Ana Sayfa Blog Sayfa 6355

Fırat’ın batısının gizemli stranı

Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak, genel Kürdistani toplumsallığın, özellikle de Fırat’ın kuzey ve batı hattındaki coğrafyaya yayılmış olan Alevi Kürtlerin kültürel, sosyal ve tarihsel gerçekliğini, daha da detaya inerek deşmeye ve gün yüzüne çıkarıp Kürt arşivine katmaya devam ediyor.

Bayrak, son çalışmalarından biri olan ‘İç-Toroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat’ adlı eseriyle, bu kez egemenlerin ve özellikle de ‘Türk-İslam’ kimlikli Cumhuriyet rejiminin kırım ve asimilasyon politikalarından en fazla etkilenmiş olan Alevi Kürtlerin sözlü edebiyat geleneğini mercek altına alıyor.

Bayrak’ın ifadesiyle; “Maraş ilinin yanısıra kısmen Semsûr (Adıyaman), kısmen Malatya, kısmen Sivas ve Kayseri, kısmen Adana ve Antep’i içine alan İçtoroslar bölgesi; en büyük Alevi Kürt havzalarından birisidir. ‘Azınlık içinde azınlık’ statüsünde olan bu havzalardaki topluluklar; daha Selçuklular döneminden başlayıp günümüze kadar bir çok katliam, sürgün, zorla din değiştirme ve asimilasyon politikalarına maruz kaldılar.”

Bu coğrafyayı, Kürt coğrafyasının diğer kesimleri içinde özgün kılan yanı, yöre Kürtlerinin ağırlıklı olarak Alevi inancından olmasıdır.

Yapmişkır ve etmişkır’ cehaletine cevap
Kürt özgürlük mücadelesinin gelişimiyle, Kürdistan’nın diğer yöreleri siyasi, sosyal ve kültürel olarak yoğun gündem olup gözle görülür gelişme yaşasa da, Fırat’ın batısına düşen bu coğrafyaya hep Kürt kültürel ve sosyal değerlerinin yok edildiği bir bölge gözüyle bakıldı. Yani bir anlamda, devlet, bölgeye yönelik politikalarında kendi açısından önemli sonuç almıştı. Zira; diğer bölgelerde yaşayan Kürtler de buraya aynı gözle bakmış ve büyük oranda bilgisizlikten kaynaklı olarak, yörede kullanılan Kürtçe küçümsenmiştir. Yöre Kürtçesi için, gerçeklikle alakası olmayan “yapmişkır, etmişkır” gibi kestirme yakıştırmalar yapılmıştır.

Oysa; Batılı araştırmacılar bile Alevi toplumsallığın, inançları açısından da vazgeçilmez olan sözlü edebiyat, müzik, inanç ritüelleri konusundaki zenginliğine belirgin vurgu yapmışlardır. Mehmet Bayrak da, bu çalışmasında sunduğu tarihsel ve sosyal verilerin yanısıra, bir araya getirdiği onlarca kilam ve stranla, yöre Kürtçesi ve kültürüne yönelik bu kestirme ve bilgisizlikten kaynaklı bakışı kırma anlamında önemli bir görevi yerine getirmiş görünüyor…

İçtoroslar’da Kürt aydınlanması
Mehmet Bayrak’ın ‘kalın ebatlı’ kitaplar serisine eklenen ‘İç-Toroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat’ çalışması, Osmanlı’dan günümüze İçtoroslar’daki Alevi Kürtlere karşı yürütülen ihtida yani din değiştirme ile etnik asimilasyon politikaları, yöre kültürünün önemli taşıyıcıları Sinemillî pirleri ve Hakikatçi Dervişler, İçtoroslar Kürtlerinin şîn (ağıt) kültürü ile kilam, ayet ve beytlerinden örnekler ve bölge kültürüne damgasını vurmuş halk ozanlarına ilişkin detaylı bilgiler içermektedir. Kitapta ayrıca, yöre Kürtçe ağzıyla yazılmış onlarca kilam ve strana da yer verilmiş; (…) La Malatyê îpek badan / La Antabê tambûr dadan / Mirim mirim Aşê mirim / Aşê por raşê mirim…

Son yıllarda İçtoroslar Kürt kültürüne yönelik alan araştırmaları, derlemeler ve yayınlar oldukça artmış durumdadır. 3K kimliğinden (Kürt, Komünist, Kızılbaş) çok çekmiş, devletin katliam ve asimilasyon politikaları sonucu kendinden, dilinden, yurdundan kaçar duruma getirilmiş yöre Kürtleri de bu gelişmelerden önemli oranda etkilenmekte ve yeniden kendi dili, kültürü, yurdu ve toplumsallığına yönelik ilgi ve arayış motivasyonuna girmişlerdir. Mehmet Bayrak’ın bu kitabı da Alevi Kürtlerin kendi kültürü ve toplumsallığıyla barışma ve kendi hakikatiyle buluşma sürecine önemli katkı yapacak önemli bir eser niteliğindedir.

644 sayfadan oluşan ‘İç-Toroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat’ kitabı, ÖzGe yayınlarından çıktı…

Kirleniyoruz…

BÜLENT ALDEDE

Hızla kirleniyoruz!

Hızla çirkinleşiyoruz!

Ve görgüsüzlüğümüz paçalarımızdan akıyor!

Eskiden görgüsüzlüğümüzü sadece yakın çevremiz bilirdi!

Şimdi internetten dünya aleme duyurmakta hiç zaman kaybetmiyoruz!

“An itibariye zıkkımlanıyoruz” mesela!

Hani “An itibariyle zıkkımlanıyoruz”la kalsa, hadi neyse diyeceğiz ya…  görgüsüzlük ve aç gözlülük ve bunu dünyaya duyurmakta acele ettiğimiz için devamı gecikmeden geliyor!

Hayır bugün yediklerini internette duyurmakta acele eden, fazla geç kalmaz, çok yakın bir tarihte çıkardıklarını da duyurur illaki!
Biz aslında bu değildik. Vardı elbette böyle olanlarımız,  onlar da yerilirdi bu davranışlarından dolayı.

Şimdi ise herkes malesef çirkinleşmede birbiriyle yarış yapmakta! Samimiyet, dürüstlük, toplumcu duruş dediğin sıra, kimsenin işine gelmiyor!

Ama dillerde hep güzel olan değerler; alevilik, solculuk, toplumculuk dillerde sakız!

Ama içini doldurmaya sıra gelince meydanda kimse yok!

Peki ne oluyor bu durumda? Yozlaştırılıyor ve de kirletiliyor bu değerlerimiz!

Yazık oluyor bize!

Yazık oluyor geleceğimize!

Cehaletimiz paçalarımızdan akıyor!

Bu yüzden aslında bu görgüsüzlük… bu hızla kirlenme!

Cehalet dediğimiz insan denen sonsuz deryaya dair bilgi eksikliği, insan olmaya dair yaşanan cehalettir!

Yoksa herkes günümüzde, mesela doktor olmak için tıp bilgisine, hukukçu olmak için hukuk bilgisine vb. sahip olmak zorundadır! Ama insan okuyan kaç kişi var!

Bu yüzden bu kadar ukalayız!

Bu yüzden sadece konuşuyor karşıyı dinlemiyoruz!

Bu yüzden bize bin tane de delil gösterilse kendi yalanımızda israr ediyoruz.

Bu yüzden bütün değerler dillerde sakız!

Mesela bu yüzden bir insana iğne ucu kadar faydası bile olamayan tipler sıkıştılar mı “ben hümanistim! Muhammed Ali’yle işim olmaz” diyerek inancına, sana ait olan tüm değerlere saygısızlık yaparlar!

Hayır yani, sanki sen demişsin ki ille de gel alevi ol diye!

Bu kirlenme, bu görgüsüzlük ve bu bencillikle bu millet nereye varır, nasıl bir sonuca ulaşır, düşündükçe bende ortaya çıkan tek duygu şu oluyor:  Müthiş bir üzüntü!

Çünkü gidişat, sonucun hiç iyi olmayacağının ispatı!

Seyit Nesimi’nin bir Nefesi var! Son dörtlüğü İnsan olanın ne acılar çekeceğini anlatıyor aslında:

Ela gözlü dost elinden
Didelerim kan ağladı
Yalınız ben ağlamadım
Cesetimde kan ağladı

Dividim aldım elime
Pir ismini yazmak için
Yandı tutuştu kağıdım
Kalemimde kan ağladı

Gök gürledi yer titredi
Mahi taban hep oynadı
Ay yüzünü şöle verdi
Gökteki güneş ağladı

Kemend attılar boynuma
Beni de çektiler dara
Gökten yüzbin melayike
Yerdeki insan ağladı

Ey Nesimi can Nesimi
Bu dünya fanidir fani
Yetsin dedim yetemedi
Çok bilenler çok ağladı

16 Ağustos 2015

Bir gider bin geliriz

Son günlerde Alevilere, Alevi kurumlarına yönelik saldırılar artarak ürkütücü bir boyuta ulaştı. Hafta içerisinde Alevi  kurum başkanlarını hedef alan iki kez silahlı taciz atışları yapıldı. Önce, Gazi Mahallesi Pir Sultan Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş silahlı kişi veya kişilerin hedefi oldu. Ardından Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir Ankara’daki barış konulu bir toplantıya giderken yolda silahlı tacize maruz kaldı. Başka bir Alevi derneği çalışanın da evi işaretlenip kapısına bomba süsü verilmiş paket bırakıldı.

Alevileri korkutma siyasetinin devreye girdiği anlaşılıyor. Birileri Alevilerin toplumsal duyarlılık konusundaki harketlenmesini, Kürt Özürlük Mücadelesi’yle buluşmasını hazmedemediğinin resmini çiziyor. Seçimde kaybetmenin, planlarının halk nezlinde itibar görmemiş olmasının faturasını HDP şahsında Kürtlere keserken, Alevilerin de HDP’ye verdikleri hatırı sayılır desteğin hesabı görülmek isteniyor.

Çirkin yüzünü gösteriyor…

Geçmişi, katliamlarla, cinayetlerle örülmüş ve Alevilere her zaman reva görülmüş ölümü hatırlatma gereği duyuyor. Kapıları işretlemek suretiyle Maraş katliamına atıfta bulunuyor. “Doğmamış çocuklarınızı nasıl katlettiğimizi unutmayın”, “Seksen yaşındaki kadınlarınızı nasıl gözlerini oyarak öldürdüğümüzü hatırlayın” diyor. Köşebaşında olduğunu söylüyor. Şerefsizliğini kapılarımızı işaretliyerek pususuna çekiliyor.

Kapılara çarpı işareti koyanın kim olduğunu Aleviler biliyor. Alevilerin bildiğini unutturmamak için, devlet olduğunu hatırlatıyor.

Bunun üzerinden Alevi uyanışının önünü alabileceklerini düşünüyor. Önünü alamasa da varlığını hissettirmek istiyor. Ürküterek, teslim almayı hedefliyor.
Kürt özgürlük mücadelesinin açmış olduğu yeniden yaşam kanallarını bir bir kesmek suretiyle yalnızlaşmayı dayatıyor. Sol, sosyalistlere, demokrasi ve özgürlükler icin mücadele eden sendikalara, STK’lara yapılanlar gibi. İlan edilmiş bir savaşın cephesi gibi, Alevilere saldırıyor. Devleti, makamı, koltuğu kullanarak yapıyor. Kendinden olmayan herkese saldırdığı gibi saldırıyor.

Ölümden besleniyor zaman…

Lakin; “Yaşamı uğruna ölecek kadar” sevenlerin direnişinde, yeni yaşam kendisini örgütlüyor. Aleviler de bu örgütlenmenin ve var olmanın dışında değildirler. Alevi kurumları Alevilerin sorumluluklarını taşıyacak olgunluğa, kurumsal yapıya artık sahiptirler. Sorumluluk ve duyarlılık her gün daha da gelişiyor. Ortak mücadele ve özsavunma bilinci örgütleniyor. Dostlar, dostluklar örülüyor.

Bu anlamda beklendiği gibi bir provakasyona Aleviler gelmeyeceklerdir. Ve de Aleviler yalnız değildirdir. Yılara varan örgütlülükleri, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yüklenmiş olduğu misyonun koruyucu kalkanı herkes gibi Alevileri de sarmakta. Onun için hesap yapanların bunu bilmesi gerekiyor. Her Alevi’ye yapılan saldırı karşısında geniş bir demokrasi mücadelesi veren bir cepheyi bulacaktır.

“Bir gider bin geliriz” diyen bir toplumsal kesim var.

Bilinmesi gereken bir şey daha varsa o da herkesin bildiğini Alevilerin de bildiğidir; eğer sayın cumhurbaşkanının planları yerle bir olmuşsa, bunu sağlayan HDP’dir. En çok saldırıya maruz kalmasının sebebi de budur.

Bu tür saldırılar Alevilerin oylarının yön değiştirmesine vesile olmaz, aksine daha da güçlü bir sahiplenmeyi birlikte getirir.

Bu vesileyse tüm Alevi kurumlarına emek vermiş dostlara geçmiş olsun diyoruz…

Emekleriniz makbul ola… Allah eyvallah…

Alevilerde ağız açma erkanı

ABBAS TAN

Birçok inançta olduğu gibi Alevilerde de bulundukları coğrafyaya,ocaklara göre değişik uygulamalara rastlamak oldukça mümkün.

Bunlardan birisi de Ağız Açma erkanıdır.

Gaziantep iline bağlı İslahiye ilçesi Kabaklar köyü İslahiye’nin batısında dağların arasında tek Alevi köyüdür.

Hacı Emirli ocağı mensuplarının ve taliplerinin olduğu küçük ama son derece bakımlı,bağları bahçeleri olan, her türlü sebze ve meyvenin yetiştirildiği,hayvancılığın yapıldığı bir köydür. Geleneklerini sürdürme mücadelesi veren yaşlıların sayıca az olmalarına rağmen yaşama olan bağlılıkları kadar inançlarına da bağlılıkları örnek gösterilecek bir köydür. Köylülerin bir kısmı Hacı Emirli Ocağı ve talipleri olduğu için Tahtacı olduklarını söylerlerken bir kısmı ise Çepnili olduklarını ifade etmektedirler.

Kabaklar köyünün ilk yerleşim yeri olarak Çerçili köyü olduğu söylenmektedir. Çerçili Köyü, Alevilerin sahiplendiği İbrahim Sani babanın türbesinin bulunduğu bir köydür.

Her ne kadar Çerçili köyü bugün Alevi köyü değilse bile İbrahim Sani babanın türbesinin bu köyde olması Çerçili köyünün de Alevi olabileceğini ve asimile olabilmiş olacağı ihtimalini güçlendiriyor. Bölgede başka Alevi köyü yoktur. İslahiye ilçe merkezinde Erenler ve Burhaniye mahallesi Abdal Aşireti ve Kabaklar köyünden ve Elbistan,Malatya’dan gelenlerden oluşmaktadır.

İslahiye ilçesine bağlı Bayraktepe köyü de var ama farklı bir bölgede.

Kabaklar Köy halkının büyük bir kısmı diğer illere yerleşmiştir. Mersin’de Kabaklar Köy Derneği de vardır.

Kabaklar Derneği ve Köy muhtarlığının işbirliği ile Cemevi temeli yeni atılmış,inşaat devam etmekte. Köyde Dedeler olmasına rağmen zaman zaman Gaziantep’ten dedeler getirerek erkanlarını yürütmeyi sürdürmektedirler.

İbrahim Sani, ataları olduğunu söyleyen kimi köylüler Kendilerini Çepni boyu mensubu olarak kabul etmektedirler.

İbrahim Sani ile ilgili çeşitli bilgiler vardır. Bunlardan birisi de İbrahim Sani’nin Hacım Bektaş Veli’nin babası olduğu iddiasıdır.

İbrahim Sani türbesinin yanında bulunan çeşmeyi kutsal sayan köylüler Türbede kurbanlar keserek ziyaret suyu ile yemekler yaparlarken son yerel yönetimler yasasından sonra içme sularının Belediyelere geçmesi ile İslahiye Belediyesi de Türbenin yanında bulunan çeşmede çalışmalar yapmıştır. Yapılan kazılar sonunda çeşmenin gözünden insan kemikleri ve kafa taslarının çıktığı söylenmekte ve bu konuda Dernek yöneticileri çalışma hazırlığı yapmaktadırlar. Bu kemikler ve Kafataslarının çıkması İbrahim Sani döneminin Kuyucu Murat dönemine denk geldiğini tahmin edenler de vardır.

Kabaklar köyü, Alevi inanç ve öğretisini yaşatma mücadelesini vermektedir.

Köyde son olarak birkaç yıl önce Musahip kurbanı cemi yapılmış. Bu ceme sadece Musahiplilerin girmesi gerekirken eğitim amaçlı olması münasebetiyle köyden katılmak isteyen diğer canlar da katılmışlar.

Bu cemde hazırlanan lokma sadece Musahipliler arasında kendisinden emin olanlarca yenirmiş. Dede cemde “bu lokmadan yiyebilecek musahipler ortaya çıksın” dediğinde sadece bir çift musahipler çıkmışlar. Diğerlerinin azda olsa birbirleri ile sorunları olduğunu, o yüzden musahip kurbanı lokmasından yiyemeyeceklerini söylemişler.

Dede kesilen kurbandan bir lokmayı sadece bir çift musahibin yiyebileceğine,kurban etinden diğer lokmanın ise dağıtılmamasını uygun görmüşler.

Son derece dikkate değer ve anlamlı uygulamalar ne yazık ki genç kuşağa yeterince anlatılamamaktadır. Özeleştiri ve hak edip etmediğine insanların kendilerinin karar veriyor olması Alevi inanç ve öğretisinin eksilmeden yürütülmesinin açık örneğidir.

Bir başka uygulama ise Ağız açma erkanı. Bu erken dardan indirme erkanından sonra yapılmaktadır. Bir can hakka yürüdükten sonra onun adına yardımların,hayırların yapılası için kesilen kurban ile yapılacak lokmaların dağıtımı,yemeklerin yapılarak yedirilmesinin yanı sıra kesilen kurbanın kafası yüzülerek ağzının açılması ile başlamaktadır.

Kesilen kurbanın ağzının açılması bağışların,yardımların başlaması anlamına gelmektedir. Her ne kadar Ağız açma lokmalarının yenilmesinden ve sonrasında Gulbanglar okunsa da kurbanın kafasının (ağız açma) uygulanması sırasında gülbang okunmamaktadır.

Bu bir eksiklik olarak görülmekte,mutlaka bir gülbang okunmaktadır ama bunu bilememektedirler. Lokmalar (yemek) hazırlandıktan sonra halk cemevinde yada yemeklerin yeneceği alanda toplanmaktadırlar. Dedenin okuduğu sofra gülbangı ile lokmalar yeniliyor,bitişte dede tekrar gülbang okuduktan sonra “hayrınız kabul ve makbul olsun,hizmetiniz kabul olsun” diyerek ayrılıyorlar. Yapılan Ağız Açma erkanı vesilesiyle insanlar bir araya gelerek hasret gidermektedirler. Elbette bütün Alevilerde bu uygulamayı görmek mümkün değil ama bazı bölgelerde yapılan bu uygulama her ne kadar ne zaman nasıl başladığı bilinmese de devam ettirilmektedir. 30.07.2015

AKP Sivil Darbe Peşinde

“Bugün Türkiye’de meşru olmayan bir hükümet eliyle uluslararası bir savaş yürütülüyor. Kürt hareketi bulunduğu meşru zeminini, geçici etkisi olan bazı eylemlere kurban etmemelidir. Konjonktürel olan ile olmayanı ayırt etmesini bilen Kürt hareketi, ne batı dünyasının Kürtlere verdiği desteği abartmalı, ne de ABD-Türkiye ilişkilerinin kalıcılığına inanmalıdır. İki yönlü abartmacılığa da prim vermemelidir.”

Türkiye bir gariplikler ülkesi olmaya devam ediyor. Öyle garip bir ülke ki, 55 gündür istifa etmiş bir hükümet ile yönetiliyor ve bu düşük hükümet ülkeyi savaşa sürüklemekte, savaş kararları almakta beis görmüyor. Türkiye’nin muhalif siyasi partileri ise bu duruma pek müdahil görülmüyorlar. Tek karşı çıkan HDP ise dört bir yandan kuşatılarak, üyeleri, yöneticileri göz altına alınarak susturulmaya çalışılıyor.

Yaşanan bir darbedir. Genel seçimlere dayalı çok partili, parlamentolu bir rejimde, seçim sonucunu tanımamak, yetkisi olmadığı halde iktidar erkini elinde tutmaya devam etmek, bunu da muhaliflerini polis şiddetiyle bastırarak, kitlesel gözaltılar yaparak garantiye almak, darbe unsurları sayılır.

7 Haziran genel seçimleriyle birlikte görevden düşen AKP hükümeti, yeni hükümet kurulmadığı veya kurdurulmadığı için hala görev yapıyor. 26 üyeli Bakanlar Kurulu’nun 12 üyesi milletvekili değil. Seçimlerin üzerinden 55 gün geçmesine rağmen müstafi hükümet göreve devam ediyor.

Başbakan Yardımcıları Bülent Arınç ve Ali Babacan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, İçişleri Bakanı Sabahattin Öztürk, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Feridun Bilgin milletvekili olmadıkları halde hükümetteler.

Böylesi bir durumda hala yeni hükümet kurmamakta direnen AKP’ye karşı çıkılması gerekirken, CHP hala bir oyundan ibaret koalisyon görüşmeleri ile meşgul, MHP ise HDP’nin kapatılması için sözde yargıyı göreve çağırmaktadır. Bu düşük hükümet ABD ile anlaşma yapabiliyor, savaş kararı alabiliyor, barış sürecine son vererek içerde ve dışarda durmadan operasyon yapıyor. Sınırötesi hava akınları ile PKK kampları vuruluyor. ABD ile birlikte sözde IŞİD karşıtı koalisyona katılan AKP, dolaylı olarak kendisi ile müttefik olan Kürt güçlerine dünden daha çok saldırıyor.

İki polisin öldürülmesini bahane göstererek, Kürdistanın dağlarını, ovalarını bombalatan Erdoğan ve şurekası, geçmiş deneyimlerden pek ders almamışa benziyor.  30 yıldır Kürtler  direniyor, TC saldırıyor ama sonuç yok, savaşların kazananı olmuyor. Hele aynı coğrafya da birbiriyle komşu olanların birbirini boğazlaması ertesinde yeniden birbirine güven duymaları hayli zaman alacaktır. Oysa Türkiye’de 30 yıl sonra bir barış havası egemen olmuş, birlikte yaşama, özgür yaşama konusunda hayli mesafe alınmıştı. Ancak AKP devleti çözümü değil, kandırmayı, zaman kazanıp imhayı amaçlamıştır. Fırsat bulduğunda da sürecin bittiğini ilan ederek topyekün bir saldırıya girişmiştir.

Bakınız , Erdoğan Çin’e giderken kendince yapılması gerekenleri sıralıyor: “Ben açık ve net parti kapatılması olayını doğru bulmuyorum. Fakat bu partinin yöneticilerinin bunun bedelini ödemeleri gerekiyor. Bunları dokunulmazlık zırhından sıyırmak suretiyle, biz sırtımızı şuraya buraya dayıyoruz diyenler bu ifadelerin bedelini ödemelidirler. Biz gerçek kişileri muhatap almalıyız, tüzel kişilerle uğraşmanın anlamı yok. Parlamento gerekeni yapmalı, senin sırtını dayadığın terör örgütü mü, bunun bedelini ödeyeceksin.”

28 Temmuz günkü grup toplantısında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yanıt veren Demirtaş, konuşmasının devamında; “ne olursa olsun barış dilinden taviz vermeyeceğiz. Saldıracaklar. Aman bu tuzağa düşmeyelim. Tek başlarına iktidar olmalarının yolu HDP’nin tasfiyesinden geçiyor. Partileri halk açar halk kapatır. Dokunulmazlık mı diyorsunuz 80 milletvekili arkadaşımızla beraber dokunulmazlığımızın kaldırılması için TBMM’ye dilekçe vereceğiz. Siz var mısınız? Korkmuyorsanız sizin de dokunulmazlıklarınızı hep birlikte kaldıralım. Sizden korkan sizin gibi olsun. Azrail’in can dağıttığını nereden gördük?” diyerek Erdoğana da meclisteki diğer partilere de hodri meydan dedi.

Demirtaş devamla Erdoğana yüklendi; “Saraya bağlı gladyo örgütüyle kirli bir savaş yürütüyorlar. Bütün devletler kirli işler yapar,  ama bu devleti de kullanmıyor. Kendi özel örgütünü kullanıyor. İstihbarat MİT’in tutanaklarına değil doğrudan kendine akıyor. Ona bağlı yargı, medya troller var maaşla çalışan. HDP’ye karşı tezgah yapıyorlar.” Diyen Demirtaş, AKP devletinin Erdoğan eliyle sadece kendisine çalışan yeni bir  gladyo örgütlenmesi yarattığını söyledi.

“SURUÇ KATLİAMINI ÖZEL GLADYO ÖRGÜTÜ YAPTI”

Demirtaş konuşmasının ilerleyen bölümlerinde,“Bunun startı nerede verildi biliyor musunuz? Suruç katliamında. Suruç katliamını yapan bu özel gladyo örgütüydü. IŞİD’in içine sokulmuş kendilerine çalışan bir zavallı aracılığı ile Türkiye’nin pırıl pırıl evlatları katledildi.” Diyerek bugün ülkede başlatılan savaşın tek taraflı olarak bu özel gladyo eliyle yürütüldüğünün altını çizdi.

Nitekim geçtiğimiz günlerde bu özel gladyo eliyle hem dışarda hava saldırıları yapıldı,  hem de içerde Kürt Özgürlük Hareketine ve sosyalistlere yönelik gözaltı operasyonları başlatıldı.  Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyelerine ve devrimcilere yönelik başlatılan gözaltı operasyonlarında  34 ilde,   gözaltına alınanların sayısı 1000 kişiyi aştı. Devlet yetkilileri tarafından operasyona meşruiyet zemini kazandırmak için operasyonun IŞİD, DHKP-C ve PKK’ye yönelik olduğu belirtiliyor. Bu söylemlerle Kürt Özgürlük Hareketi ve devrimciler IŞİD canileriyle aynı kategoriye sokulmak isteniyor.

Bu gözaltılarda bir detay var ki, AKP’nin ve özel örgütü polis teşkilatının yüzünü açığa vuruyor. IŞİD üyesi oldukları gerekçesiyle göz altına alınanlara  kelepçe takılmaz ve senli benli olunurken, devrimciler, kürtler, emekçiler ise elleri arkadan kelepçelenerek, arabalarda başlayan işkencelerle, ölüm tehdikleriyle “IŞİD biziz” denilerek gözaltına alınıyor.

AKP, kaybettiği iktidarı yeniden ele geçirmek için kendince kontrollü bir savaş konsepti hayata geçiriyor. Ancak pratik sahada bu kontrolün elden çıkma ihtimali daha fazla. AKP’nin aklını yitirmiş şefi Türkiye’yi isteyerek, sırf kendi şahsi iktidarı uğruna bir bilinmeze sürüklemektedir. Türkiye Ortadoğu savaşı batağına düne kadar maşaları eliyle girmişti, şimde ise doğrudan ve birçok gücü bir anda karşısına alarak girmektedir.

Erdoğan, barışı yönetecek kapasiteden yoksun olduğu için, barış ve kardeşlik uğruna risk almayı göze alamadığı için, çareyi aslında daha da riskli olan savaşta aramaktadır.  Bilinmelidir ki,  her türlü savaş, yönetimde bulunanların hırsı ve açgözlülüğü, ahmaklığı ve vicdansızlığının sonucu ortaya çıkmıştır. İktidara bütün sorunları çözme vaadiyle gelenler, sorunlarla baş edemeyince, ülke insanının canları üzerinde adeta bahse girerek savaş çıkarırlar.

13 yıllık AKP iktidarının bizi getirdiği yer maalesef burası; insanların barış ve kardeşlik istemlerini bir zaaf gibi algılayan AKP devleti, sürekli yeni bir şeyler talep etmiş , ancak sıra bazı hakları vermeye gelince durumu idare etme siyaseti yürütmüştür. Peki Dolmabahçe’de Erdoğan’ın istemi ve onayıyla sağlanan mutabakat yine Erdoğan eliyle neden yok hükmünde sayıldı? Bizce başta Kobane zaferi olmak üzere, Kürt güçlerinin İŞİD cellatlarını yenilgiye uğratması ve bölgenin başat aktörlerinden biri haline gelmesi Erdoğan’ı yeni arayışlara itti.  İkincisi ise HDP lideri Demirtaşın “seni başkan yaptırmayacağız” söyleminin gerçekleşmesidir.

Bakınız Nuray Mert konuyla ilgili “Lanetli çözüm, ahmakların seferi” adlı yazısında durumu nasıl tarif ediyor; “O halde, biraz daha açık konuşalım; iktidar Batılı müttefiklerinin baskısının artması ve artık bahanesi kalmadığı için “IŞİD ile mücadele”ye girişti. Dahası, İran-Batı anlaşması sonrası, Batı dünyası ile bu kadar ayrı düşmenin faturasının yükseleceği anlaşılmaya başlandı. Belli ki bu gönülsüz hamle karşılığında, Batılı müttefiklerin, daha önce olduğu gibi Kürtlerin üzerine çullanmalarına, içeride otoriter rüzgârlar estirmelerine göz yumacağını, destek olacağını sanıyorlar. Öyle bile olsa (ki öylesi daha da acı ve utanç verici olur) bedel bu ülkenin çözülüşü olacak, hiç kuşkuları olmasın. En iyisi, hâlâ imkân varsa, çok geç olmadan bu yoldan dönmek.”

AKP’nin ortamı daha sertleştirici gözaltı operasyonlarını ve provakatif diline rağmen HDP bugüne kadar izlediği siyaset ile doğru bir tutum  almış bulunmaktadır. Dünün “seni başkan yaptırmayacağız” söylemi bugünün “size savaş yaptırmayacağız” söylemine dönüştü. Bizce de alınması gereken tutum budur. Siyasetin duygularla değil akılla yürütüldüğü ön kabul görüyorsa bazen kızılcık şerbetini içmeye razı olmalıyız.

Bugün Türkiye’de meşru olmayan bir hükümet eliyle uluslararası bir savaş yürütülüyor. Kürt hareketi bulunduğu meşru zeminini, geçici etkisi olan bazı eylemlere kurban etmemelidir. Konjonktürel olan ile olmayanı ayırt etmesini bilen Kürt hareketi, ne batı dünyasının Kürtlere verdiği desteği abartmalı, ne de ABD-Türkiye ilişkilerinin kalıcılığına inanmalıdır. İki yönlü abartmacılığa da prim vermemelidir.

Bugün 80 milletvekili ile mecliste yer almış ve Tayyibi başkan yaptırmamış olan HDP, her türlü kışkırtmaya ve saldırganlığa karşı demokratik siyasette ısrar etmelidir.  Yine Nuray Mert’in deyimiyle “Kısaca, çatışma ve savaş siyaseti kimse için çözüm olmayacak, bir adım ötesinde felaket olacak. İktidar partisi, belli ki içine düştüğü aczden çıkışın çaresini lanetli bir çözümde görüyor, ne Kürt hareketi ne muhalif çevreler, hiçbirimiz bu değirmene su taşımayalım. Her koşul altında, “ahmakların seferi”nden uzak durmanın, dahası bu seferi durdurmanın yollarını bulalım.” Diyebildiğimiz ölçüde, Tayyibin ve şurekasının heveslerini kursaklarında bırakabiliriz.

AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın akılalmaz çılgınlığı yurtdışı basınında konu olmaya devam ediyor.

Times: Türkiye’nin PKK hedeflerini vurması delilik

Türk devletinin PKK’ya yönelik sınırötesi hava hareketini başlatmasının hemen ertesinde Times gazetesinde yer alan “Ateş çemberi” başlıklı yorum yazısında Türkiye’nin PKK’ya yönelik saldırılarının feci boyutta tehlikeli olduğu belirtiliyor ve “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hemen geri adım atmalı” deniyor.

Gazeteye göre Ankara bu düşmanlığı yeniden canlandırmak için daha kötü bir zaman seçemezdi.

İmzasız yorum yazısı şu satırlarla devam ediyor:

“Geçtiğimiz 18 ayda sahada IŞİD’e yönelik en etkili mücadeleyi veren, PKK’ya yakın Suriyeli Kürt güçleri YPG ve Erbil’den yönetilen peşmerge güçleri oldu. Kürt saflarını zayıflatmak sadece IŞİD’in kuzeyde ele geçirdiği yerleri genişletmesine ve gücünü pekiştirmesine, güneyde de Bağdat’a yaklaşmasına yardımcı olur. Bombardıman ayrıca Turkiye’deki Kürtlerle güvenlik güçleri arasındaki ufak boyutlu çatışmaları alevlendirip bunu kanlı ve korkunç bir cehenneme dönüştürebilir”.

Gazetenin yorumu şu satırlarla son buluyor: “İki cephede süren bu müstehzi ve anlamsız savaş, Türkiye’nin şu ana kadarki en ağır yanılgısı olabilir. Yine de hala kıvılcımı söndürme şansı bulunabilir. PKK ile acele bir ateşkes ve müzakerelerin devamı ile, İmralı’yla sağlanmış olan geçici ateşkes kurtarılabilir”.

Alman Die Welt gazetesinde Alfred Hckensberger tarafından “Türkiye Neden Şimdi IŞİD’e saldırmaya Karar verdi” başlıklı haber-yorumda Amerikan İstihbaratı CIA’nın elinde Ankara ile IŞİD arasında ticari bağlantıları ortaya çıkaran gizli dokümanların olduğu yer aldı.

Aynı haberde; “Ankara IŞİD’e karşı tutumunu neden şimdi değiştirdi? Bu U dönüşü nerden kaynaklanıyor? Türkiye iki yıl boyunca IŞİD militanlarına oysa göz yummuştu. Türk İstihbaratı IŞİD’e stratejik olarak yardım etmiş ve silahla IŞİD militanlarını beslemişti. Şimdi burada şu soru soruluyor? Neden Türkiye şimdi IŞİD’e saldırmaya karar verdi?”  soruları sorularak cevabı da hemen aşağıda veriliyor;

“ANKARA’NIN IŞİD İLE DOĞRUDAN BAĞLANTILI OLDUĞUNA DAİR YÜZLERCE DOKÜMAN / KANIT VAR”

“Türk Dış politikasında IŞİD ile mücadele konusunda paradigma kayması, Türkiye’nin gönüllü olarak bu işe ‘evet’ demesi ile mümkün değil. Mayıs ayında Amerikan Özel Birlikler Suriye’nin doğusuna gizli bir operasyon düzenledi. Bu saldırıda IŞİD’in en önemli mali kaynaklarından biri olan yasa dışı gaz kaçakçılığında önemli rolü bulunan örgütün önemli liderlerinden Ebu Sayyaf Amerikan Birlikleri tarafından yapılan saldırıda çıkan çatışmada öldü. Ebu Sayyaf’ın eşi Ümmü Sayyaf’ın da IŞİD’in terör eylemlerinde önemli rol oynadı ve Amerikan askerleri tarafından yapılan operasyonda sağ olarak ele geçirildi. Bu sırada birçok doküman da ele geçirildi.”

IŞİD’LE ÇALIŞAN İŞADAMLARININ LİSTESİ ABD’NİN ELİNDE

Di welt gazetesindeki haberin devamında  “Mayıs ayında yapılan operasyon ve Ebu Sayyaf’ın eşinin sağ olarak ele geçirilmesinin ardından IŞİD ile bağlantılı olan Türk işadamları, politikacıların tek tek isim listesi CIA’nin eline geçti.” Denilerek Türkiye’nin IŞİD’e karşı operasyonlara, IŞİD ile Türk işadamlarının ve hükümetinin pis ilişkilerinin ortaya çıkmaması için mecbur edildiğini ima ediyor.

şimdi Türkiye’nin ani savaş kararının gerekçelerini biraz daha iyi anlıyoruz. Erdoğan içine girdiği psikoloji ile,  iktidarı elinden bırakmamakta direniyor. İktidardan düştüğü anda yolunun cezaevine çıkacağını da çok iyi biliyor. Bundan dolayı sürekli iktidarda kalmayı hedefliyor. Kendine göre 2023, 2071 planları yapıyor. Ancak HDP seçimlerde bütün bu planlarını bozduğu için, yasaları da çiğneyerek ülkeyi hükümetsiz bırakmayı da göze alarak bir kaos ortamı yaratıp, bu kaosun sorumluluğunu da PKK ve HDP’ye yıkarak gideceği bir erken seçimde yeniden AKP’nin tek başına iktidarını hedefliyor.

İşte tam da burada HDP’nin ve PKK’nın, KCK’nın bu savaş oyununa karşı takınacağı tutum belirleyici olacaktır. Geçtiğimiz günlerde HDP, HDK, DBP ve DTK eşbaşkanları ile İmralı Müzakere Heyeti, yaşanan gelişmelere ilişkin ortak bir açıklama yaptı. Açıklamada, Türkiye’nin “Tayyip Erdoğan’ın özel örgütünce yönetilen bir darbe ile karşı karşıya olduğu” belirtildi. Geçici hükümetin Türkiye’deki demokrasi güçlerini “savaş” tercihi yapmaya zorladığı vurgulanan açıklamada, ““Size savaş yaptırmayacağız!” denildi.

Bu anlayışla bütün devrimci-demokratik güçler HDP öncülüğünde ülkeyi savaş ve şiddet sarmalından çıkarmak için harekete geçmeli, AKP’nin dayattığı savaş seçeneğini bertaraf edecek demokratik siyaset egemen kılınmaya çalışılmalıdır. Dün nasıl  Erdoğan başkan yaptırılmadıysa, birleşik demokratik bir mücadele ile bugün de onlara savaş yaptırılmamalıdır.  AKP devleti ve onun özel örgütleri elbette demokratik güçleri de şiddet sarmalının içine çekerek  ülkeyi bir kaosa sürüklemek için ellerinden geleni yapacaklardır. Nitekim 7 Haziran seçimleri öncesinde de yüzlerce kez HDP’ye saldırılmış, bombalar patlatılmış olmasına karşı demokrasi güçlerinin sağduyulu ve vakur tutumu oyunları bozmuştur.  Günümüzde Türkiye’de savaş istemeyen önemli bir kitle temeli de bulunmaktadır. Milliyetçi söylemler artık tek başına gündem belirlemekten uzaktır. Yandaş medya ne derse desin Türkiye halklarının önemli bir kesimi barış ve kardeşlikten yana tutum belirleyecektir. Hem demokrasi güçleri hem de KCK, oynanmak istenen oyunları boşa çıkararak, olası bir erken seçimde Erdoğan ve şürekasını bir daha geri dönmemecesine tarihin çöplüğüne süpürebilirler.

Annemin havlusu

Yıllardan beri yaptığı gibi bugün de kalkıp zindanın yolunu tuttu. Daha önce iki kızı farklı zamanlarda alınarak soğuk ve kalın duvarlar arasına atılmıştı. Şimdi ise üçüncü kızı için aşındırıyordu zindan yollarını. O yolları 30 yılı aşkın bir zaman – kimi için bir ömür – aşındırıyordu anam…

Bazı zamanlarda dondurucu yollardan geçerdi. Yumuşak tenini keserdi buz gibi soğuk rüzgar. Bazı zamanlarda tıpkı onun acılı kalbi gibi dolmuş bulutlar, anamın gözünde biriken yaşlarla birleşerek akardı.  Bu kez ise hava çok sıcaktı. Temmuzun kavurucu sıcaklarına denk gelmişti bu görüş günü. Anam ‘Sen de ki 40 derece, ben 50 derece diyeyim’ diyordu. Güneşin eritemediği o demir kapının önünde beklerken içinde ‘içeriye’ mümkün olduğunca fazla eşya sokmanın yolunu arıyordu. Onun gözünde bir görüş gününün iyi geçmesinin ölçüsü, bol miktarda eşyanın içeri alınmasıydı. Çünkü orası mahrumiyet bölgesiydi. Orada, ‘dışarı’dakinin gözünde belki de hiç bir kıymeti olmayan bir eşyanın değeri, çok büyük olurdu. ‘İçerdekilere’ kolay kolay bir şeyler ulaşmazdı. Maksat, onların daha da yalnızlaştırılması, hayatlarının daha da renklerden mahrum bırakılıp, duvarlar kadar grileşmesiydi.

Benim anam ise her görüş öncesinde mümkün olduğu kadar çok eşyayı içeri sokmanın hesabıyla yüklenerek düşerdi yollara. Bu sabah da öyle yaptı. Kızkardeşim, geçen görüşte anamdan acilen  bütün arkadaşları için havlu istemişti. Havlu deyip geçmeyin, içerdeki için – hele hele bu kavurucu sıcaklarda – temel bir ihtiyaçtır. Anam bunu biliyordu. Ve sabahın erken saatlerinde yola çıkmasına rağmen öğlenin kavurucu sıcağında kendini zindanın önünde bulduğunda, elindeki çantanın içinde kardeşimin istediği havlular vardı. Cezaevinin önünde ise, evlatlarını görmeye gelen Kürtler beklemekteydi. Yaşlılar, çocuklar, kadınlar sabahın köründen beri güneşin altında bekletiliyordu. Termometreler 50 dereceyi gösteriyordu.
Sıra bir türlü geçmiyordu. Çünkü her içeriye alınan görüşçünün eşyaları didik didik ediliyor, çoğunlukla paralanıyordu. Sıra anama geldiğinde görevli gardiyan içeriye eşya götüremeyeceğini söyledi. Anam öylece kalakaldı ilk etapta. Böyle bir şey mümkün değildi. Kızına, kızının arkadaşlarına eşya getirmek hakkıydı. İtiraz etti. Gardiyan kesin bir hareketle anama, o valizi kendisiyle içeri alamayacağını vurgulayınca, anam da elindeki valizle birlikte kenara çekildi.

Alel aceleyle valizi açtı. İçindekilerden hangisinin daha acil bir ihtiyaç olduğunu düşündü. Evet, havlular acildi. Onları mutlaka içeri sokmalıydı. Ama nasıl? Sağına-soluna baktı, sonra valizin içindeki havlulardan birini alıp, eşarp gibi başına bağladı. Sonra ikinci havluyu alıp, atkı gibi boynuna sardı. Bir havluyu ise sırtına attı. Sıcaklar içinde kaynayan anam, o 50 derecelik havada üstündeki giysiler yetmiyormuş gibi bir de havlulara bürünüp yeniden sıraya girdi.

Asker bu kez anama bakıp, ‘teyze, bu ne? Sana demedik mi, içeriye kesinlikle eşya alınmayacak!’ diye kızdı. Anam ise ‘bir şey almadım ki’ deyince, asker havluları gösterip ‘o zaman bu ne?’ dedi. Bu kez ‘Ama hava çok soğuk, üşüyorum oğlum. Bunlar beni ısıtıyor’ diyerek cevap veren anam hızla konrol noktasını geçmeye çalışıyordu. Ama o kavurucu sıcaklarda yüreği ve vicdanı buz keser gibi soğuk asker eli anamın başındaki havluya atıp, almaya çalışıyordu. Anam ‘oğlum, hava çok soğuk. Bak, üşüyorum’ deyip çaresizce direnmeye çalışıyor, askerin almaya çalıştığı başındaki havluyu elinde tutup, çekiştiriyordu. Bu kez boynundaki havluya elini atan asker çekiştirip duruyordu. Anam hala anlatmaya çalışıyordu çaresizce; ‘hava çok soğuk, hava çok soğuk…’

Evet “hava çok soğuk”. Anamın yüreği üşüyor. Terler içinde kalmış yaşlı bedeni tir tir titriyor. El koydular havlularına, onu ısıtan havlularına. Ter damlalarına göz yaşları karışıyor. Acıdan bir hayatın izlerini taşıyan yüzünden akıp düşüyor tozlu betona tuz damlacıkları. Benim anam üşüyor. Benim anam tir tir titriyor. Bir temmuz gününde. Bir tuz gününde. Benim anam üşüyor. Kızları için üşüyor. Sarınıyor havlularını bir diğer görüşe kadar..

Özgür Yaşam

“açalım kızıl sancağı
geçsin yezid’lerin çağı
elimizde aş bıçağı
tevekkeltü taalallah” (Pir Sultan)

Ülkemizin savaşın, iç savaşın içine sürüklendiği bu dönemde, kendisi olarak var olma mücadelesi de alabildiğine görkemli bir şekilde her alanda ve yerde hissedilmekte… Kimlikler, kültürler ve inançlar devletin tekleştirici dayatmasına, her şeyi Türk-İslam senteziyle açıklamak isteyen zihniyetine karşı direnişe geçmiş bulunmakta. Devletin egemen bakışı artık halk içinde itibar görmemekte.

Her kesim kendisini örgütlemek, ifade etmek gibi bir süreci bilinçli yada genel atmosferin etkisiyle başlatmıştır.

Bugün Maraş, Elbistan, Pazarcık, Antep, Adıyaman, Malatya, Küreçik, Sarız hatında artık özgür yaşam örgütleniyor. Ari Mazın-Nurhak Özgür Yaşam ve Demokrasi Platformu (Sev-Der, Güç-Der, Kürecikliler Derneği, Hasanalililer Derneği, Kistik Vakfı, Uzunpınar Köy Derneği, Uzunhasan Köy Derneği, Avr. Kürecik Halk İnsyatifi, Darıcalılar Sosyal Yardımlaşma Derneği-Avrupa, Maraş Girişimi) uzun süredir yürütmüş olduğu çalışmaların sonucunda ilk etkinliğini kimliksel vurgusuyla, inançsal duruşuyla ortaya koydu.

Kasımoğlu’ndan Zerdeşt’e, Zerdeşt’ten Argeş’e… 

17 Temmuz’da Kürecik’te idam edilişinin 100. yılında Kasımoğlu Memedali anısına, köyünde anıt mezarı yapıldı. Yıkık olan konağının yeniden inşası için temel döküldü ve Kürecik Cemevi’nin önüne görkemli bir anıt dikildi. Yüz yıldır unutturulmak istenen Memedali, Huri’nin ağıdında can buldu, mekan ve makamına kavuştu.

HES projelerine karşı 18 Temmuz’da Zerdeşt’in huzurunda toplanıldı. Hasanali’den nefesler eşliğinde yürüyenler, Kantarma’da pirleri Abuzer Erdoğan, Ali Ekber Bakır, Veyis Soysüren, Tacim Bakır’a mihman, cemevinde cem, cemaat oldular.

19 Temmuz’da ise Şengal’de bedenini Êzidî katliamına karşı siper eden Argeş (Başar Alagöz-Gümüş) huzurunda buluştular. Binlerce kişinin katılımıyla, Sevdilli Festival alanında özgür yaşama dair umutlar bir kez daha dile geldi. Yeni yaşamın sembollerinin isimleri zikredildi. Mustafa Bozkurt’la başlayan, Argeş ile zirveye varan bölgedeki özgür yaşamın temsilcileri aşkla yad edildiler. Bu onuru bahşeden şehitlerin huzurunda direniş çağrıları yapıldı. Bölgenin yeniden kendisini var ettiği bir sürece şahitlik edildi.

Güzelleşti…

Suruç’tan gelen haberlerin dağladığı yürekler, Molâ Buttan’ın gülüşü güzel, bakışı güzel kızı Fidan Doğan’ın 25 Temmuz’da huzurunda toplandı. Katliamları ve onun ardındakileri lanetleyerek, direniş andı içti.

Maraş kendisi olmanın resmini çizebildi.

Şimdi Maraş 14-15 Ağustos’da Engin Sincer’in, Erdal’ın huzurunda toplanmaya hazırlanıyor. Şehitlerin, hakkın ve hakikatin makamında, hak ile hakkikatle buluşmak, nasiplenmek için Maraş’da buluşuyor.

O ne güzel gündür ki; hakikat makamında dara durabiliyoruz. O ne güzel gündür ki; onların huzurunda özümüzü dara çekebiliyoruz. Aşk olsun ki onlara; onların varlığında biz biz oluyoruz…

Hakikat ehliyiz biz

Akarsu’yum yansam da
Kül olup savrulsam da
Bazı bazı gülsem de
Yine gönlüm hoş değil!
(Muhlis Akarsu)

Hasret’e hasret yirmi iki yılı geride bıraktık. 2 Temmuz 1993 tarihinde, Madımak Oteli’nde bizler yakılalı tam yirmi iki yıl oldu. Ne açılan davalardan bir sonuç çıktı, ne de katiller yaptıklarından pişmanlık duyduklarına dair bir açıklmada bulundu.

Aksine katliamda yer alanlar, alanları savunanlar ödüllendirildi. Kimisi milletvekili, kimisi bakan olabilecek kadar itibar gördü. Katillere gözyaşı döken başbakanlar gördük ve onlar da Koçgiri’nin, Dersim’in, Maraş’ın katilleri gibi ulusal kahraman oldular.

Bu topraklarda, Kürtlere reva görülen şey ölümden başka bir şey olmadı. Her hak arayışı katliamlarla bastırıldı. Ve insanlığın katledildiği mekanlarda faşizm kol saldı. Koçgiri insanlıktan arındırıldı. Sivas faşist gericiliğin merkezi haline getirildi. Maraş tüm renklerin tüketildiği bir ölüler kenti oldu. Dersim acının başkenti olarak günümüze kaldı.

Ve bizler acılarımızı anmanın, hatırlamanın ötesine geçemedik. Her yıl, her ay, her gün bir acının hikayesi ile büyüdük. Her hikayedeki korkunç anılarla ürktük, korktuk ve teslim olduk. Bizlerin teslimiyeti üzerinde siyaset yapanlar yıllarımızı tüketti, ölümü, öldürülmeyi kader olarak önümüze koydu, göz yaşlarımızı sömürdü. İşte bu “kader”, yaklaşım son on yılda tersine dönmeye başladı. Aleviler binlerce yıllık direniş geleneğine sahip çıkmaktan başka şansları olmadığını fark etti. Teslimiyet çemberini ilk kez on yıl önce on binler Madımak Oteli’nin önüne akarak kırdı. Baskıdan, korkudan 30 ile 300 arası insanın Madımak önüne gidebildiği bir süreçten, on yıl önce Alevi televizyonlarının çağrısına cevap vererek on binler oldular. Aktılar ve akmaya devam ettiler. Akmakla kalmadılar; teslim alma, korkutma merkezi olarak son yıllarda işlev gören Sivas Katliamı’nın yıldönümünü direniş gününe çevirdiler. Umudu yeşerttiler…

Uzun ve yorucu bir kavga oldu. Ama artık 2 Temmuz Alevilerin direniş günüdür. Dünyanın dört bir yanından Sivas’a gelen Alevilerin kendi seslerini, taleplerini haykırdıkları günün kendisidir.

Bu anlamda tarihi bir değişim günü olarak 2 Temmuz’u ele almak gerekmektedir. 2 Temmuz tüm kesimlerden Alevilerin Bektaşi’si, Kızılbaşı’ı, hakikatçisi ile meydanda bir olduğu bir ortamın da yaratılması anlamına gelmektedir. Bu anlam üzerinden söylemek gerekir ki birliğin de kendisi artık 2 Temmuz’dur.

2 Temmuz 2015 anmalarında görüldüğü gibi tüm değişik çevrelerden Alevi milletvekilleri yan yana durmuştur. Alevi milletvekilleri kavramını topluma kazandırmıştır. HDP başta olmak üzere, siyasette Alevilerin kendilerini, ilk kez kendileri olarak temsil ettikleri sürecin de yaratıcısı 2 Temmuz olmuştur.

Onun içindir ki, hakikat ehliyiz biz, haq darında durmuşuz. Haq ile hakikat alemine ateşle dalmışız. Kin ve nefret alemine inat semaha durmuşuz. Demokrasi ve insanlık mücadelesinde kül olmasını bilmişiz. Hasret’in ilk Kürtçe tınısına ses olmuşuz. Nesimi’nin curasına nefes, Koray’ın semahına ikrar vermişiz. Muhlis Akarsu gibi kül olup savrulmuşuz…

Onun içindir ki artık 2 Temmuz bir zafer günüdür. Yeniden dirilişin, kendini buluşun ve düşmana inat varız deyişin günü olmuştur. Bundan böyle bu bakış açısıyla Sivas’da olmak, Sivas şehitlerine sahip çıkmak gerekmektedir.

KADIN ÖZGÜRLÜK HAREKETİ DENEYİMİMİZİN GELDİĞİ AŞAMA; JİNEOLOJİ

Rengin Botan

sakinecansizKürdistan kadın özgürlük hareketi olarak, binlerce yıllık kadın özgürlük mücadelesinin mirasını, kırk yıllık mücadele deneyimimizle harmanlayarak yeni ve önemli bir aşamaya taşırıyoruz. Bu aşamaya gelinceye kadar çok zorlu eşiklerden geçmek gerekti, gerekiyor. Zaten özgürlüğün kendisi engelleri aşma felsefesine dayanıyor. Bu nedenle mücadele ediyoruz, yaşıyoruz, düşüyoruz, kalkıyoruz, sınıyoruz, sınanıyoruz, deneyimlerden geçiyoruz, deneyim oluşturuyoruz. Artık biliyoruz ki, cesaretle atılan her özgürlük adımı ve geçilen her eşik, egemenlikli eril zihniyetin temellerini sarsıyor, ortadan kaldırıyor. Buna karşın ana tanrıçanın demokratik, komünal, özgürlükçü yaşam alternatifinin temelleri atılıyor. Kuşkusuz bu cesur adımların atılmasının esas mimarı PKK mücadelesine başladığı ilk günden itibaren “toplumun özgürlüğü kadının özgürlüğünden geçer” diyen Önder APO’ dur.

Tarihin dehlizlerinden süzülerek gelen ve kendini hep var edebilen kadın mücadelesi üzerinden, Kürt kadını kendi mücadele deneyimini bilimsel düzeyde ele alacak bir evreye taşıyor. Önderliğimiz daha önce kadının mücadeleye ve savaşa katılımını, kadın ordusu ve kadın partisinin geliştirilmesi temelindeki çalışmaları bir laboratuar çalışması olarak tanımlarken, ürünlerinin sonradan açığa çıkacağını vurgulamıştır. İşte Önderliğin kadın özgürlüğüne dair yürüttüğü tüm çalışmaların ve mücadelemizin ürünü olarak jineolojinin geliştirilmesi bunu göstermektedir. Kırk yıllık mücadele deneyimimizin verileri ve tüm dünya kadınlarının mücadele yaratımları bir kadın biliminin gelişmesini artık gerekli hale getirmiştir. Kürdistan kadın özgürlük hareketi olarak bizi diğer hareketlerden farklı kılan yönümüz, kendi mücadele deneyimimizden bilgi üretmemiz ve sınanmış deneyim ve bilgimiz üzerinden kadın bilimini geliştirme iddiası ve gayemizdir.

Önderliğimizin ilk kez “Özgürlük Sosyolojisi” kitabıyla gündemimize koyduğu Jineoloji’ ye ilişkin; “Feminizm yerine jineoloji (Kadın bilimi) kavramı amacı daha iyi karşılayabilir. Jineolojinin ortaya çıkaracağı gerçekler herhalde teolojinin, eskatalojinin, politikolojinin, pedagojinin, velhasıl sosyolojinin birçok bölümlerine ilişkin lojilerden daha az gerçeklik payı taşımayacaktır. Kadının toplumsal doğanın hem fizik, hem de anlam olarak en geniş bölümünü teşkil ettiği tartışma götürmez. O zaman neden çok önemli olan bu toplumsal doğa parçası bilime konu edilmesin? Pedagoji gibi çocuk eğitim ve terbiyesine kadar bölümlenmiş sosyolojinin jineolojiyi oluşturmaması, egemen erkek söylemli olmasından başka bir hususla izah edilemez. Kadın doğası karanlıkta kaldıkça, tüm toplum doğası aydınlanmamış olarak kalacaktır. Toplumsal doğanın gerçek ve kapsamlı aydınlanması, ancak kadın doğasının kapsamlı ve gerçekçi aydınlanmasıyla mümkündür. Kadının sömürgeleşme tarihinden ekonomik, sosyal, siyasal ve zihinsel sömürgeleştirilmesine kadar konumunun açıklığa kavuşturulması, tarihin diğer tüm konularının ve güncel toplumun her yönüyle açıklığa kavuşmasında büyük bir katkıda bulunacaktır. Etik ve estetik bilimi kadın biliminin ayrılmaz parçasıdır. Feminizmi de kapsayan kadın bilimine dayalı kadının özgürlük, eşitlik ve demokratik hareketi, açık ki toplumsal sorunların çözümünde başat rol oynayacaktır.” değerlendirmesi ile jineolojinin hangi temel dayanaklar üzerinden çıktığını belirtmiştir.

Önder APO’nun önemle üzerinde durup dikkat çektiği gibi kadın özgürlük sorunu tüm insanlığının özgürlük sorununu kapsayan bir sorun olmakta ve tarihsel toplumsal sorunların çözülmesinde başat rol oynamaktadır. Bu bağlamda kadın varlığının her boyutta bilimsel bir ifadeye kavuşturulması, evrene, doğaya, tarihe, topluma dair geliştirilmiş olan bilgi yapılarının bütünlüklü bir şekilde kapsamlı ve sistemsel eleştiriden geçirilmesi gerekmektedir. Kadın varlığının doğru tanımlanması çok köklü ve radikal bir bilgi ve zihniyet değişimini gerekli kılmaktadır. Önderliğimiz jineolojiyi ortaya koyarken neden şimdiye kadar bir kadın biliminin olmadığını sorarak, bunun egemen erkek zihniyetinden kaynaklandığını belirtmektedir. Her konuya ilişkin ayrı bilim disiplinleri kurulduğu halde kadın konusu, bilinçli şekilde bilime konu edilmemiştir. Bin yıllardır Mitoloji, felsefe, din, sanat, bilim ve birçok ideolojik eğilim kadını ele alırken kadın hakikatini çarpıtan, erkeğin uzantısı olarak gösteren, inkâr ve yok saymaya dayalı tanımlamalarla değerlendirmişlerdir. Bu yanlış ve gerçeği saptıran tanımlamanın köklü aşılması ve iktidar odaklı bilim anlayışına karşı, jineoloji kadının kendi gerçeğini tanımlaması kendi özgür hakikatine yol almasıdır. Dolayısıyla kadının kendi öz bilinci ve özgür iradesi ile kendi hakikatini açığa çıkarması, öncelikle kadını doğru ve yeterli düzeyde tanımlaması gereklidir. Zira kadın-yaşam, kadın-toplum, kadın-doğa birliği temelinde varoluşu sağlaması jineolojinin eksenini oluşturmaktadır.

İnsan denilen gerçeklik, uzun süre kapsamında kendi toplumsal hakikatini örerek ancak yaşamını sürdürebilmiştir. Açığa çıkan bilimsel verilere baktığımızda da, doğanın en canlı harikası ve evrimin temel parçası olarak kendisini inşa eden insanlık, toplumsallık üzerinden günümüze kadar ulaşabilmiştir. Batı merkezli bilim anlayışı tersinden birey eksenli düşünce yapısını topluma hâkim kılmaya çalışmış, ancak Modernist sosyal bilimlerin kadını, bireyi toplumdan koparma çabası ciddi yozlaşmalara ve toplumsal çözülmelere yol açmıştır. Bilim, toplumun yorumlanmasında önemli roller oynasa da yorumlama biçimi daha çok toplumu devletin ve iktidarın hizmetine koşturma doğrultusunda olmuştur. Sosyal bilimler de dâhil tüm bilim alanları iktidar yanlısı bir yapısallık kazandığından, tarihsel toplum da bu minvalde tanımlamalara kavuşturulmuştur. Böylece toplum da, tarih de iktidar eksenli inşa edilmiştir. Milliyetçilik, dincilik ve toplumsal cinsiyetçilik de bu bakış açılarının ürünü olarak gelişmiştir. Özellikle kadın hakikatine daha olumsuz yansıyan bu durum zihniyet çarpıtmalarına yol açmıştır. Kadının, toplumun en zayıf kesimi olarak görülmesi ve ötekileştirilmesi sosyal bilimin birebir ördüğü bu çarpık algılama ve yanlış tanımlamalardan kaynaklanmıştır. Kadının doğru tanımlanması hem toplumsal dokuda hem de yaşamda özgürlük eksenli bir yol alışa götüreceğinden, bilim çevreleri bunu ciddi bir tehlike sayarak kadını tanımlamaktan sürekli kaçınmışlardır. Dolayısıyla kadınların mücadelesi aynı oranda toplumun özgürlük mücadelesi olduğundan, kadının -toplumun – doğanın ataerkil zihniyet aleyhine özgürleştirilmesi, devlet ve iktidar odaklı bilimlerin, felsefi ve tarihsel yaklaşımların aşılması gereklidir. Bu anlamda tüm bilimlerin kadın özgürlüğünü eksen alan jineoloji doğrultusunda, yeni bir bakış açısıyla inşa edilmeleri gereklidir.

Toplumsal tarih ve tarihsel toplumu yanlış yorumlayış biçimleri süreçli iç çatışmalara, savaşlara ve kendinden yabancılaştırmaya yol açmıştır. En çok da kadını yanlış tanımlayan ve yorumlayan bilimsel bakış açıları kadın hakikatine ciddi darbeler vurmuştur. Dolayısıyla kadının toplumsal varoluştaki hakkını yerli yerine oturtmak için tarihsel ve toplumsal statüsünü layıkıyla tanımlayacak bir kadın bilimine her şeyden daha fazla ihtiyaç vardır. Aksi takdirde toplumun krizli ve sorunlu halinden nemalanan mevcut bilimlerin hem paradigmasal olarak hem de yapısal olarak toplumsal sorunları çözmesi mümkün değildir. Önderliğimiz bu temelde sosyal bilimin iktidarla ilişkisini eleştirirken, toplum bilimin toplumu doğru tanımlayabilmesi için başta kendisini yeniden inşa etmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu çerçevede “Entelektüel çabalar, bilgi ve bilim çalışmaları toplumsal doğanın temel varoluş hali olan ahlaki ve politik toplum kapsamında geliştirilmelidir. Uygarlık tarihi boyunca kopulan ve gittikçe aşındırılan bu toplum gerçekliği, kapitalistin damgasını vurduğu modern çağla birlikte tamamen parçalanmış, çürümeye terk edilmiş ve yok olmanın eşiğine getirilmiştir. O halde entelektüel çaba, bilgi ve bilim çalışmaları öncelikle bu gidişatı durdurmayı amaçlamak zorundadır. Çünkü yok edilen bir şeyin bilimi olamaz. Belki hatırası olabilir, ama hatıra bilim değildir. Bilim yaşayan, var olanla ilgilidir. Bu durumdaki toplum tümüyle yok olmak istemiyorsa, kapitalistik moderniteye (tüm unsurlarıyla birlikte) direnmek zorundadır. Direniş artık varoluşla aynı düzlemde olup özdeştir. Geliştirilecek bilim öncelikle ‘sosyal bilim’ olarak düzenlenmek zorundadır. Sosyal bilim tüm bilimlerin ana kraliçesi olarak kabul edilmek durumundadır. Ne Birinci Doğa ile ilgili diğer bilimler (fizik, astronomi, kimya, biyoloji) ne de İkinci Doğa’yla ilgili diğer beşeri bilgiler-bilimler (edebiyat, felsefe, sanat, ekonomi vb.) asla öncülük misyonu taşımaz; bunlar hakikatle anlamlı bağı kuramazlar. Her iki alan sosyal bilimle bağını ancak başarıyla kurabilirse hakikatten pay alabilir.”demektedir. Bu bağlamda jineolojiyi bir çıkış olarak ele almaktadır.

1970’ler dünyasının konjonktürel koşullarında PKK’yi kuran Önder APO, Kürt halkının özgürlük mücadelesini geliştirdiği ilk dönemlerden itibaren kadın özgürlük mücadelesini de ideolojik ve stratejik çalışmalarının başında ele almıştır. İlk yıllardan itibaren toplumsal özgürlüğün kadın özgürlüğüyle bağlantısını kuran yaklaşımı PKK’nin özgürlükçü karakterini belirlemiştir. Grup çalışmalarından PKK örgütlenmesine kadarki süreçte, kadının özgürlük mücadelesine katılımı önemle ele alınmış, PKK üçüncü kongresinden itibaren özgün örgütlenmenin zemini oluşturulmuştur. Önderliğimiz giderek derinleştirdiği kadın özgürlük çalışmalarını; “Kadın çalışmalarında gerçeği, tarihsel ve toplumsal hakikatin önemini daha çok fark ediyordum. KADINLAR benim için sosyolojik çalışmaların özüydüler. Çok dar da olsa kendi öz sahamda onların üzerine kurulu olan hiyerarşik düzeni yıkmam, yüzlerce kitaptan çok daha eğitici oluyordu. Onlarla kurduğum ilişki platformu erkek egemen karılı-kocalı statüyü paramparça ediyordu. Aslında en çok da bu statünün parçalanmasından mutlu oluyordum. Bir cinsel obje değil, değerli bir insan oldukları açığa çıktıkça gururlanıyorduk. Bu yaklaşım özlü sevgiye giden yolu da açıyordu. Karşılıklı ama mutlaka hiçbir baskı duymadan, tarihsel ve toplumsal gerçeğin bağrında kurduğumuz sevgi ve saygı dünyasının eşsiz bir gücü vardı. Aralarında düşkün kadınlığı aşamamış bazıları çıksa da, dedikodularıyla lekelemeye çalışsalar da, çok sayıda ve çok nitelikli kadınlar da çıkmıştı. Onların da çoğu şehit düştü. Onlara adsız kahramanlar değil, gerçek kahramanlar diyeceğim. Eğer yaşanılacak bir toplumsal yaşam olacaksa, bu ancak onların ölümsüz anılarına bağlılıkla ve deniz feneri gibi aydınlattıkları yolda yürümekle mümkündür. Kadınla ancak bu yücelikte bir yaşam en değerli yaşamdır. Diğer yaşamlar kuş tüyü yataklarda da geçse, bana göre çukurda debelenen yaşamdan farksızdır. Özcesi, şu sonuca ulaştım: KADINDAKİ TANRISAL GÜZELLİĞİ, İYİLİĞİ VE DOĞRUYU YAKALA VE ONUNLA YAŞA! İşte çok az da olsa bu yaşamdan karşılıklı olarak payımızı aldık, bu yaşamı paylaştık, yaşadık. Yaşadık derken, özgür yaşam felsefesinin ancak bu paylaşım temelinde anlam bulabileceğini ve tanımlanabileceğini belirtmek istedim.” biçiminde değerlendirmektedir.

Önder APO’nun birkaç arkadaşla başlattığı kadın özgürlük mücadelesi önemli bir birikime dönüşerek 1987’de Yekitiye Jinen Welatparezên Kürdistan (YJWK) olarak örgütlendirilmiştir. Tarihsel, toplumsal sorunların bireyler şahsında mücadeleye yansıması, toplum, aile ve birey çözümlemelerinin gelişmesine, soykırım kıskacındaki Kürt halkı ve kadın gerçekliğine ilişkin çözüm tartışmalarının yoğunlaşmasına yol açmıştır. Kadın özgürlük sorununa daha iyi bir örgütlenmeyle cevap olma ve ulusal direnişe öncülük ihtiyacı temelinde 1993 yılında yaptığı üçüncü kongresiyle YJWK (Tevgera Azadiya Jinen Kurdistan) TAJK adıyla kendisini hareket olarak örgütlendirmiştir. Bu doğrultuda ağırlıklı olarak ulusal kurtuluş perspektifiyle bilinçlendirme çalışmaları yapılmış aynı zamanda toplumsal zeminde örgütlenmelere gidilmiştir.

YJWK ile ilk özgün birlik örgütlenmesi, ardından mücadelenin boyutlanmasıyla ihtiyaç haline gelen TAJK’ın kuruluşuna kadar Kürt kadınının devrimci-özgürlükçü karakterdeki mücadelesi kapsamlılaşarak gelişmiştir. Bu süreçlerin mücadele yaratımları üzerinden 1993 yılında Önderliğimizin başlattığı kadın ordulaşması ile Kadın Özgürlük Hareketimizin örgütlü duruşu gerilla sahasında pratikleşme zeminine kavuşturulmuş böylece özgürlük mücadelesi alanında daha ciddi adımlar atılmıştır. Kapitalist modernitenin sınırlara hapsettiği kadınlar, özgürlük dağlarında mücadeleye yoğun şekilde katılarak sisteme isyanını ortaya koymuştur. 90’lı yıllar Kürdistan Özgürlük Hareketinin halklaştığı, inkârcı sistemin her türlü imha

saldırılarına karşı, varlığını kabul ettirme savaşının yükseltildiği yıllar olmuştur. Kürt Kadınının özgürlük arayışı da bu toplumsal gerçeklikle bağlantılı olarak kölelik statüsünü parçalama mücadelesi şeklinde yükselmiştir. Büyük örgütlülüğe kavuşan kadın özgürlük yürüyüşü toplumsal direniş olarak sokaklara yansırken Kürt halkı serhıldanlarıyla, Kürt gençleri ve farklı toplumsal kesimlerden gerillaya katılımlar yoğunlaşarak mücadele sahiplenilmiştir. Kapitalist modernist sistemin egemenlik cenderesinden, kurtuluşa yol alan kadınlar artık kendi özgürlük yürüyüşlerini iradileşen bir örgütlülüğe evriltmeye başlamışlardır.

Kadın Ordulaşmasının 1993’te ilan edilmesi PKK’de köklü sosyolojik değişimlerin gelişmesine yol açmıştır. Giderek deneyim kazanan ve daha fazla özgürlük bilinci edinen Kürt kadın gerillası, ulus devlet karşısında ulusal var oluş mücadelesini yürütürken, geri ve egemen erkek karşısında da iradi varoluş mücadelesini geliştirmiştir. Dıştaki saldırılar kadar içteki geriliklere karşı da mücadele etme ihtiyacı, kadın Özgürlük Hareketi açısından daha örgütlü olmayı ve yanı sıra sistemik yorumlama bilincini de sağlamıştır. Ötekileştirici, küçümseyici yaklaşımlara karşı yürütülen mücadele, sosyolojik anlamda da önemli bir derinlik yaratmıştır. Her şeyden önce karşı karşıya bulunduğu erkek egemenlikli yaklaşımları aşmak mücadele önceliğini belirlemiştir. Bundan hareketle kadın özgürlük sorununun (diğer devrimci hareketlerin sonuçlarının öğreticiliğiyle) ertelenemeyeceğini bilince çıkarmıştır. Erkek egemen zihniyet karşısında her an mücadele duruşu içerisinde olmak kadın özgürlük mücadelesinin ivme kazanmasında en önemli hakikat olarak yaşanmıştır.

Kadın Ordulaşmasıyla deneyimlerine yeni tecrübeler ekleyen Kürt kadınları, 8 Mart 1995 yılında 1. Ulusal Kadın Kongresi’nde örgütlenmenin yeni bir aşaması olan Yekîtîya Azadîya Jinên Kurdistan- YAJK’ı kurmuşlardır. Kadın özgürlük mücadelesinde önemli bir aşamayı ifade eden YAJK deneyimi, kadın özgün örgütlülüğünün Kürdistan’ın tüm alanlara yansımasını sağlamıştır. “Ayrı kadın ordusu, ayrı kadın örgütü olamaz” tartışmalarına, zorlayıcı geri ve egemenlikli yaklaşımlara rağmen yürütülen mücadele ile örgütsel sistemini daha da kalıcılaştıran, dağlarda ve şehirlerde çalışma kapsamını genişleten ve kendine olan güveni daha da pekişen bir kadın örgütlenmesi açığa çıkmıştır. Böylece kadın hareketi, örgütlü olunduğunda en güçlü iradi duruşun ortaya çıkarılabileceğini yaşayarak deneyimlemiştir.

YAJK örgütlenmesiyle birlikte Önderlik Erkeği Öldürmek çözümlemesiyle erkeğin geri, sömürgeci, iktidarcı yönlerini sorgulamaya açmış ve özgürlük sorununu erkeğin de gündemine koymuştur. Sonsuz Boşanma kavramsallaşmasıyla hem kadının hem de erkeğin gerçeğini çözümleme çabalarını derinleştirmiştir. Çözümlemelerin derinleştirilmesiyle Önder APO 8 Mart 1998’de Kadın Kurtuluş İdeolojisini ilan etmiştir. Kadın Kurtuluş İdeolojisini yurtseverlik, özgür düşünce – özgür irade, örgütlülük, mücadele bilinci ve estetik ilkeleri üzerinden kavramlaştırmıştır. Bu ideolojik İlkeler çerçevesinde kadının ve toplumun özgür yaşam çerçevesi netleştirilmiştir.

Kadın Kurtuluş İdeolojisi ekseninde partileşmeye giden kadın özgürlük hareketimiz 1999 Martında gerçekleştirdiği kongreyle PJKK (Partîya Jinên Karkerên Kurdistan) adıyla kendini ilan etmiştir. Birçok ilke imza atan Kürt kadın hareketi partileşme adımıyla bir ilke daha adını yazdırmıştır. Paradigmal değişim süreci ve uluslararası komploya denk gelen PJKK süreci belli sancılı süreçlerle karşı karşıya gelmiş buna rağmen partileşme adımı sürdürülmüştür.

Kapitalist modernite güçleri BOP adı altında Ortadoğu’yu, kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir dizayna kavuşturmak isterken, bu amacını gerçekleştirmesi önünde hiçbir alternatife yaşam hakkı tanımamaktaydı. Bu saldırılara karşı bir yandan bölgenin kültürel, tarihsel dinamikleri önemli bir direniş sergilerken, en büyük alternatif duruşu sergileyen Önderliğimize uluslar arası komplo dayatılmış ve Önder APO İmralı esaret koşullarına alınmıştır. Komplonun amacını boşa çıkartma temelinde Önder APO derinleştirdiği yoğunlaşmalarıyla paradigma değişimini özgürlük hareketinin gündemine koymuştur. Paradigma değişimi ekseninde kendini yeniden inşa etme sürecine giren Kürdistan kadın özgürlük hareketi gerçekleştirdiği PJKK III. Kongresiyle Partîya Jina Azad (PJA) olarak değişime gitmiştir. PJA, Kürdistan’da kadın örgütlenmesi ve kadın özgürlük mücadelesini yeni deneyimlere taşırmış toplumsal özgürlük alanında önemli çıkışlar yaratacak bir sorgulama ve tartışma düzeyini ortaya çıkartmıştır. Özellikle bu dönemde gündemleştirilen Toplumsal Sözleşme tartışmaları dünya kadın hareketlerine de mal edilmeye çalışılmıştır. Bu temelde Evrensel düzleme taşınan Kürdistan kadın özgürlük mücadelesi, kadının sömürge tarihini aydınlatma iddiasıyla kadınlar için ortak mücadelede arayışlarını güçlendirmiştir.

Paradigma değişiminin hareketimizde yarattığı zorlanmalar, anlama ve özümseme sorunları kendini yeni paradigma ekseninde yapılandırmayı zamana yayarken bu süreci oldukça sanıcılı kılmıştır. Yeni paradigmanın değişim – dönüşüm ekseninde derinleştirilen özümseme tartışmalarıyla birlikte 2004’te kadın kongresi yapılmış sürece daha iyi cevap verme temelinde PAJK (Partîya Azadîya Jinên Kurdistan) örgütlenmesine gidilmiştir. Yeni dönem parti esprisi eski paradigmaya dayalı zihniyetin aşılması ve parti çalışmalarının toplumsal inşayı gerçekleştirmenin öncülüğüne oturtulması esas alınmıştır. Demokratik, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü paradigma ekseninde kendisini örgütleyen PAJK yeniden yapılanma çalışmalarına başlamıştır. Bununla birlikte önderliğimiz kadın hareketinin yaşadığı gelişimlerden yola çıkarak artık konfederal bir örgütlenme yapısına gitmesi gerektiği, parti ya da birliğin açığa çıkan muazzam kadın örgütlülüğünü karşılamayacağını belirterek kadın hareketi için yeni bir örgütlenme perspektifini vermiştir. Bu perspektiften yola çıkan kadın özgürlük hareketi 2005 yılında tüm mücadele sahalarını bir çatı altında toplayan (Koma Jinen Bilind) KJB örgütlemesiyle, geniş bir yelpazede örgütlü bir sisteme kavuşmuştur. KJB, çatı örgütü sistemini; kadının ideolojik öncü kurmay partisi olarak PAJK, kadının meşru savunma gücü olarak YJA Star, kadının toplumsal ve siyasal alan örgütü olarak YJA, mücadelenin temel dinamizmini teşkil eden Komalen Jinen Cıwan bileşenleri üzerinden yapılandırmıştır.

Önder APO’nun sürekli yenilikler yaratarak özgürlük mücadelemizi ileriye taşıdığı yoğun mücadele yıllarından olan 2008 – 2015 yılları arası süreç Kürdistan özgürlük mücadelesinde devrimsel bir döneme yol açarken, kadın özgürlük hareketi olarak da bu dönemde çok yönlü devrimsel kazanımlar ortaya çıkarılmıştır. Ortadoğu halklarının özgürlük baharı denilen süreç Mezopotamya halkları şahsında tüm toplumların özgürlüğe kalkışı, erkek egemenlikli iktidar ve devletçi zihniyete olan öfkenin dışa vurumuydu. Ortaya çıkan yeni konjonktürel durum Kürt toplumu açısından da, sömürge statüsünü aşmak ve özgürlük devrimini gerçekleştirme zeminini ortaya çıkarmıştır. İmkânlar, Demokratik ulus anlayışıyla demokratik özerkliği inşa etmeye oldukça avantajlı bir durum sağlamıştır. 19 Temmuz 2011 Rojava devrimi zamanın özgürlüksel anda gerçekleşmesiydi. Bu devrimsel sürece öncülük eden kadın özgürlük hareketimiz kurulan özgürlük koşullarında kendi devrimini gerçekleştirme zeminini de var etmiştir. Özellikle nasıl bir toplumsal yaşam, nasıl bir sisteminin kurulması gerektiğinden tutalım, politika, siyaset, ahlak, ekonomi, savunma, eğitim ve her anlamda özgür kadın anlayışını eksen alan bir tartışma ve pratikleşme süreci bugüne kadar devam etmektedir. Diğer yandan Kürt halkına dayatılan savaş- imha, kadınlara dayatılan katliamlar, tecavüz, işkence ve soykırıma karşı kadınların meşru savunma gücü olan YJA STAR daha geniş yelpazede kadınların öz savunma mücadelesini görkemli direnişler haline getirmiş ve tüm dünya kadınlarının güvencesi olma umudunun sembolü olmuştur. Bununla birlikte Rojava, Şengal, Başur ve birçok yerde egemen erkek barbarlığına karşı YPJ güçleri sergilediği kahramanca direniş ile mücadele kazanımlarımızı evrensel bir mecraya taşımıştır.

Kadın özgürlük mücadelesini toplumsal özgürlüğün inşasına yöneltme ve özgür yaşam mücadelesinin toplum ayağını tamamlama temelinde 2014 yılında yapılan kadın kurultayıyla KJB ve YJA birleştirilerek, KJK (Komalen Jinên Kurdistan) olarak kendisini örgütlemiştir. Kürdistan kadın özgürlük hareketi, evrensel bir ivme kazandığı bu yeni mücadele döneminde tüm dünya kadınlarının özgürlük umudu haline gelmiştir. Hem özgürlük mücadelesinin tüm örgütsel alanlarında hem de legal siyasetin toplumsal alanında kadın iradesinin nüfuz ettiği, sistemin demokratik – komünal, eşitlikçi, özgür düşünce ve karar gücü olarak kadın rengine büründürüldüğü bu aşama, siyasette eş başkanlık sistemi ile daha da taçlandırılmıştır. Bu anlamda ideolojik ve örgütsel öncülük ile birlikte, politik, siyasal, sosyal, öz savunma, ekonomik, kültürel, diplomatik vb. tüm örgütlülükler alanında kadın bakış açısı ve düşüncesi ekseninde gelişmeler sağlanmıştır.

35 – 40 yıllık Kürdistan kadın özgürlük mücadelesinin ortaya çıkardığı kazanımlar ve deneyimler, örgütlülük bütünlük içinde irdelendiğinde, tüm kadınlara alternatif bir özgür yaşam yaratma iddiasıyla eril zihniyete karşıt bir duruş ve mücadele içinde olunduğu kuşkusuzdur. Bu yıllar boyunca erkek egemen sistemin türevi olan tüm kavram ve kuramlar sorgulama ve eleştiriden geçirilmiştir. Feminist teori, kuram ve mücadelesinin ortaya çıkardığı mirası sahiplenen Kürdistan kadın özgürlük hareketimiz aynı zamanda egemen sisteme alternatif yaratmayan ve feminizmin açmazlarını da aştırma temelinde bir yaklaşımı esas almıştır.

Bütün bu gelişmelerden hareketle Jineoloji, Kürdistan kadın özgürlük mücadelesinin tarihsel ve toplumsal anlamda deneyimlerinin ortaya çıkardığı düzeyle bağlantılı geliştirilecektir. Jineoloji ’yi kadın özgürlük mücadelesinin önceliğine alan Önderliğimiz Özgürlük Sosyolojisi kitabında; “Kadını sosyal ilişki yoğunluğu olarak incelemek, bu nedenle sadece anlamlı değil, toplumsal kördüğümleri aşmak (çözümlemek) açısından da büyük önem taşır. Erkek egemen bakış bağışıklık kazandığı için, kadına ilişkin körlüğü kırmak bir nevi atomu parçalamak gibidir. Bu körlüğü kırmak büyük entelektüel çaba harcamayı ve egemen erkekliği yıkmayı gerektirir… Hâlbuki köklü özgürlük, eşitlik ve demokratlık yüklü bir felsefeyle kadınla düzenlenecek yaşam ortaklığı; güzelliği, iyiliği ve doğruluğu en mükemmel düzeyde sağlayabilme yeteneğindedir. Şahsen mevcut statüler içinde kadınla yaşamı, çok sorunlu olmak kadar çirkin, kötü ve yanlış bulurum… İnsan eliyle inşa edilen, insan eliyle yıkılabilir. Burada ne bir doğa kanunu, ne de bir yazgı söz konusudur. Şebekenin, kurnaz ve güçlü adamın kanserli ve hormonlu yaşam elleri olan tekellerin yıkılası düzenlemeleridir söz konusu olan. Yaşamın evrendeki en harika çiftinin (bilinebildiği kadarıyla) anlamlaşma derinliğini hep derinden hissetmişim. Kadınla önce düşünmenin, nerede, ne zaman, ne kadar bozukluk varsa tartışma ve gidermenin önemini tüm ilişkilerin önüne koyma cesareti gösterdim. Sadece güçlü, düşünen, iyi, güzel ve doğru karar verebilen, böylece beni aşarken hayran bırakabilen ve muhatabım olabilen kadın, şüphesiz felsefi arayışımın köşe taşlarındandır. Evrendeki yaşam akışının sırlarının bu kadınla en iyi, güzel ve doğru tarafıyla anlam bulacağına hep inandım. Ama hiçbir erkeğin beceremeyeceği kadar, önümdeki ‘erkek ve sermaye’ malıyla, doksan bin kocalı Hürmüz’le varoluş tarzımı asla paylaşmayacak olan ahlakıma da inandım. O halde feminizmden de öte, ‘jineolojî’ (kadın bilimi) kavramı amacı daha iyi karşılayabilir.” şeklinde değerlendirmektedir.

Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi olarak jineoloji’ yi geliştirmenin başlangıç aşamasındayız. Uzun süreli, derinlikli ve kapsamlı çabalar gerektiren jineoloji’ yi herhangi bir ulus, sınıf veya kesime ait görülmemesi gereken bir bilim olarak tanımlıyoruz. Bu çerçevede ana nehir toplumsallığının yaratımı olan tüm değerleri hak ettiği yere oturtmak, özgürlükçü hakikatin anlamıyla buluşturacak toplumsal bir bilim alanı olarak geliştirmek önemlidir. Mevcut haliyle toplum-doğa, toplum-birey, kadın-erkek ilişkileri, sosyal bilimler alanında yoğun tartışmalara konu olmaktadır. Kuşkusuz ki bu ilişki sistematiği birbiriyle hem etkileşim içinde hem de birbirini değiştirip, belirleyen bir konum arz etmektedir.

Yeni zaman diliminde tartışmalara konu olan toplumsal tarih alanı, 19. yy. sosyal bilim yöntemiyle ele alındığından oldukça sorunlu kalmaktadır. Toplum yaşamına, ilişki yapılarına dair perspektif, devletin ve iktidarın hakim yapılarına güdümleyen sosyoloji bilimi temelinde olmaktadır. “Toplum, devletin ve iktidarın hükmünde nasıl daha iyi yaşar?” amacına hizmet eden sosyal bilim, erkek egemenlikli paradigma ekseninde oluşmuştur. Bu da iktidarla donatılmış toplum yapısını, egemen erkek zihniyetiyle örgütlendirmiştir. Tüm bilim disiplinleri kendisini bu eksende hizmet etmeye göre örgütleyip, toplumsal ilişkiler bu çerçevede inşa edilmiştir.

Bu gerçeklik içinde “var ve yok” arasında inşa edilen kadının toplumsal statüsü “nesne” olarak tescillenmiştir. Toplumsal cinsiyetçiliğin tüm toplumsal yapıya hâkim kılınması iktidarcı, devletçi zihniyetin ürünü olsa da, bilimcilik bu konuda belirleyici rol oynamıştır. Bu bağlamda, özgür topluma yol alınmak isteniyorsa her şeyden önce kadının doğru tanımlanması ve toplumsal kördüğümlere yol açmış olan mevcut inşa edilmiş statünün yıkılması gereklidir. Toplumsal cinsiyetçiliğin, toplumu sürekli maruz bıraktığı savaş ve krizler, sosyal bilimin zihniyet inşasında yürüttüğü algı operasyonları ciddi bir sorgulamaya tabi kılınmalıdır. Bu gerçeğin en fazla mağdur ettiği kadın, sömürü alanı haline getirilmiş bilimcilik, dincilik, milliyetçilik bu zemin üzerinde yükselmiştir. Kendisini her yönlü geliştirmiş olan bu zihniyet formları sosyal bilim alanında yoğunca tartışılması, incelenmesi, eleştirilmesi gereken konuların başında gelmektedir.

yy. başında paradigmal sorgulamaların gelişmesi, feminist hareketin örgütlülüğü, sosyal bilim alanında yeni tartışmaların ortaya çıkması, tarih yorumlarında değişimlere yol açmıştır. Özellikle Anaerkil Dönem ve Neolitiğe ait elde edilen bulgular, tarih ve toplum yaşamına ilişkin yanlış yorumlamaları masaya yatırmıştır. Araştırmalar kadının; toplumsallığın gelişmesi, yaşamın örgütlendirilmesi, kültürel değerlerin oluşmasında esas role sahip olduğunu açığa çıkarmıştır. Kadının bu konumunun uygarlığın gelişmesiyle tersine döndüğü bulgularla kanıtlanmıştır. Bundan dolayı kadının sürekli iktidarcı, sömürgeci uygarlık sistemine karşı bir mücadele içinde olduğu somut verilerle kanıtlanmıştır. Kadın hakikatinin ortaya çıkartılması bu anlamda tarih, felsefe, din ve tüm bilimlerde yansımasını bulan kapitalist modernist paradigmanın aşılmasıyla mümkündür. Yeniden inşa edilecek toplumun demokratik, eşitlikçi, adil ve özgür temellerde gelişmesi için kadının çarpıtılmış hakikatinin ele alınması gereklidir.

Sosyal bilimin uzun süre kapsamındaki tarihi araştırmalarında açığa çıkan; kadının yaşamdaki başat olma konumunu, toplumsal bilimin öncelikli konusu olarak ele almak şarttır. Şimdiye kadar kadının sosyal bilim tarafından ele alınmaması, sadece eksiklik değil toplumsal yaşamda iktidar ve devletçi zihniyetin süreklilik kazanmasını da sağlamaktadır. Toplumsal tarih içinde, kadın doğru tanımlanmadıkça, toplumsallık da tanımlanamayacaktır. Bu temelde kadının tarihsel ve toplumsal alandaki statüsü ve rolünün çözümlenmesi doğru bir toplumsal tanımlanmayı sağlayacaktır. Önderliğimiz kadın için “ilk sömürge” demektedir. Kadının sömürgeleştirilmesi üzeriden toplum sömürgeleştirilmiştir. Bu açıdan toplumsal dokuda özgürlüğün yaşamsallaşması için, kadın hakikatinin yerli yerine oturtulması zorunludur. Kadının sömürgeleştirilmesi toplumun tarihi, ekonomik, sosyal, siyasal, zihinsel ve kültürel sömürgeleşmesinin yolunu açmıştır. Dolayısıyla kadının toplumsal yapılar ve ilişkilerdeki konumunun netleşmesi toplumun genelinde özgürlüğe yol aldıracaktır.

Kadının özgürlük düzeyi, toplumun özgürlük düzeyini belirlemektedir. Bu çokça dillendirilse de, kadın her şekilde ve her yerde özgürlükten yoksun bırakılmaktadır. Tüm dünya kadınlarının özgürlük sorunu, tüm toplumları ilgilendiren bir sorun olmakla birlikte toplumsal özgürlüğü bağlayıcı bir durum da arz etmektedir. Çünkü toplumu toplum yapan, onu kültürleştiren, bedenleştiren ve sürekli akış kazandıran kadındır. Önderlik bu konuda “Etrafında mitoloji-din-felsefe-sanat ve bilim alanlarında çok geniş bir bilgi yapısı ve sistemli kurgular inşa edilmesine karşın; kadın gerçeği hep karanlıkta bırakılmıştır. Kadına dair sayısız imge, sembol ve yargı yaratılmış, en sistemli ve derinlikli ideolojikleştirme kadın etrafında geliştirilmiştir. Denilebilir ki, başka hiçbir varlık bu denli ideolojik olarak kurgulanmamıştır. Çok ileri düzeyde yüceltme kadar aynı ölçüde derin bir alçaltmanın da nesnesi konumundadır. Hem tapınılan, hem de lanetlenen, hem masumiyetin-ahlakın, hem de ayartıcı şeytansı özelliklerin ve kirliliğin cisimleştiği bir kimlik olarak kurgulanan kadın, mitolojilerin de, dinlerin de, felsefe ve sanatın da vazgeçilmez öğesidir. Kadın, etrafında adeta bir dünyanın, toplumun ve insanın bilinç ve ruh olarak yeniden kurulduğu bir araç halindedir. İster negatif –iktidar anlamında-, ister pozitif –toplumsal anlamda- olsun; kadın, etrafında yaşamın, toplumun ve insan bilinç ve ruhunun kurulduğu bir kimliktir… Kadın olmak belki de en zordaki insan olmak demektir. Kadının da insan olduğunun yeni farkına varılmaktadır. Kadınla toplumda doğru yaşamak gerçekleşmedikçe anlamlı bir yaşamın yaşanmayacağı bilinmelidir. En anlamlı ve güzel yaşamın onurunu tamamen kazanmış özgür kadınla gerçekleştirilebileceğini bilerek söylem ve eylemlerimizi geliştirmeliyiz. Jineoloji bunun bilimidir.” demektedir.

Jineolojinin, bilgi yapıları ve zihniyet üzerinde köklü bir değişimi, sosyal bilim kapsamında toplumsal-kültürel ve sistemsel anlamda ciddi sonuçları açığa çıkaracağı kesindir. Dolayısıyla Jineolojiyi kadına dayalı, kadın eksenli bir aydınlanma ve değişim gücü çalışması olarak algılamak yerindedir. Yoğun bir mücadeleyle, özgür düşünce, öz irade kazanma ve toplumsal değişim gücü haline gelmeyi ifade etmektedir. Bu anlamda Jineoloji kadın özgürlük hareketinin kendisini bilimsel temellerde toplumsal bir yapılandırmaya kavuşturmasının hem bilinç –zihniyet- hem de kadro-öncülük misyonunu tanımlamaktadır. Önderliğimiz jineoloji çalışmasını önümüze koyarken, hakikat arayışı çerçevesinde kapsamlı bir kadro tanımı ve mücadele perspektifi ile şunları belirtmektedir. “Bunun için yeterli sayıda ve nitelikte akademik yapıların inşası gereklidir. Modernitenin akademik dünyasını sadece eleştirmekle yetinmeyen, alternatifini geliştiren yeni akademik birimler içeriklerine göre çeşitli adlarla inşa edilebilir. Ekonomik-teknik, ekolojik-tarım, demokratik siyaset, güvenlik-savunma, kadın-özgürlük, kültür-kimlik, tarih-dil, bilim-felsefe, din-sanat başta olmak üzere önem ve ihtiyaçlara göre toplumun her alanına ilişkin olarak inşa etmek görevdir. Güçlü bir akademik kadro olmadan demokratik modernite unsurları inşa edilemez. Akademik kadro ne kadar demokratik unsurları olmaksızın anlam ifade etmezse, demokratik modernite unsurları da akademik kadrolar olmaksızın, anlam ifade etmez, başarılı olamazlar. İç içe bütünsellik, anlam ve başarı için şarttır. Özcesi akademik kadro beyindir, örgüttür ve bedende (toplumda) kılcal damarlarla yayılandır.”

Henüz başlangıç aşamasında olan jineoloji çalışmalarını tüm dünya kadınlarının özgürlük mücadelesini geliştirecek bir kapsam ve nitelikte başarıya ulaştırmak tarihi ve toplumsal sorumluluğumuzun gereğidir.

Lilith’ten Şahmaran’a: Mitolojilerdeki Özgür Kadınlar

Armanc Sarya

Mitolojik efsaneler ya da hikayeler çoğu zaman bize gerçekleri farklı bir dille anlatırlar. Mitolojik olayları, şahsiyetleri iyi çözümlemek tarih hakkında, toplum tarihi hakkında bir çok konuyu bilmemizi sağlar. Mitolojilerin güçlü öğretici yanları vardır. Bin yıllar boyunca insanlar kendilerini mitoloji ile ifade etmişlerdir. Dilleri şiirseldir, yaşanan olaylar efsaneler ile ifade edilir. Toplum kendi yaşadıklarını efsaneleştirir. Mitolojilerin kadın ve erkek kahramanları aslında toplumun birer parçasıdırlar. Toplumsal yaşanmışlıklardır mitolojik olaya damgasını vuran.

is_tarMitolojik anlatımlarda en çok karşımıza çıkan bir kişi de Lilith’tir. Erkek düzenine boyun eğmeyen, özgür kadın kişiliğinden taviz vermeyen kadının mitolojideki kişileşmiş hali Lilith hakkında bir çok hikaye, olay anlatılır. İlk olarak MÖ.3500 yıllarında Sümer ve Babil mitolojilerinde Lamaştu olarak çıkar karşımıza. Kanatları olan dişi bir ifrittir yani kötü huylu bir cindir. Zaten cinlerin de Lilith’in Kızıldeniz ile birleşmesinden doğan çocukları olduğu belirtilir. Sümer inancında Lamaştu bebekleri kaçıran, onları yiyen ve yeni doğum yapmış kadınları öldüren bir varlık olarak anlatılır. Tanrılar tarafından lanetlendiği için kendisini kötülük yapmaya adamış, insan soyunu kurutmaya yemin etmiştir. Lilith’i kavram olarak incelersek birçok kelimenin kökü olan bir orijinalliğe sahip olduğunu görürüz. Örneğin; Sümerce lil hava demektir. Sümer mitolojisinin daha sonra baş tanrısı olan tanrı Enlil’in; adı En-tanrı, Lil- hava sözcülerinden oluşmuştur. Yine Lilitu; ruh, lulu; şehvet, lalu; lüks ve rahatlık, limnu; ise kötülük anlamına gelir. Buradan da anlaşılacağı gibi kök olan, biçim veren kadındır.

Lilith’in bu kadar karalanmasının sebebi, kadın öncülüğünde gelişen doğal toplum sisteminden egemen erkek öncülüğünde gelişen uygarlık sistemine geçişle bağlantılıdır. Özgür kadını ifade eden, bağımsız kadın kişiliğini, yaratımlarını ifade eden her şey kötülenmeye, lanetlenmeye başlanmıştır. Kadın değerlerini kendine mal eden uygarlık, kadının kendi değerlerini, yani toplumun değerlerini savunmasını karalamak istemektedir. Lilith’in kadın cinselliğinin aşağılanmasını, bereketin temsili olan kadın doğurganlığının erkeğin hükmüne verilmesini kabul etmemesidir onu bu kadar lanetli bir varlık olarak tanımlanmaya sebep olan. Erkeklerin ortaya çıkardığı hikayelerde o bir şeytan, lanetli bir varlıktır. Böylece şeytanın çıkışı da kadınla bağlantılandırılır. Çünkü erkek insana itaat etmeyen kadındır, yani Lilith’tir. Tek tanrılı dinlerde kendisinin ateşten, insanın ise topraktan yaratıldığını, kendisinin daha üstün olduğunu bu yüzden insana yani Adem’e secde etmeyeceğini söyleyen şeytan aslında kadındır. Şeytanın boynuzları kadının en bilinen sembollerinden olan ayın hilal halinden, renginin kızıllığı ise ateşten değil, kadının regl kanamasından gelmektedir. Bir çok tanrıça tasvirinde tanrıçalar güneş ve ayın birleşiminden oluşan bir taç takmaktadırlar. Kadına ait olan her şey, her sembol, biyolojik özellikler, kadın cinselliği, yaratımları lanetli bir olgu olarak yeniden inşa edilir.

Liliht aynı zamanda kadın ve erkek bütünlüğünü ifade eder. Aynı ruhu, aynı bedeni, aynı duyguları paylaşan bir bütün olan kadın ve erkektir o. Bir adı Lilith, bir adı ise Samael’dir. evrenin düalistik yanını temsil ederler. Kadın ve erkeğin özgür bütünlüğü aynı zamanda evrenin hakikat dilinin bir ifadesidir. İnsan doğası bu bütünlük içinde şekillenir. Bütünlüğün bozulması insan doğasının da yarım kalması demektir. Mitolojik hikayelerde bu bütünlüğün nasıl bozulduğunu da görürüz. Yunan mitolojisinde androjin insan – yani yarı kadın yarı erkek insan- o kadar güçlü, akıllı, becerikli, üretkendirler ki tanrılara bile kafa tutmaktadırlar ve bu durumdan ödü kopan Zeus onları birbirinden ayırarak insanı cezalandırır. Zeus’un gazabına uğrayıp birbirlerinden ayrılan kadın ve erkek, birbirlerinden uzak kalsınlar diye dünyanın farklı yerlerine atılırlar. Amaçları tekrardan bir bütün haline gelmektir ancak tanrılar buna bir türlü izin vermezler. Neden Zeus onları birbirinden ayırmıştır? Çünkü kadın ve erkek bir bütün olarak güçlü insanı, güçlü toplumu ifade ederler. Tanrıları iktidar olarak yorumlarsak, iktidarlar karşısında güçlü, örgütlü, bilgili, yaratıcı toplum istemezler. Böylece güçlü insanı güçsüz kılarlar.

Lilith’in aklı gibi bedeni de lanetlenir. Sembolleri lanetlenir. Saçları yılana benzetilir. Yılan hayvanlar içinde kadın ile sembolleştirilen bir hayvandır. Bir çok kadın heykelinin, tanrıça tasvirinin yanında yılan vardır. Yılan deri değiştirmesi ile ölümsüz bir hayvan olarak görülür. Yine bilge bir hayvandır. Ölülere yol gösteren odur. Şifacılığın sembollerinden biridir. Bütün bu özellikler aslında kadının özellikleridir. O yüzden kadın ile birlikte yılan da lanetlenir. Adem ile Havva hikayesinde Havva’ya yol gösteren, ona bilgi meyvesini yediren aslında Lilith olan yılandır. Lilith ve Samael birleşimidir. Bilgi meyvesinin yenmesinin cezasını yine kadın çeker. Kadının cinselliği, emeği, yaratımları, aklı erkeğin himayesine sunulmuş, erkeğin emeği kutsallaştırılmış, yılan ile insan arasına düşmanlık ekilmiştir.

Bundan sonra Lilith’in bedenin yarısı da yılan olarak tasvir edilir, saçları yılandır. Tevrat’ta meşhur deniz canavarı Leviathan, yedi başlı korkunç bir ejder olarak anlatılır. Yehova ile savaşır ve bu savaşı kaybeder. Yani tanrı kendi sistemini oluşturabilmek için kadın ve erkeği birbirinden kopararak, aralarına derin uçurumlar açarak başlar işe. Bütün yaratılış hikayelerine bakarsak tanrı her zaman bölerek, parçalayarak yaratılışı gerçekleştirir. Adem ile Havva hikayesinde de Havva Adem’in vücudundan alınan kaburga kemiğinden yaratılır. Tanrıça inancında farklılığın birlikteliği varken, tanrılar çağında bütün farklılıklar birbirine karşıtlık temelinde ele alınır.

Lilith’in farklı bir çok versiyonu vardır mitolojik anlatımlarda. Tiamat’ta bir ejderha olarak anlatılır. marduk ile büyük bir savaş vermiştir. Bu savaşta yenilen Tiamat’ın bedeninin ikiye bölünmesinden yaratılır dünya. Burada da yine korkunç, kaosu ifade eden olarak anlatılır. Tiamat’a ait bir çok sembol, kadına ait sembollerdir. Yunan mitolojisinde adının mitolojik anlamı engerek olan Ekhidna güzel bir kadındır. Ama bir kusuru vardır. Belden aşağısı yılandır. Aynı zamanda bir anadır. Typhonla birleştiğinde yeryüzündeki en korkunç köpek ve canavarları doğurur. Bir başka Lilith versiyonu Lamia’dır. Güzeller güzeli bir kraliçedir. Kimisi Libya, kimisi Frigya kraliçesi olduğunu söyler. O kadar güzeldir ki Zeus ona aşık olur. Zeus’tan bir sürü çocuğu olur, Hera bu durumu kıskanır ve onu cezalandırır. Çocuklarını öldürür. Bu acıya dayanamayan Lamia delirir, bir mağaraya saklanır ve kendisinden daha şanslı olan, bebekleri yaşayan anneleri kıskanarak çocuklarını kaçırıp çiğ çiğ yemeye başlar. Sonra çocukların kanını içtiği söylencesi giderek istediği biçime girerek erkekleri aldattığı, kanlarını içtiği ve cinsel organlarını koparttığı şeklini alır. Eski Roma’da da delikanlıların kanını emen dişi cinlere Lamia denir.

Bir de meşhur yılan saçlı Medusa vardır, o kadar kötüdür ki kendine bakan insanları, özellikle de erkekleri taşa çevirir. Mitolojik anlatılar incelendiğinde bir çok benzer öyküyle karşılaşırız. Bu mitolojik hikayeler içinde Kürtlerin yakından bildiği bir yılan kadın vardır. Kürt mitolojisinde yarı kadın yarı yılan olan bu kadın Şahmaran’dır. Adı yılanların şahı anlamına gelir. Mezopotamya masallarında, hikâyelerinde akıllı ve iyicil olarak tanımlanan bellerinden aşağısı yılan, üstü ise insan şeklindeki maran adı verilen, doğaüstü yaratıkların başında bulunan ve hiç yaşlanmayan, ölünce ruhunun kızına geçtiğine inanılan varlıktır. Kürt toplumunda özel bir yeri vardır Şahmaran’ın. Bir çok mitolojinin aksine kötü, lanetli olarak anlatılmaz. Bir çok Kürt masalında, bilge, şifacı, doğanın dengesini koruyan, merhametli olarak anlatılır. Halk tarafından sevilir Şahmaran hikayeleri, bir çok evin duvarında Şahmaran’ın resimleri vardır. Şahmaran resimleri camlara, kumaşlara, kağıtlara boya ile nakış ile işlenerek Kürt kültürünün bir parçası olarak zanaatçılık işlerinde de yerini alır. Bu coğrafyanın sembollerinden biri olarak bilinir.

Şahmaran’ın da diğer yılan kadınlara benzeyen hikayeleri vardır. O da mevcut uygarlık sisteminden uzakta yaşar, bir kadın olarak kendi doğasından uzaklaştırılmayı kabul etmez. Kendi doğal ortamını yaratmıştır, orada huzur ve barış içinde yaşamaktadır. Doğanın bir parçasıdır. Bilgeliğini herkesle paylaşır, yanına gelen bir delikanlıdan da esirgemez. Aşkını da paylaşır bu delikanlıyla. Aynı zamanda derin içgüdüleri, yaşam deneyimi ve bilgisi sayesinde sistemden gelen bu erkeğin bir gün ona ihanet edeceğini de bilir ve bunu ona da söyler. Özgür kadın kimliğini kabul etmeyen egemen sistem Şahmaran’ın peşindedir. Onun gücünü, bilgeliğini, yaratımlarını istemektedir. Kadını kendine kurban ederek düzenini devam ettirmek istemektedir. En sonunda da bu amacına ulaşır. İnsanlığa her zaman iyilik yapan Şahmaran iyiliklerinin karşılığını katledilmek olarak bulur. Bunu önceden bilen Şahmaran yine de kendi bilgeliğini insanlık ile paylaşmaktan çekinmemiştir. Şahmaran’ın öyküsü de özgür kadının kimliğini anlatan, sisteme karşı duran kadını anlatan bir hikayedir. Her hikaye birbiriyle bir çok ortak özellik taşır, çünkü her toplumda yaşananlar birbirine benzer. Örneğin Hesiodos’un Tanrıların Doğuşu adlı eserinde anlatılan Ekhidna Şahmerana çok benzerlik göstermektedir. Hesiodos eserinde ;
“Ne ölümlülere, ne de ölümsüzlere benzeyen, bir mağarada doğdu bu azgın yürekli Ekhidna.
Yarı bedeni bir genç kızdı onun, güzel yanakları ve gözleri fıldır fıldır, yarı bedeniyse koskoca bir yılandı, korkunç. Her yanı benek benek amansız bir yılan. Yerin gizli deliklerinde kaybolan;Mağarasında otururdu Ekhidna,”diyerek anlatmıştır.

Lilith, Şahmaran ya da Tiamat adları ne olursa olsun bu kadınlar bu gün hala bir çok kadının ruhunda yaşamaya devam ediyorlar.