Ana Sayfa Blog Sayfa 6354

Türkiye Aleviliği’nin siyasal sorunu

ERWAN KERIVEL
(Alevilik üzerine araştırmaları bulunan Fransız yazar)

Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması ve AKP hükümetinin Suriye ve Irak’ta azınlıklara karşı yürütülen etnik temizlikteki rolü Alevi toplumunun geleceğinden endişe etmesi için yeterli sebepleri sunuyor. Günümüzde Alevileri bekleyen en önemli sınav gerçek bir siyasal program oluşturmak ile demokratik ve sosyal taleplerini taşıyabilecek yöneticilere sahip olmaktır. Bunun yolu Türk İslam sentezi ve milliyetçi kemalizmle taviz vermeden bir ideolojik kopuştan geçiyor.

Kısa süre önce Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına seçilmesi ülkenin en önemli kültürel ve dinsel azınlığı olan Aleviler tarafından bir tehdit olarak görüldü ve kadercilikle gölgelenmiş büyük bir hayal kırıklığı ile karşılandı. 2002’de iktidara geldiğinden beri Sünni çoğunluğun Alevi toplumuna karşı provokasyonları, göz dağı vermeleri ve tehditleri gitgide arttı : Alevi köylerinde cami inşaatlarının artması, çocuklarına din dersinin mecburi tutulması girişimleri, kamu hizmetinde kara listeye alınmaları, oruç tutmamaları yüzünden linç edilmeleri, ölüm tehditleriyle birlikte evlerinin işaretlenmesi, Cem evlerine yönelik saldırılar, mezarlıklarda yapılan tahribatlar vs…

Alevilerin Gezi eylemlerine kitlesel olarak katılımı onları yeni cumhurbaşkanı için mücadele edilecek bir düşman haline getirdi. Ancak Aleviler net bir siyasal mesajın ve siyasi talepler programının etrafında birleşmekte zorlanıyorlar. Bu durum 15-20 milyon nüfusa sahip bu toplumun siyasi duruma etki etmelerini ve seçimlerde bir ağırlığa sahip olmalarının önüne geçiyor. Zorunlu asimilasyon tehlikesiyle karşı karşı olan Alevi toplumu önemli bir sınavla karşı karşıya : siyasi olarak var olma sınavı. Bu sınavın yolu geçmişten gerçek bir kopuş anlamına gelecek siyasi tercihlerden geçiyor.

Siyasi bir platform kurabilecek yöneticilere sahip olmak

Türkiye’deki ve Avrupa’daki göçmen Alevi toplumunun dernekleri çok sayıda ve bölünmüş durumdalar, bu da düşmanlarının işini kolaylaştırıyor. Hatta bazı derneklerin yöneticileri on yıllardır derin devletle ilişkideler. Kimileri de Aleviliğin Türk-İslam sentezinin bir parçası olduğunu iddia ederek ve Türkiye Kültür Bakanlığı’ndan müslüman bir azınlık olarak tanınmayı isteyerek Erdoğan’la ittifak içinde olmaya hazır olduklarını gösteriyorlar. Bu zayıf düşürme girişimleri on yıllardır İzzettin Doğan ve Cem Vakfı tarafından yürütülüyor. Bu akım Avrupa’da da varlık gösteriyor, Osmanlıların ve Cumhuriyetin ilk yıllarının kemalist ideologlarının yapmaya çalıştığı gibi bu topluma islami bir nesep uydurmaya çalışıyorlar. Bu doğrultuda ilk akıllarına gelen  o dönem çoğunlukla “Kızılbaş” olarak adlandırılan Alevilerin diğer dini azınlıklarla (özellikle de Hristiyanlarla) eşit haklar talep eden demokratik bir platformun etrafında birleşmesinin önüne geçmek için ellerinden gelen herşeyi yapmak oldu. Markus Dressler’in kısa süre önce yayınlanan « Writing Religion, the making of Turkish Alevi Islam » araştırması bu konuda çok değerli bir çalışmayı teşkil ediyor.

Alevi yöneticilerin başka bir bölümü ise yeni devletin “laik” vaatlerinde Sünni müslüman çoğunluğun içinde yavaş yavaş asimile olmanın önüne geçme ümidini bularak Cumhuriyetin ilk yıllarından beri kaderlerini Kemalizme bağlamaya karar verdiler. Koçgiri ve Dersim katliamları ile karanlık faşist ülkücüler tarafından Alevilere karşı düzenlenen Maraş, Malatya ve Çorum pogromlarında ordunun rolüne rağmen CHP’ye verilen oylar, Cem evlerine asılan Atatürk resimleri ve kendilerinden nefret eden Cumhuriyetin kurumlarına duyulan kör güven uzun süre boyunca değişmez bir kural olarak kaldı.

70’li ve 80’li yıllarda askeri darbelerle birlikte Alevilerin büyük kısmı yasadışı aşırı sol gruplara dahil oldu, bu durum onları Türk devletiyle açıkça karşı karşıya getirdi ve kaçınılmaz olarak Avrupa’ya kitlesel siyasi sürgüne yol açtı. Böylece toplum gelecekteki siyasi yönetici kadrolarından mahrum kaldı. Bu kişilerin bir kısmı Avrupa’daki ilk Alevi derneklerinin kurucusu oldu, bu şekilde Alevi kültürünü göç edilen ülkelerde yaşatmaya çalıştlar. Ancak bu grupların ülkede kalan toplumun üzerindeki etkisi çok sınırlı oldu.

Yöneticileri tarafından hiçbir özel program hayata geçirilmediği sürece Alevilerin seçimlerde oy kullanmamak ya da daha geniş çıkarları temsil eden bir adaya yönelmek dışında bir seçenekleri kalmıyor. Son seçimlerde azınlıkların ve Kürtlerin adayı olan Demirtaş Alevi toplumundan anlamlı ölçüde oy alabildi. Alevilerin geleneksel olarak oy verdiği CHP -70-80’li yılların Alevi karşıtı pogromlarının sorumlusu- MHP’li faşistlerle ortak bir aday çıkardı, üstelik bu aday dini referanslara sahipti. Bu sebeple Alevi derneklerinin bir kısmı İhsanoğlu’na destek vermeyi reddettiler.

Bağımsız olarak var olmak için birleşmek

Bugün Alevi toplumu için en önemli sınav bağımsız olarak var olabilmek için birleşmek olarak ortaya çıkıyor. Bunu başarabilmek için özelliklerinin -yani inanç, felsefe ve ibadet anlamında İslam’ın dışında yer alan, baskıcı Pan-Türk milliyetçiliğini reddeden çünkü “72 millete bir nazarda bakan”, çok etnili (Türk, Kürt ve Arap) kültürel ve dini bir topluluk- net bir tanımı şart.

Bu büyük ideolojik kopuş yüzyıldır süre giden Türk-İslam sentezi ve Türk milliyetçiliğine asilimilasyondan koparak asli ve hakiki Aleviliğin köklerine dönüş anlamına gelecektir. Burada soru toplumun hangi yöneticilerinin bu zaruri mücadeleyi taşıyabilecek kapasitede olacaklarıdır. Bu soru henüz cevabı verilmemiş olarak durmaktadır.

Kürt ve Arap (Nusayri) Alevilerinde onları ezen Türk milliyetçiliğinin baskısından kurtulmak için gerçek bir irade mevcuttur. Türkiye’de ve Avrupa’da tarihçiler, araştırmacılar, aydınlar ve gazeteciler bu yönde çalışmaları cesaretle yayınlamaktadır. Alevi dergileri başka azınlıkların trajik kaderlerine ve kendi toplumlarının kurbanı olduğu asimilasyona düzenli bir şekilde yer vermektedir. Alevi toplumu ihtiyacı olan yöneticileri şüphesiz bu entelijensiyadan çıkaracaktır. (28 Eylül 2014)

(www.repairfuture.net)

Kürtlerin ve Ermenilerin hafızasında Kirvelik geleneği

1915 öncesi Kürt-Ermeni ilişkilerine dair az bilinen hususlardan biri farklı gruplar arasında “sanal akrabalık” ilişkileri kuran kirvelik geleneği. Ermeni soykırımına dair Diyarbakır bölgesindeki toplumsal hafızayı ele alan “Yüz Yıllık Ah, 1915 Diyarbekir” kitabının Adnan Çelik’le birlikte yazarı olan Namık Kemal Dinç ile kirveliğin anlamı, Kürtlerin ve Ermenilerin hafızasındaki yeri ve toplumsal işlevi ile ilgili konuştuk. (www.repairfuture.net)

Kirvelik az bilinen bir olgu. Batı’da farklı, Kürt bölgelerinde farklı bir anlamı var. Kirvelik nedir, biraz anlatabilir misiniz ?

Müslümanlıkta erkek çocuklarının sünnet edilmesi bir kuraldır. Hatta onların dine girişini sembolize eder. Kirve, bu İslami kural için gerçekleştirilen sünnet ritüelde rol oynayan kişilerden birine verilen sıfattır. Buna göre kirve olan kişi, sünnet ritüelinde çocuğu kucağına alır, korkmaması için onu teskin eder, eliyle çocuğun gözlerini kapatır ve işlem gerçekleşir. Kirve sünnet ritüelinde rol oynayan kişiye verilen isim olsa da, kirvenin rolü ve kirvelik orada bitmiyor, aksine orada başlıyor. Artık kirve olan kişinin ailesiyle sünnet çocuğunun ailesi arasında yakın bir ilişki, bir nevi akrabalık kuruluyor. Ancak bu dostluk, yakınlaşma çok temel bir kuralla perçinleniyor: kirve olan aileler arasında evlilik yasaklanıyor.

Bu konuda araştırmaya başladığımda kirveliğin bütün Türkiye’de yaygın olduğunu düşünüyordum. Hatta İslam coğrafyasının tamamında var olduğunu düşünüyordum.  İçinde yetiştiğim Alevi toplumu itibariyle çocukluğumdan beri deneyimlediğim bir gerçeklikti. Alevilerde kirvelik musahiplikten sonra gelen çok kuvvetli bir ilke olarak var. Bu araştırmaya başladığımızda Diyarbakır’da Kürtler hep Ermenilerle kirve olduklarından bahsettiler. Ancak araştırınca gördüm ki Türkiye’nin Sivas’tan Batı tarafında kirvelik hiç düşündüğümüz kadar yaygın değil.

Batıda nasıl biliniyor kirvelik ?

Bu konuda yapılmış ilk ve tek kitap çalışmasının sahibi olan Ayşe Kudat’a göre Türkiye’nin batısındakiler doğudan gelenlerden duyup öğrenmişler kirveliği. O sebeple kirve, batıda çocuk sünnet edilirken kucağına alıp gözlerini tutan, bu ritüelde rol oynayan kişi olarak bazen bilinir bazen bilinmez. Ama biçilen bütün anlam bu kadardır.  Ama Sivas’ın doğusunda o andan itibaren gerek o kişi, gerek o kişinin ailesiyle bir akrabalık ilişkisi kuruluyor. Ve bu öyle basit değil, güçlü bir akrabalık ilişkisi. İki aile birbiriyle çok yakın bir ilişki içine giriyorlar. Neden ülkenin batısında bu kurum yok? Ülkenin doğu tarafında çok daha fazla etnik ve inançsal farklılıkların iç içe yaşıyor olmasından kaynaklı diye düşünüyorum. Sadece Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki çoğulluktan bahsetmiyorum. Başka farklı gruplar da var. Ezidiler var, Aleviler var, bugün ismini unuttuğumuz pek çok farklı inanç ve etnik grup var. Diyarbakır’da Yahudi, Rum, Ermeni, Süryani, Alevi, Ezidi, Şemsi, pek çok grup birlikte yaşıyorlardı. Bu karmaşık toplumsal yapı ülkenin doğusunda kirveliğe zemin sunan toplumsal gerçekliktir diye düşünüyorum. Batıda da elbette toplumsal farklılıklar var, ama bu kadar iç içe geçmiş topluluklar değiller.

Kürt bölgelerindeki kirveliğin anlamı nedir ? Neyi kapsıyor bu sanal akrabalık ?

Kirvelik sadece Hristiyanlarla Müslümanlar arasında kurulmuyor. Bu kirvelik ilişkisi bugün en çok Aleviler ve Ezidiler tarafından devam ettiriliyor.

Aleviler kirveliğe nasıl bir anlam yüklüyor ?

Ezilen, mağdur durumda olan topluluklar daha fazla kirveliği sahiplenmişler. Ezidiler ve  Aleviler bugün azınlıktalar, daha fazla baskıya maruz kalan bir konumdalar. Dolayısıyla azınlıkta olmanın getirdiği bir haleti ruhiyeyle diğer topluluklarla ilişki kurabilmek için bu mekanizmayı geliştiriyorlar diye düşünüyorum. Araştırmalarımız sırasında bazı Sünni din adamları kirveliğe bu kadar önem vermediklerini belirttiler. İslami bir rituel diyoruz ama bu islami ritüeli bir şeyh o kadar önemsemiyor. Ama bir Alevi, bir Ezidi daha çok önemsiyor. Bu durumun inancın ötesinde toplumsal konumla alakalı olduğunu düşünüyorum. Toplum içerisinde azınlıkta olmaları ve daha fazla kendilerini koruma arayışı içinde olmalarıyla alakalı.

Nasıl bir anlam biçiliyor dersek, kirveliğin ikili bir işlevi var. Birincisi kirvelik kurulan aileyle evlilik ilişkisi yasaklanır. Yani kirvelik ilişkisi kurduğun aileden biriyle evlenmek bundan sonra tümüyle yasaktır. Bunun sınırı da yok. Yedi nesil sonra dahi evlenilemez. İlelebet ve ailenin tüm üyeleri için geçerlidir bu yasak. Yasaklamak aslında bir taraftan ilişkiyi düzene sokmak anlamına geliyor.

İlginç olan şu: kirveliğin yaygın olduğu bölgelerde akrabalarla evlenmek yasak değil. Hatta tam tersine çok yaygın, bazı aileler için tercih edilen bir durum.

Evet, endogami çok yaygındır. Ama çekirdek aile içinde, kardeşler arasında evlilik yasaktır. Kirvelik bu anlamda ilişkiyi amca ya da teyze oğlu düzeyine değil, kardeşlik düzeyine getiriyor. Kardeş olmanın getirdiği bir hukuktur evliliği yasaklamak. Yoksa endogami çok yaygın. Örneğin bizim ailede amca çocuklarıyla evlenmek adeta bir gelenektir, daha yeni yeni kırılıyor. Kirvelik evliliği yasaklıyor dediğimizde araya bir takım sınırlar koyuyor gibi düşünüyoruz, aksine kardeş düzeyine getirdiği için sınırları kaldıran bir yaklaşım.

Mahrem-namahrem kavramı çerçevesinde düşünmek gerek belki. Örneğin eve yabancı bir erkek girdiğinde kadınlar orada bulunmamalı gibi sınırları da ortadan kaldırıyor sanırım.

Hepsini ortadan kaldırıyor. Aynı aile gibi olmayı getiriyor. Kesinlikle evliliğin yasak olduğunu bildiğin bir ailenin ferdiyle kadın ya da erkek olsun, yakınlaşman çok daha kolay. Sonuçta evlilik yapamayacağını biliyorsun, bu bir kural, bunu çiğnemek mümkün değil. Ki buna ilişkin bir sürü hikaye, şarkı, türkü, destan var. Murathan Mungan’ın Mahmut ile Yezida’sı böyle bir şeydir. Şivan’ın okuduğu Kirivo, ya da Gülistan’ın okuduğu Sinanê Kiriv parçası hep bu hikayeleri anlatır. Yani kirve olduğun ailenin kızıyla ya da oğluyla evlenmem mümkün değil. Aşık olabiliyorsun fakat o işte umutsuz, sonu olmayan bir aşka yol açar.

Müslüman ve Hristiyan topluluklar zaten farklı dinden kişilerle evliliğe sıcak bakmazlar ama sonuçta bu yasağı aşan örnekler var. Öyle anlaşılıyor ki kirvelik bu yasakların da ötesinde bir anlam içeriyor.

Buna uhrevi, dini bir boyut katıyor. Farklı inançtan insanların ortaklaştıkları, kesiştikleri bir yer olması açısından da önemli. Çünkü özellikle azınlık gruplarının kirve olarak diğer grupları tercih etmesinin önemini görmek gerek.

Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Nesturiler diğer gruplardan tercih ediyorlar kirvelerini değil mi ?

Mutlaka dıştan bir grupla kirvelik ilişkisi kurulmalı diye bir kural yok. Çünkü son yüzyıldır homojenleştirme siyaseti sebebiyle bu konuda sorunlar yaşanıyor. Ermeni kirve bulmak örneğin o kadar kolay değil. Ama Ezidilerle Alevilerin hala Sünnilerden kirve tercih etme durumları var. Örneğin Ezidilerin Şengal katliamına dair “Kirvelerimiz bu Işid’i getirdiler” demeleri Araplarla ve Sünni Kürtlerle kurdukları kirvelik ilişkisini işaret ediyordu. Kendi ailemden bahsedersem benim kirvelerim Bingöllü Şafi Kürtlerdir. Hala bu gelenek bu şekilde devam ediyor.

Alevilerin aslında en çok çekindikleri toplulukların başında geliyor Şafiiler.

Evet. Çocukluğumdan beri anlayamadığım bir hikayeydi bu. Şimdi bu araştırmayla birlikte anlıyorum.

Bu bir koruma ihtiyacı, “bizi korusunlar” diye yapılan bir tercih olabilir mi ?

Koruma duruma göre değişir belki. En azından arada bir ilişki kurulabilmesi olanağını yaratan, yakınlaşmayı sağlayan bir kurum aslında. Aksi durumda çok fazla gerginleşilebilecek, sorun yaşanabilecek, inanç üzerinden çatışmaya dönebilecek durumlar varken onu yumuşatan ve ilişkiyi güçlendiren bir özellik taşıyor. Evliliği yasaklarken kardeşleşmeyi beraberinde getiriyor. Örneğin kız kaçırmaların önüne geçmiş oluyor. O eve girip çıkmanın sağlanması, o evde ailenin tüm fertlerinin kalabilmesi çok önemli şeyler. Bugün bile topluluklar arasında inanılmaz duvarlar var. Türkiye toplumunda kendinden olmayan gruplara karşı çok fazla güvensizlik var. Aslında bu güvensizlik duvarını kırmaya dönük çok önemli ve dini işlevi olan bir toplumsal kurum kirvelik. Dini bir ritüelin yerine getirilmesi sürecinde rol almak üzerine kurulu olsa da toplumsal ilişkilerin geliştirilmesine dayalı bir toplum aklının, yasasının ürünü olarak değerlendirmek gerek.

Farklı toplumlar ve bağlamlar da olsa, vaftiz babalığı ile bir benzerlik kurulabilir mi ?

Çok benziyor aslında. Böyle bir şeyden ilham almış olma olasılığı da yüksek. Ama vaftiz analığı ve babalığı hem kadın hem erkeğin rol oynadığı bir süreç. Kirvelikte sadece erkek rol oynuyor. Ama o erkek üzerinden bütün aileyle kirvelik ilişkisi kuruluyor. Vaftiz babalığıyla şöyle bir benzerliği de var: sünnet ritüelinde rol alan kişiler sünnet olan çocuğun tüm yaşamı boyunca onunla ilişkilenmek, ona destek vermek, onun yanında olmak gibi bir yükümlülüğü var.

Neleri içeriyor bu yükümlülük ?

Sünnet ritüelinde o çocuğun giyiminden, kuşamından, sünnet düğünü sırasında yapılacak harcamalardan, o çocuğun okula başlamasından evlenme zamanına kadar bütün süreçlerde çocuğa yardım edecektir. Çocuğun yanında olacaktır. O ilişkinin süreklileşmesi söz konusu.

Bazı Kürt aşiret konfederasyonlarının içinde, özellikle Midyat bölgesinde, Hristiyan grupların da yer aldığını biliyoruz. Acaba kirvelik bir aşiret konfederasyonu içinde yer almayan Hristiyanlara hitap eden bir toplumsal kurum mu? Çünkü aşiret mensupları zaten o aşiretin koruması altında kabul ediliyordu.

Bahsedilen konfederasyonlar 1860’lardan sonra kuruldular. Öncesinde ağırlıklı olarak beylikler sistemi kuvvetliydi. Beylikler dağıldıktan sonra bir karmaşa dönemi vardır, o dönemde birbirine yakın olan aşiretler konfederasyonlar kurmuştur ki kendilerini koruyabilsinler. Örneğin Milli aşiretinin içinde Süryaniler, Ezidiler, Araplar var.  Ama 1860’ların öncesinde beylikler döneminde Hristiyanların koruması Mir’in denetimi altındadır. Bu dönemde Hristiyanlar ve Müslümanlar Hans Lukas Kieser’in deyimiyle “tahammül edilebilir bir birlikte yaşam” kurmuşlar. O çok kimliklilik, kültürlülük birbirine yakınlaşmayı da beraberinde getiriyor, sadece koruma şemsiyesi değil.

Aşiret üyesi olanlar da bu anlamda kirveliğe başvurabildiler. Çünkü ilişkileri kuvvetlendirme, toplumsal gerginlikleri ortadan kaldırmanın bir aracı olarak düşünülmeli. Ekonomik boyutuna da bakmamız lazım. Bu topraklarda Hristiyanlarla Müslümanlar arasında bir işbölümü var. Bu işbölümü kirvelik kurumunun anlaşılması açısından da çok önemli. Soykırım anlatılarında vardır hep “Onlar gittikten sonra burası çoraklaştı” meselesi vardır. Hristiyanlar için Meşrutiyete kadar silah taşımak, ata binmek, askerlik yapmak yasak. Hristiyanlar dolayısıyla zanaatçılıkla, esnaflıkla, toprakla uğraşıyorlar. Kürt beyleri bölgeyi ve tüm toplulukları idare ediyorlar. Aşiret olarak yaşayan Kürtler hayvancılık ve tarımla uğraşıyorlar. Diğer zanaat işlerini yaptıklarına dair bir örnek yok, bütün bu işleri Hristiyanlar yapıyorlar. Kürt aşiretlerinin hakim oldukları bölgelerde Hristiyan nüfus o dönem çok fazla. Kirvelik bu iki grubun birbirlerine ihtiyacından, simbiyotik ilişkisi ile de bağlantılı. Ekonomik olarak güçlü ilişkiler kuruyorlar ve bu ilişkileri perçinlemenin yolu da kirvelik. Bir Hristiyan’ın, Yahudi’nin dükkanına gidip rahatlıkla alışveriş yapmak, atının nalını, tarlasında dehresini, orağını onlara yaptırmayı içeren bir ilişkileri var. Bu durumu kirvelikle güçlendirdikleri kanaatindeyim.

Peki bugün durum nasıl ? Kirvelik nerede ve nasıl devam ediyor ?

Kirvelik azınlıkta olan ve daha fazla savunmaya ihtiyacı olan gruplar tarafından sahiplenilmiş durumda. En çok Aleviler arasında var. Daha sonra da Ezidiler arasında var. Aleviliğin bizzat inanç kurumları içerisinde ilk sıralarda değil. Ancak ikinci halka içerisinde yer alabilecek ve önemsenen bir kurum. Her sünnet ritüelinde mutlaka bir kirve olur. Ama Aleviler bugün kirveleri daha çok Aleviler arasından seçiyor. Ezidilerde hala devam ettiğini görmekteyiz.

Türkiyeli Ermenilerde kirvelik devam ediyor mu ?

Hiç duymadım. Türkiyeli Ermenilerin bu yönde hafızası ne kadar var bilmiyorum. Ama bugün olabildiğince Müslümanlardan uzak durmak, koruma aramaktan ziyade kaçmak gibi bir yaklaşımları var. İsmail Beşikçi 1968’de basılan ”Doğu Anadolu’nun Düzeni” kitabında Süryaniler ile Kürtler arasında kirvelik ilişkisinin devam ettiğini söylüyor. Ama bugün ne kadar devam ediyor, elimizde yeterli bilgi yok.

Bugün Diaspora Ermenilerinde kirveliğe dair bir hafızanın olmadığını görüyoruz. Bunu nasıl yorumlamak gerek ? Neden kirveliğe dair anılar aktarılmamış ?

Hafıza çok seçici ve bugünden bakan bir şey. Geçmişi de bugünle birlikte yorumlayan bir şey. Kürtler neden kirveliği bu kadar çok hatırlıyorlar ? Çünkü Ermenilerle kendi mağduriyetleri üzerinden bir empati kuruyorlar. Ermenilere dair Kürtlerin hatıraları hep olumludur. Neredeyse idealize eden bir pozisyondalar. Nostaljik yaklaşımlar fazla, 1915 öncesine dair tozpembe bir tablo çizenler de var bunun içerisinde. Bu bize hafızanın oyunlarıdır. Bu durum kendi mağduriyeti üzerinden onun da mağduriyetini görme, onunla bir hemhal olma hali yaratırken, biraz da kendi payından bazı şeyleri görmezden gelmeyi getiriyor. Ermenilerin seçici hafızasında olumlu şeylerin yer almaması, yaşadıkları travmanın aktarılması ve o travmada Kürtlerin olumsuz algılanmasıyla alakalı. Kürtler nasıl bugün Ermenileri hep olumlu hatırlıyorlarsa, Ermeniler de maalesef negatif algılıyorlar Kürtleri. “Kürtler bizim katlimizde rol oynadılar” gibi bir perspektiften yaklaştıkları, “Devletle birlikte hareket ettiler ve atalarımızı öldürdüler” diye düşündükleri için biraz bunu unutmuşlar.

O algıda kirvelik gibi pozitif bir hususa yer yok galiba.

Yer yok. Ama Kürtlerin istisnasız yüzde doksanının “Biz Ermenilerle iyiydik” derken kirveliğe vurgu yapması, aramızdaki ilişkinin iyiliğini, güzelliğini gösteren bir simge gibi kirveliği vurgulamaları da dikkat çeken bir şey.

Ermeniler ve Kürtler arasında kirve olmayanlar bile o dönem birbirlerine kirve diye hitap ediyorlar sanırım, değil mi ?

Evet. Bu artık bir gelenek haline gelmiş. Nasıl Kürtçe’de arkadaş “Heval” dersin, onun gibi “Kirve” diye birbirlerine seslenmişler. Bu hitap tarzı bugün en çok Dersim’de yaygındır. Dersimliler birbirlerine “Kirve” derler.  Ermenilere değil, kendi aralarında birbirlerine “kirve” diye hitap ederler. Bu düşündürücü bir şey. Hatta bu durum siyasi örgütlere yansımıştır. Dersim kökenli Tikko benzeri siyasi örgütler, nasıl PKK içinde “Heval” diye hitap edilirse onlar da birbirlerine “Kirve” diye hitap ederler. Bu da belki araştırılması gereken hususlardan bir tanesi.

Meclis’te muhalif televizyon kanallarına sansür

Hayri DEMİR 

İMC, Hayat TV, Yol TV, Özgür Gün TV ve TV10 gibi televizyon kanalları, Meclis’te keyfi bir şekilde sansüre maruz kalırken, kanalları izlemek isteyen milletvekillerinin talepleri de yanıtsız bırakılıyor.

Türkiye cezaevlerinde yıllardır kimi televizyon kanallarının keyfi bir şekilde izletilmemesiyle hayata geçirilen sansür, bu kez TBMM’de ortaya çıktı. Daha önce kimi cezaevlerinde başta İMC ve Hayat TV olmak üzere kimi televizyonlara uygulanan bu sansürün aynı şekilde Meclis’te de İMC, Hayat TV, Yol TV, Özgür Gün TV ve TV10 gibi birçok muhalif ulusal ve yerel televizyon kanalının merkezi sistemde yer almadığından dolayı izlenmediği öğrenildi. Meclis’te mevcut IP TV yayın sistemi teknik açıdan istenilen tüm kanalın izlenmesini mümkün kılmasına rağmen ve teknolojinin bütün imkânlarından yararlanılarak Yeni Halkla İlişkiler Binası’nda bulunan milletvekillerine ait odalarda ismi geçen televizyon kanallarının kısıtlandığı ve bunun uzun bir süreden beridir de devam eden bir sansür uygulaması olduğu öğrenildi. Türkiye’de basın üzerindeki “sansürün kaldırılması” iddiası 117’nci yılını geride bırakırken, Türkiye’nin yasama organı olan Meclis’teki kimi televizyon kanallarına dönük uygulanan bu sansür, Türkiye’nin basın özgürlüğü alanındaki karnesini de ortaya koyuyor.

VEKİLLER TALEP ETTİ SEKRETERLİK KARŞILAMIYOR 

Milletvekillerinin bu sansür uygulamasının kaldırılması ve kısıtlanan televizyon kanallarının izlenmesi amacıyla Meclis Genel Sekreterliği’ne yaptığı başvurular ise hep yanıtsız bırakıldı. En son HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, 18 Ağustos günü tekrar televizyon kanallarının izlenebilmesi için bu kanallarının televizyon yayın sistemine dâhil edilmesini talep etti. Bu talebin üzerinden iki hafta gibi uzun bir sürenin geçmesine rağmen halen kanallar sisteme dâhil edilmezken, HDP’li Sarıyıldız’a da konu hakkında herhangi bir yanıt verilmedi. Sadece Sarıyıldız değil, bu dönemde HDP’li 80 milletvekilinin neredeyse tamamı TV sistemine bu kanalların eklenmesi talebiyle sekreterliğe başvuruda bulundu. Ancak bugüne kadar uygulamanın kaldırılmasına dair tek bir adım dahi atılmadı ve halen söz konusu televizyon kanallarına dönük ambargo ve sansür devam ediyor.

MECLİS BAŞKANLIĞI DA SANSÜR KARŞISINDA SUSKUN 

Uygulanan bu sansüre dönük sessizliğini bozmayan birim olarak sadece Meclis Genel Sekreterliği değil. Kanalların TV sistemine eklenmesi için sorumlu olan Meclis Genel Sekreterliği’nin dışından Meclis Başkanlığı da suskunları oynuyor. Konuya ilişkin HDP Batman Milletvekili Ali Atalan, Meclis Başkanı İsmet Yılmaz’ın yanıtlaması talebiyle konuyu Ağustos ayı içerisinde Meclis gündemine taşıdı. Atalan, milletvekillerinin makam odalarında bulunan televizyonlarda bir kısmı yerel olmak üzere toplam onlarca TV kanalının izlenebildiğini ancak teknik açıdan mümkün olmasına rağmen Hayat TV, İMC TV, TV 10, Özgür Gün TV ve Yol TV gibi birçok kanalın sisteme eklenmediğinden dolayı izlenemediğini kaydederek, bu kanalların hangi kriterlere göre ve kim tarafından seçildiğini, neden milletvekillerinin önerisinin alınmadığını sordu.

‘HER KANALIN OLMAYIŞI AYRIMCILIK DEĞİL MİDİR?’

Atalan, Meclis Başkanı Yılmaz’a, TV’lerde kısıtlı sayıda kanal olmasının nedenini yönelterek, “Her kanalın olmayışı bir ayrımcılık değil midir” diye sordu. Son olarak, kısıtlanan bu televizyon kanallarının izlenmesi için herhangi bir çalışmanın olup olmadığını soran Atalan’a, şu ana kadar herhangi bir yanıt verilmedi.

SANSÜR YENİ DEĞİL 

Yanıtsız ve çözümsüz bırakılan bu sansür uygulamasının 2015’te hayata geçirilmediği öğrenilirken, söz konusu uygulamanın 2014 yılı ve öncesindeki yıllarda da geçerli bir durum olduğu bu dönemlerde aynı kanalların Meclis’te izlenilemediği öğrenildi.

‘GERÇEKLERİN HALKA ULAŞMASI ENGELLEN BİR ÜLKE’

Sansür uygulamasını sorduğumuz Hayat Televizyonu Program Koordinatörü Arif Koşar, “Artık hiçbir inandırıcılığı kalmamış olsa da AKP gibi demokrasi narası atanlara bir hatırlatma yapalım” diyerek, AKP’ye sadece milletvekilleri değil her insanın, hiçbir ticari ve siyasi baskı olmaksızın “haber araçlarına” ulaşabilmesi, yani “halkın haber alma hakkı” en temel haklardan birisi olduğu hatırlatmasında bulundu. Koşar, gerçeğin ve haberin halka ulaşmasının engellendiği bir ülkede, asgari bir demokrasiden bile bahsedilemeyeceğini söyleyerek, “Bu hakkın sınırlandırılması, insanlığın en ileri birikim ve değerlerinin ayaklar altına alınmasıdır” ifadelerini kullandı.

‘GERÇEK BİR HABER: BİZ VARIZ, BURADAYIZ’

Koşar, “AKP’nin, Meclis’te Hayat TV dâhil demokratik bir anlayışa sahip televizyon kanallarına ilişkin sansürü anti-demokratik olduğu gibi; iletişimin bu kadar geliştiği bir dönemde mantıksızdır, saçmadır” dedi. Koşar, şunları söyledi: “İlla ki ideolojik bir tutum almak istiyorlarsa ve televizyonumuzun yayını AKP’yi, onun holdinglerini, genel olarak Türkiye’nin egemenlerini rahatsız ettiyse, kusura bakmasınlar; gerçekleri suratlarına çarpmaya devam edeceğiz. Devekuşu gibi kafalarını kuma gömüp bu televizyonları görmek istemeyebilirler. Ama onlar için üzücü ve gerçek bir haber daha verelim: Biz varız, buradayız.”

CEZAEVİNDEKİ UYGULAMALARIN AYNISI 

Meclis’teki bu sansür ve ambargo akıllara cezaevinde hayata geçirilen aynı uygulamayı getirdi. Neredeyse Türkiye’deki bütün cezaevlerinde aynı kanallar, cezaevi idaresince çeşitli nedenler öne sürülerek kabul edilmezken, tutsakların talepleri kimi zaman akılları zorlayan “Altyazılardan gelen mesajlarla talimat alıyorsunuz” gibi gerekçelerle reddedildi.

HDP’Lİ SARIYILDIZ: İKTİDAR YANLISI OLMAYANLARIN SESİ KISILIYOR 

Konuya ilişkin açıklama yapan HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız ise, “Muhalif olan verili düzene entegre olmayarak, iktidar yanlısı yayın politikası izlemeyen yayın organlarının sesleri her yerde kısılmaya çalışıyor” dedi. Sarıyıldız, bu engelleme ve sansürün siyasi iktidarın talimatıyla uygulandığına vurgu yaparak, bunun demokratik olmayan bir yaklaşım olduğuna dikkat çekti. (Ankara/DİHA)

Yezit siyaseti

Muaviye soylu, Yezit siyaseti ne demektir? İslamı ve Türk halk kimliğini alet ederek; yalan, hırsızlık, talan, dolandırıcılık, edepsizlik, namussuzluk, ırkçılık, işkence, tecavüz, mağdur, masum ve mazlum olanı suçlamak, halkın kutsal değerlerini kullanmak, bayrak, ezan, vatan diyerek katliam için zemin hazırlamak, meydanlara elinde Kuran-ı Kerim’le çıkıp mukaddes hakikatleri kirli ve özel savaş politikasına alet etmek, Alevileri kirli, özel savaşın destekçisi yapmaya çalışmak vb. kepazeliklerdir!

Onca Muaviye kurnazlığı, Yezit siyasetine karşın 7 Haziran seçimlerinde beklediği “Hükümdarlık” konusunda sükutu hayal olan Hükümet/Devlet gizli defteri açtı. Gizli defterde “Başın sıkıştığında kirli özel savaş başlat!” diyor. Devletin bekasından miras, 12 Eylül faşizminden uyarlama kirli, özel savaş “nitekim” devreye girdi. Gizli defterde bir kirli, özel savaş kaidesi daha var. “Ey yüce devletin müdavimleri, kirli, özel savaşı yürütürken darda kalırsanız din, iman, ezan, Kur’an, bayrak, vatan” gibi “Mukaddes ve de ulvi mevzulardan söz edin!” ve dahi yetmez ise “Alevileri unutmayın! Alevilere, gerçek Türk ve Müslüman sizsiniz, cumhuriyet size emanettir!” diyerek “devletini, milletini seven, Türk/İslam olduğundan şüphe etmeyen Alevi temsilcisi bulun! Böyle Alevi temsilcisi yoksa ecdadınız Osmanlı’nın devşirme siyasetini hatırlayın. Ne yapıp edin Alevileri köşke, saraya davet edin. Sırtını sıvazlayın, cebine 5, 10 kuruş para koyun!” der. Bu mevzuya binaen devlet zevatı Kürt’ü katlederken Alevi’yi, Alevi’yi katlederken Kürt’ü methetmeyi ihmal etmez! Hadi diyelim bu değişmez bir devlet politikasıdır. Lakin “Alevi Temsilcileri” yıllardır oynanan bu Muaviye kurnazlığını göremeyecek kadar basiretsiz ve cahil midir? Muaviye kurnazlığına, Yezit siyasetine tav olan “Alevi temsilcileri” hak, hakikat, basiret, siyaset konusunda özel bir tercih yapmışlardır. Ne kadar ki Alevi Yolu ve erkanı “mazlum, masum ve mağdur olanın hakkını savunmak ibadet kabilindedir!” dese de yol ve erkan hakikati konusunda ezberci cehaleti pirlik, dedelik sanan, devlet/hükümetin boş methiyelerine tav olan, 5-10 kuruşa tamah eden “Alevi temsilcileri” olduktan sonra devlet/hükümet darda kalmıyor!

Muaviye soylu, Yezit huylu hükümetin 3 Haziran 2009’da başlattığı “Alevi, Kürt, Ermeni, Roman açılımı” ne oldu? Nice bedellerle fiilen kazanılmış ve meşrulaşmış hakları “tanımak”la açılım yapan hükümetin siyaseti 7 Haziran seçimlerinde Türkiye halklarının hakikatine tosladı. Hükümet “Kürt açılımı” için ne yapmamıştı ki?! “Eşbaşkanlığı” getirmiş, “değiştirilen köy, ilçe ve şehir adlarını geri vermiş!” bununla da yetinmeyip “Kürtçe dil kursu” açmamış mıydı? İşte size Muaviye oyunu, Yezit siyaseti! Hükümet “kendisi vermiş gibi” planladığı bu haklar halkın meşru demokratik mücadelesiyle zaten kazanılmıştı. Hele “Alevi açılımı” için yapılanlar Muaviye soylu siyasete “Rahmet okutacak” cinstendi. Alevilerin kutsal mekanlarını “Müze” yapan, müzeye girişi de haraca bağlayan devlet “Alevi açılımı” diye diye “Müzelere girişi ücretsiz” yapmasın mı?! Roman canların kadim Sulukule’sini tarumar eden “açılımcılar” Ermenileri de unutmadı! “Af edersiniz Ermeni dediler!” diyecek kadar edepsizlik eden efendiler, Ermeni soykırımının 100. yılında Çanakkale destanını hatırlayıp “uluslararası anma” yapmaktan geri durmadılar!

Muaviye soylu, Yezit huylu siyaset 13 yılda sadece bir tek şeyi değiştirmiştir. Devşirme Türklüğü, Kemalizm’i kendi denetimine almış, İslam’ı tamamıyla ticaret, siyaset çıkarcılığıyla piyasa malzemesine dönüştürmüştür. Şimdi 13 yıldır planladığı oyunu devreye koymuştur. 7 Haziran seçimlerinde hükümetin her türlü siyasetine karşın HDP barajı aşmış, TBMM’ye 80 vekil taşımıştır. HDP’nin demokratik başarısı Türkiye için adeta bir tür toplumsal rehabilitasyon anlamına gelmiş, Türkiye halkları yakınlaşmış, “Çözümsüz” gibi görünen sorunların çözülebileceği görülmüşken yeniden kirli, özel savaşa dönüldü. Ancak hakikat şu ki, artık subaylar bile kirli, özel savaşı istemiyor. Asker anaları, babaları, Türkiye toplumu devlet/hükümetin kirli özel savaş oyununu mahkûm ediyor. Hal böyle olunca devlet/hükümet içine düştüğü bunalım sarmalını dizginsiz şiddet politikasıyla aşmaya çalışıyor. 2013 Newroz’unda Sayın Öcalan’ın ördüğü barış politikasıyla başlayan “Çözüm süreci” karşısında devlet/hükümetin kirli, özel savaş politikası insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur! Hiçbir “Alevi temsilcisi” hiçbir şekilde insanlığa karşı işlenen suçların destekçisi veya ortağı olamaz!..

DAD: Kirli savaşa karşı kelam etmek şarttır

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), AKP’nin savaş politikası sonucu Kürdistan halkının katledilmesi, kültürel değerlerinin ve dağlarının bombalanması yazılı açıklamayla protesto etti. Geçtiğimiz günlerde AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ile görüşen söz de Alevi kaanat önderlerinin eleştirildiği açıklamada, “Bugünlerde yalanlarını örtmek, zulümlerini kamufle etmek amacıyla İktidar sahipleri kendilerine Alevi kanaat önderleri diyen düşkünler ile iş tutma peşindedirler. Toplumu yalan ve hileleri ile ikna etmeye çalışıyorlar. ‘Hayırları fethedip, şerleri defetmek günüdür’ dediği kahvaltı dinletisi yapılırken, Dersim’de ziyaretlerimiz bombalanıyor, orman yangınları, kadim kutsalımız Düzgün Baba’nın eteklerine varıyordu. Utanmadan, yüzü kızarmadan o masada oturanlar kimin bekçiliğini yapıyorlar” denildi.

Bu kirli savaşa karşı durmak şart

“Ülkemiz bugün iktidar sarhoşları tarafından kan gölüne dönüştürülmektedir. İktidarlarını ayakta tutmak adına hiçbir ahlaki ve insani değeri ciddiye almayarak, ülkenin evlatlarını, gençlerini, kadınlarını iktidarlarına kurban etmek istiyorlar ve her gün ciğerlerimiz parçalanıyor” denilen açıklamada, topluma şu çağrı yapıldı: “AKP devleti bugün sonucu bilmediği kirli bir savaşa girmiştir. Kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan İŞİD aklına tutulmuş katlediyor. Türkiye halklarını da bu kirli savaşa sürüklüyor, mesele vatan da değil kendi koltuğu, kendi kirli işlerini, kirli politikalarla gizleme hedefi. Canlara çağrımızdır, bu kirli savaşa karşı durmak, şerefli, vicdanlı yaşamak, geleceğine onurlu birkaç kelam etmek için şarttır.”

AKP’nin derhal savaştan vazgeçmesi gerektiğinin ifade edildiği açıklamada, halkların konuşabileceği silahsız bir ortamın oluşturulması gerektiğinin altı çizildi.

BASINA VE KAMUOYUNA

Hakikat gerçekler göz önünde dururken onların hayaliyle kendini kandırmak değil, çıplak gerçekliği toplumun değerleriyle gözler önüne sermektir. Yalan ancak sahibini kandırır.
Bugünlerde yalanlarını örtmek, zulümlerini kamufle etmek amacıyla İktidar sahipleri Kendilerine (Tüm düşkünlüklerine rağmen) Alevi kanaat önderleri diyen düşkünler ile iş tutma peşindedirler. Toplumu yalan ve hileleri ile ikna etmeye çalışıyorlar. “ Hayırları fethedip, şerleri defetmek günüdür” dediği kahvaltı dinletisi(Dinleti çünkü, kendine kanaat önderi diyen kimsenin fikri yoktu) yapılırken Dersim’de ziyaretlerimiz bombalanıyor, Yanan ormanlarımız Kadim kutsalımız Düzgün Baba’nın eteklerine varıyordu.Utanmadan, Yüzü kızarmadan o masada oturanlar kimin bekçiliğini yapıyorlar.Gerçi toplum artık düşkünlüklerine karar vermiştir.Hiçbir hükümleri yoktur.Toplumuna yalan söyleyenin tarihte de hükmü olmamıştır. Gerçeklik her gün yedikleri lokmada bile onlara haram olacaktır.
Biz Aleviler binyıllardır hakikatin direnişçi takipçileriyiz, Elbet konuşacağız fakat seni kurşunlayanla ne konuşacaksın, sana önce gözdağı verip yanına yedekleyenle ne konuşacaksın ya da konuşacaksan toplumun ne diyecek. Çünkü biz kurum yöneticilerinin tek başına hükmü yok, bizler toplumun ağır sorumluluğu ile hareket etmek durumundayız. Bu anlamda yapacağımız her görüşme bu sorumluluk ve hakikat algısı ile olmalıdır. Yalan ancak bir talana ortak olmak olur.

Ülkemiz bugün iktidar sarhoşları tarafından kan gölüne dönüştürülmektedir. İktidarlarını ayakta tutmak adına hiçbir ahlaki ve insani değeri ciddiye almayarak, Ülkenin evlatlarını, gençlerini, kadınlarını iktidarlarına kurban etmek istiyorlar ve her gün ciğerlerimiz parçalanıyor. Kin ve nefret yükseltilmek isteniyor. Ahlaki, insani değerlere sığmayan bu kan politikasını bilebile bir masaya oturmak ve oturup bu politikaları toplumun hakikatlerini göz ardı edip dinlemek kabul edilemez. İkrar verdiğin pirin mi yok ikrar verdiğin ziyaretin mi yok. Yok ise bizde karşılığın da yok, var ise ceddinin hakikat hükmü omuzlarındadır dur da düşün o zaman.Pir sultan’ı, Seyit Rıza’yı,Dersim’i düşün, Varto’yu düşün bir canın çıplak bedeninde ki vahşeti, bir evladın geçliğine doymamış özlemlerini düşün. Düşün de şu kelamı et, Zulüm edenler asla muvaffak olmayacaktır, gel sen bu koltuklar için zulüm etmekten koşulsuz vazgeç. İki lokma da ben alacağım deme çünkü; yiyeceğin lokma haram lokmadır.Pir Sultan’ın köpeklerinin bile yemediği lokmadır.

Demokratik Alevi Dernekleri olarak çağrımızdır.
Toplumumuz açısından ilkeli olan herkesle konuşuruz, ama değerlerimizle, hakikat düsturumuzla, Hakkın kelamı, Xızır’ın hikmeti ile cümle canın rızalık vereceği ile konuşuruz.
Bir dediği diğerini tutmayanla değil. Ağzından çıkanı gönül süzgecinden geçirenle, Dediğini tutanla ancak, Bizler yalan dolan toplumu değiliz, politika ahlaklı olur ise bizi bağlar. Ötesi boş laftır. Boş lafı darı boş olanlar dinler.

AKP devleti bugün sonucu bilmediği kirli bir savaşa girmiştir. Kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan İŞİD aklına tutulmuş katlediyor.Türkiye Halklarını da bu kirli savaşa sürüklüyor, mesele vatan da değil kendi koltuğu, kendi kirli işlerini, kirli politikalarla gizleme hedefi. Canlara çağrımızdır, bu kirli savaşa karşı durmak. Şerefli, vicdanlı yaşamak geleceğine onurlu birkaç kelam etmek için şarttır. Bu vatan cümle canındır, sahibi üzerinde tüm yaşayanlardır. Hak Yeri, Göğü kimsenin tapusuna vermedi, tek tapu cümlesi ile hak içinde yaşama dusturudur. Bir karınca hak aşkıyla çalışır, hak aşkına da yuvasını, rızkını korur. Bir karınca kadar da vicdanımız yok mudur? Bir kedi kadar ciğerimiz yok mudur? Bugün halklar kendini koruyor Rojava’da, Şengal’de, Varto’da, Silopi’de, Dersim’de Her can Hak katında zulme karşı kendini savunma canını, rızkını koruma hakkına sahiptir.Devlet ancak Hak ile kelam ederse konuşuruz, yalan ile konuşmak canını pazara sürmek olur.
AKP devleti bu savaştan derhal vazgeçmeli, Halkların onurlu konuşabileceği silahsız bir ortam meydana gelmelidir.Ötesi bilinmelidir ki Rızkın, Rızanın tükeneceği karanlık bir gelecektir.

MUTLAKA ONURLU BİR BARIŞ İLE HALKLAR KAZANACAKTIR.
DEMOKRATİK ALEVİ DERNEKLERİ 

Halk ‘Katil’in Kim Olduğunu Gördü..

MEHMET ALTAN

Seçimle gelen ama seçimle gitmek istemeyen bir siyasal iktidarın, yoksul halk çocuklarının canı üzerinden oynadığı kanlı oyunu bütün Türkiye gördü.

Büyük bir mezarlığa dönen ülkenin dört bir yanını dağlayan şehit cenazelerinde siyasal iktidara karşı artarak büyüyen bir öfke kabarması var.

Her bir şehit ailesinin feryadı yürekleri dağlıyor.

Dün de Şırnak’ta şehit düşen Yüzbaşı Ali Alkan’ın Jandarma Yarbay ağabeyi Mehmet Alkan’ın çığlığı vicdanlarda deprem yarattı.

Kardeşinin tabutuna sarılan Yarbay Alkan soruyordu:

“Bunun katili kim?

Bunun sebebi kim?

Şu güne kadar ‘çözüm’ diyenler neden şimdi ‘sonuna kadar savaş’ diyor?”
***
Katil kim biliyoruz…

Sebebini biliyoruz…

6 Haziran akşamına kadar ‘çözüm’ diyenler, 8 Haziran günü neden ‘sonuna kadar savaş’ dediler, biliyoruz.
***
Zaten gizli saklı bir şey de yok…

Son olarak da Sağlık Bakanı açıkça itiraf ediyor:

“10 Ağustos 2014’te, cumhurbaşkanı yerine başkanı seçmiş olsaydık, Türkiye bugünkü kaosu yaşayacak mıydı? Yaşamayacaktı.”

Recep Tayyip Erdoğan da 7 Haziran öncesi Başkanlık için “400 milletvekili verin huzur içinde çözülsün bu iş” dememiş miydi?

Ona göre AKP 400 milletvekili alamaz ise ülkeye huzur yok.
Bırakın 400 milletvekilini tek başına iktidar bile olamadılar.

O zaman müzik değişti, şimdi korkunç bir vicdansızlığın kurbanı olan halk çocuklarının cenazelerinde, bir el tabutun üzerinde, bir elde mikrofon nutuk atıyorlar:

“Bu şehidi uğurluyoruz. Ne mutlu onun ailesine, ne mutlu onun tüm yakınlarına.”

İçleri yanan şehit aileleri hiç de öyle düşünmüyor ama…

Hep bir ağızdan soruyorlar:

Neden bu ‘mutluluk’ hep yoksul ailelerin başına geliyor da bir tek iktidar mensubu bile bu ‘mutluluktan’ pay almıyor?
***
Siirt-Şirvan yolundaki saldırıda şehit düşen Jandarma Er Recep Beycur’un Erzurum’daki cenaze töreninde şehidin amcası Ömer Beycur, “kardeşi kardeşe kırdırıyor… Sayın Cumhurbaşkanı bunu bilsin. Ben bunu bu yaşa getirene kadar ne çektim biliyor mu? Allah’tan hiç mi korkmuyor? Bu genci buraya yatırdı. Kardeşi kardeşe kırdırıyor” diye haykırıyordu…

Sonra da ekliyordu:

“Allah rızası için yazın bunu.”

Oğlunun şehit olduğu haberini alınca, evlat acısına dayanamayarak kalp krizi geçiren baba Sebahattin Beycur’un katılamadığı bu törendeki amca Ömer Beycur’un haykırışından, siyasal iktidarın paçavraları, ‘Allah Rızası’ için tek satır bile bahsetmedi.
***
Çözüm süreci başladığında, barış için demokrasiye ihtiyaç olmadığı yalanı piyasaya sürüldü… Sorunu kalıcı biçimde çözecek olan demokrasi için tek bir adım bile atılmadı.

‘Başkan baba gelecek, her şeyi çözecek’ denildi. Aynı zamanda, çözüm süreciyle birlikte Türkiye’nin en karanlık yasaları çıkarıldı.

Çözüm süreci, faşist bir sistemin alt yapısının hazırlanmasının maskesi gibi kullanıldı.

En önemli getirisi, çocukların ölümünü durdurmaktı.

Seçimi kaybedince, bu tek olumlu kazancımızı da bir tekmede kenara fırlattılar.

‘Başkanlığı’ ele geçiremedikleri için oyunu tersine çevirip çocukları öldürtmeye başladılar… Belki ‘başkanlığı’ cenazeler üzerinden ele geçiririz hesabıyla…
***
Asıl amaçları olan Türkmenbaşı usulü bir başkanlığı gerçekleştirmelerini Selahattin Demirtaş önledi. Onun için bugün hedef halinde.

Apo’yu çok seviyorlar ama Demirtaş’tan nefret ediyorlar.

Bu ilginç bir çelişki.

PKK’nın kurucusu ve lideri Öcalan’la görüşüp, onu çok benimseyeceksiniz ama bir taraftan da demokratik kanallarda siyaset yapan adamı ‘düşman’ ilan edeceksiniz.

Neden?

Çünkü başkanlığa karşı çıktı, bu oyun bozuldu.

Şimdi, Demirtaş’ı siyasetin dışına atarak, başkanlığa itiraz etmeyi engelleyerek, kan ve gözyaşı üstünden dünkü çözüm sürecinin tam tersine bir oyun oynanıyor.

Kürtleri öldürerek, ayaklandırarak, Batı’da HDP’nin oylarını düşürüp, MHP’nin oylarını geri alarak, ‘ben acaba başkanlığı deneyebilir miyim’ çılgınlığının peşinde koşuyorlar ama bu kanlı oyun da tutmadı.

Halk ‘cinayeti gördü.’

Onun için kardeşinin tabutuna sarılan Yarbay Alkan soruyor:

‘Bunun katili kim?’
***
Anayasa”nın bir kez daha ırzına geçilerek Türkiye zorla erken seçime götürülüyor…

Neden? Çünkü AKP 7 Haziran’da seçimi kazanamadı.

Ama gene kazanamayacaklar.

O nedenle ‘sivil darbe’ girişimi de tezgâhlanıyor.

Neymiş:

“Artık ülkede sembolik değil, fiilî gücü olan bir cumhurbaşkanı var. İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiilî durumun hukuki çerçevesinin anayasal olarak kesinleştirilmesidir.”

Bu, Anayasa’yı ihlal suçunun işlendiğinin ikrarıdır.

Anayasayı ihlal suçunun cezası nedir?

Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesine göre ağırlaştırılmış müebbettir.
***
Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’yı ihlal ederek fiilî durum yarattığı yerde hukuksal bir düzen söz konusu olabilir mi?

Hırsızlık paraları gibi toplumun güvencelerinin de sıfırlandığı, şiddetin patladığı, gencecik çocukların siyasal ikbal uğruna ölüme gönderildiği bir kara dönemdeyiz.
***
Şehit düşen Yüzbaşı Ali Alkan’ın Jandarma Yarbay ağabeyi Mehmet Alkan’ın çığlığı bütün ülkede yankılandı.

Kardeşinin tabutuna sarılan Yarbay Alkan soruyor:

‘Bunun katili kim?

Bu iç kanatıcı sorunun, ülkeyi sarsan bu çığlığın yanıtını halk zorla sürüklendiği 1 Kasım seçimlerinde verecek.

Çünkü ‘katili’ bu sefer çok net biçimde gördüler.

Bizim gençler

Cepheden cepheye koşar
Bizim gençler yılmaz yılmaz
Denizler, dağları aşar
Bizim gençler yılmaz yılmaz
Yılmaz yılmaz
Doğu yılmaz, batı yılmaz, kuzey yılmaz
Yılmaz, yılmaz güney yılmaz
Bizim gençler korkmaz korkmaz – Zamani

Vicdanın tüketildiği günlerdeyiz. Katilin elini kolunu sallayarak aramızda dolaştığı ve katliam sonrasında haklılığına dair nutuklar attığı, utanmadığı bir zamanın içindeyiz.

Onun, onların varlığında kirlenmekteyiz. İnsanlığımızdan utanmaktayız!

Sessizliğin içinde resmedilen çıplak bedenimize bakarken, cesetlerimizin üstüne basıp pozlar verilirken ölmekteyiz. Öldürülmekteyiz.

Lakin ölümün, şiddetin ve katliamın olduğu her yerde direniş var. Direnenler var.

“Döğüşenler de var bu havalarda
El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapına kadar namuslu
Dağlara çekilmiş” – Ahmet Arif

Bizim çocuklar, bizlerin çocukları umuda barış ektiler. Geldiler. Gelip “yüreklerini yüreklerimizle ateşe” verdiler. Şehirlerimiz gibi yandılar, yıkıldılar, fakat boyun eğmediler. Tarihin derinliklerinden beslendiler, Hallac-ı Mansur, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedrettin, Seyid Rıza… Oluverdiler. Onurun baş tacı, güzelliği oldular.

Haksızlığa karşı, Ortadoğu coğrafyasında, yeniden yeniden insan olabilmeyi hatırlattılar. Örgülü saçlarıyla güzel kızlar, mahzun duruşları, bakışlarıyla delikanlılar, insanlık aleminin her parçasında bizlere vatan oluyorlar.

Bizlere onur bahşediyorlar, gurur bahşediyorlar…

Aşk olsun onlara…

Aşk olsun onlara ki; zulmün düzenini örenlere karşı bedenleriyle duruyorlar. Diktatörlük peşinde koşanların karşısında, seksen milyonluk bir halkın savunmasını üstlenebilecek cesareti gösteriyorlar. Türkiye sınırlarını aşıp Rojova’da, Güney Kürdistan’da, Irak’ta halkların umudu oluyorlar.

“Alnı çizgi çizgi zafer oyuklu
Anası ağlamış öfke yayıklı
Elinde dirgeni kara bıyıklı
Yiğitler yiğitler bizim yiğitler
Bizim yiğitleri bilmiyor itoğlu itler
O’nu bilmeyen şu uğursuz bit’ler
Yiğitler yiğitler bizim yiğitler” – Mahzuni Şerif

Onların gözlerindeki ışıkta biz, biz oluyoruz. Herkes kendisi oluveriyor.

Sivil Darbeci diktatörlüğün hedefinde, Kürtler , Devrimciler  ve Aleviler var !

İRFAN DAYIOĞLU

“Elbette aramızda derin ideolojik ayrılıklar olabilir. Elbette önceliklerimiz farklı farklı olabilir. Ancak  bir şey ortadaki biz birbirimizle uğraşırken hırsızlar evimizi soyup soğana çevirdiler. Bizim için iki yol var. Ya aklımızı başımıza alır Kürt ulusal Hareketi, Aleviler, Müslümanlar , işçi ve emekçi örgütleri bir barış ve demokrasi cephesinde birleşerek; bize zorla dayatılan savaşa karşı, kardeş boğazlaşmasına karşı güçlerimizi birleştirir ve AK-Saray yönlendirmeli iktidarı seçim sandığına gömeriz, ya da onlar bizi 12 Eylül’de olduğu gibi stadyumlara, Mamaklara, Metrislere ve de Diyarbakır zindanlarına gömerler. Bir üçüncü seçeneğimiz bulunmuyor  artık.”

AKP’nin on üç yıllık tek başına iktidar yıllarının başında demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler gibi AKP Programında yer alan “çağdaş demokratik değerler” adına  yarım kalan bir çok sözde açılım yapılmış, çözüm süreçleri başlatılmış, her ne hikmetse söz konusu tüm girişimler somut bir sonuca varmadan, hiç bir şey olmamış gibi gündem olmaktan çıkarılmıştır.

Bugün ise gelinen aşamada sözde demokratik iktidar, başında tek karar verici kişinin bulunduğu mutlak iktidara dönüşmüştür. 13 yılın sonunda yasama, yürütme ve yargı erkler ayrılığı ilkesine aykırı bir şekilde, devletin tüm kurumları AKP’nin,  AKP de  şef RTE’nin  kontrolüne girmiştir. Bütün bunlar olurken, ülkenin diğer siyasi partileri durumu seyretmekle yetindiler. Etkili bir muhalefetten ve iktidar perspektiften yoksun olarak AKP liderinin belirlediği gündemlerin peşinde sürüklendiler.

Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığımız bunca tecrübeye karşın, böylesi bir sonu öngöremediğimiz yetmezmiş gibi bugün hala oturup dizlerimizi dövüyoruz, 13 yıldır iktidarda olan AKP adım adım nasıl devlete egemen hale geldi? Kendisine ilerici, devrimci, sosyalist, sosyal demokrat diyenler uyuyor muydu? Ya da şöyle soralım; biz tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi birbirimizle boğazlaşırken mi bütün bunlar oldu? Oysa biz bütün bu yaşananlardan ders çıkardığımızı da söylüyorduk yazarak, anlatarak.  Ancak bugün geldiğimiz noktada hiç te ders çıkarmadığımız ortada değil mi?

İslam kılıflı faşist  AKP devleti;  bir yandan Suriye ve Irak’ta savaşan güçlerin en barbar kesimini destekleyerek bölgede olası devrimci dinamikleri ezmeye çalışırken, bir yandan da bölge ülkelerinin tümünde süren Kürt halkının özgürlük savaşını çeşitli yöntemlerle etkisizleştirmeye, ülkemizin ve bölgenin devrimci dinamikleriyle ittifak yapabilecek toplumsal kesimleri korkutarak olası demokratik   iktidar alternatiflerini doğmadan boğmaya çalışmaktadır.  AKP bu yüzden IŞİD ve türevlerine dayanarak bölgenin ilerici dinamiklerini dışarıdan dinci barbarlığın egemen olduğu bir coğrafya ile kuşatmaya çalışmaktadır.

7 Haziran seçimlerinde iktidarı kaybeden AKP,  muhalefetin çapsızlığından dolayı hala gündem belirlemeye ve düşük bir hükümetle ülkeyi yönetmeye devam ediyor. Bugün Erdoğan’ın başkan yapılmaması için ne kadar mücadele etsek te, geçmiş cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Anayasal bir değişikliğe gidilmeden Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini kabul ederek ve Erdoğan karşı ortak adaylar göstererek aslında Erdoğana başkanlık yolunu bu muhalefet açmıştır. Çünkü halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanı ile meclisin seçtiği bir cumhurbaşkanı aynı şey değildir. Elbette Erdoğan boşluktan yararlanarak ve mevcut anayasayı da çiğneyerek hareket etmektedir. Erdoğan  ve AKP mevcut anayasayı değiştirmeden sadece halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı ile başkanlık sisteminin yürürlüğe konulamayacağını elbette biliyorlardı. Ancak Erdoğan görüldüğü gibi şimdi anayasayı çiğneyerek tek adamlığı sürdürmekte ısrar etmektedir.

Yine seçimden sonra MHP’nin meclis başkanlığı seçimlerinde ve Kürt hareketine karşı başlatılan topyekün savaşta AKP’nin koltuk değneği olduğu ortada iken, CHP  AKP’nin koalisyon kurma adı altında oynadığı oyunu görememiş ve 45 günlük sürenin neredeyse tamamı heba edilerek Erdoğan’ın amacına hizmet edilmiştir. CHP Erdoğan yönlendirmeli oynanan koalisyon oyununda ancak figüran rolünü oynayabilmiştir.

AKP yetkisiz ve istifa etmiş bir hükümetle ülkeyi savaşa sokarak, komşularının iç işlerine karşırken,  ana muhalefet hala MHP ile bir hükümet kurulur-munun hesabını yapabilmektedir. Oysa MHP ile AKP yapışık ikiz kardeştirler.  Ne zaman devrimci, ilerici bir dalga yükselmişse, MHP onun önünde set olmuştur.

MHP iktidara gelme amaçlı, kitleleri  örgütleme amaçlı bir parti değildir. MHP bir misyon partisidir. Görevleri vardır, yeri ve zamanı geldiğinde o görevlerini icra etmek üzere derin ulusal ve uluslararası güçler adına harekete geçer.  Bugün de Kürt hareketine ve HDP ve HDK şemsiyesi altında, Birleşik Haziran Hareketi şemsiyesi altında bir araya gelen ilerici güçlere  ve hatta CHP içinde yer alan ilerici, demokrat milletvekillerinin de içinde yer aldığı Barış Bloku’na karşı; MHP gözünü kırpmadan AKP’nin yanında yer alır. Almaktadır da.  MHP bir devlet projesidir. Kullanım tarihi bitene kadar da sahnede kalmaya devam edecektir. Keza son günlerde asker cenazeleri bahane edilerek metropollerde Kürtlere karşı, HDp binalarına karşı Akp gençliği ve bozkurtlar ortak harekete geçmiş bulunmaktadırlar.

Sözün özü;  MHP yükselen Kürt Hareketine ve onunla müttefik olan  Alevi Hareketine karşı, Devrimci-Demokratik Harekete karşı, tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi karanlık görevler üstlenmekte beis görmemektedir. Her ne kadar MHP lideri Erdoğan karşıtı görünse de, ideolojik olarak bu iki parti yapışık ikiz kardeştirler. Her ikisi de aynı tabana hitap ettikleri için siyaseten kavgalı görünüyorlar. Oysa paylaşamadıkları sadece  iktidar olanaklarıdır. Çünkü Erdoğan hep bana rap bana demektedir.

Kürtlerin yanında Aleviler ve devrimciler de hedeftedir.

Faşist  AKP iktidarının “yeni süreç” diye ilan ettiği, gerçekte Türkiye ve Kürdistan halklarına karşı yeni bir savaş ilanından başka bir şey olmayan günümüz politikası sonucu  7 Haziran seçimlerinden  bu yana Alevilere yönelik saldırılarda belirgin bir artış oldu. Elbette bu bir rastlantı değildir.

AKP faşist iktidarının hedefi;  her ne kadar Kürt karşıtlığı gibi görünse de Suruç katliamında görüldüğü gibi asıl hedefi tüm devrimci, demokratik bileşenlerdir. Elbette Aleviler de bu politikadan nasibini alacaktı. Nitekim izlenen politikayı iyi takip edersek AKP faşizminin Kürt halkı ve devrimci güçlerle birlikte Alevileri hedef tahtasına yerleştirdiğini görürüz.

AKP iktidarı ve tekçi şefi Erdoğan son atamalarla kontrolüne aldığı TSK aracılığıyla Temmuzdan itibaren savaş uçakları dahil, bütün baskı ve terör araçlarını devreye soktu. Dinci ve ırkçı sivil faşistler devlet güçlerinin yanında ülkenin dört bir yanında Kürt halkına, Alevilere ve bir bütün devrimcilere  karşı harekete geçirildi. Suruç katliamı, bu politikanın zirvesi oldu.

Ancak bölgemizde görüldüğü gibi dinci faşistlerin Türkiye’de harekete geçirilmesi için uygun bir hedefin olması gerekiyordu. Mezhep çatışmasını uzun bir zamandır kışkırtıp duran dinci faşist iktidar açısından Aleviler bu amaç için biçilmiş kaftandı. Bakın son günlerde yaptığı açıklamalarının birinde  Erdoğan ne diyor: “Paralel örgütüyle, Bölücü örgütüyle, Mezhepçi örgütüyle, sözde aydınlarıyla, büyük bir ihanet şebekesinin koalisyonuna şahit oluyoruz.” Parelel ve bölücü örgüt  söylemiyle kimleri kastettiği biliniyor,  Mezhepçi Örgüt  dediği de Aleviler olsa gerek. Yani bu sözleriyle doğrudan Alevileri hedef gösteriyor.

Sözde aydınlar deyimiyle de aslında bir bütün Türkiye devrimci-demokratik hareketini ‘de sürdürdüğü soykırım amaçlı tutuklama operasyonlarının içine alıyor.  Bugün ülkede yürütülen gözaltı operasyonlarını iyi incelersek, çoğunluğu HDP ve KCK’ye yönelik olsada, hem tüm HDP bileşenlerine yani Türkiyeli demokratik-ilerici siyasal partilere, hem de Birleşik Haziran Hareketi bileşenleri de içinde bir çok devrimci harekete karşı da operasyonlar sürmektedir. Amaç; olası bir erken seçimde bir yanda korku yayarak bazı güçlerin sandığa gitmesini önlemek,  bir yandan da doğal kitle önderlerini, parti yöneticilerini tutuklayarak seçim çalışmalarını sekteye uğratıp HDP’nin başarısını önlemeye çalışmaktır

Aleviler tarih boyunca egemenlere karşı duruşlarıyla, her zaman ezilenin yanında tavır alışlarıyla  her kriz döneminde dün Osmanlı’nın, bugün de Türkiye’nin  şamar oğlanları gibi algılanıyorlar.  Aleviler inaçları gereği nerde bir devrimci kalkışma varsa, nerde haksızlığa ve zulme karşı başkaldırı varsa orada mazlumun safında yer aldıklarından dolayı da hep gerici egemenliğin hedef tahtası olmuşlardır. Türkiye ve Kürdistan’da Aleviler dinci faşist iktidar ve onun başındaki ‘uzun adam’ için Hitler’in Yahudileridir adeta.

Alevilerin son yıllarda nasıl büyük bir tehdit altına alındığını söylemeye gerek yok. Sadece İŞİD denen katil sürüsünün Hatay’ın yanı sıra artık Türkiye’nin iç kesimlerindeki Alevileri de tehdit etmeye başladığını hatırlatmak yeter.

Alevilerin yaşam endişeleri artıyor

Dikkat ederseniz son günlerde Alevi evleri işaretleniyor.  Aleviler fişleniyor.  Alevi kurum yöneticiler ve kanaat önderleri hedef haline getiriliyor. Yandaş medya hükümet siparişlerine uygun Alevileri hedef gösteren manşetler hazırlıyor.

“IŞİD: Barbarlık Devleti” adlı kitabın yazarı Heysem Menna, bir röportajında “IŞİD’in Türkiye’de 3 binden fazla üyesi olduğunu, şu an Suriye’de IŞİD saflarında 600 civarında Türk vatandaşının çatışmalara katıldığını” ifade ediyor.

Menna’nın diğer önemli uyarı “bence IŞİD Türkiye’de de Alevilere, Kürtlere, azınlıklara saldırabilirler. DAEŞ Türk-Sünni olmayan gruplara saldırmaya çalışacak” diyor.

Alevilerin dünyasındaki endişe büyük. IŞİD’e yönelik göstermelik sözde operasyonlar, Alevileri “tehdit” göstererek bu endişeleri daha da artırıyor.

Daha bir kaç gün önce Üsküdar Kirazlıtepe’de Alevilere ait evler, Maraş katliamından hatırladığımız çarpı işareti ile fişlendi ve Serpil – Ali Ekber Kartal çiftinin evinin önüne bomba süsü verilmiş paket bırakıldı.

Son iki hafta içinde Alevilere yönelik çok sayıda tehdit ve saldırılar yapıldı. Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynal Odabaş, Cemevinden çıkıp evine gittiği sırada arabası kurşunlandı. Hemen arkasından, “Aleviler Barış İstiyor” konulu toplantıya katılmak için İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıkan Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Baki Düzgün, eşi Yurdanur Düzgün ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir’in içinde bulunduğu araca,  Ankara’ya 80 km kala uzun namlulu silahlarla ateş açıldı.

Şans eseri ölen ve yaralananın olmadığı bu olaylarla Aleviler korkutulmak sindirilmek marifetiyle toplumsal hak mücadelesinden uzak tutulmak istenmiştir. Son 1 yılda yaklaşık 20 kez meydana gelen bu olaylarda failler bulunamamış ya da emniyet güçleri tarafından “çocuklar yapmıştır” türden trajik açıklamalarla geçiştirilmiştir. Bu saldırılar karşısında emniyetin tutumu ve faillerin bir türlü bulunamaması gösteriyor ki, bu işaretlemeleri çocuklar değil “iyi çocuklar” yapmıştır.

Bugün yetkisiz hükümet ve cumhurbaşkanı tarafından bir yangın yerine çevrilen ülkemizde tüm bu tehditlere karşın Aleviler barış iradesinden yana tavır almışlardır. Alevilerin Barış Bloku’ndan yana tavır alması, 7 Haziran seçimlerinde kendi kurum temsilcileriyle HDP listelerinden meclise girmesi  birilerini telaşlandırmış olacak ki, saldırılarına ve korku politikalarına hız verdiler. Ülkenin her yanı yangın yeri iken, savaş çığlıkları her yanı kaplamışken Alevilerden çıkan Barış çığlığı belli ki savaş isteyenlerce önlerinde engel olarak görülmüştür. Bundan dolayı Aleviler de diğer demokratik güçler gibi iktidarın hedefi olmuştur.

Mevcut gayri meşru hükümetin savaş kararı aldığı, kan gölüne dönen bölgemizde  sadece barıştan bahsetmek, herkese eşit mesafede durmak adına katliamlara tavırsız kalmak, Alevileri kendilerini bekleyen olası bir felaketten korumaz.

sadece sızlanmak, barış çağrıları yapmak yetmez !

Alevilerin katliam tehdidine karşı yapmaları gereken bellidir. örgütlenmek ve kendi öz savunmalarını oluşturarak ,devrimci güçlerle birlikte hareket etmek. Ülkemizin kan gölüne çevrildiği, en son Varto’da, Cizre’de, Silvan’da  görüldüğü gibi karanlık ellerce kanlı katliamların yapıldığı, Kürt kızlarının çıplak bedenlerinin teşhir edildiği, onlarca sivilin katledildiği, binlerce işyerinin yakılıp yıkıldığı bir süreçte  sadece sızlanmak, barış çağrıları yapmak bir işe yaramaz.

Bakın Vartoda olanlara; Varto olayları sonrası bölgeye giden HDP Heyeti sözcüsü Selma Irmak Varto’da katliam gecesi yaşandığını, ancak devletin bunun üstünü örtmeye çalıştığını vurguladı.  Selma Irmak,:“Devlet burada ne yaptı bilmiyoruz. Hiçbir görevli çıkıp açıklama yapmadı. Savcı ilçeyi terk etmiş, emniyet amiri görüşmedi, vali arazide olduğunu söyledi, kaymakam iki gün boyunca gelmeyeceğini söylüyor. Burada neler oluyor? Varto’da neler yaşandı? Mülki amirler sokağa çıkma yasağı sırasında ne yaptı, kaç insan öldü? Bu insanlar nerede. Beyin, saç ve kemik parçaları kime ait? İnsanlar bombalandı mı?” Bilmiyoruz dedi.

Alevileri de, kendisine karşı kurulmuş “ihanet odağı” içinde gören Erdoğan, açıkça IŞİD’e hedefi gösteriyor. Kendi mezhebinden olanlara, karşı mezhebi ortadan kaldırın emri veriyor. Bu durumda Aleviler sadece barış isteyerek, sadece davalar açarak kendilerini olası katliamlardan koruyamazlar.

Faşist iktidar bugün Kürdistanın dört bir yanında olduğu gibi Kürt , Arap ve Türkmen Alevilerin yaşadığı bölgelerde de kitlesel soykırım operasyonları yapmakta, halkı 90’lardaki gibi göçe zorlamakta ve bu amaçlı katliamları hayata geçirmektedir. Bundan dolayı artık pasif bir biçimde sadece söylemde kalan barış çağrıları ile yetinmek Alevileri de, Kürtleri de, devrimcileri de  katliamlardan korumaz. Savunmamız da, barış söylemimiz de, aktif olmalıdır. Tüm demokrasi güçlerini bir araya getiren birleşik bir muhalefetin öncülüğünde siyasetin yanında sokak direnişlerimizi de geliştirebilirsek  bu meşruiyetini yitirmiş darbe iktidarını geriletebiliriz.

Alevi askerin resmi cenaze töreni camide yapıldı

İzmir Foça’da PKK tarafından gerçekleştirildiği söylenen bombalı saldırıda hayatını kaybeden Er Özkan Ateşli’nin cenazesi İstanbul’da düzenlenen 2 farklı törenle toprağa verildi.

Samsunlu Alevi bir ailenin 2 çocuğundan biri olan Özkan Ateşli için ilk tören Esenyurt’taki Haramidere cemevinde düzenlendi. Cemevi’nde cenaze töreni yapılan Er Özkan Ateşli’nin naaşı daha sonra askeri tören için Ataköy 5. Kısım Camii’ne götürüldü.

Diğer tören ise Ataköy Camii’nde düzenlendi. Buradaki askeri törene ise yaşamını yitiren erin ailesi ve devlet yetkilileri katıldı.

Alevi askere 2 farklı cenaze töreni düzenlenmesi akıllara Askeri törenin neden cemevinde yapılmadığı sorusunu getirdi. Muhalifgazete.com’a konuşan yaşamını yitiren erin amcası, ‘Biz Alevi bir aileyiz şehidimizin cemevinden kaldırılmasını istedik burada helallik alacağız. Devlet töreninin Ataşehir 5. kısımda yapılacağını söylediler’ dedi.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı ve HDP milletvekili Ali Kenanoğlu yaşananlarla ilgili gelişmeleri ve tepkisini Twitter hesabından duyurdu ve Alevi asker için Cemevi yerine Cami’de tören düzenlenmesine tepki gösterdi ve ayrımcılık ve asimilasyonun ölünce de devam ettiğini vurguladı.

Kenanoğlu tepkisini ise; “Alevilerin dirisine de ölüsüne de asimilasyon uygulanıyor. Bir Alevi ailenin çocuklarını nasıl yolcu edeceğine müsaade edilmiyor, bu ne vicdana, ne dine, ne de insanlığa sığar. Ayıptır, günahtır, zulümdür” diyerek dile getirdi.

Kenanoğlu, Alevilerin asker olsalar da yaşamlarını yitirdiklerinde kendi ibadethanelerinde yolcu edilememelerine tepki gösterdi. ‘Bu dün de böyleydi bugün de’ diye konuşan Kenanoğlu, ‘Aleviler hep öteki’ dedi.

Erdoğan ne yapmak istiyor ?

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve gelmiş geçmiş tüm hükümetlerinin Alevilere yönelik bakış açısı istisnasız bellidir. Bu bakış yok saymacı ve en iyi dönemlerinde ise Devletin âli menfaatleri için kullanmaya yönelik “lütuf ve hoşgörü” şeklinde tarif edilebilir.  Bugünkü islamo faşist iktidar döneminde Alevilerin yaşadığı sorunlar azalmayıp gittikçe artmıştır. Önceleri sadece inançsal olan sorunlara bir de yaşamsal sorunlar eklenmiştir. Böylesi koşullar da doğaldır ki Aleviler; tehdit, hakaret ve fiili saldırılara karşı tedbir almakla karşı karşıyadır.

Tayyip Erdoğan mutlak hakimiyeti için Sünni çoğunluğun milliyetçi muhafazakar damarına oynarken, onların tarihi süreçlerden günümüze gelen önyargılı reflekslerini okşamaktadır. Bunun da en başında gelen Alevi düşmanlığıdır. Elbette  sadece Alevilere düşman değildir. O aynı zamanda, eşitlikten, özgürlükten, kardeşlikten, hukuktan, insan haklarından yana olan herkese düşmandır.  Son seçimle birlikte özellikle kendisine oy vermeyen Alevileri, devrimcileri, demokratları, aydınları  ve Kürtleri cezalandırmaya çalışıyor. Bu toplumsal kesimler üzerinde devlet terörü estirerek HDP’ye giden oyları azaltmak istiyor.

Erdoğan’ın belirlemesiyle seçimlerin 1 Kasımda yapılacağı belirtiliyor. AKP hemen hergün seçim anketleri yaptırmaktadır. Seçimler AKP’yi iktidara taşıyacaksa yapacaklar, eğer anketler tersini gösterirse de Suriye ile doğrudan savaşa girerek, olmadı Kandil’e karadan da saldırarak “savaş koşullarında seçim olmaz” denilip, seçimleri bilinmez bir tarihe erteleyecek ve gerekirse de meclisi bile fehsederek, tek başına Erdoğan’ın belirlediği bir hükümetle “normal seçim koşulları” oluşana kadar Tek karar vericisi Erdoğan olan bir sultanlık ile  Türkiye yönetilecektir. Tabi bunların hepsi ayrı ayrı senaryolar olarak gündemde tutulmaktadır. Hangisi, hangi koşullarda uuygulanabilir yaşayıp göreceğiz.

Erdoğan’ın kendi deyimiyle tek bir derdi var; “İslam, İslam, İslam”. Erdoğan ideolojik, teolojik, ekonomik, sosyal ve hukuksal olarak  siyasallaşmış Sünni İslam hegemonyasını inşa ederek Sünni –İslam egemenliğinin hakim kılındığı devlete uygun bir toplum yaratmak istiyor. Bunun için kendisini başkanlığa taşıyacak güçlü bir AKP iktidarı istiyor. Bu iktidarı kaybetmiş olmayı hazmedemiyor. Oynadığı bir kumardır. Ancak iktidarını yitirmiş bir AKP’nin param parça olacağının bilinciyle yasaları da, meşruiyet sınırlarını da zorlayarak bu seçim kumarını oynamaktan başkaca çare bulamamış görünüyor.

Erdoğan’ın 13 yıllık iktidarında söylemde çokça söylediğinin aksine demokrasi, çoğulculuk, laiklik, eşit yurttaşlık ve eşit haklar gibi evrensel dertleri yoktur. Onun tek derdi islam devleti kurmaktır. Bu amaca varmak için de ne gerekiyorsa onu yapmıştır ve eğer engellenemezse, yapmaya da devam edecektir.

Bu durumda ilerici güçlere, Kürt hareketine, Alevilere, Çevrecilere düşen, HDP şemsiyesi altında ortak bir blok olarak seçimlere katılmaktır. Dün bizler meclise denildi, şimdi de Bizler İktidara denilerek AKP hak etmediği mevzilerden de sökülüp atılmalıdır.

HDP’nin Alevi vekillerinden Davutoğlu’ya tepki

HDP’nin Alevi Milletvekilleri Turgut Öker ve Müslüm Doğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun geçtiğimiz cumartesi günü bazı Alevi dedeleriyle yaptığı toplantıyı eleştirdi.

Öker ve Doğan, bugüne kadar Alevilerin talepleri için adım atmayan hükümetin asıl derdinin Alevilik öğretisini yok etmek olduğunu ifade ettiler. HDP İstanbul Milletvekili Turgut Öker yaptığı yazılı açıklamada, AKP’nin 13 yıldır Alevilerin hak ve taleplerine ilişkin tek bir somut adım dahi atmadığını belirterek şunları dile getirdi: “AKP’nin ve Davutoğlu’nun Alevilere yönelik tutumunu değiştirmek için düzenleyeceği 100 kahvaltı, 100 öğlen yemeği, 100 akşam yemeği ve 100 çalıştaya daha katılınsa dahi Alevi kimliğinin tanınması ve taleplerinin çözümüne yönelik en küçük bir ilerleme kaydedilemeyeceği Einstein’ın ‘Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek’ sözü gibi tam bir ‘delilik’ haline gelmiştir.”

HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan da toplantıya ilişkin yazılı açıklama yaptı. Alevilik-Kızılbaşlık öğretisinin yok edilmek istendiğini belirten Doğan, hükümetin ocakları kurulacak vakıflar aracılığıyla kontrol altına alma çabasının da bu amacın bir parçası olduğunu ifade etti. Doğan, “Hükümetin bu projeden acilen vazgeçmesi gerekmektedir. Devlet aklının öğreti ve inancımıza karşı geliştirdiği bu yok etme operasyonu her zaman olduğu gibi yeniden boşa çıkarılacaktır. Öğreti ve inancımıza karşı geliştirilen ve tarihte ilk kez ocaklar üzerinde geliştirilen bu tehlikeli oyuna karşı tüm Alevi canları dikkatli olmaya davet ediyorum” dedi. (Ankara/EVRENSEL)

Yarbay Mehmet Alkan…

BÜLENT ALDEDE

Yarbay Mehmet Alkan, çok şey yapmadı aslında! Sadece bir insan olarak acısını ve isyanını haykırdı. İnsani bir davranışın dışında bir şey değildi haykırışı. Kardeşini kaybetmiş var mı ötesi?

Neler söylendi oysa bugüne kadar. Tayyip Erdoğan’ın kirli politikalarının memleketi nasıl bir kan deryasına çevirdiği ve daha da kötü, akla hayale sığmaz şeylerin olacağı çok az kişiler tarafından ta 2002den beri, bazıları tarafından 2011den sonra ve birçok kişi tarafından ise, büyük çoğunluğun desteğiyle Gezi Parkı Direnişi’nden sonra söylenmeye başlandı.

İnsan dediğin, insani değerleri taşıdığı sürece insandır!
İnsan, temiz ahlaktır.
İnsan, dürüstlüktür.
İnsan, gerçeğe olan bağlılıktır.
İnsan, akıldır.
İnsan, düşünmektir.
İnsan, sevmektir.
İnsan, kişilik sahibi olmaktır.

Kısacası insan, hatasıyla da olsa, güzel değerleri kendinde taşıyan kişidir.

Şunu çok iyi biliyorum ki, kendinde insana dair en küçük bir değer taşıyan hiç kimse AKP ve Tayyip Erdoğan’ı, hele bu kadar ahlaksızlık ortaya çıktıktan ve 7 Haziran’dan sonra bütün çirkef yönlerini gösterdikten sonra destekleyemez!

Eğer buna rağmen AKP’yi destekliyorsa, ya ağır bir ahlaksızdır, ya da embesil!

Buna başka bir açıklaması olan varsa beri gelsin!(?)

Havuz medyası denen gazeteci ve televizyoncu kılıklı ahlaksızlar, AkTroller denen şerefsizlikte sınır tanımayan AKP’nin Fuat Avni’ye göre sayısı 3000den fazla olan kirli propaganda pompaları ve Einstein’ın dediği gibi “Kendilerine sadece bir omurilik yetebilecekken her nedense yanlışlıkla bir beyinleri de olmuş” olan Tayyip Erdoğan’ın ağzıyla konuşan, düşünmekten aciz salaklar!

Bu salaklar ki bugün hala % 40ın içinde olan bir kesim! Mesela bunların üstad dediği bir manyak var!

Yezidin önde gideni Kadir Mısırlıoğlu denen yaratık!

Kendisi de Emevi soylu olduğu için “Yezit, davasında haklıydı, Hüseyin’in biat etmesi gerekirdi” demekte en ufak bir tereddüt bile göstermemiş, Selim’in alevi katliamını övmüş bu yaratık mesela Tayyip’e oy vermeyi kendisine islamım diyen herkesin asli görevi olduğunu söylemiştir.

İşte üstad dediklerinin kalitesinin bu olduğu bu organize ahlaksızlar dünden beri yarbay Mehmet Alkan’ı hedef tahtasına oturttular.

Havuz medyasıyla, AK Trolleriyle ve ahlaksızları, embesilleriyle, bu yüreği yanan askere etmedikleri hakareti bırakmadılar.

Bu arada hakaret diye ALEVİ olduğunu da söylediler.

Oysa yarbay alevi olmadığını açıkladı.

Şimdi bunların başı Tayyip ve manyak üstadları Mısırlıoğlu bu kadar alevilere saldırırken, bunların da birine saldırmak için alevi olduğunu söylemeleri kadar onlar için kolay bir silah olamaz!

Oysa bu tepeden tırnağa rezaletin ve çirkefin dibine batmış bu ahlaksızlar değil alevilerin, alevilerin kapısındaki itin çıkardığı kadar bir değere sahip değillerdir!

Türkiye’de şimdi en büyük darbeyi yiyen değer nedir derseniz, AKP iktidarı boyunca en büyük darbeyi yiyen değer AHLAKTIR!
AHLAKSIZLIK SIRADANLAŞTI, NORMALLEŞTİ!

Bu arada bir Not Daha: İster misiniz AKPyi her zaman en zor durumda kurtaran yedek lastik misali görev yapan MHP, şimdi o çakma vatanseverlik ayaklarına yarbay Mehmet Alkan’a sahip çıkıyormuş gibi yapsın? Vallahi ben hiç şaşırmam buna.

Bülent Aldede
24 Ağustos 2015