Ana Sayfa Blog Sayfa 6350

Tanığım, katili tanıyorum!

GÜLŞEN İŞERİ

Ne çok ölüyoruz, nefes alacak bir yer ararken bile genzimizde kan kokusu hissediyoruz, değil mi? Kalabalık yerlerde duramıyoruz, biri bize dokunsa ani bir refleks gösteriyoruz… Evlerimizden çıkarken artık akşam ne olur kimbilir diye düşünerek çıkıyoruz, ne çok ölüyoruz böyle!

Biliyorum, artık hepimiz “bir güvercin tedirginliği”nde yaşıyoruz…

Çünkü ölüyoruz!

Bu hayata tanık olanlar da var, tanıklıkları yazanlar da… Sanırım ben her iki tarafta duruyorum…

Tanığım, Küçükarmutlu’da yaşıyorum..

Tanığım, gazeteciyim ve çağına tanıklık ederek geçti 10 yılım!

Bazen Diyarbakır Lice’de Gezi sürecinde ölen Medeni Yıldırım’ın annesi Fehriye Yıldırım’la ağladım,  bazen Antakya’da Ahmet Atakan’ın boş odasında anılarını konuştum, bazen de Abdullah Cömert’in, Ali İsmail Korkmaz’ın hikayelerini yazarken susmayı tercih ettim; Gezi’de öldürülen 8 gencin de tanığıyım…

Bedenine yaşı kadar kurşun sıkılan Uğur Kaymaz’ın, havan topuyla öldürülen Ceylan Önkol’un, Silvan’da öldürülen çocukların… “devlet dersi’nde öldürülen bu çocukların tanığıyım, katili biliyorum!

Cizre’de bombalanan evlerin, Cudi’de yanan dağların… Ölüleriyle uyuyan o halkın tanığıyım!

Hafızalarımızdan hiç gitmeyen 93 Sivas’ın da Gazi katliamı’nın da tanığıyım!

Ankara’da ölen 102 kişiyle aynı eylemlerde bulunduk, çoğuyla söyleşip omuzdaş olduk; yasımız da büyük acımız da….  Yasımız büyük, çaresizliği gördük, ölümleri duydukça nefessiz kaldığımız o günlerde o pankartların altında nefes alan var mı diye bakanlara tanığım! Ceset tarlasına dönen bu ülkede yaşamaktan utandırıldığımıza da tanığım!

Ankara’nın ‘kara’sı bize kaldı; “barış” yazan pankartlarda ölü taşıdık hep beraber…  9 yaşındaki Veysel’in çocuk düşünü o pankartlara sardık. Acımızı erteledik ama unutmadık!

Ölümlere alıştırıyorlar ya bizi alışmayalım…! Korku ülkesinden yas ülkesine geçtik çoktan, yasımızı unutmayalım, öfkemizi de… Çünkü bu kez bizi evlerimizde bir bir infaz ediyorlar; bu infazların da tanığıyım!

BAŞIMIZA DAYANAN SİLAH, DİLEK’İ GÖĞSÜNDEN VURDU

Küçükarmutlu’da yaşayan biri olarak da tanığım ve katili tanıyorum! 20 Temmuz 1990 yılında gecekondu yıkımı sırasında polisler tarafından öldürülen amcam Hüsnü İşeri’nin tanığıyım;  17 Kasım 1992 yılında polis panzerinin altında kalan 7 yaşındaki Sevcan Yavuz’un da tanığıyım… Yedi yaşında düşleri ve umutları panzerin altında kalan Sevcan’ın… Bu ülkede hiç büyümeyen çocukların…

Tanığım; Ölüm oruçlarında dirhem dirhem eriyen onlarca kişinin de… Dönemin Emniyet Müdürü Hüseyin Özdemir “Küçükarmutlu’yu süt liman yapacağız” diyerek evleri ateşe verdiğinde de… Tanığım ve katili tanıyorum!

Koca bir yas evi oldu Türkiye… Bu yas evinin bir noktasında da ben varım, yıllarca kentsel dönüşüme direnen Küçükarmutlu’da ölümlere de tanığım, kayıplara da! Tek  göz odaların üzerimize yıkılmasını da…

BİZZAT TANIĞIM

Henüz bir ay evvel Küçükarmutlu’daki evleri “birini arıyoruz” gerekçesiyle kapıları kırıp basarak, hepimizi yeri yatırıp başımıza silah dayayanların bizzat tanığıyım… Ölümle tehdit edilerek tutanak tutanlara, “tutanak eksik” dediğimde üzerime yürüyen özel harekatçıya da tanığım…

İnfaz edileceğimizi düşünerek geçirdiğimiz bir saat boyunca mahalleyi ablukaya alanları, hepimizi çaresiz bırakanları, mahalleliyi çaresiz bırakıp ışıklarını söndürtenleri, kapı komşularımızın kapılarına timler dikip dışarı çıkmalarına engel olan ve  çıktıkları takdirde öldürülmekle tehdit edenleri biliyorum… Biliyorum çünkü o korku dolu dakikaları yaşayan bizdik! “Buraya kadarmış” duygusunu yaşatanlara tanığım! Bize o duyguyu yaşatanların “ölüm timi” olduğunu biliyorum!

“Gazetecinin evine polis baskını” haberi geçildiğinde “abartıyorsun” demişlerdi… Oysa dedim ki, bir daha ki gelişlerinde daha kötü olacak, o söylemlerimde bunu dile getirdim, nitekim oldu da! Başımıza silah dayanan o günden bir ay sonra Dilek Doğan’ın evini basanlar bu kez Dilek’in göğsüne kurşunu sıktılar, başımıza dayanan silah Dilek’in göğsünü hedef aldı! Tanığım!

 

DİLEK ‘DEVLET ELİ’YLE VURULDU

Bugün iktidar ‘beyaz toroslarla’ tehdit ediyor bizi… Küçükarmutlu’dan da çok beyaz toros geçti. Üzerimize sürülen beyaz toroslara da, gece yarıları “kurtarın beni, polis kaçırıyor” seslerine de tanığım!

O gün sessiz sedasız gibi görünen katliamlar bugün pervasızca yapılıyor… Dilek “devlet eli’yle vuruldu, yaşama tutunmaya çalışıyor ve 23 yaşında… Roboski, Reyhanlı, Suruç, Ankara… Toplu katliamların ardından infazlara kadar giden yol burası! Failler belliyken gizlilik kararıyla kararttıkları vicdanlardan bir şey beklemiyoruz….

Küçükarmutlu, Okmeydanı, Gazi mahallesi… Katliamların faillerini bulmak yerine mahalle baskınıyla delil karartılan ülkem, gizlilik kararı çıkartılıp katilleri koruyan, “ya sev ya terk et”e zorlanan ülkem,  bir mafya reisine “oluk oluk kan akacak” diye miting düzenleten ülkem… Aklımızla, vicdanımızla alay edenlere tanığım!

Unutturmak istiyor bize katilleri, unutmuyoruz, çünkü tanığız ve katili biliyoruz!

 

AYNI MAHALLENİN ÇOCUKLARIYDIK!

Dilek vurulmadan bir hafta evvel karşılaşmıştım, Küçükarmutlu, karakolun hemen orada… TOMA’nın önünden geçerken ikimizde bir birimize baktık, sonra gülümsedik… Şimdi bende sadece gülümsemesi kaldı…

Maraş-Elbistanlı, Kürt ve Alevi Dilek…  Aynı mahallenin çocuklarıydık… Acımız da sevincimiz de ortaktı.

91 yılında Maraş’tan zorunlu göçle gelmişlerdi Küçükarmutlu’ya… Dilek’in babası Metin Doğan elektrik tesisatçılığının yanı sıra inşaat işçiliği de yapıyordu… Mahallede kimin elektrikle ilgili  sorunu varsa onların yanında olur, elinden her iş gelir, her işe koşardı… Anne Aysel Doğan ise tıpkı Küçükarmutlu’da yaşayan kadınlar gibi dişiyle tırnağıyla yaptıkları gecekonduda yaşam mücadelesi veren emekçi bir kadın… Ve abileri, Emrah, Mazlum, Erhan, Mehmet… Erhan’la Mehmet evli. Gecekondu olan evlerinde 5 kişi yaşıyorlar.

Dilek ailenin tek kızı… Liseden sonra okumadı aileye katkı sunmak için. Nişantaşı’nda bir mağaza da çalışıyordu, ailesine düşkün, işle ev arasında mekik dokuyordu… Tatil günlerinde kendiyle vakit geçirmekten hoşlanırdı, kitap okurdu çoğu kez… Bir sonraki gün tatilin keyfini çıkartacaktı ki onu sabaha karşı vurdular, ailenin gözleri  önünde! Annesinin gözü önünde yere yığıldı Dilek!

Anne Aysel Doğan ısrarla vuran polisi tarif ediyordu; “50-55 yaşlarında…” Polisi araştıracaklarına ölüme direnen Dilek’i vurduktan sonra Dilek’e soruşturma açacak kadar pervasızlığa da tanığım…

ÖFKEMİZ DE YASIMIZ DA BÜYÜK

Artık sözümüz kalmadı…  Dilek’ten gelecek bir umut ışığına, hastane kapısında bekleyenlere, bu acıyla başedemeyecek kadar yorgun ailesine tanığım!  Baba Metin Doğan, anne Aysel Doğan hastane kapısında küçük bir umut bekliyor. Biz bu acılara ve bekleyişlere çok tanıklık ettik! Yüreğimiz ağzımızda bekledik sevdiklerimizi, “yaşayacak” sözünü duymak için doktorlardan…

Hastane köşelerine ilişmiş yüreklere, Berkin’de de tanıktık… 269 gün bekledik, bekledik…  Sahi, Berkin Elvan’ın annesini mitinglerde  yuhalatanlar da bunlar değil miydi? Bugünde Dilek’in ailesine “terörist zaten” diyenler de aynı zihninin ürünü… Tanığız ve unutmayacağız…

Dilek şimdi Okmeydanı hastanesinde yaşamla ölüm arasında ince bir çizgide.

Artık takatimiz kalmadı! Bir ölümü daha taşıyamayacak kadar öfkemiz de yasımız da büyük!

insanhaber

Eğer yolunuz Maraş’a düşerse

DENİZ OSOY

Eğer yolunuz Maraş’a düşerse pirlere, türbe ve ziyaretlere uğrayın ve orada Büyük Tacım Dede, Elif Ana, Halil Baba, Heme Tazi ve binlerce piri ve ermişi yetiştiren bu topraklara yüzünüzü sürün ve orada zihninizi yeniden keşfedin, kendinizi yeniden bulun. Çünkü “siz olmasaydınız biz olamazdık” deyin. “Eğer varsa bugün inancımız sizin yol sürmenizdendir” deyin ve “varsa bugün Alevilik sizin anlam gücünüzden kaynaklıdır” deyin. “Hiç bir şey anlam gücünden daha güçlü olamaz” deyin.

Eğer yolunuz Maraş’a düşerse Hasan Ali köyüne uğrayın derim. Orada Mizgin’in ve Zerdeşt’in mezarına uğrayın derim. “Bugün varsa bir kimliğimiz ve dilimiz siz ektiniz” deyin. “Toprağınız bizim varlığımızdır” deyin. Bütün insanlar özgürlük ister ve tüm insanlar hayal kurar. Ama “Kendi istediği yol”un yolcusu olmak, herkes gibi yaşamayı reddetmek demektir. İşte Mizgin ve Zerdeşti milyonlarca insandan ayıran, bu hayalleri gerçekleştirecek gücü kendilerinde bulmalarıdır.

Yıl 1993’tü. O zamanlar böyle yaşayıp düşünen gençler tek bir şey için kaybolur, tek bir yere giderdi. Anlamamız için yeterliydi. Hasan Ali Köyünden olan Mizgin iki hafta sonra Nurhaklarda kimyasalla öldürüldü. Annesi onun yanmış kömür karası bedenini sadece çocukluk belirtisinden, üst üste yapışık olan ayak parmaklarından tanıdı ve kardeşi tam 18 yıl sonra Siirt’te öldürüldü. O gün bu gündür Babası ve kardeşleri rahat yüzü bulamayınca baba topladı çocuklarını, terk ettiler uğruna onca acıya katlandıkları yurtlarını. Hepsi, şimdi siyasi yasaklı. Ülkeleri yasaklı. Eğer seviyorsanız bu insanları Zerdeştin mezarı halen yapılmayı bekliyor. Kaldırın toprağın üzerindeki dikenleri, derim

Eğer Maraş’a yolunuz düşerse Mehmet Mengücek Mezarına uğrayın derim. Orada Cennet Anayı, Küçük Ali Tıraşı ve Maraş Katliamında öldürülen 115 canımızı anın derim. Mumlar yakın derim. Mehmet özgürlüğün bize gösterilen ve öğretilenden farklı olduğunu anlayan insanlardandı. Mehmet Mengücek Maraş katliamı esnasında köy muhtarıydı. Katliam sırasında kendisi köydedir. Maraş katliamını duyar duymaz “benim halkım katlediliyor” der ve Maraş’a koşar. Eşi ısrarla “gitme” der ve silahlarına el koyar. Ama kendisi dinlemez ve gider. Maraş katliamı sırasında mahallesini saldırganlara karşı korumak için kendini feda etmiştir. Maraş’ta katledilen, yüzlerce kurbandan bir tanesidir. Mehmet’in bir mezarı var ama Maraş katliamında öldürülen her insanımızın mezarı yok. Bu nedenle şu anda bir kısmının mezarları kaybolduğu gibi, diğerlerinin de kimin hangi mezara gömüldüğü bilinmemektedir.

Eğer Maraş’a yolunuz düşerse Mala Button köyüne uğrayın derim. Orada Üç fidana yüzünüzü sürün derim. Onlar ki, korku duvarlarını yıkarak, özgür bir inanç, özgür bir kimlik ve bir dilin özgürce yaşaması için bedenlerini ışığa, ışığı da bedenlerine dönüştürdüler. Aydınlanıyorsa şimdi eğer yüzümüz, kaynağı bu ışıktır…  Fidan Doğan, Bülent Doğan ve Hüseyin Topal böyle insanlardı. Yıl 1994 6 Eylül’de TRT alt yazıyla bir haber geçer. “Terörist Elbistan’da camiye bomba koyarken Allahın takdiriyle cehennemi boyladı”.  2 gün boyunca cesedi Cami avlusunda ortaçağdaki gibi seyre açılır. Bu ceset Hüseyin Polata aitti. Elbistan’ın sokaklarında onulmaz hakaretlere maruz kaldı; dostları arkadaşları sahiplenebilecek gücü ve birlikteliği yakalayabilecek örgütlülükte değillerdi; Hüseynin Annesi Zewe onu her andığında ‘SONGUSUZUM’ der… Tam 11 yıl sonra Bülent uzun bir yürüyüşün sonunda kendi ana toprağında, sevdiği dağlarda 2005 yılında bir ihbar sonucu öldürülecekti. 2012 yılında ise Fidan Paris’te kalleş ve hain bir cellat tarafında öldürülecekti. Eğer Fidan’ın mezarına uğruyorsanız, Bülent ve Hüseyin’i unutmayın derim.

Eğer Maraş’a yolunuz düşerse Maraş’ın köylerine uğrayın derim. Köyleri güzel köylerdir. Pazarcık ovası güzel bir ovadır. Sadece Pazarcık’ı ve Maraş’ı değil, bütün çevresini besleyecek bir ovadır. Elbistan’ın köyleri de, Afşin’in köyleri de, diğer köyler de güzel köylerdir. Şimdi bu topraklar insansızlaştırılıp çorak hale getirilirken, bu topraklara yüzümüzü dönmeyip Metropollerin ve Avrupa kültürü içinde erimeyin derim. Tarihinizi bilmeden, bu coğrafyanın yetiştirdiği insanları tanımadan, özgürlüğünüzü kazanamazsınız, derim.

10 ekim 2015 Ankara barış mitinginde patlama

10 Ekim 2015’te yerel saatle 10:04 civarında Ankara Altındağ Ulus semtindeki Ankara Garı kavşağında düzenlenen Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül bombalı intihar saldırısı.

10 Ekim’de DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, TMMOB, HDP ve pek çok sivil toplum örgütünün katılımıyla Barış Mitingi düzenlendi. Fakat yürüyüş başlamadan yürüyüş alanına kortej hâlinde ilerleyen grupların bulunduğu Tren Garı kavşağında, 3 saniye arayla 2 patlama gerçekleşti. Patlamanın ardından ambulanslardan önce polis meydana ulaştı. Meydandaki herkesi alandan çıkartmaya başlayınca yaralılara yardım etmek isteyen göstericiler, engellendikleri için polisi protesto etti. Bunun üzerine polis gruba tazyikli su ve biber gazı ile müdahale etti.

Saldırı sonrası RTÜK tarafından yayın kuruluşlarına geçici yayın yasağı getirilmiştir ve internet servis sağlayıcıları tarafından bazı sosyal medya (Twitter, Facebook) sitelerine erişim engeli uygulanmıştır.

Muharrem matemimizi Barış Şehitleri’ne adıyoruz!

Zalimle, mazlumun en keskin bir biçimde karşı karşıya geldiği günlerdeyiz. Kerbala’dayız. Hüseyin’in kervanıyla çöllerdeyiz. 1335 yıl önce mazlumların, zalime karşı nasıl durması gerektiğini ortaya koyan kahramanlık, fedakârlık günlerindeyiz. Hüseyin darındayız.

Yetmiş iki peygamber evladının katledildiği, esir alınan kadınların, çocukların çıplak develer üstünde Şam’a götürüldüğü matem günündeyiz.

Bu Muharrem matemi ayında da kaybettiğimiz onlarca canımız ve yüzlerce yaralımızla birlikte giriyoruz. Binlerce yıl geçmesine rağmen Yezit anlayışının her geçen zaman diliminde daha da zalimleştiğine ve katliamlarına devam ettiğine tanık oluyor ve yaşıyoruz. Katliamcılar, dün Kerbela’da nasıl ki acımadan altı aylık Ali Ekberi babasının kucağında onlarca ok ile şehit etti iseler, dün Diyarbakır Sur’da, Cizre’de, Varto’da, Dersim’de, Kırşehir’de ve Ankara Gar meydanında da küçük yaşta çocuklarımızı katlettiler… Onlarca annenin gözyaşına, onlarca çocuğun anne, babasına ağladığına tanık olduk hep birlikte.

Kerbelada İmam Hüseyin ve 72 şehid-i şühedanın kanını akıtan zihniyet, biz Alevilerin, Hüseyin’in yoldaşlarını Kerbela’ya gömdüğünü ve bir daha ayağa kalkamayacağımızı sandı… Ama yanıldı. Çünkü onbinler, yüzbinler, milyonlar olduk ve Kerbela davasını bugünlere kadar sıdkı sadakatle, başımız dik olarak taşıdık. Bundan sonrada Hüseyin’in çizdiği o onurlu davayı daha ileriye taşıyacağımızdan kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

11 Ekim 2015 günü bir araya gelen Alevi-Bektaşi Federasyonu, Alevi Vakıflar Federasyonu, Alevi Dernekler Federasyonu ve bu federasyonlara bağlı kurumlar, Demokratik Alevi Dernekleri temsilcileri, yaptıkları ortak açıklama ile Muharrem matemini Barış Şehitleri’ne adadılar. “Alevi İnancı gereği; 2015 Ekim ayı boyunca yürütülecek, Yası Matem günlerimizin, tüm Barış Şehitleri’ni anmak için, bütün Alevi kurumlarımızın ; ‘Yası Muharremimizi Barış Şehitlerine Adıyoruz’ ortak belgemizin pankartının) asılmasına, Türkiye çapında Aşure lokmamızın kent merkezlerinde, Barış Şehitleri için paylaşılması ortak tavır olarak belirlendi.” Denilen açıklamada, Muharrem ayı boyunca yapılacak tüm etkinliklerin de Barış Şehitleri’ne adandığı belirtildi.

“Kerbela inancının yaşamasındaki en önemli ay olan Muharrem ayında tuttuğumuz oruçlarımız ve verdiğimiz lokmalarımızı bu bilinç ve irade ile bilince çıkarmamız, yaşadığımız katliamları hatırlayarak ve canlarımıza anlatarak, Yezit’in zihniyetini teşhir ederek, kurumlarımızdaki birlikteliğimizi büyütüp güçlendirerek bu zalimlerin sevgisizliğine, katliamcılığına ve kişiliksizliğine, yüksek insan sevgisini Rıza şehrine çevirerek cevap olabilmeliyiz” diyen ABF Genel Başkanı Baki Düzgün dede, tutulan oruçların, verilen lokmaların, şehitlere adanarak büyük bir sahiplenme duygusu içerisinde olunması çağrısı yaptı.

Bu yıl oruçlarımız Barış Şehitleri içindir, kazanlarda pişen aş onların lokmasıdır. Kaynatılacak aşureler onların gönül lokmasıdır. Onların hakkı hürmetine dağıtılacaktır.

Matemi tutana, aşureyi pişirip dağıtana aşk ola…

Alevi Federasyonları “ Yası Muharremimizi Barış Şehitlerine Adıyoruz“

Alevi  Kurumlarının ortak talebi  üzerine 11.10.2015 tarihinde Garip Dede Dergah’ında  bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantı da Barış şehitleri için yapılacak hizmetler, toplumsal gelişmeler konusunda Alevi Kurumları ve Alevi toplumunun sorumlulukları ele alındı.

Yapılan görüşmeler sonucunda aşağıdaki karar ve eğilimler belirlendi.

  • Alevi-Bektaşi Federasyonu- Alevi Vakıflar Federasyonu ve Alevi Vakıflar Federasyonunu; Alevi  Toplumu ve kurumlarının  birlikte davranma ve tutum belirleme konusunda  gerekli çalışmayı yürütmekle  görevlendirdi.
  • Ankara’da Barış mitinginde katledilen, Barış şehitlerinin Hakka uğurlanması, şehit ailelerinin  isteği üzerine ; Alevi İnanç mekanların da tüm hizmetlerin Alevi Erkan’ına göre yürütülmesine,  Ortak koordinasyon içerisinde karşılıksız olarak gerçekleştirilmesi karar altına alındı. Ortak Koordinasyon ; Şehit aileleri ve şehitlerin temsili kurumları ile bu hizmetlerin gerçekleştirilmesi karar altına alındı.
  • Alevi İnancı gereği;2015 Ekim ayı boyunca yürütülecek, Yası Matem günlerimizin, tüm Barış Şehitlerine anmak için , Bütün Alevi Kurumlarımızın ; “ Yası Muharremimizi Barış Şehitlerine Adıyoruz“ ortak belgemizin asılmasına, Türkiye çapında Aşure Lokmamızın Kent Merkezlerinde , Barış Şehitleri için paylaşılması ortak tavır olarak belirlendi.
  • Ülkemizde yaşan şiddete ve katliamlara dur demek, Toplumsal barışın ve birlikte yaşamın sağlanması için ; Alevi Kurumlarımızın ortak Basın toplantısının yapılması karara altına alındı.
  • Toplumda yaratılmak istenen kaos ve ortamına karşı, Barışın sesini yükseltmek, tüm siyasi partileri ve toplumsal duyarlılıkları harekete geçirmek, birlikte yaşam için  toplumsal duyarlılıkların haykırması bir görev olarak tüm toplumsal dinamiklerin sorumluluğundadır.

Barış ve İnsanlık için El Ele

11.10.2015

Alevi Kurumları

HDP’nin seçim başarısı demokrasi güçlerinin ortak başarısı olacaktır!

İRFAN DAYIOĞLU

Hatırlarsak HDP 7 Haziran  seçimlerine parti olarak gireceğini açıklar açıklamaz ülke gündeminin başlarına yerleşti. Hem sağdan hem de soldan düzen savunucuları adeta feryadı figan halde HDP’nin parti olarak katılmasının baraj altında kalmaya yol açacağını, bu durumun da AKP’yi anayasa değiştirecek çoğunluğa ulaştıracağını söylemeye başladılar. Ama ne gariptir ki, iktidar partisi AKP de HDP’nin seçimlere parti olarak katılması durumunda eğer meclise giremezlerse “Çözüm Süreci masasında” olamayacaklarını söyleyerek tehdit etmekteydi.

7 Haziran’dan sonra HDP güçlü bir grupla ve barajı paramparça ederek meclise girdi.  AKP bu sefer de „niye meclise girdiniz ve iktidarımızı önlediniz“  diyerek HDP’ye savaş açtı. İktidarı ve muhalefetiyle tüm düzen partileri HDP’nin başarısını kabullenmediler ve  sonucu önceden belirlenmiş 45 günlük sözde koalisyon görüşmeleri sonucunda, 1 Kasım’da erken seçim kararı alındı.  Görünen odur ki,  AKP’nin yanında MHP ve CHP’de aslında HDP’nin baraj altında kalmasını istemektedir. CHP her dönem red oyu verdiği teskere oylamasına bu kez evet demiştir. Çözüm müzakerelerinin son bulmasından AKP kadar ve hatta daha fazla CHP ve MHP memnundur. AKP devletinin hem ülke içinde, hem de ülke dışında Kürt güçlerinin yerleşim yerlerini bombalaması, sivilleri katletmesi karşısında muhalefet suskundur. Kürt gençlerinin cesetleri askeri araçların ardına bağlanıp yerde sürüklenirken, tek bir ses çıkmamaktadır.

HDP’nin seçim başarısını hazmedemeyenler, bu başarıyı engellemek için türlü oyunlar çevirmektedirler. Geçmişte HDP’nin Türkiyelileşmesi gerektiğini söyleyenler, HDP bunu başarınca bu sefer tam tersini savunarak HDP’nin bir Kürt partisi olarak kalmasını istemektedirler.

Bu düzen savunucuları da biliyor ki,  bir siyasal partinin kuruluş amacı iktidar olmak için mücadeledir. Partiler iktidar perspektifi ve programı ile siyaset sahnesine çıkarlar. HDP programı da ülkede yeni bir yaşam ve değişim programıdır. HDP programının diğerlerinden farkı, bugünkü insanlık düşmanı sistemin kökten değiştirilmesini hedef almasıdır. HDP parti programında halklarımıza, emekçi sınıflara, inançlara, etnisitelere ve en çokta toplumun yarısını oluşturan Kadına iktidarı birlikte paylaşmayı vaat etmektedir. Bunu pratiği ile de göstererek başta eş başkanlık sistemiyle söz konusu kesimlere partinin tüm karar ve yetki organlarında yer vermektedir. Örgütlü olduğu tüm alanlarda, Belediyelerde başından beri cins eşitliğini simgeleyen biri kadın , biri erkek eşbaşkanlık sistemini kalıcılaştırmıştır.

HDP’nin Kasım 2014 sonunda açıkladığı parti olarak seçimlere katılma kararına ilk tepki iktidardan gelmişti. İktidar bu kararı hemen “kaos planı, üst akıl, dış mihrakların kışkırtması” olarak değerlendirmiş ve HDP’nin kararından vaz geçmesi için türlü girişimlerde bulunmuştu.

Öte yandan; sözde sol ile liberaller ve yazar-çizerler HDP’ye yüklenmeye başlamıştı. Argümanları ortak “Barajı geçmeniz mümkün değil! Tayyip Erdoğan’ı başkan yapacaksınız!”  Hatta bazı çevreler, bir adım daha ileri giderek partinin bu kararının “Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan arasında danışıklı dövüş” olduğunu iddia ediyor ya da bu imayı taşıyan dedikodu yayıyorlardı.

Anlayacağınız, sağıyla, ulusal soluyla, liberalleriyle her kesim HDP’ye yükleniyordu. Türkiye’de Tayyip Erdoğan’a muhalefet etmenin bütün sorumluluğu, bu partiye aitmiş gibi varsa yoksa HDP’ye akıl veriliyordu. Aslında bunu söylemekle bir gerçeği dile getiriyorlardı. Türkiye‘de mevcut devlet düzenine karşı tek muhalefet HDP’dir.

Ülke AKP devleti eliyle hem içte hem dışta bir batağa sürüklenirken, kendini sorgulayan yok. Sistem kaynaklı biriken sorunların çözümünü hedefleyen HDP ve bazı Devrimci demokratik sol güçler dışında çözüm öneren yok.  CHP ve MHP’nin bugünki iktidara karşı herhangi bir alternatif getiremediğini, iki partinin de bulundukları yerden memnun olduğunu görüp sorgulayan yok.

Ana muhalefet’in hedefi iktidar olmak değil midir? CHP 13 yıllık AKP iktidarı döneminde gerçekleşen hiçbir seçimde bir iktidar perspektifi ortaya koyamamış, mevcut gidişatı korumayı yeterli görmüştür. Bu yüzden birçok insan „nasıl olsa iktidar için başka bir seçenek yok, o zaman AKP ile bozuşmaya da gerek yok“ diyerek istemeden de olsa AKP’yi desteklemiştir.

Bu kurulu sistemin tek gerçek alternatifi ülkenin tüm ötekileştirilen, etnik, kültürel, inançsal, sınıfsal kesimlerinin çıkarlarını ve taleplerini temsil eden HDP ve Devrimci demokratik güçlerdir. HDP 7 Haziran’da oylarını ikiye katlayarak,  gerçek iktidar alternatifi olduğunu ispatlamıştır. Bu gidişle önümüzdeki birkaç yılda HDP’li bir iktidar olanaklıdır. Bugün Erdoğan’ın yanında diğer düzen partilerinin de HDP’ye karşı tutum almasının altında yatan bu gerçekliktir.

HDP bugünkü duruşuyla bir halklar, ezilen sınıflar,ötekileştirilmiş inançlar ve etnisiteler partisidir. Sistem dışı bir partidir ve sistemin kökten değişimini isteyen bir partidir. Tüm sınıf ve tabakaların eşit ve özgür temsil edildiği, haklarının güvence altına alındığı bir programı var. HDP’ye yapılan saldırıların nedeni budur.  Kürt halkının özyönetim ilanına acımasız tutum almanın nedeni de budur. AKP Kürdistan’da acımasız bir savaş yürütüp, onlarca sivil insanı katlederken, insanları arabaların arkasında süründürerek gözdağı vermeye ve halklar arasında düşmanlığı körüklerken, CHP ve öteki partilerden ciddi bir karşı duruş gelmemektedir.

Bir avuç zenginler zümresinin ve batılı emperyal güçlerin hizmetine giren günün Türkiye’sinde, son otuz yılda çıbanbaşı olarak görülen Kürt hareketi ve HDK çatısı altında bir araya gelen sol yapılar ve bireyler artık bu topraklarda ancak HDP öncülüğünde iktidara yürümenin şansını yakalayabilirler.

Ancak dünyada ve bölgede hızlı değişimler oluyor. Yarının ne getireceğini kestirmek pek kolay değil. Bizim açımızdan bilinen bir şey var. Bugünün Türkiye’sinde kurulu sistemi aşmadan, bu sistemi yıkıp yerine yenisini kurmadan özgürlükçü, demokratik, eşitlikçi bir düzen kurmak, barışı tesis etmek olanaklı değildir.

Erdoğan’ın Hesabı Tutmayacak !

Bugün Başkanlık sistemini savunan AKP iktidarını frenlemenin, diktatoryal özlemlere son vermenin tek yolu HDP’nin iktidara yürüyüş eylemine destek olmaktır. Görüldü ki, 7 Haziran’da RTE’ye başkanlık yolunu tıkayan HDP bu ülkede dengeleri alt üst etmiştir.  Bundan dolayı AKP gayri meşru hükümet aracılığıyla Kürdistan’ın hemen her yerinde savaş başlatmış, yüzlerce sivilin ölmesine neden olmuş ve binlerce kişiyi gözaltına almıştır.

Erdoğan’ın 1 kasım seçimleri için biricik stratejisi HDP’yi her ne pahasına olursa olsun barajın altına göndermek. Çünkü bu yol ona, oradan buradan birkaç puan toplayarak, hükümet kurmanın mümkün olmadığı aşikar görünen yoldan çok daha karlı görünüyor. Savaş yoluyla HDP’nin baraj altında kalmasını  başardığında en az on puan birden kazanmış olacak.

Savaş ortamında sandık güvenliği olmadığı gerekçesi ile HDP’nin çok oy aldığı Kürdistan şehirlerinde sandık taşıma diye anormal bir yöntemle HDP oylarını yoketmeyi hesaplarken, bu gerekçenin öne sürülemeyeceği istanbul gibi yerlerde de kitle halinde tutuklamalarla HDP’yi seçim kampanyası yapamaz hale getirmek istiyor. İstanbul’daki son tutuklamalar bu stratejinin bir parçası ve seçim yaklaştıkça bunun diğer şehirlerde de tekrarlandığını göreceğiz.

Şimdi AKP’nin seçim hilelerinden biri olan sandıkların taşınması projesi YSK’nın aldığı ret kararıyla boşa çıktı. HDP’nin en çok oy aldığı bölgelerdeki sandıkları taşıyamayan Erdoğan savaşı tırmandırma planlarını devreye sokmuştur.

Bir yandan Kürt şehirlerinde havadan ve karadan operasyonlar düzenlenmekte, sokağa çıkma yasağı getirilmekte, onlarca sivilin öldüğü operasyonlar yapılmaktadır. Öte yandan metropollerde de HDP yöneticileri ve çalışanlarına karşı operasyonlar yapılarak yüzlerce insan göz altına alınmakta, tutuklanmaktadır.

İçerde Kürt halkına ve demokrasi güçlerine karşı top yekün bir savaş başlatmış olan Erdoğan’ın dış politikadaki başarısızlığı sonucu bütün planları adım adım sonuçsuz kalmaktadır.öyle ki, her zaman dünya lideri olmakla övünen Erdoğan katılma meraklısı olduğu BM toplantısında boy göstermeye cesaret edemedi..

Son olarak Rusya’nın Suriye’de süren  savaşa aktif olarak müdahil olması, Erdoğan’ın hayallerini yerle bir etti. Artık bölgenin bir aktörü olmaktan çıkan Erdoğan’ın hayalleri bir başka bahara kaldı.

Erdoğan’ın Tüm Stratejileri Çökmeye Mahkumdur !

Şimdi sıra onun tek kişi diktasına gidişteki seçim stratejisini boşa çıkarmaya gelmiştir. Bunun yolu ise bu seçimde daha da güçlenerek çıkacak bir HDP başarısından geçiyor. En az yüzde 15’leri aşmış bir HDP başarısına Erdoğan ve çevresinin kalbi dayanır mı? Bunu bilemeyiz. Ancak bu başarı AKP’nin baş aşağı gidişini daha da hızlandıracaktır. Tabi bu durumda olası bir iktidar değişimi ertesinde Erdoğan ve yandaşlarının Yüce Divan’da yargılanması ile sonuçlanacaktır. Bırakalım bunu ayrıca uluslararası ceza mahkemelerinde de yargılanacaklardır.

Erdoğan’ın paniğinin asıl nedeni iktidar kaybetmek değil, yukarda belirttiğimiz nedenlerdir. Nitekim CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun  açıklamasına göre Erdoğan “bana ve aileme dokunmazsanız” koalisyon kurabilirsiniz demiş. Ancak yukarda belirttiğimiz gibi 7 Hazirandan sonra ne CHP, ne de MHP AKP ve Erdoğan’ı ciddi olarak zorlamamış, koalisyon hesaplarını 1 Kasım ertesine bırakmışlardır. Bundan dolayı bu düzen savunucularının heveslerini kursaklarında bırakmanın tek yöntemi bu seçimlerde daha da güçlenmiş bir HDP’dir.

Kürd ulusal mücadelesinin HDP ile kazandığı mevzi yeni bir süreç, yeni bir mücadele yöntemidir. Düzen savunucularının heveslerini kursaklarında bırakmak için; PKK’ye, Kürd siyasetlerine düşen görev, HDP’ye inisiyatif vermek, bu vasıtada ısrar etmek ve daha da güçlendirmektir. Nitekim beklenen  tutum KCK’den geldi, KCK eşbaşkanı Bese Hozat  7 Ekim 2015 tarihli Özgür Gündem gazetesindeki yazısında  “Özgürlük Hareketi, HDP’nin 1 Kasım’daki büyük zaferine daha fazla katkı sunmak için tekrardan tarihi bir tutum takınarak AKP’nin tüm iğrenç planlarını bir kez daha boşa çıkaracak ve gereken hesabı soracaktır.” Diyerek  çok yakın bir gelecekte tek taraflı bir ateşkes ilanının ip uçlarını vermiştir.

Umarız ki,  Türkiye’nin tüm aklı başında siyasetçileri, iktidar sahipleri, siyasal partileri KCK’nin ilan edeceği tek taraflı ateşkese gereken katkıyı sunarak ülkemizi olası bir iç savaş ortamından çıkaracak bir ortamın yaratılmasına ön ayak olurlar. Muhalefet partilerinin ve AKP devletinin bilmesi gereken bir gerçek var;  HDP’siz, Kürtsüz, devrimci-demokratsız bir Türkiye tehlikesiz sularda sürüklenen bir gemi gibidir.  Bu gemi bugüne kadar  batmıyorsa başta HDP olmak üzere tüm demokrasi güçlerinin sağladığı dengeden dolayıdır.  Türkiye’nin batmamak için demokrasiye ve demokrasi güçlerinin lider partisi HDP’ye ihtiyacı var. Bu açıdan 1 Kasım’da HDP’nin başarısı bu ülkenin başarısıdır. HDP’ye sahip çıkılmalıdır. HDP’ye sahip çıkmak Türkiye’nin ve hatta bölgemizin aydınlık geleceğine sahip çıkmaktır.

Bütün bu gelişmelere kulağını tıkamış görünen AKP ve liderliği, şiddeti gündemde tutacak gibi görünüyor. Nitekim sürekli ‘biz başardık, çok öldürdük, bilmem ne kadarını yok ettik’ diyerek, PKK’ye karşı en iyi savaşan ve PKK’yi tasfiye eden bir güç olduğunu belirtip başarılı bir komutan edasıyla toplumun karşısına çıkmayı hedeflemektedir. Oysa gerçekler hiç te öyle görünmüyor. Türkiye halkları artık bu savaşın kime yarayıp yaramadığının bilincindedir. AKP ve yandaş medyası tam bir palavra savaşı sürdürmektedirler.  Bir amaçları PKK’ye karşı ne kadar başarılı (!) olduklarını empoze etmektir.

Diğer amacı ise HDP ile PKK aynıdır diyerek HDP’nin meşruiyetini tartışma konusu yapma bu yolla baraj altına itmedir. Bunun için seçimlerde hile de dahil her yol ve yöntemi kullanmaktan çekinmeyeceklerdir. Diğer yandan yine havuz medyası aracılığla savaşta uğradıkları hezimeti, verdikleri kayıpları gizlemekte ve PKK kayıplarını abartarak vermekte, sivillere karşı yaptıkları katliamları da PKK’nin üstüne atmaktadırlar.

Aslında Erdoğan ve şürekası büyük bir panik içinde yaşıyorlar. Bir yandan 7 Haziran seçimlerinde Türkiye’de HDP’nin başarısı ve Türkiye solu, demokrasi güçleri ile Alevi kesimleriyle ortaklığı derin devleti ürkütmüştür; bir yandan da Rojava Devrimi’nin yükselişi ve zaferi kazanması yine aynı biçimde derin devleti paniğe sürüklemiştir. Son olarak Rusya’nın Suriye’deki savaşa doğrudan müdahil olmasıysa Erdoğan’ın son hayali olan güvenlikli bölge ve benzeri planlarını da suya düşürmüştür.

Hem HDP’nin seçim zaferi,  hem de bütün parçalarda yükselen Kürdistan özgürlük mücadelesi derin devletinin bir kesimi ile, AKP devletini de ürkütmüş ve ortak savaş yürütmeye  itmiştir. Yani bu savaşı yürüten sadece Erdoğan değildir.   Erdoğan tek başına bu kadar karar veremez. Seçimlerden sonra ülkede meşru bir iktidar bulunmamaktadır. Şu anda Erdoğan iktidarı polisten, ordunun bir kesiminden ve bazı bürokratlardan oluşturmuş olduğu ekiple yürütüyor. Bu ekibin içine sadece Davutoğlu ve bir kaç bakan dahil olmuştur. Mevcut hükümet sadece görüntüdedir. İktidar yetkisi derin devletin bir kısmı ile anlaşan Saray’dadır; savaşı Saray yürütüyor. AKP için belki bu savaşı sürdürme taktik amaçlıdır ve seçimleri kazanmak için devreye konmuştur. Ancak bu savaşta Erdoğan’ın yanında saf tutan derin devletin bir kanadı bu savaşı derinleştirerek, eğer becerebilirse PKK’yi tasfiye etmek istemektedir. Bu yüzden bu seçimler önemli hale gelmiştir. HDP kazanırsa biz kazanacağız….

 

Aleviler “Katliam günümüzde Yezid’lerin halen yaşadığının ispatıdır”

Tüm Alevi kurumlarından Ankara’daki katliamla ilgili açıklamalar geldi. ” Tüm katliamlara rağmen Aleviler olarak barışı savunmaya ve halkların kardeşliğini haykırmaya devam edeceğiz.. Katliam sorumluları er ya da geç mutlaka hesap vereceklerdir. Zalime karşı mazlumun direniş simgesi olan Hz Hüseyin’nin şehit edilişinin yıl dönümüne denk gelen bu katliam günümüzde Yezid’lerin halen yaşadığının ispatıdır.” denilen açıklamalar şöyle;

FEDA: biz bu katilleri tanıyoruz

Katliamda yaşamını yitirenler için başsağlığı, yaralılara acil şifa dileklerinde bulunan Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) “Bu vahşi ve kalleşçe barbar katliamı ve onu planlayan Sarayı ve AKP’nin gladyosunu nefret şiddetle kınıyoruz, Bunun hesabını sormaya devam edeceğiz.

Bu vahşi ve kalleşçe sürüleri şimdiden değil ki tanımıyoruz. Tarihten bu yana Kerbela direniş sembollerinden Hüseyin’e yapılan barbarlıktan bu yana tanıyoruz. Muhaviye kılıklı ve bin bir maskeli yeni yetmeleri ve Yezid zihniyetli Erdoğan ve onun çete partisi AKP’yi de çok iyi tanıyoruz.

7 Haziran da HDP’nin başarısı bu katillerin tüm hedeflerini ve amaçlarını yerle bir ederek, en büyük yenilgilerini almışlardı. Bu yenilgilerinin ve intikamını almak için her türlü kirli ilişkiler ağlarını devreye koymak için tekrardan savaş kliğini ve infaz mangalarını devreye sokarak işe başladılar.

Ne saraydaki Gladiyonun sultanı Erdoğan ne de onun çetevari işbirlikçileri IŞİD zihniyetli AKP’nin nin başarma şansları kalmamıştır, onlar ezilen halkların iradesi önünde diz çökmeye mahkûm olacaklardır” dedi.

……….

Katliam günümüzde Yezid’lerin halen yaşadığının ispatıdır

Ülkemizde Suruç katliamı ile başlayan yeni süreç kanlı şekilde devam ettirilmektedir. Gün geçmeden yeni katliamlar yapılarak bir öncekinin üstü örtülmektedir. Suruç’un acısı soğumadan yaşanan yeni ölümler en son Cizre katliamı ile farklı bir şekil almıştır.

Bu savaş ortamına ve yurttaşlarımızın ölümlerine dur demek için, DİSK, KESK, TTB, TMMOB’un çağrısı ile ‘’Savaşa inat barış hemen şimdi’’ ,eEmek,Barış,Eemokrasi, mitingine,barış şiarını daha yüksek sesle haykırmak için,10 Ekim 2015 tarihinde Ankara Sıhhıye meydanında yapılacak barış mitingine, biz Alevi kurumları da katılım sağlamak kararı almıştık. İnancımızın gereği olan ve insanların en yüce hakkı olan yaşama hakkı için meydanlarda barışı haykırmak istemiştik.

Bu istek için Ankara Gar’ın da toplanan binlerce Can’ın yaşam haklarına saldırı olmuş, yüze yakın canımız Hakk-a yürümüş yüzlerce canımız yaralanmıştır.

Bu süreçte yapılan tüm katliamların ve savaş politikalarının sorumlusu siyasi iktidardır. Bugün yapılan saldırı bu ülkede sadece barış isteyenlere değil, ülkenin toplumsal barışına da yapılmıştır.Ülkenin dört bir yanından gelip barış ve kardeşliği haykırmak isteğindekileri ölüme mahkum eden zihniyet siyasi iktidarlarını sürdüremeyecektir.

Biz Aleviler tarihimizde olduğu gibi mazlumun yanında zalimin karşısında olmayı sürdüreceğiz.

Yapılan tüm katliamlara rağmen Aleviler olarak barışı savunmaya ve halkların kardeşliğini haykırmaya devam edeceğiz.. Katliam sorumluları er ya da geç mutlaka hesap vereceklerdir.

Zalime karşı mazlumun direniş simgesi olan Hz Hüseyin’nin şehit edilişinin yıl dönümüne denk gelen bu katliam günümüzde Yezid’lerin halen yaşadığının ispatıdır.

Barış yolunda tenleri ölüp Hakk-a yürüyen tüm Can’ların devr_i daim olsun ışıklar içinde yatsın. Ailelerine ve yol arkadaşlarına sabırlar, yaralı Can’lara acil şifalar dileriz.

Yaşanan bu saldırı ve katliam karşısında tüm kurum ve canlarımızı sağduyulu ve dikkatli olmaya çağırıyoruz.

ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU
PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ
ALEVİ KÜLTÜR DERNEKLERİ GENEL MERKEZİ
HUBYAR SULTAN ALEVİ KÜLTÜR DERNEĞİ
HACI BEKTAŞİ VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI
SULTAN GAZİ PİR SULTAN AKD
YALINCAK SULTAN ALEVİ KÜLTÜR DERNEGİ
ANKARA CEM KÜLTÜR EVLERİ YAPTIRMA DERNEĞİ
BOZHÜYÜK HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR SOSYAL DAYANIŞMA DERNEĞİ
KAYSERİ HACI BEKTAŞ DERNEĞİ
ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR TANITMA DERNEĞİ NARLIDERE
ÇAMŞIHI HÜSEYİN ABDAL DERNEĞİ SİVAS
KÜTAHYA HACI BEKTAŞ-I VELİ KÜLTÜR VE SOSYAL YARDIMLAŞMA DERNEĞİ
ATAKENT CEMEVİ KÜLTÜR MERKEZİ YAPMA VE YAŞATMA DERNEĞİ
TOPÇU BABA ANMA YAŞATMA KÜLTÜR VE SANAT DERNEĞİ
PİRİ BABA KÜLTÜR DAYANIŞMA DERNEĞİ
HÜSEYİN GAZİ DERNEĞİ
TORBALI ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR DAYANIŞMA YARDIMLAŞMA DERNEĞİİZMİR ALEVİ YOL DERNEĞİ
GÜVENÇ ABDAL ARAŞTIRMA EĞİTİM KÜLTÜR VE TANITMA DERNEĞİ
KESTEL HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR TANITIM VE SOSYAL YARDIMLAŞMA DERNEĞİ
ADAKÖY HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR TANITIM VE SOSYAL YARDIMLAŞMA DERNEĞİ
İZMİR (BALÇOVA) ALEVİ BEKTAŞİ DERNEĞİ
DİDİM ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR MERKEZİ VE CEMEVİ
ÇORUM ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ DERNEĞİ
ERENLER KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ KAHRAMAN MARAŞ
ANTALYA ABDAL MUSA KÜLTÜR VE TANITIM DERNEĞİ
BOĞAZİÇİ ALEVİ KÜLTÜR DERNEĞİ
KIBRIS PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ
HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR DERNEĞİ
Ç.ANKAYA CEM EVLERİ YAPTIRMA DERNEĞİ
ABDALLAR DERNEĞİ
ANADOLU ERENLERİ ARAŞTIRMA VE YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİ (İSTANBUL)

 

Alevi Vicdanı Kantarma

Zaman değişti. Mekan değişti. Zalimin zulmü, mazlumun direnişi değişmedi. Zalimlikte Yezit gibi olanların karşısında, mazlumlar Hüseyin gibi durdu. Tek tek bedenler toprağa düştü, biat etmedi. İtikat Hüseyini bir duruşla devam etti. Mazlum halklara Şengal direnişi ve Kobanê zaferi hediye edildi. Şimdi ise zaferi sindiremeyenlerin saldırıları altında geçiyor zaman.

Bir gün Silopi, öbür gün Cizre, Şırnak, Lice, Sur, Dersim… oluveriyor Kerbela. Matemin en kutsalına adanıyor bedenler. Yiğit delikanlılar, güzel kızlar… Adanmış bir hayatı örgütleyerek, verilmiş bir sözün ardında duruyor. Hüseyin şahsında mazlumların sözünü yüceltiyorlar.

Ya Hüseyin…

Her gün çoğalarak bugüne gelindi. Her yerde temsiline kavuşarak hakikat makamındaki yerini aldı Aleviler. Esemesi okunmayan mekanlarda, dillerde telaffuz buldu. Hayat buldu tüm renkleriyle. Hüseyin aşkına dara durarak…

Kantarma’dayız. pirlerin, rehberlerin, aşıkların, zakhirlerin, kısacası dağın filozoflarının huzurundayız. Dem muhabbetlerinin hayat bulduğu, oda cemlerinin gaz lambaları eşliğinde semaha durduğu şahitliklerin bendesindeyiz. Abuzer Dede, Veyis Dede, Ali Ekber Dedenin muhabbetinde, Büyük Tacımın Dede’nin, İvo Dede’nin, Şıxo Dede’nin, Aldede’nin, Mamo Dede’nin, İsmail Dede’nin, Mehmet Mustafa’nın, Mehmet Yüksel Dede’nin manevi makamındayız. Muharrem günlerinin arifesinde, Kantarma’da harabat haldeyiz.

Abuzer Dede “Hergün bir Kerbala oldu” diyor, “Mazlumun yanında olmak Hüseyin’i sevmektir” diyor. Ali Ekber Dede ekliyor “Olmaz bu kadar zulüm olmaz. Gördünüz mü çocukların başına silah dayıyorlar efendim.” Veyis Dede “Mazlumla bir olmaktır Alevilik” derken dökülüveriyor Viraniler, Fuzuliler, Harabiler… Halil Öztopraklar, Ali Hakiler, Meluliler, Şex Mamolar…

“Efendim hal böyle böyle

Var git Pire söyle…”

Muharrem geliyor. Kutsalların en kutsalı, mazlumların, çaresizlerin zafer bayramı geliyor. Bu zaferde kaybettiğimiz kahramanların yasını tutarken, bu zaferden bize miras kalmışların anısına Aşura günleri geliyor. Alevilerin, arınma, paklanma, kendini yeniden hatırlama günü geliyor. Kantarma’nın, Çamşıx’ın, Hubyar’ın güneşi doğuyor…

O ne kutlu kadındır ki; Zeynep’in ihaneti lanetlediği, başkaldırıyı örgütlediği günler geliyor. Binlerce yıla yayılmış teslim olmamışların günü geliyor. Küfenin lanetiyle lanetli olanlar, Pir Sultan’ın itibar etmediği sofralara oturanların bilindiği, Zeyneb’in lanetiyle teşhir edildiği günler geliyor.

Onun içindir ki; kutlu gündeyiz. Kutlu günlerin aklayıcı ışığı altında seçimi karşılayacağız. Şam’da Yezit’in biat çağrısına, Hüseyin gibi karşı durma günündeyiz.

Hüseyin’in bugünkü kalesi olan HDP’in Sarayları alaşağı ettiği, Kerbela zaferinin arifesindeyiz.

“Onun” sayesindedir ki, Alevilik meselesi artık tüm siyasal partilerin gündemindedir. Her parti kendince sorunun “çözümü” için bir şeyler söylemek zorunda bırakıldı. Adaylar gösterildi, seçim vaatlerine girdi. AKP bile Alevi kelimesini telaffuz etmek zorunda kaldı. Alevi kelimesini ağızlarına almayanlar, Aleviliği dillerinden düşürmez bir duruma geldi.

İşte, 1 Kasım seçimleri bu anlamda Alevi hareketinin kazanımlarının ortaya çıktığı bir seçim olacaktır. Bizlerin biz olduğu bir gün olacaktır. Ya Hüseyin evlatları, aşk ile Kerbela’ya yürüyelim…

Ne Yezit’in tufanı, ne de Küfe’nin ihaneti bizleri Hüseyin gibi bir zaferden alıkoyamaz…

 

Cemevi ibadethane olarak kabul edildi

İngiltere, Aleviliği dini bir inanç kuruluşu olarak tanıdı. Britanya Alevi Federasyonu’nun başvurusu üzerine İngiltere ve Galler Vakıflar Komisyonu, Aleviliği dini bir inanç kuruluşu olarak tanıdığını bildirdi.
Konuyla İlgili olarak Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil, Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Başkanı Turgay Hurman, dernek yöneticileri ve bazı inanç kuruluşu temsilcilerinin katıldığı toplantı ile açıkladı.
İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi salonunda düzenlenen toplantıda, İşçi Partisi Tottenham Milletvekili David Lammy ile Avrupa Parlamentosu Milletvekili Claude Moraes, Türk kökenli politikacılar Yasemin Brett, Ahmet Karahasan, Haydar Ulus ve Nesimi Erbil de hazır bulundu.
Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil toplantıda yaptığı konuşmada, İngiltere ve Galler Vakıflar kurulu’na yaptıkları başvurunun olumlu karşılanması nedeniyle bu toplantının düzenlendiğini belirterek, “Değerli canlar, bu Aleviler açısından önemli bir gün. Biz Aleviliğimizi binlerce yıldır kimsenin tanımasına, kimsenin onaylamasına gerek kalmadan yaşıyor idiysek de, sizde biliyorsunuz ki, özellikle gelecek nesiller, bu ülkede doğup büyüyen çocuklar; bu ülkenin kanunları kuralları bir şekilde sizin bazı kurumlar tarafından Kabul edilmenizi, size inancınız üzerinden resmi bir tanım yapılmasını istiyorlar. Yoksa kültür merkezleri olarak elbetti biz cemlerimizi yapıyoruz, ibadetlerimizi yapıyoruz. Biz burada Hak Muhammed Ali yolunda hizmetlerimizi veriyoruz. Fakat bu ülkelerde, resmi olarak, din olarak, inanç olarak tanınmak; Cemevlerimizin ibadethane olarak tanınması birçok anlamda hem kurumsal karşılık bulmakta, hem de çocuklarımızın kendi aidiyat ve kimlik tarifi konusunda çok ciddi bir rahatlık kazandırmaktadır. Bu nedenlerle bu başvuruyu yapmıştık. Bu başvurumuzun İngiltere ve Galler Vakıflar Kurulu tarafından tanınması bizim içinde ciddi bir anlam teşkil etti. Hemen arkasından İskoçya ve Kuzey İrlanda Vakıflar Kurulu’na da başvurarak, İngiltere ve Galler Vakıflar Kurulu’nun bu kararını onlara da onaylatmak istiyoruz. Biz bugünkü bu toplantı davetini camilere ve Budist tapınaklarına da yaptık. Davetimize, Kilise ve Süryani Cemaati temsilcileri ve Dedelerimiz katıldılar ve burada bizimle beraberler” dedi.

Alevi inancında varoluş öğretisi / çevirim teorisi

ALİ KÖYLÜCE

(DÖRT KAPI- KIRK MAKAM FELSEFESİ)

Herşey doğal element/saf cevher dediğimiz, varlığın oluşum çeviriminde bir sır olarak saklıdır.Bazen görünür hale gelir.Bazen görünmez alemde yoluna devam eden, varlığın özü olan, bu enerjinin(Nur`) dönüşüm serüveninden ibarettir.Tıpkı günümüz bilgi teknolojisiyle gözlemleyebildiğimiz NEBULA’ nın oluşum serüveni gibi.

Bir idealizm ve materyalizm bileşimi olan  Reya HAK, (Alevi- Bektaşi) felsefesinde,alçalan eğrinin sonu ve yükselen eğrinin başlangıcı olarak beliren, doğal element- saf cevher yada ,bunun aklı,ruhu;Tanrı’nında tanrılığını yapamayacağı bir yabancılaşma aşamasını simgeler. Çünkü doğal element- saf cevher yabancılaşmanın son halkasıdır.

Dört kapı-kırk makam öğretisinin temeli,bu doğal element veya saf cevher diye adlandırılan ışık(nur)-ateş, hava,su ve topraktan oluşan dört ögedir.

Kadim kültürlerin yurdu Mezopotamya uygarlık tarihi içinde oluşan, Reya Hak(-Alevi,bektaşi) inancı’nın kuramcıları olan ,Dai’ler,Mürşitler,Ocak pirleri, Dervişler, Ozanlar, “yol bir,sürek bin bir” diyerek,zaman tünelinden akarak bu güne kadar ulaşan inancımızın,dört kapı –kırk makam öğretisini bu dört öge üzerine kurdular.

Felsefemize göre; İnanç zemininden,akıl alanına atlayarak,en az tanrısal öz içeren,yani en az Tanrı olan nesnelere yönelir.Bu nesnelerdeki tanrısal öz,nesneler arasındaki ilişkileri yönlendiremeyeceğinden,devreye doğa yasaları biçiminde dışa vuran,yada cansız nesnedeki iç dinamik,canlı varlıkdaki içgüdü biçiminde beliren,Doğa tanrı olarak kutsanan, doğanın aklını ve ruhu biçiminde, yansıyan İnsan tanrı olarak kutsanan,insanın aklını sokar.

Hem doğayı,hemde toplumu kucaklayan,mistik anlamda Tanrı’yı cehaletten kurtaracak olan bir nesnel-toplumsal dünya görüşü kurar.

Çevirimin bu noktadan sonraki süreci,idealizmden materyalizme kırılan,tanrının bilgisi, yönlendirmesi dışında ve kendi yasaları-kuralları içinde gelişim,değişim ve dönüşümlerle,adım adım ‘yabancılaşmadan’ uzaklaşan bir sürecin başlangıcı olur.

Bu süreç Aristoteles’in ‘Potansiyellik-aktüellik’ tasarımının değişik bir anlatımıdır.

Alevi felsefesi,Tanrı-doğa-insan (Hak,muhammed,Ali) ilişkisini,tanrıdan çıkıp,yeniden tanrıya(kurucu-varoluş element) dönen bir çevirim(dönüşüm) üzerinden açıklar.

Tanrının kendi özünden fışkıran,taşan ışığın(enerjinin) dönüşümler geçirerek ve bu yolla,kendi kendine yabancılaşarak, evrende gözle görülebilir biçimler aldığını savunur.

Bu nedenle alevi felsefesine göre ,doğada-evrende bulunan her şeyde, tanrının zerresi(atomu) vardır.Yani tanrının bir yansımasıdır.Ama eksik bir yansıma olduğundan,eksik bir tanrıdır.Işık-(sudur,varoluş) felsefecisi,’’Şehabettin Suhreverdi’nin tanımlamasıyla; İnsan eksik bir Tanı,Tanrı mükemmel  bir insandır.’’1

Şehabettin Suhreverdi’nin, bu belirlemesine bakınca, Alevilik ile İslam ilişkisini kurmak isteyenlere, sormak gerekir. İslam veya semavi-ilahi- vahiy”li tek tanrılı dinlerin, yaradılış teorileri,  bu anlatılanlar ile nasıl buluşabilir? Alevi-İslam savunucuları,bu tanım ve formülasyonu islam’a kabul ettirebilirle mi?, diye sormak gerekiyor.

Tanrı,;madde ve  eşyanın hareketinin,hareketin soyutlanması olarak,zamanın var olmasından önceki mutlak yokluk/hiçlik durumundan,kendi kendisinin tanrısı iken,insanlar için düşünülmesi,algılanması güç bir öze sahipti.

Mutlak bir yoklukta-hiçlikte,yokluğu/hiçliği tartışmak anlamsız olduğuna göre,bu aşamada bir ‘tanrı’varlığından sözetmek alevi felsefesi açısından üretici ve yaratıcı değildir.Çünkü tanrı bu konumda,kendi kendisinin bilincinde,kendi içindeki sonsuz olanakların,yeteneklerin ve güçlerin ayrımında değildir.

Çevrimin/dönüşümün, hareket ettirici ilkesi olan ‘’güzelliğin görülmeye eğilimi’’ sonucu tanrı,sonu olmayan bir yokluğun/hiçliğin içinde kendine bakacak göz ve Vecd’e(aşk,derin coşku)gelecek bir gönül istedi. İşte ışıksal taşma(fışkırma) bu gereklilikle başladı.Bu gerekliliğin-ihtiyacın,belirmesi ile mutlak yokluk/hiçlik,olanaklı yokluk/hiçlik durumuna dönüştü.Bu anlatı,alevi ozan ve felsefecilerinin deyişlerine sıklıkla konu olmuştur. Bunlardan bir örnek verecek olursak,Yunus en erken akla gelendir.Yunus’un deyimiyle;

İlim kendin bilmektir, hepisinden iyice, bir gönüle girmektir

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır

 

Okumaktan mani ne

Kişi Hakk’ı bilmektir

Çün okudun bilmezsin

Ha bir kuru emektir

 

Okudum bildim deme

Çok taat kıldım deme

Eri Hak bilmez isen

Abes yere gelmektir

 

Dört kitabın manisi

Bellidir bir elifte

Sen elif dersin hoca

Manisi ne demektir

 

Yunus Emre der hoca

Gerekse var bin hacca

Hepisinden iyice

Bir gönüle girmektir.

 

Bu bakış açısını özetleyen,  Maraş bölgesindeki pirlerin, dervişlerin bir özdeyişi  vardır.

‘’Sen seni bilirsen ,Hak-u Xuda’sın,

Sen seni bilmezsen, Hak’dan cüdasın.’’

Yani kendini tanımak demek,kendisindeki tanrısal cevherin farkına varmak demektir.

Tanrı(doğal element/saf cevher) kendi kendisi ile yabancılaştı.İlk kez kendi bilincine vardı.Evrenin bütün ruhsal ve maddesel şeylerin yaratılması için gerekli kaynağı, içinde taşıdığının farkına ilk kez vardı.

Kişilik kazandı.Önce tanrı iken,şimdi HAK,HAKİKAT, gerçek aşk oldu.

Alevi inancının büyük ozanlarından Yunus Emre bu aşkı şöyle dile getiriyor;

Aşkın Aldı Benden Beni

 

Aşkınaldıbendenbeni

Banasenigerekseni

Ben yanarımdün ü günü

Banasenigerekseni

 

Ne varlığasevinirim

Ne yokluğayerinirim

Aşkınileavunurum

Banasenigerekseni

 

Aşkınaşıklaroldurur

Aşkdenizinedaldırır

Tecelliiledoldurur

Banasenigerekseni

 

Aşkınşarabındaniçem

Mecnunolupdağadüşem

Sensindünügünendişem

Banasenigerekseni

 

Sufileresohbetgerek

Ahilereahretgerek

Mecnunlara Leyla gerek

Banasenigerekseni

 

Eğerbeniöldüreler

Külümgöğesavuralar

Toprağımandaçağıra

Banasenigerekseni

 

Cennet cennetdedikleri

Birkaçköşklebirkaçhuri

İsteyeneVeranları

Banasenigerekseni

 

Yunus‘dürürbenimadım

Gün geçtikçeartarodum

İkicihandamaksudum

Banasenigerekseni.

 

Daha sonra ilk yabancılaşma kademesi olan,HAK’tan tanrının ilk belirme aşaması olarak algılanan ve tüm diğer şeylerin ,onun aracılığıyla varolduğu kabul edilen ilk akıl,(Akl-ı evel) oluştu. Böylece çevrimin kutsal kökeninden(alem-i gayp) duygularla algılanabilir,bilgi ile ulaşılabilir dünyaya( Alem-i Şuhud)inen-alçalan eğrisinin(Kavs-i Nüzul) hareketi başlamış oldu.

Ardından sırasıyla ve her adım da,tanrıdan(Nur’dan) uzaklaşacak biçimde,akl-ı evel’e verilen bilgilerin belirme aşamaları olarak algılanan, meleklerin,cinlerin-şeytanların,peygamberlerin,ermişlerin,inananların,inanmayanların,bitkilerin,hayvanların ve doğal elementlerin aklı,bu dokuz akıldan kaynaklanan ruhları yaratıldı.

Tanrı, HAK(gerçek) olup,potansiyel kazandıktan sonra, dönüşümler geçirerek kendisinden daha az şeyler içeren, daha az kendisi olarak beliren aşamalara doğru yol alıp,doğal element/saf cevhere değin indi.

Böylece inanç da varoluş çemberi olarak algılanan çevrimin/değişim ve dönüşümün,kutsal kökenden-ışıktan(NUR) çıkıp, görünür evrene doğru  alçalan eğrisinin hareketi tamamlanmış oldu.

Reya Hak/ Gerçeğin Yol’u-(Alevilik-bektaşilik)felsefesinde varoluş çemberinin bu ilk yarısı,tümüyle bir inanç tasarımı ve ürünüdür.Düşünceci idealizm zemininden kaynağını alır. Platon’un, İdealar-gölgeler/kopyalar tasarımının değişik bir anlatımıdır. Alevi inancında belirtilen Batın ve Zahir bu iki farklı algıyı açıklamak içindir.Zahir ile duyu organlarımızın keşfettiklerini, yani görebildiklerimizi algılarız.Kamil İnsan ise gözle göremediklerimizi gönül gözüyle sezendir. Leduni ilmini çözenlerin görebildikleri ise  Batın’dır.Yani sezgisel bilinçdir.

Batıni bilince öncelik vererek,açıklanan ve geçici görünür gerçekler olarak algılanan ,nesnel dünyaya göre değişmez,kalıcı ve ebedi bulunan bu idealist yan, idealizm;felsefede öncel-yaratıcı görünmesine karşın,bilimsel bir kaygı gütmeksizin,nesnel sürecin/maddeci düşünce temelinin bir gerekçesi,onu haklı,gerekli ve zorunlu kılmanın bir aracı olmak üzere ,gönül meşrebine uygun biçimde ,sonradan kurgulanmış bir inanç yaratısıdır.

Alevi-Bektaşiler,’’zahiri düşünmenin,zahiri koşullanmanın’’ ötesinde,doğal süreci,insan eylemini kutsamak üzere ,yarattıkları kendi idealizmlerin’ de, tartışmaya açık olmuşlardır.

Aksi taktirde, tartışmaya kapalı sonuçlar çıkarmaya kalkışsalardı,dünya görüşlerini başaşağı çevirmiş olurlardı.

Alevilik-Bektaşilik felsefesin’de çevirimin ikinci yarısını,yani HAK’tan en uzak nokta olarak beliren,doğal element/saf cevher’den çıkıp,yabancılaşma sürecinden uzaklaşacak,her adımda tanrıya daha çok yaklaşacak,daha çok tanrının kendisi olacak biçimde dönüşümler geçirerek,kutsal kökenle(Nur) buluşmayı amaçlayan,yükselen eğrinin hareketini oluşturur.

Varoluş çemberinin yükselen eğrisi,bütünüyle Materyalizm zemininde,maddeci düşünce temeli üzerinde yürür.İnanç’da Tanrısal öz’ün görünüşe çıkan bir yaratısı olarak görünmesine karşın,gerçekte orta çağ koşullarında, bu yaratıyla kutsanmak zorunda kalınan bir öncel yaratıcıdan başka birşey değildir.

Bunlar; Işık(Ateş),Hava,Su ve Topraktır. Bu bağlamda,idealizmden materyalizme kırılan,tanrının bilgisi,yönlendirmsi dışında ve kendi yasaları,kuralları içinde gelişim, değişim-dönüşümlerle adım, adım yabancılaşmadan uzaklaşan, bir sürecin başlangıcı olur.Yukarıda da belirtildiği gibi bu süreç,Aristoteles’in potansiyellik aktüellik tasarımının değişik bir anlatımıdır.

Varoluş çemberinin yükselen eğrisinin dönüşümleri,giderek soyuttan somuta doğru evrilir.Her şeyin dünya çevresinde döndüğü algısıyla beslenen ve bir çember yayını izleyen hareketin, soyutlanması olarak bilince çıkan zaman sürecinde, dokuz ruh,dokuz akla verilen bilgilerin görüntülerinin belirdiği tanrısal mekanlar olarak;Atlas,Burçlar,Zühal,Müşteri,Merih,Güneş,Zühre,Utarit ve Ay biçiminde somutlanır.

Burada bir parantez açarak, bu dokuz gök katını ve dört kapı öğretisinin temelini oluşturan,dört elemet’in/saf cevherin (ışık/ateş,hava,su ve toprak) oluşumunu sağlayan gök katlarını kısaca açıklayalım.

Dokuz gök katı şöyle açıklanmaktadır:

  1. Atlas: Dokuzuncu ve en üst gök katı,Hakk’ın isim ve sıfatlarının ortaya çıkma ve belirme yeridir.
  2. Burçlar: Dokuz kat gök sıralamsında,insan biçiminin göklere yansıması olarak algılanan,Zodyak’ın(2) oniki yayından her biri.Burç insanı biçiminde algılanan burçlar kuşağının her biri.
  3. Zuhal: Satürn- (Dokuz gök katı sıralamasından)
  4. Müşteri: Jüpiter-(Dokuz gök katı sıralamsından)
  5. Merih: Merih- ( Dokuz gök katı sıralamasından)
  6. Güneş: Güneş-(Dokuz gök katı sıralamsından)
  7. Zühre: Venüs- (dokuz gök katı sıralamasından)
  8. Utarit: Merkür gezegeni-(dokuz gök katı sıralamsından)
  9. Ay: Dokuz gök katı sıralamasında yer alan,en alt gök katı. Parantezimizi kapatıp konumuza dönelim.

Bu dokuz gök katından,genelde evrende, özelde ortamda; nesnel süreci veya yaşamı önceleyen nitelikler olarak,sıcaklık,soğukluk, kuruluk, ıslaklık belirir.Bu dört öge ile dört niteliğin ilişkisinden (3) üç alem; yani cansızlar alemi,bitkiler alemi ve hayvanlar alemi ortaya çıkar.Hayvanlar alemi,çevirim(varoluş)de dokuzuncu ve son çevirim/oluşum kademesi olarak beliren,derece derece yükselerek, hakka ulaşan eksiksiz-olgun-yetkin insanı temsil eden,İnsan-ı Kamil aşaması ile son bulur.

Varoluş Çemberi: Alevi İnancında Semah ile sembolize edilir.

NUR/IŞIK: Pir makamı ile sembolize edilir.

 

 

Görünür AlemAlem-i Şuhud: Doğal element/saf cevher

Tanrı; kendisini doğal element/saf cevhere,yani ateş,hava,su ve toprağa,koşutunda sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve ıslaklık’lığa taşımakla,bir bakıma varlığını da yadsımış olur.Potansiyelini kendi içinde taşıyan, bir önceki aşamadan,bir sonraki aşamaya geçen nesnel süreci yönlendirmek şöyle dursun,onun nasıl olduğunu bilmekten bile acizdir.Deyim yerindeyse Tanrı bir dünya-kainat cahilidir. Cahili olduğu bu dünyayı-kainatı tanımak bilmek,kendi cehaletine son vermek için;Tanrı,tanrısal özü en çok içeren,yani en çok tanrısal olan İnsan’a ihtiyaç duyar.

Genel’de insan,özelde kamil-bilge insan aracılığıyla,inanç’ta,geçici görünür gerçekler dünyası olarak kutsanan,gerçekte ise varlık ve olgu anlamında maddi özellikler gösteren ögelerden oluşan,bir nesnel süreçden başka bir şey olmayan bu dünyayı tanıma, bilme olanağına kavuşur.

Bu öğreti,tek tanrılı dinlerin yaradılış tasarımına karşı ,bir başkaldırı niteliğinde olan  doğanın canının, ışık/nur biçiminde eyleme geçmesinden oluştuğudur.

Reya Hak/Alevi inancı,bu temel felsefik dayanağını dört kapı-kırk makam öğretisi  ile formüle ederek inanca taşımıştır.

İnançdaki temel uygulama alanı ise ; eğitsel,kültürel,sosyal,huhuksal, inançsal-ibadet ve niyazın tüm uygulamalarının gerçekleştiği CEMtörenleridir.

Yukarıda açıkladığımız Varoluş Çemberinin, tümüyle sembolize edilerek,eğitsel alana ve yaşama uyarlandığı mekan olan,Cem törenleri vePir/ Mürşit  makamı olarak belirmektedir.

Bunu, kısaca karşılaştırmalı olarak açıklayalım. Alevilerin; Cem törenlerin de, Cem’i kandiller-mumlar  yakarak başlatmaları, Varoluşu-hayatı  ışık/nur ile başlatmayı sembolize etmekten dolayıdır.Yine Alevilerin evlerinde veya Mabetlerinde kandiller,mumlar yakmaları da, bu kutsamaya dayanır.

Aleviler; Cem törenlerinin Semah bölümünde, varoluşu-yaradılışı sembolize ederken önce, Pir/Işık-(Nur)  makamını oluşturmakla Cem’i başlatırlar.Bu makam, doğal element/saf cevheri temsil eder.Bu makamı temsil edecek olan Pir/Mürşit’in toplumu irşad edecek tüm özelliklere sahip olması gerekir.Onun bu özelliklere sahip olduğuna  dair kanaatin tespiti ve onayı için; Cem’e katılan Taliplerden rızalık istenir.Bu rızalık alındıktan sonra,Pir’ebu makamda oturmak ve saf cevheri temsil hakkı verilmiş olur.

Pir makamı oluşturulduktan sonra, Cem de başlatılmış olur.Tıpkı ışığın oluşması ile Nebula’ların/Kainatın oluşmaya başlaması gibi.

Cem’de, Semahı yürüyen/dönen semahzenler, Pir makamı’na niyaz ederek, yüz sürerek hareketini başlatırlar.Tıpkı ışığın çıkış başlangıç noktasındaki çıkışı gibi ve dönme esnasında,Pir makamı önünden geçerken sırtını dönmezler.Yani bu noktaya geldiklerinde Pir ile yüz yüze gelecek şekilde ve bir niyaz edebiyle yürürler. Niyaz ,alevi inancının çok sade,samimi ve özlü bağlılığını ifade eder.

Reya Hak/Alevi-bektaşi inacına göre niyazın anlamı şöyle ifade edilir: Varlık/tanrı gizli bir hazineydi,bilinmek istedi ve insanların varoluş/yaradılış serüveni başladı.İnsan aşk ile, aşk için yaratıldı.Tanrısal nur insanın suretinde(yüzünde)bulunur.Yani insan yüzündeki görünüm ve  ifadeyle bütün duygu vehis alemini yansıtır.Sevgiyi,aşk’ı,hüzünü,güzelliği,çirkinliği v.s.Bu nedenle Niyaz edilirken cemal cemal’e,yüz yüz’e bakacak şekilde durulur.

Cem’deki Pir makamına niyazda, insan’a karşı dönülerek,insan kıble edinilerek,aslında temel yaratıcıya niyaz edilir. İnsan’ı kıble yapmak, ona bağlanmak,onu onurlandırmak,şereflendirmek, aslında Tanrının kendini tanımasına,bilmesine katkıda bulunur. Bu vesile ile tanrının,insana gereksinmesi olduğu ve insanın kendindeki tanrısallığı keşfetmesi vurgulanmış olur.

DÖRT KAPI-KIRK MAKAM

Kadim insanlığın, bilgi ve kültürel mirasının Mezopotamya ayağında zuhur eden Reya Hak, Alevi-Bektaşi inancı’nın tüm değerlerini içeren, temel irşad kapısı olarak kurgulanan ve uygulanan dört kapı-kırk makam’ inanç felsefemizin tümünü içeren ana konusunu burada tüm ayrıntıları ile anlatmak mümkün değildir.Zaten böyle bir dergi yazısında teknik olarakda olanaklı değildir. Sadece bu konuyu esas alacak ,uzunca bir makale’de anlatılabilinir.

Ancak yukarıda anlatılanlar ile bağlantısı açısından, kısaca da olsa bazı açıklamalara ihtiyaç vardır.

Günümüz de Buyruk ve Makalat’ta geçen anlatımlara göre de,dört ulu kapı ve bu dört ulu kapıya bağlı kırk makam vardır.Bu kapılar; Şeriat,Tarikat,Marifet ve Hakikat kapıları olarak tanımlanmaktadır.

Dört kapının dördünün de, kendine özgü özellikleri, kuralları vardır.Dört kapının da kaynağı birdir ve doğadadır.Dört kapı,dört anasır’ı anlatır.Bunun son halkası insandır.Dört kapı dört aleme denk düşer.Her kapının on makamı vardır.

Yol ehliTalip,dört kapıya bağlı kırk makamdan geçerek,Hakka ulaşır.Bunu şöyle açıklayabiliriz;

Yol ehli; Şeriat gemisine biner,Tarikat denizine açılır,Marifet dalgıcı olur,Hakikat incisini bulur.Yani amaç şeriat gemisine binmek değil,hakikat incisini bulmaktır. Başka bir deyişle gerçeğe ulaşmak,gerçegi bulmak ve sır da saklı olanı çözmektir.

Hakikat incisi,Sır’ın keşfedildiği gerçektir.Yani HAK dır.Hak’ka varmak, Hakk ile Hakk olmak,en temel amaçtır.Bu aşama,insan-ı kamil derecesine varmak ile olur.

İnsan-ı Kamil’in, bir çerağ, kandil gibi durması,fitil gibi yanması,yağ gibi erimesi ve Nur gibi ışık vermesi gerekir.

Dört kapı;Hak yolunda yürüyen,tarikat yolcusunun, yani Talibin  geçmek zorunda olduğu manevi aşamalardır. İrşat’ları-eğitimleri, bilgileri ve eğitim önderleri/Mürşitleri) olmayanlar dört kapıda dönektirler.Naci ile Naciye’den,yani Şit’in kavminden,  damarından uzaktırlar.

Peki kimdir bu Naci ile Naciye? Bütün alevi, hakk ehli erenler, Pirler, Mürşitler ,taliplerini eğitip irşad ederken,Cem’lerde,muhabbetlerde bu hikayeyi anlatırlar. Çünkü bu hikayenin temelinde, Alevi Hak Ehli Erenlerin, diğerlerinden  farklı olan  yanı yatar.Alevi felsefesinin mantığını kavramak ve temel dayanaklarını doğru anlamak için,bu söylenceye dayalı hikayeyi bilmek şarttır.

Yakın dönem Alevi felsefecisi ve Pir’lerinden Başköylü Hasan efendi,Allah ile kulların hikayesi adlı deyişin de Naci ve Naciye fırkasını, ‘Varlığın Doğuşu’(10)adlı eserinin 180-200 sayfalarında,(yaklaşık 20 sayfalık) deyişinde şöyle anlatıyor.

Bu uzunca  deyişin kısa bir bölümünü aktaralım;

ALLAH ile KULLARIN HİKAYESİ

………………………………..

Düşmanca bir birini kırmağa başladılar

Buğz-u adavetle bir birini haşladılar.

 

Bunların başları Habil ile Kabil

Hakkın emrine oldular gobil.

 

 

Hakkın emrini tutan Naci’dir

Tutmayan simmi zehirden acıdır.

 

Aleviye zulüm ettirene kalmaz,

Menzili yoktur,murad almaz.

 

Yerleri cahi cehennemin kuyusu,

Hem ufağı ,hem büyüğü,hem ulusu.

………………………………………………..

Hakkın emri ikrar, iman yoludur,

Haliyle hal olmuş onun kuludur.

 

Hakkın emri emirdir,emir bozulmaz

Bozanlar Hak katına yazılmaz.

 

Bozan,bozmayan iki yoldur

Biri yolun sağı biri soldur.

 

İki yolun biri ham,biri hasdır,

Ham toprakta alınan kara taşdır.

 

Has emrini tutan Nacidir,

Emri tutmayan zehirden acıdır.

 

 

İt ,Şit,olamaz

Şit’ten it olamaz.

 

İt Havva anadan doğanlar,

Şit Naciye anadan doğanlar.

 

Bunlar birbirine edemez minnet,

Biri cehennemdir,birisi cennet.

………………………………………

Zarda kurulmuş,nurdur tepesi

Kendisi nurdur,yoktur anası.

 

Dünya Nurdur,isbadı dünyadır

Hak doğurmuştur,hakka anadır.

 

Hakkı haklayanlar Hak olur, (tanıyanlar)

Haklamayanlar ne Hak olur. (tanımayanlar)

 

Nurdan gelen fırka-i Nacidir,

Nardan gelen fırkai acıdır.

 

Yer gök yok iken,bu yol var idi

Cümlesi cümleye kardeş yar idi.

 

Işık verildi gün,ile aya,

Verilen ışıkla geldiler dünyaya.

…………………………………………  şeklinde devam eden, yirmi sayfalık bu uzun şiirsel hikayede, tüm zamanların bir tahlili ve analizi yapılmıştır.

 

Naci ve Naciye hikayesine yüklenen anlatım oldukça uzundur.Bu başka bir yazı konusu olarak genişçe yazılmalıdır.

Çevirim teorisi ile varlığın doğuşu dile getirilmiştir.En büyük sır İnsan’da saklıdır.Geçmişde saklanmak zorunda kalınan bu Sır / Gerçeğin, günümüz koşullarının verdiği imkan ve ortam sayesinde,ilmin mantığı ile 4 kapı ve 40 makamın uzun dolambaçlı,karmaşık yollarına girmeden,üzerini sarıp sarmalamadan,yeni nesillere daha açık ve çıplak gerçekler olarak anlatmak mümkündür.

Bu inancın güncel kurumlarının, kendini yeniden gözden geçirerek,bu ihtiyaca uygun şekilde yeniden yapılandırması gereklidir.Bu çalışmalara yol ve erkan bilen, Leduni felsefesine vakıf olan bilge kadrolar ile, çok yoğun bir eğitim programı uygulayarak, gelecekte bu hizmetleri yürütecek kadroların yetiştirilmesi ile mümkündür.Yıllarca bu alanda pratik örgütsel çalışmaları yürütmüş biri olarak, belirtmek istiyorum ki , bu mevcut dernek ve federasyonların el yordamı ile yürüttüğü çalışmalardan, bu inancın ihtiyaçlarını yürütecek ve gelecekte temsil edebilecek kadrolar yetişemez.Bu öz eleştiri  ve eleştiri ile gerçeğe Hü diyelim!

Açıklamalar/ Kaynakça:

  1. Şehabettin Suhreverdi(1154-1191). A.Köylüce, “Alevi İnancında Temel Bilgiler”.sayfa 58. Fırat yayınları.2006 İstanbul.
  2. Zodyak:(Fransızca zodiaque =latince; zodiacus= yunanca;dzodiakos,) Burçlar kuşağı demektir.
  3. Sudur(Sudür) felsefesi: Meydana çıkma,oluşma-varoluş çevirimi/ varoluş-yaradılış çemberi.
  4. Kavis:(Kavs/yay/eğri) Varoluş çevimine göre,varoluş çemberini oluşturan kavs-i nüzul(alçalan eğri) ve kavs-i uruc(yükselen eğri)dan her biri.
  5. Kavs-i Nüzul/Alçalan Eğri: Varoluş teorisine göre,varoluş çemberinin ilk yarısını oluşturan,alem-i gayp’dan/ kutsal kökenden, alem-i şuhud’a (duygularla algılanabilir,bilgiyle ulaşılabilir varlıklar dünyası) inen varlığın,önce cansızlar,sonra bitkiler,en sonunda hayvanlar ve insanlar biçiminde görünür duruma gelirken, çizdiği düşünülen yarım daire.
  6. Kavs-i Uruc/Yükselan Eğri: Varoluş çevrimine göre,varoluş çemberinin ikinci yarısını oluşturan,aslına dönmek isteyen,genelde doğanın,özelde insan’ın, alem-i şuhud’dan,alem-i gayb’a yükselirken çizdiği varsayılan,yükselen yarım daire/yay.
  7. Varoluş:Eyleme geçen Tanrı/ ışık (nur) donunda fışkıran/taşan özün maddi yada manevi varlıklar durumunda var olması.
  8. Varoluş Çemberi: Tanrıdan fışkıran,taşan özün/nur’un akl-ı evelden, alem-i şuhuda inerken çizdiği düşünülen,Kavs-i Nüzul ile alem-i şuhud’dan, çıktığı kaynağa(tanrıya) yani Işık/Nur’a yükselirken çizdiği düşünülen Kavs-i Uruc eğrilerinden oluşan daire.
  9. Niyaz: Tarikat,yol Ulu’suna,büyüğüne yada tarikat’da yol’da bir makamı,temsil eden yere,şeye,kişiye ve bunlar aracılığıyla Kutsalına/tanrıya yalvarma yakarma ve bağlanma biçiminde uygulanan ibadetsel davranış.
  10. Pir Sultan Özcan, “Varlığın Doğuşu” Anadolu Matbaa 1992.
  11. Nebula:Faruk Yılmaz “Yıldızların Doğum Evleri” YouTube 15.4.2015
  12. Reya Hak: Gerçeğin yolu.
  13. Leduni ilmi:Batini, Gayb ve marifet ilmi
  14. ZÂHİR:  Duyu organlarımızla algılayabildiğimiz her şey. Gözümüzle gördüğümüz her şey, “zâhir” kelimesi kapsamına girer..
  15. BATIN: Duyu organlarımız ile algılayamadığımız Zahiri şeyler.   Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir!  Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir!“Bâtın”, algılayabildiğin anda, “Zâhir” olur…“Zâhir”, algılayamadığın süreçte “Bâtın”dır.  Yani değişen, “Zâhir” ve “Bâtın” değil; senin algılamandır!.