Ana Sayfa Blog Sayfa 6351

HDP Milletvekili Adayı Bülbül, Alevi Dedesi Garip Bozkurt’u Ziyaret Etti

HDP Adıyaman Milletvekili adayı  Kemal Bülbül ve HDP il Eş başkanı Abuzer Küçükkelepçe , Alevi Dedesi Garip Bozkurt’u ziyaret etti. Secim çalışmalarına devam eden Bülbül Alevi kanaat önderi Garip Bozkurt’u  ziyaret edip  niyaz  oldu. Garip bozkurt dede ise  bu ziyarete memnuniyet duyarak bülbüle çıktığı yolda başarılar diledi. –piryolu

Efsunlu coğrafya içtoroslar’ın umut adayı: Aziz  Tunç

MEHMET BAYRAK

İçtoroslar denince, Maraş merkez olmak üzere kısmen Semsur (Adıyaman), kesmen Meleti (Malatya), kısmen Sewas (Sıvas), kısmen Kayseri, kısmen Adana, kısmen Antep’i içine alan; efsanevi bir tarihe sahip, çok kültürlü, ancak bu oranda da acılı bir coğrafya ve insan havzası akla gelir…

Bu coğrafyanın bir Tanrılar ve Peygamberler diyarı olması biryana, tarihte nice uygarlık gelip geçmiş bu topraklardan. Yine geçmişte yaşanmış nice halk hareketine ve buna bağlı kıyım ve kırıma tanıklık etmiş burası… Nasıl olmasın ki, bu çok kültürlü ve renkli yapısından dolayı Babai Hareketi bu topraklarda boy verdiği gibi, Hacı Bektaş Veli’nin torunlarından kabul edilen Şah Kalender de bu topraklarda bir halk hareketine öncülük etmiş ve yanında 50 bin kişi toplanmış.

Yine Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı dönemde bir Alevi hareketine öncülük eden ve Şah İsmail’in ruh ikizi olduğunu savunarak ortaya çıkan halk önderi de, bu topraklarda yani ismi bugün bir efsane gibi dolaşan Zilan’ın köyü Malatya/ Elmalı’da başına 50 bin kişiyi toplamış. Yakın geçmişte Sinan Cemgil ve yoldaşlarının da bu topraklarda karar kılmış olmaları kuşkusuz anlamlıdır.

Bu topraklar, daha 19. yüzyılın ilk yarısından başlayarak birçok Osmanlı katliamına sahne olduğu gibi; aynı yüzyılın sonlarında bir Ermeni ve Kızılbaş- Kürt katliamına tanıklık etmiş. 20. yüzyılın başlarında yaşanan Ermeni , Ezidi soykırımlarından ve Kızılbaş- Kürt katliamlarından da bölge nasibini almış…

Birinci Dünya Harbi’nin, ırkçı İttihad ve Terakki yönetimindeki Osmanlı’nın yenilgisiyle sonuçlanmasından sonra, Kuva-yı Milliye adına ortaya çıkan Kemalistler’in de ilk başvurduğu bölgelerden biri olmuş bu bölge. Nitekim, bugün (Kahraman) olarak nitelendirilen Maraş’ta, (Gazi) olarak nitelendirilen Antep’te ve (Şanlı) olarak nitelendirilen Urfa ile bugün Rojava’da bulunan Aşiretler de anti- emperyalist bir yönelişle büyük yararlıklar göstermişler. Hatta Rojava’daki mücadelenin, M. Kemal’in Anadolu’ya çıkmasından önce başladığını söylersek, Kürt aşiretlerinin rolü daha iyi anlaşılır.

CHP’nin Tek- Parti Diktatörlüğünün Yarattığı Onulmaz Yaralar

CHP’nin, İttihad- Terakki Partisi’nin devamı olduğu ve onun başlattığı “etno- dinsel arındırma, tek- tipleştirme ve Türk- İslamlaştırma”  politikalarını uygulamaya koyan bir parti olduğu, bilinmeyen bir şey değildir. Nitekim, Cumhuriyet dönemi Kürtler ve Aleviler için tam bir “red ve inkar” politikası ile buna bağlı bir kıyım, kırım ve gözyaşı  uygulaması getirmiştir.

 

Bu nedenle, 1921’de Koçgiri’de başlayıp bugün “Yeşil Kemalizm”e dönüşen rejimle yürüyen tarih, Kürtler ve Aleviler için bir “Katliam Tarihi”dir…

1925’te gizlice hazırlanıp uygulamaya konulan Şark Islahat Planı ile bunun ideolojik temelleri atılmış ve Fırat’ın batısında kalan İçtoroslar Bölgesi, “asimilasyona tabi tutulacak öncelikli bölge” olarak seçilmiştir. Bu Plan ile Aleviler’in ibadeti ve Kürtçe konuşulması yasaklandığı gibi; ırkçı İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1930’da yayımladığı bir gizli Genelge ile, Aleviler’in ibadeti yasaklandığı gibi, ibadet enstrümanı sazın şehir ve kasabalara sokulması da yasaklanmıştır. Yine aynı dönemlerde, öncelikle İçtoroslar’da Alevi ibadeti yürütmeye çalışanlar cezalandırılmıştır. Çünkü amaç, herkesi “Türk” ve “Hanefi Müslümanı” yapmaktır…

Bu politikanın yasal kılıfı da, 1925’te çıkarılıp uygulamaya konan “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” dur. Bu Kanunla, Alevi ibadeti resmen yasaklandığı gibi, dini önderlerinin unvanlarının kullanılması da yasaklanmıştır… Ve bu Kanun, halen yürürlüktedir!..

Uygulama 1960 Darbesi’nden Sonra Da Devam Etti…

Kendi payıma, Üniversiteye başladığı 1965’ten sonra Türkiye İşçi Partisi’ne üye olduktan sonra, yaşanan siyasal ve toplumsal gelişmelerin bir bakıma hem tanığı hem sanığıyım.

Bu tarihten sonra, Devlet, MHP’nin öncülüğünde oluşturulan para-militer faşist unsurları Üniversite gençliğine, işçi sınıfına, köylülere karşı kullandığı gibi; doğrudan Alevi katliamlarında da kullandı. Nitekim, 1967’de Elbistan’da, 1971’de Kırıkhan’da, 1975’te Malatya’da, 1978’de Malatya, Sivas ve Maraş’ta, 1980’de Çorum’da, 1993’te Sivas- Madımak’ta, 1995’te İstanbul- Gazi’de Aleviler’e karşı hep bu unsurlar kullanıldı. Dahası, bu katliamların birçoğu da yine CHP iktidarları döneminde gerçekleşti… Öyle ki, 2 buçuk saatte Kıbrıs’a çıkarma yapmakla övünen Başbakan Ecevit, 4 günde Maraş’a ulaşamamıştı!..

Red ve İnkârı Reddeden Bir Parti: HDP

Cumhuriyet tarihi boyunca sol eksende tabuları yıkmaya çalışan ve bir zihniyet değişimine yol açan ilk parti Türkiye İşçi Partisi olmuştu. Halklar ve inançlar üzerindeki yasakların delinmesi, tabuların yıkılması ve bir bütün olarak Parlamento’da bir zihniyet devrimine kapı açan ilk parti de Halkların Demokratik Partisi oluyor.

 

Kuşkusuz, bu haklı politikaların her platformda savunulabilmesi ise, her şeyden önce, olguların tarihsel ve ideolojik kökenlerinin bilinmesiyle mümkündür. Açıktır ki, bu da her şeyden önce toplum önderlerinin ve halkı temsil edecek politikacıların donanımına bağlıdır. Halkın kimlik sorunları ve başkaca sorunlarına çözüm üretmeye aday kişilerin, her şeyden önce temsil edecekleri toplumun yakın tarihini bilmeleri büyük önem taşımaktadır.

Kendi payıma, yazarlığımın önemli bir bölümünü de bu topraklara ve kültüre adadım. Çünkü biliyorum ki, içinden çıktığı toplumu bilmeyen bir kişi, başka toplum ve olguları da yeterince kavrayamaz. Bu anlamda, bölge tarihi ile birlikte coğrafyasına, sosyolojisine, etnolojisine, inanç kültürüne, göç hareketlerine ilişkin çalışmalar gibi; yörenin katliamlarla örülü yakın dönem acılı tarihini bilmek ve bilince çıkarmak da son derece önemlidir. İşte, bunun hem yakın tanığı ve sanığı, hem de bilince çıkaranı, bugünkü HDP Maraş Milletvekili Adayı Aziz Tunç’tur.

Aziz Tunç, gerek alan çalışmasına bağlı Maraş Kıyımı kitabı, gerekse bunun devamı ve tamamlayıcısı niteliğindeki Beni Sen Öldür/ Maraş- 78 albüm- kitabıyla Maraş bölgesinin ve tüm insanlığın en acılı katliamlarından birini görsel ürünlerle bilince çıkardı ve unutulmaz kıldı…

Geçtiğimiz yıllarda siyasal nedenlerle tutukluyken, cezaevinden sevgili kızı Burcu ile mesaj göndermişti. İlk kitabının yeni basımı için bir yazı istiyordu. Zaten, “Bir Siyaset Tarzı Olarak Alevi Katliamları”  kitabının yazarı olarak, yabancısı olmadığım ve katliam aşamasında TRT Muhabirliği görevim dolayısıyla yakından izlediğim bir katliamdı bu. Bu nedenle de, kitap hakkında yazmayı bir görev bilmiştim.

Şimdi de, bir bakıma öyle. Yakın dönemlerde bölge insanını temsil iddiasıyla CHP adına ortaya ortaya çıkan ve parlamenterlik yapanları görünce, bu daha da kaçınılmaz oluyor ve bir görev halini alıyor.

Şimdilerde aday olmadığı için ismini verme gereği duymadığım bu kişi, yasak- savma her yerde görünüp, hiçbir sorumluluğa girmeyen bir kişilikti. Hiç unutmam, birinde Parti çalışmaları çerçevesinde Almanya- Köln’deki Pazarcıklılar Derneği’nde bir toplantıya gelmiş; orada beni görünce “Aman Abi, CHP konusunda beni sıkıştırma” dedikten sonra; Kürt sorununu gündeme getiren arkadaşlara karşı da “Ben Türk ırkçılığına da, Kürt ırkçılığına da karşıyım” hezeyanını savurmuş, kimi arkadaşlardan da gerekli dersi almıştı…

İşte, “devrimci – solcu” geçinip, bu hezeyanlarda bulunanları görünce, insan HDP’nin ve Aziz Tunç gibi bölge adaylarının farkını daha iyi anlıyor…

Aşık Kemter Yusuf Dede hakka yürüdü!

Alevi deyiş, nefeslerine can veren ve uzun yıllar Alevi inancına hizmet etmiş Aşık Kemter Yusuf Dede, memleketi Erzincan’da hakka yürüdü.

Uzun süredir hasta olan ve sadece evine ziyaretçi geldiğinde konuklarını ağırlamak için ayağa kalkabilen Kemter Dede’nin vefatı, hem Alevileri, hem de bölge halkını derinden yaraladı.

8 yaşında gözlerini kaybeden Kemten Dede, kendisiyle yapılan bir röportajda hayatını, “Senelerce divane gibi gezdim dolandım. Türkiye’nin 4 vilayetini gezdim, dolandım, çaldım, söyledim.” diye özetlemişti.

Aşık Kemter Yusuf Dede, yarın Erzincan’da defnedilecek.

Âşık Kemter Yusuf Dede kimdir?

Âşık Yusuf Kemter, Tunceli’nin Ovacık ilçesinde 1928 yılında dünyaya geldi. Babası Süleyman Bey ve eşi Gülsüm Hanım hayatlarını rençberlik yaparak sürdüren Anadolu köylüleriydiler.

1938 yılında Dersim olaylarının ardından Âşık Yusuf’un köyü Balıkesir’e taşındı. Burada dokuz yıl kaldıktan sonra, 1947 yılında, 17 yaşındayken  babası ailesiyle Erzincan’a göç etti.

İki kere evlenen Âşık Kemter’in ilk hanımından bir erkek bir kız, ilk hanımının ölümünden beş sene sonra evlendiği ikinci hanımından ise iki erkek üç kız olmak üzere toplam üç oğlu ve dört kızı vardır.

Âşığın sesi gençliğinde çok güzeldi. Dinleyenlerin unutamadıkları bir ahenge sahipti. Sesini iki farklı tonda kullanırdı. Biri Davudi tokluğunda gür bir ses, öteki ise tiz bir sesti. 1965 yılında geçirdiği bir soğuk algınlığından sonra Âşık Kemter bu ses özelliklerinden birini kaybetti.

Âşık Kemter 1948 yılında, daha yirmi yaşında bir gençken Erzincan’da gördüğü bir rüyadan sonra aşk yoluna düştü. Âşık rüyasında bir saraya girer. Sarayın kapılarından duvarlarına herşeyi yeşil renktedir. Bir pencere aralığından kendisine yeşil bir tepside, yine yeşil renkte olan fincanlar eşliğinde bembeyaz bir süt ikram edilir. Sütü yüzünde yeşil örtü bulunan birisinin elinden alır ve içmeden önce kendisine başını yukarı kaldırarak içmesi yönünde bir uyarı gelir. Yusuf Kemter fincanı eline alır ve sütü, kendisine söylendiği doğrultuda içmek için ağzına götürür ki, süt daha dudaklarına değmeden, “Allah” diye bağırarak uyanır. Rüyadan uyandığındaki ilk nutku şöyle olur;

Âlem-i mânâyı seyrân eyledim
Al yeşil giyinmiş bir güzel gördüm
Cihânı bezetmiş kendi nuruna
Beni mecnün eden bir güzel gördüm

(YÂR ELiNDEN GELEN BÂDE / Âşık Yusuf Kemter’in Nutukları – Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayınları 2001)

Eğitim ve Çağdaşlık

MEHMET KABADAYI

Osmanlılar döneminde 2.Mahmut’tan başlayarak 1. ve 2. Meşruiyet dönemlerine dek, “yeni eğitim arayışları” süregelmiştir. Osmanlıların son dönemlerinde, Pan-Türkizm, Pan-İslamizm ideolojileri, eğitim kurumlarının programlarına alınmaya çalışılmıştır. (Bu ideolojiler daha çok yıkılışa yardım çağrılardır.)

Bunların yanında yenileşmenin kökeni Batı’da ve Avrupa’nın aydınlanma hareketlerinden elde edilen burjuva rasyonel-müspet görüşleri, Osmanlı okullara getirilmek istenmiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da İttihat Terakki’nin ideolojisi cumhuriyet okullarına alınmıştır. Biliyorsunuz, Missak-ı Milli’nin Sınırları emperyalistler tarafından Lozan’da çizilmişti. Dönemin egemenleri çizilmiş olan sınırlara hiç zaman geçirmeden “ulusçuluk” bayrağını çektiler. Ve Anadolu topraklarında yaşayan çeşitli halkları, tek bayrak, tek millet,  tek dil, tek din, tek mezhep yani tekçilik potasının altında topladılar. Böylece Halkların, etnik ve inanç gruplarının gelenek-görenekleri, dilleri, inançları, kültürleri, “tahakküm” altına alınmış oldu. Burada asıl amaç başka etnik kimlikler ve inanç kimlikleri bu pota altında eritilecektir. Devamında toplumsal sınıflar da inkâr edilerek, “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” naraları atılarak ve bunun arkasından da “Ne Mutlu Türküm Diyene” cilası yapılarak Türk ulusçuluğu ortaya konmuştur. TC’nin temelleri böyle atıldıktan sonra bu yolda, bu doğrultuda ülke insanlarının eğitimine başlanılmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında nasıl temel yasalar Fransa’dan, İtalya’dan, İsviçre’den ve benzeri ülkelerden alınmışsa, eğitim sistemleri için de Batı’ya yönelinmiştir. Önce Fransa, sonra Almanya eğitim sistemleri alınmış ve TC okullarında uygulamaya konulmuştur. Yani bu konuda da Batı’lıların görüşlerine başvurulmuştur. Cumhuriyet idarecileri eğitim sisteminin şekillendirilmesi için, 1925 yılında Almanya’dan Kühne, 1927 yılında Belçika’dan Omar Buyze, 1932 yılında İsveçre’den Albert Malehe çağrılarak, Türk eğitimi üzerine geniş raporlar hazırlamışlardır.

1930’lu yıllar, Kemalist ideolojinin pekiştirildiği yıllardır. Kemalist ideolojinin tekçi-ırkçı, “Türk-İslam-Sentezci” damgası uzun yıllar yani günümüze kadar izlerini sürdürecektir. Potayı (kalıbı) sağlamlaştırmak ve güçlendirmek için 1931’de Türk Tarih Kurumu (TTK) oluşturulmuştur. Bu kurumla, Türk ırkının “üstün ırk” olduğu ve yeryüzündeki birçok ulusların Türk ırkından geldikleri ileri sürülecektir ve“Türklük” üstün ırktır denilerek, ırkçılık yapılacaktır. Hemen bunun arkasında Türk Dil Kurumu (TDK) kurulmuş ve “Güneş Dil Teorisi” öne çıkarılarak birçok ulusların dillerinin de Türk dilinden geldiği savı ortaya atılmıştır. Bundan Sonra TC sınırları içerisinde her eylem, her düşünüş bu “kalıp”lara göre oluşturulmuş, ulusalcı eğitim ona göre şekillendirilmiştir. Onlara göre, her şey iyiydi, hoştu ama bu “halkanın” bir yanı eksikti. Açılan okullar, ancak şehir ve kasabalara kadar uzanabiliyordu. Oysa Kemalizm ülkenin dört bir yanına yayılması gerekiyordu ve yeni yetişecek olan insanlara tek renk verecek olan ideolojiyi “şırıngalamak” gerekiyordu. Önemli sorun bu noktada düğümleniyordu, bu resmi ideoloji (Kemalizm) ülkenin dört bir yanına nasıl ulaştırılacaktı? Nüfusun büyük çoğunluğu köylerde yaşıyordu, onlar bu eğitimden (okuma-yazmadan) yoksundular. Hemen İzmir İktisat Kongresinde, köy okullarına önem verilmesi kararı alındı. Bu karar çerçevesinde “köy enstitülerinin oluşturulmasına gidildi. Yeni kurulacak olan bu okullara köylerden çocuklar alınacak, belirli bir eğitim sürecinden geçirildikten sonra tekrar geldikleri köylerine “öğretmen” (eğitmen) olarak gönderileceklerdi. Bu “öğretmenler” (eğitmenler) köylerindeki insanlara yediden yetmişe okuma-yazma öğreteceklerdi, bunun yanında köylülere tarım işlerinde de yardımcı olacaklardı. Böylelikle, devletçe tasarlanan plan devreye sokulup ilk adım atılmış olacaktı. Bu vesileyle (devletçe en önemli sayılan) resmi ideolojinin köylülere aynı öğretmenler tarafından aşılanması sağlanacaktı. Yani bu öğretmenler kendi köylerinde “dönüşüme” (asimilasyona) öncülük edeceklerdi.

Tekçi-inkârcı devlet tasarım planınca, resmi ideolojinin tek tip okullar aracılığıyla yığınlara ulaşması, yeterli olamazdı. Bunun için de Yatılı Bölge Okulları (YBO) düşünüldü ve gerçekleştirildi. Bu okullar, devlet için büyük önem taşıyordu. O nedenle de bu okullar yatılı olup dört-beş köyün çocuklarını “kucağında barındıracak” ve eğitecekti. Böylece bu okullar, resmi ideolojinin fidelikleri olacaktı. (Hani ne ekersen onu biçersin misali gibi.) Bu fideliklerde Anadolu halklarının (Laz, Çerkez, Kürt, Boşnak, Arap, Ermeni, Gürcü vb.) çocukları, resmi ideolojinin “sularıyla sulanacaklar”, yetişecekler, Türklüğe, Kemalizm’e asimile olacaklardı. Türk Milliyetçilerine göre “Köy Enstitüleri birer ulusal eğitim yuvalarıydı.” Bunların dedikleri, ortaya atıkları sav yüzde yüz doğrudur. Gerçekten köy enstitüleri, ulusal (tekçi-inkârcı) eğitimin uygulandığı yerlerdir. Açılan tüm okullarda olduğu gibi Köy Enstitülerinde de ders programları tamamen Kemalist ideolojiyle donatılmış ve herkes bu kapta biriken sudan içmek zorunda bırakılmıştır. Diğer okullarda olduğu gibi bu okullara alınan köy çocuklarına “sınıf bilinci” yerine, “Türk-İslam-Sentezi”yle sentezlenerek “ulus bilinci” verilmiştir, sınıf bilincini kaybeden insanların gelecekleri ne olacaktır? Ne olacağı sorusunun yanıtı da bugünkü “Türk” toplumunun görüntüsüdür. Ulus ne demek? Ulus, tüm sınıf ve tabakaları içine alan bir kavram anıtıdır. Bu anıtsa devletindir ona kimse el süremez, dokunamaz. Ulus-Devlet, tüm sınıf ve tabakaları bir potada eritip herkesi aynı renkte görmek istemektedir. Açıkçası ulus-devlet, “sınıfları” görmezlikten gelmektedir ve halkları, çalışanları ve üretenleri bir saymaktadır. Yani sınırları içinde yaşayan halkların hepsini bir “ulus” tenceresinde pişirmek istemektedir.

Sözde köy enstitülerinin amaçları arasında, köylüleri okur-yazar duruma getirmek, insanları “cehaletten” kurtarmak ve tarımda onlara öncülük etmek vardır. Köy enstitülerinin, bölge okullarının, halk evlerinin asıl amaçları, Kemalist ideolojiyi yurdun dört bir yanına yaymaktır. Bu kurumların ulus-devlet ideolojisini yayan kurumlar olmasına rağmen, bir kesim, devamlı köy enstitülerinin çağdaş eğitim yuvaları olduğu tezini ortaya sürmüştür, hala da bu görüşte olanlar çoğunluktadır. Özellikle köy enstitüsü çıkışlılar, “biz çağdaş eğitimden” geçmiş insanlarız derler. Ve bizler “müspet eğitim yuvalarında eğitilmiş kişileriz” vb. diyerek kendilerini ilerici olarak gösterirler. Gerçekten köy enstitüleri, çağdaş eğitim kurumları mıydı? Yoksa belli bir ideolojinin -Kemalizmin- insan beyinlerine zorla aşı yapıldığı yer miydi? Ya da çağdaşlıkla Türk resmi (Tekçi-İnkârcı, Türk-İslam-Sentezi) ideolojisinin işlevleri aynı mıydı?

Toplumlar ve bireyler özlemlerini, istemlerini zaman, zaman dile getirirler. Örneğin “çağdaş uygarlık düzeyine çıkacağız”, çağdaş hukukçular, çağdaş gazeteciler, çağdaş mühendisler vb. Böyle söylemlerle ortaya çıkanlar kendilerini uygar, çağdaş sanmaktadırlar. Oysa çağdaş denilen ve özlenen kapitalizm çağıdır. Çağdaşlık söylemi Batı’da dört yüz yıldan beri söylene gelmektedir. Demek ki bu söylem, sınıfsız toplum aşamasına dek sürecektir. Ondan sonra, çağdaşlık anlayışı değişecektir. Evet, bugünkü çağ, kapitalizm çağıdır. Yani katı mülkiyetçiliğin insan öznesini yok saydığı, kendi kendilerine yabancılaştıran, “insan sürülerinin” oluşturduğu bir çağdır bu dönem. “Çağdaşlık uygarlık” da aynı anlama gelmektedir. Kapitalizm bir uygarlık yaratıyorsa, bu uygarlık da insanları yutuyor ve kendi değirmeninde öğütüyorsa, uygarlık denilen şey, insanı yok sayıyorsa o zaman bunun adı uygarlık mı olur? Çağdaşlık, çağdaş eğitim ve bunları istemekle çağdaş olunmaz zaten olunmamaktadır da. Çağdaşlık ileri düşünceye sahip olmakla ilgilidir. Bugünkü çağdaşlık özlemcileri yine TC’nin ilk kurulduğu yıllardakiler gibi ya batı çağdaşlığının ve uygarlığının özlemini çekmektedirler ya da bugünkü kapitalist düzeni daha uygar görmektedirler ve ondan yana tavır koymaktadırlar. Bu konuyu şöyle özetlemek olası: İnsan bilinçsiz çalışmakla, üretmekle, tekniği öğrenmekle, devletin kurduğu en yüksek okullardan ve paralı özel okullardan diploma almakla hatta bilim dallarının herhangi bir dalında, basamağında bulunmakla uygar olunmamaktadır. Uygarlık dış etmenlerle, alt yapıyla gelmiyor ortaya. Uygar olma, kişinin kafa eğitimiyle, yani “üst insana” geçişle oluşmaktadır ya da öyle oluşacaktır.

O zaman çağını yırtacak olan insanın özellikleri (düzenin okullarına, eğitimine karşın) neler olmalıdır? Önce yolun üstündeki olgulara, olaylara sınıfsal gözlükle bakıp, onların çözümlemesini yapabilmektir. Bunun yanında okuyan-düşünen, araştıran, değerlendiren, sorgulayan, yargılayan, başkaldıran, alternatif vb. bir kişiliği edinmek gerekmektedir. Yoksa “biz çağdaş eğitimden geçtik” diyerek, bilinçsiz emek vererek, amirine-memuruna boyun eğerek, evet efendim, baş üstüne efendim, siz bilirsiniz vb. diyen zavallı insan tipini oluşturan, ezilmişliği, yenilmişliği ilk baştan kabul eden insanlar, olsa, olsa kapitalizm çağının insanı olabilirler… Sonra “çağdaşlık” acaba sadece eğitimle mi olur ya da olacaktır?

Bu kapitalist sistemin okullarında alınan eğitim, insanı “çağdaşlığa” götürebilir mi? Çağdaşlık, tüm insani değerlerin kişilerde toplanmasıyla olanaklıdır. Bir kişi insansal değerlerle yetişmemişse, hala feodalizmin bataklıklarında ya da idealizmin çukurunda çıkamamışsa böyle bir kişi ya da kişiler nasıl çağdaş olabilecekler?

1 Kasım Seçimleri ve Aleviler

ALİ HAYDAR SAYGILI

1 Kasım seçimleri, Aleviler cephesinden de sadece bir oy verip vermeme meselesi değildir.    1 Kasım’ın kazanılması, bu coğrafyada mücadele eden bütün ilerici toplumsal kesimler ve siyasal güçler gibi Alevi toplumunun ve demokratik Alevi hareketinin de kazanması demektir.

1 Kasım seçimlerinde Alevilerin tavrı ne olmalıdır? Sonda söylenecek sözü başta söylemek gerekirse, Alevi toplumu ve demokratik Alevi hareketi, açıkça ve tereddüt göstermeden HDP’yi desteklemeyi sürdürmelidir. 7 Haziran seçimleri sürecinde yer aldığı devrimci demokratik ittifakla yürüme iradesini kararlıca korumalı, bu tutumunu daha da derinleştirmelidir.

1 Kasım seçimleri, önceki seçimlerden farklı bir siyasi zeminde ve yönde şekilleniyor. Bu seçimler, burjuva düzen partileri arasında geçen bir seçim yarışı ve siyasi rekabetten ibaret değildir. Esas olarak, devlet ile halklarımızın devrimci demokratik ittifakı arasında bir irade çarpışması olarak gelişmektedir. Cephenin bu tarafında birleşik halk iradesini ve süregiden direniş hattını temsil eden HDP duruyor. Karşı tarafta, saray cuntası ve AKP’de ifadesini bulan karşıdevrim cephesi ve onların topyekün savaş siyaseti duruyor. Mücadele bu iki blok arasında sürüyor. Üstelik sadece 1 Kasım günü oy kullanılması temelinde değil, öncesi ve sonrası süreçte yürütülecek mücadeleler ile çarpışa çarpışa yürünen bir etap olmaktadır.

Seçim süreci ve çalışmaları da farklı bir mecrada seyrediyor. Seçim propagandası yarışları, kitlesel aday tanıtım şovları, program ve vaat tartışmaları, kitlesel meydan mitingleri yok. Bu süreçte öne çıkan şey, başta Kürt halkımız olmak üzere halklarımıza, ilerici, devrimci, demokrat, yurtsever güçlere dönük saldırılar ile halklarımızın tarihi ittifak bloku olan HDP şahsında halk iradesini kırmak için başvurulan savaş siyasetidir. Saray cuntasının seçim kampanyası bu mecrada tırmandırıyor.

Kürt halkımız başta olmak üzere ezilen halklarımız da bu savaş siyasetine direnişle yanıt veriyor; kent kent, mahalle mahalle direniyor. Batıda ezilenler Kürt halkımızla dayanışmasını yükseltiyor. 7 Haziran sürecinde aldıkları tutumla yürümekte ısrar ediyor. 1 Kasım’a giden süreci de bu direniş ve halk iradesi etrafında örülen mücadele belirliyor.

Alevi inancından halklarımız ve demokratik Alevi hareketi, bu devrimci demokratik halk iradesinin ve mücadele cephesinin doğal bir bileşeni ve ittifak gücüdür. Aleviler, 7 Haziran sürecinde olduğu gibi 1 Kasım seçimlerinde de Alevi toplumunu ve demokratik Alevi hareketini kolektif olarak temsil eden adaylarla ve kendi demokratik taleplerini öne çıkaran mücadele programıyla halkların demokratik direnişi içinde yer alıyorlar. Diğer ezilen toplumsal kesimler ve ilerici, devrimci, demokrat yurtsever güçlerle ittifak halinde HDP’de birleşerek mücadele ediyorlar. Dolayısıyla ve mücadelelerinin doğal seyriyle, hem kendi talepleri etrafında saflaşıp birleşiyorlar hem de ittifak gücü olarak içerisinde yer aldıkları birleşik halk iradesi zemininde tekçi, inkarcı, asimilasyoncu rejimle karşı karşıya geliyorlar.

Faşist rejim ve AKP, 1 Kasım seçimlerine giderken (ve sonrasında da) halklarımızın mücadele birliğini ve ittifakını parçalamak için her türlü yol ve yönteme başvurmaktan çekinmeyeceğini bugünden gösteriyor. Bir yandan Alevi toplumunun demokratik taleplerini baskı altına almak, mücadele gücünü kırmak, Alevileri devlete ve düzen siyasetine bağlamak istiyor. Öte yandan; Alevilerin devrimcilerle, sosyalistlerle birlikte yürüme, Kürt halkımız başta gelmek üzere diğer ezilen toplumsal kesimlerle buluşma ve onlarla birlikte mücadele etme isteğini, iradesini geriletmeyi hedefliyor. Alevi kurumlarına, kurum temsilcilerine, Alevi kimliği ve inancına, devrimci, demokrat, ilerici güçlere dönük saldırıları sürdürüyor.

Bu nedenlerle, 1 Kasım seçimleri Aleviler cephesinden de sadece bir oy verip vermeme meselesi değildir. Saldırıların püskürtülmesi ve mücadelenin daha ileriye taşınması için kazanılması gereken bir siyasi çarpışma safhasıdır. 1 Kasım seçimlerine giden sürecin ve 1 Kasım’ın kazanılması, bu coğrafyada mücadele eden bütün ilerici toplumsal kesimler ve siyasal güçler gibi Alevi toplumunun ve demokratik Alevi hareketinin de kazanması demektir. Bunun yolu, birlik ve dayanışmanın yükseltilmesinden ve daha güçlü bir halk iradesinin ortaya konmasından geçiyor. Daha açık ve net ifade etmek gerekirse, 1 Kasım seçimlerinde saray cuntası, AKP ve rejim karşısında HDP’yi desteklemeyi sürdürmekten ve bu tutumu yeni, kitlesel kopuşlarla beslemekten geçiyor.

Bu noktada, Alevileri devlet ve düzen siyasetine bağlamaya çalışan, burjuva siyaset içerisinde çare aramaya yöneltmek isteyen, demokratik Alevi taleplerinden taviz vermeye, onlardan uzaklaşmaya hizmet eden kişi, çevre ve anlayışlardan uzak durulması, onlara destek verilmemesi de oldukça önemlidir. Bilhassa, yıllarca Alevi kurumlarında yöneticilik yaptıktan sonra, bu kurumların ve Alevi toplumunun kolektif duruşuna aykırı olarak, bireysel tutumlarla düzen partilerinin örneğin CHP’nin listelerinde yer alanlar bu kapsamdadır. Onların adaylığı, demokratik Alevi taleplerini benimseyen ve öne çıkaran bir siyasi çizgiyi ve programı savunmak ve bunun mücadelesini yürütmek temelinde değildir. Yer aldıkları kurumları, o kurumların sürdüregeldiği mücadele çizgisini ve kolektif iradeyi de temsil etmiyorlar. Bireysel olarak aday olmuşlardır. Onlara listelerinde yer veren partinin amacı da demokratik Alevi mücadelesini ve taleplerini yükseltmek değildir. Alevileri yine oy deposu olarak görüyorlar. Bu adayları da, seçilme garantisi olmayan kritik sıralara koyuyorlar. Böylece Alevilerin oylarını çekmek için vitrin oluşturuyorlar. Alevi toplumu ve demokratik Alevi hareketi bu yaklaşımları mahkum etmeli, tecrit ve teşhir etmekten imtina etmemelidir.

Buna mukabil ezilenlerin tarihsel bloku ve ittifak gücü olarak şekillenen HDP, programında doğrudan doğrudan demokratik Alevi taleplerine yer vermektedir. Gerek HDP, Gerek HDP bileşeni devrimci, sosyalist güçler, gerekse Alevi toplumunun ve hareketinin demokratik iradesini temsil eden HDP’den aday olan Alevi temsilcileri bu talepleri ve programı öne çıkaran bir mücadele yürütmektedir. Bu nedenle HDP’nin desteklenmesi demek, on yıllardır yürütülen demokratik Alevi mücadelesinin ve demokratik taleplerinin desteklenmesi demektir.

Ayrıca HDP, tekçi, inkarcı, asimilasyoncu düzen siyasetini geriletebilecek, halklarımızı hedef alan faşist saldırıları püskürtebilecek, bölgede ezilen halkları hedef alan savaş kışkırtıcılığını boşa çıkartabilecek mücadele gücünün ve deneyiminin birleştirildiği ortak mevzidir. Saray cuntasını ve AKP’ye dur diyebilen mücadelenin kazanımlarını koruyup geliştirilebilecek, rejimin yönetememe krizini derinleştirerek, devrimci demokratik mücadelenin önünü açacak halk iradesini temsil ediyor. Alevilerin mücadele çizgisi ve süregeldiği demokratik gelenek de halkların birliğini ve zulme karşı direnişini esas almaktadır. Bu esas, bugün HDP ile yürümeyi gerektiriyor.

1 Kasım seçimleri, devrimci demokratik halk iradesi ile faşist rejim arasında irade çarpışmasına sahne olacak. Alevi toplum ve demokratik Alevi hareketi, halk iradesini daha da güçlendirmelidir. Alevi toplumu dahil coğrafyamızdaki ezilen halkların kazanmasının yolu, halkların birleşik direniş mevzisini ve dayanışmasını büyütmekten ve HDP’nin kazanmasından geçiyor. Başka bir yol yok.

ETHA

Alevi toplumu, kadın ve güncel sorunlarımız

ROJDA YILDIRIM

Bütün Alevi örgüt ve yapılarında en belirgin göze çarpan husus neredeyse bu yapılanmalarda kadının temsili düzeyinin olmayışıdır. Gerek Türkiye’de gerekse de Avrupa da Aleviler adına hareket eden bütün politik yapıların karakterini kadın temsiliyeti düzeyine bakarak rahatlıkla çözebiliriz. Neredeyse birer erkek örgütlenmesine dönüşen Alevi hareketlerinde kadın yok gibidir. Tek tek kadınların öne çıkması bu durumu değiştirmemektedir. Oldukça yaygın olan Alevi dernekleşmelerinde kadınlar yönetim düzeyinde biçimsel yer almakta, çoğunlukla da mutfaktaki geleneksel kadın rolünü aşamamaktadır. Bu sorun bütün Alevi kurumlaşmalarının en temel sorunlarından biridir. Çünkü kadın eksenli toplumsal bir inanç olarak kendini tanımlayan Aleviliğin ya da kadın erkek eşitliğini esas alan bir inanç felsefesinin günümüzde kendi gerçekliğini daha fazla sorgulama ihtiyacı vardır. Mevcut durumuyla Alevilik felsefesinin bir ayağının kırık olmasının yaşadığı tarihsel süreçlerle ilgili yanı bulunurken günümüzde artık salt bu sebeplerle açıklama yapmanın yetersizliği de ortadır. Alevilik birçok katliamdan geçmiştir. Soykırıma tabi tutulmuştur. Ocakları, dergâhları kapatılmıştır, yasaklanmış ve zulüm görmüştür. Kültürel soykırımın en fazla dayatıldığı inançlardan biri olan Alevilikte asimilasyon belli oranlarda karşılık bulmuştur. Özellikle Alevilik asimile oldukça cinsiyetçilik öne çıkmaya başlamıştır. Yolun kadın temsiliyeti zayıflamıştır. Salt erkekle anılan bir Alevilik anlayışı hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla zamanla yola yabancılaşmaya başlayan Alevi kültürü birçok açıdan değişime maruz kalmıştır.

Yine genel olarak Aleviliğe sünnüleştirme politikaları dayatılırken, özellikle de Kürt Alevilere ayrıca Türkleştirme politikaları dayatılmıştır. Her iki kimliği de saldırı altında olan Kürt Aleviler süreklileşen katliam politikalarının yanısıra kültürel soykırımın açık hedefi haline getirilmişlerdir. Özellikle göç ettirme politikaları ve kentlere doğru akan Alevi toplumu karşılaştığı yeni koşullar karşısında kendini koruyabilecek mekanizmaları yeterince yaratamamış, devletlerin sistemli asimilasyon politikalarının yanısıra kapitalist koşullarda özellikle de Avrupa da modernitenin etkisine giren bir Alevilik olarak karşımıza çıkmıştır. Kendi örgütlü alanlarını oluşturamayan Aleviler çok sonraları çeşitli Alevi hareketleri biçiminde örgütlenseler de Alevi asimilasyonunun önüne geçememişlerdir. Hatta çoğu Alevi Derneği bu asimilasyon politikalarının bizzat uygulandığı alanlar haline dönüşebilmişlerdir. Dolayısıyla asimilasyon ve kültürel soykırım Alevi toplumunun halen en ciddi sorunu olmaya devam etmektedir. Alevi toplumu bir varlık -yokluk sorunu yaşamaktadır. Kültür taşıyıcısı ve aktarıcısı konumunda olan kadın ise bu rolünü oynayamamakta, dolayısıyla asimilasyon kadın üzerinden de kendini sürdürmektedir. Geldiğimiz aşamada Alevi toplumunun nasıl yaşamak istediği, ne olmak istediği, Alevilik ve kimlik bağlamında kendi sorunlarına nasıl baktığı oldukça önem kazanmıştır. Alevi toplumu varlık ve yokluk noktasındayken bunun ne kadar farkındadır? Bu farkındalık üzerinden yapılmaya çalışılan birçok alevi çalışması veya politik Alevi hareketi kadının durduğu noktayı nasıl tanımlayacaktır?

Kadınlar olarak kendi yaşadığımız sorunlara daha cesur yaklaşma ve kendi hakikatimizi tanımlamaya ihtiyacımız vardır. Öncelikli olarak Alevi kadınlar, oldukça üst boyuta ulaşmış olan ve artık varlık yokluk sorunu haline gelen kültürel soykırım ve asimilasyon politikalarına karşı ciddi olarak durma kararlılığı göstermek durumundadır. Bunu yapabilmek için Alevilik yol erkânı ve tarihsel Aleviliğin bize bıraktığı değerleri bilmek ve bu değerler doğrultusunda mücadele etmek zorundayız. Tarihsel Aleviliğin bize bıraktığı değerler ise demokratik, doğacı, eşitlikçi, özgürlükçü, devlet ve iktidar dışı direnişçi bir Alevilik geleneğidir. İnsanı kendine merkez alan insanla başlayıp yine insana ulaşan ve buradan da evreni gören bir felsefe ve yaşam tarzı yaşatılmayı ve sahiplenilmeyi fazlasıyla haketmektedir. Dolayısıyla yolun ve hakikatin neresindeyiz sorusuna güncel olarak cevaplar aramak bizi hakikate bir adım daha yakınlaştıracaktır.

Diğer önemli bir konu ise özgürlük sorunudur. Tarihsel süreç içinde özgürlüğü uğruna birçok katliam yaşamış olan Alevi toplumu günümüzde özgürlük olgusunu nasıl bakmaktadır. “Özgürlüğümüzü korumak nedir ve ne kadar özgür bir toplumuz” sorusuna yanıtlar aramak ikinci temel sorunumuzdur. Alevi toplumunda sıkça dile gelen “biz özgür bir toplumuz, bizde kadın erkek eşitliği ve özgürlüğü vardır” söylemi ne kadar doğruya yakındır? Kimliği risk altında olan ve kendi kimliğine göre yaşayamayan bir toplum özgür olabilir mi? özelliklede asimilasyonun kıskacında olan ve varlık yokluk sorunu yaşayan bir toplum kendini özgür olarak tanımlayabilir mi? Genel olarak bütün alevi toplumunun inanç bazında özgürlük sorunu varken, etnik anlamda da Kürt Alevilerin her iki kimlikten yana varlık sorunları vardır ve bu sorun aynı zamanda özgürlük sorunsalının ne kadar derin olduğunu da gösterir. Dolayısıyla kimliği olmayanın özgürlüğü de olmaz. modernitenin yarattığı özgürlük algısı bir yanılsamadan ibarettir. Ve oldukça derin olan sorunlarımızı bırakalım çözmeyi olsa olsa hakikatin üstüne bir sis perdesi çekebilir.

Özellikle bizler kapitalist modernitenin koşullarında yaşayan Alevileriz. Kapitalizm bütün toplumlara ve inançlara tüketimi, bireyciliği-bencilliği, mücadelesizliği ve benzeşmeyi dayatmaktadır. Kuşkusuz alevi toplumunda da bunun yansımaları bulunmaktadır. Bunun farkına vararak yaşamak biz alevi toplumunun da temel mücadele alanlarından birini oluşturmaktadır.

Bütün bu olgularla bağlantılı olan diğer bir hususta örgütlenme sorunlarımızdır. Alevilik kendini ancak kendi inancına göre örgütlü bir güce dönüştürürse yaşayabilir. Ocak kültüründen tutalım, yaşam tarzına kadar Alevilik bir bilinç ve zihniyettir. Cumhuriyetten sonra yasaklanan inanç kurumlarıyla birlikte alevi toplumunun hafızasında kayıp bir halka oluştu. Alevilik sözlü olarak tüm kuşaklara yeterince aktarılamadı. Dolayısıyla Alevilik günümüzde bilinen ve bilinciyle yeterince yaşanan bir olgu olmaktan uzaktır. Bellek boşaltımı burada en önemli sorunlardan biridir. Alevi toplumunun bu anlamda ocak kültürünü daha da güçlendirmesi, zamanında alevi akademileri rolünü oynayan inanç mekanizmalarını karşılaması ve yola uygun örgütlenmelerle tarihsel Alevilikle buluşması hayati önemdedir. Değişen koşullara göre değerlerini yaşatması da bir o kadar önem taşımaktadır. Özelikle kadınlar üzerinden kültürünü çocuklara ve gençlere aktaracak olan yolun, tarihsel belleğin yeniden canlandırılmasından geçtiği gerçekliğinden hareket ederek yapılabileceğini gözden kaçırmamak gerekmektedir.

Diğer ele almamız gereken önemli bir diğer hususta alevi kurumları ve örgütleri arasındaki birlik sorunudur. Nerdeyse birbirini rakip gören alevi kurumları alevi yol erkânının uygun gördüğü musahip örgüt konumunda olmamalarıdır. Alevilikte birçok farklı yorum bulunabilir. Ancak bu birlik olmayı engellememelidir. Sonuçta rekabet Alevilik felsefesinde olmayan sonrada yaşanan bozulmalarla birlikte alevi kurumlarına bulaşan erkek egemen bir zihniyet olduğunu unutmayalım. Bencilliği, bireyciliği, rekabeti, hırsı kendi felsefesine göre yoldan çıkmak ve düşkünlük olarak nitelendiren Alevilik felsefesi bu çarpıtılmış anlayışlara karşı mücadele etme sorumluluğunu da bize hatırlatmaktadır. Birliği kadınlar kendi sorunu olarak görmeli ve dayatmalıdır. Birlik sorunu kadınların örgütlü bir güç olmasıyla daha fazla yaratılabilecektir.

Yine Aleviliğin tarihsel-temel karakterlerinden birisi toplumsal olması ve kendini iktidar dışı ve iktidar karşıtı konumlandırmasıdır. Eşitlikçi, komünal özellikleri de onun toplumsal ve sosyal yanının güçlü olmasından kaynaklıdır. Ancak alevi toplumunun yaşadığı asimilasyon ve kırılmalar bu özelliklerinden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Alevi toplumu olarak yaşadığımız birçok sorunun temelini de bu tarihsel karakterden uzaklaşmak yatmaktadır. Güçlü bir toplumsal ahlaka dayanan Aleviliğin kendini güncellemesi ve ahlakı yeniden görünür kılmasının motor gücü ise kadınlardır. Burada toplumsal ahlak olarak kastedilen kendi olmak ve tarihsel dinamiklerine sahip çıkmaktır. Alevilik direnişçi, zulme karşı duruşunu koruduğu ve kendini doğanın bir parçası olarak gördüğü müddetçe insanı ve doğayı can gören anlayışıyla yeniden buluşacaktır.

Eksikliklerimizi ve yapacaklarımızı daha da çoğaltabiliriz. Belirttiğimiz eksiklikler biz kadınların aynı zamanda özeleştiri noktalarıdır. Alevilik tarihsel özüne ancak ataerkillikle ve cinsiyetçi kültürle mücadele ettiği müddetçe kavuşacaktır.

Kadıncık analar, Zöhre analar, Elif analar, ana Fatmalar, Beseler, Zarifeler, Beritanlar, Zilanlar, Sakineler, Fidanlar yolun kendisidir. Çok uzağa değil, onların aynasından Aleviliğe baktığımızda hakikate yol aldığımızı göreceğiz…

Vahdet -i Vücud

ŞAHİN KAYA

“Hak” *(tanrı) başlangıçtır. Herşeyin “başlangıcı, özü ve varoluş noktasıdır”.
“Evren” Haktan varolmuşların tümüdür. Galeksiler, yıldızlar, gezegenler, uzay, boşluk ve bu boşluktaki bütün canlılar bu nedenle Hakkın farklı görünüşlerinden başka birsey değildir. Bir kaya parçasında da O vardır, bir ulu çınarda da O vardır. Heryerde olan bu Hak terimi İslamiyetin Allah kavramıyla bir değildir.
Aşağıya aktaracağım İbn-i Arabiye ait olan eserdeki Hak terimi ile İslamiyetteki Allah kavramı arasındaki farkların ve çelişkilerin ayrımını okuyucuya bırakıyorum.

Gerçek varlık O
Gerçek yokluk da O
Yaratan da yaratılan da O’dur
Her varlığın kendisidir.
Yüce hak ve çirkin batıl O’dur
Deha düşüncenin kendisi ve aptal hurafenin aynısıdır.
Zihinde parlayan düşünce ve kaybolan kuruntu ile şaşkın hayal O’dur
Mümin O, kâfir O’dur
Katıksız muvahhid O
Putperest müşrik O’dur
Hareketsiz cansız O
Keskin duyarlı canlı O’dur
Arşın altında secde eden melek O
Cehennemde yanan şeytan O’dur.
Gözyaşları dökerek tesbih eden rahip O
Günahlarıyla genel evini ayağa kaldıran zani O’dur
Allah sevgisi ve korkusu ile yaşayan rahibe O
Etini budunu satarak geçinen
Ve çıplak vücut için yaşayan fahişe O’dur
Aydınlığıyla alemi kuşatan ışık O
İnleri korku ve dehşetle dolduran koyu karanlık O’dur
(Fusûsu’l-Hikem: 80)
İbni Arabi’nin yazdığı bu anlatımda Tanrının bütün özelliklerinin insanda da var olduğu görüşüne ulaşıyoruz. İbn-i Arabi’nin bu anlatımı Alevilerce de kabullenir. Ozan Daimi “Kâinatın aynasıyım” adlı deyişinde İbni Arabi ile aynı şeyleri söyler;

Kainatin aynasıyım
Mademki ki ben bir insanım
Hakkın varlık deryasıyım
Mademki ki ben bir insanım

İnsan hakta hak insanda
Ne ararsan bak insanda
Hiç eksiklik yok insanda
Mademki ki ben bir insanım
Daimi
İnsanın Hakta, Hakkın ise insanda olma durumunu yani Hallacı Mansur ile özdeşleşmiş olan “Enel Hak” tanımlaması Vahdeti Vücut (varlığınbirliği) felsefesidir. Yukarıdaki deyişte ve İbn-i Arabinin yazısında işlenen konu Vahdeti Vücuttur.

Mansur; “Ben Hakkım, Hak bendedir”
Hasan Sabbah; “İnsan Hakkın bir parçasıdır”
Ünlü bir sufi olan Ferîdüddîn-i Attâr; “İnsan Hak ile özdeştir”
Hâcı Bektâş-ı Velî ise; “Ne ararsan kendinde ara” demiştir.
Bütün bu tanımlar salt bir tasavvufi görüş veya sufist bir duruş değil, günümüz biliminin öne sürdüğü tek gerçektir. Binlerce yıllık “vahdeti vücut” gerçeği bir kaç yıllık “kuantum fiziği” biliminin ta kendisidir. Kuantum fizigi “Vahdeti Vucudun” bilimsel olarak kanıtlanmış halidir.

Kuantum fiziğine göre Evrenin en küçük zerresinde bile bütüne ait olan bilgilerin tümü mevcuttur. Küçük büyükte, büyük kücükte mevcuttur. Tüm evren tek bir bütündür. Evrendeki her şey ne kadar farklı görunse de bir bütünün farklı yerlerdeki farklı yansımalarıdır. Herşeyde O bütünün özellikleri vardır. Kuantum fiziğine göre algılanan bütün maddeler boşlukta etkileşen kuantum parçacıklarının dalgalanmalarından oluşuyor. Kuantum parçacıkları boşluğun içinde bir görünüp bir kayboluyor. Bu konu hakkında “Mevlâna” şunları söylemekteydi;

“Cümle âlem, her an yok olur gider. Sonra tekrar, varlık âlemine dönüp bekâ şeklinde görünür. Alemin varlığı, daima gidip gelmededir. Tek nefes bile bu soyunup giyinmeden hâli değildir”
Aleviliği salt bir islam yorumu görenler, islamiyetin özü sayanlar “tanrı-evren-insan” birliğinin “kâmil insan” olma aşamasında insanın tekrar tanrısal mertebeye ulaşmasını, koptuğu parçaya kendisini bilerek yeniden kavuşup tanrısallaşmasını islamiyetin neresine koyabilirler?

Sadece 100 yil evveline kadar 2 milyar yıl ömür verilen dunyanın yaşını,
eski Yahudi din bilginleri iö 3760, Hıristiyanlar ise iö 4004 yılında başlatabiliyorken Alevilik dunyanın varoluş serüveninin guneş ile başladığını söylemekteydi.

Gencî adında bir Alevî ozanı yüzlerce yıl önce bakın bu yukarıda anlattıklarımı nasil aktarmış;

Çar anasır bâbından nikâb büründüm
Bir noktadan hasıl oldum arındım
Can gözüyle görenlere göründüm
Ne seyranım ben seyrandan içeri

Gencî hakikatım şah-ı nurdayım
Ne yerdeyim ne gökteyim nerdeyim
Mekân tutmaz ispat olmaz sırdayım
Lamekânım lamekândan içeri
Gencî
“Çar anasır bâbından nikâb büründüm”: 4 element ile oluştum (ateş, hava, su, toptak)
Bir noktadan hasıl oldum arındım.

Hasıl olmak; meydana gelmek, varlık kazanmak, gerçekleşmek. Baska bir deyişle nitelik kazanmak demektir. Burada “Genci” Bir noktadan hasıl oldum derken bir noktadan meydana geldiğini, bir noktadan varlık kazandığını, bir noktadan nitelik kazandığını söylemekte. Bu nokta herşeyin başladığı yerdir. Sadece insanların değil dunyanın, bütün canlıların ve içinde yaşadığımız evrenin baslangıç noktasıdır bu nokta.

CERN’de calışan profesör Gökhan Ünel evrenin kronolojik sıralamaya göre oluşumunu bu noktayı baz alarak şöyle anlatıyor;

– 0 saniye: Büyük Patlama, enerji yoğunluğu sonsuz, çünkü evren nokta kadar.
– 0, (25 tane sıfır) 1 saniye, yani saniyenin trilyonda birinin trilyonda biri: BHÇ’nin ulaşabileceği en yüksek yoğunluk, nokta halindeki evren yaklaşık 300 milyon km’ye genişlemiş.
– 0,00001 saniye: Proton ve nötronlar oluşuyor.
– 3 dakika = 180 saniye: Hidrojen ve helyum gibi hafif çekirdekler oluşuyor.
– 380 000 yıl: Elektronlarla birleşen hafif çekirdekler hidrojen ve helyum atomlarını oluşturuyor.
– 200 milyon yıl: Yıldızlar ve gökadalar oluşuyor.
– 9.2 milyar yıl: Güneş sistemi oluşuyor.
– 10 milyar yıl: Dünya’da hayat başlıyor.
– 13.7 milyar yıl: Bugün…

Her ne kadar bugünün bilim dunyası bu konu hakkında hemfikir değilse de en azından evrenin surekli genişlediği konusunda hemfikirler. Evren sürekli genişleyen bir yapıya sahip ise bu demek oluyor ki bir baslangıç noktası vardı. Bir baslangıç noktası olmasaydı sürekli genişlemesi de imkânsız olurdu.

Lâ mekân elinden bir nişan iken
Meni zuhur etti ol kan içinde
Üç yüz altmış altı şehirden gelip
Özüm katre oldu umman içinde
Lâ mekân mekânsız anlamına geliyor. Mekânsız olan. Hic bir yere sığmayan, eni ve boyu olmayan, mekâna sığmayan. Peki dünyanın varoluşunu düşünecek olursak nedir eni ve boyu olmayıp mekâna sığmayan? Tabi ki evren, uzay.

Evren sürekli büyüyen, genişleyen fakat hicbir yere sığmayan bir yapıdadır. Bu yapıya Alevî literatüründe “lâ mekân” deniyor. Deyis şu dörtluk ile devam etmekte;

Bir zaman ummanda cansız yatırdı
Cana ceset verip vücut yetirdi
Gıda verip kalp içinde oturttu
Rızkımı yarattı ol kan içinde
Noksanî
Ummanda cansız yatmak ne demek?
4.5 milyar yil once dunya guneş sistemindeki toz bulutundan oluştu.
200 milyon yıl boyunca yanan bir ateş topuydu. Yavaş yavaş içten dışa dogru soğumaya başlamasıyla ilk karalar oluşmaya başladı. Başlayan Göktaşi yağmurları yaşamın yapı taşları olan su ve amino asitleri dunyanın yüzeyine taşıdı. Dünyaya göktaşı (meteor) yağmurlarıyla taşındı. Dünyaya şiddetle çarpan her göktaşı içinde bulunan suyu çarpışmanın etkisiyle dışa vurdu.

Her ne kadar dünyaya çarpan göktaşları okyanusları oluşturmuş olsalar da gerekli yaşam kosulları olmadığından bu suların içinde henüz canlı organizmalar oluşmamıştı.

Burada yukarıdaki dörtlüğü yeniden okuyun. “Bir zaman ummanda cansız yatırdı”.
Noksani’nin ummanda yani okyanusta cansız yatırdı derken anlatmak istediği budur.

3 milyar yil önce ortaya çıkmış ilk ilkel yaşam biçimleri olan “stromatolit“ denen mercansı yapıların kalıntıları bulundu. Bu kalıntılara bugün Kuzey Meksika çölunde halen rastlanıyor. Okyanuslar göktaşlarının Dunyaya yağmalarının ardından oluştuktan sonra bugünkü yaşam formların oluşabilmesi için halen bir eksik vardı…OKSİJEN.

Bu oksijensiz geçen zaman dilimidir Noksanî’nin “bir zaman ummanda cansız yatırdı” dediği yer.

Oksijenin oluşabilmesi suların altındaki “stromatolitlerin” oluşmalarıyla başlayabildi. Stromatolitler ise “siyanobakteri” denen milyarlarca mikroptan oluşmuştu. Bu bakteriler benzersiz bir ozellikleri sayesinde dünya tarihini değiştirecekti. Çünkü bu bakteriler güneşi ve suyu alarak oksijen üretiyordu.

Kim bu tenim yoğuken ben can idim
Katre değil ezeli ummân idim
Kaygusuz abdal

Ger aslım sorarsan ben bir niyazım
Sabır ilmi derler yerden gelirim
Ve katre idim şimdi han oldum
Arştaki kandilden nurdan gelirim
Nesimi

Katre idim Ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kimbilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kimbilir
Gufranî
Kendisi henüz bedenlenmemiş iken, daha doğmamış iken, değil ete kemiğe belirli bir bilince dahi sahip değil iken var oldugunu söylemekte. Keza bu varoluş tamamiyle manevi bir devriye yolculuğudur. Kaygusuz Abdal henuz insan donuna girmemiştir; Bir katreden (damla sudan) ummânın (okyanusun) parçası olmuştur.

Karalar, sular, oksijen, ateş ve atmosfer oluştuktan sonra canlıların yaşayabileceği ilk koşullar tamamlanmış oldu. Artık ateş, toprak su ve hava vardı…

Çâr anasır bâbından nikâb büründüm
Bir noktadan hasıl oldum arındım
Can gözüyle görenlere göründüm
Ne seyranım ben seyrandan içeri
Gencî

Anasırdan bir libasa büründüm
Nar ü Hak ü Bâd ü Ab’dan göründüm
Şiirî
Çâr Anasır: 4 kuvvet, 4 element (öğe).
Libas: Elbise
Nar: Ateş
Hak: Toprak
Bâd: Rüzgar, hava
Ab: Su

Aleviler bunları nereden biliyorlardı?
Bütün evrenin bir noktadan oluştuğunu,
Evrendeki bütün varlıkların birbirleri ya da kendi eksenleri etrafında dönduklerini,
Dunyayı oluşturacak koşulları, yaşamın güneşten geldiğini,
İlk canlıların okyanustan cıktığını,
Evrenin en küçük zerresinde bütüne ait olan bilgilerin tümünün bulunduğunu,
Tüm canlıların evrimleştiklerini,
İnsan bedeninin dört elementten oluştuğunu,
Uzayın eni ve boyu (lamekân) olmadığını…
Alevî pirleri, ozanları bunca derin bilgileri günümüzden yüzlerce yıl evvel nereden oğrenmişlerdi?

Maraş’ta Aleviler ve HDP

Elbistan geçmiş yıllardan bu yana direniş merkezi olmuştur. Yavuz Sultan Selim zamanında büyük saldırılara maruz kalmış, buna karşı büyük direnişler göstermiş, Kalender Çelebi’nin sığındığı mekândır. Sinan Cemgillerin direniş merkezi, şahadet makamıdır. Deniz Gezmişler Nurhaklara varmak için yoldaydılar, yakalandılar. Onlar da Nurhak’lardaki direnişe dâhil olmak için gidiyorlardı. Yani Maraş Şıxo Dirliklerin, Önder Koncaların, Xortoların  emek verdikleri bir bölgedir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin kadın gerillalarının ilk şehidi olan Besê Anuşların evidir. Bu anlamıyla direnişlerin makamı ve memleketidir Maraş.

Maraş sistemin kurmak istediği yapıya karşı bir direnç alanıdır. Bugün de sistemin örgütlediği yapıya karşı HDP’yi bir direnç nodası olarak görmek mümkün. HDP tüm bu dirençlerin bir bileşkesi olarak Maraş’ta vardır. Çok farklı siyasal yapılardan, çok değişik etnik yapılardan insanların tekçi, inkar ve asimilasyoncu gidişata dur demeleri için HDP artık bir vesile olabilmiştir. Sesini çıkarabilmiştir. Geçen seçimlerde üç kere arka arkaya gelişen bir çizgide başarıya imza atmıştır. Hem belediye seçimlerinde, hem cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde… Tavrını net koymuştur.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin İhsanoğlu’na karşı Kürtlerin, Alevilerin takınmış olduğu tavrı kutlamak gerekiyor. Maraş katliamında yer almış bir siyasal yapının temsilcisinin, özellikle Kürt Alevilerin önüne bir seçenek olarak konulmasına karşı, Maraşlılar onurlu bir duruş sergilemişlerdir. Oylarını kendilerinden yana kullanmışlardır. Bu anlamda Kürtleri, Alevileri selamlamak gerekiyor. Bu tavırlarının 7 Haziran seçimlerinde de sürdürerek, kendileri adına var olma siyasetine ivme kazandırmışlardır.

Çünkü HDP, yeni yaşam projesiyle Maraş’ın geçmişine bir atıfta bulunmuştur. Onun çok kültürlü yapısına, çok inançlı, farklı inançların birbiriyle birlikte yaşayabilecekleri bir dünyanın mümkünlüğünü göstermiştir. Bu anlamıyla HDP tüm sistem partilerinin dışında bir duruş sergilemiştir. CHP, MHP, AKP’de şekillenen sistemin temsili karşısında HDP, değişimin ve birlikte yaşamanın adı olmuştur. Bu durum Maraş için çok önemlidir… Diğer bölgeler içinde tabi ki önemli ama katliam yaşamış ve tüm etkileri sıcağı sıcağına hissedilen Maraş’ın kendisini bulması, kimliğiyle buluşması ve direnç noktasına sahip çıkması hayati önemdedir. Maraş’ın HDP ile buluşması binlerce yıllık kültürüne sahip çıkması anlamına gelmektedir. Yeniden kendisi olmak manasına gelmektedir. Bunun böyle de okunması gerekiyor.

Kazanımları oy veya parlamenter sistem üzerinden okumamak gerekiyor. Çünkü Maraş’ın ihtiyaç duyduğu şey Kürt kimliğine sahip çıkmaktır. Alevi kimliğine sahip çıkmaktır. Sol ve sosyalist kimliğine sahip çıkabilmektir. Bunlara da ancak ve ancak HDP şahsında sahip çıkılabilir. Çünkü CHP şahsında bu kimlikleri bir temsile kavuşturamazsınız. CHP Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday gösterebilecek kadar bu kimliğe uzaktır. Maraşlılardan utanmayacak kadar Alevi’ye, Kürt’e uzak bir yaklaşım içerisindedir. CHP kimliği Alevi ve Kürt katliamları üzerinden şekillenmiştir. Bugüne böyle gelmiştir. Bu şekillenme ve iktidarcı kültür Aleviler tarafından kabul edilemez. Maraşlılar tarafından hiç kabul edilemez. CHP Maraş’ta tüm kirliliğiyle deşifre olmuştur. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun 7 Haziran’da MHP’den seçilmesi bunların kimlerle ittifak içerisinde olduğunu göstermiştir. Yine Maraş katliamında sorumlu olanların Ecevit’in kasasında çıkan belgelerin bugüne kadar saklanmış olması, katliamın hesabının sorulmamış olması, bu katliam içerisindeki bu kesimin rolünü, parmağını da göstermiştir.

Bu anlamda melese bir oy meselesi, parlamentoda temsil meselesi değildir. Bir duruş, bir hakkaniyet, bir hesap sorma meselesidir. Yani bir yargılama, bir dara durma ve sorgulama meselesidir.

Alevi toplumunun, Kürtlerin yapacağı tek bir şey vardır, şu anda sistem dışında duran, birlikte yaşamı örgütleme konusunda en duyarlı duruşu gösteren HDP etrafında ve onun adayları etrafında toplanmaktır.

Burada bir şey daha söylemek gerekiyor ki; Maraş katliamı mağduru insanlarımızdan bir tanesi Aziz Tunç yeniden Maraş’tan adaydır. Her kim Maraş katliamının hesabını sormak istiyorsa, tabii ki; Aziz Tunç’un ve HDP’nin yanında duracaktır. Biraz önce de belirttiğimiz gibi bu duruş bir oy verip vermeme meselesi değildir. Bu bir hesaplaşma meselesidir. Sorgulama, Maraş’ta katledilen canlarımıza, insanlarımıza sahip çıkabilme kültür ve yetisidir. 1 Kasım bu anlamda tam da Maraşlıların günüdür!

Maraş’ta biz Aleviler ve CHP

DENİZ OSOY

2010 yılıydı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu Kahramanmaraş’a geliyordu. Bir Maraşlı olarak bu geziyi, Kılıçdaroğlu’nun bu bölge gezisini önemsedim. CHP Genel Başkanının konuşması hem Maraş’ın yaşadığı sorunları ve beklentileri dile getirmesi bakımda önemli bir gezi olacaktı. Tam gün çattı ve CHP lideri önce Elbistan’a geldi. Burada bir konuşma yaptı. Konuşmasında hükümete yönelik genel eleştirilerini tekrarladı. Devamındaki cümleler benim için dönüm noktası oldu. Maraş sorunlarından bahsederken, fındık fiyatlardan ve Elbistan’ı il yapacağı dışında önemli bir şeyden bahsetmemişti. Aslında bu konuşma CHP’nin Maraş’a bakış açısının özetiydi. Maraşlılar iyi bilir Maraş’ta bir fındık memleketi değil. İkincisi de Elbistan Osmanlıdan günümüze önemli bir Alevi merkezi olduğundan,  siyasi suçlu babından il olmaması için sürekli ilçelere bölündürüldü. Afşin, Nurhak ve Ekinözü Elbistan’dan ayrılan parçalardır. Elbistan’a dışarıdan getirilen nüfus ve Kürt Alevilerin eline geçmemesi için gösterilen nüfus değişim çabalarını her Elbistanlı yakından bilmektedir. Elbistan’ın il yapılmayacağını yakından bildikleri gibi.

Asıl sorun ise Maraş CHP İl teşkilatının bu konuşmanın bir özeti gibi ortada durmasıdır. Maraş’ın gerçekliği dışında bir devlet kurumu gibi çalışmasıdır. Bu anlamda Maraş’ta CHP siyaseti önemli bir sorun teşkil etmektedir.

Daha anlaşılır not etmek gerekirse “Maraş bölgesinin temel sorunları nelerdir ve bu sorunlara CHP nasıl yaşamaktadır” bunun analiz edilmesi lazım.

Nitekim Maraş’ın tüm sorunlarının göbeğinde Maraş katliamı vardır. 12 Eylül’e giden yolun en temel dönüm noktasıdır. Zaten sonradan anlaşılmıştır ki, Maraş katliamının olduğu dönemde bir darbe kararı alınmıştır. Darbenin psikolojik ve siyasi ortamını yaratmak için böyle bir katliam gerçekleştirilmiştir. Bu katliamın gerçekleştiği siyasal ortam iyi irdelendiğinde katliamın amacı da net olarak anlaşılacaktır.

Maraş katliamıyla askeri darbe amaçlandığı gibi, topluma da devrimci güçlerin, demokratların yanında yer alınırsa katliama uğrayacakları, öldürülecekleri mesajı verilmiştir. Özellikle de Alevi Kürtlere bu mücadelenin içinde yer alırsanız, devlete karşı mücadele eden örgütlerin yanında yer alırsanız, onlarla birlikte devlete karşı mücadele ederseniz başınıza bu tür katliamlar gelir biçimindeki bir mesaj da verilmiştir.

Maraş katliamı kuşkusuz başta Maraş olmak üzere çevredeki Alevi Kürtler üzerinde çok ağır bir travma ortaya çıkardı. Önemli bir psikolojik baskı yarattı. Alevi Kürtleri kendilerini güvende hissetmemeye başladılar. Mevcut devletinin varlığı ortamında her zaman yaşamlarına kast edilecek katliamlar olabileceği biçiminde bir psikolojik etki altına girdiler.

Sadece Maraşlılar değil, bütün Aleviler içinde ne zaman, nerede, nasıl katliama uğrayacakları konusunda kaygılar, kuşkular arttı. Bu durum neredeyse Alevi Kürtlerin Türkiye’de yaşam hakkı ve imkânı kalmadığı gibi bir izlenim ortaya çıkardı. Devlet böyle bir ruh hali yaratmayı hedefliyordu. Zaten 1950-60’lardan daha sonraları da Alevi Kürtler ilk önce metropollere daha sonra da Avrupa’ya göçertiliyordu. Kuşkusuz Kürtlerin Kürt bölgelerinde ekonomik sorunların da vardı, ama benzer ekonomik sorunlar Türkiye’nin birçok bölgesinde de bulunmaktaydı. Sadece Alevi Kürtler değil, Alevi Kürtler çevresinde yaşayan Sünni Türkler için de benzer koşullar söz konusuydu.

Ancak Aleviler 1960-70’li yıllarda yoğun olarak göç ediyorlardı. Kendilerini daha güvenli görebilecekleri, kimsenin kendilerini bilmeyeceği, tanımayacağı metropollere atıyorlardı. Ya da Avrupalara atıyorlardı. Maraş katliamından sonra bu eğilim daha da arttı. Artık kaldıkları yerleri, binlerce yıldır atalarının, analarının, dedelerinin oluşturduğu vatanları ve güzel köyleri kendilerine geçici bir yer olmaya, yabancı gelmeye başlamıştı. Artık kendilerini buralara ait görmemeye başlamışlardır. Bu, gerçekten de çok kötü bir ruh hali, psikolojik durumdu. Tarihte topraklarından bu kadar hızlı biçimde giden, koşan örnekler az görülür. Ermeni tehciri daha farklı bir biçimde buralarda uygulandı. 12 Eylül’den sonra Maraş, Malatya, Sivas ve çevre illerde uygulanan tamamen bir tehcirdi. Ancak trajik olan ise bu tehcirin, bu binlerce yıldır atalarının, analarının vatan haline getirdiği topraklardan çıkma ve Avrupa’ya göçertilme “Umuda yolculuk” olarak değerlendirildi.

Ülkeden kaçış, vatandan kaçış, emeğinden kaçış, kendi kültüründen, değerlerinden, daha doğrusu kendinden kaçış bir umuda yolculuk olarak gösterildi. Kültürel soykırımın, bir toplumun yok edilişinin bu hale getirilmesi kadar trajik bir şey olamaz. Umut değil, tümden kendi olmaktan çıkma, kendini bitirme, tüketme olma olan bu topraklardan kaçış gerçekleşti. Güzel köyler viraneye döndü. Sadece birkaç yaşlının kaldığı köyler haline geldi. Çalışabilecek düzeyde olsaydı herhalde onlar da bu toprakları tümden bırakıp gideceklerdi. Gençliğin, eli iş tutanların göçertilmesi, sadece ihtiyarların bırakılması bir nevi bu toplumun kendi topraklarında ölmesinin sembolik haliydi.

Yaşlılık demek ölüme doğru yol almak demektir. Ölüme doğru gitmek demektir. Maraş başta olmak üzere çevre şehirlerde Kürt’ün ölüme doğru yol alışı bir nevi böyle sembolik hale gelmişti. Maraş katliamıyla ortaya çıkarılan, artık bu toprakların kendilerine ait olmayacağı, buralarda yaşamayacakları fikri 12 Eylül’le birlikte daha da derinleştirildi. Bir nevi Maraş’taki bu psikoloji salgın bir hastalık gibi hızlı biçimde bütün Alevi Kürtlere yayıldı. Bütün Alevi Kürtlerde kendi topraklarından göçme ve bunu kurtuluş görme eğilimi gelişti.

Bugün Alevi Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya bakılırsa geçmiş nüfusun çok gerisinde bir Alevi Kürt nüfusunun var olduğu görülür. Bir dönemler Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta, Erzincan’da Aleviler yoğunlukken, giderek azalmışlardır ve bunun sonucu Türk nüfusu yoğunlaşmış ve buraları tamamen Türk şehri haline getirilme durumuyla karşılaşmıştır. Demografik yapı tümden değiştirilmişti. Türk köylerin nüfusu artarken, Alevi Kürt köylerinde nüfus azalmıştır. Öyle ki, çevredeki bir Türk köyün nüfusu onlarca Kürt köyünün nüfusu kadar olmuştu. Devleti Alevi Kürtleri topraklarından uzaklaştırarak tümden yok etmek istedi. Bunun içindir ki mezarla bağını kurmasını bile kabul etmemiştir. Nasıl ki hayvanlar ölür bir tarafa atılır, kimse bilmez, bir nevi Maraş katliamında ölenlere de böyle yaklaşılmıştır.

Öldürülen insanların bir topluma ait olduğu düşünülüp ona göre davranılmamıştır. Bu nedenle şu anda bir kısmının mezarları kaybolduğu gibi, diğerlerinin de kimin hangi mezara gömüldüğü bilinmemektedir. Hâlbuki mezarlıktaki görevlilerin bile bunlar kime ait diye sorup bunun peşine düşmesi gerekirdi. Ölenlere yaklaşım böyle değil midir? Türkiye’de Türk insanının, müslümanların mezara yaklaşımı böyle değil midir? Mezarlar varsa, o mezarların kime ait olduğu bilinmez mi?. Aileleri kimse gelip o mezarlarda dua etmek veyahut anmasını yapmak istemezler mi? Eğer Alevilere gerçekten de insan gibi baksalardı, değer verselerdi, eşit bir toplum olarak görselerdi herhalde bu 37 yıl içinde hangi mezarın kime ait olduğu da bilinirdi. Yerleri beli olurdu. O mezarlar şimdi sürekli ziyaret edilen, anılan bakımlı mezarlar haline gelirdi.

Eğer Maraş katliamı tüm gerçekleriyle ortaya konulup tüm suçlular açığa çıkarılmıyorsa nedeni, bugüne kadar izlenen devlet politikasının ortaya çıkarılmak istenmemesidir. Devletin bugüne kadar izlediği zihniyetin açığa çıkmasını istemediklerinden, nasıl bir komplocu devlet olduğunun, nasıl kötü amaçlara sahip olduğunun açığa çıkmasını istemediklerinden bu katliam doğru dürüst sorgulanmamış ve katilleri yargılanmamıştır, cezalandırılmamıştır. Yoksa şimdiye kadar bu katliamın sorumlularının hepsi bulunurdu ve gerçekler ortaya çıkarılırdı. Onların yanlışlıklarından, kirlerinden, geçmişteki kötü şeylerden bağını kopararak yeniden toplumsal barış sağlanırdı. Alevi Kürtler de bu insanlarla barışırdı. Sadece Alevi Kürtlerle değil, insanlıkla bile barışmaları arınmakla mümkün olurdu. Bunlar yapılmadı, yapılmak istenmedi.

Maraş, göçün ve katliamın anlaşıldığı bir siyasete ihtiyaç duymaktadır. CHP bu siyaseti anlayan ve sorunları çözen değil, derinleştiren örgütleyen ve göç ve katliamda payı olan bir konumdadır. Katliam dönemi CHP’li başbakan Bülent Ecevit ölümüne kadar katliamda yer almış olan MİT’in ve MHP’nin rolünü belgeleyen raporları kasasında saklamıştır. Katliamcı unsurları, örgütleyicileri korumuştur. Yargı önüne çıkmalarını engellemiştir.

Dolaysıyla bölgedeki temel soru şudur; Maraş’ta yaşanan sorunların karşında CHP nasıl bir siyaset izlemektedir? Bilindiği gibi Maraş’ta eski nüfus yok. Maraş Kürtlerden, kısacası Alevilerden arındırılmıştır. Seçimlerde kalan nüfus bir milletvekilli ve bir iki ilçede Belediye Başkanlığı olarak kendisini örgütleyebilmektedir. Dolaysıyla “ağırlıkta Alevi oylarıyla seçilen bu milletvekili ve belediye başkanları ne yapmakta ve bölgede nasıl mücadele vermektedirler?” sorusu da buna eklenmektedir.

Bunun için şimdiye kadar seçilen siyasetçilerin durumuna bakmak yeterlidir. Durdu Özpolat iki dönem Maraş milletvekilli yaptı. TBMM kayıtlarında Maraş ile ilgili bir soru önergesi bulunmamaktadır. Bölgeden çok zamanının önemli bölümünü Ankara’da geçirmiştir. Ankara’da sahip olduğu malvarlığını artırmış şu an bir gazete ve bir TV’nin sahibidir. Yılda bir kere Maraş Katliamı anmasına arkadan izleyerek katılmaktan ve bölgede önemli şahsiyetlerin düğününe çelenk göndermekten öteye hangi katkısı olmuştur.  İki dönem milletvekilliği ardından, Ankara’da önemli ihaleler alarak kendisini gösterdikten sonra Çankaya Belediyesi Başkanlığına talip olmuştur.

Bir dönem önceki Pazarcık belediye başkanı önemli bir çabanın, emeğin sonucu olarak, Kürt Alevi toplumun katkısıyla belediye başkanı oldu. Bir dönem belediye başkanlığı yaptı. Daha sonraki süreçte MHP ittifakına güvenerek kaybetmiştir. Kürtleri, Alevileri esas almak yerine MHP’yi, Maraş katliamı sorumlularıyla yol almayı tercih etmiştir. Kendisine ve kimliğine karşı bir siyasetin üretilmesinde rol almıştır.

Oysaki beklenti toplumsal birliği sağlaması, bölgenin sorunlarına sahip çıkmasıydı. Bu olmuş olsaydı şu an belediye başkanlığı devam etmiş olacaktı. Yalnız bu iki değerlendirme bile kişilerin siyasi tutumları bölgenin bakış açısı yansıtması için önemlidir. Aslında kişilerden ziyade son yıllarda Seçim süreçlerinde girilen hatalarda göz önüne getirmemiz gerekmektedir.

Örneğin yerel seçimde Elbistan ve Pazarcıkta MHP ile girilen ittifak. Daha sonra Ekmelleddin İhsanoğlu’nun adaylığının desteklenmesi vb. tutumlar aslında başta belirttiğimiz gibi Maraş sorunun aslında bölgede bulunan CHP uzak olduğu veya uzak kalma isteğidir. Bunun içindir ki CHP Genel Başkanı Bölge ziyaretinde bulunduğunda fındık fiyatların bahsetmiştir.

Dolaysıyla Maraş’ın kendisiyle buluşma süreci önemlidir. CHP’nin yaklaşımı bu buluşmanın önünde durmaktır. Asimilasyonu bölgede tamamlamaktır. “Alevi olsun taştan olsun” zihniyeti artık aşılmıştır. Doğru duruş, bölgeye sahiplenme önemli bir durumdur. Son Seçimlerde görüldü eğer Maraş CHP’si kendisini değiştirmeden yoluna devam ederse bölgede oy kaybına uğrayacağı kesindir. Bölge insanı artık yalnız değildir. Kendi değerleriyle var olmanın tadına varmıştır. Katliam korkusunu aşmıştır. Katliamdan hesap soran bir duruşun geliştiğini görmek zorundadır.

Son olarak Ali Öztunç’un CHP’den adaylığı bu anlamda değişim için önemli olabilirdi. Ama başlar başlamaz geçmişin tüketici politikalarına sarılması, MHP ittifakının mimarlarıyla bölgede boy göstermesi neyin örgütlendirdiği mesajını açıkça vermiştir. Herkesim tarafından okunan bir durum ortaya çıkmıştır. Bölgeden uzak Ankara bürokrasinde gelen birisinin bölge sorunlarına nasıl çözüm getireceği tartışılmalıdır. Şimdiden oy kaybının önüne geçmek için “HDP beni destekliyor”, “şunla bunla görüştüm” vb doğru olmayan yaklaşımları öne sürerek bölge halkının kafalarını karıştırması ayrıca eksi puan olarak ele alınmalıdır. Bir Maraşlı olarak söyleyeyim bölgenin iyi siyasetçi ve temsile ihtiyacı var. Bölgede kim olursa olsun eğer bu topumu temsil etmişse bu toplum ona bin katıp geri vermiştir.

“Başkaları için kendilerini unutanlar başkaları tarafından hep hatırlanırlar”

“Maraş Katliamı ve sorumluları” sorusu Maraş için hayatın esaslı sorusudur. Bu sorusu aklayıcı, arındırıcı bir misyona sahiptir. Yine Maraş’ın sorunlarının çözüme ihtiyacı vardır. Sorunlar üzerinden Ankara’ya kapağı atma siyasetinin sonu gelmiştir. Maraş, kendi kimliğiyle buluşmaya başlamıştır.

Onun için Maraş’ta artık “ben”, “ailem”, “mülküm”, “param”, “geleceğim” sözcükleri geçmez. Yaşamda, mücadelede, tüm insanların, bütün toplumun özgürlüğü için olmak zorundadır. “Ya hep birlikte özgürleşeceğiz ya da hiçbirimiz” desturunun hayat bulduğu bir sürece girmiş bulunuyoruz. Maraş’ta aday olacak kişi kendisine şu soruları soracak. Kimse kendisine sormadan kendi kendisini imtihandan geçirecek; geçmiş yaşamımla bu değerleri temsil etmeyi hak ediyor muyum? Ben birey olarak bu halk için şimdiye kadar ne yaptım? Başkaları kan, ter içinde koştururken ben ne yapıyordum? Alevi Kürtleri meydanlarda, sokaklarda eylemde iken, ben hangi işlerle meşguldüm? Unutmayalım son 30 yıllık savaşta Maraş’lı olan 700 canımızı ve Maraş katliamı sırasında 110 canımızı kaybettik. Temsiline soyunduğum halkın evlatları gözaltında, işkencehanelerde, mahkemelerde, morg kapılarında direnirken ben nerede ne işle meşguldüm?

Allah, Muhammet, Ali, yardımcınız olsun. Sevgiyle kalın…

 

“Direnişe katkı sunmamız tarihsel sorumluluktur”

Avusturya’nın başkenti Viyana’da HDP ile dayanışma etkinliği düzenlendi. Mozaik Düğün Salonu’nda düzenlenen etkinliğe HDP İstanbul Milletvekili Turgut Öker de katıldı.

BERGER: HERKES ERDOĞAN’IN YENİLGİSİ İÇİN ÇALIŞMALI

HDP Avusturya Seçim Koordinasyonu tarafından organize edilen etkinliğin açılış konuşmasını yapan Richart Berger yaptı, seçmenlerden mutlaka oy kullanma ve oylarına sahip çıkmalarını istedi. “Türkiye’deki şartlar düşünüldüğünde kullanılacak oyların önemi artıyor” diyen Berger, seçmen olmayanların dahi barış ve özgürlükten yanalarsa seçim çalışmalarına katılmaları ve Erdoğan’ın yenilgi alması için katkı sunmaları gerektiğini belirtti.

ÖKER: MUTLAKA SANDIKLARA GİDİLMELİ

Etkinlikte konuşan Öker ise, “Kürtler, Aleviler, Türkler, Araplar, Ermeniler olarak 90 yıldır birbirimizden uzaklaştırıldık. HDP ise Türkiye’de gelmiş geçmiş hiçbir partinin yapamadığını yaptı. Hepimizi birleştirdi” diyerek, Avrupa’da yaşayan seçmenlerin mutlaka HDP için oy kullanması gerektiğini belirtti. Daha organizeli bir şekilde sandıklara gidilmesini de isteyen Öker, sandıklara sahip çıkılması için de canla başla çalışılması gerektiğini kaydetti.

‘DİRENİŞE KATKI SUNMAK TARİHSEL SORUMLULUĞUMUZ’

Cizre’deki sivil katliam ve halkın direnişine de değinen Öker, devletin halka topyekun savaş başlattığını belirtti. “HDP içerisinde yer alan diğer halklar olarak direnişe katkı sunmamız tarihsel sorumluluktur” diyen Öker, “YPG’nin mücadelesi ile sınır boylarında Alevi ve diğer halkların kan akmıyorsa, biz bunu yiğit Kürt evlatlarına borçluyuz” dedi.

Öker, Viyana ve yine çeşitli bölgelerden de bazı gençlerin kandırılıp DAİŞ’e katıldığını ifade ederek, örgütlülüğün güçlendirilmesine ihtiyaç olduğunu söyledi.

Öker, AKP ve Erdoğan’ın DAİŞ çeteleriyle ilişkisine de işaret ederken, savaş tezkeresine ‘evet’ oyu veren CHP’yi de eleştirdi.

Erdoğan’ın yasa tanımadığını ve tüm gücü elinde bulundurmak istediğini söyleyen Öker, halkın hesap soracağını vurguladı.