Ana Sayfa Blog Sayfa 6360

Alevilerin yalnızlığı aşılıyor!

8 Şubat 2015, pazar günü AVF, ABF, ADF, PSAKD ve Eğitim-Sen’in çağrısıyla Aleviler Kadıköy Meydanı’nda buluşuyorlar. Tüm Alevi kurum ve kuruluşlarının -kimisinin haklı eleştirilerine rağmen- desteklerini açıklamış olmaları, ilk kez farklı kesimlerden Alevilerin aynı sorunsallık üzerinde birlikte hareket ettikleri bir resim ortaya çıkarıyor.

Bu resimde özellikle Eğitim-Sen’in yer alması da farklı bir açıdan bu birlikte hareket etme, birlikte mücadele etme durumunu daha da anlamlı hale getiriyor.

Alevilerin kendi sorunlarını, sürekli kendilerinden başkasının sahip çıkmadığını düşündüğü bir dönemsellik içinde, “Laik, demokratik, anadilde eğitim” sloganıyla sokağa inen Alevilere öğretmenlerin, örgütleyici düzeyinde destek vermesi büyük bir motifasyon sağlıyor. Özelliklede 13 Şubat’ta 3 gün boykot çağrısı yapmış olması, Alevilerin bu talebine Türkiye’nin tüm bölgelerinde sahiplenmesini birlikte getiren önemli bir değişimin başlangını haber veriyor.

Bu anlamda 8 Şubat mitingi ciddi bir dönüşüm mitingi haline gelme potansiyelini taşıyor. Katılımın her alanda ciddi bir şekilde sağlanması, Alevilerin ve Alevilerin sorunlarını sahiplenen devrimci, demokrat kesimlerin alanda olmaları önem arz ediyor. Yurtseverlerin kendi renkleri, sloganlarıyla alandaki varlıkları, ezilen ve ötekileştirilen tüm kesimler için geleceği birlikte yaşama isteğine yönelik ciddi bir mesaj içeriyor. Yalnızlıkların aşıldığı ötekilerin dağıtılarak güçsüzleştirilmek istendiği bir süreçte, ezilenler, ötekiler, tüm eksikliklerine, eleştirlere rağmen birlikte hareket etmenin mümkünlüğünü ortaya koyuyor.

8 Şubat mitingini anlamlı kılan şeylerden bir tanesi de Kürtlerin “Anadilde eğitim” talebi ile Alevilerin “Zorunlu din derslerinin kaldırılması” talebinin aynı mitingde buluşması, mücadele güçünün birleşmesidir. Laik, demokratik ve ana dilde eğitimin ortak bir amaç olduğunun görülmesidir.

Burada ezilenlerin sorunlarını ortaklaştırması sürecinin temel dinamiğinin HDP olduğunu söylemek mümkündür. HDK ile başlayan ve HDP ile devam eden ötekileştirilenlerin birliği, devrimsel bir hamle olarak Türkiye toplumunun önünde durmaktadır. Toplumun taleplerini dile getirme yetisi en gelişkin olan parti HDP’dir. Tüm kesimlerinin sorunlarını eğilmeden, bükülmeden dile getirmektedir. Bunun hayat bulacağı bir Türkiye mücadelesindeki yeri de açığa çıkmıştır. Her eksimden ilgi görmüş ve örnek bir siyasi duruşun temsilcisi olduğunu göstermiştir.

8 Şubat mitingine katılımda da bu mesajın verileceği nettir.

Yine HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın Garip Dede Dergahı’nda Alevi kurumlarının temsilcileriyle yapmış olduğu toplantıda yaptığı açıklamalar, Alevilerin sorunlarına sahip çıkma ve çözümleri ortaklaştırma konusunda yeni dönemin manifestosu gibidir. Bu manifesto seçim sürecinde CHP başta olmak üzere, diğer partilerin Alevilere dair politikalarını gözden geçirmeye vesile olacak kadar etkindir. Yeni dönem Alevi politikalarını belirleyecek olanın HDP politikaları olduğu açıktır. HDP’nin yaklaşımları ve tavırları üzerinden okumalar ve oyların temsilini HD’de buluşmaması için manevralar üzerinde kurulacağı şimdiden bilinmektedir.

Özgürlük ve değişim sürecine dahil olmamızın, bizleri Türkiye’de etkili bir aktör yaptığı görülerek kazanımların ortağı olma konusunda tavrımızı ortaya koyma zamanımız da gelmiştir.

Mitinginde verilecek mesajlar bunu ortaya koyacaktır. Alevilerin varlığını bir kez daha hissetirmesine vesile olacaktır. Ortak direncin kendisini hissetirdiği 8 Şubat’ta saat 13:00’de Kadıköy’de buluşalım!

Düzenin alternatifi HDP’dir, oyumuz HDP’ye!

HDP seçimlere parti olarak gireceğini açıklar açıklamaz ülke gündeminin başlarına yerleşti. Hem sağdan hem de soldan düzen savunucuları adeta feryadı figan halde HDP’nin parti olarak katılmasının baraj altında kalmaya yol açacağını, bu durumun da AKP’yi anayasa değiştirecek çoğunluğa ulaştıracağını söylemeye başladılar. Ama ne gariptir ki, iktidar partisi AKP de HDP’nin seçimlere parti olarak katılması durumunda eğer meclise giremezlerse “Çözüm Süreci masasında” olamayacaklarını söyleyerek tehdit etmektedir.

Düzen savunucuları tarafından  oynanmak istenen oyunu göremezseniz, hepsinin HDP’yi  çok sevdiğini sanırsınız.

Oysa hem CHP ve MHP, hem de AKP bugünkü iktidar-muhalefet rollerinden şikayetçi değil aksine çok memnunlar. HDP’nin parti olarak barajı aşması durumunda bu düzen içi oyunun bozulacağını bildiklerinden “HDP’sever”(!) kesilmişlerdir.

Bir siyasal partinin kuruluş amacı iktidar olmak için mücadeledir. Partiler iktidar perspektifi ve programı ile siyaset sahnesine çıkarlar. HDP programı da ülkede yeni bir yaşam ve değişim programıdır.  HDP programının diğerlerinden farkı, bugünkü insanlık düşmanı sistemin kökten değiştirilmesini hedef almasıdır. HDP parti programında halklarımıza, emekçi sınıflara, inançlara, etnisitelere ve en çokta toplumun yarısını oluşturan Kadına iktidarı birlikte paylaşmayı vaat etmektedir. Bunu pratiği ile de göstererek başta eş başkanlık sistemiyle söz konusu kesimlere partinin tüm karar ve yetki organlarında yer vermektedir. Örgütlü olduğu tüm alanlarda, Belediyelerde başından beri cins eşitliğini simgeleyen biri kadın , biri erkek eşbaşkanlık sistemini kalıcılaştırmıştır.

HDP bu seçimlerde  diğer partilerden temel farkını ortaya koyarak, eşit sayıda  kadın ve erkek aday göstereceğini açıklamıştır.

HDP’nin Kasım sonunda açıkladığı parti olarak seçimlere katılma kararına ilk tepki iktidardan gelmişti. İktidar bu kararı hemen “kaos planı, üst akıl, dış mihrakların kışkırtması” olarak değerlendirmiş ve HDP’nin kararından vaz geçmesi için türlü girişimlerde bulunmuştu.

Bugün gelinen noktada  bu kez; sözde sol ile liberaller ve  yazar-çizerler HDP’ye yüklenmeye başladılar.  Argümanları ortak “Barajı geçmeniz mümkün değil! Tayyip Erdoğan’ı başkan yapacaksınız!”

Hatta bazı çevreler, bir adım daha ileri giderek partinin bu kararının “Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan arasında danışıklı dövüş” olduğunu iddia ediyor ya da bu imayı taşıyan dedikodu yayıyorlar.

Anlayacağınız, sağıyla, soluyla, liberalleriyle her kesim HDP’ye yükleniyor. Türkiye’de Tayyip Erdoğan’a muhalefet etmenin bütün sorumluluğu, bu partiye aitmiş gibi varsa yoksa HDP’ye akıl veriliyor.  Aslında bunu söylemekle bir gerçeği dile getiriyorlar. Türkiyede mevcut devlet düzenine karşi tek muhalefet HDP’dir.

Kendini sorgulayan yok.  Sistem kaynaklı biriken sorunların çözümünü hedefleyen HDP  ve bazı Devrimci demokratik sol güçler dışında çözüm öneren yok.

CHP ve MHP’nin bugünki iktidara karşı herhangi bir alternatif getiremediğini, iki partinin de bulundukları yerden memnun olduğunu görüp sorgulayan yok.

Solda dikkat çeken bir eğilim de HDP, CHP ve diğer sol güçlerin seçim ittifakı yapma önerisidir. Burada büyük bir kafa karışıklığı göze çarpıyor. Görülemeyen ya da anlaşılmak istenmeyen nokta HDP; örgütlenişi, ideolojisi ve mücadele anlayışıyla sistemin alternatifi bir yaşamI savunurken, CHP’nin yaşadığımız sistem alayışıyla bütünleşmiş TC kurucusu, tekçi zihniyet savunucusu bir parti olmasıdır. Bu iki partinin bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bilindiği gibi Türkiye’de çokça lafı edilen “üst akıl ve dış mihraklar” eliyle bir sistem yaratıldı ve iktidar ile muhalefet görevleri söz konusu partiler arasında paylaştırıldı.

Bu kurulu sistemin tek gerçek alternatifi ülkenin tüm ötekileştirilen, etnik, kültürel, inançsal, sınıfsal kesimlerinin çıkarlarını ve taleplerini temsil eden HDP ve Devrimci demokratik güçlerdir . Eğer bir seçim ittifakından söz ediliyorsa bu güçlerin yani HDP ile sistemle mücadeleden yana diğer sol güçlerin ittifakından bahsedilmelidir. Sosyalisler ve devrimciler açısından savunulması gereken tek ittifak modeli budur. Bizler açısından CHP’nin içinde olduğu bir seçim ittifakı savunulamaz.

HDP bugünkü duruşuyla bir halklar, ezilen sınıflar,ötekileştirilmiş inançlar ve etnisiteler partisidir. Sistem dışı bir partidir ve sistemin kökten değişimini isteyen bir partidir. Tüm sınıf ve tabakaların eşit ve özgür temsil edildiği, haklarının güvence altına alındığı bir programı var. HDP’ye yapılan saldırıların nedeni budur.

Sorulması gereken soru şudur: Türkiye’de anamuhalefet partisi CHP’nin derdi; eğer başkanlık sistemi ve Erdoğana muhalefet ise, neden bu yükü kendisi değil de HDP’nin omuzlarına yüklemeye çalışıyor? Aslında CHP’nin korkusu Erdoğan falan değil; Selahattin Demirtaş’ın geçtiğimiz Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ciddi bir değişim rüzgârı estirmesi ve de HDP’nin öncülük ettiği demokratik sol -Gezi direnişçisi-Özgürlükçü Kürt hareketi  koalisyonunun medya açısından çekici ve akılcı  görünmesindedir.

Dünyada esen değişim rüzgarı sistem dışı çözüm arayışlarında elbette Türkiye’yi de etkisi altına alacaktır ve almaktadır. 12 Eylül darbe sisteminin ürünü olan bugünkü seçim yasasının adil olmadığı biliniyor. Ancak yüzde 10 barajı var diye HDP’yi “aman ha bağımsızlarla girin yoksa meclis dışı kalırsınız, bu durumda AKP başkanlık sistemi getirecek çoğunluğa ulaşır” diyerek uyaranlar, AKP’nin de HDP’nin seçimlere parti olarak katılmasına karşı olduğunu nedense hiç dillendirmiyorlar.

Bu seçimlerde yüzde 10’u aşmış bir HDP’nin, önümüzdeki yıllarda tek gerçekçi iktidar seçeneği olmasının yolları açılacaktır. Tüm düzen savunucularının hep bir ağızdan HDP’nin parti olarak seçimlere girmesini önlemeye çalışmalarının altında yatan nokta budur. Korku bundandır.

Bir avuç zenginler zümresinin ve batılı emperyal güçlerin hizmetine giren günün Türkiye’sinde, son otuz yılda çıbanbaşı olarak görülen Kürt hareketi ve HDK çatısı altında bir araya gelen sol yapılar ve bireyler artık bu topraklarda ancak HDP öncülüğünde iktidara yürümenin şansını yakalayabilirler.

Ancak dünyada ve bölgede hızlı değişimler oluyor. Yarının ne getireceğini kestirmek pek kolay değil. Bizim açımızdan bilinen bir şey var. Bugünün Türkiye’sinde kurulu sistemi aşmadan, bu sistemi yıkıp yerine yenisini kurmadan özgürlükçü, demokratik, eşitlikçi bir  düzen kurmak, barışı tesis etmek olanaklı değildir.

Bugün Başkanlık sistemini savunan AKP iktidarını frenlemenin tek yolu HDP’nin barajı aşmasıdır. HDP’nin bağımsız adaylarla girdiği bir seçimde AKP yine 330 üzeri vekil çıkararak istediği rejim değişiklerini referanduma götürecek çoğunluğu sağlayabilir. Ancak yüzde 10 barajını aşmış bir HDP  meclise 60-70 milletvekili taşıyacaktır. Bu durum Erdoğan’nın başkanlık hayallerini yok edecek ve AKP iktidarının baş aşağı gidişinin başlangıcı olacaktır.

Demokratik Alevi Derneklerine bir yenisi eklendi!

Ankara Demokratik Alevi Derneği faaliyetlerine başladı. Dernekten yapılan açıklamada;

“Ankara Demokratik Alevi Derneği”nin , bugün Valiliğe yaptığı başvuru kabul edildi.
Kısa adı ADAD olan “Ankara Demokratik Alevi Derneği” Dokuz kişilik kurucu yönetiminde; Murat IŞIK, Songül ÇELİK, Önder BAYINDIR, Hatice ÇEVİK, Güler ELVEREN,Hasan ALTUN, Mustafa KARABUDAK,Ali BAŞPENİR ve Pir Hüseyin BEYTAŞ bulunmaktadır.

Ayrıca tüzüğünde Eş Başkanlık, Eşit Temsiliyet maddeleri bulunan ADAD, diğer Alevi örgütlerinden farklı olarak Kadın özgürlüğü konusunda önemli demokratik bir adım atmış bulunuyor.

ADAD tüzüğüne konulan Eş Başkanlık maddesi, Ankara Valiliği tarafından kabul edilmesi,Yerel yönetimlerde Eş Başkanlık konusunda direnç gösteren AKP hükumetinin politika değişikliğini göstermektedir.

“Ankara Demokratik Alevi Derneği” ADAD Mitatpaşa cad. 54/20 numara Kat: 7 de faaliyetlerini yürütecektir.”

“Alevi Birlik Mitingi” 8 Şubat’ta Kadıköy’de yapılacak

Eğitim-Sen üyeleri ve Alevi dernekleri Kadıköy’de düzenledikleri eylemde hükümetin eğitim politikalarını protesto etti.

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN), Alevi Bektaşi Fedarasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Alevi Vakıflar Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyesi 50 kişi saat 11.00’de Kadıköy İskele Meydanı’nda toplandı.

Katılımcılar, “Zorunlu din dersi altında çocuklarımızın imam yapılmasını istemiyoruz” yazılı pankart ve “Mescit değil laboratuar istiyoruz”, “Zorunlu din dersi asimilasyondur”, “9 yaşında türbanlı 13 yaşında çocuk gelin olmayacağım” yazılı döviz açtı. Göstericiler, “Zorunlu din dersi kaldırılsın”, “Gerici ırkçı eğitime hayır” ve “Laik bilimsel anadilde eğitim” şeklinde slogan attı.

Grup adına basın açıklaması yapan EĞİTİM-SEN Genel Başkanı Kamuran Karaca, “Siyasi iktidarın toplumu kendi dünya görüşüne ve yaşam tarzına uygun olarak biçimlendirme uygulamaları, farklı inanç ve mezhep ve kimliklere sahip kimseler üzerinde açık ve fiili bir baskı ve dayatma haline gelmiş durumdadır. Siyasi iktidar, toplumun farklı mezhep ve kimlikten, laik-demokratik yaşamdan yana olan kesimlerinin taleplerini, giderek artan ve acilen çözüm bekleyen sorunlarını görmezden gelmekte, yok sayma ve asimilasyon politikaları ısrarını sürdürmektedir. Yıllardır benimsenen tekçi anlayış üzerinden toplumu ayrıştırarak karşı karşıya getirmeye ve yeni çatışma alanları yaratma girişimlerine sessiz ve tepkisiz kalmamız mümkün değildir. Eğitim sistemi ve okulların tamamen egemen ideolojiye teslim edilmesine asla izin vermeyeceğimiz bilinmelidir” dedi

Karaca, 8 Şubat’ta Kadıköy’de düzenleyecekleri “Laik-Bilimsel-Anadilde Eğitim ve Demokratik Yaşam” mitingi için çağrıda bulundu.

Alevi çalıştayı sivil inisiyatif ayağı

Hükümet yaptığı 8 adet sözde Alevi çalıştaylarından sonuç alamayınca bu defa sivil Toplum Kuruluşları devreye sokuldu.

Ülkenin farklı bölgelerinde başlatılan çalışmanın birisi de 3 Şubat 2015 günü Kayseri’de yapıldı.

Öncülüğünü Stratejik Düşünce Enstitüsü ve Kayseri Düşünce Okulu diye iki kurum yaptı.

Kimlerin niçin böyle bir çalıştaya ihtiyaç duyduğunu bilmediğimiz halde sadece meydanı boş bırakmamak adına toplantıdan bir gün önce yapılan çağrı üzerine adı çalıştay olarak duyurulan toplantıya katıldık.

Kayseri’den çağrılan toplam on Alevi inanç önderi,Kurum temsilcileri ve kanaat önderi kabul ettikleri kişilerle Özellikle Ankara’dan getirtilen Aleviler de vardı.

Ankara’dan gelenler arasında AKP ye yakınlığı ile bilinen ve konumu medyada sıkça tartışılan isimlerde vardı.

Görülen o ki bu çalıştay iktidar tarafından özellikle yaptırılan bir çalışma idi.

Yapacakları toplantıdan çıkartacakları sonuç Hükümete yada AKP ye iletilecek ve İçanadoludaki Aleviler böyle düşünüyor diyerek kendilerine göre bir rapor hazırlayacaklardı.

Çalıştayı yürüten sorumlunun yaptığı açış konuşması bu düşünceyi çok net ortaya koymaktaydı.

Son günlerde gündemin ön sıralarında yer alan üç konuyu tartışmanın konusu olarak belirlenmişti.

1.Cemevlerinin hukuki statüsü.

2.Dedelik kurumunun problemi ve Din eğitimi.

3.Alevilik etrafında ayrımcılık.

Yaklaşık beş saat süren toplantıdan çıkan sonuç çok netti. Bu sonuç kendi aralarında hazırlayacakları sonuç bildirgesi ile ilgililere götürülecektir. Kendi aralarında diyorum çünkü gündemde sonuç bildirgesi diye bir madde yoktu.

Katılımcıların konuşmalarından çıkan sonuç.

Alevilik kendine has bir inanma biçimidir. Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir.

İktidar yada Devlet, Cemevlerini yasal olarak tanısa da tanımasa da  Aleviler cemevleri yapmaya devam edecekler ve ibadetlerini (cemlerini) bu mekanlarda yapacaklardır.

Dedelik kurumu, Alevi ocakları kendilerini yenileyerek Talip-Rayber-Pir-Mürşid ilişkileri sürdürülmeli,sürdürecektir. Bunun için Devletin mali desteğine ihtiyaç yoktur.

Zorunlu Din dersleri Aleviliği asimile etmek,yok etmek,değiştirmek üzere kurgulanmış ve özellikle Ortaöğretimde okutulan  Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Ders Kitabı (12) Alevilikle ilgisi olmayan bilgilerle doldurulmuştur. 4.Ünitede “İslam düşüncesinde Tasavvufi yorumlar” başlığı altında okutulan Alevilik (sayfa 63-99) tamamen Alevilik dışı bilgilerle doldurulmuştur.

Ayrımcılık konusu tartışmaya gerek kalmayacak kadar netleşmiştir.

Devletin hiçbir kademesinde bürokraside değil sıradan bir görevli dahi bırakılmayacak derecede bir tavsiye yürütülmüştür ve bunda da başarılı olmuşlardır. Sadece devlet kademelerinde değil, iktidara yakın işverenler de aynı politikayı sürdürmüşlerdir.

Bir taraftan Aleviliği yok etmeye çalışan anlayış diğer taraftan Alevileri aç susuz bırakarak,ekonomik anlamda güçsüz kılarak Aleviliğinden vazgeçsin politikası sürdürülmektedir.

Bütün bu baskı ve zulüm karşısında aleviler geri adım atmayacaklardır. Alevilerin haklarını birilerinin vermesini beklemek gibi bir tavırları olmayacaktır ve haklarını almasını bileceklerdir. Sonucu çıkmıştır.

Bu sonuçtan hoşnut olmayan Alevilerden salonu terk edende olmuştur.

Sonuç itibariyle,kendilerine göre düzenledikleri Sivil İnisiyatif Alevi çalıştayı amacına ulaşamamıştır.

Hazırlanacak sonuç bildirgesi yada rapor yukarıda sıraladığım görüş ve tespitlerin dışında bir şekilde düzenlenirse çok net bir görüş ortaya çıkacaktır.

Yaptığı Alevi Çalıştaylarından istediğini alamayan iktidar, seçimler öncesinde yaptırttığı bu tip çalışmalarla farklı bir görüş sunmaya çalışacaktır ama buna sadece Aleviler değil alevi olmayan aydınlarda itibar etmeyeceklerdir ama iktidar bu konuda havanda su dövmeye devam edecektir.

İkinci bir konu ise iktidar, kimi Alevileri ekonomik anlamda doyurarak kullanmaya çalışacaktır.

Önümüzdeki üç ay içerisinde (seçimlerden  önce) iktidara yakın sözde Alevi kanalı olarak bir televizyon kanalı yayın hayatına başlarsa şaşmamak gerekir.

Yapılan bu çalışma daha önce Antalya’da yapılmış ve yurdun değişik bölgelerinde yapıldıktan sonra son olarak Tunceli’de yapılıp sonucu iktidara Hükümet ve AKP ye sunulacaktır.

Oynanan bu oyunu bozmak için yapılacak bu toplantılara Alevi kanaat önderlerinin mutlaka katılması ve bu işin kimyasının bozulması gerektiğini düşünüyorum.

Sözde Alevi kanaat önderlerini özellikle arayıp buluyorlar hatta başka bölgelerden kendileri getirerek konuşturuyorlar.

Uyanık olmak değil,mücadeleci olmak gerekiyor.

3.2.2015

 

 

 

Antik Batini Kızılbaş Aleviliğin Türk-İslam Sentezci Alevi Bektaşiliğine evrilmesi

ERDOĞAN YALGIN

Bilindigi gibi; İtteat ve Terraki (1889-1918) Partisi, 1909-1918 yılları arasında Anadolu ve Kürdistan’daki Batıni zümreleri araştırması için, Dağıstanlı Baha Sait Bey‘i (1882-1939), görevlendirmişti. Alan araştırmaları sonucunda bazı kanaatlere vasıl olan Baha Sait Bey, bu topluluklar için haklı olarak şunları dile getirir: “ (…) Bu tepki eski İran dini ile yeni Arap dini arasında bir takım bağlantı noktaları bulmakla göze çarpıyordu. Zend Avesta ya da Jend-Vest kutsal kitabının ışık ve karanlık, yer ve gök, başlangıç ve son birliktelikleri bir karma felsefe oluşturmuştu” der. (Baha Sait Bey, “İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması. Haz. Nejat Birdoğan, Berfin yay. İst. 1995: 85) Keza bu yönlü alan çalışmaları, Kemalist Cumhurriyetin raportörleri tarafından da devam ettirilmiştir. Örneğin, ilahiyatçı Prof. Yusuf Ziya Yörükan (1887-1954), Güneş–Dil teorisyeni ve CHP miletvekillerinden Prof. Hasan Raşit Tankut (1891-1980) ve yine İstihbaratcı, Jandarma Albay Nazmi Sevgen (1890-1980), bu ekibin başında, adı öne çıkanlardır.

Günümüzde; Alevi kavramı üzerinde farklı bir çok nazariyeler üretilmiştir. Oysa işin esasında kısaca şu gerçeklik yatmaktadır: Aşağıda zikredeceğimiz, farklı isimlerle anılan Batıni toplulukların genel tanımı, artık Alevi şemsiyesi altında sınıflandırıldı. Oysa Alevi tanımı, esas itibariyle başlıbaşına büyük bir asimilasyonun ilk temel ayağını teşkil etmekteydi. Zira 19. yüzyıla kadar yazılan, doğaçlama söylenen hiçbir Batıni beyit‘te/ayet‘te/ kılam‘da Alevi tanımı geçmemektedir. Yine 1800’ün sonlarında, bölgede gezen batılı misyonerlerin hiçbir çalışmasında; “Alevi“ tanımı yer almazken, buna karşın Kızılbaş Kürtler, Dersim Kürtleri, Yol Uşağı-Ewladé Ré ve benzeri adlandırmalara yer verilmiştir. Öte yandan inancın felsefik boyutunu anlatan Haq ve yol kavramlarına sıklıkla vurgu yapılmaktadır. Bilindiği üzere Alevi tanımıyla, Ali yandaşlığı ve onun yolundan gidenlerin toplumsul adlandırılması kastedilmiştir. İslam tarihçilerinin verdiği genel bilgiler içinde, özellikle Emevi mensubu ve İslamiyetin 3. Halifesi (644-656) olan Osman bin Affan (580-657) döneminde, toplumda kaynayan halifelik tartışmaları doruk noktasına varmıştı. Halife Osman taraftarları için ”Osmaniyye”, Halife Ali taraftarları için de ”Aliyye” tabiri kullanılmıştı. Sonraki aşamalarda Aliyye deyimi, Şia kavramıyla birlikte, özellikle İslam‘a aykırı Zerdüşt motifli kolları için; ”Şia-i Aliyye”, ”Şia-i Aleviyye” tanımları zikredilmekteydi. Ali’nin yolundan gidenler, onun davasını güdenler manasında bu isim tamlaması, derinlemesine ezoterik-felsefik boyutlarla doktrinleşti. Fakat bu taraftarlık; soya bağlı değil, yola (düşünce felsefesine) dayalı bir birliktelikti. Bütün Zerdüşti-Batıni ayaklanmalar; Kerbela (680) şahitliği ekseninde Aliyye, Aleviyye akımlarına dayanarak kendisine toplumsal muhalefet alanları yaratmıştı. Kaldı ki; yukarıda kısaca verdiğimiz şekliyle Alevi tanımındaki Ali taraftarlığının, esas itibariyle sadece bir takkiye’ye işaret ettiği de gözardı edilmemelidir!

Örneğin tasuvvuf konuların bir uzmanı olan Abdulbaki Gölpınarlı (1900-1982) çalışmasında; ayrı ayrı ele aldığı ve Batıniliğin zaman içinde evrilerek günümüze kadar gelen akımları arasında şunları sıralar: “Dürzilik, Hallacilik, Nusayrilik, Şeyhilik, Ali Allahiler, Bahailik, Babilik Kaadıyanilik, Kalnderiler, Hayderiler, Bektaşiler, Hurufilik, Bedreddiniler, Sabiilik, İsmaili, Melameti, Yezidilik, Alevilik” (Gölpınarlı, “Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler“ İnkilap kitabevi, İst, 1997: 115-183). Umumiyetle Osmanlı ve Cumhurriyet’in resmi yazışmalarında, katliam fetvalarında ve sözlü sataşmalarında Zedüşti, Manici, Mazdeki, Mecusi, Huremi, Batıni, Zındık, Rafızi, Kızılbaş, Şii, Zeydi, İsmaili, Karmati, İhvan-ul Safa, Işık Taifesi, Mülhid, Erdebiliye, Güruhu Naci, Tayfa-i Bektaşiyan ve benzeri isimlerle adlandırdıkları topluluğun yeni ve tek ismi, yüzyılın başında Alevi, Alevi/Bektaşi oluvermişti! Konu hakkında bir çok etno-raporlar ve programlarla Batıni topluluklar içinden devşirilen sözde kanaat önderleriyle, bu alanda maalesef hızla yol alınmıştır.

Emevi (661-750) ve Abbasi (750-1258) erklerine karşı bu Zerdiüşti/Mecusi ekoller; kurtarıcı Mehdi, kayıp İmam kültünü, tenasuh, hulül felsefesiyle ve dai Réberler aracılığıyla başta Mevali (Arap olamayan) halkları ayaklanmalara sevketmişlerdi. Bu takkiyeci yaklaşımla hem doktrinsel yeni bir akım geliştirmeyi ve hem de Emevi, Abbasi gücünü içten parçalamayı hedeflemişlerdi. Bütün bunlarla birlikte, bilhassa Kürdistan‘da gelişen Batıni felsefe (Yaésan); Êzîdîlikle birlikte, İran/Irak Kürdistan’ında Ehli Haq, Kakai, Dersim ekseninde ise Réya Heq itikatı olarak adlandırılmıştır. Bundan dolayıdır ki; yukarıda da bahsini açtığımız gibi; 19. yüzyılda İtteat ve Terakki Partisi kurmayları tarafından, Kürdistan ve Anadolu‘daki Batıni zümrelerin genel bir şemsiyesi olarak Alevi tanımı öngörüldü.

İsimde yaşanan bu değişiklik, Osmanlı/Cumhurriyet kadrolarının planlı asimilasyonlarının ilk ayağını oluşturmaktadır. Aslında bu süreç; programlı bir şekilde topluluğun antik değerlerini hafızalardan yok etmeye yönelik sinsice bir girişimdir. Özellikle günümüzdeki, Kürt Réya Heq İtikatı (İtikat Ocakları/Ocakzadeleri) bağlıları tarafından bu temel asimilasyonun helen görülmemesinin, şu ana kadar yaşanmış, yaşatılan ve yaşanacak olan büyük handikaplara işaret ettiği asla unutulmamalıdır.

Aleviliğin statüsü…

Alevilik tanınmıyor! Aleviler sistematik katliam tehdidi ile karşı karşıya! Tanınmayan ve statüsü olmayan bir toplum tekil hak talepleriyle eşit yurttaşlık yerine inançsal özerklik istemelidir! Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Kurul’daki “Eşit yurttaşlık talebiyle Ankara’ya kitlesel yürüyüş yapalım!” önergem oy birliğiyle kabul edilmişti. Yönetim olarak göreve başladığımızda, kararı hatırlattım. Genel Başkan “Kemal’ciğim abartıyorsun beş bin kişi bile toparlayamayız! Hem ortada kitlesel yürüyüş yapmamızı gerektirecek ne var?” demez mi?! O güne kadar Aleviler hakaret, saldırı, katliam vb. durumlarda cılız eylemler yapmıştı. Tam da “Bir sebep yokken” Aleviler Ankara’ya yürümeli “Eşit yurttaşlık” istemeliydi! “Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık istiyoruz!” yürüyüşünü 9 Kasım 2008’de yapma kararı aldık. Alevi Kurumları bu devasa deneyimi ilk defa yaşayacaktı. ABF’deki görevimin yanı sıra Pir Sultan Abdal Kültür Derneği genel sekreterliği görevim de vardı. Görev dağılımının ardından, belirlediğimiz noktalarda bölge toplantıları yaptık. Dost siyasi parti, emek örgütleri, yöre dernekleri vb. kurumları ziyaret edip mitingimize davet ettik. Kimi “Sol” çevreler içten içe “Beceremezler!” dese de Sıhhiye Meydanı’nı hınca hınç doldurduk! Siyasi parti ve kurumlar bu görkemli katılım ve coşku karşısında parmak ısırdı! Aynı taleple İstanbul Kadıköy Meydanı’nda beş yüz bin kişilik coşkulu mitingin ardından İzmir mitingi de aynı güzellikte geçti.

“Eşit Yurttaşlık” talebimiz “12 Eylül 1982 Anayasası yerine toplumsal katılımla yeni bir anayasa yapılması, yeni anayasada hiçbir etnik veya inançsal kimliği egemen kılmadan; tarafsız bir yurttaşlık tanımıyla eşitliğin sağlanmasıydı!” alt başlıklarıyla birlikte Alevi toplumunda, demokratik kamuoyunda büyük yankı buldu. Bugün Alevi kurumları ve kamuoyu “Eşit yurttaşlık” talebini söylemeye devam ediyor. Ancak Alevi sorununun “Eşit yurttaşlıkla” değil “İnançsal özerklikle” çözüleceğini düşünüyorum. Çünkü Alevi inancının kendisi doğal olarak özerk bir yapıya sahiptir. Aleviliğin sosyal, kültürel, inançsal örgütlenmesi olan “Ocak” sistemi özerkliğin ta kendisidir. Ocak, mürşit, pir (Dede), ana, rehber ve taliplerden oluşur. Alevi Ocakları tarih boyunca bir egemen yapıya, devlete, krallığa… Asla bağlanmamış, kimseden para, mal/mülk, istememiş, kendi iç işleyişini ve özerk yapısını korumuştur. Aleviler yaşadıkları devlet eğer adil ve eşit yapıdaysa yurttaşlık görevlerini yerine getirmişler ama inançsal yapılarına müdahaleye kesinlikle izin vermemişlerdir. Bizans (Roma), Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde yapılan katliamların temel sebebi Alevilerin özerk yapısını korumak istemesidir.

Osmanlı sistematik kırımla Türkmen Alevileri bastırıp güçten düşürdü! İttihat ve Terakki 1915 Ermeni, Süryani soykırımı yaptı! “Cumhuriyetçiler” 6 Mart 1921 Koçgiri ve ardından Dersim soykırımıyla ocak düzenini titizlikle koruyan, Aleviliğe ikrarla bağlı olan Kürt Alevileri bastırdı. Diğer Kürt katliamları da buna eklenince “Tek kimlik Türk/İslam” düzeni oluştu! Koçgiri katliamı Cumhuriyet’in “Tek kimlik ve Türk/İslam” için yaptığı ilk katliamdır. Zira Türkmen Aleviler bastırılmış, Ermeni ve Süryaniler silinmiş iken Kürt Aleviler “Potansiyel tehlike”ydi! Hal böyle olunca onca nüfusa, inançsal, kültürel, felsefi, hukuksal, etik birikime sahip Alevi toplumunun değerleri “Yok” sayıldı cumhuriyetin kuruluşunda Aleviler etkisiz eleman oldu! Laiklik denen sahtekarlıkla geçen 60 yılın ardından 12 Eylül 1982 Anayasası tek kimlik ve Türk/İslamcılığın zirvesi oldu.

Şimdi 21. yüzyılın yerel, bölgesel ve küresel planı yapılırken Alevi toplumu örgütsel yapısıyla birlikte Kürt Siyasal Demokratik Hareketi ve HDP ile ortaklaşmalı; inançsal özerklik için mücadele etmelidir. Alevi sorunun çözümü Aleviliğin temelini oluşturan ocak sisteminin güncellenmesindedir. Alevi dernek ve kurumları ancak demokratik hakların ve inançsal özerkliğin kazanımı için mücadele edebilir. Aleviliği inançsal olarak örgütleyemez. İnançsal örgütlenme, mürşitlerin, pirlerin, anaların talipleriyle buluşarak ocakların çerağını uyandırmasıyla olabilir. Alevilerin 8 Şubat 2015 İstanbul mitingi kesinlikle “İnançsal özerklik” talebiyle örgütlenmelidir.

Ötekilerin hikayesi ‘Kitap-The Book’

Alevi olduğunu uzun süre çevresinden saklayan film yapımcısı ve fotoğrafçı Demet Adıgüzel’in, yıllar sonra köklerine doğru çıktığı keşfi beyazperdeye taşıdığı ‘Kitap-The Book’ filminin Türkiye galası yapıldı.

Film yapımcısı ve fotoğrafçı Demet Adıgüzel’in, ‘ötekiler’in hikâyesini Alevi kimliği üzerinden anlattığı ‘Kitap The Book’ adlı kısa filminin galası önceki akşam istanbul’da Levent Kültür Merkezi’nde yapıldı.

Hollanda’nın Rotterdam kentinde yaşayan 34 yaşındaki Adıgüzel, uzun yıllar çevresinden Alevi olduğunu sakladığını, ancak ardından kökenine dair daha önce keşfetmediği detayları keşfettiğini ve ‘Kitap’ filminin ortaya çıktığını söyledi.

Adıgüzel, “Türkiye’den ayrıldıktan sonra, bazı şeylerden kaçtığımı fark ettim ve kendi iç yolculuğuma başladım” dedi. Adıgüzel’in kendi seslendirdiği bir türkünün de yer aldığı ‘Kitap’, Hollanda, İstanbul ve Tokat’ta çekildi.

‘ALEVİLİĞİ TANITMAK iSTiYORUM’
“Türkiye’de Alevilik çok bilinmiyor” diyen Adıgüzel, “Ben Aleviliği tanıtmak istiyorum, çünkü insanlar birbirini tanıdıkça önyargılar bitecek” diye konuştu. 2014 Kanada Uluslararası Film Festivali’nde ‘Film Yapımcılığında mükemmellik Ödülü’nü alan ‘Kitap’, 2014 Rotterdam Kırmızı lale Film Festivali’nde de gösterilmişti. Adıgüzel, “İnsanlar filmde kendilerinden bir şeyler buluyor, çünkü herkesin ‘öteki’ olmakla ilgili anıları var” dedi.

haberturk

‘HDP Mecliste olmalı’

Türkiye’nin demokrat güçlerinin artık bazı şeyleri bırakmasının ve birlikte hareket etmelerinin gereği ortada. Hatta CHP’yi de buna katabiliriz. ‘Buradan bir şey çıkmaz’ denilmeden mutlaka o kapının da zorlanması gerektiğine inanıyorum. ‘Gittik de olmadı’dan ziyade müzakerelere açık çağrılar yapmak lazım.

Sultan ÖZER

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez, 2015 seçimlerinde    HDP, EMEP, ÖDP, Birleşik Haziran Hareketi, hatta CHP’nin de içinde yer alacağı bir ittifakın, AKP’nin diktatörlüğüne karşı Alevilerin oyunu alacak bir seçenek olduğunu söyledi. Geçmez, HDP’nin barajı aşamaması halinde AKP’nin diktatörlüğünün, faşizminin daha da güçleneceği uyarısı yaptı. Bedelini de ülkenin demokratlarının, laiklerinin, ilericilerinin ödeyeceğini belirten Geçmez, ikide bir ‘HDP, AKP ile anlaştı’ söyleminin de AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünü söyledi. AKP’nin seçimlerden iktidarını daha da güçlendirerek çıkması halinde 4. Murat döneminin başlayacağı uyarısı da yapan Geçmez, “Bu aslında İzmir’deki laiklerin de en büyük sorunu. Diyarbakır’daki seküler laik bir grubun Meclise girememesi, İzmir’deki seküler laikçilerin de Mecliste, Türkiye’de mevzi kaybetmeleridir. Yaşam alanlarının gittikçe daralması demektir” dedi.

Ercan Geçmez, 2015 seçimlerine, ittifaklara ve Alevilerin tercihlerine yönelik sorularımızı yanıtladı:

Türkiye nasıl bir tablo ile 2015 seçimlerine gidecek?
Türkiye 2015 seçimlerine her şeyden önce adaletsiz girecek. Bir kere 12 Eylül Anayasasıyla girecek, 12 Eylül ‘80 biteli yıllar olmasına ve 12 Eylül ile hesaplaşacağını, özgürlüklerin önünü açacağını ve bu anayasayı değiştireceğini söyleyen bir siyasi partinin, 12 Eylül’den daha beter yasalarıyla giriyor. Hem seçim, hem siyasi partiler kanun.

Korkum o ki Meclis sadece iki bloklu bir meclis olsun. O da Türkiye için çok büyük bir sıkıntı, Sorunlar çözülmediği gibi daha antidemokratik bir Meclis ve daha antidemokratik bir Türkiye’nin önünü açacak gibi görünüyor.

İkincisi 12 Eylül’ün kafalarda yarattığı yüzde 10 barajını Türkiye’nin artık yenmesi gerekiyor. Türkiye halkına, sivil toplum örgütlerine, Türkiye demokratlarına düşen büyük bir görev. Şayet kafalarda yüzde on barajı aşılmazsa Türkiye çok sıkıntılı, sancılı bir döneme girecek.

Meclisteki bu siyasi tablonun değişmesi, dediğiniz yüzde 10 barajının kafalarda da aşılması için ne yapmak gerekir.?
Herkesin hazirandan sonraki ayı çok iyi analiz etmesi gerektiğine inanıyorum. Görünen köy kılavuz istemez misali gibi, şayet yüzde 10 barajını üç parti dışındaki parti aşamazsa AKP’nin ne kadar faşizan ve ne kadar diktatör bir oluşumun içinde olacağı belli. Daha da ileri gideceği de belli. AKP’nin ana hedeflerinden biri de başkanlık sistemi ve bunun içinde de tektipleştirme.

Yani Türkiye diktatörlüğe doğru gidecek. Bu da Türkiye için iç savaşın gerekçelerinden biri olur kesinlikle. Türkiye’nin en önemli sorunlarından Kürt sorunu, Alevi sorunu, demokrasi sorunu hiçbiri çözülmemiş olur. Büyük bir kaos ortamı olur. Buna müsaade edip etmemenin Türkiye halkının elinde olacağını düşünüyorum.

Bir yandan da HDP, EMEP, BHH seçimlerde ittifak çağrıları yapılıyor. Ne düşünüyorsunuz?
Bu kaçınılmaz bir şey. Türkiye’nin demokrat güçlerinin, biraz önce söylediğim şeyleri düşünerek artık bazı şeyleri bırakması ve birlikte hareket etmelerinin gereği ortada. Hatta CHP’yi de buna katabiliriz. ‘Buradan bir şey çıkmaz’ denilmeden mutlaka o kapının da zorlanması gerektiğine inanıyorum. Görüşme kapısını kapatmadan, zorlamak gerekiyor. Ondan sonra halka bir şeyler anlatmak gerekiyor. Gittik de olmadıdan ziyade müzakerelere açık bir şekilde çağrılar yapmak lazım.

Bu çağrılar yapıldı ama CHP’den çok olumlu yanıtlar gelmedi?
Daha zorlamak gerektiğine inanıyorum. CHP’nin yöneticileri ne düşünür bilmiyorum ama ben daha çok tabana yönelik bunları düşünüyorum. O tabanı tanıdığım için söylüyorum. O tabanı etkileyebilecek şeyler söylemek, tabanının bu partiyi ittifaka zorlamasını sağlamak gerektiğine inanıyorum. Tabanın büyük bölümü bunun farkında, daha fazlasının farkına varmasını sağlamak gerekiyor.

Yunanistan’ın seçim sonuçları böylesi bir ittifakı, güç birliğini öne çıkarır mı, ya da olumlu etkisi olur mu?
Kesinlikle olur. Emek üzerine bir söylem geliştirdiler. Kapitalizmin, emperyalizmin insanları nasıl sömürdüğü üzerine bir söylem geliştirdiler. Ve aslında insanların gittikçe daha çok yoksullaşmasının gerekçelerini çok net anlattılar. Türkiye’de de bunu söylemek lazım. Türkiye halkı dindardır, yok öbürü değildir. Hayır, Yunan halkı da çoğunluk olarak dindardır.

Meseleye o gözle bakmamak lazım. Bir sınıf meselesi üzerinden, doğru analiz etmek ve bu doğru analizleri de sokağa iyi yansıtmak lazım. Sokağın anlayabileceği bir dille…

Alevilerin 2015 seçimlerinde tutumları ne yönde olur?
Kesinlikle demokrasiden yana olacağını düşünüyorum. Daha ileri bir demokrasiden yana olacak. Alevi tabanı Türkiye’nin daha kötü bir yola gittiğini, sorunlar çözülmedikçe sırasının kendilerine geleceğini, birlikte hareket etmezsek daha çok güçsüz kalacağımızı görüyorlar.

Alevilerin istemleri eşit yurttaşlık istemi, zorunlu din derslerinin kaldırılması… Tüm tersi bir muamele ile karşı karşıyalar. 12 yıldır Türkiye’yi yönetenlerin geçmiştekilerden farkları yok, aksine daha katmerleşerek, Alevilerin haklarını daha geriye götürmek istedikleri aşikar.

Durum böyle iken AKP’nin 2015’te daha güçlü iktidara gelmesiyle Alevilerin sorunlarının daha artacağı, haklarının daha budanacağı bir gerçek.

Sürekli şikayet etmektense ortaklarını doğru belirlemeleri gerekiyor. Özellikle CHP’den de bahsetmek istiyorum. Çünkü ciddi bir Alevi tabanı bu partiye oy veriyor ve Alevi tabanın bu partiyi böyle bir ittifaka zorlaması gerektiğine inanıyorum. Merkez sağdan devşirme insanlarla değil, tam tersine sol ittifakla seçime girdiklerinde Türkiye’nin kaderinin nasıl değişeceğini…

Alevilerin oylarını belirleyecek şey biraz da onların kaygılarına doğru yönde yanıt verebilecek, onları tatmin edecek bir söylem.

İTTİFAK OLMAZSA ALEVİLER İKİLEM YAŞAR
HDP, EMEP, Birleşik Haziran Hareketi gibi geniş bir ittifak olması ve CHP’nin de içinde olması halinde Alevilerin oy tercihleri nasıl olur. Böyle bir ittifakta CHP’nin yer almaması halinde Aleviler nasıl bir tercih yapar?İki yönden değerlendirsek?

Genel olarak bir açılım yaptığımızda, Alevi tabanın yüzde 80’i hatta daha fazlası biraz önce bahsettiğimiz bir sol ittifak olmasından büyük mutluluk duyar ve rahat bir şekilde sandık başına gidip oy kullanır. Şayet böyle bir ittifak olmazsa Alevi tabanı bir ikilem yaşar. “Acaba oylarım boşa mı gider, yoksa öbür tarafa mı vereyim?” diye bir ikilem yaşar. Yüzde 40-50 civarında bir taban bu ikilemi yaşar. Bu oranı etkileyebilecek davranış, partilerin milletvekili adayları ve seçim kampanyaları olur. Hangisi doğru yaparsa Alevi tabanın oraya yöneleceğini düşünüyorum.

Alevi seçmenlerin bu seçimlerde daha kaygan olduğunu gördüm. Kayganlığın sola doğru olduğunu gördüm. Merkez sağda elbette bir kısım Alevi var, yok demiyorum ama….
Bahsettiğiniz ittifak Aleviler için önemli, bunu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de gösterdiler aslında. Yıllardır oy verdikleri partinin gösterdiği adaya direkt yüz çevirdi, ciddi bir şekilde Selahattin Demirtaş’ın söylemlerinden etkilenerek oy verdiler. Demirtaş Alevilerden ciddi bir oy
aldı cumhurbaşkanlığı seçimlerinde.

Peki seçim kampanyası derken, Alevileri ne etkiler? Sadece kendilerinin olması mı?..
Yok sadece kendileri değil. Birlikte yaşanabilecek bir Türkiye. Eşit, birlikte yaşanabilecek bir Türkiye Aleviler için önemli. Aleviler  bölünmüş bir Türkiye’den ziyade laik, demokratik, sosyal bir Türkiye’de yaşamak isterler. İnkarcı olmayan, herkesin kendini ifade edebileceği demokratik bir Türkiye’de yaşamak isterler.

Elbetteki bir grup Alevi buna kesinlikle karşıdır, devlet bölünüyor, ülke bölünüyor, ana dilde eğitim gibi söylemler. Daha çok AKP’nin yarattığı korkudan ötürü bunu söylüyor Aleviler. Yaşam tarzlarına, hayatlarına müdahale ediyor çünkü. Bu korkudan ötürü, seküler laiklik anlayışını benimseyen,  onu dile getiren bir parti Alevilerden oy alır gibi geliyor.

ÖNEMLİ  OLAN TABANDAN GELEN ADAY
Adaylık dediniz? Aleviler Alevi aday mı ister?

Alevi adaydan ziyade adayın yapısı önemli. Elbette Aleviler kendi örgütlerinden, liderlerinden birilerini bir yerlerde görmek isterler. Bu arzu her grupta var. Sağdan devşirme adaylarla bu işin olmayacağını bilirler. Merkez ataması yerine, tabanın belirleyeceği adaylar sanırım Alevilerin oylarını çok etkileyecektir. Bunun Alevi olması, Türk, Kürt olması değil, hayata bakış açısı, eşitlik, laiklik, Alevilerin sorunları ve Türkiye’nin genel sorunlarıyla illgili sol bir bakış açısıyla bakan adaylar ve tabandan gelen birisinin Aleviler içinde etkili olacağını düşünüyorum.

Alevi tabanın çok büyük kısmı CHP’ye oy veriyor. Ama Aleviler kendi sorunlarının, taleplerinin ittifakın siyaset beyannamesinde olmasından çok hoşlanacaklar. Örneğin Selahattin Demirtaş’ın söylemleri ciddi biçimde Aleviler üzerinde etki yapıyor, sempati topluyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde yürüttükleri siyasi propaganda benzeri bir propagandayı HDP kanadı yürütürse, ikilemde yaşayan Aleviler üzerinde çok etkili olacağını ve Alevilerin oylarının o yöne kayacağını düşünüyorum.
Aday belirleme yöntemleri, seçim beyannameleri, adayların kökenleri, yani fikri tabanlarına yabancı mı değil mi ona bakarlar.

HDP’Lİ BİR MECLİS AKP’Yİ DAĞITABİLİR

Haziran seçimlerinden sonra Türkiye’yi nasıl bir atmosfer bekliyor? Neler öngörüyorsunuz?
Türkiye’yi bekleyen iki şey var. Bir HDP’li, iki HDP’siz Meclis. HDP’li Meclis olursa Türkiye’nin, Türkiye solunun önünün açıldığını, hatta AKP’nin hızla dağılma noktasına geleceği bir gerçek olur. Şayet HDP barajı aşamazsa Türkiye’yi büyük bir sıkıntı, kaos bekliyor. Türkiye’nin en büyük sorunları çözülmemiş olacak, hatta korkarak söylüyorum çok ciddi sokak eylemlerinin olacağı… Hatta Kürt hareketinin kendi bölgesinde parlamento kurabileceğini, ‘Madem ki siz bu yolu kapattınız, biz de kendi yolumuzu kendimiz çizeriz’ diyeceğini, söyleyeceğini…

Bunu Kürtlerden ziyade Türkiye’nin diğer gruplarının düşünmesi lazım. Samimi bir şekilde, Kürtlerin parlamentoda, yasal zeminde siyaset yapmalarını istemiyorlarsa haliyle onlar da daha önce kendi haklarını nasıl savundularsa savunmaya devam edecekler.

Türkiye demokratlarının bunu çok iyi analiz etmesi lazım. İkide bir ‘HDP AKP ile anlaştı’ deyip tam da AKP’nin ekmeğine yağ sürmek yerine, HDP’nin Mecliste olmasıyla ilgili çok ciddi çaba sarf etmeleri gerekiyor. Yoksa AKP çok ciddi şekilde faşizmi, diktatörlüğü herkesin önüne koyacaktır ve bunun bedelini de ülkenin ilericileri, demokratları, laikleri ödeyecektir.
Bu aslında İzmir’deki laiklerin de en büyük sorunu. Diyarbakır’daki seküler laik bir grubun Meclise girememesi, İzmir’deki seküler laikçilerin de Mecliste, Türkiye’de mevzi kaybetmeleridir. Yaşam alanlarının gittikçe daralması demektir. Yarın tek başına daha güçlü iktidara geldiğinde ve başkanlık sınırını geçtiğinde Türkiye’nin birçok yerinde rastlanmadık manzalarla karşı karşıya kalacağız. İnsanların direkt evlerine girip nasıl giyindiklerini, ne yiyip içtiklerini, ne konuştuklarını denetleyen bir 4. Murat döneminin başlayacağı aşikar. Bu 4. Murat döneminin başlamaması için, ister beğensin, ister beğenmesinler Kürt hareketinin Mecliste yasal zeminde siyasetinin önünün açılması… Bu siyaset zeminin arka tarafı da Türkiye’nin laiklerinin güvencesi anlamına geliyor. Bu bakış açısıyla değerlendirmeleri gerekiyor. İkide bir Kürtlerin doğuştan gelen hakları üzerinden, inkarcı bir siyasetle onları suçlayarak, başkalarının onları yok saydıklarını görmemeleri, yaşam alanlarının daralması yanında kendi çocuklarının bu ülkede yaşam alanlarının daralması anlamına geldiğini görmeleri gerekiyor. Yani HDP’nin Mecliste olması bugüne kadar Kürtleri suçlayan, onların haklarını görmezden gelenlerin de çocuklarının da güvencesi olacaktır.

evrensel

Kadınsız Kılınan Alevilik

“Ey vaiz sen bize eksik diyorsun
Eksiği özünde görsen olmaz mı?
Bu nasıl iftira ne söylüyorsun
İblis’i özünden sürsen olmaz mı?”

Afşin’li bir Alevi şair olan Afe Ana’nın “Afe’den Vaize Yanıt” adlı şiirinden aldığım bu dörtlük Alevilik felsefesinin kadına bakışı açısında önemli bir veri sunmaktadır. Birçok şiirinde Afe Ana erkek egemen bakış açısını sorgular ve kadının Alevilikteki durumuna dikkatimizi çeker. Ancak yazılı kaynaklarda kadına dair bu tarz yazılara çok nadiren rastlanır. Şöyle bir internet ortamına vursanız nerdeyse aynı metin ve bilgiler karşınıza çıkar.

Alevilik inancına dair oldukça fazla ve de farklı yorumla karşılaşmak mümkün. Ancak kadın sözkonusu olunca bir parmak sayısını geçmeyecek kadar bulgu mevcut.

 

Tarih boyunca kadının karartılması gerçekliğini Alevi kadınına vurduğumuzda fazlasıyla karartıldığını ve görünmez kılındığını söylemek gerek.

 

Yazılı tarih anlamında da Alevi kadın neyi ifade ediyordu, tarihsel rolü neydi, inanç bazında nasıl bir işlevi vardı? Sadece bir ana olarak mı anılıyordu?

 

Gerçekten Alevilik felsefesinin iddia ettiği gibi kadın ve erkek eşit ve özgür müydü?

 

Elbette ki salt günümüzdeki kadının reel durumuna bakarak bu sorulara cevap vermek bizi ciddi bakış açısı yanılgılarına götürebilir. Ancak şuan Alevi kadının içinde bulunduğu durum kadının geldiği noktayı görmemiz açısından önemli bir veri sunmaktadır. Yani kadın hem vardır, hem yoktur. Hem öndedir, hem de nasıl bir ön duruş olduğunun farkında değildir. Hem Alevidir, hem değildir.

 

Bir nevi adı olan ama kendisi olmayan, toplumsal dokusu bozulmuş bir Alevilik inancından ve onun toplumsal gerçekliğinden bahsediyoruz.

 

Oysaki toplumsal olarak kendi hakikatini tanımlayamayanlar kölelerdir.

 

Özgürlük kendi hakikatini tanımlamakla yani “ben kimim” sorusuyla başlıyorsa Alevi kadını kendi hakikatini tanımlayabilmekte midir?

 

Günümüzde Alevilik kendisini yeniden inşa etmeye çalışırken, Alevi kadın bu sürece tam olarak dahil olabilmekte midir?

 

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana direnişçi dinamikleri sürekli bastırılmaya çalışılan Alevilik, cumhuriyet tarihinin bütün kritik dönüşüm süreçlerinde belirleyen değil, belirlenen oldu. Yani nesne konumunu aşamadı. 1990’lardan sonra yoğun bir kimlik tartışmasına giren Aleviler, iki binlerden sonra ve günümüzde Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin neresinde yer alacağı sorunuyla karşılaştılar ve bu sorun can alıcılığını halen korumaktadır. Temel sorun Alevi toplumsallığının bir özne olarak tarihsel-devrimci dönüştürücü rolüne yeniden nasıl kavuşacağına ilişkindir. Dolayısıyla tam da böyle bir arayış sürecinden geçerken kadınsız bir Alevilik tanımı ve inşası mümkün müdür?

 

Yaşanan sorunların düzeyini anlamak açısından Aleviliğe yönelik yapılan güncel çalışmalara bakmak bile kendi başına yeterli olabilir. Alevilikle ilgili gerek yapılan aktivitelerde, Alevi örgütlerinde, kurumsal bütün alanlarda yapılanmaların ve tartışmaların ana ekseninin erkek egemen karakterli olmadığını kim iddia edebilir ki? Türkiye ve Avrupa’da bulunan bütün Alevi örgütlerinin başkanları erkeklerden oluşmaktadır. Hiçbirinde eşbaşkanlık sistemi yoktur. Hatta hatırı sayılır düzeyde derneklerin bağlı olduğu bir Alevi örgütünün başkanına “eşbaşkanlık sistemine geçmeyecek misiniz” diye sorduğumda “eşbaşkanlık mı? Biz henüz buna hazır değiliz. Hem bu işi yapacak düzeyde kadın da yok” demesi ibret vericiydi. Politik Alevi örgüt temsilcilerin gerçek bakış açısını sunan da bu yaklaşımdır.  “Alevi kadınları özgürdür” söyleminin ne kadar da altı boş olduğunun gayet çarpıcı bir izahıdır bu. Herhangi bir Alevi derneğine gittiğinizde kadın ve erkek arasındaki geleneksel cinsiyetçi rol dağılımının çarpıcı bir resmiyle karşılaşabilirsiniz. Mutfaklara doluşan kadınlar, kürsülerde konuşan kravatlı, takım elbiseli bol miktarda erkekler… Bu durum başka da lafa gerek bırakmıyor.

 

Maalesef Alevilik adına politika yapan kurumlar ve aktörlerin hepsi erkek. Bir tek Demokratik Toplum Kongresi’nin Amed’de yaptığı Alevi çalıştayında ve Dersim Alevi Çalıştayında kadına ilişkin bir bölüm ayrılmıştı.

 

Kimlik tartışmalarında kadın sorununun bir türlü öncelikli olarak yer bulamaması sorunun derinliğini ortaya koyar. Bu durum yapılan çalışmaların ne kadar erkek egemen karakterli olduğunu gösterir. Gerek inançsal, gerekse de etnik kimlik tanımlamasının neredeyse kadınsız yapılmaya çalışılması bile Aleviliğin tarihsel köklerinden ne kadar koparıldığının ve yabancılaştırıldığının göstergesi durumunda.

Devletin sünnüleştirme çabalarıyla çoraklaştırılmaya çalışılan Alevilik yorumuyla, Aleviliği kadınsız kılan Alevi yapıları aynı zihniyette buluşmaktadır. Her ikisi de anlayış olarak Aleviliği erkek merkezli bir yoruma tabi tutmakta, kadına söylemden öte bir anlam atfetmemektedir.

 

Yine Alevilik ve kadının rolüne ilişkin yazınsal çalışmalarda Alevi kadını tarihsel olarak erkekle eşit olarak ortaya konulmaktadır. Ancak kıyas noktasını hep “sünni kadının” içinde bulunduğu durum oluşturmaktadır. “Bizim kadınımız sünni kadına göre daha özgürdür”, “bizde kadın her şeyi belirler”, “tek otorite kadındır” gibi söylemler üretilerek “sünni kapalı kadından ne kadar da ileri” bir noktada olduğumuz bu kıyasa oturtulmaktadır.

 

Kaldı ki kadının ne kadar özgür olup olmadığının ölçüsü bir başka kadın değildir. Özgürlük ölçüleri kadının varoluşsal yani kimliksel değerlerine vurularak ne kadar özgür olup olmadığına karar verilebilir. Sünni kadın-Alevi kadın karşılaştırması erkek egemen bir mantıktır ve özünde kocaman bir kandırmacayı barındırır. Alevi toplumuna günlük olarak hakim olan zihniyet budur. Ve bu zihniyet Alevi toplumundaki özgürlük yanılsamalarından birini oluşturmaktadır.

 

Bundandır ki Alevilik kendi tarihsel özgürlük kültüründen koparılmış durumundadır. Kültür taşıyıcı-aktarıcısı konumundan çıkarılan Alevi kadını modernitenin kıskacında çarpık bir özgürlük anlayışıyla yeniden yorumlanmaktadır. Mevcut kapitalist modernite içinde Alevi kadını tanımlamaya çalışmak en büyük tuzaklardan biridir. Etnik, inanç ve cins olarak kendini yeterince tanımlamayan ve her üç kimliğinde de tutsak olan kadın “ben özgürüm” diyorsa orada ciddi bir algı sorunu var demektir. Maalesef yaşanan da bu tarz bir algı çarpıtılması ve tutsaklığıdır.

 

Elbette ki bu durum Aleviliğin toplumsalcı, eşitlikçi ve devrimci özelliklerinin asimile edilmesiyle ilgilidir. Binlerce yıldır baskılara direnen, varlığını sürdürmek için bedel ödeyen, modernitenin öğüten çarkı karşısında kendini var etme sorunu yaşayan Alevilik felsefesi; demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü anlayışla buluştukça kendi tarihsel özüyle de buluşacaktır. Aksi takdirde resmi egemen ideolojiye gerek kalmadan bizzat Alevilerin eliyle Alevilik tanınmaz hale gelecektir.

Bir zamanların üretimi, ortak yaşam ve paylaşımı, kendi kendini sorgulayan ve hatalarını dara çeken bir ahlak felsefesine sahip olan Alevilik, tarihsel değerlerini yeniden arıyor. Aleviliğin üç kutsalı olan “ana, ocak ve lokma” gerçekliği yeniden canlanmak ve hatırlanmak istiyor.

 

Reel Alevilik şunu göstermiştir ki kadın özgürlüğüyle bağı zayıflayan bir Alevilik ataerkil bir karaktere bürünüyor ve özünden uzaklaşıyor. Alevilerin dayandığı tarihsel, demokratik ve eşitlikçi mirasla olan bağlar zayıfladıkça karşıtına benzeşme daha fazla oluyor. Çünkü kadın özgürleştikçe toplum özgürleşecektir. Dolayısıyla da özünde bir kadın inancı olan Alevilik felsefesi de kadınsız tanımlanamaz. Demokrasi mücadelesinin öznesi ve inanç özgürlüğünün temeli de kadındır. Kadınlar hiçbir dış beklentiye kapılmadan özgürlüğün ancak kendi mücadelesiyle başarılabileceğinin bilinciyle hareket ederse ataerkiliği de yıkabilir. Ve kendini bir özne haline getirebilir. Kadınların işi tüm özgürlüksel alanlarda olduğu gibi Aleviliği de erkek egemen karakterden kurtarmaktır.

Dolayısıyla kadınsız bir Alevi hareketi tüm hastalıklara açık bir bünye olmaktan kurtulamayacaktır. Nihayetinde yaşanan ve dayatılan da budur…