Ana Sayfa Blog Sayfa 6350

Sizin Savaşınız Bizim Ölülerimiz

ROJDA YILDIRIM

Republique meydanındayız. Paris’te 132 insanın ölümüne ve yüzlercesinin de yaralanmasına sebep olan 7 saldırının kesişme noktasındayız. Meydanda bulunan özgürlük anıtının etrafı yüzlerce çiçekle donatılmış. Bir o kadar da mum yanıyor. İnsanlar yaklaşıp mumlara, çiçeklere bakıyor. Yoğun bir sessizlik hakim. Çiçek bırakan kimi insan ağlıyor, kimide ağzını bıçakla kesmişçesine sessizce bakıyor. Derin bir hüzün var. En fazla da dikkat çeken husus duvarlara yazılan yazılar, küçük kağıtlar üzerine bırakılan notlar, çizilen resimler, çeşitli işaretler ve semboller oluyor. Duygular, düşünceler bir şekilde ifade ediliyor, yansıtılıyor. Tek tek okuyarak ne denilmekistendiğini anlamaya çalışıyorum. İlk gözüme çarpan “hiçbir tanrı, hiçbir inanç bu barbarlığı ifade edemez. İnsan sevgisi kazanacaktır” notu oluyor. Bir buket çiçeğin yanıbaşına “ben insan görüyorum ama insanlığı değil” notuiliştirilmiş. Anıtın biraz daha yukarılarına doğru baktığınızda kocaman bir “korkmuyoruz” yazısı hemen göze çarpıyor. Hemen altında “savaş tohumlarını eken savaş biçer”, “katlanmayacağız, direneceğiz” yazıları eklenmiş. Ancak katliam olduktan kısa bir süre sonra en fazla paylaşılan cümle ise “savaşı kendi kalbinde yürüt” oluyor.

Bir çok insan Paris katliamını sosyal medya üzerinden bu satırlarla paylaştı. Bu sözü sarfedenler herkese birşeyleri anlatmaya çalıştı. İllede olacaksa bir savaş bu insanın insana karşı savaşı değil, kendi vicdanında yürüteceğibir mücadele olmalıydı. Çünkü bir çoğuna göre insanlar kendi kafalarındaki barbarlığa, ırkçılığa, dini fanatizme karşı savaş açmalıydı, insanın kendisine değil.

Fransa 13 Kasım da yaşadığı katliamı yeni yeni anlamaya, irdelemeye çalışıyor. Ancak kesin olan bir durum varki oda herkeste derin yaraların açılmış olmasıdır. Toplumsal travmaların yanısıra zihinsel yarılmalar veçarpılmalarda ayrıca irdelenmeyi gerektiriyor. Paris için 13 Kasım öncesi ve sonrası diye bir tanımlama olcaktır artık. Çünkü Fransa’da yaşayan her ırktan, her etnik kimlikten insan, 13 Kasım öncesi gibi değildir,olmayacaktır. İki yüz yıldır “kardeşlik, eşitlik ve özgürlük” sloganını kendine rehber edinen Fransa sokaklarında şimdilerde derin bir korku, ağır bir paranoya hakim. Müziği, dansı, sohbeti, tartışmayı seven Paris sokakları sessiz ve donuk vaziyette. Havada ağır bir şüphe var. Tuhaf tuhaf birbirine bakan bir çok göze aynı anda rastlayabilirsiniz. Toplu taşıma araçlarına bindiğinizde ya da sokakta, herhangi bir cafeterya da oturduğunuzdainsanların sürekli birbirini süzdüğünü, şüpheyle baktığını, hele hele esmerseniz ve “kara kafalıysanız” bütün gözlerin bir anda size çevrildiğini dehşetle farkedersiniz. Toplumsal travma sadece psikolojik olarak yön vermiyor aynı zamanda zihinsel algıları da belirliyor. Katliamlar ve peşisıra resmi devlet ağızlarının sürekli korku pompalayan açıklamaları (DAİŞ’in ordusu Paris’e indi vb.)toplumsal refleklerin yönünüde farklılaştırmış durumda.

Bu tepkiler bazı kesimlede belirgin bir milliyetçi eğilime dönüşürken, bazı kesimlerde de devleti ve politikaları sorgulayan bir yaklaşıma dönüşebiliyor. Tabi sözkonusu Fransa olunca milliyetçiliği de “kibarca” oluyor. Saldırılar karşısında “birlik olalım, birleşelim” argümanı sıklıkla kullanılıyor. Ancak bu birlik toplumsal dayanışma anlamında değil, devletin etrafında ve devlet politikalarına koşulsuz onay veren ağır bir ajitasyon havasında dayatılıyor. Olağanüstü Hal (OHAL) sağcısı ve solcusunun ortak “evet” oyuyla kabul edildi. “Hayır” oyu kullanan 7 milletvekili için ise soruşturma başlatıldı. Güvenlikçi önlemler, polisin yetkilerinin arttırılması, sürekli yasaklanan yürüyüşler gibi bir çok önlem yeni yasalarla desteklenerek bir oldu bittiyle kabul ettiriliyor. Ancak her kesim yaşanan sürece ve uygulanan politikalara aynı eksende bakmıyor. “Kimin birliği ve neye karşı birlik?» diye soran Fransızlar aynı zamanda şunu da söylüyor. “Charlie Hebdo saldırısını yapan iki kardeş Fransız vatandaşıydı ve Fransa yetimhanelerinde büyüdüler. Paris katliamını yapan faillerden çoğu fransız vatandaşıydı. Kendi vatandaşlarınıza karşı mı savaşacaksınız” diyen bir çok insana da rastlamak mümkün. Yanısıra “Fransa’nın ne işi var Suriye’de, neden Suriye’yi bombalıyoruz” diyenler mevcut sonucun Fransa devletinin politikalarının bir ürünü olduğunu dile getiriyor. Charlie Hebdo katliamı olduğunda Fransızlar bunu karikatür meselesinden dolayı lokal bir olay, dergiye dönük bir saldırı olarak algıladılar. Toplum bir şekilde kendi dışında tutarak etki düzeyini en aza indirdi. Ancak Paris katliamı bir bütünen sivil halka dönüktü. Şimdi Fransa kendi “Ortadoğusunu” yaşamaktadır.

Yaşanan sürece ilişkin bire bir görüşlerini sorduğumuz birkaç fransız kadından biri olan Beatrice “Fransız devleti olağan üstü hal kararı ile bu katliama savaş retoriği ile cevap vermektedir. Bu da kör bir çemberde şiddetin yoğunlaşacağını göstermektedir. İslamofobi, ırkçılık gelişecek. Aksine dayanışmayı yükseltmek gerekir.» diyor. Magdalena ise Paris’te okuyan bir öğrenci. Aynı zamanda geçen yıl Kobane direnişi sırasında kurulan Kobane feminist kolektifinin de üyesi. Magdalena “Paris katliamında ölenlerin anısını Kürtlerin, Asuri ve Ortadoğu halklarının mücadelesinde birleşerek cevap verebiliriz. Bu mücadele ataerkil ve kapitalist sisteme karşı DAİŞşahsında en büyük darbe olacaktır.» diyor. Avrupanın en güçlü kadın örgütlerinden biri olan ve Fransa genelinde 80 bin üyesi bulunan Femmes Solidaires ise yaşanan süreci kadın cephesinden yorumlayarak cevap veriyor. Femmes Solidaires “ Teröristler Fransa’yı kalbinden vurdular. Paris’te özgürlük tutkusunu, yaşam tutkusunu, dayanışma ve dostluğu vurdular. Oysaki Paris, kolektif toplumsallığın ve kültürlerin kentindir. Korkularımızla, kaygılarımızla, üzüntülerimizle yalnızlaşmayalım. Kadınlar ve halklar olarak bir araya gelelim..» diyerek dayanışma çağrısı yapıyor.

Aslında kadınların durduğu noktadan olaya baktığımızda yaşananlar erkek egemen aklın erkeklik halleri olarak karşımıza çıkıyor. Devlet ve hükümet yetkililerinden gelen bir çok açıklama havada uçuşurken bir kez daha damgasını vuran erkek egemen söylem oluyor. Özgürlük, eşitlik, barış gibi daha birleştici, sağaltıcı kavramlar yerine “savaştayız, saldıracağız, intikam alacağız, bombalayacağız” gibi söylemler hafızalara korku duvarları olarak yeniden örülüyor. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande “katliamı protesto etmek için herkes evine bayrak assın” diyerek Türkiye’de alışık olduğumuz milliyetçi söylemleri “yastayız” tonlamasıyla da karıştırarak toplumsal bir refleks haline getirmeye çalışıyor. Fransızların sosyal medya da en fazla paylaştığı söylemlerden biri “Sizin Savaşınız Bizim Ölülerimiz” olmuştu. Devletçi, egemen söylemlere kaşın birçok insan “bu siz devletlerin savaşıdır ama ölenler biziz” diyerek öfkesini dile getirmişti. Evet bu devletlerin, egemenlerin, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirenlerin savaşıydı.

Tabi sorgulayanlar, ezilenler, irdeleyip tepki gösterenler sadece feministler, anarşitler, solcular değildi. Fransa’da hatırı sayılır bir nüfusa sahip olan Kürtler de tepkiliydi. Katliam olduğunda Kürt halkı ve kurumları Fransız halkının yanındaydı, yastaydı. “DAİŞ’e karşı mücadelenin ne demek olduğunu en iyi biz biliriz ve sizi çok iyi anlıyoruz” diyorlardı. Ancak hiçbir dayanışma ve destek yaklaşımını esirgemeyen ve her türlü özveride bulunan Kürtlere karşı Fransa başbakanının yaptığı “20 bin fişlenmiş tehlikeli insan yaşıyor Fransa’da. Bunların arasında Kürtlerde var” demesi ve bir gün sonra yine aynı başbakanın “DAİŞ’e karşı mücadelede Kürtleri desteklemeliyiz” açıklaması Kürt halkınca Fransanın DAİŞ’e karşı mücadeledeki samimiyet testiydi. Bu açıklamayı duyan herhangi bir Kürdün ilk refleksi ise “ama biz Fransa’da kimsenin burnunu kanatmadık ki” oluyor. Çıkarlar uğruna halkların, mücadelelerin, haklı hareketlerin kurban edildiği bu zamanlarda egemenlerden, devletlerden bir şey beklemeden mücadele etmek ve gerçekten yan yana durmaktır hayati olan. Erkek egemen ideoloji bütün dünyayı milliyetçilikle, dincilikle zehirlerken bize düşen de tıpkı Kobanede olduğu gibi tüm ezilenlerin aynı anda kalbinin attığını göstermektir.

Kendimizi savunmak

Paris’teki son saldırıyla bir kez daha, IŞİD ve zihniyetinin nasıl bir tehdit oluşturduğunu gördük. IŞİD, Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç, Ankara, Beyrut ve Paris katliamları yapılış biçimi itibariyle, hedef aldığı sivil ve savunmasız insanları katlediş yöntemiyle nasıl bir vahşet üretebileceğini herkese gösterdi.

IŞİD’in bugüne kadar yaptıkları açık bir şekilde ortada iken ve bu kadar aleni katliamcı bir ağa sahipken, Türkiye’de bazı kesimlerin katliamları alkışlayan tavırları artık IŞİD’in ne kadar derinlemesine içimizde olduğuna işaret etmektedir. IŞİD için kim ne derse desin görünen o ki ülkemizde ciddi bir desteğe örgütlenmeye kavuşmuş bulunuyor.

Ankara Katliamı’ndan sonra Konya’daki milli maçta katledilenler için saygı duruşunu ıslıklarla protesto edenler, katillere alkış tutanlar, Paris Katliamı’ndan sonra aynı tavrı İstanbul’da çekinmeden sergilemişlerdir. Bu da gösteriyor ki Türkiye’de IŞİD yapılanması, katliamları ve zihniyeti yaşama alanı bulmaktadır.

Türkiye’de IŞİD saldırılarının Kürtleri, Alevileri ve solcuları hedef alan saldırıları bilinmektedir. Bu saldırılarda iktidar başta olmak üzere, etrafında toparlanmış yapılar tarafında desteklenerek kamuoyu da bunun içine çekilerek, Türkiye açısından nerdeyse stratejik bir durum almış bulunmaktadır. Coğrafyamızda IŞİD’in hedefindeki kesimler saldırıya maruz kalan bölgeler incelendiğinde görülecektir ki bu kesimler aynı zamanda iktidarında hedefi konumundadır. İktidarın Kürtleri hedef alan, Alevileri hedef alan, sol ve sosyalistleri hedef alan yapılanması, bakış açısı IŞİD ile aynıdır.

“Kobanê düştü düşecek” diyen ve bu söylemiyle IŞİD’in “zaferine ortak olmak isteyen” anlayış kindar bir neslin Türkiye’de yetişmesine vesile olmuştur. Ölüme, katliamlara bu kadar saygısızca yaklaşan bir topluluk görülmemiştir. Cenazelere yapılan saygısızlık, din ve vicdanın ötesinde, ölülerin dahi cezalandırılması mantığı artık günlük hayatımızın bir parçası haline getirilmiştir. Sadece politik ortamda değil, yaşamın tüm alanlarında tahammülsüz, kindar bir hayat örülmeye başlamıştır.

Türkiye toplumu kadın cinayetleri, trafikteki tartışmalarda cinayete uzanan olaylarıyla, ölümle biten sokak tartışmaları ile artık cinnet geçirmiş bir topluluğa dönüştürülmüştür.

Kimsenin sorumluluk üstlenmediği bu durum giderek bir iç savaşında habercisi olmaktadır.

Evde didişenler, yolda didişenler, sokakta didişenler, köy, kasaba ve şehirlerde didişenler kaba kuvvetin hakim olduğu bir düzeni de örgütlemektedirler. Diktatörlerin doğuşunu besleyecek savaşı örgütleyecek tüm koşullar artık Türkiye için mevcuttur. Zaten günlerdir Kürt bölgelerinde uçaklar, savunmakla sorumlu oldukları “kendi topraklarını” kasabaları ve köylerini vuracak duruma gelmiştir.

Halkı korumakla görevli olan “güvenlik güçleri” yıllardır sivil ölümlere imza atmaktadır. Medyaya yansıdığı gibi öldürenler, öldürülenleri zırhlı araçlar arkasında yerlerde sürüklenmekte, yakmakta, yakılan ve öldürülen insanlar üzerinde halaylar çekip, IŞİD gibi tekbir getirip, zafer kutlamaları yapılmaktadır.

Ülkemizde artık herkes tehdit altındadır. En son Alevi kurum başkanlarına Ankara emniyetinden gönderilen uyarı yazısı bunun başka bir örneğidir. Bu ülkede Kürtler, Aleviler ve solcular istenmemektedir. Bu ülkenin ötekileri için öngörülen tek şey ölüm ve göç olmuştur. Şimdi bizim topraklarımızda ölüm ve göç dayatılmaktadır. Ölüm her gün Kürtleri hedef almaktadır. Alevileri de köylerinde kalan son kesimlere de göç dayatılmaktadır. Korku dayatılmaktadır. Klasik yöntem olan devşirmecilik bu noktada devreye girmektedir. Türk milliyetçiliği ve gericiliğinin temel unsuru devşirmelerden oluşmaktadır. Bugün bunun için Suriye’den göç ettirilmiş yüz binlerce kişi Türkiye’nin bu anlamdaki demografik yapısını değiştirmek için uygun bir zemin sunmaktadır. Mantık ve uygulama itibarıyla iktidarın öngördüğü durum bunu hissettirmektedir.

Görünen o ki tüm kesimler gibi Aleviler de kendilerini savunacak bir özyönetime özsavunmaya ihtiyaç duymaktadırlar. Bu anlamda tüm Alevilerin özgürlük barış ve demokrasi cephesinde yerlerini almaları hayati bir önem taşımaktadır. IŞİD ve onun zihniyeti bizden uzakta değildir. Kendimizi savunacak mekanizmalara artık ihtiyacımız vardır.

İçtoroslar ‘Oda Kültürü’nde Gizli ozanlar’

Oda Kültürü dediğimiz olgu; tarihsel geçmiş, göç ilişkileri ve inanç kültürüyle bağlantılı olarak bölgeden bölgeye, kimi zaman yöreden yöreye değişiklik gösterebiliyor.

Hele, egemen dinlerin klasik yasak ve tabularından uzak olarak, şiir ve müzikle konuşup, şiir ve müzikle söyleşmeyi adeta bir gelenek haline getiren Alevi toplumunda nice söz ustaları ve gizli ozanlar ortaya çıkıyor.

Urfa’daki (Riha) Göbeklitepe gibi geçmişi 12 bin 500 yıla dayanan ve dünyanın bugüne kadar belirlenebilen en eski yerleşkesine sahip Mezopotamya, aynı zamanda birçok uygarlığa ve kültüre evsahipliği yapmış bir coğrafyanın adı. Yalnız bu uygarlık ve kültürlerin değil, bugün dünyaya yayılmış bulunan doğal, doğal-felsefi, çoktanrılı veya tektanrılı semavi dinlerin çok büyük bölümüne evsahipliği yapmış bir coğrafyadan söz ediyoruz. Keza, gerek felsefi gerekse semavi dinlerin kutsal metinlerinin de büyük bölümü bu coğrafyadaki alfabe ve dillerle üretilmiş.
Tarihte “El- Cezire” olarak adlandırılan Mardin bölgesi, bu renkli yapılanmanın tipik örneklerinden biri. Bugün bilinen baskı ve yasaklarla bu renklerin büyük bölümü solmuş olsa da, sözgelimi bölgede hala bir “Oda Kültürü”nden söz edilebiliyor (Bkz. Yusuf Baği: Mardin’de Oda Kültürü, Peri Yay. İst. 2007).
Kuşkusuz Oda Kültürü dediğimiz olgu; tarihsel geçmiş, göç ilişkileri ve inanç kültürüyle bağlantılı olarak bölgeden bölgeye, kimi zaman yöreden yöreye değişiklik gösterebiliyor. Hele, egemen dinlerin klasik yasak ve tabularından uzak olarak, şiir ve müzikle konuşup, şiir ve müzikle söyleşmeyi adeta bir gelenek haline getiren Alevi toplumunda nice söz ustaları ve gizli ozanlar ortaya çıkıyor ki, biz bugün bunların büyük bölümünün ismini bile bilmiyoruz.
Alevi toplumunun genelinde sazlı ve sözlü buluşmalar bulunmakla birlikte, özellikle İçtoroslar’daki Hakikatçı Alevi muhabbetlerinde bunun daha yaygın ve derinlikli yaşandığını söyleyebiliriz. Bu Alevilik akımının söz ve şiir ustalarından olup, yaklaşık 10 mahlasla şiirler yazan Ali Haki, bu şiirsel ve sözel muhabbeti “Münhasıran Alevi ve Bektaşi şuarasınca muharrer ve Alevi cemaati tarafından okunması mukarrer bulunan eş’arın ibadet niyetiyle saz eşliğinde terennüm edilmesi” yani bugünkü Türkçeyle “Salt Alevi ve Bektaşi şairlerince yazılmış olup, Alevi toplumu tarafından topluluklara okunması kabule değer görülen nefes ve beyitlerin ibadet amacıyla saz eşliğinde söylenmesi” olarak tanımlamaktadır. (Bkz. S. Özcan: Alevilik ve Hakikatliler, Ank. 2009, s. 33).
Kuşkusuz aynı zamanda bir “irfan okulu” niteliği taşıyan bu tür muhabbet cemleri, toplum üzerinde hem eğitici hem de özendirici bir etki yapmaktaydı. Bugün isimleri toplum içinde bir efsane gibi dolaşan Ali Qamke, Elif Ana, Hacê Ana, Hemi Tazı, Günahkar İsmail gibi şahsiyetler bu kültürde kalıcı bir iz bırakmışlardır. Nitekim, erkeklerin yanı sıra kadınların da şiir söylemeye yönelmesinin böylesi bir ortamla ilişkili olduğu ise ortadadır.
İlk kez bir ağıtlama- şiirine tanık olduğum Afê Ana’dan başlayarak, muhabbet ortamlarının vazgeçilmezlerinden hemşehrimiz Kaşanlılı Kör Fatma, yöremiz hakikatçı dervişleriyle de dostluk ilişkisi kuran Çukurovalı Atiye Emre Can, ömrünün önemli bir bölümünü Hacı Bektaş Dergahı’na hizmetle geçiren Kayseri/ Talaslı Sadıka Ana, Elbistan/ Beştepeli Hatun Ana ve Sarız Çağşak/ Kırkısraklı Zeliha Ana (Fedakar), bugün şiirsel ürünleri elimize ulaşabilen kadın ozanlardan bazılarıdır.

I- Ağıtçı ve Hakikatçı Ozan Afê Ana
Yaşar Kemal’in, dünyaca ünlü romanı İnce Memed’in proto-tipi, amcasının veya dayısının eşkıyalık arkadaşı olan İçtoroslar bölgesi erdemli eşkıyalarından Koçgirili Alo’nun yanı sıra, bu romanın diğer kahramanlarından Reşko’nun kızı olan Elif’in adına (Kürtçede Afê) ilk kez, “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” inceleme- antolojisini (Ank. 1985) hazırlarken rastladım. Yörede ismi efsane gibi dolaşan Reşko üstüne ağıtlar derlerken, kendisini kalleşlikle vuran Hulusi’yi de İstanbul’daki evinde ziyaret etmiştim. Hulusi (Altun), hem kızı Elif tarafından babası üstüne yakılan bir ağıtı vermiş, hem de kendisinin o dönem Kayseri İl Jandarma Alay Komutanlığının muhbiri olduğunu itiraf etmişti.
O tarihlerde, bu şiiri, ağıt yakma geleneğinin normal bir tezahürü olarak, bir kızın babasına yaktığı normal bir ağıt olarak almış ve ilgili bölümde yayımlamakla yetinmiştim. Yaşar Kemal’in de “Ağıtlar” kitabında vurguladığı gibi, zaten İçtoros Kızılbaş Kürt kadınlarında ağıt yakma geleneği oldukça yaygındı. Bu nedenle de izini sürme gereğini duymamıştım. Ta ki, Aşık Veysel üstüne, yöremiz halk ozanlarından Osman Dağlı (Aşık Maksudi) ile katıldığımız bir televizyon programına kadar.
Gece geç saatlerde evde misafir ettiğim Osman Dağlı, yeni çıkan şiir kitabıyla şiir kasetini vermiş ve içine şu şiirsel ithafı yazmıştı:
“Hayat bir kadeh zehir
Yudum yudum iç vücudu alıştır
Yoksa ya hayat sona erer
Ya kadeh dolu kalır”(21.3.2006)

Daha 1960’lı yıllarda Devrimci Halk Ozanları Kültür Derneği Başkanlığı yapmış bir yöre ozanı olarak, çalışmalarını sürdürdüğüm İçtoroslar’da Alevi- Kürt Aşiretler kitabı için önerilerini almak istediğimde, hemen benden “Afê Ana”yı alıp- almadığını sormuştu. Böyle bir kadın ozanı tanımadığımı söylediğimde, Sarız yöresinden ünlü eşkıya “Bektaş Şirinoğlu’nun kızı” olduğunu söyledi. Babasını “Eşkıya Reşko” olarak söylese, hemen tanıyacağım.
Ancak o, babasının değil, yanlışlıkla dedesinin ismini vermişti. Dağlı, Afşin/ Kamalak’ta katıldığı hakikatçı meclislerinde, ondan etkilenmiş ve Aleviliği seçmişti. Bu nedenle Afê Ana’yı ikinci anası olarak niteliyor ve bunu şiirine de yansıtıyordu: “İki defa geldim ben bu dünyaya/ Bir anamdan doğdum bir de Elif’ten”. Bir de Afê Ana’nın, yeni çıkan kitabında yer verdiği bir şiirini göstermişti. Şiir şuydu:

Muhabbet ateşi düştü özüme
İrfanda arifi aydıran benim
Yalan girmez ikrarıma sözüme
Sevgiyi aşkıma uyduran benim

Kaptırdım gönlümü o güzel Şaha
Kovsa kapısından gitmem vallaha
Meydan-ı aşk içre benim Zeliha
Yusuf’u zindana koyduran benim

Derilmiş güzeller sohbet cancana
Seyrimde sakiler dem sundu bana
Orda ruhum teslim ettim canana
Ateşten gömleği giydiren benim

Afê Ana sırrın söyleme ya da
Vuslat durağında erdim murada
Bazen meyhanede bazen havrada
Dağlı’ya pösteki saydıran benim.

Gerçekten, müthiş bir şairle karşı karşıyaydım. Hemen telefona sarılıp, yakınlarımdan “Şirin Bektaşoğlu” adını sordum. Tabii anladım ki, yörede “Baktoşi Şirine” olarak bilinen bu şahıs, Reşko’nun babasıymış ve yıllar önce babası Reşko’ya ağıt yakan kızı da, bu Afê Ana’nın ta kendisiymiş!..
Yöremizin hakikatçı şairi Afê Ana’ya büyük bir gururla kitabımda ve kimi yazılarımda yer verince, birgün araştırmacı Meral Akkent’ten bir e-mail mesajı aldım. Daha önce, Anadolu kadınlarında baş-bağlama geleneği konusunda Almanca bir çalışmasını (Das Kopftuch) bildiğim Akkent, hazırlamakta olduğu bir belgesel için hem ilk Kürt kadın dengbêjin kim olduğunu hem de “Afê Ana’yı İçtoroslar yöresinden literatüre giren ilk Kızılbaş- Kürt kadın şair/ aşık olarak verip veremeyeceğini” soruyordu. Tabii ki, olumlu cevap verdim ancak çalışmanın sonucunu bilmiyorum.

II- Hakikat Meclisleri’nin müdavimi Kaşanlılı Kör Fatma
Kendim doğrudan görmesem bile, özel çekim bir kasetle Kaşanlılı Kör Fatma’nın, Hakikat Meclisleri’nin köyümüz Sarız/ Dallıkavak’taki başlıca mekanı olan dedem Haydar Bayrak’ın evinin konuğu olduğunu biliyorum. Afşin’in Kaşanlı köyünden gelen 1908 doğumlu, adından da anlaşılacağı gibi ama olan Kör Fatma’nın bize kaset yoluyla ulaşan şiiri şöyle:
Leyla’yım, Mecnun’um yoktur
Derdimden efkarım çoktur
Dil ile sofilik olmaz
Beni aşık eden Hak’tır

Şah-ı Merdan vursun nara
Kerem gibi yandım nara
Sığındım Gani Settar’a
Hızır kendi gelsin cara

Gah ağlarım gah gülerim
Ferhad gibi dağ delerim
Dostumun hatırasıyçın
Mecnun’um pınar beklerim

Gelin Fatma’nın dilinde
Feda olmuştur yolunda
Mevlam beni kul eylesin
Gül yüzlü yarin yanında.

III- Biberi Tarikatinin Kadın Lideri Atiye Emre Can
Ortaokula başladığım yıllarda, yanılmıyorsam 1962 yılında doğrudan tanıdığım Atiye Emre, köyümüzde hakikatçı akıma bağlı Hasan Bağdaş amca aracılığıyla, yöremizdeki hakikatçı dervişlerle görüşmek ve muhabbet etmek için, manevi oğulları olarak tanıttığı iki gençle birlikte gelmişti. Biberi Tarikati’nden olduklarını söylüyorlardı. Biberiye tarikatı, Tarsus’ta doğan Halil Develioğlu adında tasavvuf ehli bir zat tarafından kurulmuştu. Bu zat, Nakşibendi tarikatinin, Kürt Mevlana Halid’in kuramlaştırdığı Halidiye koluna mensup Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi’ye bağlanmıştı. Bu nedenle, Biberiye tarikati, Halidiye’nin büyük etkisi altındaydı. Adana yöresinde kurulan bu tarikata “Biberiye” denmesinin nedeni, bağlılarının acı biberle çile çıkarmalarından, biberli ve baharatlı yiyecekleri tercih etmelerinden kaynaklanıyordu.
Gerçekten de, en acısından biberlerini ve kimi yiyeceklerini yanlarında taşıyorlardı. Yöremiz hakikatçılarıyla uyumlu sohbetler yürütün 1910 doğumlu Atiye Emre Can’ın, 1970’li yıllarda müridleri tarafından öldürüldüğü haber alındı.
Uyumlu ve sevecen davranışlarından dolayı yörede saygınlık kazanan Atiye Can’ın, bu muhabbet ortamlarında kaydedilmiş bir şiirini birlikte izliyoruz:

Bin bir ismin biri Haydar
Okunur her yerde Kerrar
Sensin alemlere serdar
Lafetah’ım Zülfikar’ım
Her yerde ismi Kerrarım
Bir ismine derler Ali
Bir ismine derler Veli
Elin Hakkın kudret eli
N a k a r a t
Bir ismine derler Hızır
Sensin her yerde hazır
Evliyaya oldun nazır
N a k a r a t
İncil senin, sen İsa’sın
Tevrat senin, sen Musa’sın
Kur’an da sen, hal- itasın
N a k a r a t
Mancınıkla göğe çıktın
Hayber Kalesi’ni yıktın
Döndün Muhammed’e baktın
N a k a r a t
Muhammed’le sen bir can
Sen “lahmeke lahme” olan
Fatıma’ya sensin canan
N a k a r a t
Atiye’m Ali’ye kuldur
Ali’yi sevenler nurdur
Yüzüm erenlere yoldur
N a k a r a t

IV- Hacı Bektaş Dergahı’nın Gönüllü Hizmetkarı
Kayseri- Talas’lı olup, kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1985 yılında 80’li yaşlarda hakka yürüdüğü bilinen Sadıka Ana, gençlik çağında Hacı Bektaş Dergahı’na kapılanarak, yedi yıl süreyle burada hizmet yürüttü. Bu ve başkaca dergah hizmetlerinde pişerek, yanmasını şöyle dile getiriyor:

Yüzüm süre süre geldim meydana
Erenler meydanı ulu’dur diye
Aradım eksiklik özümde buldum
Kusura kalmayan Ali’dir diye

Bir tür Oda ve Dergah Kültürü’nde yetişen, pişen kadın- şairin bir şiirini birlikte izleyelim:

Behey Derviş ne gezersin
Dervişlikte dem bulunur.
Bekle Pîr’in eşiğini
Derdine derman bulunur

Gel de bahr-ı ummana dal
Sever isen gel gevher al
Merd-i cenkdir meydana gel
Meydanda merdan bulunur

Eğer oldun ise hasta
Doğru geldin ise dosta
Bir derdine derman iste
Dostunda derman bulunur

Sadıka’yım em’dir özüm
Hakka turab ettim yüzüm
Pişir pişir söyle sözün
Arasında ham bulunur
(Kaynak- E. Kalkan: Çağlar Boyunca Kayseri Şairleri, Kayseri, 1988)

V- Hakikatçı dervişler ortamında Zeliha Ana (Fedakar)
Sarız’ın Çağşak köyünde 1942’de doğan Zeliha (Altun), komşu Kırkısrak köyünde Hakikatçı bir ortama gelin gider. Burada, Çelebi soyadını alan Zeliha Ana, hakikatçı dervişlerin ve aşıkların bol olduğu bir ortamda yaşar. İçinde bulunduğu bu Oda Kültürü, onu da etkileyerek şiir yazmaya yöneltir. “Fedakar” mahlasıyla yazan Zeliha Ana, başta Afê Ana olmak üzere birçok söz ustası hakikatçı kadınla ve yine başta Pazarcıklı Ali (Sayılır), Ali Kale (Büyük Ali Armağan), Qino, Afê Ana’nın eşi Kubcux Mamo (Firkati), Hıdır Gürel (İbreti), İbki Kurça (Erdem Baba) olmak üzere çok sayıda saz ve şiir ustasının gerçekleştirdiği muhabbetlerden etkilenerek, şiir yazmaya başlar. Eşi ve gönül dostu Süleyman’ın göçmesi üzerine yazdığı bir şiiri birlikte izleyelim:

Ben her sabah dalgın dalgın gezerim
Selamsız, sebepsiz gittin sevdiğim
Sensiz bu düğümü nasıl çözerim
Eşini terk edip gittin sevdiğim

Gelirsin diye yolun gözlerim
Sevgi yüklediğin güzel sözlerin
Kucak açıp sarıldığım dizlerin
Ateşleri yakıp gittin sevdiğim

Açıldı sinemde bin türlü yara
Uzatsam elimi yetişmez yare
İnan yokluğundan oldum biçare
Başıma dünyayı yıktın sevdiğim

Olmuşum bir bülbül başlarım zara
Bitti ömrüm, sensiz düşmüşüm dara
Yürekten çıkmıyor şu derin yara
Doktordan çare yok, gittin sevdiğim

Sensiz olmak inan büyük bir derttir
Fedakar’ım arzum seni görmektir
Bağrına basıp da hiç vermemektir
Güzel bir baharda gittin sevdiğim.

VI- Hakikatçı aşıklar kervanında bir güzel yolcu: Haydar Bayrak
Bütün hayatı Hakikatçı Aleviliğe ve bu akımın kültürüne hizmetle geçen, üniversiteye başladığım 1965 yılında Ankara’da TİP’e üye olmama vesile olan; ister köyde ister şehirde, evi her zaman Oda Kültürü’nün ana karargahı kanumunda olan akrabam Haydar Bayrak, sınırlı da olsa şiir yazıyor ve saz da çalıyordu. Nisan- 1981’de kaleme aldığı bir şiirini birlikte izleyelim:

Hak yoluna giden ey güzel yolcu
Yolda engel çoktur aman ha aman
Her önüne geleni sanma ki yolcu
Yüze gülen çoktur aman ha aman

Can gözün açıp da yoluna yürü
Şayet seçemezsen o cömert eri
Kaydırır ayağın nahoşun biri
Nadanla yürüme aman ha aman

Hakikat yoludur çok hüner ister
Güzel olmaz ise seçtiğin dostlar
Yüzünü yırtmasın vurduğun astar
Yazık kumaşına aman ha aman

Sağyardan ademe hiç kemlik gelmez
Ağyar güzelliğin kadrini bilmez
Sağyarı ağyardan seçmezsen olmaz
Düşürür ağyar seni aman ha aman

Haydar sana senden yakındır güzel
Kavli budur aşıkların ta ezel
Soğuk değen güller oluyor gazel
Solmasın gül yüzün aman ha aman

VII- İçtoroslar mana aleminde bir efsanevi kişilik: Ali Qute (Harab Ali)
İçtoroslar bölgesinde “kutsal, ermiş, kamil insan” kişilikler sayıldığında, ilk akla gelenlerden biri hiç tereddütsüz Ali Qute’dir. 20. yüzyılda yaşayan ve ismi yörede bir evsanevi kişilik olarak dolaşan Ali Qute Baba’nın türbesi Maraş merkez köylerinden Çiğil’dedir.
Ali Baba’nın, “Harab Ali” mahlasıyla şiir de söylediğini, İçtoros ozanlarından Aşık Kul Hasan’dan ve Aşık İsmail İpek’den yaptığımız derlemelerden biliyoruz. Sözlerimizi, elde küçük farklılıklarla iki versiyonu bulunan bu şiirle noktalayım:
Bektaş-ı Veli’nin yolun bilmeyen
Gündüzü karanlık gece sayılır
Evlad-ı Ali’den eli olmayan
Zümresi münafık piç’e sayılır
Evlad-ı Ali’den tutmayan daman
Onlardan uzaktır din ile iman
Evlad-ı Ali’ye kim etse güman
Yüzbin emek çekse hiçe sayılır
Arşın yücesidir başımın tacı
Kabe’ye ulaşır zülfünün ucu
Ehl-i Beyt katarı Güruh-u Naci
Cümle güruhlardan yüce sayılır
Harab Ali’m bu manaya erenler
Zamanenin imamını bulanlar
Bektaş-ı Veli’yi mürşid bilenler
Bir niyazı yüzbin hacca sayılır…

MEHMET BAYRAK

Kırkısraklılar: Birliğimiz gücümüz olsun

Kırkısraklılar Almanya’nın Hamburg kentinde buluştu. ‘Kırkısrak Köyü ile Dayanışma Gecesi’ adı ile gerçekleştirilen etkinlikle, Hamburg’ta dernekleşme hedefleniyor.

Hit- House düğün salonunda yapılan gecede saygı duruşunun ardından Kayseri’nin Sarız İlçesinde faaliyete bulunan Kırkısrak ile Dayanışma Derneği Başkanı Hüseyin Gündüz ve Londra Kırkısrak Dayanışma Derneği Başkanı Ahmet Güven sahneye çıkarak katılımcıları selamladı. Etkinliğe Hamburg’ta yaşayan Kırkısrak köylülerinin yanı sıra Türkiye ve İngiltere’de yaşayan yüzlerce Kırkısraklı da misafir olarak katıldı. Gece tertip komitesi adına konuşan Tacim Yeşilyurt da Hamburg ve çevresinde yaşayan Kırkısraklıları bir araya getirmeyi amaçladıklarını belirterek, “Birliğimizi gücümüzden alalım” dedi. Yeşilyurt, Hamburg’ta derken kurmak için maddi ve manevi desteğe ihtiyaç duyduklarını dile getirerek, herkesin katkı sunmasını istedi.

Devlet terörü kınandı
Kırkısrak ile Dayanışma Derneği Başkanı Hüseyin Gündüz de kaybolan değerlerin korunması anadillerinin yaşatılması için böylesi çalışmaların çok değerli çalışmalar olduğunu söyledi. “İnancımız ve yaşamımız gereği Kırkısraklılar olarak her zaman mazlumun yanında olduk” diyen Gündüz, dernek olarak Kürdistan’da devlet eliyle başta Silvan olmak üzere birçok yerde estirilen terörü kınadıklarını söyledi. “Tüm bu katliamları durdurmak için daha çok örgütlenmeliyiz” diyen Gündüz’ün konuşması sık sık alkışlarla kesildi.
Londra Kırkısrak Dayanışma Derneği Başkanı araştırmacı yazar Ahmet Güven de dernek faaliyetleri hakkında bilgi vererek gençlerin ve çocukların eğitimine büyük önem verdiklerini söyledi. “Tecrübelerimizi buradaki hemşehrilerimizle paylaşmak istiyoruz” diyen Güven, pratik adımların atılması için Hamburg’da yaşayan Kırkısraklıların sorumluluk almaları gerektiğini söyledi.
Sarız, Kırkısrak çevresinde yaptığı kültürel ve folklorik araştırmalarla tanınan araştırmacı yazar Ali Haydar Ülger ise Sarız ilçesine bağlı Kırkısrak ve çevresinin inançlar ve kültürler mozaiği olduğunu söyleyerek şunları ifade etti.
Ülger devamla şunları söyledi: “İnanç ve kültür mozaiği olma yanı sıra Kırkısrak hep muhalif duruşuyla da sistemi hep rahatsız etti. Dünyanın neresinde olursa olsun her Kırkısraklının yüreği köyü için atar. Ermeni kıyımında birçok Ermeni köyümüzde saklanarak kıyımdan kurtuldu. Çünkü bizim yüreğimizde her zaman insanlık ve merhamet var oldu.”

Bayrak: En büyük kitap insan

Kırkısraklılar gecesinde, Kayseri, Binboğa, Maraş (İç Toroslar) çevresinde yaşayan Kürtler hakkında yazdığı kitapla en büyük referans sayılan araştırmacı yazar Mehmet Bayrak da dilin ve kültürün yaşatılması için alın teri döken insanlara teşekkür etti. Bayrak, “İç Toroslar’da yaşayan Kürtler olarak her zaman kültürümüze ve inancımıza yabancılaştırıldık. Kültür varlıklarımızı yeterince bilince çıkaramadık. Kültürün, inancın, insanlığın beşiği olan İç Toroslar aynı zamanda bir edebiyat havzasıdır. İnsanlarımızın Kürt ve Kızılbaş kimliklerini kabullenme sanıldığı gibi kolay olmadı. En büyük erdemde, en büyük kitapta insanın kendisidir” dedi.
Kendisi Sarız Kırkısraklı olan CHP Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm da geceye katılan konuklar arasındaydı. Tüm kurulacak olan derneğe maddi ve manevi katkı sağlayacağını söyledi.
HDP Eski Milletvekili Levent Tüzel ise, “Geçmişi katliamlarla dolu bir ülkeden geliyoruz. Ankara’da gerçekleştirilen katliam devlet eliyle yapıldı” ifadesini kullandı.
Hamburg HDP temsilcisi ve BDP eski Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır da “Bize kaybettirmek istenilen dilimizi, inancımızı ve kültürümüzü sahiplenmek için buradayız. Dili sahiplenmek, Kültürü sahiplenmek aynı zamanda asimilasyona karşı bir öz savunmadır. Kendisine Aleviyim, Kürt’üm, insanım diyen herkesin bu çalışmalara katkı sunması gerekiyor” vurgusunda bulundu.
Hamburg Sol Parti Milletvekilleri Mehmet Yıldız, Deniz çelik, SPD Milletvekili Kazım Abacı ve Alevi dedesi Mustafa Mısır gelen konuklar arasındaydı.
Kanal 10’unda çekim yaptığı gecenin kültürel programı ise oldukça zengindi. Kırkısrak yerel sanatçıları Mustafa Danışır, Koma Civaka Kırkısrak, Aziz şimşek, Kara Hasan, Ali Çam, Hayal-Hüseyin ikilisi ve Özkan Orman sahne alarak etkinliğe katılan Kırkısrak köylüleri ve dostlarına unutulmaz bir gece yaşattılar.

Reya heq-Alevi inancını bekleyen tehlike

DEMİR ÇELİK / DBP MYK üyesi

Reya Heq inancıyla ilgili Kemalizm’in neden olduğu kimlik erozyonu olanca hızıyla devam etmektedir. Daha önceleri din dışı, sapkın mezhep denilerek katliamlar dayatılan Reya Heq-Alevi inancına bugün dinleşme, devletin dini ve inancına dahil olma dayatılmaktadır. Doğal ve demokratik toplumun ahlaki değerler savunucusu bu inancın köklü tarihi geçmişi yokmuş gibi, toplumcu, adil ve eşitlikçi idealleri kalmamış gibi yaklaşılmakta, onu devlet dinine yamamaya çalışmaktadırlar. Bu çabalar iyi niyet-le görülebilecek çabalar değildir. Reya Heq inancın özgün ve özerk tarihi birikimlerini ortadan kaldırmaya, onu sistemin dinine entegre etmeye dönük girişimlerdir.

Cami-cemevi projesi, diyanete bağlı Alevi dairesi başkanlığını kurmak, Cemleri görsel gösterilere dönüştüren anlayış, Pir eğitim okulları açma, Pirlerin maaşa bağlanması, Reya Heq-Alevi inancının İslam içi ya da dışı olduğu tartışmalar bugün için öne çıkan saldırı alanlarıdır. Bu denli iç hesaplı ve kirli emeller içeren girişimlerin parçası olma-mak her Alevi’nin titizlikle üzerinde durması gereken bir durumdur. Ne yazıktır ki birçok Alevi aydını ve entelektüeli bütün bu olup bitenden habersiz, sürece duyarsız ve onu sessizce izlemekle yetinmektedirler. Duyarlı olan kesim hem çok az, hem de örgütsüz olduklarından bu sürece doğru müdahale edebilme koşullarından yoksun oldukları gibi inisiyatif geliştirememektedirler. Bu parçalı duruş, herkesin kendine göre Alevi okumaları beraberinde tüm Reya Heq-Alevi inancı için büyük riskler demek olacaktır.

Reya Heq- Alevileri inanç ve toplumsal değerlerinden, demokratik direniş geleneğin-den uzaklaştıran, toplumsallaşmanın cemini sıradanlaştırıp sema gösterisine dönüştüren, dara kalkmayı, toplumsal barışmayı ortadan kaldıran bizatihi kapitalist modernite ve onun Kemalist çizgisiyken ondan medet uman ve onun ipine sarılanın geleceği karanlık olur. Reya Heq-Alevilerin onur mücadelesini anlamsızlaştıran, onu tarihi direnişçi kimliğinden koparan, mevcuda razı olmasını ona dayatan kültürel soykırım esasında Kemalist cumhuriyetin kendisidir. Son yüzyılda yaşanmışları yaşanmamış kabul edip bizi çekmek istedikleri zemine razı gelmemiz, insanlığın kök hücresi kadar eski olan ahlaki politik değerlerimizin tümünün kaybolması, ortadan kalkması anlamınadır. Kapitalist modernite onur ve ahlak dışıdır. Ondan erdem ve ahlaklı olması beklenemez. Topluma ahlaksızlığı dayatan, toplumsallığı parçalayan, toplumsal dinamikleri etkisizleştiren, bireyselliği ve merkezileşmeyi egemen kılan karakteri ile kapitalist modernite Alevilerin yanı sıra tüm inanç ve dinlerin ahlaki ve politik değerlerini ortadan kaldırarak kendi hiyerarşik ilişkilerinin hayat bulmasını istemektedir. Reya Heq inancı Osmanlı döneminde bitip tükenmeyen katliamlarından dolayı Kemalist cumhuriyete bir kurtarıcı olarak sarılma durumunda kalmışlardı. Sistem “laik cumhuriyet” söylemi ile Alevileri kendi yönetimine razı etmiş, egemenlikçi sistemi altında yönetilmeye ideolojik aygıtlarıyla onları ikna etmiştir. Bu ikna olma halidir ki Aleviler muhalif kimliğinden uzaklaşmış, cumhuriyetin kurucu partisi CHP’ye can ve kan taşımaktan geri durmamışlardır.

Bugün yaşananlardan hareketle yapılması gereken görevleri bilince çıkarmak temel yaklaşım olmalıdır. Bunun için Reya Heq-Alevi inancı kendi tarihsel kimliği, ahlaki ve politik değerleri ile nasıl buluşabilir, onları nasıl özerkçe yaşayabilir, yaşatabilir? Bu özgün ve özerk alan kapitalist modernitenin yeni saldırıları ve yönelimlerine karşı kendisini hangi örgütlü yapılarla ve nasıl bir kurumsallaşma ile kendi toplumsallığını sağlayabilir? Bu sorulara cevap bulmak ve gereğini yerine getirmek sadece Alevi inanç sahiplerinin değil tüm mazlum ve mağdur kesimlerin acil görevlerindendir.

Aleviler sistemi ürkütüyor!

Alevileri hedef alan saldırılar yeni bir boyut kazanarak, seçim sonrası derinleştirilerek devam etmektedir. Egemen güçler Türkiye’yi yeniden dizayn ederken, Aleviler için öngörülen planlar da devreye sokuluyor. Kürt siyasetine yönelik savaş konsepti derinlemesine işlerken, Aleviler de iç tartışmalara, didişmelere çekilerek ve korku siyaseti üzerinden teslim alınmak isteniyor.

Sistemle yollarını ayıracağı sinyalini veren Alevilere yönelik 1993 yılında Madımak Katliamı yapılmıştı. Deniz Baykal CHP’si döneminde sistem partileriyle bağını koparma, ayırma eğilimi gösteren Alevilere Kılıçdaroğlu üzerinden operasyon yapılırken, Kılıçdaroğlu CHP’sinin yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yapmış olduğu MHP ittifakı, 7 Haziran seçimleri sonrası savaş konseptini onaylayan teskereye desteği ve sorunlar karşısındaki samimiyetsiz tutumu, MHP’yi kendisine siyasal ittifak olarak gören yaklaşımı bir kez daha Alevileri sistemden kopmaya yöneltmiştir.7 Haziran seçimleri öncesi Aleviler içerisinde yürütülen propagandalar HDP’nin kararlı duruşu, politik öngörüsüyle aşılmış, Aleviler 1 Kasım seçimlerinde tüm bu ayrıştırıcı, sistemle bütünleştirici politikaların bir yaklaşımla sorunların çözümüne kendisini dahil etmiştir. Alevilerin siyasette bir aktör olarak şekillenmesi, gücünü siyasette hissettirmesi devleti ve devletin değişik siyasi temsilcilerini ürkütmeye başladığı görülmektedir.

Başkanlık sisteminin temel mantığını oluşturan ikili partinin yaratılması, bu partilerin de sistem partileri olması, devlet refleksi ile hareket eden güya sağ ve sol temsiliyetler biçiminde inşa edilmesi kapsamında AKP ve CHP’nin bir devlet organizasyonu olarak sürece dahil olduklarını söylemek abartı değildir. Söylenenlerden çok yapılanlara bakmak bunun için yeterlidir.

Devlet yeniden şekillenirken, Türk-İslam karakteri esas alınırken CHP ve AKP’de ikili parti sisteminin temsilcileri olarak dizayn edilmekte.

İşte tam bu noktada devlet Aleviler içerisindeki korku siyasetini, ötekileştirme siyasetini ve Alevilerin korkutulması üzerinden tekrar CHP çatısı altında sisteme bağlanmasını hedeflemektedir. Tüm tartışmalar, saldırılar ve söylemler bunun üzerine inşa edilmiş görünmekte. Son günlerde Kemal Kılıçdaroğlu’nun kökeni üzerinden başlatılan tartışmalar, sistem dışına kaymış olan Alevilerin tekrar CHP ile buluşmasını sağlamayı hedeflemektedir..

Görünen o ki önümüzdeki günlerde bu tartışma derinleştirilerek devam edecektir. Kimileri bu tartışmayı körüklemek için provakatif çıkışlar yapacak gibi görünüyor. Alevileri sistemin bir parçası haline getirmek için AKP içinde şahsi menfaat örgütlenmesi içerisinde olan bir kesim de harekete geçerek sistemi kabullenme, Alevileri özgürlük ve demokrasi mücadelesinden koparma mücadelesi yürüteceklerdir. Medya üzerinden kimi girişimlerle Alevilere ulaşma ve ayrılıkları derilenleştirme çalışmalarının başladığını söylemek mümkündür. MHP’den beslenmiş, CHP, AKP ile büyümüş Alevi toplumuna ihanet etmiş kesimlerin bir araya gelerek oluşturacağı yapılar önümüzdeki günlerde medya aracılığı ile tekrar Alevilerin gündemine girmeye hazırlanıyorlar.

Tamda bu noktada biz Aleviler biliyoruz; bizleri bu kadar gündeme taşıyan sorunlarımızın çözümünü dayatan demokrasi ve özgürlük cephesinde yer almamızdır. Özgürlük cephesinde yer almak kıymetimizi,í itibarımızı arttırmaktadır. Biz Aleviler hiç bu kadar kendi sorunlarımızı dile getirebilecek bir pozisyonda olmadık.

Bugün özgürlük ve demokrasi güçleri ile birlikte daha güçlüyüz. Bilinmesi gereken şey budur. Ya özgürlük, ya özgürlük…

Emniyetten Alevi kurumlarına DAİŞ uyarısı

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Alevi Kültür Dernekleri (AKD) yöneticileri Emniyeti Müdürlüğü’ne çağırılarak, “Size DAİŞ saldırısı olacak” şeklinde uyarıldı

ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, 6 Kasım günü polis tarafından arandı ve “Size tebliğ etmemiz gereken bir olay var, emniyete gelin” denildi. Bunun üzerine, ABF yöneticilerinden oluşan bir heyet, 9 Kasım cuma günü Ankara Emniyeti’ne gitti. ABF heyetine polis tarafından “ABF ve AKD başkanları ile kurumlarınıza DAİŞ tarafından saldırı olacak. Kendi güvenliğinizi alın, biz de güvenliğimizi alıyoruz” şeklinde uyarıda bulunuldu. ABF heyeti uyarıya ilişkin tebligatı aldıktan sonra emniyetten ayrıldı. Konuya ilişkin DİHA’ya değerlendirme yapan ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, söz konusu tehditleri sadece bugün değil, yıllardır aldıkları ve yaşadıklarını söyledi. Düzgün, “Biz Dersim katliamını da Maraş katliamını da yaşadık. Ancak bu dönemde DAİŞ’in saldırıları ortaya çıkmasıyla birlikte şeriat kimlikli bir tehdit oluşturulmaya başlandı. Direkt sivil faşistlerin yerini şeriat örgütleri aldı. Alevilere yönelik zaten Suriye’de büyük bir DAİŞ katliamı yapılıyor. Aleviler yok edilmek, korkutulmak ve sindirilmek isteniyor” diye konuştu.

Ali Haydar Kaytan: Erdoğan’ın hayallerini saraya gömelim

KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Ali Haydar Kaytan; 1 Kasım seçimlerine ilişkin yapığı çağrıda, “Diktatör, toplumu rehine olarak tutuyor. İktidara yapışmış ve kesinlikle bırakmak istemiyor. Kendi öngördüğü tablo ortaya çıkmadığı müddetçe, neredeyse her defasında seçimleri tekrarlayacağını söylüyor” dedi.

KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Ali Haydar Kaytan’ın çağrısı şöyle:

7 HAZİRAN’I HAZMEDEMEDİLER

Halklarımız diktatör Erdoğan’ın dayatmasıyla 1 Kasım’da yeniden sandık başına gidecek. Diktatör, 7 Haziran’da çıkan halk iradesini, onun parlamentoya yansıyış durumunu kabul etmedi. Çünkü bu durum, kendisinin istemleriyle beklentileriyle yüzde yüz çelişiyordu. Adam, hemen her konuşmasına başlarken, özellikle 7 Haziran seçimleri öncesinde; biz bu yola çıkarken tek devlet dedik, tek millet, tek bayrak dedik, diye tekerlemelerine devam ediyordu. Ama 7 Haziran’da parlamentoya yansıyan halk iradesi, Erdoğan’ın bu sözlerinin tamamen yalan olduğunu, gerçekliğin çok farklı olduğunu herkese çok çarpıcı bir biçimde gösterdi. Gerçekliğin aslında tek bir renkten ibaret olmadığını, toplum denen olgunun aslında çoklukları anlattığını herkese kanıtladı. Parlamentoda biz Kürdü gördük, biz Türk emekçisini gördük, biz Arabı gördük; Asuri, Süryani’yi gördük. Biz Ermeni’yi gördük, Mıhelmi’yi gördük. Biz Alevileri gördük. İslamiyet’i bir kültür olarak yaşayan, gerçekten inançlı insanlarımızı gördük. Kadınları ve erkekleri gördük. Düşünüşleri ve tavırlarıyla, tümüyle barışçıl bir dünyayı kurmak isteyen kadınların parlamentoya yansıyan gerçekliğini gördük. Aslında özlenen Türkiye buydu. Özlemin de ötesinde Türkiye’nin gerçekliği buydu. Ama bu diktatör, bu resim ve gerçeklik kendi öngördüğü tabloya uymadığı için çeliştiği için bu seçimi kabul etmedi.

TOPLUM, DESPOTUN REHİNESİ YAPILDI

Bugün gerçekten de aslında hepimiz eşitlendik. Deyim yerindeyse karanlığın içerisinde hepimiz eşit hale getirildik. Ama bu eşitlik korkunç bir eşitlik. Bütün farklılıklarımızı yitirmek gibi bir durumla karşı karşıya geldik. Toplum, despotun rehinesi yapıldı. Rehine olan sadece Kürtler değil. Türkiye halkı rehin, bütün farklı kimlikler ve inançlar rehin, farklı düşünen insanlar rehin. Diktatör, toplumu rehine olarak tutuyor. İktidara yapışmış ve kesinlikle bırakmak istemiyor. Kendi öngördüğü tablo ortaya çıkmadığı müddetçe, neredeyse her defasında seçimleri tekrarlayacağını söylüyor. Bu durumda bizim cevabını vermemiz gereken soru şu? Diktatörün beklenti ve isteklerine uyum mu sağlayacağız? Onun arzularına ve istemlerine dayatmalarına boyun mu eğeceğiz, yoksa tersine biz kendi irademize dayanmakta ısrar mı edeceğiz? Kendi irademizle kendi kararımızı mı vereceğiz? Önemli olan budur. Bu ikisi arasında tercihte bulunmak zorundayız.

SEÇİMLE TEHDİT EDİYORLAR

Kürtlere dönüyor; bana oy vermezseniz ben tek başıma iktidara gelmezsem ‘Beyaz Toroslar’ ortaya çıkacak. Bir başka yerde Türk emekçilerine sesleniyor; bana oy vermezseniz, tek başıma iktidara gelmezsem, çocuklarınız, gençleriniz iş sahibi olamayacak, işlerini kaybedecek, diyor. Başka kesimlere de benzer dayatmalarda bulunuyor. Üçüncü bir seçimle tehdit ediyor. Bunlar Türkiye halkını rehin alma operasyonudur. Bu operasyona dur demek gerekiyor. Seçimlerin yeniden tekrarlanmasından da korkmamalıyız. Bunun çok öncesinde halklarımız şunu yapabilirlerdi. HDP ve CHP başta olmak üzere bu iki partinin etrafında tüm devrimci, demokratik, sosyalist güçler, tüm yurtsever kesimler, despottan rahatsız olan tüm inanç grupları, demokratik cumhuriyet bloğu biçiminde bir blok oluşturabilirlerdi. Böyle bir blokla seçime girmek de mümkün, bu yapılabilirdi. Belki de bu yeterince düşünülemedi. Aslında yaşanan belki de kimsenin beklemediği bir şoktu. Kimse ortaya çıkan bu tablonun karşısında seçimlerin tekrarlanmasını beklemiyordu. Belki de çoğu insanın beklentisi büyük bir koalisyondu. Parlamentodaki iki büyük partinin gerçekleştireceği koalisyondu. Almanya örneği bu konuda göz önünde bulunduruluyordu. Ama diktatör bunu kabul etmedi.

DİKTATÖRÜ GÖMEBİLİRİZ

Şunu halklarımız kesinlikle akıllarında tutmak zorunda. Biz seçeneksiz değiliz. Halklar seçeneksiz değildir. Diktatör karşısında bizim seçeneğimiz çok daha güçlü. Demokratik cumhuriyet bloğuyla çok daha ileri bir durumu yakalayabiliriz. Diktatörü kesinlikle tüm beklentileriyle gerçekten gömebiliriz. Onu hayalleriyle birlikte gömebiliriz. Onu 1000 odalık sarayına gömebiliriz. Sarayı onun mezarı haline getirebiliriz. Bunu mecazi anlamda söylüyorum kuşkusuz. Varsın yaşasın, varsın biyolojik olarak soluk alıp versin, mesele değil; bunu hayallerini gömme anlamında ifade ediyorum. Kesinlikle başarmak zorundayız.

TEK YOL HDP

Herkesin kabul ettiği bir gerçeklik var. Başarabilmenin, diktatörün hayallerini yerle bir etmenin yegane yolu, oyunu HDP’ye vermekten geçiyor. Bu planı, provokasyonu boşa çıkarabilecek yegane güç odur. Adam HDP’yi baraj altında tutmak istiyor. HDP’nin barajın altında bırakılması demek, diktatörün rüyalarının gerçeğe dönüşmesi demektir. Kendi cehenneminize kendinizin karar vermesi demektir, korkunç olan budur. Kurtuluş, çözüm, çare HDP’ye oy vermekten geçiyor. Halkların rehine olarak yaşamaktan kurtarmanın, diktatörün rehinesi olmaktan kurtarmanın yegane yolu budur. Tüm insanların ve halklarımızın bu konuda sağduyulu yaklaşacaklarına inanıyorum. Tüm inanç sahiplerini doğru karar vermeye ellerini vicdanlarına koymaya davet ediyorum.

ÖLÜLERİMİZ MEZARLARINDA RAHAT UYUSUN

Şu çok iyi biliniyor ki, devlete bu kadar tapınan bir insan ahlaksızdır. Devlet dedir ki; devlet 5000 yıl öncesinde yoktu. İnsanlığın milyonlarca yıllık bir ömrü var. Ama devletin ömrü yalnız 5000 yıllıktır. Öyle ezel-ebed bir devlet gerçekliği söz konusu değildir. Devlet dediğimiz olgu, insanın aklının bir eseridir. Belki de insan aklının en lanetli ürünüdür. Bu açıdan toplumun olduğu yerde ahlak vardır. Devletin olduğu yerde ise hukuk vardır. Ama bu adam hukuku da yerle bir etti. Bu adam mezarlarımızı yerle bir etti. Ölülerimizi bile mezarlarında rahat bırakmak istemedi. Hiçbir diktatör döneminde, hiçbir askeri cunta altında bu denli kadınlar ve çocuklar katledilmedi. Bu denli mezarlıklar bombalanmadı. Coğrafyamız bu denli tarumar edilmedi. Ama bu adam yaptı! Bu korkunç bir şey. Bu açıdan da toplumun gerçekten de toplum olarak ahlaki bir varlık olduğunun bilinciyle elini vicdanına koyup karar vermesi gerekir. Karar elbette diktatörlüğün devamından yana olmamalıdır. Biz demokrasi de karar kılmalıyız. Biz farklılıkların bir arada yaşamasında karar kılmalıyız. Biz ölülerimizin mezarlarında rahat uyumasından yana karar kılmalıyız. Biz Türkiye’de barışın kapısını aramalıyız, demokrasinin kapısını aramalıyız. Ve bizim vereceğimiz her oy, bu güzelliklerin kapısının biraz daha aralanması için bir çaba olacaktır, bir eylem olacaktır.

1 KASIM, DEMOKRATİK BİR ÜLKENİN KAPISINI AÇSIN

Ben 1 Kasım’da gerçekleşenin halklarımızın hayalleri olacağına, o hayallerin pratikte yaşam bulacağına, düşüncelerinin bedenleşeceğine; buna karşılık diktatörlük hayallerinin yerle bir olacağına inanıyorum. Bu konuda toplumun tüm kesimlerine, tüm halklara, tüm inanç gruplarına, kadınlarımıza, gençlerimize yürekten inanıyor; diktatörlüğe karşı bu soylu mücadelede başarılar diliyorum. Ve diyorum ki 1 Kasım akşamı sandıkların açıldığı an, aynı zamanda özgür ve demokratik bir ülkenin, bir toplumun kapısı da ardına kadar açılsın, ardına kadar aralansın. 

 

Alevilerin partisi artık HDP’dir

HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan “Alevilerin partisi HDP’dir” dedi. Türkiye’de  kardeşçe bir arada yaşamanın koşullarının her geçen gün zorlaştırıldığı tarihi bir süreçten geçildiğinin altını çizen Doğan, Alevilerin bu tarihi süreci iyi değerlendireceklerine inandığını belirtti ve “HDP inanç özgürlüğü diyor. Ben inanıyorum ki, inanç özgürlüğü diyen tüm Alevilerin partisi artık HDP’dir” dedi.

HDP’nin kuruluşunda yer alan ve 7 Haziran’da HDP’den milletvekili seçilmeden önce Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanlığı’nı sürdüren HDP milletvekili ve adayı Müslüm Doğan, 1 Kasım seçimlerine sayılı günler kala çeşitli kurum ve kuruluş ziyaretlerini sürdürüyor.

Bugünü Kınık’ta geçiren Müslüm Doğan Anadolu Erenleri Derneği Şubesi’ni ziyaret etti. Ziyarette dernek üyeleri ve Dernek Başkanı Ali Apaydın tarafından karşılanan HDP Milletvekili Doğan, 7 Haziran ile 1 Kasım arasının Türkiye tarihi açısından çok önemli olduğuna dikkat çekti.

nkara Katliamı’nın yaşandığı gün olan 10 Ekim’in Hz. Hüseyin’in katledildiği gün olduğunun da altını çizen Müslüm Doğan, HDP’nin tüm ezilmişleri, ötekileri, tüm halkları biraraya toplamadığını ve iktidarın da bundan korktuğu için baskısını artırdığını belirtti ve “Partimiz inanç özgürlüğünü savunuyor. Ben inanıyorum ki inanç özgürlüğünü dileyen tüm Alevilerin partisi artık HDP’dir. Ziyaretlerimde bunu tespit ettim” şeklinde konuştu.

HDP’nin tüm baskılar ve saldırılar karşısında ilkeleriyle dimdik durduğuna da vurgu yapan Doğan “Mecliste Suriye’deki Aleviler, Ezidiler, Kürtleri bombalamak için çıkarılan savaş tezkeresine net bir şekilde karşı duran tek parti HDP oldu.“ dedi. 

Cemil Bayık, Antep, Adıyaman, Maraş ve Malatya halkına seslendi

Antep, Adıyaman, Maraş ve Malatya halkına seslenen KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “1 Kasım seçimlerinde Maraş ve Malatya milletvekilleri çıkaracaktır, Adıyaman ve Antep çıkardığı milletvekili sayısına yenilerini ekleyecektir” dedi.

1 Kasım seçimlerine ilişkin, Antep, Adıyaman, Maraş ve Malatya halkına seslenen Bayık şunları söyledi:

Partimizin ve mücadele tarihimizin çok önemli bir kesiti, başlangıcı, temeli Antep, Adıyaman, Maraş ve Malatya gibi alanlarda geliştirildi. Buralarda önemli çalışmalar yürütüldü, hareketimiz bu çalışmalarla Kürdistan’a adım attı. Kürdistan’da önemli gelişmeler yaratarak, günümüzdeki düzeyi yakaladı. Bu alanlarda yurtseverlik ve demokrasi oldukça güçlüdür. Buralarda emekçiler güçlüdür, çeşitli halklar, kültürler ve dinler bir arada yaşamaktadır. Tam da demokratik ulusun gerçekleşebileceği bir alanı ifade etmektedir.

HDP Türkiye’de demokratik ulusu geliştirmeye çalışan tek partidir. HDP Türkiye’de yeni bir Türkiye’yi yaratmaya çalışan, demokratik cumhuriyeti yaratmaya çalışan tek partidir. Onun için bütün demokrasi güçlerinin emekçilerin, halkların, kültürlerin, dinlerin diktatörlüğe karşı olan faşizme karşı olan Erdoğan’ın sultanlığına karşı olan, savaşa karşı olan, demokrasiden yana olan bütün güçlerin HDP’ye oy vermesi gerekiyor. 1 Kasım seçimlerine çok az bir zaman kaldı. Bu zamanın çok iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Herkesin sandıklara giderek, oylarını HDP çatısı altında birleşen demokrasi güçlerine, Türkiye’nin geleceğine vermesi gerekiyor. Sandıkları koruması gerekiyor. Devletin, AKP’nin hilelerini boşa çıkarmaları gerekiyor. Bu alanlarda geliştirilen Türk uluslaşmasını bunun için asimilasyonu, göçertmeleri, katliamları, kültürel soykırımları tersine çevirmeleri gerekiyor.

Biliniyor, ilk Türk ulus devletinin Kürdistan’a yönelik geliştirdiği Şarkı Islahat planının uygulandığı alan, Antep, Maraş Malatya ve Adıyaman’dır. Ve oradan başlayarak, Elazığ, Dersim, Erzincan, Erzurum hattına kadar uzatılmak istenmiştir. Bu alan aynı zamanda tarihte direnme alanıdır. Hem Kürtler için, hem Aleviler için, hem de muhalif olan bütün kesimler için bu alan dağları, onları koruyan dağlar haline gelmiştir. Bunun için faşist Türk sömürgeciliği bu alanı Şarkı Islahat planı ile bu konumdan çıkarmak istemiştir. Buraları, Alevilerden, muhaliflerden, Kürtlerden, demokrasi güçlerinden, sosyalist güçlerden, çeşitli halklardan, dinlerden ve kültürlerden temizlemek istemiştir. Bunda önemli ölçüde sonuç da almıştır.

Fakat gelişen Kürt özgürlük hareketi ile tekrar bu alanlar geçmiş tarihiyle buluşma yeniden adım atmışlardır. 7 Haziran seçimlerinde Antep’ten Adıyaman’dan HDP milletvekilleri çıkarmıştır. Bütün engellemelere rağmen, bütün iktidar olanaklarının kullanılmasına rağmen, küçümsenmeyecek sonuçlar alınmıştır. Maraş ve Malatya’da ise, milletvekili çıkarılamamıştır, oysaki buralarda çalışılırsa, buralarda da rahatlıkla milletvekilleri çıkarılabilir. 1 Kasım’da mutlaka ve mutlaka buralarda milletvekili çıkarılması gerekiyor. Adıyaman ve Antep’te ise milletvekili sayısının arttırılması gerekiyor. Çünkü bu alanda oldukça güçlü bir potansiyel var, bu 7 Haziran ile biraz harekete geçirildi, bazı sonuçlar alındı. Eğer 1 Kasım seçimleriyle bu potansiyel, bu enerji daha çok harekete geçirilirse, daha önemli sonuçların alınacağı bir gerçektir.

ADIYAMAN’DA KÜRTLÜK TAPTAZE OLARAK YAŞIYOR

Hala Kürtlük Adıyaman’da taptaze olarak yaşıyor. Bir bütününde yaşıyor. Yine Adıyaman’da Alevilik fazla bozulmamış, hala Aleviliği en çok da yaşıyor. Onun için Adıyaman’da Kürtlüğün ve Aleviliğin birleşmesi gerekiyor. Sünni Kürtlerle Alevi Kürtlerin Varto’da birleştiği gibi birleşmesi gerekiyor. Eğer birleşirlerse kesinlikle Adıyaman’da Alevilik ve Kürtlük egemen olur. Burada Alevilik ve Kürtlüğün egemen olması, Malatya, Maraş ve Antep’i yeniden geçmişi ile kimliği ile değerleriyle buluşturacaktır. Adıyaman’ın böylesi bir tarihi görev ve sorumluluğu vardır. Onun için Adıyaman’daki bütün Sünni ve Alevi Kürtlerin el ele vererek, çalışmaları gerekiyor. Orda sömürgeciliği, AKP’nin oyunlarını bir daha dirilmemecesine mezara gömmeleri gerekiyor. Kendilerinden beklenen budur. Layık olan da budur. Oysaki AKP Kürtlerle ve Alevilerle orada oynuyor. Onların iradesi ve değerleriyle oynuyor. Bir takım imkanlar da bazılarına sunarak, onların vasıtasıyla Adıyaman’ı Kürtlerin kalesi olmaktan çıkarmak istiyor. Halkımızın buna meydan vermemesi gerekiyor.

ANTEP’TE DEMOKRATİK ULUS ANLAYIŞI GELİŞİRSE SİSTEM PARTİLERİ BÜYÜK DARBE ALACAKTIR

Yine Antep Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı bir merkezdir. Yine emekçilerin, yoğunlukla yaşadığı bir merkezdir. Çeşitli halkların, kültürlerin yaşadığı bir merkezdir. Eğer demokratik ulus anlayışı Antep’te iyi geliştirilirse, kesinlikle Antep’te AKP ve MHP benzeri partiler çok büyük darbe yiyecektir. Orda HDP milletvekillerinin büyük bir çoğunluğunu kazanabilir. Bunun için çalışmaları gerekiyor.

Bunun için bu potansiyeli harekete geçirmeleri gerekiyor.

MARAŞ’TA YAŞAYAN ÇERKEZLER, TÜRKMENLER DE KİMLİKLERİNE SAHİP ÇIKMALI

Yine Maraş katliamlar yaşamış bir Kürdistan şehridir. Bunu Türk devleti faşistler, kontrgerilla bilinçli geliştirdi. Maraş’ı Kürtlerden, Aleviler ve muhaliflerden temizlemek istediler. Onun için Maraş’ta Pazarcık benzeri yerler adeta boşaltıldı. Bunu geriye çevirmek gerekiyor. Avrupa’ya giden Alevilerin, Kürtleri yine muhalif kesimlerin yönünü Maraş’a çevirmeleri gerekiyor. Topraklarına sökülmemecesine yeniden kök salmaları gerekiyor. Maraş yöresinde sadece Kürtler, Aleviler, Sünni Türkler, Türkmenler yaşamıyor. Çerkezler de yaşıyor. Çerkezlerin, Türkmenlerin kimliklerine, değerlerine, iradelerine sahip çıkmaları gerekiyor. Onların yeniden canlılık kazanması, kökleri ile buluşmaları, iradeleşmeleri Kürtlerle birlikte olmaktan geçiyor. Kürtlerle Alevilerle, birleşemeyen Türkmenler, Çerkezler hiçbir zaman erimekten kendilerini kurtaramazlar, yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Bunun derin bilinciyle hareket ederek, Alevi ve Kürtlerle demokrasi güçleriyle bunları temsil eden HDP ile bütünleşmeleri gerekiyor.

HDP demokratik ulusu geliştiren tek partidir. Demokratik cumhuriyeti geliştiren tek partidir. HDP’nin iktidara taşınması ile Türkiye’deki halklar, kültürler, dinler kendi iradelerine, kimliklerine, değerlerine kavuşacaktır. Kendilerini özgürce örgütleyip ifade edeceklerdir. Bunun dışında onlara irade kazandıracak, tarihleri ile kökleriyle, değerleriyle buluşturacak başka güç yoktur. Umuyorum ki, Maraş yöresindeki Çerkez halkımız, Türkmen halkımız, Kürtler, Sünniler, Türkler, Aleviler bu seçimlerde demokrasiden yana güçlerini birleştirip sandıklara gidip HDP’ye oylarını vereceklerdir. HDP’yi daha ileriye taşıyacaklardır. HDP’yi ileriye taşımak demek, kendini ileriye taşımak demektir.

MALATYA, ŞARKI ISLAHAT PLANINI BOŞA ÇIKARACAK İLLERİN BAŞINDA GELİYOR

Yine Malatya Kürtlerin, Alevilerin, sosyalistlerin, emekçilerin, çeşitli halkların, kültürlerin yaşadığı bir ilimizdir. İliyle, kazalarıyla, köyleriyle böyledir. Bir yanıyla Kürtlüğü temsil ediyor, bir yanıyla emekçileri, bir yanıyla Alevileri, bir yanı ile Sünnileri temsil eden bir alanımızdır. Mozaiktir, demokratik ulusun vücut bulacağı alanların başında geliyor. Yine Şark Islahat planını boşa çıkaracak illerin başında geliyor. Eğer Malatya, Adıyaman ile Maraş ile Antep ile birlikte değerlerine sahip çıkarsa, iradesine sahip çıkarsa, demokrasiye, demokratikleşmeye, özgürlüğe sahip çıkarsa savaşa karşı durursa, faşizme, diktatörlüğe, sultanlığa karşı durursa, Malatya’da da bu seçimlerde önemli sonuçlar elde edilebilir.

Malatya, Maraş, Antep, Adıyaman ile bütünleşebilir, bir bütün bunlar Kürdistan ile bütünleşebilir, Türkiye’deki demokrasi güçleri ile bütünleşebilir.

Kendilerinden beklenen budur. Umuyorum 1 Kasım seçimlerinde Maraş ve Malatya milletvekilleri çıkaracaktır, Adıyaman ve Antep çıkardığı milletvekili sayısına yenilerini ekleyecektir. Büyük bir tokadı, Şark Islahat planının uygulandığı alanda tersine çevirip, sömürgeci Türk devletine, Erdoğan’a ve AKP’ye vuracaktır. Ben bu temelde bu alanlardaki bütün halklarımıza 1 Kasım seçimlerinde üstün başarılar diliyor, selam ve saygılarımı sunuyorum.

bestanuce