan, bilinen ve adresi belli olan biriyim. Tebligat göndermeden hakkımda yakalama kararı çıkartması ve ardından yurt dışı yasağı getirmezi tamamen politik bir yaklaşımdır. Merkezi bir talep yerine getirilmiştir. Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını hepimiz biliyoruz. Siyasi iktidarın iradesi doğrultusunda hareket eden bir yargıyla karşı karşıyayız. Bu açıdan bana sürpriz olmadı. Türkiye’de adalete olan güvenimiz ortadan kalktı.

“HERKESİN ÜZERİNDE BİR SİYASİ BASKI SÖZ KONUSU”

– Can Dündar’ın tutuklandığı haberi de geldi.

Sadece bizim üzerimizde bir baskı yok. Düşüncelerini ifade eden herkesin üzerinde bir siyasi baskı söz konusu. Can Dündar gazeteci. Gazetecilere yönelik baskılar hiçbir şekilde kabul edilemez. Gazetecilerin tutuklanması aynı zamanda toplumun doğru haber alma hakkının da gaspıdır. Tüm bu baskı ve tutuklamalar, Türkiye’de hukuk ve demokrasinin işlenmediğinin bir göstergesidir.

“SAVAŞ KENTLERE İNMİŞ DURUMDA”

-‘Bölge’de neler yaşanıyor, bu sıkıyönetim neden?

AKP hak etmediği bir iktidar elde etti. 7 Haziran’da ortaya çıkan siyasi iradeyi yok saydı. Sonra sivil bir darbeyle, zorla iktidarı ele geçirdi. Sandıktan tek başına çıkmış olması, zorla olmadığı anlamına gelmez.

Kürt halkının öz yönetim ilanlarına karşı devlet haftalardır, aylardır şiddet uyguluyor. Sokağa çıkma yasağı ilan etti, yüzlerce insanın ölümüne, binlercesinin gözaltına alınıp tutuklanmasına neden oldu. Tüm bunlar, Türkiye’de adı konulmamış bir olağanüstü halin yaşandığını gösteriyor. Savaş giderek derinleşiyor. Silvan’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Derik’te yaşananlar kabul edilemez. Yaşam hakkı ihlal ediliyor, barınma ve sağlık hakkı ihlal ediliyor, devlet tüm bunlarla suç işliyor. Rojava devrimini yok sayan anlayışı bugün Türkiye’yi de savaşın içine itiyor. Savaş artık kentlere inmiş durumda.

“AKP KÜRTLERİN TALEPLERİNİ DİNLEMELİ”

-Kürt illerinde “demokratik öz yönetim” ilan edildi, dediniz. Nedir öz yönetim?

Kürtler kendi dili ve kültürüyle kendi kendini yönetmek istiyor. Türkiye’nin üniter yapısı içerisinde demokratik özerk bir sistemle bu işin çözüleceğini düşünüyor. Bu talebin aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacağını düşünüyor.

Dünyanın 20 ülkesinde 60 özerklik biçimi var. Bunların bir kısmı siyasi özerkliği bir kısmı yerel özerkliği ifade ediyor. Kürtlerin talebiyse siyasi özerklik. AKP Kürtlerin taleplerini dinlemeli…

“ÖZ YÖNETİM, ŞİDDETİ ORTADAN KALDIRIR”

-Türkiye’nin batısı özerkliği yeterince anladı mı sizce?

Aslında 2005’ten beri tartışıyoruz ama entelektüel bir tartışma gibi algılandı. Ne olduğu yeterince anlaşılamadı. Öz yönetim, bir toplumun kendi kendini yönetme biçimidir. Bunu sadece Kürtler için de önermiyoruz. Mesela Marmara’da da bölgesel bir meclis olsun. Burada yaşayanlar kendini bu mecliste temsil etsin. Bir mahallede yol mu yapılacak, ağaç mı kesilecek, bir yere HES mi yapılacak, ya da baraj mı yapılacak, oradaki yurttaşın onayıyla olsun.

Aslında demokratik öz yönetim herkesin isteyeceği bir yönetim ama söz konusu Kürtlerin siyasi talebi olunca başka yere çekiliyor. Devlet bunun tartışılmasına izin vermiyor. AKP, öz yönetimin ilan edildiği yerlerde şiddet uygulayarak, batıdaki insanlarımızın bunu anlamasını engellemeye çalışıyor. Öz yönetim şiddeti doğuran değil, şiddeti ortadan kaldıracak bir yönetim modelidir. AKP, toplumsal barışın sağlanması için çıkarılan bu projeyi, savaş politikalarıyla önlemeye çalışıyor. Dolayısıyla toplumun anlamasının önüne geçiliyor.

“ERDOĞAN ASIL MASAYI DEVİRDİ”

-Peki, “çözüm süreci koşulları tamamen ortadan kaldırıldı”, diyebilir miyiz?

AKP Hükümeti, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Haziran seçimleri öncesi, 15 Şubat 2015’te ortaklaştırılan mutabakatı yok sayarak asıl masayı devirmiş oldu. O mutabakat, müzakereden çözüm sürecine geçiş açısından önemliydi. Çünkü Türkiye’de barış umutlarını da güçlendirmişti.

Sayın Öcalan’la 7 aydır kimse görüştürülmüyor. Ne heyetimiz ne avukatlar ne de ailesi görüştürülüyor. Öcalan, 2013’te Amed (Diyarbakır) Newroz’unda yaptığı deklarasyonla bütün toplumsal kesimleri arkasına almıştı. O yüzden Sayın Öcalan’ın rolü çözüm sürecinde çok önemlidir. Türkiye savaşın daha derinleştirilmesini istemiyorsa; Öcalan’ın sağlık, güvenlik, özgürlük koşullarını sağlamalı ve müzakere masasına yeniden oturmalı.

-Çözüm süreci için yapılan görüşmeler kamuoyuna açık bir şekilde yapılamaz mıydı?

Elbette yapılabilirdi, yapılabilir. Eğer bu yapılmamışsa bunun sorumlusu da AKP. Devlet gizli yürütüyor. Kürt hareketi şeffaf olunması gerektiğini hep söyledi, söylüyor. Her iki tarafın güven verici adımlar atması önemli. Ama AKP bugüne kadar güven veren adımlar atmak yerine, bu süreci kırılgan hale getirdi. Türkiye’yi yoğun bir çatışmanın içine sürükledi.

Ama AKP’nin savaş politikasına karşı Kürtler direniyor, geri adım atmıyor. AKP, bir an önce bu savaş politikalarından vazgeçip, toplumun taleplerini dinlemeli. Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, eşitlik ve özgürlük diyenlerin taleplerini içeren barışçıl bir anayasayı sağlamalı.

“BATI DAHA GÜÇLÜ SES ÇIKARMALI”

-Rus uçağının düşürülmesine ilişkin neler söyleyeceksiniz?

AKP’nin DAİŞ’i destekleyen, Kürtlere karşı IŞİD’le komşu olmayı dahi kabul eden yaklaşımının sonucu olarak görüyorum. AKP’nin Ortadoğu’da yürüttüğü politikalar, Türkiye’nin çatışma zeminine girmesini beraberinde getirdi. Ortadoğu’da bugün DAİŞ’e karşı en etkin mücadele edenler yine Kürtler. Ama bu mesele artık sadece Kürtleri ilgilendirmiyor, bütün dünyayı ilgilendiren bir hal aldı. Bu nedenle Batı’nın da daha güçlü ses çıkarması gerek.

Türkiye demokrasi güçlerine de bir çağrı yapıyorum. Çatışmaların, savaşın önüne geçmemiz için hepimizin yan yana durması ve sesimizi güçlü çıkarması lazım. Çünkü savaş kaybettirir, barış kazandırır.

Demokrat Haber

Alevilerden, İngiltere Parlamentosunda Sekretarya

İngiliz parlamenterlerin, Britanya Alevi Federasyonu ile birlikte oluşturduğu Alevi Sekretaryası, İngiltere parlamentosunda kuruldu. Kuruluş resepsiyonuna CHP’li Şafak Pavey, Zeynep Altıok, Ali Haydar Hakverdi ve HDP’li Müslüm Doğan katıldı.

İngiltere Parlamentosu’nda Britanya Alevi Federasyonu ve İngiliz parlamenterlerin resmi olarak kurduğu Alevi Sekretaryası, düzenlenen bir resepsiyonla kamuoyuna duyuruldu. Resepsiyon açılışını üstlenen İngiltere ana muhalefet İşçi Partisi milletvekili Joan Ryan, Birleşik Krallık’ta birçok Alevi vatandaşın yaşadığına dikkat çekerek, İngiliz milletvekillerinin parlamentoda Alevi toplumunun sesi olmak istediğini söyledi.

Ryan konuşmasında, “Biz burada Alevi toplumunun yaptığı çalışmalardan herkesin faydalanabilmesi için bir ışık yakmak istiyoruz. Aleviliğin hem bir felsefe ve bir inanç hem de kültürel ve sosyal bir kimlik olduğunu biliyoruz” şeklinde konuştu.

‘ALEVİLİK DİN OLARAK AVRUPA’DA VE TÜRKİYE’DE TANINMALI’

Alevi vatandaşların Türkiye nüfusunda şimdiye kadar saklı kaldığını ileri süren İngiliz milletvekili, Aleviliğin dini bir kuruluş olarak resmen tanınması gerektiğini ifade etti. Joan Ryan, başkanlığını üstlendiği Alevi Sekreteryasına ilişkin, “Alevilerin Avrupa genelinde ve Türkiye’de durumunun anlaşılması ve resmi olarak tanınmasını sağlamak zorundayız. Bu yüzden hedeflerimize ulaşmak için çok çalışmak ve toplumla yakın temas içerisinde olacağız.” dedi.

PAVEY: CHP’NİN 10 MADDELİK ALEVİ RAPORUNU PAYLAŞMAYA HAZIRIZ

CHP İstanbul Milletvekili Şafak Pavey, Britanya Alevi Federasyonu’nun parlamentodaki girişiminin çok değerli olduğunu vurguladı. “Uzun yıllardır göçmen kimliğiyle kendi yurdunuzda gelişen olaylar son derece kötüye giderken, bu ülkede yaşamayı sürdürmenin ne demek olduğunu biliyorum. Bizler de ülkemizde Alevi toplumunun, gayrimüslimlerin ve benzer çevrelerin özgürlüklerini korumak için aynı mücadeleyi veriyoruz” ifadelerini kullanan Pavey ayrıca, geçen yıl CHP’nin Alevilerin taleplerine yönelik görüş ve önerilerini içeren 10 maddelik ‘Herkes İçin İnanç Özgürlüğü’ raporuna değindi. İstanbul milletvekili söz konusu raporun İngiliz parlamenterlerle paylaşmaya hazır olunduğunu belirtti.

Resepsiyona katılan bir diğer CHPli milletvekili Zeynep Altıok, Alevi Sekreteryası’nın kendisi için ayrı bir önemi olduğunu ifade etti. Altıok, “Mağdur biri olarak, mücadeleci bir aktivist olarak ve şimdi de bir milletvekili olarak burada bulunmak büyük bir ayrıcalık. Uzun zamandır Türkiye’de insan hakları, eşit yurttaşlık hakları için ve sonunda barışı kazanmak ve ülkemize doğru demokrasiyi getirmek için beraber mücadele veriyoruz. Bu özel etkinlikte olduğum için çok umutluyum” şeklinde konuştu.

MÜSLÜM DOĞAN: ALEVİLER İÇİN TARİHİ BİR GÜNDÜR

Alevi toplumu için İngiltere parlamentosunda tarihi bir gün yaşandığını belirten HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, “Aleviler olarak gerçekten çok önemli bir gün yaşıyoruz. Tarihi bir gündür bu Aleviler için. Alevilerin yaşadığı toplum içerisinde eşit yurttaşlık haklarına kavuşmak için verdiği mücadelenin bir sonucudur bu. Birleşik Krallık parlamentosunda kurulan bu grubu selamlıyorum” dedi.

CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi ise sekreteryada emeği geçenlere teşekkür ederek, “Mücadeleniz mücadelemizdir ve koskocaman bir tarihsel süreç içerisinde çok küçük bir zaman dilimine tekabül eden bir yaşantıyı sürmekteyiz. Bu yaşantımız boyunca da karınca misali ne kadar zulmün karşısında, yangının karşısında gücümüz neye yeterse, elimizden ne gelirse karınca misali o mücadeleyi vermeye hazırız” ifadelerini kullandı.

Aleviler de görüyor!

Anlaşılan o ki; IŞİD ile içine girilen stratejik ortaklık Türkiye’yi Ortadoğu’daki kavganın içine derinlemesine çekiyor. Türkiye’nin Ortadoğu’daki müttefikleri darbe aldıkça, geriledikçe, Türkiye, savaşın direkt bir parçası haline geliyor. IŞİD ile aynı paralelde saldırıları derinleştiriliyor. Konumlamasını da buna göre yapıyor.

Rus uçağının düşürülmesi, Türkiye’nin tarafını da ortaya koyduğu gibi çıkmazlarını da birlikte getirmiştir. Sayın Davutoğlu’nun “derinlik stratejisi” Rusya uçağı ile birlikte anlamını da kaybetmiştir. Suriye dağlarına çakılmıştır. Artık başbakanın “derinlik stratejisi” ABD, AB ve NATO kapılarında hazır ola geçmiştir. Kanatlarının altına sığınmıştır. Dünya liderliği iddiasından, sığıntı durumuna gelinmiştir.

Yine dünya sanki el birliği ile Türkiye’nin IŞİD ile ortaklığına son vermek için çalışmaktadır. Herkes ve her yerden bu işbirliğine dair açıklamalar, belgeler, söylemler dile getirilmektedir. Buna bir an önce son verilmesi istenmektedir. Bu durumun yaratacağı sosyal ve siyasal sonuçları önümüzdeki günlerde daha açık bir şekilde görmüş olacağız.

Tüm siyasal reflekslerini Kürt özgürlük mücadelesi ve Kürtlerin kazanımları üzerinden okuyan Türkiye, dünyada sorunları derinleştiren, çözmeyen ve savaşı dayatan devlet olarak görülmeye başlamıştır. Demokrasinin, özgürlüklerin geliştirilmesi bir yana, şiddetin derinleştirildiği her gün çatışma haberlerinin yayıldığı, ölüm haberlerini kanıksandığı bir ülke haline gelmiştir. Türkiye iktidarı şahsında, dünyada güvenirliği ortadan kalkmış, pazarlıklarla ayakta kalmaya çalışan bir yapıya dönüşmüştür.

Kürt bölgelerindeki askeri operasyonlar ile sivil ölümleri, hiçbir dönem bu kadar aleni olmamıştı. Siyasi partilerin temsilcileri, başkanları ve belediye başkanları bu kadar keyfi uygulamalara maruz bırakılmamıştı. Medyaya hiçbir iktidar tarafından bu kadar açık teslim alınmamış, yazarları tutuklanmamış ve gazeteciler sokakta şiddete bu denli maruz bırakılmamıştır. Tahir Elçi suikastında olduğu gibi, insanlar, insan hakları savunucuları gözümüzün içine baka baka katledilmemişlerdir. Geçmiş dönemlerde gizlilik içerisinde yürütülen katliamlar, günümüzde artık aleni bir şekilde yapılırken, siyasal ve sosyal sorumluları da hiç bir zaman bu kadar açık ve pişkince kamuoyunda dolaşmamıştır.

Herkes gibi Aleviler de bu durumu görmektedirler. Bunlara bakıldığında Alevilerin ürkmesi korkması devlet ve iktidara güvenmemesinden daha doğal ne olabilir.

Türkiye’de Kürt özgürlük hareketi başta olmak üzere, solcuların, sosyalistlerin, devrimcilerin ve Alevilerin hedef alınması bir tesadüf değildir. Suriye’deki stratejik ortaklarının da saldırıların hedefinde Kürtler, Aleviler sol ve sosyalistler vardır.

Onun içindir ki AKP’nin Alevilere dair yapacağı iddia edilen düzenlemeler, bir iyileşmeyi ifade etmemektedir. Yeni bir saldırının habercisidir. Savaş konseptinin bir parçasıdır.”İrfan evleri” diyerek cem evlerinin yasal statüye kavuşturulacağı yalandır. Aleviler üzerinden söylenen bu yalan, IŞİD ve benzeri kurumların varlıklarını örgütleyeceği yapılara zemin hazırlamak için Aleviler üzerinden yalanın örgütlendirilmesidir. Dedelere maaş Aleviler içerisinde istihbarat faaliyetini resmi statüye kavuşturulmasıdır. Eleman alınmasıdır. Kısacası yapılması düşünülen düzenlemeler Alevilerin özünden koparılarak devletleştirilmesi ve Osmanlıda olduğu gibi kapıkulu askeri haline getirilmesi arzusudur. Onun içindir ki AKP projesi, Alevilerin darbelenmesi, teslim alınması ve kişiliksizleştirilmesi projesidir.

Bunun karşısında Alevilerin, devlet-IŞİD ve onların Ortadoğu politikalarına karşı net durması gerekir. Elektrik ve su parası karşılığında Alevilik satılamaz. Alevilerin vicdanı dedelerin cebine sıkıştırılmış devlet aylığı ile Yezit parasıyla kirletilemez. “İrfan evleri” adı altında irfandan nasip almamışların lütfüyle cem cemaat olunamaz.

Alevi divanı kırklar aşkına kurulmuş bir muhabbet, adalet ve hukuk meydanıdır. Kerbela’da Hüseyin aşkına dara duranların meydanıdır. Direniş aşkıdır. Pir Sultan’ın Dediği gibi; “Sefasına cefasına dayandım efendim / Bu cefaya dayanmayan gelmesin efendim”.

Koçgiri Aşireti Sırrı Arayanlar

Yazı: Faik Bulut / Fotoğraf: Umut Kaçar

Hikâyeler vardır anlatılmamış; yüreklere gömülmüş, toprağa saklanmış veya suların akıntısına bırakılmış. Olaylar vardır yarım yamalak aktarılmış, acı ve sevda öyküleri olarak kalmış. Gerçek yönü çocuklardan, gençlerden gizlenmiş bir tarih. Koçgiri aşiretine ilişkin olan tarih tam da böyledir. Sivas’ın İmranlı ve Zara ilçeleri arasındaki köylerde, saklı kalmış bir kültür hazinesinin labirentlerinde dolaşırken aklımda bunlar vardı.
Söz konusu olan geniş bir coğrafya, büyük bir aşiret. Göçlerle başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok şehrine yayılmış, adı gibi kökenine ilişkin muamma ve tartışmaların halen devam ettiği bir topluluk.

Nitekim İmranlı’da tanıştığımız Ercan Yılmaz daha baştan bizi uyardı: “Sakın her yerde Koçgiri deyip durma; bazen tepkiyle karşılaşabilirsin. Bir keresinde, aşiret mensubu bir araştırmacı Koçgiri kimliğine ısrarla vurgu yaparken, kendini Türk sayan aşiret mensubu bazı köylüler tarafından tartaklanmıştı.”
İmranlı, Kılıçlar köyünden Gülbahar Aktaş ise genel anlayışı şöyle özetledi: “Aleviyim, hem Kürt hem Türk’üm. Daha önemlisi insanım. Oğlum cezaevine düşünce yedi yıl yastıkta yatmadım; hep ardı sıra sürüklendim durdum…” Oğlu yazar Ercan Aktaş ise, annesinin “Ovacık tarafından gelen ve (asimilasyon yoluyla) Türkleşmiş bir kabileden olduğunu” belirtiyor.

Oysa 16. yüzyıldan itibaren kayıtlara geçen bir aşiret Koçgiri. Muş, Diyarbakır, Urfa, Bitlis, Elazığ ve Dersim yöresine; Yavuz Sultan ile Şah İsmail mücadelesi sırasında Kızılbaşlara yapılan zulüm nedeniyle Sivas’ın Zara (eski adıyla Koçgiri/Çit-Maciran yöresi), İmranlı, Karacaviran, Bulucan, Beypınarı nahiyelerine; Zara ile Divriği arasında kalan bölgeye ve Erzincan’a bağlı Refahiye, Karcaniş, Kuruçay, Kemah köylerine ve nihayet Sivas’ın Suşehri ilçesi hudutları içinde kalan köyler de dahil yaklaşık 300 köye yerleşmişler. 1919-1921 yılları arasında Koçgiri adıyla bilinen isyan döneminde de toplam 300 köy ve 30 bin hane ve 12 büyük kabileden oluşuyordu. Kızılkaleli dede Veli Gülsoy, bu kabileleri şöyle sıralıyor: “Balan, Cafikan, İban, İbikan, Sefikan, Saran, Gerniyan, Pewrûzan, Laçinan, Riçikan, Zerikiyan, Pilvankan, Qalxanciyan, Pezgewran. Bunlardan Pewrûzan, Cafikan, Gerniyan ve Sefikan.” Dediğine göre, kabile kollarından bazıları iç çatışma, siyaset veya ekonomik nedenlerle Sarız ve Develi (Kayseri) ilçe köylerine göç etmişler.

Koçgiri İban kabilesinden Ali Şenkaya, sosyolog Mamo Baran’a aşiret tarihçesini şöyle özetlemiş: “En büyük dedemize Qoç Ağa, aşiretine de Qoçoğulları deniyormuş. Aşiret, Palu’nun (Karakoçan da olabilir) Erthan köyünden göç ediyor. Bir kısmı Erzurum-Aşkale’ye, diğeri Rize’ye, üçüncüsü de Erzincan Refahiye’ye gidiyor. Rize’ye göçenler asimile oluyorlar. Refahiye kolu ise daha sonra İmranlı’nın Kızıltepe köyüne gelip yerleşiyor. Aşiret nüfusu büyüdükçe arada anlaşmazlık çıkıyor ve ayrılanlar çevre köylere dağılıyorlar.”Koçgiri bey ve ağalarının (Alişan Bey, Haydar Bey gibi) bir zamanlar Sünni olmaları, sosyolojik bakımdan anlaşılır bir durumdur. Fakat bu, topluluğun soyağacını ve inancını bağlamıyor. Koçgiri beylerinin (dönemin nahiye müdürleri) Sünni oldukları varsayılsa bile, onların sonradan “Baba Mansur dedelerince Alevileştirildikleri” bilinir, söylenir. Gerek Koçgiri gerekse ondan olmayan birçok aşiret oymağının, köyünün zaman içinde Sünni mezhebindeyken Aleviliği benimsediğine veya Kızılbaşlıktan Sünniliğe geçtiğine dair çok sayıda anlatım ve kanıt var.

Koçgiri aşiretinin toplumsal hiyerarşisinin en tepesinde inanç bakımından “ocak”, toplumsal yanıyla “aşiret” bulunur. Hemen altında “qebile” (kabile) yer alır. Onun bir altı “bere”dir (oymak). “Xane” (hane veya boy) ve nihayet “mal” (büyük aile) son kademeyi oluşturur. Koçgiri kelimesinin Kürtçe yazılışı (Koçgîrî) olmalıdır; “sürekli göçenler, konargöçer topluluklar/aşiretler” anlamında kullanılmıştır. Aşiretin bilinen ilk atasının isminin Qoç olduğu söylenir. Aşiret, adını, Qoç adındaki bu atasından da almış olabilir.

Koçgirilerin çoğunda Alevi inancı birinci kimlik yerine geçiyor. Kürt veya Türk olmak ikinci derecede kalıyor. Ana hatlarıyla belirtirsek; Alevi toplumundaki İslam algısı, Sünnilikten tamamen farklı bir şekilde yorumlanır. Tanrı algısı da öyledir. Alevi inancında Allah en yukarıda yer alır. İkinci makamda Hz. Muhammed bulunur. Ondan sonra Kur’an gelir ama bu kutsal kitabın 6 bin 666 ayetine ayrıca 412 ayet eklenir. Hz. Ali hem yüce bir makamdadır hem de Natık (konuşan) Kur’an mertebesindedir. Bunu 12 İmam (Ehlibeyt) izler. İslam şeriatının yerine, 4 Kapı 40 Makam esas alınarak yol izlenir. Bunların açıklanması ve uygulanması da seyit, pir, rehber, dede/baba ve ocak/dergâh ve talip aracılığıyla olur. Pirlerin piri yahut mürşit mertebesindekilerin bulundukları ocaklar, Alevilerin nazarında Kâbe kadar değerli ve kutsaldır. Bu nedenle olsa gerek, Mekke yerine ocakları ziyaret ederler.

Alevilerin, Hak-Muhammed-Ali’den sonra çağırdığı ve yakardığı; zorda kaldığında medet umduğu kutsal şahsiyet Hızır’dır. İnanca göre; çağrıldığı anda ve yerde hazır olabilen, insanoğlunun imdadına yetişebilen ölümsüz bir güç veya üstün melektir Hızır. Koçgirilerin Hızır’a yakarışı şu şekildedir: “Ya Xizirê hespê boz! Tu pêşda feqir fikareyan re, gevîkîda ji me re yardım bîke (Ya boz atlı Hızır! Önce fakir fukaraya, daha sonra bize yardım et).”

Koçgiriler, yılda bir kez, ocak ayında üç günlük Hızır orucu tutarlar. Aşiret mensubu yazar Dursun Evren, kitabında, bu konuyu şöyle aktarıyor: “Hızır orucu, neredeyse Muharrem orucundan daha öncelikli ve önemli sayılır. Esasında yedi gün olan Hızır orucunun son üç günü şubat ayının ikinci haftasının salı, çarşamba ve perşembe günleri tutulur. Yedi gün tutanlar beş hafta önceden başlayıp sadece perşembe günleri tutarlar. Böylece dört hafta içinde toplam dört günlük orucun hemen ardından üç gün üst üste tutulmak suretiyle yedi gün tamamlanır. Cuma günü herkes gücüne göre hamurişi lokmalar yapıp dağıtır veya kurban kesebilir. Bazı köylerde cem yapılır. Perşembe akşamı ‘kalık’ ya da ‘deve’ adı verilen eğlence düzenlenir. Bir genç, saç sakal takar ve eline sazı alır; böylece temsilen Hızır rolünü oynar. İki genç ise deve gibi olurlar. Bir de yüzü kömürle boyalı Arap tipi canlandırılır. Yardımcı diğer gençlerle birlikte sazlı, sözlü şekilde evler dolaşılır. Gelin rolünü üstlenen genç, aniden içeri dalıp yaşlıların ellerini öper. Hızır rolündeki bazen evlerde kısa süreli saz çalar, soru sorar. Verilen armağanlar, topluca ayrı bir evde yenilir.

Hızır’ın kime uğrayacağı önemli bir beklentidir Koçgiri’de. Hızır’ın uğraması, o ev için bolluk bereket demektir. Bekâr kız ve erkekler orucun son günü asla su içmezler; rüyalarında hangi eve su taşırlarsa o evdeki gençle evlenileceğine inanılır.”

Veli Şahin, Kangal, Mescit köyü yakınlarında Gavurharabe denilen yerde “Kambur Hızır” diye ermiş bir kişiden söz etti. Kamburuyla mağaramsı kayaya sırtını dayayınca, kaya kamburun şeklini alıvermiş. Bu ulu şahsiyetten medet umup dilek dileyenler varmış.

“Cogi Baba ermiş, herkese muradını vermiş” sözüyle anılan hikâyenin kahramanı ise Yünören köyü dolayında adına her yıl şenlik düzenlenen, Hızır’dan sonra en fazla yüceltilen zat. Ona ilişkin bilinen rivayet şöyledir: Cogi Baba, 1400 çadırlık insanıyla Timur akınlarının önünden kaçarak Muş üzerinden Diyarbakır, Elazığ, Dersim yörelerinde konar-göçer bir hayat yaşar. Banaz üzerinden gelirken Pir Sultan Abdal ile tanışır. Onun idamından sonra yeniden yollara düşer. Küçük torunu Zeydi, İmranlı’ya bağlı bugünkü köye, Koçgiri aşiretinin yanına gelerek, “Etimi, kemiğimi size sattım” demek suretiyle yurt ister.

Koçgiriler, onun aslını neslini sorarlar. Şöyle yanıtlar: “Biz Horasan’dan göç eylemiş Cogi Kürt oymağındanız. Atam, dedem, babam Cogi diye bilinir.” Koçgiriler, kendisini bağrına basarlar: “Madem atan deden Cogi’dir. Senin adın da Cogi olsun. Şuradaki gözenin başı senin olsun. Bundan böyle sen de bir Koçgiri’sin artık.”

Cogi Baba muhtaçlara koşan, mazlumun yanında olan bir zat imiş. Dar zamanlarında, köylülerin umut ışığı olmuş, 1614 yılında hayata gözlerini yumarken, vasiyet babından birkaç söz söylemiş: “Bedenimle aranızdan gidiyorum. Fakat ruhumu ve umudumu avuçlarınıza bırakıyorum. Beni pınarın başına gömün ki, oradan akan sular hep direngenliğin, direnişin ve umudun simgesi olsun.”

Vasiyeti üzerine türbesi gözenin başındadır. Şimdi o türbede Koçgiri aşireti ve diğer komşu aşiret köylerinden her yıl onu ziyarete gelip adak adayan, dilek dileyen on binlerce insana rastlamak mümkün.

Bu yılki şenlik afişlerinde yazılan Kürtçe dilek ve yakarış, hem Cogi Baba’ya saygının hem de onun Hızır’dan sonra neredeyse ikinci derecede ulu kişi görüldüğünün bir ifadesidir: “Ey Yurda giden yolun öncü süvarisi/ Kelek ve gemilerde dolaşan Ey Hızır/ Ey kimsesizlerin ve sahipsizlerin sahip çıkanı/ Ey yerin ve göğün meleği/ Ey sabah seherinin meleği/ Ey sarı ay/ Ey Cogi Baba!”

Koçgiri’de başka şenlik, kutlama ve anmalar da söz konusu. 4 Ocak’ta “Gağand” (gaxand) Bayramı kutlanır. O gün dikiş dikmek, örgü örmek, su dökmek veya kaynatmak kesinlikle yasaktır. Özellikle çocuklar evleri dolaşarak bahşiş veya ikram isterler. Varsa, çeşitli malzemelerin karışımından çörek (gömbe/kömbe) yapılır. Çöreğin içine “akıl, bereket ve kısmet” diye işaretlenmiş küçük odun parçaları konulur. Dağıtılan çörekte işaretli hangi odun parçası kime çıkmışsa, dilenen o şeyden nasibini alacağına inanılır. Ayrıca buğday haşlanarak hedik yapılıp dağıtılır. Bayram, perşembe gününe denk düşmüşse cem düzenlenir. Gağand zamanı oruç tutanlar da olabiliyor. Bu münasebetle hikâye ve masallar anlatılır.

Buna benzer bir kutlama, heftemal (yedi aile anlamına geliyor) münasebetiyle gerçekleşiyor. Küçük heftemal 20 Mart, büyük olanı ise 30 Mart’ta kutlanır. “Sela Ezman”ın (gök kubbenin) yere inerek bolluk ve bereket getireceğine, baharla birlikte tüm canlıların dirileceğine inanılır. Bu münasebetle şeker-tatlı ikram edilir. Yukarıdaki tarihlerden bir gün önce toprak damın bacasının dibine “devlet, himmet, kısmet” diye işaretlenen taşlar dizilir. Ertesi sabah hangi taşın altında böcek veya ot bulunmuşsa, hayırlı gelişmenin o yönde olacağı varsayılır. Büyük heftemal zamanı daha önce ölüleri olan evler mezar ziyaretine gider, dua okur ve yemek verirler.

Koçgiri’de Erice Bayramı ise her yıl 5 Mayıs’ta kutlanır. Kimse çalışmaz; herkes en güzel kıyafetini giyer. Kutsal sayılan su kaynağı, ağaç ve sır, keramet sahibi ermişlerin mezarları ziyaret edilir. Kürtçe dua edilir, “hayır, bereket ve huzur” dilenir. Yenilip içilir, doğada gezintiler yapılır ve oyunlar oynanır. Farklı bir şenlik, 21-25 Haziran tarihleri arasında gündönümü (rovegeriya) münasebetiyle yapılır.

Koçgiri ve çevredeki yerleşim alanları adeta ziyaret cennetidir. Her ziyaretin ayrı efsanesi, hikâyesi ve önemi vardır. Taş yığın, çevresi taşlarla örülmüş mezar, türbe, ağaç, su, taş, göl, dağ şeklindeki ziyaretlerdir bunlar. Çoğu ermiş ve ulu kişilerin, bir kısmı da dede ve pirlerin adını taşır. Bu aynı zamanda Koçgirilerin yer ve gök cisimlerinden ay, güneş, yıldız, ateş, dağ, tepe, dere, ağaç gibi doğa varlıklarına ne kadar saygı duyduğunun bir ifadesidir. Örneğin Balıklı Göl bir suyu, Beydağı yüce bir tepeyi, Torba Baba yuvarlak bir taşı, Bakırtepe ziyareti ise su gözesi ve çam ağacını kutsamanın simgesidir. Kutlu Özen’in “Sivas Efsaneleri”nden bu ziyaretlerden bazıları isim ve bulundukları köylere göre tasnif edilmiştir.

Sır Kapısı
Alevilikte “dört canın bir gömleğe girmesi” olarak tanımlanan musahiplik, erişilmek istenen sınıfsız, ayırımsız, sınırsız toplum hayalinin karı-koca iki ailenin nezdinde yaşanması anlamına gelir. Sır, Alevi inancında önemli bir şarttır. Erişilmesi gereken kırk kapının son kapısıdır. Buna “sırrı hakikat” denilir. Ancak bu sır (gizlilik) kavramını, her Alevi kümesi ve piri, kendince yorumlayıp açıklar. Dolayısıyla “sır nedir” diye sorulduğunda, “Sır anlatılırsa sırlıktan çıkar” veya “Sır sırdır, kimse bilemez” yanıtları verilebilir. Alevi inanç önderleri, “sır etme” yani bir talibin kendisine itiraf ettiği günah ve kötü sayılan davranışlarını, kimseye açıklamazlar.

İstanbul Gazi Mahallesi’ndeki cemevini yöneten dede Veli Gülsoy’un yorumuna bakalım: “Sırrı hakikat, tarikattan farklı değildir. Sırrı hakikat kuralı şudur: Elinle koymadığını alma, kulağınla duymadığını ve gözünle görmediğini söyleme, gördüğünü de örtbas et yani pisliği/kötülüğü ifşa etme, üstüne bir avuç toprak atarak kapat.” Kızılkale köyünden Mehmet Ali Doğan’ın sosyolog Mamo Baran’a aktardıkları ilginçtir: “Alevilikte sırrı hakikat”e girmek şarttır. Fakat mürşidi kâmiller taliplerini, İmam Cafer-i Sadık’ın buyruğunda işaret ettiği Rıza Şehri’ne (ideal Erdem Diyarı, Farabi’deki Fazilet Şehri gibi) girecek ve oranın kurallarına göre yaşayacak ölçüde eğitmediler. Dolayısıyla sırrı hakikate hiç girilmemiştir.”

Koçgiri mensupları, bazı küçük ayrıntıların dışında yukarıda aktarılan Alevi inanç kurallarını benimseyip yolu izlerler. Koçgiriler aşiretin dışında bağlı bulundukları pir, dede ve ocaklara göre kendi aralarında ayrışırlar. 1919-1921 isyanının bastırılmasından sonra, Koçgiri aşiret reislerinin önemi azaldı; toplumsal ve siyasal denge pir ve dedeler lehine değişti. Pirler birinci derecede otorite, toplum önderleri konumuna yükseldiler.
Koçgiri pirleri, genel olarak Dersim kökenlidirler: Sivas il sınırlarında yaşayan Koçgirilerin büyük bölümü Bamasoran (Baba Mansur Ocağı) pirlerine; Kurmeşan ile Çarekan aşireti, genellikle Ağuçan pirlerine, Canbegan aşiretinin İmam Rıza’lı pirlere, Ginniyan aşiretinin bir kısmı Kureşan, diğeri de Bamasoran pirlerine bağlıdırlar. Koçgiri pirleri izledikleri inanç yolu açısından “tarikatçı” ve “hakikatçı” olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Koçgiri yöresi sadece bu aşiretin adını taşıyan aşiretlerin iskân bölgesi değil, Kurmeşan, Çarekan, Canbegan ve Şadiyan kabilelerinin yanı sıra Ginnîyan, Drejan, Parçıkan ve Atma aşiretlerinin ikamet ettiği bölgeyi de içine alan geniş coğrafi bir alandır. Koçgiri’nin sınırları Dersim’den itibaren Kemah, Kuruçay, Refahiye, Suşehri, Zara (eski özgün adı Koçgiri), Divriği, Kangal, İmranlı (Çît-Acısu-Maciran yöreleri dahil) ve Koçhisar (Hafik) olup çoğunlukla Kurmanci Kürtlerinden meydana gelir. Bir kısmı ise Zaza, Türkmen’dir. Muhacirlar ise “93 Harbi” diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve Birinci Cihan Harbi sırasında Kars-Erzurum yöresinden buralara gelen / getirilen göçmenlerdir. Kürt aşiretlerin bulunduğu mıntıka Kızılırmak Nehri’ne kadar uzanır. Kızılırmak’ın Sivas-Malatya karayolunun kavşak noktası sayılan Tecer Dağları’na ve oradan Deliktaş, Mamaş, Kangal, Hekimhan ve Malatya merkezine yakınlaşan yörenin doğu ve kuzey dolaylarının yanı sıra Sivas’ta Koçgirilerin meskûn bulunduğu coğrafya sayılabilir.

Koçgiri toprakları, Doğu ile İç Anadolu bölgelerini birbirine bağlar; sosyo-politik açıdan ise Türk ve Kürt yerleşim yerleri arasında bir köprü gibidir. Ortalama rakımı 1200 metredir; kara iklimi hüküm sürer. Yazları bazen 35 dereceyi bulabilen sıcaklık, kışları ara sıra sıfırın altında 35 dereceye kadar düşebilir. Yağış mevsimi ilkbahardır. Kar yağışları genellikle tipi-boran biçiminde olur. Kar dört ay yerde kalır; yüksek zirvelerden ise hiç eksik olmaz.

Koçgiri kültürü tüm coğrafyaya özel bir renk katar. Ama bu kültürü yaşamak, zenginliğini kavramak için bu topluluğun içine girmek gerekiyor. İmranlı, Ortaköy’de “mezar kaldırma merasimi”nde karşılaştığımız İstanbul Bostancı’da oturan Koçgiri bir makine mühendisi, “Şehirlerde töre, gelenek, erkân kalmamış. Sırf bunları yerinde görüp yaşamak için buralara kadar geliyorum” dedi.

Mezar kaldırma töreni, cenaze töreninin devamı niteliğinde. Tören, genelde haziran ayı başından ortasına kadar sürer ve yörede buna “mezar ayları” denilir. Alevi inancına göre; ölü gömme tarihinden itibaren altı ay, bir yıl boyunca mezarın taşları yapılmaz. Bu süre zarfında ölü evi (gücüne göre) haftada, on beş günde veya ayda bir sürekli ölmüş kişi adına bir şeyler ikram eder. Adaklar adar. Muhtemelen çok eski zamanlardan kalma bir âdet olup, Tanrıyı razı etmeye yönelik bir sunu geleneğinden kaynaklanmaktadır. Müddet tamamlanınca, o mezarın sandukası, çevresi ve mezar taşı mermerden veya yontma taşla yapılır. Tamamlanınca, mezar gömme merasimi gerçekleştirilir. İlgi çeken bir başka şey, Koçgiri ve çevre Alevi köylerindeki mezarların son derece güzel taş ve mermerlerden yapılmış olması; çiçeklerle süslenmesidir. Mezarın niçin bir yıl sonra yapıldığına dair çeşitli rivayet ve anlatımlar dinledim. Karacaören köyünde cemevi yerine geçen binada ise, 1962 ve 1971 yılında yapılan iki mezar kaldırma törenine ilişkin fotoğraflar gördüm.

Törene çevre köyler ve tanıdıklar davet edilir; tören sırasında ağıt yakılır. Topluca mezara gidilir; kadın-erkek ziyaretçiler mezar taşları ve kenarlarını öperler. Kadınlar mezar başında ayakta veya oturarak, Kürtçe ağıtlar eşliğinde ağlaşırlar. Hoca Alevi duasıyla salavat getirip Kur’an okur. Fatiha ile merasim bitirilip ölü evinde yemek yenir.

İmranlı’ya bağlı Kızıldağ eteğinde ve Kayın Gediği denilen boğazın üstündeki Ortaköy’de bu törene tanık olduk. Kadınların son derece güzel ağıt yakması beni çok etkiledi. Öyle ki, Koçgiri toplumunun en belirgin özelliği “ağıt yakma”dır dense yeridir. Güzel ağıtlarıyla (kılamen şinê) ünlü köylerden biri Zara-Becekli, diğeri ise İmranlı Arık köyüdür denebilir. Ayrıca törende Kuran okuma biçimi, Sünni cemaatlerinkinden tümüyle farklıydı. Neredeyse bir ağıt, destan ve yanık türkü tarzında okunuyordu Kur’an. Başka yerlerde de buna rastladık.

Merasim ve âdetler bunlarla sınırlı değil. Kısırlık, gebelik ve doğuma ilişkin farklı gelenekler, inanışlar hâlâ sürüyor: Kirpiği yukarı dönük hamile sanılırdı. Hamilelik sırasında kadının kalçaları düz ve karnı çıkıksa kız, tersi durumda ise oğlan doğuracağına inanılırdı. Hamile bir kadın Koçgiri şivesinde “Bı Çille” (Kırk Melekli) diye adlandırılır. Doğumu zor olan kadın için “ya topallı kırk melek sen merhamete gelesin!” diye yakarışta bulunulur. Doğumdan itibaren Koçgiri Kürtçesinde “Elk” (Al karısı), anne ve bebeğe zarar vermesin diye üç gün boyunca başında nöbetleşe beklenir; kadınlar arası oyunlar oynanır, şarkılar söylenir. İlginç olan annenin yattığı yer üç gün, çocuğun beşiği ise kırk gün bir sicimle çembere alınır. Kırkı çıkmadan dışarı çıkarılan çocuğun gelişmeyeceğine, eşiği geçerse cin ve perilerce çarpılacağına inanılır. Doğum yapan kadınlar birbirleriyle karşılaşmamaya dikkat ederler. Tesadüf veya kaza eseri karşılaşırlarsa, birbirleriyle düğme veya iğne değiş tokuşu yaparlar ki bebeklerine zarar gelmesin. Kısır kadınlar, çoğunlukla dede veya bir ocağa gidip ziyaret ederler. Dedenin bulunduğu köyde yaşlı bir kadın, kısır olanın boynuna bir at gemi (veya yuları) takar, ev ev dolaştırır. Gittiği her haneden nal veya eski çivi gibi demir parçaları toplanır. Kısır kadın topladıklarını kocasına teslim eder. O da nalbant veya demirciye götürüp malzemeleri eritip bilezik yapar. Bilezik kadına takıldıktan sonra hamile kalacağına inanılır. Ayrıca ziyaret ve ocaklara gidilerek dilek dilenir, adak adanır.

Koçgiri’de hemen herkesin en az üç ismi vardır: Birisi çağrı, diğeri kimlikte kayıtlı, üçüncüsü ise lakap veya unvan yerine geçer. Çağırmak için kullanılan isim çoğunlukta Kürtçedir; resmi isim Türkçedir.

Koçgiri yöresinde pepûk (baykuş), hopal (yusufçuk), Şahmaran, Alık ile Fatık, Tahir ile Mevzire gibi yerel masallar yaygındır. Ancak Kürt toplumunda geçerli olan masallardan biraz daha farklı anlatılır. İsyan ve katliamı anlatan Koçgiri Destanı ise en yaygın ve ünlü olanı.

Hâsılı kelam; Koçgiri coğrafyasında hakikat sırrına ulaşabildik mi bilmem ama kendimce, yarım kalmış hikâyenin bir kısmını daha tamamlamış olmanın huzuru içinde döndüm Koçgiri’den.

ATLAS AĞUSTOS 2013/SAYI:245

Sizin Savaşınız Bizim Ölülerimiz

ROJDA YILDIRIM

Republique meydanındayız. Paris’te 132 insanın ölümüne ve yüzlercesinin de yaralanmasına sebep olan 7 saldırının kesişme noktasındayız. Meydanda bulunan özgürlük anıtının etrafı yüzlerce çiçekle donatılmış. Bir o kadar da mum yanıyor. İnsanlar yaklaşıp mumlara, çiçeklere bakıyor. Yoğun bir sessizlik hakim. Çiçek bırakan kimi insan ağlıyor, kimide ağzını bıçakla kesmişçesine sessizce bakıyor. Derin bir hüzün var. En fazla da dikkat çeken husus duvarlara yazılan yazılar, küçük kağıtlar üzerine bırakılan notlar, çizilen resimler, çeşitli işaretler ve semboller oluyor. Duygular, düşünceler bir şekilde ifade ediliyor, yansıtılıyor. Tek tek okuyarak ne denilmekistendiğini anlamaya çalışıyorum. İlk gözüme çarpan “hiçbir tanrı, hiçbir inanç bu barbarlığı ifade edemez. İnsan sevgisi kazanacaktır” notu oluyor. Bir buket çiçeğin yanıbaşına “ben insan görüyorum ama insanlığı değil” notuiliştirilmiş. Anıtın biraz daha yukarılarına doğru baktığınızda kocaman bir “korkmuyoruz” yazısı hemen göze çarpıyor. Hemen altında “savaş tohumlarını eken savaş biçer”, “katlanmayacağız, direneceğiz” yazıları eklenmiş. Ancak katliam olduktan kısa bir süre sonra en fazla paylaşılan cümle ise “savaşı kendi kalbinde yürüt” oluyor.

Bir çok insan Paris katliamını sosyal medya üzerinden bu satırlarla paylaştı. Bu sözü sarfedenler herkese birşeyleri anlatmaya çalıştı. İllede olacaksa bir savaş bu insanın insana karşı savaşı değil, kendi vicdanında yürüteceğibir mücadele olmalıydı. Çünkü bir çoğuna göre insanlar kendi kafalarındaki barbarlığa, ırkçılığa, dini fanatizme karşı savaş açmalıydı, insanın kendisine değil.

Fransa 13 Kasım da yaşadığı katliamı yeni yeni anlamaya, irdelemeye çalışıyor. Ancak kesin olan bir durum varki oda herkeste derin yaraların açılmış olmasıdır. Toplumsal travmaların yanısıra zihinsel yarılmalar veçarpılmalarda ayrıca irdelenmeyi gerektiriyor. Paris için 13 Kasım öncesi ve sonrası diye bir tanımlama olcaktır artık. Çünkü Fransa’da yaşayan her ırktan, her etnik kimlikten insan, 13 Kasım öncesi gibi değildir,olmayacaktır. İki yüz yıldır “kardeşlik, eşitlik ve özgürlük” sloganını kendine rehber edinen Fransa sokaklarında şimdilerde derin bir korku, ağır bir paranoya hakim. Müziği, dansı, sohbeti, tartışmayı seven Paris sokakları sessiz ve donuk vaziyette. Havada ağır bir şüphe var. Tuhaf tuhaf birbirine bakan bir çok göze aynı anda rastlayabilirsiniz. Toplu taşıma araçlarına bindiğinizde ya da sokakta, herhangi bir cafeterya da oturduğunuzdainsanların sürekli birbirini süzdüğünü, şüpheyle baktığını, hele hele esmerseniz ve “kara kafalıysanız” bütün gözlerin bir anda size çevrildiğini dehşetle farkedersiniz. Toplumsal travma sadece psikolojik olarak yön vermiyor aynı zamanda zihinsel algıları da belirliyor. Katliamlar ve peşisıra resmi devlet ağızlarının sürekli korku pompalayan açıklamaları (DAİŞ’in ordusu Paris’e indi vb.)toplumsal refleklerin yönünüde farklılaştırmış durumda.

Bu tepkiler bazı kesimlede belirgin bir milliyetçi eğilime dönüşürken, bazı kesimlerde de devleti ve politikaları sorgulayan bir yaklaşıma dönüşebiliyor. Tabi sözkonusu Fransa olunca milliyetçiliği de “kibarca” oluyor. Saldırılar karşısında “birlik olalım, birleşelim” argümanı sıklıkla kullanılıyor. Ancak bu birlik toplumsal dayanışma anlamında değil, devletin etrafında ve devlet politikalarına koşulsuz onay veren ağır bir ajitasyon havasında dayatılıyor. Olağanüstü Hal (OHAL) sağcısı ve solcusunun ortak “evet” oyuyla kabul edildi. “Hayır” oyu kullanan 7 milletvekili için ise soruşturma başlatıldı. Güvenlikçi önlemler, polisin yetkilerinin arttırılması, sürekli yasaklanan yürüyüşler gibi bir çok önlem yeni yasalarla desteklenerek bir oldu bittiyle kabul ettiriliyor. Ancak her kesim yaşanan sürece ve uygulanan politikalara aynı eksende bakmıyor. “Kimin birliği ve neye karşı birlik?» diye soran Fransızlar aynı zamanda şunu da söylüyor. “Charlie Hebdo saldırısını yapan iki kardeş Fransız vatandaşıydı ve Fransa yetimhanelerinde büyüdüler. Paris katliamını yapan faillerden çoğu fransız vatandaşıydı. Kendi vatandaşlarınıza karşı mı savaşacaksınız” diyen bir çok insana da rastlamak mümkün. Yanısıra “Fransa’nın ne işi var Suriye’de, neden Suriye’yi bombalıyoruz” diyenler mevcut sonucun Fransa devletinin politikalarının bir ürünü olduğunu dile getiriyor. Charlie Hebdo katliamı olduğunda Fransızlar bunu karikatür meselesinden dolayı lokal bir olay, dergiye dönük bir saldırı olarak algıladılar. Toplum bir şekilde kendi dışında tutarak etki düzeyini en aza indirdi. Ancak Paris katliamı bir bütünen sivil halka dönüktü. Şimdi Fransa kendi “Ortadoğusunu” yaşamaktadır.

Yaşanan sürece ilişkin bire bir görüşlerini sorduğumuz birkaç fransız kadından biri olan Beatrice “Fransız devleti olağan üstü hal kararı ile bu katliama savaş retoriği ile cevap vermektedir. Bu da kör bir çemberde şiddetin yoğunlaşacağını göstermektedir. İslamofobi, ırkçılık gelişecek. Aksine dayanışmayı yükseltmek gerekir.» diyor. Magdalena ise Paris’te okuyan bir öğrenci. Aynı zamanda geçen yıl Kobane direnişi sırasında kurulan Kobane feminist kolektifinin de üyesi. Magdalena “Paris katliamında ölenlerin anısını Kürtlerin, Asuri ve Ortadoğu halklarının mücadelesinde birleşerek cevap verebiliriz. Bu mücadele ataerkil ve kapitalist sisteme karşı DAİŞşahsında en büyük darbe olacaktır.» diyor. Avrupanın en güçlü kadın örgütlerinden biri olan ve Fransa genelinde 80 bin üyesi bulunan Femmes Solidaires ise yaşanan süreci kadın cephesinden yorumlayarak cevap veriyor. Femmes Solidaires “ Teröristler Fransa’yı kalbinden vurdular. Paris’te özgürlük tutkusunu, yaşam tutkusunu, dayanışma ve dostluğu vurdular. Oysaki Paris, kolektif toplumsallığın ve kültürlerin kentindir. Korkularımızla, kaygılarımızla, üzüntülerimizle yalnızlaşmayalım. Kadınlar ve halklar olarak bir araya gelelim..» diyerek dayanışma çağrısı yapıyor.

Aslında kadınların durduğu noktadan olaya baktığımızda yaşananlar erkek egemen aklın erkeklik halleri olarak karşımıza çıkıyor. Devlet ve hükümet yetkililerinden gelen bir çok açıklama havada uçuşurken bir kez daha damgasını vuran erkek egemen söylem oluyor. Özgürlük, eşitlik, barış gibi daha birleştici, sağaltıcı kavramlar yerine “savaştayız, saldıracağız, intikam alacağız, bombalayacağız” gibi söylemler hafızalara korku duvarları olarak yeniden örülüyor. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande “katliamı protesto etmek için herkes evine bayrak assın” diyerek Türkiye’de alışık olduğumuz milliyetçi söylemleri “yastayız” tonlamasıyla da karıştırarak toplumsal bir refleks haline getirmeye çalışıyor. Fransızların sosyal medya da en fazla paylaştığı söylemlerden biri “Sizin Savaşınız Bizim Ölülerimiz” olmuştu. Devletçi, egemen söylemlere kaşın birçok insan “bu siz devletlerin savaşıdır ama ölenler biziz” diyerek öfkesini dile getirmişti. Evet bu devletlerin, egemenlerin, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirenlerin savaşıydı.

Tabi sorgulayanlar, ezilenler, irdeleyip tepki gösterenler sadece feministler, anarşitler, solcular değildi. Fransa’da hatırı sayılır bir nüfusa sahip olan Kürtler de tepkiliydi. Katliam olduğunda Kürt halkı ve kurumları Fransız halkının yanındaydı, yastaydı. “DAİŞ’e karşı mücadelenin ne demek olduğunu en iyi biz biliriz ve sizi çok iyi anlıyoruz” diyorlardı. Ancak hiçbir dayanışma ve destek yaklaşımını esirgemeyen ve her türlü özveride bulunan Kürtlere karşı Fransa başbakanının yaptığı “20 bin fişlenmiş tehlikeli insan yaşıyor Fransa’da. Bunların arasında Kürtlerde var” demesi ve bir gün sonra yine aynı başbakanın “DAİŞ’e karşı mücadelede Kürtleri desteklemeliyiz” açıklaması Kürt halkınca Fransanın DAİŞ’e karşı mücadeledeki samimiyet testiydi. Bu açıklamayı duyan herhangi bir Kürdün ilk refleksi ise “ama biz Fransa’da kimsenin burnunu kanatmadık ki” oluyor. Çıkarlar uğruna halkların, mücadelelerin, haklı hareketlerin kurban edildiği bu zamanlarda egemenlerden, devletlerden bir şey beklemeden mücadele etmek ve gerçekten yan yana durmaktır hayati olan. Erkek egemen ideoloji bütün dünyayı milliyetçilikle, dincilikle zehirlerken bize düşen de tıpkı Kobanede olduğu gibi tüm ezilenlerin aynı anda kalbinin attığını göstermektir.

Kendimizi savunmak

Paris’teki son saldırıyla bir kez daha, IŞİD ve zihniyetinin nasıl bir tehdit oluşturduğunu gördük. IŞİD, Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç, Ankara, Beyrut ve Paris katliamları yapılış biçimi itibariyle, hedef aldığı sivil ve savunmasız insanları katlediş yöntemiyle nasıl bir vahşet üretebileceğini herkese gösterdi.

IŞİD’in bugüne kadar yaptıkları açık bir şekilde ortada iken ve bu kadar aleni katliamcı bir ağa sahipken, Türkiye’de bazı kesimlerin katliamları alkışlayan tavırları artık IŞİD’in ne kadar derinlemesine içimizde olduğuna işaret etmektedir. IŞİD için kim ne derse desin görünen o ki ülkemizde ciddi bir desteğe örgütlenmeye kavuşmuş bulunuyor.

Ankara Katliamı’ndan sonra Konya’daki milli maçta katledilenler için saygı duruşunu ıslıklarla protesto edenler, katillere alkış tutanlar, Paris Katliamı’ndan sonra aynı tavrı İstanbul’da çekinmeden sergilemişlerdir. Bu da gösteriyor ki Türkiye’de IŞİD yapılanması, katliamları ve zihniyeti yaşama alanı bulmaktadır.

Türkiye’de IŞİD saldırılarının Kürtleri, Alevileri ve solcuları hedef alan saldırıları bilinmektedir. Bu saldırılarda iktidar başta olmak üzere, etrafında toparlanmış yapılar tarafında desteklenerek kamuoyu da bunun içine çekilerek, Türkiye açısından nerdeyse stratejik bir durum almış bulunmaktadır. Coğrafyamızda IŞİD’in hedefindeki kesimler saldırıya maruz kalan bölgeler incelendiğinde görülecektir ki bu kesimler aynı zamanda iktidarında hedefi konumundadır. İktidarın Kürtleri hedef alan, Alevileri hedef alan, sol ve sosyalistleri hedef alan yapılanması, bakış açısı IŞİD ile aynıdır.

“Kobanê düştü düşecek” diyen ve bu söylemiyle IŞİD’in “zaferine ortak olmak isteyen” anlayış kindar bir neslin Türkiye’de yetişmesine vesile olmuştur. Ölüme, katliamlara bu kadar saygısızca yaklaşan bir topluluk görülmemiştir. Cenazelere yapılan saygısızlık, din ve vicdanın ötesinde, ölülerin dahi cezalandırılması mantığı artık günlük hayatımızın bir parçası haline getirilmiştir. Sadece politik ortamda değil, yaşamın tüm alanlarında tahammülsüz, kindar bir hayat örülmeye başlamıştır.

Türkiye toplumu kadın cinayetleri, trafikteki tartışmalarda cinayete uzanan olaylarıyla, ölümle biten sokak tartışmaları ile artık cinnet geçirmiş bir topluluğa dönüştürülmüştür.

Kimsenin sorumluluk üstlenmediği bu durum giderek bir iç savaşında habercisi olmaktadır.

Evde didişenler, yolda didişenler, sokakta didişenler, köy, kasaba ve şehirlerde didişenler kaba kuvvetin hakim olduğu bir düzeni de örgütlemektedirler. Diktatörlerin doğuşunu besleyecek savaşı örgütleyecek tüm koşullar artık Türkiye için mevcuttur. Zaten günlerdir Kürt bölgelerinde uçaklar, savunmakla sorumlu oldukları “kendi topraklarını” kasabaları ve köylerini vuracak duruma gelmiştir.

Halkı korumakla görevli olan “güvenlik güçleri” yıllardır sivil ölümlere imza atmaktadır. Medyaya yansıdığı gibi öldürenler, öldürülenleri zırhlı araçlar arkasında yerlerde sürüklenmekte, yakmakta, yakılan ve öldürülen insanlar üzerinde halaylar çekip, IŞİD gibi tekbir getirip, zafer kutlamaları yapılmaktadır.

Ülkemizde artık herkes tehdit altındadır. En son Alevi kurum başkanlarına Ankara emniyetinden gönderilen uyarı yazısı bunun başka bir örneğidir. Bu ülkede Kürtler, Aleviler ve solcular istenmemektedir. Bu ülkenin ötekileri için öngörülen tek şey ölüm ve göç olmuştur. Şimdi bizim topraklarımızda ölüm ve göç dayatılmaktadır. Ölüm her gün Kürtleri hedef almaktadır. Alevileri de köylerinde kalan son kesimlere de göç dayatılmaktadır. Korku dayatılmaktadır. Klasik yöntem olan devşirmecilik bu noktada devreye girmektedir. Türk milliyetçiliği ve gericiliğinin temel unsuru devşirmelerden oluşmaktadır. Bugün bunun için Suriye’den göç ettirilmiş yüz binlerce kişi Türkiye’nin bu anlamdaki demografik yapısını değiştirmek için uygun bir zemin sunmaktadır. Mantık ve uygulama itibarıyla iktidarın öngördüğü durum bunu hissettirmektedir.

Görünen o ki tüm kesimler gibi Aleviler de kendilerini savunacak bir özyönetime özsavunmaya ihtiyaç duymaktadırlar. Bu anlamda tüm Alevilerin özgürlük barış ve demokrasi cephesinde yerlerini almaları hayati bir önem taşımaktadır. IŞİD ve onun zihniyeti bizden uzakta değildir. Kendimizi savunacak mekanizmalara artık ihtiyacımız vardır.

İçtoroslar ‘Oda Kültürü’nde Gizli ozanlar’

Oda Kültürü dediğimiz olgu; tarihsel geçmiş, göç ilişkileri ve inanç kültürüyle bağlantılı olarak bölgeden bölgeye, kimi zaman yöreden yöreye değişiklik gösterebiliyor.

Hele, egemen dinlerin klasik yasak ve tabularından uzak olarak, şiir ve müzikle konuşup, şiir ve müzikle söyleşmeyi adeta bir gelenek haline getiren Alevi toplumunda nice söz ustaları ve gizli ozanlar ortaya çıkıyor.

Urfa’daki (Riha) Göbeklitepe gibi geçmişi 12 bin 500 yıla dayanan ve dünyanın bugüne kadar belirlenebilen en eski yerleşkesine sahip Mezopotamya, aynı zamanda birçok uygarlığa ve kültüre evsahipliği yapmış bir coğrafyanın adı. Yalnız bu uygarlık ve kültürlerin değil, bugün dünyaya yayılmış bulunan doğal, doğal-felsefi, çoktanrılı veya tektanrılı semavi dinlerin çok büyük bölümüne evsahipliği yapmış bir coğrafyadan söz ediyoruz. Keza, gerek felsefi gerekse semavi dinlerin kutsal metinlerinin de büyük bölümü bu coğrafyadaki alfabe ve dillerle üretilmiş.
Tarihte “El- Cezire” olarak adlandırılan Mardin bölgesi, bu renkli yapılanmanın tipik örneklerinden biri. Bugün bilinen baskı ve yasaklarla bu renklerin büyük bölümü solmuş olsa da, sözgelimi bölgede hala bir “Oda Kültürü”nden söz edilebiliyor (Bkz. Yusuf Baği: Mardin’de Oda Kültürü, Peri Yay. İst. 2007).
Kuşkusuz Oda Kültürü dediğimiz olgu; tarihsel geçmiş, göç ilişkileri ve inanç kültürüyle bağlantılı olarak bölgeden bölgeye, kimi zaman yöreden yöreye değişiklik gösterebiliyor. Hele, egemen dinlerin klasik yasak ve tabularından uzak olarak, şiir ve müzikle konuşup, şiir ve müzikle söyleşmeyi adeta bir gelenek haline getiren Alevi toplumunda nice söz ustaları ve gizli ozanlar ortaya çıkıyor ki, biz bugün bunların büyük bölümünün ismini bile bilmiyoruz.
Alevi toplumunun genelinde sazlı ve sözlü buluşmalar bulunmakla birlikte, özellikle İçtoroslar’daki Hakikatçı Alevi muhabbetlerinde bunun daha yaygın ve derinlikli yaşandığını söyleyebiliriz. Bu Alevilik akımının söz ve şiir ustalarından olup, yaklaşık 10 mahlasla şiirler yazan Ali Haki, bu şiirsel ve sözel muhabbeti “Münhasıran Alevi ve Bektaşi şuarasınca muharrer ve Alevi cemaati tarafından okunması mukarrer bulunan eş’arın ibadet niyetiyle saz eşliğinde terennüm edilmesi” yani bugünkü Türkçeyle “Salt Alevi ve Bektaşi şairlerince yazılmış olup, Alevi toplumu tarafından topluluklara okunması kabule değer görülen nefes ve beyitlerin ibadet amacıyla saz eşliğinde söylenmesi” olarak tanımlamaktadır. (Bkz. S. Özcan: Alevilik ve Hakikatliler, Ank. 2009, s. 33).
Kuşkusuz aynı zamanda bir “irfan okulu” niteliği taşıyan bu tür muhabbet cemleri, toplum üzerinde hem eğitici hem de özendirici bir etki yapmaktaydı. Bugün isimleri toplum içinde bir efsane gibi dolaşan Ali Qamke, Elif Ana, Hacê Ana, Hemi Tazı, Günahkar İsmail gibi şahsiyetler bu kültürde kalıcı bir iz bırakmışlardır. Nitekim, erkeklerin yanı sıra kadınların da şiir söylemeye yönelmesinin böylesi bir ortamla ilişkili olduğu ise ortadadır.
İlk kez bir ağıtlama- şiirine tanık olduğum Afê Ana’dan başlayarak, muhabbet ortamlarının vazgeçilmezlerinden hemşehrimiz Kaşanlılı Kör Fatma, yöremiz hakikatçı dervişleriyle de dostluk ilişkisi kuran Çukurovalı Atiye Emre Can, ömrünün önemli bir bölümünü Hacı Bektaş Dergahı’na hizmetle geçiren Kayseri/ Talaslı Sadıka Ana, Elbistan/ Beştepeli Hatun Ana ve Sarız Çağşak/ Kırkısraklı Zeliha Ana (Fedakar), bugün şiirsel ürünleri elimize ulaşabilen kadın ozanlardan bazılarıdır.

I- Ağıtçı ve Hakikatçı Ozan Afê Ana
Yaşar Kemal’in, dünyaca ünlü romanı İnce Memed’in proto-tipi, amcasının veya dayısının eşkıyalık arkadaşı olan İçtoroslar bölgesi erdemli eşkıyalarından Koçgirili Alo’nun yanı sıra, bu romanın diğer kahramanlarından Reşko’nun kızı olan Elif’in adına (Kürtçede Afê) ilk kez, “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” inceleme- antolojisini (Ank. 1985) hazırlarken rastladım. Yörede ismi efsane gibi dolaşan Reşko üstüne ağıtlar derlerken, kendisini kalleşlikle vuran Hulusi’yi de İstanbul’daki evinde ziyaret etmiştim. Hulusi (Altun), hem kızı Elif tarafından babası üstüne yakılan bir ağıtı vermiş, hem de kendisinin o dönem Kayseri İl Jandarma Alay Komutanlığının muhbiri olduğunu itiraf etmişti.
O tarihlerde, bu şiiri, ağıt yakma geleneğinin normal bir tezahürü olarak, bir kızın babasına yaktığı normal bir ağıt olarak almış ve ilgili bölümde yayımlamakla yetinmiştim. Yaşar Kemal’in de “Ağıtlar” kitabında vurguladığı gibi, zaten İçtoros Kızılbaş Kürt kadınlarında ağıt yakma geleneği oldukça yaygındı. Bu nedenle de izini sürme gereğini duymamıştım. Ta ki, Aşık Veysel üstüne, yöremiz halk ozanlarından Osman Dağlı (Aşık Maksudi) ile katıldığımız bir televizyon programına kadar.
Gece geç saatlerde evde misafir ettiğim Osman Dağlı, yeni çıkan şiir kitabıyla şiir kasetini vermiş ve içine şu şiirsel ithafı yazmıştı:
“Hayat bir kadeh zehir
Yudum yudum iç vücudu alıştır
Yoksa ya hayat sona erer
Ya kadeh dolu kalır”(21.3.2006)

Daha 1960’lı yıllarda Devrimci Halk Ozanları Kültür Derneği Başkanlığı yapmış bir yöre ozanı olarak, çalışmalarını sürdürdüğüm İçtoroslar’da Alevi- Kürt Aşiretler kitabı için önerilerini almak istediğimde, hemen benden “Afê Ana”yı alıp- almadığını sormuştu. Böyle bir kadın ozanı tanımadığımı söylediğimde, Sarız yöresinden ünlü eşkıya “Bektaş Şirinoğlu’nun kızı” olduğunu söyledi. Babasını “Eşkıya Reşko” olarak söylese, hemen tanıyacağım.
Ancak o, babasının değil, yanlışlıkla dedesinin ismini vermişti. Dağlı, Afşin/ Kamalak’ta katıldığı hakikatçı meclislerinde, ondan etkilenmiş ve Aleviliği seçmişti. Bu nedenle Afê Ana’yı ikinci anası olarak niteliyor ve bunu şiirine de yansıtıyordu: “İki defa geldim ben bu dünyaya/ Bir anamdan doğdum bir de Elif’ten”. Bir de Afê Ana’nın, yeni çıkan kitabında yer verdiği bir şiirini göstermişti. Şiir şuydu:

Muhabbet ateşi düştü özüme
İrfanda arifi aydıran benim
Yalan girmez ikrarıma sözüme
Sevgiyi aşkıma uyduran benim

Kaptırdım gönlümü o güzel Şaha
Kovsa kapısından gitmem vallaha
Meydan-ı aşk içre benim Zeliha
Yusuf’u zindana koyduran benim

Derilmiş güzeller sohbet cancana
Seyrimde sakiler dem sundu bana
Orda ruhum teslim ettim canana
Ateşten gömleği giydiren benim

Afê Ana sırrın söyleme ya da
Vuslat durağında erdim murada
Bazen meyhanede bazen havrada
Dağlı’ya pösteki saydıran benim.

Gerçekten, müthiş bir şairle karşı karşıyaydım. Hemen telefona sarılıp, yakınlarımdan “Şirin Bektaşoğlu” adını sordum. Tabii anladım ki, yörede “Baktoşi Şirine” olarak bilinen bu şahıs, Reşko’nun babasıymış ve yıllar önce babası Reşko’ya ağıt yakan kızı da, bu Afê Ana’nın ta kendisiymiş!..
Yöremizin hakikatçı şairi Afê Ana’ya büyük bir gururla kitabımda ve kimi yazılarımda yer verince, birgün araştırmacı Meral Akkent’ten bir e-mail mesajı aldım. Daha önce, Anadolu kadınlarında baş-bağlama geleneği konusunda Almanca bir çalışmasını (Das Kopftuch) bildiğim Akkent, hazırlamakta olduğu bir belgesel için hem ilk Kürt kadın dengbêjin kim olduğunu hem de “Afê Ana’yı İçtoroslar yöresinden literatüre giren ilk Kızılbaş- Kürt kadın şair/ aşık olarak verip veremeyeceğini” soruyordu. Tabii ki, olumlu cevap verdim ancak çalışmanın sonucunu bilmiyorum.

II- Hakikat Meclisleri’nin müdavimi Kaşanlılı Kör Fatma
Kendim doğrudan görmesem bile, özel çekim bir kasetle Kaşanlılı Kör Fatma’nın, Hakikat Meclisleri’nin köyümüz Sarız/ Dallıkavak’taki başlıca mekanı olan dedem Haydar Bayrak’ın evinin konuğu olduğunu biliyorum. Afşin’in Kaşanlı köyünden gelen 1908 doğumlu, adından da anlaşılacağı gibi ama olan Kör Fatma’nın bize kaset yoluyla ulaşan şiiri şöyle:
Leyla’yım, Mecnun’um yoktur
Derdimden efkarım çoktur
Dil ile sofilik olmaz
Beni aşık eden Hak’tır

Şah-ı Merdan vursun nara
Kerem gibi yandım nara
Sığındım Gani Settar’a
Hızır kendi gelsin cara

Gah ağlarım gah gülerim
Ferhad gibi dağ delerim
Dostumun hatırasıyçın
Mecnun’um pınar beklerim

Gelin Fatma’nın dilinde
Feda olmuştur yolunda
Mevlam beni kul eylesin
Gül yüzlü yarin yanında.

III- Biberi Tarikatinin Kadın Lideri Atiye Emre Can
Ortaokula başladığım yıllarda, yanılmıyorsam 1962 yılında doğrudan tanıdığım Atiye Emre, köyümüzde hakikatçı akıma bağlı Hasan Bağdaş amca aracılığıyla, yöremizdeki hakikatçı dervişlerle görüşmek ve muhabbet etmek için, manevi oğulları olarak tanıttığı iki gençle birlikte gelmişti. Biberi Tarikati’nden olduklarını söylüyorlardı. Biberiye tarikatı, Tarsus’ta doğan Halil Develioğlu adında tasavvuf ehli bir zat tarafından kurulmuştu. Bu zat, Nakşibendi tarikatinin, Kürt Mevlana Halid’in kuramlaştırdığı Halidiye koluna mensup Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi’ye bağlanmıştı. Bu nedenle, Biberiye tarikati, Halidiye’nin büyük etkisi altındaydı. Adana yöresinde kurulan bu tarikata “Biberiye” denmesinin nedeni, bağlılarının acı biberle çile çıkarmalarından, biberli ve baharatlı yiyecekleri tercih etmelerinden kaynaklanıyordu.
Gerçekten de, en acısından biberlerini ve kimi yiyeceklerini yanlarında taşıyorlardı. Yöremiz hakikatçılarıyla uyumlu sohbetler yürütün 1910 doğumlu Atiye Emre Can’ın, 1970’li yıllarda müridleri tarafından öldürüldüğü haber alındı.
Uyumlu ve sevecen davranışlarından dolayı yörede saygınlık kazanan Atiye Can’ın, bu muhabbet ortamlarında kaydedilmiş bir şiirini birlikte izliyoruz:

Bin bir ismin biri Haydar
Okunur her yerde Kerrar
Sensin alemlere serdar
Lafetah’ım Zülfikar’ım
Her yerde ismi Kerrarım
Bir ismine derler Ali
Bir ismine derler Veli
Elin Hakkın kudret eli
N a k a r a t
Bir ismine derler Hızır
Sensin her yerde hazır
Evliyaya oldun nazır
N a k a r a t
İncil senin, sen İsa’sın
Tevrat senin, sen Musa’sın
Kur’an da sen, hal- itasın
N a k a r a t
Mancınıkla göğe çıktın
Hayber Kalesi’ni yıktın
Döndün Muhammed’e baktın
N a k a r a t
Muhammed’le sen bir can
Sen “lahmeke lahme” olan
Fatıma’ya sensin canan
N a k a r a t
Atiye’m Ali’ye kuldur
Ali’yi sevenler nurdur
Yüzüm erenlere yoldur
N a k a r a t

IV- Hacı Bektaş Dergahı’nın Gönüllü Hizmetkarı
Kayseri- Talas’lı olup, kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1985 yılında 80’li yaşlarda hakka yürüdüğü bilinen Sadıka Ana, gençlik çağında Hacı Bektaş Dergahı’na kapılanarak, yedi yıl süreyle burada hizmet yürüttü. Bu ve başkaca dergah hizmetlerinde pişerek, yanmasını şöyle dile getiriyor:

Yüzüm süre süre geldim meydana
Erenler meydanı ulu’dur diye
Aradım eksiklik özümde buldum
Kusura kalmayan Ali’dir diye

Bir tür Oda ve Dergah Kültürü’nde yetişen, pişen kadın- şairin bir şiirini birlikte izleyelim:

Behey Derviş ne gezersin
Dervişlikte dem bulunur.
Bekle Pîr’in eşiğini
Derdine derman bulunur

Gel de bahr-ı ummana dal
Sever isen gel gevher al
Merd-i cenkdir meydana gel
Meydanda merdan bulunur

Eğer oldun ise hasta
Doğru geldin ise dosta
Bir derdine derman iste
Dostunda derman bulunur

Sadıka’yım em’dir özüm
Hakka turab ettim yüzüm
Pişir pişir söyle sözün
Arasında ham bulunur
(Kaynak- E. Kalkan: Çağlar Boyunca Kayseri Şairleri, Kayseri, 1988)

V- Hakikatçı dervişler ortamında Zeliha Ana (Fedakar)
Sarız’ın Çağşak köyünde 1942’de doğan Zeliha (Altun), komşu Kırkısrak köyünde Hakikatçı bir ortama gelin gider. Burada, Çelebi soyadını alan Zeliha Ana, hakikatçı dervişlerin ve aşıkların bol olduğu bir ortamda yaşar. İçinde bulunduğu bu Oda Kültürü, onu da etkileyerek şiir yazmaya yöneltir. “Fedakar” mahlasıyla yazan Zeliha Ana, başta Afê Ana olmak üzere birçok söz ustası hakikatçı kadınla ve yine başta Pazarcıklı Ali (Sayılır), Ali Kale (Büyük Ali Armağan), Qino, Afê Ana’nın eşi Kubcux Mamo (Firkati), Hıdır Gürel (İbreti), İbki Kurça (Erdem Baba) olmak üzere çok sayıda saz ve şiir ustasının gerçekleştirdiği muhabbetlerden etkilenerek, şiir yazmaya başlar. Eşi ve gönül dostu Süleyman’ın göçmesi üzerine yazdığı bir şiiri birlikte izleyelim:

Ben her sabah dalgın dalgın gezerim
Selamsız, sebepsiz gittin sevdiğim
Sensiz bu düğümü nasıl çözerim
Eşini terk edip gittin sevdiğim

Gelirsin diye yolun gözlerim
Sevgi yüklediğin güzel sözlerin
Kucak açıp sarıldığım dizlerin
Ateşleri yakıp gittin sevdiğim

Açıldı sinemde bin türlü yara
Uzatsam elimi yetişmez yare
İnan yokluğundan oldum biçare
Başıma dünyayı yıktın sevdiğim

Olmuşum bir bülbül başlarım zara
Bitti ömrüm, sensiz düşmüşüm dara
Yürekten çıkmıyor şu derin yara
Doktordan çare yok, gittin sevdiğim

Sensiz olmak inan büyük bir derttir
Fedakar’ım arzum seni görmektir
Bağrına basıp da hiç vermemektir
Güzel bir baharda gittin sevdiğim.

VI- Hakikatçı aşıklar kervanında bir güzel yolcu: Haydar Bayrak
Bütün hayatı Hakikatçı Aleviliğe ve bu akımın kültürüne hizmetle geçen, üniversiteye başladığım 1965 yılında Ankara’da TİP’e üye olmama vesile olan; ister köyde ister şehirde, evi her zaman Oda Kültürü’nün ana karargahı kanumunda olan akrabam Haydar Bayrak, sınırlı da olsa şiir yazıyor ve saz da çalıyordu. Nisan- 1981’de kaleme aldığı bir şiirini birlikte izleyelim:

Hak yoluna giden ey güzel yolcu
Yolda engel çoktur aman ha aman
Her önüne geleni sanma ki yolcu
Yüze gülen çoktur aman ha aman

Can gözün açıp da yoluna yürü
Şayet seçemezsen o cömert eri
Kaydırır ayağın nahoşun biri
Nadanla yürüme aman ha aman

Hakikat yoludur çok hüner ister
Güzel olmaz ise seçtiğin dostlar
Yüzünü yırtmasın vurduğun astar
Yazık kumaşına aman ha aman

Sağyardan ademe hiç kemlik gelmez
Ağyar güzelliğin kadrini bilmez
Sağyarı ağyardan seçmezsen olmaz
Düşürür ağyar seni aman ha aman

Haydar sana senden yakındır güzel
Kavli budur aşıkların ta ezel
Soğuk değen güller oluyor gazel
Solmasın gül yüzün aman ha aman

VII- İçtoroslar mana aleminde bir efsanevi kişilik: Ali Qute (Harab Ali)
İçtoroslar bölgesinde “kutsal, ermiş, kamil insan” kişilikler sayıldığında, ilk akla gelenlerden biri hiç tereddütsüz Ali Qute’dir. 20. yüzyılda yaşayan ve ismi yörede bir evsanevi kişilik olarak dolaşan Ali Qute Baba’nın türbesi Maraş merkez köylerinden Çiğil’dedir.
Ali Baba’nın, “Harab Ali” mahlasıyla şiir de söylediğini, İçtoros ozanlarından Aşık Kul Hasan’dan ve Aşık İsmail İpek’den yaptığımız derlemelerden biliyoruz. Sözlerimizi, elde küçük farklılıklarla iki versiyonu bulunan bu şiirle noktalayım:
Bektaş-ı Veli’nin yolun bilmeyen
Gündüzü karanlık gece sayılır
Evlad-ı Ali’den eli olmayan
Zümresi münafık piç’e sayılır
Evlad-ı Ali’den tutmayan daman
Onlardan uzaktır din ile iman
Evlad-ı Ali’ye kim etse güman
Yüzbin emek çekse hiçe sayılır
Arşın yücesidir başımın tacı
Kabe’ye ulaşır zülfünün ucu
Ehl-i Beyt katarı Güruh-u Naci
Cümle güruhlardan yüce sayılır
Harab Ali’m bu manaya erenler
Zamanenin imamını bulanlar
Bektaş-ı Veli’yi mürşid bilenler
Bir niyazı yüzbin hacca sayılır…

MEHMET BAYRAK

Kırkısraklılar: Birliğimiz gücümüz olsun

Kırkısraklılar Almanya’nın Hamburg kentinde buluştu. ‘Kırkısrak Köyü ile Dayanışma Gecesi’ adı ile gerçekleştirilen etkinlikle, Hamburg’ta dernekleşme hedefleniyor.

Hit- House düğün salonunda yapılan gecede saygı duruşunun ardından Kayseri’nin Sarız İlçesinde faaliyete bulunan Kırkısrak ile Dayanışma Derneği Başkanı Hüseyin Gündüz ve Londra Kırkısrak Dayanışma Derneği Başkanı Ahmet Güven sahneye çıkarak katılımcıları selamladı. Etkinliğe Hamburg’ta yaşayan Kırkısrak köylülerinin yanı sıra Türkiye ve İngiltere’de yaşayan yüzlerce Kırkısraklı da misafir olarak katıldı. Gece tertip komitesi adına konuşan Tacim Yeşilyurt da Hamburg ve çevresinde yaşayan Kırkısraklıları bir araya getirmeyi amaçladıklarını belirterek, “Birliğimizi gücümüzden alalım” dedi. Yeşilyurt, Hamburg’ta derken kurmak için maddi ve manevi desteğe ihtiyaç duyduklarını dile getirerek, herkesin katkı sunmasını istedi.

Devlet terörü kınandı
Kırkısrak ile Dayanışma Derneği Başkanı Hüseyin Gündüz de kaybolan değerlerin korunması anadillerinin yaşatılması için böylesi çalışmaların çok değerli çalışmalar olduğunu söyledi. “İnancımız ve yaşamımız gereği Kırkısraklılar olarak her zaman mazlumun yanında olduk” diyen Gündüz, dernek olarak Kürdistan’da devlet eliyle başta Silvan olmak üzere birçok yerde estirilen terörü kınadıklarını söyledi. “Tüm bu katliamları durdurmak için daha çok örgütlenmeliyiz” diyen Gündüz’ün konuşması sık sık alkışlarla kesildi.
Londra Kırkısrak Dayanışma Derneği Başkanı araştırmacı yazar Ahmet Güven de dernek faaliyetleri hakkında bilgi vererek gençlerin ve çocukların eğitimine büyük önem verdiklerini söyledi. “Tecrübelerimizi buradaki hemşehrilerimizle paylaşmak istiyoruz” diyen Güven, pratik adımların atılması için Hamburg’da yaşayan Kırkısraklıların sorumluluk almaları gerektiğini söyledi.
Sarız, Kırkısrak çevresinde yaptığı kültürel ve folklorik araştırmalarla tanınan araştırmacı yazar Ali Haydar Ülger ise Sarız ilçesine bağlı Kırkısrak ve çevresinin inançlar ve kültürler mozaiği olduğunu söyleyerek şunları ifade etti.
Ülger devamla şunları söyledi: “İnanç ve kültür mozaiği olma yanı sıra Kırkısrak hep muhalif duruşuyla da sistemi hep rahatsız etti. Dünyanın neresinde olursa olsun her Kırkısraklının yüreği köyü için atar. Ermeni kıyımında birçok Ermeni köyümüzde saklanarak kıyımdan kurtuldu. Çünkü bizim yüreğimizde her zaman insanlık ve merhamet var oldu.”

Bayrak: En büyük kitap insan

Kırkısraklılar gecesinde, Kayseri, Binboğa, Maraş (İç Toroslar) çevresinde yaşayan Kürtler hakkında yazdığı kitapla en büyük referans sayılan araştırmacı yazar Mehmet Bayrak da dilin ve kültürün yaşatılması için alın teri döken insanlara teşekkür etti. Bayrak, “İç Toroslar’da yaşayan Kürtler olarak her zaman kültürümüze ve inancımıza yabancılaştırıldık. Kültür varlıklarımızı yeterince bilince çıkaramadık. Kültürün, inancın, insanlığın beşiği olan İç Toroslar aynı zamanda bir edebiyat havzasıdır. İnsanlarımızın Kürt ve Kızılbaş kimliklerini kabullenme sanıldığı gibi kolay olmadı. En büyük erdemde, en büyük kitapta insanın kendisidir” dedi.
Kendisi Sarız Kırkısraklı olan CHP Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm da geceye katılan konuklar arasındaydı. Tüm kurulacak olan derneğe maddi ve manevi katkı sağlayacağını söyledi.
HDP Eski Milletvekili Levent Tüzel ise, “Geçmişi katliamlarla dolu bir ülkeden geliyoruz. Ankara’da gerçekleştirilen katliam devlet eliyle yapıldı” ifadesini kullandı.
Hamburg HDP temsilcisi ve BDP eski Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır da “Bize kaybettirmek istenilen dilimizi, inancımızı ve kültürümüzü sahiplenmek için buradayız. Dili sahiplenmek, Kültürü sahiplenmek aynı zamanda asimilasyona karşı bir öz savunmadır. Kendisine Aleviyim, Kürt’üm, insanım diyen herkesin bu çalışmalara katkı sunması gerekiyor” vurgusunda bulundu.
Hamburg Sol Parti Milletvekilleri Mehmet Yıldız, Deniz çelik, SPD Milletvekili Kazım Abacı ve Alevi dedesi Mustafa Mısır gelen konuklar arasındaydı.
Kanal 10’unda çekim yaptığı gecenin kültürel programı ise oldukça zengindi. Kırkısrak yerel sanatçıları Mustafa Danışır, Koma Civaka Kırkısrak, Aziz şimşek, Kara Hasan, Ali Çam, Hayal-Hüseyin ikilisi ve Özkan Orman sahne alarak etkinliğe katılan Kırkısrak köylüleri ve dostlarına unutulmaz bir gece yaşattılar.

Reya heq-Alevi inancını bekleyen tehlike

DEMİR ÇELİK / DBP MYK üyesi

Reya Heq inancıyla ilgili Kemalizm’in neden olduğu kimlik erozyonu olanca hızıyla devam etmektedir. Daha önceleri din dışı, sapkın mezhep denilerek katliamlar dayatılan Reya Heq-Alevi inancına bugün dinleşme, devletin dini ve inancına dahil olma dayatılmaktadır. Doğal ve demokratik toplumun ahlaki değerler savunucusu bu inancın köklü tarihi geçmişi yokmuş gibi, toplumcu, adil ve eşitlikçi idealleri kalmamış gibi yaklaşılmakta, onu devlet dinine yamamaya çalışmaktadırlar. Bu çabalar iyi niyet-le görülebilecek çabalar değildir. Reya Heq inancın özgün ve özerk tarihi birikimlerini ortadan kaldırmaya, onu sistemin dinine entegre etmeye dönük girişimlerdir.

Cami-cemevi projesi, diyanete bağlı Alevi dairesi başkanlığını kurmak, Cemleri görsel gösterilere dönüştüren anlayış, Pir eğitim okulları açma, Pirlerin maaşa bağlanması, Reya Heq-Alevi inancının İslam içi ya da dışı olduğu tartışmalar bugün için öne çıkan saldırı alanlarıdır. Bu denli iç hesaplı ve kirli emeller içeren girişimlerin parçası olma-mak her Alevi’nin titizlikle üzerinde durması gereken bir durumdur. Ne yazıktır ki birçok Alevi aydını ve entelektüeli bütün bu olup bitenden habersiz, sürece duyarsız ve onu sessizce izlemekle yetinmektedirler. Duyarlı olan kesim hem çok az, hem de örgütsüz olduklarından bu sürece doğru müdahale edebilme koşullarından yoksun oldukları gibi inisiyatif geliştirememektedirler. Bu parçalı duruş, herkesin kendine göre Alevi okumaları beraberinde tüm Reya Heq-Alevi inancı için büyük riskler demek olacaktır.

Reya Heq- Alevileri inanç ve toplumsal değerlerinden, demokratik direniş geleneğin-den uzaklaştıran, toplumsallaşmanın cemini sıradanlaştırıp sema gösterisine dönüştüren, dara kalkmayı, toplumsal barışmayı ortadan kaldıran bizatihi kapitalist modernite ve onun Kemalist çizgisiyken ondan medet uman ve onun ipine sarılanın geleceği karanlık olur. Reya Heq-Alevilerin onur mücadelesini anlamsızlaştıran, onu tarihi direnişçi kimliğinden koparan, mevcuda razı olmasını ona dayatan kültürel soykırım esasında Kemalist cumhuriyetin kendisidir. Son yüzyılda yaşanmışları yaşanmamış kabul edip bizi çekmek istedikleri zemine razı gelmemiz, insanlığın kök hücresi kadar eski olan ahlaki politik değerlerimizin tümünün kaybolması, ortadan kalkması anlamınadır. Kapitalist modernite onur ve ahlak dışıdır. Ondan erdem ve ahlaklı olması beklenemez. Topluma ahlaksızlığı dayatan, toplumsallığı parçalayan, toplumsal dinamikleri etkisizleştiren, bireyselliği ve merkezileşmeyi egemen kılan karakteri ile kapitalist modernite Alevilerin yanı sıra tüm inanç ve dinlerin ahlaki ve politik değerlerini ortadan kaldırarak kendi hiyerarşik ilişkilerinin hayat bulmasını istemektedir. Reya Heq inancı Osmanlı döneminde bitip tükenmeyen katliamlarından dolayı Kemalist cumhuriyete bir kurtarıcı olarak sarılma durumunda kalmışlardı. Sistem “laik cumhuriyet” söylemi ile Alevileri kendi yönetimine razı etmiş, egemenlikçi sistemi altında yönetilmeye ideolojik aygıtlarıyla onları ikna etmiştir. Bu ikna olma halidir ki Aleviler muhalif kimliğinden uzaklaşmış, cumhuriyetin kurucu partisi CHP’ye can ve kan taşımaktan geri durmamışlardır.

Bugün yaşananlardan hareketle yapılması gereken görevleri bilince çıkarmak temel yaklaşım olmalıdır. Bunun için Reya Heq-Alevi inancı kendi tarihsel kimliği, ahlaki ve politik değerleri ile nasıl buluşabilir, onları nasıl özerkçe yaşayabilir, yaşatabilir? Bu özgün ve özerk alan kapitalist modernitenin yeni saldırıları ve yönelimlerine karşı kendisini hangi örgütlü yapılarla ve nasıl bir kurumsallaşma ile kendi toplumsallığını sağlayabilir? Bu sorulara cevap bulmak ve gereğini yerine getirmek sadece Alevi inanç sahiplerinin değil tüm mazlum ve mağdur kesimlerin acil görevlerindendir.

Aleviler sistemi ürkütüyor!

Alevileri hedef alan saldırılar yeni bir boyut kazanarak, seçim sonrası derinleştirilerek devam etmektedir. Egemen güçler Türkiye’yi yeniden dizayn ederken, Aleviler için öngörülen planlar da devreye sokuluyor. Kürt siyasetine yönelik savaş konsepti derinlemesine işlerken, Aleviler de iç tartışmalara, didişmelere çekilerek ve korku siyaseti üzerinden teslim alınmak isteniyor.

Sistemle yollarını ayıracağı sinyalini veren Alevilere yönelik 1993 yılında Madımak Katliamı yapılmıştı. Deniz Baykal CHP’si döneminde sistem partileriyle bağını koparma, ayırma eğilimi gösteren Alevilere Kılıçdaroğlu üzerinden operasyon yapılırken, Kılıçdaroğlu CHP’sinin yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yapmış olduğu MHP ittifakı, 7 Haziran seçimleri sonrası savaş konseptini onaylayan teskereye desteği ve sorunlar karşısındaki samimiyetsiz tutumu, MHP’yi kendisine siyasal ittifak olarak gören yaklaşımı bir kez daha Alevileri sistemden kopmaya yöneltmiştir.7 Haziran seçimleri öncesi Aleviler içerisinde yürütülen propagandalar HDP’nin kararlı duruşu, politik öngörüsüyle aşılmış, Aleviler 1 Kasım seçimlerinde tüm bu ayrıştırıcı, sistemle bütünleştirici politikaların bir yaklaşımla sorunların çözümüne kendisini dahil etmiştir. Alevilerin siyasette bir aktör olarak şekillenmesi, gücünü siyasette hissettirmesi devleti ve devletin değişik siyasi temsilcilerini ürkütmeye başladığı görülmektedir.

Başkanlık sisteminin temel mantığını oluşturan ikili partinin yaratılması, bu partilerin de sistem partileri olması, devlet refleksi ile hareket eden güya sağ ve sol temsiliyetler biçiminde inşa edilmesi kapsamında AKP ve CHP’nin bir devlet organizasyonu olarak sürece dahil olduklarını söylemek abartı değildir. Söylenenlerden çok yapılanlara bakmak bunun için yeterlidir.

Devlet yeniden şekillenirken, Türk-İslam karakteri esas alınırken CHP ve AKP’de ikili parti sisteminin temsilcileri olarak dizayn edilmekte.

İşte tam bu noktada devlet Aleviler içerisindeki korku siyasetini, ötekileştirme siyasetini ve Alevilerin korkutulması üzerinden tekrar CHP çatısı altında sisteme bağlanmasını hedeflemektedir. Tüm tartışmalar, saldırılar ve söylemler bunun üzerine inşa edilmiş görünmekte. Son günlerde Kemal Kılıçdaroğlu’nun kökeni üzerinden başlatılan tartışmalar, sistem dışına kaymış olan Alevilerin tekrar CHP ile buluşmasını sağlamayı hedeflemektedir..

Görünen o ki önümüzdeki günlerde bu tartışma derinleştirilerek devam edecektir. Kimileri bu tartışmayı körüklemek için provakatif çıkışlar yapacak gibi görünüyor. Alevileri sistemin bir parçası haline getirmek için AKP içinde şahsi menfaat örgütlenmesi içerisinde olan bir kesim de harekete geçerek sistemi kabullenme, Alevileri özgürlük ve demokrasi mücadelesinden koparma mücadelesi yürüteceklerdir. Medya üzerinden kimi girişimlerle Alevilere ulaşma ve ayrılıkları derilenleştirme çalışmalarının başladığını söylemek mümkündür. MHP’den beslenmiş, CHP, AKP ile büyümüş Alevi toplumuna ihanet etmiş kesimlerin bir araya gelerek oluşturacağı yapılar önümüzdeki günlerde medya aracılığı ile tekrar Alevilerin gündemine girmeye hazırlanıyorlar.

Tamda bu noktada biz Aleviler biliyoruz; bizleri bu kadar gündeme taşıyan sorunlarımızın çözümünü dayatan demokrasi ve özgürlük cephesinde yer almamızdır. Özgürlük cephesinde yer almak kıymetimizi,í itibarımızı arttırmaktadır. Biz Aleviler hiç bu kadar kendi sorunlarımızı dile getirebilecek bir pozisyonda olmadık.

Bugün özgürlük ve demokrasi güçleri ile birlikte daha güçlüyüz. Bilinmesi gereken şey budur. Ya özgürlük, ya özgürlük…