Ana Sayfa Blog Sayfa 6363

Alevilikte kimlik…

Alevilik bir inanç kimliğidir. Ancak Aleviler sosyal, kültürel, siyasal yaşam içinde genellikle inanç kimliklerini bir üst kimlik olarak ifade ederler. Bunun nedenlerini anlamayan, bilmeyen kişiler de “Aleviler etnik kimliğini inkâr ediyor!” diye düşünür. Aleviliği üst kimlik olarak ifade etmek tüm Alevilerde mevcut olmasına karşın çoğunlukla etnik kimlikleri inkâr edilen Kürt, Roman, Arap Alevilerde görülür. En çok da Kürt Alevilerde görülür!

Kimi “Araştırmacılar” için “Alevilik etnik kimliktir!” Oysa etnik kimlikte en önemli olgu dildir. Ama “Alevice” diye etnik bir dil yoktur. Peki, neden Aleviler, Aleviliği bir üst kimlik olarak ifade ederler?

Birinci sebep; Aleviler yüzyıllardır ikili bir kıskacın içindedir. Kıskacın bir yanı egemen zihniyet, devlet, iktidar ise diğer yanı da egemen zihniyetin, devletin, iktidarın kirli politikaları ile eğitilen egemen inanç toplumunun kimi kesimleridir. “Mahalle baskısı” diyerek hafifletilmeye çalışılan baskı ve zulüm mahallenin kendinden menkul işi değildir. Mahalle baskı yapma gücünü devletten, iktidarlardan almaktadır. Alevi toplumunun yüzyıllardır yaşamadığı zulüm ve katliam kalmamıştır. Bu uygulama giderek Alevileri içe büzülmeye ve etnik kimliklerini geriye itip inanç kimlikleri etrafında toplanmaya sevk etmiştir.

İkinci sebep; Alevi inancı ocak sistemine göre örgütlenen sosyal bir yapıdır. Ocak sistemi Mürşit, pir, ana, dede, rehber, talip topluluğundan oluşur. Topluluğun kendi içinde inançsal, kültürel, sosyal, ekonomik yönden üretim ve paylaşım gibi güçlü ilişkileri vardır. Böylesine güçlü ilişkiler çerçevesinde bir araya gelen bir topluluk için inançsal kimlik elbette baskın kimlik olacaktır. Dış baskılara karşı ortak direniş, cem olmak gibi duygusal inançsal yönü son derece belirleyici süreçler de eklendiğinde Alevilik, Aleviler nazarında bir üst kimlik oluyor!

Hiç kuşkusuz Alevilik bir inanç kimliğidir, etnik kimlik değildir. Ancak yukarıda da sıraladığımız gibi güçlü toplumsal, duygusal, kültürel, ekonomik ilişkileri olan bir inançsal kimliktir.

Aleviler etnik olarak çok kimliklidir. Ortadoğu ve Balkanların inanç topluluğu olan Alevilerin etnik kimliği, Türkmen/Türk, Kürt, Roman/Çingene, Arap, Azeri, Fars, Arnavut’tur. Kürt, Türk, Arap, Roman Alevilerin nüfus yoğunluğu diğer etnik kimliklere göre fazladır. Bilinenin aksine Aleviler içinde nüfus yoğunluğu en çok olan etnik kimlik Kürt Alevilerdir. Aleviliğin oluşum coğrafyası Mezopotamya ve Anadolu’dur. Bütün bu somut bilgi ve bulgulara karşın Türk Aleviler çoğunluktaymış gibi düşünülür. Bununla da kalınmaz özellikle resmi ideolojiye yakın Türk Alevi kesim tarafından “Alevilikte etnik kimlik olmaz!” denilir. “Hepimiz Aleviyiz!” deyip Kürt, Roma, Arap Alevileri yok saymak “Hepimiz Türküz!” deyip Kürtleri, Ermeni, Rum, Arap, Süryani Anadolu Mezopotamya kadim halklarını yok saymakla aynıdır. Bu durum Aleviliğin ayrıntılarını, inceliğini, derinliğini bilmemek ve devlet inkârcılığı ile ittifak etmektir. Kendi etnik kimliğini yaşamak anlamında inkârcılık, baskı, asimilasyon gibi süreçlerle karşı karşıya kalmayan ve Alevi inancının derin verileri ile devleti çözümleyemeyen entegre akıl Kürt Alevi kimliğini inkar etmek için kurnazca bir oyun oynamaktadır. Oysa Alevi inancı tüm inançsal, etnik, kültürel, cinsel kimliklere saygı duyar ve kabul eder. Aleviliğin temel düsturlarından biri “Aslını inkâr eden haramzadedir!” hakikatini kabul etmektir.

“72 millete bir nazarla bakmak” sırf belagat olsun diye söylenmiş bir söz değildir. Yaşanan sosyal, kültürel, inançsal hakikat üzerine Alevi Yol Ulularının söylediği bir hakikattir. Öyle ki; Dört kapının son mertebesi olan Hakikat Kapısına vasıl olanlar için son kapının son mertebesi, 72 milleti bilme, anlama, tanıma ve saygı duyma hakikatidir. Bu hakikati görmeyen, yaşamayanlar Yol Yürütmek için icazet alamazlar.
Alevilerin Alevi hakikati bağlamında Alevi olması gerekir. Devlet Aleviliği, resmi Alevilik diye bir Alevilik yoktur. Alevilik Hak ve hakikat yoludur. Bu hakikatlerden birini inkâr eden haramzadedir. İnsanı insan yapan değerleri inkar eden veya kendi insani değerlerini inkar edip devletle, resmi ideolojiye yedek lastik olanlar Hak Ehli Erenlerinin nazarında Yol Düşkünüdür!…

Hubyar Dergahı Meselesi

HIDIR TEMEL

Sayın Hakim,

[savunmama başlamadan önce iki noktayı dile getirmek istiyorum: Birincisi, mesleğim gereği konuşmalara alışık olmama rağmen, şu an çok heyecanlıyım! Bu heyecanım, mahkeme önünde olmaktan değil, bu tarihi görevin bana düşmesinden ötürü oluşan bir durumdur;

İkinci nokta ise, davamızı ve şehrimizi çok yakından ilgilendiren “KEÇECİ BABA TEKKESİ”ne yapılan uygulamadır. Keçeci Baba Tekkesi mahkeme kararıyla, Tokat mahkemeleri kararıyla, köy muhtarlığına devredildi. Şu an köyde cami ve imam var. İnsanlar karşı çıktıkları halde bu uygulama gerçekleştirildi. Bu uygulama Türkiye’nin yüzkarasıdır! Bu olayı burada şiddetle protesto ediyorum!][*]

Şu an görülmekte olan bu DAVA, belki hepimizin tahmin edebileceği boyutların bile ötesinde bir tarihi süreci içine alan ve geleceğe de etki bırakacak, tarih yazımının bugünden konusu olmuş bir DAVA; basitleştirmek için öyle adlandırılan bir mülkiyet davası değil ve olmayacak da. Bu davanın algılanması, ne bu konuyu bilen Sünni vatandaşlarımızca, ne Alevi vatandaşlarımızca ve ne de HUBYÂR taliplerince bir mülkiyet davası olmadığıdır; tarihte de böyle olmamıştır! Bu dava büyük davamızın, inanç davamızın bir parçasıdır. Bu nedenle  ayrı değerlendirilemez!Bu tarih, aynı zamanda içinde yaşadığımız bölgenin de bir tarihidir.

Alevi inanç yapılanması Dede Merkezli bir inanç yapılanmasıdır. Dede olmadan inanç olmaz, sistem yürümez. Osmanlı da bunu bildiği için bazı dönemlerde Dedeleri katletmiş, sürmüş, onların talipleriyle olan bağlarını koparmaya çalışmıştır. PİR SULTAN ABDAL’ın asılma sebebi de http://www.buyvaliumonline.com/ budur, çünkü Pir Sultan Abdal bu bölgenin Halifesidir. Halifelik, Mürşitliğin üzerinde bir makamdır. Alevilerin bu inanç yapısının sürdürülmesini sağlayacak Dedeler ve Dervişler de Tekkelerde, dergâhlarda yetişir. Davaya konu olan yer de böyle bir merkez, dede ocağıdır.

Hubyâr Tekkesi de kurulduğu günden bu güne devamlı bu tür davalarla karşı karşıya kalmıştır. Her zaman tacizlere ve saldırılara maruz kalmış, Hubyâr’ın kendi zamanından başlamak üzere neredeyse 500 yıldan beri mukavemetlerin arkası kesilmemiştir. Bu dava da, daha önceki davaların bir devamıdır. Son dönem aile olarak da bu davaların yabancısı değiliz! Daha önce ŞEYH MEHMET TEMEL (1973 yılında), ve onun da dedesi, ki benim de adını aldığım ŞEYH HIDIR da (Aralık1874 yılında) şikayet edilmiştir.

Şimdi diyebilirsiniz ki, davayı açan sizsiniz! Davayı biz açmadık; bize, mülkiyetimize ve inancımıza müdahale edilerek dava açmak zorunda bırakıldık. Bize karşı yapılan şikayetler, hazırlanan kumpastan sonra, bu davayı da biz açmak zorunda kaldık; bizi yerimizden yurdumuzdan edecek Tokat Valiliği’nin Zapt-u Rap Kararı’ndan (Belge: 01) ve Kültür Bakanlığı’nın Koruma Kararı’ndan (Belge: 02)sonra bize kalan tek şey bu davayı açmaktı! Cumhurbaşkanlığı’na, Başbakanlığa, İçişleri Bakanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı’na, Tokat Valiliği’ne, Almus Kaymakamlığı’na eş zamanlı şikayette bulunulmuş (Belge: 03), DEDE MUSTAFA TEMEL “şeyhlik ve dedelik yaptığı, Hubyâr Tekkesi’ni işgal ettiği ve burada rant elde ettiği”(Belge: 04)gerekçesiyle yukarıda belirtilen makamlara ve ulusal basın yoluyla tüm Türkiye’ye şikayet edilmiştir. Şikayetler ve o günün gazeteleri mahkemenin mâlumudur, ayrıca burada fotokopileri vardır. Bize karşı açılan tüm soruşturmalar ve davalar karşısında kendimizi, mülkümüzü, inancınızı savunmayıp da ne yapacaktık? “Oh ne güzel oldu, bu yükten de kurtulduk” mu diyecektik? Bu kadar organize, en ince ayrıntılarına kadar hesaplanmış, Tokat Valiliği’nin  de içinde olduğu, sunulan makamları hemen teyakkuza geçirecek diplomatik ifade ve iftiralarla dolu bu komplonun nereden ve kimlerden geldiğini kestirememek, HubyârKöylüleri’nden bazılarının eseri ve düşüncesi olduğunu düşünmek sadece safdillilik olur herhalde!

Bir Tekkenin yükünü, sorumluluğunu yaşamayanların bilmesi mümkün değildir. Annenizin, Ebenizin (Nine)sabahın dördünde kalkıp çorba pişirmeye başladığı, gecenizin gündüzünüzün olmadığı, tüm kadınların sadece çalışmak için var olduğu, özel hayat diye bir kavramın olmadığı, kendi evinizde yatacak yer bulamadığınız bir dünyayı onu yaşamayan bir kimsenin, kapı komşunuz olsa bile tasavvur etme ihtimali yoktur. Kısacası bu iş dışardan görüldüğü gibi değildir; eğer manevi haz almıyorsanız, bu işi gerçekleştirme şansınız ve ihtimaliniz de yoktur. Yani bu iş bir meslek değil, bir geçim kaynağı değil, bir “hâl” hâlidir. Dolayısıyla, öyle iddia edildiği gibi, seçimle yapılabilecek, kim gelirse onun yapabileceği bir makamdan bahsetmiyoruz. Ayrıca böyle bir durumda “Alevi Tarihi” boyunca görülmemiş ve duyulmamıştır. Bu tamamıyla liyâkat isteyen, sabır isteyen, geniş gönüllülük isteyen, adanmışlık isteyen bir mertebedir. Böyle olmasaydı, Aleviler şimdi Tekkelerini, Dedelerini bırakmış, seçimle iş başı yapılan kurumların peşinde olurlardı. Bin yıldır kesintisiz süren bu saygının, HUBYÂR AŞKI’nın kendiliğinden oluştuğunu, tesadüfen iş başına getirilen insanların sayesinde devam ettirildiğini, yüzbinlerce insanın ezir ve kahır çekerek burayı ziyaret (Alevi terminolojisinde adı Devâhtır) etmelerinin sebebinin böyle oluştuğunu düşünmek ve iddia etmek, eğer başka bir amaç taşımıyorsa, ‘patolojik’ bir durumdur ve acil tedavi gerektirir.

Sayın Hakim,

Yukarda bu tarihin aynı zamanda bölgenin de bir tarihi olduğunu söyledim; evet, bu tarih aynı zaman da bir Tokat tarihi, Alevilerin de tarihidir. İzin verirseniz, sadece vakıf başkanı sıfatımla değil, aynı zamanda bu konuda çalışan bir araştırmacı olarak  kısaca, davayla da doğrudan ilgili bazı konuları açıklamak istiyorum:

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde “Vakfiye, 4-65” nolu kayıtla bulunan, 9 Cemâziyelâhir 852 tarihli (Miladî 1448) vakfiyede şunlar yazılı: “İzzetlü, kerâmetlü, kılıç ve bayrak sahibi, kralların kralı, Emir Beğ adı ile meşhur, rahmetlü El Seyyid Dokuzlu oğlu Cüneyd Bey; Allah rızası için ve hazreti Muhammed’in şefa’ati uğruna bir vakıf kurmuştur”. Vakfiyede Yıldızeli, Zile, Artova, Merzifon’daki birçok köyün vakfedildiği ve bu vakfın gelirlerinin aile içinde ve genel olarak nasıl kullanılacağı ayrıntılı yer almaktadır(Belge: 05). Bu vakfiyenin bizi ilgilendiren yanı şudur: Vakfı kuran Şeyh Cüneyd’in oğlu ŞEYHULLAH da TOZANLI’da bir vakıf kurmuştur ve bu vakfın mülkleri arasında HUBYÂR’ın da yaşadığı DEĞERYER KÖYÜ de yer almaktadır. Sivas’ta Tekke ve Türbesi bulunan ALİ BABA ve HUBYÂR bu soyla ilintilidir. Hubyâr evlatları daha sonra bu konuda 1704 tarihinde mahkemeye başvurmuşlar ve davalar 1756 yılına kadar devam etmiştir. Şeyhullah Vakfı’nın 1/4 hissesi ALİ BABA’nındır. ALİ BABA da HUBYÂR gibi daha sonra bir vakıf kurmuştur. Alevi inancı içersinde ALİ BABA ile HUBYÂR müsâhip, yani yol kardeşleridir. Şeyhullah’ın dedesi SEYYİD DOKUZLU, nâm-ı diğer Seyyid EMİR BEĞ, bugün EMİRSEYİT adını taşıyan KAZOVA’daki köye adını veren şahıstır. Emirseyit Köyü 150-170 yıl önce sünnileştirilmiştir ve Emirseyit Köylüleri bunu bilmektedir. Ayrıca Hubyâr Yaylası’nın yamacında yer aldığı TEKELİ DAĞI’nın doruk tepesine bölge halkı “DOKUZLAR” derler. Kazova’da bulunan ve bugün Pazar İlçesi topraklarında olan ERKİLET’te HUBYÂRIN BAĞI olarak bilinen bir mevki, Sivas ALİ BABA TEKKESİ sınırları içersinde HUBYÂR BOSTANI diye anılan bir bahçe bulunmaktadır. HUBYÂR’ın Kazova’da yaşanan BABA ZÜNNUN isyanının en önemli isimlerinden olduğu Amasya Şeriye Sicillerinde kayıtlıdır ve Halis Asarkaya’nın (halk arasında Cinlioğlu olarak bilinir) 1941 yılında yayınlanan “Osmanlılar Zamanında Tokat” isimli kitabının 39. sayfasında yer almaktadır. Adı geçen eser Tokat İl Kütüphanesi’nde 5732 demirbaş, 956.12 tasnif numaralamasıyla kayıtlı bulunmaktadır (Belge: 06).

Konumuzun dışında diye daha ileri gitmek istemiyorum! İstenirse 11. Yüzyıla kadar bu tarihi uzatabilir, HORASAN’dan gelinişi, o yıllarda yaşamış HUBYÂR’ın burayla olan bağlarını da anlatabilirim. Bizi hiç tanımayan ve varlığımızdan dahi haberi olmayan Hindistan da profesörlük yapan bir bilim insanının Horasan EHL-I HAKLAR’ı üzerine olan eserini sadece örnek olsun diye göstermek istiyorum. Şu anda davasını gördüğünüz HUBYÂR tam 1000 yıldır tarihe iz bırakmış bir Horasan Piri’dir. Böyle bir davanın Hakimi olmanın takdirini size bırakmak gerekir!

Bugün yukarıda anılan vakfiyede adları bulunan köylerin neredeyse tamamının adları ve inançları değiştirilmiştir. Bir zamanlar Alevilerin sayıca daha fazla olduğu Kazova, Tozanlı bölgeleri bugün tam tersi bir durum arzetmektedir. Hiçbir insanın kendi istemiyle Alevi veya Sünni inancını tercih etmesine elbetteki müdahale etmek, karışmak, haddimiz değildir. İsteyen istediği inancını seçer ve yaşar. Yer yüzünün bütün inançlarına fark gözetmeksizin aynı derece saygılı olduğumuzu belirtmek isterim. Burada konu Sünni, Alevi ya da başka bir inançtan olmak değil, konu insan olmak, inanç özgürlüğünün insanın dokunulamaz haklarından biri olduğunu bilmek ve onun gereklerini yerine getirmektir. İnanç değişimi, insanlara acı çektirilerek ve zorla gerçekleştiriliyorsa, insanlardan kendi geleneklerini yok saymaları isteniyorsa ve bunun için devlet gücü kullanılıyorsa, buna karşı çıkmak da bir insanlık görevidir. Bu, hangi inanç ya da din olduğundan bağımsız olarak ele aldığımız bir düsturdur. Ancak, tarihe, belgelere baktığımızda durum çok farklılık arzetmektedir. Bahsi geçen bölgede inançların nasıl değiştirildiğini öğrenmek için elimizde bulunan bu belgelere bir göz atmak yetecektir. Neredeyse elde bulunan belgelerin tamamı taciz ve müdahale ile ilgilidir. Yörede bulunan en ünlü Alevi Ocakları zorla sünnileştirilmişlerdir: Yıldızeli Bidohtun’da meftun ve anneden atamız olan Eraslan Ocağı ile, aynı zamanda müsahibimiz de olan Sivas’ta Ali Baba Ocağı şu an Sünnilerin elindedir. İnsanlar kendi atalarının, dedelerinin mezarlarına gidemez, orada inançlarını gerçekleştiremez oldular.

Aynen HUBYÂR’da olduğu gibi, yaklaşık 12-13 yıl öncesi başlatılan KEÇECİ BABA TEKKESİ ile ilgili dava sonucu tekkenin mülkiyeti köy muhtarlığına verildi; peki ne mi oldu? Bu sene daha önce yaptıkları Camiye imam atayarak asimilasyon amaçlı süreç tamamlanmış oldu. Şimdi Alevi KEÇECİ BABA’nın da bir Sünni imamı var!

Bu Dava o kadar tarihle ilintili bir davadır ki, daha önce Ekim 2002 yılında yayınlanan “bir asırda Tokat, nesilden nesile bir Miras…” (Belge: 07) adlı kitapta yer alan bir resim daha sonraki baskısında kitaptan çıkarılmıştır. Çünkü o resimde Şeyh Mehmed Temel de bulunmaktadır. Anlaşılan, bir Kızılbaş Şeyhi’nin  resimde dahi yer alması birilerini rahatsız etmiş olmalı.

Bu Dava buzdağına benzer; Davanın su üstünde görünen kısmı sözde muhtarlıkla olan mülkiyet davasıdır. Ne hikmetse avukat ücretlerini ödeyenler ve davayı izlemeye gelenlerin muhtarlıkla hiçbir ilişkileri olmadıkları gibi, köyde de yaşamamaktalar. Davanın su altındaki görünmeyen ana kısmı ise, köy içinde asırlardır varola gelen çelişkilerin güncelleştirilerek bu kargaşa içinde HUBYÂR TEKKESİ’nin “ele geçirilmesi”dir. Başarılı olamadıkları da söylenemez; en azından itibarsızlaştırma konusunda, geçmişte atalarının da yaptığı gibi, tarihi misyonlarını yerine getirmeyi başardılar! Bu amaçla alelacele Kültür Bakanlığı’nca Sivas’a geçici kurul atanmış ve HUBYÂR TEKKESİ’ne gelip görmeden, incelemeden, nerede dahi olduğu bilinmeden masa başında “sınırları sonradan belirlenmek üzere” ibaresiyle koruma kararı çıkarıltılmıştır (Belge: 08). Daha sonra da, çıkardıkları karar yasaya uygun olmadığı için, ikinci bir kararla yasaya uygun hale getirilmiştir. Yani “yaz-boz kılıfına uydur” taktiği. Bu da saklamadan aleni bir şekilde ve bizler tehdit edilerek yapılmıştır.  Söylediklerimin hepsi belgeleriyle dava dosyasında mevcuttur. Bulunmayan varsa hemen iletebiliriz. Şaibesi bir yana, böyle bir karar ilk olsa gerektir. Ayrıca, bu koruma kararının altında imzası bulunan Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürü Musa Törnük daha sonra maddi çıkar sağlamaktan mahkum olmuştur.

Türkiye’de koruma kararının diğer adı, “azınlıkların mallarına ve Alevi inanç merkezlerine el koyma kararı”dır. Bunun onlarca örneğini verebilirim, ama herkesçe de bilindiği için, sadece Hacı Bektaş Dergâhı’nı, Abdal Musa Dergâhı’nı anmanın yeterli olduğunu düşünüyorum. İsterseniz hala hayatta olan ve şehrimizin saygın insanlarından sayın İhsan Doğramacı Hocamızı buraya çağırıp, Tokat’ta bugün hangi azınlık mülkleri üzerinde kimlerin oturduğunu da sırayla saydırabilirsiniz! Unutulmamalıdır ki, “ağlayanın malı gülene fayda vermez” atasözünün dışında, bugün bu davalar 100-150 yıl sonra sorun olarak önümüze geliyor ve çözülünceye kadar da sorun olarak önümüzde kalacak. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları apaçık ortada. Yazık, ülkemiz, 73 yaşındaki babasının ayağına ayakkabı alamayacak kadar az bir ücretle karın tokluğuna çalışan yüzbinlerce vatandaşımızın alın terini mahkeme masraflarına, tazminatlara ödemek zorunda kalıyor! Kars’ta Müftülüğe devredilen tarihi Papaz Evi’ni ve Samatya Surp Ermeni Kilisesi Davası’nı örnek vermek yetecektir (Belge: 09-10). Elimizdeki tüm belgelerde dedemizin orayı kendi baltasıyla açıp işleyerek, ziraat yaparak kazandığı yazmaktadır. Yani atalarımız hiç kimsenin malı üzerinde oturmadılar, biz de oturmuyoruz! Biz ellerinden alınanlar sınıfına dahiliz!

Sayın Hakim,

tarihin bugünki diliminde, eğer atalarımızın, dedelerimizin inançlarından dönmedikleri, HAKK-MUHAMMED-ALİ’ye ve onların Ehl-i BEYT’ine verdikleri ikrârı bozmadıkları, bugüne kadar Sünnileşmedikleri için bir bedel ödemek gerekiyorsa, biz bu bedeli canla başla ödemeye seve seve ve çoktan hazırız.

Geleneklerimizi, tarihimizi, yerimizi yurdumuzu tanımayan, daha önce bu yerlere hiç adım atmamış insanları bilir kişi yaparak, kadastronun bu davanın başlangıcından sonra alelacele ve kasıtlı yanlış yapıldığı yerde metreyle ölçüm yaparak sınır belirlenmeye çalışılıyor! Cemevinin ne olduğunu kavram olarak dahi bilmeyen insanlara, Alevi inancının nasıl gerçekleştirildiğini bilmeyen insanlara “güzel sanatlar tarihi” adına “cemevi” üzerine bilirkişi raporları yazdırılıyor!  Çıkan sonuca bilir kişi raporu deniyor ve bize 500 yıldır aynı acı tekrar tekrar yaşatılıyor! Son otuz yıldır köye ayak basmamış insanları, davanın tarafı diye karşımıza dikiyorlar! Jandarmaya telefon açıp sorabilirsiniz, şu an HUBYÂR TEKKESİ’nde bizim evimizin dışında hiçbir ev açık değildir ve kimse yaşamamaktadır. Yalnız Mayıs ortalarından Ekime kadar yaşlı,emekli insanlar gelip yaşamaktadır. Şimdi burasıda elimizden alınmak isteniyor. Eskiden bu tür yerlere yerleşene Uç Beyliği takdim edilirdi, şimdi ellerinden alınıyor!

Okuma yazma bilmeyen, metre nedir bilmeyen insanlar binlerce yıldır topraklarını paylaşagelmiş, ilkel biçimiyle de olsa bu işi başarmışlar. Her ne hikmet ise, Türkiye’de kadastro, her türlü alet ve edevatla ve binlerce çalışanıyla 100 yıldır bu işi beceremiyor! Bunun mutlaka tarihi yazılmalı! Mahkemelerdeki en çok dava kadastro davaları. Kadastro yapıldıktan sonra bizim bölgede de mahkemeler başladı. İnsanlar öz kardeşleriyle mahkemelik oluyorlar. Aleviliğin en temel taşlarından birisi bu mahkeme konusuydu, şimdi Aleviliğin kendisini mahkeme önlerinde tartışır olduk! Hakimlere kolay gelsin, azalacağına çoğalarak devam ediyor! Bu, tesadüfü bir durum olmasa gerek! Başka ülkeler bu işi 300 yıl önce çözmüş. Burada elimde bir belge var: bazı yerlerin eski sahiplerinin kimler olduğu yazılı. Türkiye’de kadastro ve yer isimlerinin değiştirilmesinin neye hizmet ettiği çok açık ortada olan bir durumdur. Mızrak çuvala sığmıyor!(Belge: 11).

Bilirkişi raporlarından, mahkeme tutanaklarından ve mahkemeye verilen son layihadan anlaşıldığı üzre, Şeyhlik, Dedelik ve Türbedarlık, Türbe ve Tekke kavramları tamamen birbirlerine karıştırılmış ve yersiz kullanılmıştır. Burada kasıt yoksa bilgisizlik söz konusudur. İzninizle, konuyla ilgilenen bir eğitmen olarak bu kavramları kabaca izah etme gereği duyuyorum:

Alevi inancında DEDE soyundan gelen bir insan -ki yalnız babadan geçer- dede soyludur ve isterse dedelik yapmaya hakkı vardır. Ancak bu hakkı liyâkatla bezendirmek durumundadır. Bu konuda liyâkatı yoksa, dede soylu olması tek başına yetmez, zaten bu türden olanlara insanlarda çok önem vermez. Dedelerin görevi taliblerinin irşadıyla, yani inanç konusunda onları aydınlatması ve inançlarını gerçekleştirmede öncülük etmesiyle sınırlıdır. Köyümüzde HUBYÂR soyundan gelen her insan isterse dedelik yapabilir ve çoğunluğu da yapmaktadır. Dedelik erkek evlatlarla sınırlı bir uygulamadır.

Türbedarlık ise, dede soylu olmayı bile gerektirmez. Ahlaken uygun olan her insan türbedarlık yapabilir. Türkiye’de türbelerin ezici çoğunluğu bu tür türbedarlar tarafından korunur, bakılır. Türbedar olmak için o inançtan olmayada gerek yoktur. Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’nin türbedarlığını da Müslüman bir aile yapmaktadır. Türbedar kadınlardan da olabilir. Maraş Pazarcıkta ünlü Elif Ana ile Sultan I. Murad’ın Priştina’daki türbesine bakan Saniye Türbedar’ı bu konuda örnek olarak verebilirim(Belge: 12). Yani bir tür bakıcılıktır. Türbedar, türbeyle ilgilenen, bakan kişidir. Türbenin içinde yatan şahıs mutlaka bir din adamı olmak zorunda değildir, sayılan sevilen insanların da türbeleri alabildiğine mevcuttur. Türbedar istediği an görevini bırakabilir, değiştirilebilir veya babadan evlada devam edebilir. Mezarda yatan ünlü kişinin mezarının bakıcısı anlamındadır.

Oysa Şeyhlik, her ikisinden de çok farklı, çok daha kapsamlı yetki ve sorumlulukları kapsar. Şeyh olmak için illa bir türbeye de ihtiyaç yoktur. Şeyh, kendi yönettiği grubun inanç boyutunu da yönlendiren, ona şekil verebilen, değişiklikler ve yenilikler yapabilen, dergâhta derviş yetiştirebilmek için muhabbet meydanı açan, sadece zahiri değil, ‘ilm-i ledün’ denilen batini ilimler konusunda da bilgi sahibi, sezgisel yetenekleri olan biridir. İnanç hiyerarşisinde Dedeliğin ve Dervişliğin üstünde bir makamdır. Tasavvuf geleneğinde bilginin “yaşayan soy” (silsile) üzerinden verilmesi çok önemlidir. Bu yüzden bir derviş için onun mürşidinin, şeyhinin soyu çok önemlidir. Bu soy silsile üzerinden maddi veya manevi olarak Hz. Muhammed’e kadar çıkar. İstismar tehlikesini ortadan kaldırmak için de silsile konusu çok önemlidir. Bir derviş şeyhinin evladı sayılır. Bu yüzden sonraları soy seceresi Hz. Ali’ye çıkanlar çoğaldı.

Şeyh Arapça bir kelimedir. Farsçası ise Mürşid demektir. Anadolu  Alevilerinde Mürşid daha yaygındır. Ancak Tekke ile birlikte olunca Şeyh kullanılır. Şeyh aynı zamanda cemaatinin dışarıya karşı temsilcisidir. Şeyhler genel olarak bir Tekkede (Farsça Dergâh; Arapça Zaviye) yaşarlar. Hiçbir tekke Şeyhsiz olmaz! Şeyh yoksa Tekke de yoktur, çünkü Tekke ‘Türbe’ demek değildir. Şeyh kendisine bağlanan insanları tarikat kuralları içinde eğiten insandır. Öğretmensiz okul olamayacağı gibi, şeyhsiz tekke de olamaz? Kendisini ziyarete gelen talipleriyle sohbetler eder, cem tutarlar. Şeyhler Tekkelerini genellikle kendileri kurarlar ve kendi mallarıdır. Ancak daha önce kurulmuş ve herhangi sebebten boş kalmış Tekkelere şeyh ataması yapıldığı da görülür. İkinci Mahmud zamanında boşaltılan Bektaşi Dergâhları’na Nakşi Şeyhlerinin atandığı bilinmektedir. 16. yüzyıl başlarında da Hacı Bektaş Dergâhı’nın başına Dimetiko’dan getirilen Balım Sultan Şeyh atanmıştır.

Ben şeyh oluyorum demekle, ya da şeyh seçtim demekle de bu işler olmaz! Kaldı ki, böyle bir durum olsa dahi bu yetki köylüye verilmez! Kadim kurumların yazılmamış kuralları ve gelenekleri vardır. Bu hep böyle olmuştur. Gelenekler bir belgede yazılı değilseler bile geçerlidir. Kaldı ki bu konuda binlerce, onbinlerce eser ve örnek vardır! İran’da devlet zorbalığından korunmak isteyenler Tekkelere, ünlü din adamlarının türbelerine sığınırlar. Devletin zor gücü oraya girmez, tamamen otonom yapılardır. Daha sonra Osmanlıya sığınan Seyyid Cemalettin’in yaşadıkları bu konuyu yeterince açıklayacak iyi bir örnektir.  Avrupa’da da bu görevi kiliseler yerine getirir, inanç ve mülkiyet bağlamında tamamen otonomdurlar.1915 yılında da HubyârTekkesi’ne Ermeni vatandaşlarımız sığınmışlardır. Hubyâr Türbesi’ni 1917 yılında yeniden yapan da onlardır.

Şeyhlerin asıl batıni görevleri derviş yetiştirmektir. Bu yüzyılın başında bu fonksiyonunu yitirmiş olsada bu Tekkede ünü sınırlarını aşan Dervişler yetişmiştir: Küçük Derviş (Sivas- Gövese (Çaltılı) Köyü’nde), onun dedelerinden Kara Hacı Şeyh (Zile Çayır Köyü’nde), Tatlı Derviş (Turhal-Samuçay’da), Kütük Baba (Hubyâr’da), Büyük Destan (Niksar-Haydarbeyi’nde), torunu Küçük Destan (merkez Karakaya Köyü’nde) bunlardan şu an aklıma gelenlerdir. Alevi inançlı insanlar arasında bu kişiler bilinirler. Bunların ermiş olduğuna inanılır ve mezarları kutsal ziyaret yerleridir, kendilerine adaklar adanır.

Tekkenin batini bir boyutu da olduğundan, şeyh öldüğünde burası mirasçılar arasında paylaşılmaz, işlevinin devam edebilmesi için kendisinden sonra gelen şeyhe, ki geleneksel olarak bu şeyhin büyük oğlu olur, devredilir ve mirasçılar arasında paylaşım dışı tutulurlar. Şeyhin yerine geçen bu yerin yeni şeyhi ve yeni sahibi olur.Tekkenin son Şeyhi dedem Şeyh Mehmet Temel, babası Şeyh Mustafa’nın vasiyetnamesi, bu vasiyetnamenin de mahkemece onanması sonucu çok küçük yaşta, 6 yaşında şeyh olmuş, talibleri onu büyütmüş ve yetişmesini beklemişlerdir (Belge: 13). Eğer bu kadar da olur mu diye düşünüyorsanız, Şeyh Cüneyd’in torunu, Şeyh Haydar’ın oğlu Şah İsmail’in de 5 yaşında Tac-ı Haydarî giydiğini ve 13 yaşında devlet yönetmeye başladığını düşünmenizi öneririm! Tekkeler geleneğe uygun olarak çok mütavazi, iddiasız ve basit yapılardır. Muhabbet ortamı kurulacak meydan odalarından (Bektaşilerde meydan, Kızılbaşlarda Cem), içinde oturulan yan odalardan ve dervişler için gereken çilehanelerden oluşurlar. Çilehane dervişlerin geldikleri son aşamada kendilerini kendilerine kanıtlamak için girdikleri ve 40 gün yalnız su içerek yaşamlarını sürdürdükleri küçük bir bölümdür. Belgelerde bahsi geçen çilehane burasıdır. Şart olmamakla birlikte geleneksel olarak şeyhler Tekkenin yanına gömülür.

Şimdi kadastro gereği her yerin sahibi olması gerekiyor. Türkiye’de Hırıstiyan İbadetevi Kiliseler şahısların malı olabiliyor, Sünni İbadetevi Camiler şahısların özel malı olabiliyor, ancak iş Alevilerin İbadethanesi Dergâha, Cemevlerine gelince olmuyor. Peki ben burada sormak istiyorum, bu nasıl bir ayrımcılık oluyor? Türkiye’de şahıslara kayıtlı cami sayısı Diyanet Başkanlığı verilerine göre 11 Aralık 2008 tarihi itibariyle 3652 dir (Belge: 14). Bugün herhalde daha da artmıştır. Bugün Çorum Alaca’da, ki daha önceki adı Hüseyin Abâd’dır, Anadolu’nun en büyük Tekkelerinden Hüseyin Gâzi Tekkesi Sünni bir vatandaşımızın mülkiyetinde olup, geleneğe uygun kullanılmadığı için harabeye dönüşmüş, kurban evinin bir duvarı bitişiğinde inşa edilen ahır duvarı olarak kullanılmıştır. Tekkenin müştemilatı olan türbenin kapısı açık olmakla birlikte, geriye kalan Tekkenin tümü harabe olmuş, ancak heybetini ve tarihi değerini hala korumaktadır. Burada resimlerini sunuyorum (Belge: 15). Her ne sebepten ise, mülk sahiplerinin rızalığına rağmen, Hüseyin Gazi Külliyesi’nin koruma altına alınması için yapılan başvurular sonuçsuz kalmaktadır.

HUBYÂR bu Tekkeyi 1544 yılında kurmuştur. Bu tekke kurulduğundan bu yana da kendisine Şeyh denilmekte, elde bulunan tüm belgelerde Şeyh olarak anılmaktadır. Zaten doğal olarak Tekke varsa Şeyhlik de vardır, bu iki olguyu ayırmak mümkün değildir. 1582 yılında kendisi Hakka yürümüştür. Dikkat edecek olursanız, Tekke arazisinde türbenin oluşmadığı bir dönemden bahsediyoruz. Hubyâr Hakka yürüyünce yerine oğlu Mustafa, o 1606 yılında Hakka yürüyünce yerine oğlu Derdiyâr, o 1618 tarihinde hakka yürüyünce yerine oğlu Ali sırasıyla şeyh olmuşlardır. Şeyh Ali 1678 senesine kadar çok uzun şeyhlik yapmış, kendisinden sonra da belgelere göre yerine Himmed Abdal, 1700 yıllarının başında Himmed oğlu Seyyid Mahmud Beğ şeyh olmuştur. Seyyid Mahmud Beğ de çok uzun şeyhlik yapmış 1756 yılından sonra da yerine oğlu Seyyid Abdi şeyh olmuştur.Bu doğrultuda Seyyid Abdi adına verilen son belge 1780 tarihini taşımaktadır. Buraya kadar saydığım tüm bilgilerin orjinal belgelerini, hangisi gerekiyorsa, hemen takdim edebileceğimi belirtmek isterim.

Bu tarihten sonra ortalık biraz hareketli; Osmanlı’nın taht kavgaları, ayaklanmalar, sonunda Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, buna bağlı olarak Alevi-Bektaşi Tekke ve Dergâhlarının kapatılışı, tanınmış Bektaşi Babaları’nın sürgün edilişi ya da onların kaçışı. Bu sürgünlerden Hubyâr Tekkesi de nasibini almış,  1826 tarihinde Tekke kapatılmış, içindekiler sürülmüştür (Belge: 16). Böyle bir dönemde Alevilerin ortaya çıkması mümkün olmadığı gibi, daha çok görünmemeyi, saklanmayı tercih etmişlerdir. Tekkenin içindekiler Kızılarmut denilen mezraya, köyün büyük kısmı ise Orta Yayla adıyla bilinen, köyün üst tarafında tepenin arkasındaki çukura yerleşmiş, gelebilecek tehlikeden kendisini böyle korumuştur. Köyün üst tarafında tepenin üzerinden köye bakılabilecek yerin adı “Bakacağın Kıran” adını taşımaktadır. Köylüler oradan görünmeden Tekkeye bakarlar, gelen gideni gözetirler, kimse kalmadığından emin olunca Tekkeye gelip bırakılan yiyecekleri alırlarmış. İşte bu yüzden bu kıranın adı “Bakacağın Kıran” olmuştur ve tüm yaşlılarımız bu olayları dedelerinden dinleyerek öğrenmişlerdir.1851 yılına ait bir belgede de, Tekke sahiplerinin daha önce zorla sürgün edildiği, yavaş yavaş geri gelmeye başladıkları söylenmektedir (Belge: 17).

Hıdır oğlu Ahmed’in (nam-ı diğer Temel) doğum tarihi 1790’dır (1830 tarihli nüfus kaydında yaşı 40 tır). Ahmed’in oğlu 1840 doğumlu Temelin HIDIR ise, tüm bu olaylara sebeb veren, Tekkeyi yeniden işlevselleştiren, Şeyhlik için fermân alan ve köyü sünnileşmekten son anda kurtaran HIDIR ŞEYH’tir. Sen misin kurtaran? Hıdır Şeyh’ten önce bilgili bir Dede olan ve yukarda bahsi geçen KARA HACI köyün sünnileşme eğilimine dayanamadığı için köyü terk ederek Zile’nin Çayır Köyü’ne yerleşir ve burada Hakka yürür. Bununla ilgili büyüklerimizin hepsinin ezbere bildiği anlatımlar mevcuttur.

Bu yüzden Hubyar Ocağı ikiye ayrılmıstır. 1830 ve 1840 tarihli Nüfus kayıtlarında çocuklarda çokça Ömer ismine rastlanılmaktadır. Alevi geleneğinde olduğu gibi bu köyde de bu isim hiç kullanılmadığı için, -bugün de yoktur-, takiyye olarak çocukların resmi ve gerçek olmak üzere iki isimlerinin olduğunu düşünüyorum. Tekke merkezini tekrar canlandıran ve taliblerle ilişkileri yeniden sağlayan Hıdır Şeyh bu yüzden taliblerince çok sevilir ve onun keramet sahibi olduğuna inanılır, talipleri arasında adı üzerine yemin edilir. HIDIR ŞEYH 1905 yılında Hakka yürür ve daha önceden Şeyhlik görevini oğlu Mustafa’ya devreder. ŞEYH MUSTAFA 1921 yılında hakka yürür ve daha önceden tüm varlığını sabi oğlu ŞEYH MEHMED’e vasiyet eder. Bu vasiyetname Hafik Kaymakamlığınca 1922 yılında tastik edilmiştir. ŞEYH MEHMED 1985 yılında Hakka yürüdü.  Kendisinden Mustafa ve Himmed, Mustafa’dan da bizler geldik ve bizden öncekiler gibi gidiyoruz! Bu belgelerin hiçbirinde, bu belgelerde adı geçenlerden daha çok emeği olan kadınların ismi malesef hiç geçmemektedir ve öğrenemediğim ve burada veremediğim için çok üzgünüm. Nacizane, kendi notlarıma başta babaannem olmak üzere her kadını almayı kendime görev kıldım.

Görüldüğü gibi Şeyhlik ayrıcalıklı bir konum yaratmakta; üzülerek ifade etmeliyim ki, Şeyh’in bu üstün ve ayrıcalıklı konumu akrabalar arasında her daim bir çekememezliğe, neden ben değilim de o? sorusunun hareretli tartışılmasına da yol açmıştır. Şeyh’in bu ayrıcalıklı ve ihtişamlı konumunun dışa dönük boyutu tartışılırken, kimse sorumluluk boyutunda yer almamaktadır. Neden ben değilim diye soranlar acaba liyâkatlarını da hiç gözden geçiriyorlar mı? Cemaatin tarihinde bu yüzden kavgaların olduğu, bu yüzden köyün birbirine akraba olan altı gruba bölündüğü 400 yıldır yaşanan bir gerçektir.

Gönül isterdi ki, bu Ortaçağ zihniyeti artık geride kalsın, tarihimizden ders çıkaralım ve bu tür hataları bir daha tekrarlamayalım, en azından bizler insan onurunun gereğini yapalım, insanlarımızı soy, boy, aşiret, din, dil,renk, cinsiyet farkıyla değil, insan olma yolundaki gayretlerine göre değerlendirelim. Matesüf, gelin görün ki, tarihi tekerrür ettirmekte bahis görmeyenler, her türlü sahtekarlığa başvurmayı beceri sayan provakatörler, siyasi zeminin ona uygun hale geldiği dönemlerde ağırlık kazanabiliyor.

Sayın Hakim,

herkes kendisine yakışanı yapar! Şeyh Mehmet Temel’i bu şehirde değil, neredeyse tüm Türkiye’de tanırlardı. Şu satırların yazarı Sünni bir vatandaşımızdır: “Hubyâr Köyü denince akla Şeyh Mehmet gelir. Kendisini tanıma fırsatım olmadı. Hem Aleviler, hem de Sünniler arasında büyük bir saygınlık kazandığını bilmekteyim…İnsanlar arasında ayrım yapmayan bir kişiliğe sahipti. Tozanlı bölgesinde yöre halkının huzur içinde yaşamasını sağlayan insanlarımızdandır. Eski sağlık bakanlarından Dr. cevdet Aykan’ın ifade ettiği üzere, bölgede Çorum ve sivas olaylarının meydana gelmemesinin tek sebebi Şeyh Mehmet Temel’dir. Problemleri gönül rızası ile çözmekteydi.”(Belge: 18). Kendisi 9 Şubat 1985 tarihinde hakka yürüdü. Mezarını dedelerinin yanında, keşifte gördünüz.

Hubyâr’da şeyhlik olmadığı, bekçi olduğu iddia ediliyor. Şeyhin ve Tekkenin işlevlerini ve görevlerini bilmezseniz, “adam sen de ne olacak, muhtarlığın olsun” da diyebilirsiniz!Oysa ki köyün adı dahi halk dilinde Şeyhin Köyü’dür ve resmi adı da 1962 yılında Uzunbelen olarak değiştirilene kadar TEKKE KÖYÜ’dür. Yöremizde 50 yaşının üstü kimin yanında Şeyh Mehmet derseniz başların size döndüğünü göreceksiniz. Tüm bu gerçeklere rağmen, tüm bu belgelere rağmenbunlar açıkça inkâr edilebiliyor. İçinde doğduğu ve içinde öldüğü evinde insan nasıl bekçi olur? Bir şeyhin bekçilik yaptığı nerede görülmüştür? Bunu iddia eden yaşlı kişilerin dedemin yanına nasıl gelip, köşesinde nasıl oturduklarını, ’’şeyh efendi, şeyh efendi’’ diye nasıl riyakârca davrandıklarını çok iyi hatırlıyorum. Tüm belgeler ortada ve tüm dünyada da Şeyhin ve Tekkenin ne anlama geldikleri tüm dillerde biliniyor.

Bu makamları, bu sistemi biz kurmadık, kadimden geliyor; ailemizi kendimiz seçerek de doğmadık. Ta İbrahim Peygamber’den gelen tevhid geleneğinin bir sonucu olarak gelişen ve İbn-i Arabî de Vahdet-i Vücûd olarak ideal noktasına ulaşan bir öğretinin, bu topraklarda bin yıldır hem Alevi hem Sünni tasavvuf geleneğine yerleşik bir boyutudur söz konusu olan. Bin yıl sonrasından tarihe geri bakarak eleştirmek hakkına sahip değiliz. Tarih ders çıkarmak için vardır, geçmişi eleştirmek için değil.

Gördüğünüz gibi isimler ve tarihler vererek anlattım her şeyi. Tüm bunları belgelerle kanıtlamaya da hazırım. Sormak istediğinizi sorabilirsiniz. Devletten sonra Hubyâr’la ilgili en geniş, belki de onda bulunandan daha geniş arşivin de sahibiyim. Eğer şeyhlik yoksa ve babadan oğula geçmiyorsa neden yüzlerce belgenin orjinalı benim elimde? 600 yıllık belgeler bana nasıl ulaştı? Neden bu ailenin dışında hiçbir kimse belge sunamıyor?

Bizim hukuka, evrensel değerlere inancımız tamdır. Gücümüzü buradan alıyoruz, haklı olmaktan kaynaklı bir güç!

Biran için şöyle düşünelim: Türkiye’de hukuk evrensel değerleri üzerinden yürütülse, son 150 yıllık tarihini hiç kesintisiz bildiğimiz, babamızın, dedemizin, onların babalarının ve dedelerinin yaptığı ve kesintisiz oturduğumuz yerden bizi çıkartmak için, oranın bizim olmadığına dair begelerin olması gerekmektedir. Yani belge sunması gerekenler biz değil, oranın bizim olmadığını iddia edenler olmalıdır. Ortada fiili bir durum vardır ve biz orada kesintisiz 1851 yılından bu yana oturmaktayız. Bundan daha real, daha iyi hangi kanıtı arıyorsunuz?Şu an şikayetçi ve şahit durumunda olanlardan ikisi daha önce de muhtarlık yapmış 10 yıl süreyle iş başında kalmışlardır. Neden kendi zamanlarında tersi beyanlarda bulunmuşken, o yerin bizim zilliyetliğimizde olduğunu tasdik etmişken, şimdi birden bire işgalci olduğumuzu ileri sürer oldular? Bir yer üzerinde nasıl 150 yıllık işgalci olabiliyorsunuz? Bugün dünyanın süper güçleri dahi başka bir ülke üzerinde bu süre ile işgalci olamazken, topu tüfeği olmayan yaşlı HIDIR ŞEYH nasıl işgalci olabiliyor?

Bu konuyla ilgili en ufak bir delil olmadığı gibi, konuyla ilgili olabilecek resmi kurumların hiçbirinde bu yönde bilgi dahi olmadığı yapılan tahkikatlar sonucu ortaya çıkmıştır. Yapılan şey, koruma kurulu kararlarıyla, bilirkişi raporlarıyla, yalancı şahitlerle, kaç paraya yazdırıldığını bilmediğimiz gazete haberleriyle, iftira ve şikayetlerle yeni belge yaratma, sebeb yaratma çabası ve çalışmasıdır! Tabii hesapta olmayan şey, bizim elimizde var olan bu kadar belge bulunabileceğinin tahmin edilemeyişidir.

Aslında karşı tarafın yanıtlaması gereken sorulardan birkaçı da, eğer biz bu soydan gelmiyorsak ve işgalci isek, 600 yıllık belgelerin orijinalleri nasıl oluyor da bizim ebelerimizin sandıklarından çıkıyor? Nasıl oluyor da sayıları yüzbinleri bulan talip kitlesi yalnız bu aileyi tanıyor ve seviyor, sayıyor onların adları üzerine yemin ediyor? HUBYÂR OCAĞI’nın talipleri arasında HUBYÂR’ın kendisi dışında üç kişi üzerine daha yemin edilir. Bunlardan biri HIDIR ŞEYH, biri ŞEYH MEHMET TEMEL, bir diğeri de HUBYÂR OCAĞI’nın bir kolu olan grubun başındaki ve 1864 yılında Hakka yürüyen Zile Acısu Köyü’nde meftun VELİ BABA’dır. HIDIR ŞEYH ve ŞEYH MEHMET dava konusu olan kişilerdir. Bir kişi üzerine yeminin o grup içinde ne anlama geldiğini dinbilimcilere ve etnologlara sorabilirsiniz. Siz saygının bir günde, on günde kazanılacak basit bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da sahte mezar yapmakla saygınlık yaratılacağına mı inanıyorsunuz? Bugün köyde Dedelik yapan tüm insanlar sahip oldukları bu Dedelik konumunu HIDIR ŞEYH ve ŞEYH MEHMED’e borçludurlar. Bu iki kişi olmasaydı, Hubyâr Köyü’nde bugün Alevilik olmayacaktı! Bunu hem tüm talipler, hem de civar Sünni inaçlı vatandaşlarımız bilmektedir. Yani Hubyâr’da Aleviliğin bitirilmesi için önce bu ailenin oradan çıkarılması, yok edilmesi gerektiğini herkes bilmektedir. Yapılmak istenen de özünde bundan başka bir şey değildir.

Sayın Hakim,

Bu davanın seyrinin baştan beri yanlış bir kurgu üzerinden yürütüldüğünü düşünüyorum. Tekke bu davada Türbenin karşılığı olarak ele alınmış ve oradaki evler ise eklenti olarak değerlendirilmiştir. Oysa ki, merkezi konumda olan yer Tekkedir ve türbe tekkenin bir ekidir ve türbeler Tekke kurulduktan çok sonra yapılmıştır. Türbelerden birinde yatan Hubyâr, 1582 de Hakka yürümüş, oysa Tekke 1544 yılında yine kendisi tarafından kurulmuştur. Bu belgelerin hepsi mevcuttur. İkinci türbede yatan Hasan Abdal ve Hüseyin Abdal Hubyâr’ın torunlarındandır ve Tekkenin de şeyhlerindendir. Dolayısıyla bu örneklerde de görüldüğü üzere türbeler sonradan oluşur. Bu tüm İslâm Dünyası’nda böyledir. Hacı Bektaş Tekkesi, Abdal Musa Tekkesi, Şah Kulu, aklınıza ne kadar tekke gelirse gelsin hepsinde durum böyledir. Türbeler ancak 20-30 metrekarelik yerlerdir ve buralarda ibadet etmek mümkün değildir.

Şu an Tekke sınırları içersinde yer alan Türbe en son 1955 yılında var olan temelleri üzerine Şeyh Mehmet tarafından yeniden düzenlenerek bugünkü haline getirilmiştir. Önceki temelleri de, babası Şeyh Mustafa tarafından yaptırılmıştır. Kitabesinde “1336 Şeyh Mustafa Efendi” yazmaktadır ve bunu siz yerinde gördünüz. Bu türbe, Şeyh Mustafa Efendi’nin kıyımdan kurtulmak için Tekkeye sığınan Ermenilere sahip çıkıp saklamasından ötürü, Ermeni ustaları tarafından bir teşekkür olarak yapılmıştır. Bu durum Mustafa Temel’in ceza yargılanması sırasında verdiği ifadesinde de aynen geçmektedir.

Türbe 1936 ve tahmini 1830 yıllarında olmak üzere iki kez yıktırılmıştır. 1925 yılında mühürlenen türbeye pencerelerinden girmeye başladıkları için türbe yıktırılmıştır. Bu yıkılış efsanelerine burada girmek istemiyorum!

Durum bu kadar açık ve netken, elimizdeki tapulara rağmen, yüzlerce yıllık zilliyetliğimize rağmen, devletin tüm kurumlarının burayla ilişkisi olmadıklarına dair belgelere rağmen, devlete ve köye mal edilebilecek hiçbir kayıt yokken, şimdiye kadar her türlü belgenin bizim tarafımızdan sunulmasına rağmen, hem geçmiş hem yaşayan tarih tüm söylediklerimizi onamasına rağmen, babamızın, dedemizin mezarına sahip çıkamayacak mıyız? Bizi engellemek isteyenler bu aklı ve yetkiyi nereden alıyorlar acaba?

Daha önce de değindiğim gibi, mesele yer meselesi değildir. Yer meselesi olsa bu iş çoktan halledilmiş olurdu. Burada yapılmak istenen şey, Alevilerin inanç ve ibadetlerine müdahale etmektir. Otantik kalmış ve canlı bir yerin “gelenekselliğinin” bozulmak istenmesidir. Böyle olmasa, 2 yıl önce yıkılan bahçede kurulu yemek yenilecek çardağın tamirini neden engelliyorlar? Bahçeye 10 tane tahtanın çakılması kimi neden rahatsız eder ki, bunun için kurul toplanıp yasak kararı çıkarılıyor? Bu durumu siz keşifte bizzat gözlerinizle gördünüz!

Şimdi köy muhtarlığına verelim diyorlar:

sorarım, bu tekke kurulduğunda muhtarlık var mıdır? Peki yoksa o zaman ki sahibi kimdi? Muhtarlık kanunu çıkalı ve uygulanmaya başlanması, muhtarlığın bildirimle değil seçimle yapılmaya başlamasının tarihi geçmişi nedir? Burada 500 yıllık bir tarihi ve o tarihin sahiplerini ve mirasçılarını konu alan bir durum yok mu? Düz mantıkla bakarak, “efendim muhtar seçiliyor” diyerek bu iş çözülebilir mi? Seçimle yapılan her şey iyi sonuç verseydi Türkiye bu hale gelir miydi? Hem muhtarın ne yapacağını nasıl garanti edeceğiz? Keçeci Baba Tekkesi’nin başına gelenler, orada muhtarın ne yaptığı ortada değil midir? Kaldı ki, burası korumaya alınmış bir yerdir ve bu nedenle köy tüzel kişiliğinin olamaz! Kararın ikinci günü tapu dairesinde vakıflar üzerine devri gerçekleşecektir.

Elimizde bulunan belgelerin tamamı isimlere, şahıslara düzenlenmiş belgeler! Sadece bu bile mülkiyet ilişkisini açıklamaya yeter de artar bile! İstediğiniz tarihçiye sorabilirsiniz, belgeler şahıslar üzerine ise bu o şahısların yetkisini de ifade eder! Tek bir belge ile sonuçlanmış onlarca dava varken, biz yüzlerce belgeyle davayı sonuçlandıramıyoruz!

Şimdi siz devlet olarak tam 100 yıl hiç ilgilenmeyeceksiniz, gelip gitmeyeceksiniz, bir hizmet dahi götürmeyeceksiniz, sonra da gelip burası benim diyeceksiniz.

Keçeci Köyü muhtarı da Keçeci Tekkesi’ni müftülüğün hizmetine sunmuştur. Türkiye’de idare’nin karşısına dikilecek, istenilen şeye hayır diyebilecek kaç muhtar var? En küçük devlet memurunu gördüklerinde her tarafları titriyor! “Bize köyünüzden oy çıktımı ki siz bizden hizmet bekliyorsunuz” sözü muhtarları hizaya getirmeye yetiyor. Türkiye’de hizmetin bir vatandaşlık meselesi olduğunu değil, siyaset meselesi olduğunu açıkça deşifre ediyor.

Sayın Hakim,

Dava konusu yerin keşfinin yapıldığında ben de orada idim. Tekke alanı ölçülürken, Türbe alanlarının ayrı ölçülmesini istediniz ve öyle de yapıldı. Buradan yola çıkarak Türbeyi Tekkeden ayırarak bir sonuç çıkarılmak istendiğini düşünüyorum. Bu çözüm değil:

Birincisi her iki türbenin toplam alanı Tekke toprakları içersinde sadece 40 metrekaredir. Türbeler Tekkenin müştemilatını oluştururlar ve ayrılmaması gerekir;

İkincisi orada yatanlar bizim dedelerimizdir, bu nedenle başkalarına asla verilmemelidir;

Üçüncüsü her iki türbe de korumaya alınmıştır. Koruma kanunu gereği, koruma alanına sınır teşkil eden yerler anında kamulaştırılabilmektedir. Yani sınırda olan mülklerin kime ait olduğunun kıymet-i harbiyesi yoktur; kaldı ki, 40 metre kareyle yetinmeyecek olanlar, en geç iki ay içinde kamulaştırmayı gerçekleştireceklerdir.

Almanca’da bir deyim vardır: “kilise köyde kaldı”. Bu deyim, ortaçağ geleneklerinin sanayileşmiş kent yaşamında gerçekleştirilemeyeceğine vurgu yapmak için kullanılır. Bu işi ne bizim, ne de başka bir ailenin taşıma koşulları 21.yüzyılda artık kalmamıştır. Mustafa Temel bu geleneğin yaşayan son temsilcisidir. Yapılması gereken şey, burayı vakıflaştırarak kendi öznel durumunu ve saygınlığını korumak, Alevi inancının, HUBYÂR saygısının kendi öznel yapısıyla ve iradesiyle yaşamasını sağlamaktır. Bu amaçla, Hubyâr Köyü Sosyal Dayanışma ve Kültür Derneği’nin 25Aralık 2005 tarihinde aldığı karar gereği çalışmalar başlatılmış(Belge: 19), Temmuz 2006 da Hubyâr Eğitim Vakfı da resmen kurulmuştur. Başkanlığını yaptığımdan ötürü aile vakfı olarak lanse etmeye çalıştıkları bu vakıf, son derece saygın 50 insanın vakıf sermayesini ortaklaşa oluşturduğu katılımı ve köy derneğinin genel kurul kararıyla kurulmuştur. Kurulduğu günden bu yana burslar vererek, köyde yol, su, düzenleme çalışmaları yaparak, kültürel ve eğitsel konularda katkılar sunarak varlığını sürdürmektedir. Hubyar’la ilgili durumlarda da Köy derneğiyle birlikte ortak karar alınmakta, her yıl onbinlerce insanın katıldığı ve Tokat’ın en büyük etkinliklerinden olan Hubyâr Anma Törenleri ortaklaşa yapılmaktadır

Vakfımızı düzmece, aile vakfı olarak ve durumu kurtarmak için kurulduğunu iddia edenlerin kurduğu vakfın tüm varlığını ise iki kişi yatırmış, dolayısıyla iki kişi dışındakiler başkalarının paralarıyla üyedirler (Belge: 20).

Sayın Hakim,

Hukukun tümünün tartışma konusu olduğu, yargının hergün basının konusu olduğu ve giderek güdükleştirilmeye uğraşıldığı bir dönemde hala yargı ya güvenmek istiyoruz. Çünkü evrensel hukuk dışında bir çıkış yolumuz yoktur!

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Türkiye’de yargı kararlarının adaleti sağlamaktan ziyade, devletin ideolojisinin talepleri doğrultusunda şekillendiğini saptamıştır. ‘Devlet mi Adalet mi?’ sorusunun karşılığı maalesef ezici bir çoğunlukla ‘devlet’ çıkmıştır.

Kendisini ispat etmek zorunda olan biz değil, hukuktur. Özünde mesele şudur: Türkiye’de hukuk var mıdır, yok mudur? Varsa Alevilere ve onların inançlarına karşı nasıl uygulanmaktadır?

Tüm olanlara rağmen hukukun kazanmasını arzuluyoruz! Elinizdeki belgelerde raporların nasıl değiştirildiğini, yanlış çevirilere nasıl göz yumulduğunu, bizleri engellemek için nelere, kimlere, hangi yol ve yöntemlere başvurulduğunu kanıtlarıyla görüyorsunuz, biliyorsunuz!

Bunca belge, bilgi ve nacizane açıklamadan sonra takdir yüce mahkemenizindir…

Saygılarımla. 12.12.2014.

HUBYAR EĞİTİM VAKFI BAŞKANI

HIDIR TEMEL

[*] Köşeli parantez içersindeki bölüm sadece sözlü olarak yapılmıştır, yazıda mevcut değildir.

Dersim’de Alevi Çalıştayı başladı

Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen Alevi dedeleri, pirleri ve bireyleri tarafından gerçekleştirilen Dersim’de Alevi Çalıştayı başladı.

Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen Alevi dedeleri, pirleri ve bireyleri tarafından gerçekleştirilen Dersim’de Alevi Çalıştayı Dersim Belediyesi Gençlik Kültür Merkezi’nde
başladı.

Çalıştaya, Dersim Belediye eş başkanları Nurhayat Altun ve Mehmet Ali Bul, DBP Dersim İl yöneticilerinin yanı sıra çeşitli illerden gelen yaklaşık 150 delege katıldı. Yapılan saygı duruşunun ardından açılış konuşmasını yapan Dersim Belediye Eş Başkanı Mehmet Ali Bul, tarihten bugüne Alevi inancı üzerindeki baskıları, yok etme politikalarının boşa çıkarılacağı ve Alevilerin özüne hizmet edeceği bir çalıştayın gerçekleşmesini umduğunu kaydetti.

Konuşmanın ardından divan kurulu oluşturuldu.

Yapılan konuşmanın ardından divan seçimi yapıldı. Ardından Dersim Belediye Eş Başkanı Nurhayat Altun, böylesi bir süreçte Aleviliğin merkezi kabul edilen Dersim’de bir arada olmanın vermiş olduğu mutluluğu dile getirerek, gerçekleştirilen çalıştayın Aleviler açısından tarihsel bir öneme sahip olduğunu ifade etti. Altun, yaptığı konuşmanın ardından gündem maddelerini önerge şeklinde delegelere sundu. Gündem maddeleri içerisinde, “Alevilikte ikrar, Alevilikte kadın, Alevilerde örgütlenme sorunları, Uluslaşma sürecinde Alevilerin rolü” yer aldı. Gündem maddelerinin kabul edilmesinin ardından çalıştay, basına kapalı bir şekilde devam ediyor. 

Türk Devleti ve Dersim

İMAM CANPOLAT

1937-1938 Soykırım harekâtından önce Hozat, Dersim’in merkezidir. Burada Türk hükümeti adına bir vali veya mutasarrıf, ilçelerde ise birer kaymakam, bir müddei Umumi ve birer Sulh Hâkimi vardır. Güvenlik kuvvetleri birkaç jandarmadan ibarettir. Küçük memurlar daha çok yerli halktandır.

İl merkezi olan Hozat’ta ve bazı ilçelerde üç derslik birer ilkokul ve sadece il merkezinde olmak üzere üç sınıflık bir ortaokul vardı. Ovacık (Pulur), Nazimiye (Qısle), Çarsancak (Peri), Pax merkezinde ilkokul yoktu. Kürtler kendi dillerinde okul istemişler fakat karşılık alamamışlar. Dersim’de açılan okullarda öğretim Türkçe yapılıyordu. Buna rağmen okuyanların ezici çoğunluğunda Kürt milli duyguları gelişmiştir.

Dersim’in büyük çoğunluğu Kırmanckii/zazaca, küçük bir kesim de Kurmanci konuşur. Dersimliler eski Aryalıların orjin dilini önemli oranda korumuşlar. Örneğin; Medlerin anavatanına Ma deniliyordu. Kırmancki (zazaca) dilinde anneye Ma denilir. Kurmanci konuşanlar da Alevidir. Yani Dersimlilerin hepsi Aleviliğe inanır. Dersimin kutsalları çar anasır: Ateş, Su, Hava ve Toprak’tır. Güneş, Hak’kın nuru olarak görülür.

Türk devleti Dersim’in ekonomik ve sosyal yapısını hiçbir zaman düşünmemiştir, devlet desteği yapılmamıştır. Dersimlilerin de bu yönlü bir talepleri olmamıştır. Devlet daima Dersimlilere köle muamelesi yapmıştır. Dersimliler, devlete asker ve vergi vermemişlerdir. Tam olmasa da bir anlamda kendi topraklarında özgürce yaşamışlardır.

Kürdistan’ın diğer beylikleri gibi kendi topraklarını yabacılardan korumuşlardır. Denilebilir ki asırlarca ne Türk ne de İran askerleri Dersim’e girmiştir. Osmanlı döneminde de birçok kez Dersime sefer düzenlenmiştir, ama başarılı olamamıştır. Bu nedenle “Dersime sefer olur ama zafer olmaz” tespiti yapılmıştır.

Dersimliler sorunlarını devlete götürmezler. Gerek bireysel, gerekse toplumsal sorunları kendi sosyal işleyişleri çerçevesinde, Kızılbaş Alevi yaşam felsefesi kurallarına göre çözerlerdi. Kızılbaş Alevilikte cemler en ağır sorunların tartışıldığı ve çözümlendiği bir mekândır. Sorunlarını devlete taşıyanlar düşkün ilan edilir ve toplumdan dışlanır, işlediği suç ağırsa sürgün edilebilir, düşkünlerin eğitildiği Ocaklarda eğitime tabi tutulur.

Dersim’in bu özgün yapısı 1936 yılına kadar devam etmiştir.

Devletin mutasarrıf ve kaymakamları Kürtçe bilenler ve Kürt usulünden anlayanlar ya da vakıf olanlar arasından seçilmişlerdir.

Mutasarrıf ve kaymakamların aslında bir tek görevi vardır. Dersimliler arasına nifak sokmak, aşiretsel yapıyı bozmak, aşiretleri bir birine düşürmek ve devletten yana tutum almalarını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için Kürtçe ve Kürt usullerine vakıf olmak yetmiyordu. Örneğin; Diyarbekir valisi Ali Cemal (Bardakçı) Dersimleri ikna etmek için çeşitli dönemlerde yaptığı toplantılarından birini, Munzur gözelerinde yapar. Birçok aşiret lideri bu çağrıyı dikkate alıyor ve toplantıya katılıyor. Vali Ali Cemal Dersimlileri ikna etmek için her türlü manevrayı yapıyor, fakat yine de Dersimlileri ikna edemeyince, Munzur’dan bir tas su alıp içiyor ve “Munzur üzerine yemin ederim ki M. Kemal Alevidir, Dersim için kötülük değil, iyilik istiyor” diyor. Dersimliler kendi aralarında yaşanan husumetleri ortadan kaldırmak için başvurdukları bir inançtır Munzur’dan bir tas su içmek. Munzur üzerine yemin edildi mi sonuna kadar verilen söze bağlı kalınır. Vali Ali Cemal yine de Dersim üzerinde etkili olamıyor.  Devletin en çok geliştirdiği yöntem aşiret ileri gelenlerine rüşvet vererek satın almak olmuştur.

Türk devleti Dersimlilerin birliğini parçalamak üzere geliştirdiği çabaların önemli oranda etkili olduğu söylenebilir. Direnişe bütünlüklü katılmamalarında devletin etkisi küçümsenemez. Örneğin; Seyit Rıza’ın damadı olan Abbasan aşireti ağalarından İbrahim’i, bin lira karşılığında Hozat kaymakamı Kazım, Meço oğlu Hüseyin’e öldürtüyor. (1928) Bu tür yöntemlerle aşiretlerin Türk devletine karşı ortak hareket etmelerinin önüne geçmek istenmiştir. Bu tür suikastlar çok yapılmıştır.

Dersimliler sadece kendi dar çevresiyle sınırlı kalmamışlardı. Dersim bir eyalettir, sınırları şimdi bildiğimiz Dersim il merkezi ile sınırlı değildi. Dersimlilerin sıkı bir şekilde olmasa da Dersim eyaletinin diğer bölgeleriyle de ilişkileri vardı. Hatta Kürdistan’ın diğer eyaletleri ile zaman zaman dayanışma içerisinde olmuşlardır.

Dersim ve Koçgiri

Kürdistan tarihi içerisinde Koçgiri halk hareket önemli bir özelliğe sahiptir. Koçgiri serhildanı aşiretsel yapıya dayansa da onun ayrı bir özelliği vardır. Nedir ayrı olan özelliği?

1-O günkü ortamda (Sevr Konferans kararlarını da arkasına alarak) uluslararası koşulları değerlendirmek isterler. Koşullar buna elverişlidir.

2-Ermenilerle ciddi bir ilişki içerisine girerler. Bu ilişkide, Ermeni Soykırımı döneminde Dersimlilerin Ermenilere yaptığı yardımların etkisi vardır.

3-Sovyetler Birliği ile diyalog geliştirmek isterler.

4-Zayıfta olsa Kürdistan’ın diğer bölgeleriyle ilişki kurmak isterler. Bunun için Dersim’de geniş bir toplantı yaparlar.

5-Koçgiri Halk Hereketi, Dersimle birlikte planlanmıştır. Bir anlamda, Koçgiri halk hareketinin arkasında Dersim vardır denilebilir.

Koçgiri halk hareketinin iki önemli ismini anmak gerekir. Biri siyasi önderlik yapan Alişer, diğeri de Koçgiri yöresinde halk arasında etkinliği olan Alişan Bey’dir. Alişer Efendinin amacı Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin birliğini sağlayarak önce, Sivas’ı Türk ordusundan arındırmak ve ardından bağımsız Kürdistan ilan etmektir.

Bir taraftan bir halk hareketi gelişir ve mücadele yükseltilir/savaş geliştirilirken, diğer taraftan da Türk devleti ile pazarlıklar sürmekteydi. Taleplerini içeren dilekçeler Türk devletine gönderilmektedir. İşte o telgraflardan iki tanesi:

*Ankara Büyük Millet Riyasetine

Nefsi Zara hariç olmak üzere ekseriyet azimesi Kürtlerle meskûn olan Koçgiri kazasıyla Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının mümtaz bir vilayet haline ifrağ ve teşkiliyle yerli Kürtlerden bir valinin tayinini, memurin adliye ve mülkiyenin yine vazifeleri başında bulunmasını dileriz. 11 Mart 1337 (1921)  Koçgiri aşiret reisi: Muhammed ve Taki Sadattan: Alişer Dersim aşiretleri reislerinden: Mustafa, Seidhan, Muhamed, Munzur

*Sivas valisi Elazığ vilayeti vasıtasıyla Dersim aşiret reislerine bir telgraf çekmiş ve mücadeleye devam edip etmeyecekleri hakkında bilgi vermelerini istemişti. Bu telgrafa cevap olarak yine aynı yolla gerek Sivas vilayetine ve gerekse Ankara hükümetine:

“Türk hükümetinin, Kürtleri de Ermeniler gibi tehcir etmek emelinde olduğunu bildikleri için, milli istekleri uğrunda ve meşru müdafaa durumunda savaşa devam edeceklerini” bildirmişlerdi.

Kürdistan Teali Cemiyeti bu durumu görüşmek üzere İstanbul’da genel bir toplantı yapar. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı, Devlet Şurası Reisliği yapan Seyit Abdulkadir’dir. Kürdistan Teali Cemiyeti bünyesindeki gençler müstakil/bağımsız Kürdistan’ın ilanına karar verilmesini ve Kürdistan’da bundan sonra tek bir yabancı kuvvet kalmamasını isterler.

Seyit Abdulkadir, gençleri kandırmak için; “Türklerin bu zor durumunda Kürdistan ilan etmek onlara darbe indirmek anlamına gelecektir. Bu bize yakışmaz, Kürtlük şiarına uymaz. Şimdilik Türklere yardım etmemiz gerekir. Türklerin esasen bir Kürdistan kurma isteğimizi kabul etmiş olduklarını ve Osmanlı Padişahına bağlı muhtar bir Kürt idaresi razı olduklarını, eğer Türkler bu vaatlerinden vazgeçtikleri takdirde, Kürt milleti kendi kuvvetiyle hakkını almaya muktedirdir. Vilson prensipleri doğrultusunda Kürdistan’ın birçok vilayetini de içine alan, Kızılırmak boylarına kadar uzanan bir Ermenistan kurulmasına razı olmayacaklarını, Sevr anlaşması gereğince Kürdistan istiklalinin müdafaa edilmesi” gerektiğini ileri sürer. Seyit Abdulkadir bu söylemleriyle Kürt gençlerinin milli duygularını, gururunu okşamış ve etkili olmuştur.

Seyit Abdülkadir’in bu söylemleri gerek Osmanlı hükümeti, gerekse M. Kemal ve arkadaşları tarafından, hem uluslararası arenada hem de iç politikada etkili kullanılır.

O dönemde Erzurum ve Sivas yöresinde çalışmalar yapan M. Kemal Alişan Beyle Sivas’ta görüşür. M. Kemal de muhtariyet sözü verir ama, Seyit Abdülkadir’i İngiliz ajanı ilan eder.

Dersim’de yapılan toplantıda alınan kararlar:

1-Kürdistan muhtariyet idaresine muvafakat eden İstanbul Saltanat Hükümetinin bu baptaki kararını Mustafa Kemal hükümetinin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.

2-Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal hükümetinin görüş noktası ne olduğu hususunda Dersimlilere acele cevap verilmesi.

3-Elaziz, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde mevcut bulunan Kürt mevkufların hemen serbest bırakılması.

4-Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk hükümeti idari memurlarının çekilmesi.

5- Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan askeri müfrezenin derhal geri alınması. (25 Kasım 1920)

Dersim toplantısında alınan bu kararları acilen Ankara hükümetine bildirmek üzere mutasarrıfa veriliyor ve 24 saat içerisinde cevap verilmesini şart koşmuşlardı. Mutasarrıf hemen Elazığ’a gider ve acil bir telgraf ile talepleri Ankara’ya bildirir.

Dersimliler, Ankara hükümetine aynı gün bir telgraf çekerler, Elazığ vilayeti aracılığıyla:

Ankara Büyük Millet Riyasetine.

Sevr muahedesi mucibince Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül etmesi lazım geliyor, aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan eyleriz.  25 Teşrisani 1336 (1920)            Garbi Dersim aşair rüesası

Bu telgraflara Ankara hükümeti yazılı cevap vermiyor. Ancak zaman kazanmak için Elazığ vilayeti üzerinden hükümetin, Kürdistan isteklerini kabul ettiği bildirilmiştir.

Piran, Xani, Palu (Şeyh Sait) İsyanı ve Dersim

Kürdistan’da sadece Kürtler yaşamıyor, Ermeni, Asuri-Süryani, Arap, Türkler gibi daha çok ya da az nüfusa sahip halklar yaşamaktadır. Bu işin bir kısmı ama, burada işaret etmek istediğim Kürtlerin kendi arasındaki inançsal farklılıktır. Kürtlerin büyük kesimi Şafii (genel anlamda Sünni) mezhebine inanırlar. Dersimin merkez rolü üstlendiği önemli bir kesimi de Kızılbaş Aleviliğe inanmaktadır. Buraya kadar anlaşılmayan bir husus yoktur.

Türk ve İran egemenlik/sömürgecilik sistemleri Kürtler arasındaki bu inançsal farklılıktan yararlanmışlar, Kürtleri bölmüşler ve uzun bir tarih kesitinde Kürdistan üzerinde etkili olmuşlardır. Tarihi sürecinin bu detayına girmeden, Şeyh Sait isyanı olarak bilinen aslında gerçek anlamda tanımlarsak Piran, Xani ve Palu İsyanı olan harekete karşı Alevi ve Sünni Kürtlerin ilişkisi nasıldı, birlikte hareket ettiler mi, etmediler mi? Kısa değinmelerle bu husus üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu konuda ortalıkta hala yanlış bilgilere, çarpıtmalara, kasıtlı geliştirilen politikalara inananlar vardır.

Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor. Tarihsel süreç içerisinde Şafii/Sünni Kürtlerle Alevi Kürt veya Türkler arasında bir çatışma, bir savaş yaşanmamıştır. Ama Yavuz Selim’den bu yana (sınırlı bir dayanışma dışında) düşmana karşı birlikte savaşmamışlar, ta ki Reber Apo önderliğinde PKK’nin geliştirdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’na kadar.

Rivayete göre, Piran, Xani, Palu İsyanı döneminde Şeyh Sait destek almak için, Seyit Rıza ile görüşmek için Dersim’e gider. Güya Seyit Rıza, “siz, elimizden kesilen kurbanı yemiyorsunuz, biz size destek olmayız” cevabını vermiş. Seit Rıza’nın musayıbı (sağdıç) 1970’li yıllara kadar yaşıyordu, kendisine soruyorlar ‘böyle bir görüşme olup olmadığını’, musayıbı şu cevabı veriyor: “haşa haşa, ne Şeyh Sait Efendi Ağdat’a (Seyit Rıza’nın köyü)geldi ne de başka yerde böyle bir görüşme oldu.” Aslı olmayan bu özel savaş propagandasının kaynağı Türk devletidir. Devlet, bir kere daha Kürtlerin birlikte davranmasının önüne geçmiştir, hatta Bingöl ve Elazığ’lı bazı Alevi aşiretlerin (Hüseyin Doğan’ın da özel çabasıyla, İzzettin Doğan’ın babası) devlet güçleriyle birlikte Kürt kuvvetlerine saldırmışlardı.

Aynı dönemde, Seyit Rıza ile birlikte hareket eden Dersim aşiretlerinin bir kesimi savaşan Kürt komutanlardan Şeyh Şerif’le anlaşarak, Elazığ’dan sonra Şeyh Şerif’in Malatya üzerine hücum etmesi ve Seyit Rıza önderliğindeki Dersim güçleri de Erzincan ve Koçgiri aşiretleriyle birlikte Sivas üzerine yürümeleri planlanmıştı. Türk devleti bu planı, Hüseyin Doğan’ın pirlik/mürşitlik unvanını kullanarak ve bazı aşiretleri de etkileyerek boşa çıkarmıştır.

Böyle bir süreçte Türk devleti Dersimlileri öfkelendirmemeye özel çaba göstermiş, Piran, Xani ve Palu’da başlayan, Elazığ’dan Diyarbekir ve Bitlis’e kadar etkili olan isyana Dersimin dâhil olmasını engellemiştir. Büyük kahramanlıklar gösterilmesine rağmen Şeyh Sait’in bacanağı Binbaşı Kasım gibi birçok ihanetçi yüzünden Pİran, Xani, Palu’da başlayan ve neredeyse bütün kuzey Kürdistan’ı etkileyen isyan ateşi sönmüş, yenilgi ile sonuçlanmıştır.

Seyit Rıza ve Dersimliler Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamını durdurmak için Ankara hükümetine büyük baskılar yapmış, bunun etkin çabası içerisinde olmuşlardı, ama idamları engelleyememişlerdi.

Türk devleti bu dönemde Diyarbekir valisi Ali Cemal’ı görevlendirerek Dersim üzerinde etkili olmaya ve kazanma çalışmalarını hızlandırmıştır. Ali Cemal, Dersim’e gider, bazı seyit ve aşiret temsilcilerini toplar, Seyit Rıza’nın katılması için özel çaba sarf eder, buna rağmen Seyit Rıza toplantıya iştirak etmez. Vali Ali Cemal, Nuri Dersimi üzerinden Seyit Rıza’ya; “Elazığ ve Erzincan’da el konulan Ermeni arazilerini Dersimlilere verileceğini, okullar açılacağını bu okullarda Alevi inanç ve ananelerine uygun eğitim yapılacağını, Koçgiriler için af çıkarılacağını bildirir. Kendisinin de bir Alevi olduğunu” söyler.

Seyit Rıza daha sonra Türk paşası İzzet ile Hozat’ta görüşür, yine vali Ali Cemal’in ısrarlı çabaları sonucu. İzzet paşa, Seyit Rıza’nın da aralarında bulunduğu Dersim aşiret liderlerine, Elazığ’da veya başka vilayetlerde arazi vermeyi, çiftlik kurmayı önerir, maksat onları Dersim’den çıkarmaktır. Bu öneri karşısında Seyit Rıza’nın hiçbir şart altında Dersim’den çıkmayacağını, Nuri Dersimi’nin teklif edilen, Elazığ’ın Holvenk köyündeki yere yerleşeceğini kabul ederler.

Seyit Rıza ve arkadaşları bir taraftan devletin kendileri ile bu kadar ilgilenmelerinin neye delalet olacağı üzerinde kafa yormaya çalışmışlardı, diğer taraftan da Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamından sonra garba sürgün edilen ve zindanlara atılan Kürtlerin serbest bırakılması için yoğun bir çalışma yürütürler. Bu konuda devlet temsilcileriyle ciddi görüşmeler ve pazarlık içerisine girerler.

Bu çalışmaları sonucu Nuri Dersimi’nin de içinde bulunduğu aşiret temsilcilerinden oluşan bir heyet, vali Ali Cemal refakatinde Ankara’ya M. Kemal’le görüşmeye gider. Ali Cemal’in bütün çabası heyete Seyit Rıza’yı da dâhil etmektir. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgiye göre devlete duyulan güvensizlik nedeniyle Seyit Rıza heyette yer almaz.

Heyette yer alan isimler:

Nuri Dersimi, Karabal reisi Kango oğlu Mehmet Ali, Koç Mustafa, Abbasan reisi Meço,oğlu Hüseyin ve kardeşi Beko, Ferhadan reisi Cemşid, Daip oğlu Veli, Pilvenk reisi Süleyman ve Hıdır, Kırgan reisi Ağa, Bahtiyar reisi Yusuf, Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rehber, Arslan, Maksudan reisi Keko, Yusufan reisi Kamber, Alan reisi Ali, Hıran reisi Mustafa, Şadan reisi Veli Hakii,Kiğı adına Mehmet, Süleyman, Elaziz Belediye reisi mütekait Miralay Halil, Hususi idare reisi Sabri, Encümen üyelerinden İbiş Zeki ve vali Ali Cemal.

Heyeti, Ankara’da, Büyük Millet Meclisi dairesinde, M. Kemal’i temsilen Meclis Başkanı Kazım paşa kabul eder. Kazım paşa, “ziyaretlerinden Gazinin ve kendisinin memnun olduğunu, Seyit Rıza ve diğer aşiret reislerinin gelmemelerinden üzüntü duyduklarını, Dersimin pek yakında şoselere, mekteplere ve ümran vasıtalarına malik olacağını, vali Cemal’in iktirahı mucebince Doğudan Batıya sürgün edilmiş olan bütün Kürtlerin memleketlerine döndürüleceklerini, bu hususta pek yakında meclise bir af kanunu tasarısı sunulacağını, Gazinin dahi bu hususu kesin olarak vadettiğini ve Dersimlilere Elazığ, Erzincan ve Malatya yayla ovalarında toprak dağıtılacağını, Dersimlilerden sükûneti muhafaza etmelerini beklediğini” söyler. Kazım paşa, M. Kemal’in nutkunu yazmakla meşgul olduğu için görüşmeye gelmediği bilgisini heyete verir.

Heyet, İsmet paşayı da ziyaret eder, heyet üyeleri aynı nakaratı ondan da dinler.

Dersimlilerin bu girişimi kısa sürede sonuç verir, Türk meclisi, heyete söylendiği gibi bir genel af çıkarılır, zindanlarda olanlar serbest bırakılır ve sürgün edilenler memleketlerine geri dönerler.

Şeyh Abdürrahim Dersim direnişi yolunda.

Burada bir hususa daha değinmek gerekiyor. Sömürgeci Türk devleti ve onun yerli işbirlikçilerinin propaganda ettiği gibi, Sünni/Şafii Kürtlerle Kızılbaş Alevi Kürtler birbirlerine düşman değildir. Söylenenlerin tam tersine birlikte hareket etmeye çalışmışlar. Bunun bir örneğini de; Dersim direnişi sırasında görüyoruz:

Şeyh Abdürrahim, Şeyh Sait’in kardeşidir. İsyandan sonra Türk devletin eline geçmemek için Güneybatı Kürdistan’a (Rojava) geçer. Dersim direnişi gelişince (1937) Dersim’e geçmek için yola çıkar. Bir ihbar sonucu yol arkadaşlarıyla birlikte Bismil’de Türk askerleri tarafından katledilir. Bu katliam o zamanın Türk basınında geniş yer bulur. Türk devleti bu katliamla bir kez daha Kürtlerin birlikte savaşmalarının önünü kesmiştir.

 

Ağrı isyanı ve Dersim.

1925-1926 yıllarından başlayarak Kürt milli davası çerçevesinde Ağrı’da çalışmalar yürütülüyordu, 1930’a gelindiğinde Kürdistan’ın diğer bölgelerini de heyecanlandıran bir boyut kazanmıştı. Ağrı İsyanını örgütleyenler hareket hakkında Seyit Rıza’yı bilgilendirmişlerdi. Ağrı’da isyan başlayınca Dersim aşiretleri de harekete geçeceklerdi. Nitekim, Ağrı isyana geçtiği sırada, Seyit Rıza önderliğinde Dersimli aşiretlerinin bir kısmından oluşan kuvvetler, 1930 yılının ilkbaharında isyana kalkışırlar, Erzurum ve Erzincan yöresinde bulunan Türk kuvvetlerine karşı şiddetli taarruza başladılar.  Seyit Rıza’nın başlattığı bu isyan günden güne genişliyor, Türkleri zorluyordu. Doğu Dersim’de gelişen bu hareketi bastırmak için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emri ile kara harekâtı başlatılır, Dersimliler bu kara harekâtını geri püskürtürler. Bu kez havadan, başta Danziğ, Askirek ve Harsi köyleri olmak üzere Pülümür’e bağlı birçok köy bombalanmasına rağmen istediği sonucu alamazlar. Bu, Kemalist hükümetin Dersim’e karşı geliştirdiği ikinci harekât olarak kayda geçer.

Dersim direniş cephesini bölme çalışmaları hızlanıyor.

Dersimlilere karşı gösterilen bu yaklaşıma rağmen başta Seyit Rıza olmak üzere çoğunluğu Türk devletine güvenmediler. Kürt milli davası için taleplerini dillendirmeyi ve devlete bildirmeyi sürdürdüler. Bu isteklerin başında da Kürtçe okullar açmak geliyordu. Vali Ali Cemal bu isteklerden son derece rahatsız oluyor, “Dersimlilerin ırkken dağlı Türk olduklarını ve esasen bütün Türkler ilk önce Alevi iken sonraları Sünni mezhebine girmiş olduklarını” ileri sürerek Kürtleri kandırmaya çalışır.

Ali Cemal, uzun uğraşlar sonucunda artık Seyit Rıza’yı etkileyemeyeceği kanaatine varmış olacaktı ki, önce itibarsızlaştırmaya, hatta fırsat olursa bir komplo ile katletmeyi düşünüyordu. Nuri Dersimi’nin aktardığına göre, bu iş için Dersimli İbiş Zeki’yi görevlendirmiş. Bu soysuzun girişimleri sonucu vali Ali Cemal (Elazığ valisi olarak atanmış, daha önce Diyarbekir valisiydi) bazı Doğu ve Batı Dersimli aşiret reislerinin katılımı ile Hozat’ta bir toplantı (Nuri Dersimi buna Kongre diyor) yapar. Toplantı sonucunda, Dersim ve yöresinde Türk devletine karşı gelişen bütün serhıldanların sorumlusu yurtsever olan Koçan aşireti sorunlu ilan edilir ve imhasına karar verilir. Bu karar başta Seyit Rıza olmak üzere direnen bütün Dersimliler için kabul edilemezdi. Çünkü Seyit Rıza ve direnişçileri önemli bir dayanaktan yoksun bırakmak anlamına geliyordu. 1926 yılında yapılan Batı Dersim harekâtı bu karar gereğidir. 1930 yılında da Doğu Dersim’i imha etmek için harekât yapılmıştı.

Newede Dersim Gazetesi, Çarşamba, 19 Kasım 2014

İşte Dersim soykırımının belgesi Özel


Başbakan’ın ağzından;
Dersim’de zehirli gaz kullanıldı.

Belgede açıklananlar 1937/1938’de Dersim’de yapılan soykırımın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi faşizminin Yahudilere yaptığı soykırımdan aşağı kalır yanı olmadığı görülüyor.

1942 yılında dönemin Başbakanı İbrahim Refik Saydam’ın 19.02.1942 tarihinde Fevzi Çakmak’a gönderdiği bir belgede Dersim Soykırımı’nı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İşte o belgede yazılanlar:

“Çok sayın komutanım Fevzi Çakmak, Tedip ve Tenkil harekâtının neticeleri ve sonuçları hakkında rapor hazırladığımızı bir üst yazı ile size iletmiş idim. Alpdoğan Paşa’ya kızmanıza gerek yok, bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.”

 

Kemal’in intikam emri:

 

Dersim Katliamı’nda gönderilen belgelerden birinde de M. Kemal, Dersim’de yaşanan gelişmelerden dolayı Kalan Aşireti ve diğer aşiretleri sorumlu tutarak, “Bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın” diyor. M. Kemal, Dersim üzerine asıl konuşmasını TBMM’de Dersim kanunu görüşülünce yapar. “Dersim bir çıbanbaşıdır, kesilip atılması gerekir” diyecektir.

Türk basınından Dersim haberleri:

Fareler gibi zehirlediler.

Zehirli gaz kullanımına ilişkin harekâta öncülük edenlerden İhsan Sabri Çağlayangil de şunları yazmıştı: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.”

İhsan Sabri Çağlayangil anlatımından

Seyid Rıza’nın son sözleri…

Oğlu ve 5 arkadaşı ile Xarpêt Buğday Meydanı’nda asılan Seyid Rıza’nın idamını harekata öncülük eden ve infazda yer alan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından şöyle aktarılmıştı: Seyid Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. “Asacaksınız” dedi ve bana döndü: “Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?” Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi… Seyid Rıza’ya son sözü soruldu. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi… Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. “Evlâdı Kerbelayıh. (Kerbela soyundanız) Bi hatayıh (günahsızız). Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi…  Ayrıca Seyit Rıza’nın “beni oğlumdan önce asın” talebi de kabul edilmedi.

Resik Hüseyin’in son sözleri; babasına döner, “Kürt milleti sağ olsun” der.

İdam edilenlerin naaşları Elazığ sokaklarında teşhir edilir. Mezar yerleri hala belirsizdir.

Dersim gerçekleştirilen Soykırımda 60-70 bin kişi katledildi.

Dersim Soykırımı süreci 1926’da başladı. 1934 İskân Kanunu ve 25 Aralık 1935’de çıkarılan “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” ile Dersim adının Tunceli olarak değiştirilmesiyle devam etti. 1936’da Dersim’in en stratejik noktaları olarak gösterilen Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzik ve Burnak bölgelerine karakol yapımlarıyla başlayan işgal süreci, 11 Haziran 1938’de başlayan katliamlarla devam etti. 1938’de “yasaklı bölge” ilan edilen Kalan, Kutudere, Kırmızıdağ, Sin, Halvori, Aliboğazı, Laç bölgelerinde binlerce Dersimli, toplu şekilde katledildi. Katliam sonucunda resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre ise 70 bin kişi yaşamını yitirdi. Yüzlerce köy boşaltıldı. Onbinlerce Dersimli ise zorla sürgün edildi, binlerce kız çocuğu ise asker ailelerine evlatlık verildi.

 

“Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, ruhunuzu satmayın yeter.”  Nelson Mandela

İhanetin rolü:

Dersim direnişinin kırılması ve tarihte ender rastlanan bir Soykırımın gerçekleşmesinde birçok eksiklik, yetersizlik vs sıralanabilir. Ancak ihanetin rolünü ayrı değerlendirmek gerekir. Dersim direnişinde ihanet eden çok olmuştur. Burada en çarpıcı olan ve bilinen isim üzerinde durmak, onun kişiliğinde ortaya çıkan çarpıklığı ve onursuzluğu bilince çıkarmak yeterli olacaktır.

Dersim direnişinin en büyük haini Seyit Rıza’nın yeğeni Rayver’dir. (Rehber) Rayver, Türk devleti ile gizli işbirliğine girer ve Alişer’le daha yakın olmak ve güvenini kazanmak için kirve olur. Kızılbaş Alevilikte kirvelik çok büyük anlam taşır, kardeşten de önde gelir. Seyit Rıza, yeğeni olmasına rağmen Rayver’e güvenmediği için Alişer’in kirve olmasını doğru bulmaz.

Rayver, Türk ordusunun hizmetine giren, direnişin kırılmasında önemli rol oynayan bir haindir. Düşman hesabına yaptığı her hizmet karşılığında para verilerek ödüllendirilmiştir. Direnişin siyasi liderliğini yapan en önemli kişisi Alişer ve Zarife Hatun’un da aralarında bulunduğu yüzlerce yurtseverin kellesini Türk ordusuna taşımış ve karşılığın kirli/kanlı liraları almış, ruhunu, kişiliğini, onurunu en ucuz, en aşağılık bir tarzda satmıştır.

Seyit Rıza ve yol arkadaşları idam edildikten sonra, Türk genelkurmayın emriyle Taştek mevkiinde oğlu ile birlikte kurşuna dizilir. Askerler Rayveri ve oğlunu öldürdükten sonra, Pehami köyündeki evini işgal ederek, milletin kanı pahasına Türk istihbaratından (hatta Abdullah Alpdoğan’dan) alıp biriktirdiği binlerce liraya el koyarlar, eşini çeşitli işkencelerden geçirdikten sonra Batıya sürgün ederler.

Kürtlerin hainlerle başı hep dertte olmuştur, hatta Kürtler kadar haini bol olan başka bir halk yoktur denilir. Son Kürt başkaldırısı tarihine bakıldığında da büyük ihanetçilerin çıktığını görürüz. Ulusal harekete çok zarar vermesine rağmen, çağdaş bir önderlik ve örgütlülüğü sayesinde her seferde başarıyla atlatılmasını ve daha da güçlenerek çıkmasını bilmiştir.

Kadın ve çocukların arasında olduğu onbinlerce Dersimli katledilmeye böyle götürüldü.

Vasiyetleri yerine getiriliyor.

Bugün Seyit Rıza ve Kürdistan’ın diğer şehitlerinin idam sehpalarında haykırdıkları o son sözlerinin gerekleri, Kürdistan’ın dört parçasında adım adım gerçekleşmek üzere büyüyor, gelişiyor, zafere doğru ilerliyor.

Kürdistan’ın her bölgesi eşsiz kahramanlıklar gösteren yiğitlerle doludur.  Biliyorsunuz, son isyan otuz seneyi geride bıraktı, bunun tarihi henüz yazılmadı. Son başkaldırıda gelişen kahramanlıkların sadece çok cüzi bir kısmını duyduk. Yiğit Kürt kızlarının, oğullarının gösterdikleri kahramanlıkların anlamını önümüzdeki dönemde daha iyi anlayacağız. Daha şimdiden Kürt kadınlarının geliştirdiği mücadele ve yeni yaşam tarzı dünyanın duyarlı insanları tarafından takdirle karşılanıyor, gıpta edilerek izleniyor.

Kürdistan direniş tarihi, Kürtlük onuru ve özgürlüğü için savaşan, idam sehpasını direniş alanına çeviren, idam kararı verenleri adeta idam ettiren bu yiğitlerle doludur.

Tarihin bu kesitinde onlar için söylenmesi gereken en iyi söz:  Evlatlarınız başta Rojava’nın Kobanê Kantonu olmak üzere Kürdistan’ın bütün parçalarında, sizin eksik bıraktığınızı tamamlıyor. Onlar sizin gösterdiğiniz yolda özgür bir yaşam için savaşıyor. Kimsesiz ve çaresiz değiliz. Rahat uyuyun. Başkan Apo’nun önderliğinde PKK saflarında örgütlenen torunlarınız sizin öcünüzü alıyor.

Asimilasyonist algı:

Türk egemenlik/sömürgecilik sistemi, Kızılbaş Alevilik üzerine Kürdistan ve Anadolu’da ilk kapsamlı araştırmayı 1914-1915 tarihlerinde yaptırır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimde olduğu ve Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir dönemdir. İttihatçı yönetim, Kürdistan ve Anadolu’da ne kadar Kızılbaş Alevi, ne kadar Bektaşi Alevi olduğunu araştırmak üzere Arapça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Beyi görevlendirir.

Baha Said Bey, yaptığı araştırma sonucunda hazırladığı raporda; Kızılbaş ve Bektaşi Aleviliğin Orta Asya’da Türk inancı olan Şamanizm ile İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu belirtir. Baha Said Beyin çalışmaları bununla sınırlı kalmaz. Ayşe Hür’ün verdiği bilgiye göre Baha Said Bey, Anadolu halkını Milli Mücadeleye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dâhil edilir. Ardından, Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edilir. Baha Said Bey, bu görevi sırasında özellikle Kürdistan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Kızılbaş Kürt aşiretlerinin soy, dil ve mezhep ile gelenek ve göreneklerinin incelemeyi esas alır. Baha Said Beyin yürüttüğü çalışmanın amacı; Kızılbaş Kürtlerin Kemalist “modernleşme” projesi çerçevesinde asimilasyonun kapısını aralamak, zemini yaratmaktır.

Baha Said Beyin çalışmaları, 1926-1927 yıllarında Türk Yurdu Dergisi’nde şu başlıklar altında yayınlanmıştır: “Türkiye’de Alevi Zümreleri, Tekke Aleviliği, İçtimai Alevilik, Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı, Anadolu’da Gizli Mabetler: Nusayriler ve Esrar-ı Mezhebiyeleri, Bektaşiler.”

Baha Said’den sonra aynı görev Hasan Reşit’e  (Tankut) verilir.  Hasan Reşit Dersim ve çevresinde yaptığı çalışmanın ilk raporunu 1928 yılında Birinci umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunar. Hasan Reşit Tankut uzun yıllar bu görevde çalışır. Bu araştırmalara ilişkin 1930, 1938, 1949 ve 1961’de M. Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar sunar.

Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı raporlarda geliştirdiği bazı öneriler günümüzde yürütülen asimilasyon politikasının temelini oluşturur.

Tankut raporların birinde; Kürt coğrafyasının kuzeyinde Zaza Kızılbaşlar, Batısında Alevi Kızılbaş Kurmançlar ve doğusunda Şafii Kurmançların yaşadığını belirtir. Bu belirlemeden sonra, bu Kürt grupları birbirinden ayırmak için aralarına Türkleri yerleştirmek gerektiğini, yani bir “Türklük barajı” oluşturulmasını önerir. Hükümetler değişse de Türk devletinin Aleviliği inkâr ve asimilasyonist politikası değişmez.

Birkaç yıldır hükümet yeni bir Alevi algısı geliştirme çabası içerisine girmiştir. AKP hükümeti arka arkaya “Alevi Çalıştayları” yapmaktadır. CHP Alevi söylemini değiştirme telaşı içerisindedir. İktdarı ve muhalefetiyle tek bir hedefe odaklanmışlardır.  O da, Türk-İslam sentezi çerçevesi içerisinde Alevi asimilasyonunu gerçekleştirmektir. Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları İttihatçı ve Kemalist Baha Said ve Hasan Reşit’in önerdiği politikaları esas aldıklarını göstermektedir. Davutoğlu Dersim’de yaptığı konuşmada, Kızılbaş Alevi Ocaklarının köken olarak Türklüğe ve Araplığa bağladı. Sosyolojik gerçekliğe o kadar aykırı beyanlarda bulundu ki, Qures Ocağı mensuplarını, Arabistan’daki Küreyiş kabilesinden geldiğini ve Dersim Aleviliğini İslam’ın merkezine yerleştirdi. Varsayalım ki Alevilik İslam’ın tasavvufi bir yorumudur, ama Dersimliler Arap değil Kürt’tür.  CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da kâh Akşehirli, kah Türkmen, kah Dersimli Alevi Kemal olduğunu söyler. Aslında CHP ve AKP bezer görüşleri savunmaktadırlar. Biri (CHP) Kemalizm’in sekülarist (bu da artık şüpheli), diğeri (AKP), Kemalizm’in yeşil versiyonudur, ikisi birbirini tamamlayan Kemalizm’in farklı kanatlarıdır.

20 Aralık 2014

Maraş Girişimi

Levh-î Kalem Alevi Fikir Topluluğu ve Avrupa Maraş Girişimi 28 Aralık 2014 tarihinde, İstanbul Okmeydanı Cemevi’nde organize edilen “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu konferansta başta Maraş Katliamı olmak üzere, kültürel soykırım politikaları değerlendirildi ve yapılması gerekenler konusunda ilkesel bir birliğe varıldı. Bundan sonraki çalışmaların Maraş Girişimi olarak devam edileceği belirtildi.

Maraş Konferansı Sonuç Bildirgesi’nde de, Kürdistan’ın etniksel, mezhepsel ve siyasal duruşuyla farklı özellikler taşıyan Maraş bölgesinin tarihsel olarak da direnişci kimliğiyle tanındığı belirtilirken, “Fakat bölge üzerinde yine tarihsel olarak o kadar çok oynanmıştır ki, dokusu, insanı, doğal özelliklerinin bozulması için ne gerekiyorsa yapılmıştır” denildi.

‘Darbeden sonra yeterince kimliğini koruyamadı’

Maraş’ın, Cumhuriyet sonrası ve özellikle 1980 Darbesi’nden sonra kimliğini yeterince koruyamadığının tespit edildiği bildirgede, şunlar kaydedildi: “İslami olmayan Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar Maraş’da sistamatik olarak asimilasyon politialarına tabi tutulmuşlardır. Ermenilerin 1870’lerde geliştirdiği direnişler, 1915’e kadar devam etmiştir. 1915’de başlayan tehcir ve daha sonra geliştirilen katliamlarla o güne kadar varlıklarını korumuş olan Ermeniler topyekün olarak ve bir daha adı anılmamacasına Maraş’ta yok edilmişlerdir. Böylece gayri müslim topluluklar olarak Süryaniler, Rumlar ve Yahudilerle birlikte Ermeniler de Maraş’tan yok edilerek adeta bir halklar bahçesi olan bölgenin özellikleri yok edilmeye başlanmıştır. Onların topraklarına ve evlerine, Türkleştirilen ve Sünnileştirilen göçmenler yerleştirilmiştir. Böylece 1870’lerde Fırkai İlahiye adlı özel ordunun faaliyetleri ile başlatılan ve Maraş’ın sosyal dokusunun tahrip edilmesini amaçlayan süreç yeni bir aşamaya geçmiştir.”

Müslüman olmayan yerli halkın katliam, baskı ve zorba yöntemlerle tasfiye edilmesinden sonra, bölgede yok edilmesi gereken yeni kesimin Kürt Aleviler olarak belirlendiğine dikkat çekilen bildirgede, “Yani katliamcı, asimlasyoncu geleneğin baş hedefi olan Kürt ve Aleviler, her iktidarın değişmeyen hedefi durumuna dönüştü. Maraş’taki Kürtlere ve Alevilere yönelik tasfiye amaçlı stratejik planları 1960’larda devreye girdi, asimlasyon en üst boyutlara tırmandırıldı, bölge halkı içinde Sunni düşmanlığı yaygınlaştırılarak, devletin asimlasyon ve dönüştürme politikaları cilalandı ve halk varlığını korumak adına Cumhuriyet’e teslime zorlandı” denildi.

‘Alevilik Kürt kimliğiyle buluşturulmalı’

Bildirgede, Aleviliğin Kürt kimliğiyle buluşmasının gerektiğine işaret edilerek, bölgedeki Alevilerin Kürt olmasının uygulanan politikaları daha da yıkıcı kıldığı belirtildi. “İktidarlar öncelikle onların kimlikleriyle buluşmamalarını öncelik haline getirmiş ve asimlasyonu Kemalizmle buluşturarak bölgede kültürel soykırımı en üst boyutlara taşımıştır. Bölge halkından bazı kesimlerin ısrarla ‘Biz Aleviyiz-Kürt değiliz’ söylemi korku ve sindirilmişliğin en büyük göstergesidir. ‘Alevilerin bir Kürt sorunu yoktur’ söylemi, bölge politikalarının en tehlikelisidir. Dersim için de aynı şey söylenebilir. Aslında Mardin, Hakkari vb. bölgelerinden çok, Kürt Alevilerinin Kürt sorunu vardır. Zira bu bölgelerdeki halkımız Kürt kimliklerini bir şekilde koruyabilmiş, kuşaklara aktarmış ve yaşamlarının bir parçası haline getirmişlerdir” denilerek, Aleviliğin Zerdüşlükle ve daha eski doğal inançlarla benzeşen yanlarından dolayı ulusal özellikler de taşıdığu kaydedildi. Gerçek anlamda Aleviliği savunanların kimlikleriyle doğal bir buluşmayı yaşadıklarını, çünkü Aleviliğin felsefesinin bunu gerektirdiği ifade edildi.

Maraş Girişimi’nin görevleri

Maraş Girişimi’nin üstleneceği görevler ise sonuç bildirgesinde şöyle sıralandı:

“Bölgemizde Aleviliğin Kürt kimliği ve özüyle buluşması için gerekli bütün çabayı gösterir ve söz konusu alanlarda faaliyet yürüten bütün oluşumlara destek verir, gerekli kurum ve organizasyonları oluşturur.

Maraş Katliamı’nın hesabının sorulması en başta gelen önceliğimiz olacaktır. Bu konuda yerel, ulusal, uluslararası siyasi, hukuk çevrelerine sorunu taşımak, bunu sürekli ve sonuç alınıncaya kadar süren bir çalışma haline getirmeliyiz.

Oluşum, Türkçülüğe, Kemalizme, dini gericiliğe ve inkarcılığa karşı mücadeleyi esas alır, bunun için siyasi, eğitsel ve tarihsel çalışmalar yürütür.

Kadın özgürlüğünü toplumsal özgürlüğün temeli sayar. Bunun için mücadele yürütür.

Ekolojik değerleri önemseyen oluşumumuz, bölgemizde doğaya, tarıma, havaya zarar veren, iklim dokusunu zedeleyen bütün santral, fabrika, maden ocağı, çöp fabrikası, orman kıyımı vb. faaliyetlere karşı tavizsiz bir duruş sergiler. Bunun için ulusal ve uluslararası düzeyde girişimlerde bulunur, ülkedeki oluşumlara her türlü desteği sunar.

Oluşum söz konusu amaçları için ulusal ve uluslararası siyasi ve sivil ve hukuk çevreleriyle ortak çalışmalar yürütür ve benzer sorunlara destek sunar.

Maraş İnsiyatifi Maraş’ta yaşayan Alevi, Sünni, hangi mezhep ve etnik kimlikten olursa olsun, halkların ve inançların farklılıklarıyla birlikte kardeşçe bir arada yaşamaları gerektiğine inanır ve bunun için mücadele eder.”

Devlet ne yapmalı?

Maraş Girişimi, ayrıca devlet tarafından katliam ve peşi sıra uygulanan politikaların kültürel soykırım olarak kabul edilmesini; parlamentonun özür dilemesini ve yüzleşmenin sağlanmasını istedi. Katliamdan sorumlu olanların yargılanması; katliam ve soykırımların bir daha yaşanmaması için yasal ve anayasal tedbirlerin alınması; katliamla ilgili arşivlerin açıklanması; Maraş Katliamı’nın ders kitaplarına konulması da talepler arasında. Doğa katliamına son verilmesinin de istendiği bildirgede, “Gerçek, kalıcı bir barış ve eşitlik için Dersim Soykırımı, Maraş, Sivas, Çorum, Gazi katliamları başta olmak üzere Alevi, Kürt, Yahudi, Ermeni, Rum ve ötekilerin katliamlarıyla yüzleşilmeli ve Kürt sorununun demokratik çözümü sağlanmalıdır. Alevilerin doğuştan sahip olduğu hakları kabul edilmeli ve anayasal olarak güvence altına alınmalıdır. Zorunlu din derslerine son verilmeli, Kızılbaş Kürt Alevilerin anadilde eğitim hakkı tanınmalıdır. Asimilasyona, Alevi yerleşim bölgelerine cami yapılmasına son verilmeli, Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmelidir ve cemevlerine yasal statü tanınmalıdır” denildi.

Maraş Girişimi çalışmalarına başladı…

MARAŞ KATLİAMI VE KÜLTÜREL SOYKIRIM KONFERNASI SONUÇ AÇIKLAMASI

Levh-î Kalem Alevi Fikir Topluluğu ve Avrupa Maraş Girişimi olarak 28 Aralık 2014 tarihinde, İstanbul Okmeydanı Cemevinde organize ettiğimiz, “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu konferansımızda yürütülen tartışmalar ile bölgemizin temel sorunlarına dikkat çektildi. Başta Maraş Katliamı olmak üzere, kültürel soykırım üzerinde duruldu ve buna karşı yapılması gerekenler konusunda ilkesel bir birliğe varıldı.

Sev-Der, Kürecik-Der, Hasanali-Der, Uzunpınar-Der, Uzunhasan-Der, Kaşan-Der, Güç-Der ve Köşk-Der gibi yöre derneklerimizin desteğiyle hazırlanan konferansa “Memleketim Maraş – Birîna Raş” belgeselinin gösterimiyle başladı.  “Maraş katliamı ile yüzleşmek” başlıklı ilk oturumunda gazeteci Cemo Doğan’ın moderatörlüğünde dönemin tanıkları Elif Tabak, Ali Doğan, Şıxo Bakır konuşmacı olarak katıldı. Konferans gazeteci Şükrü Yıldız’ın moderatörlüğünü yaptığı  ‘Maraş’ta kültürel soykırım’ adlı ikinci oturumda yönetmen Zeynel Doğan, araştırmacı, yazar Mehmet Kömür, çevirmen ve dil bilimcisi Mazlum Doğan ve akademisyen Sema Özveren birer sunun yaptı.

Paneller sonrasında Tacım Bakır’ın rehberliğinde Sinemilli dedelerin, bölge Zakir ve âşıklarının katılımıyla muhabbet cemi yapıldı.

Konferans hazırlık sürecinde ve konferansta yürütülen tartışmalar sonrasında MARAŞ GİRİŞİMİ olarak yola devam edecek çalışma kapsamında aşağıdaki açıklamanın kamuoyuyla paylaşılmasına karar verildi.

Neden Maraş Girişimi? 

Mezapotamya yani Kürdistan’ın Etniksel, mezhepsel ve siyasal duruşuyla farklı özellikler taşıyan Maraş bölgesi tarihsel olarak da direnişci kimliğiyle tanınır. Fakat bölge üzerinde yine tarihsel olarak o kadar çok oynanmıştır ki, dokusu, insanı, doğal özelliklerinin bozulması için ne gerekiyorsa yapılmıştır. Maraş Cumhuriyete kadar bir direniş kalesidir, hiç bir güce boyun eğmemesiyle tanınmıştır. Sanki bu özelliği nedeniyle, cumhuriyet sonrası teslimiyet bir kimlik haline getirilmek istenmiş. bunun için ulusal, mezhepsel, bölgesel bütün değerleriyle oynanmıştır. Cumhuriyet öncesi direnişçi kimliği öne çıkan Maraş, Cumhuriyet sonrası özellikle de 1980 darbesinden sonar bu kimliğini yeterince koruyamamıştır.

Cumhuriyet öncesi Maraş tarihi 1920’lere kadar bambaşka özellikler taşır. Çok dilli ve çok dinli sosyal bir yapıya sahiptir, toplumsal direnişlerin yoğun olarak yaşandığı bir yerdir. Ortaçağ’da bu coğrafyada otoriteye ve çeşitli güçlere karşı yaşanmış olan en büyük birleşik halklar isyanı olan Babailer İsyanı, Maraş ve çevresinde yaşanmıştır.  Ardinden 1520’lü yıllarda  Kalender Çelebi İsyanı, Zennun Baba İsyanı,  Şah İsmail İsyanı ve Celali İsyanları Maraş ve çevresinde ceryan etmiştir. 1800’lere kadar  bölgenin etnik, dinsel  ve direnişçi özelliği, 1800’lerin ikinci yarısında Maraş’a Rusya’dan sürgün edilen Çerkesler nedeniyle farklılıklar göstermeye başlamıştır. Zira Çerkesler, Osmanlı’nın, daha sonra İttihat ve Terakki’nin ve devamında cumhuriyetin askeri kadrolarının temelini oluşturmuşlardır. (bkz Maraş Kıyımı- Aziz Tunç)  Örneğin 1800 yıllarda  Osmanlı İmparatorluğu’nun kurduğu dönemin özel ordusu olan Fırkai İslahiye bölge halklarına yönelik sistemli ve kapsamlı saldırılarda bulunmuştur. Bunun sonucunda bölgenin devlete tabii olmadan yaşayan halkları zorla yerleşik hale getirilmişler, bugün bildiğimiz Osmaniye gibi şehirler bu şekilde kurulmuştur. Bu şekilde devlete tabii hale getirilen bu toplumsal kesimler, daha sonra İttihat ve Terakki tarafından geliştirilen asimilasyon politiklarına tabii tutulmuş, ilk olarak İslamî olmayan topluluklar hedef alınmıştır.

Önce Müslüman olmayan topluluklar katledildi

İslami olmayan Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar Maraş’da sistamatik olarak asimilasyon politialarına tabi tutulmuşlardır. Ermenilerin 1870’lerde geliştirdiği direnişler, 1915’lere kadar devam etmiştir. 1915’te başlayan tehcir ve daha sonra geliştirilen katliamlarla o güne kadar varlıklarını korumuş olan Ermeniler topyekün olarak ve bir daha adı anılmamacasına Maraş’ta yok edilmişlerdir. Böylece gayri müslim topluluklar olarak Süryaniler, Rumlar ve Yahudilerle birlikte Ermeniler de Maraş’tan yok edilerek adeta bir halklar bahçesi olan bölgenin özellikleri yok edilmeye başlanmıştır. Onların topraklarına ve evlerine, Türkleştirilen ve Sünnileştirilen göçmenler yerleştirilmiştir. Böylece 1870’lerde Fırkai İlahiye adlı özel ordunun faaliyetleri ile başlatılan ve Maraş’ın sosyal dokusunun tahrip edilmesini amaçlayan süreç yeni bir aşamaya geçmiştir.

Sıra Kürt ve Alevilerde

Müslüman olmayan yerli halkın katliam, baskı ve zorba yöntemlerle tasfiye edilmesinden sonra, bölgede yok edilmesi gereken yeni kesim Kürt Aleviler oldu. Yani katliamcı, asimlasyoncu geleneğin baş hedefi olan Kürt ve Aleviler, her iktidarın değişmeyen hedefi durumuna dönüştü.  Maraş’taki Kürtlere ve Alevilere yönelik tasfiye amaçlı stratejik planları 1960’larda devreye girdi, asimlasyon en üst boyutlara tırmandırıldı, bölge halkı içinde Sunni düşmanlığı yaygınlaştırılarak, devletin asimlasyon ve dönüştürme politikaları cilalandı ve halk varlığını korumak adına Cumhuriyete teslime zorlandı. CHP şahsında şekillendirilen söz konusu politikaların 1960(larda başlayıp 1978’lere gelindiğinde bölge halkının Kürt Ulusal, Devrimci Demokrat ve Kızılbaş kimliği buluşma eğilimine girmesi Maraş katliamının planlanmasına neden olmuştur. Neden Maraş Katliamı, Neden Maraş sorularının yanıtı bu gelişmelerde gizlidir. Bu nedenle Maraş Katliamı devletin stratejik, iyi hesaplanmış politik bir operasyonudur. Bunun dışındaki bütün tartışmalar yaşananları gizlemeye, farklı göstermeye yönelik çabalardır. Yani katliam özelde bölgenin Kürt özgürlük, devrimci- demokrat , kızılbaş mücadelesi ile Türkiye genelinde yükselişe geçen ve artık eskisi gibi yöneltilemeyen halk muhalefetini bastırmak için 12 Eylül Faşist Darbesinin zemini yapılmıştır.

Maraş etnik ve siyasi bir operasyondur.

Maraş soykırımı amaçlayan bir katliamdır. Ve planlayıcısı devlettir. Şovenizm ve Faşist eğilimlerin bölgede sürekli canlı tutulması da Maraşın çok kimlikli, mezhepsel yapısına yönelik stratejik bir hesaptır. Katliamda bu güçlerin kullanılması ve katliamın çok kolay gerçekleşmesi  bu nedenle anlaşılırdır.

Maraş Katliamı stratejik bir Kızılbaş Kürt operasyonudur. Çok kültürlü bir bölgenin son halkasının da bitirilmesi stratejisidir. Katiam’da CHP iktidardır. Asker faşist gürühu korumakla görevli, polis katliamcılara her türlü desteği verme emri alltındadır. CHP’li İçişleri bakanı ise kamuoyunu “Kürt ve solcular sorumludur”  ile  meşgul etmekle görevlidir. Bunların yanında ise  dönemin paramiliter siyasal gücü olan MHP, ÜGD ve kadroları, Türkeş ve MHP Maraş Milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş , Ökkeş Kenger (Şendiller), Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı, Cem Ersever Yüzbaşı olarak tanınan Mehmet Ali Çeviker, MİT görevlileri silah kaçakçıları Ökkeş Çokuçkun . Gabriel Aktürk , CIA ajanı Aleksadre Peck ve yüzlerce MİT elamanı “piyango satıcısı”, ve faşist yer almaktadır. Bu isimler Maraş’la ilgili her yazıya, deklarasyona, insiyatife girmelidir. Zira bu isimler bizi asıl katil devletle buluşturmaktadır. Bu etnik temizliğe uğrayan Alevilerin hemen hepsi aynı zamanda Kürt Alevi’sidir. Bölgedeki katliam Sıkıyönetim şartlarında kitlesel göçü zorlayarak ve teşvik ederek sürmüş ve bir anlamda başarılı olmuştur.  Sıkıyönetim mahkemesi, Maraş Katliamı’nı bir katliam olarak tanımlamamış, öyle görmemiştir. Sıkıyönetim mahkemesi Maraş Katliamı’nı iki topluluğun; Alevi ve Sünnilerin birbirleri arasında bir çatışma olarak tanımlanarak, devlet aklanmış ve olası uluslararası bir yargılamanın, insanlık suçu olarak yargılanmasının önü alınmıştır. Mahkemeler sanıkları beraat ettirmiş, kaynağını, bilgilerini, belgelerini gizlenmis ve adeta bir katliam yaşanmamış gibi hukuksal kararlar alınmıştır. Bu bağlamda Maraş katiamı ve sonrasında gerçekleştirilen ve halen devam eden kültürel soykırım politikalarını deşifre etmek ve bunun mücadelesini yürütmek en temel önceliğimizdir. Hem katledilen halkımıza sahip çıkacak, hem de bu insanlık suçunu uluslararası platformlara taşıyarak, devletin Kürt ve alevi halkına yönelik sistemli baskı ve katliam örneklerinin en belirgini olan Maraş’ı aydınlatmak en temel görevimiz olmalıdır. Bu katliamcı devleti deşifre etmekle kalmayıp, bölge halkımız ve kuşaklarımızın değerlerine sahip çıkması bilincini de geliştirecek ve gelecek nesillere devrettirecektir.

Doğa katliamına dur demeliyiz,

Türkiye coğrafyasında bulunan Hopa, Tortum,  Gerze,  Yuvarlakçay,  Ulukışla Pazarcık, Narlı, Çine,  Kayseri-Sarız ve en son Gazi’de  çevre hareketleri önemli bir sınav vermiştir. Devletin baskı, sindirme, on yıllara varan hapis cezalarına rağmen toplumda ve gençlik içinde çevre bilinci gelişmiştir. Kürt coğrafyasında ve yöremizdeki Pazarcık, Narlı, Elbistan gibi alanlardaki çevre sorunları önceliklerimiz arasında yer almalıdır. Zira çevre sorunları da salt doğa katiamlarını amaçlamamakta aynı zamanda siyasi stratejiler etrafında geliştirilmektedir. Bölgenin bitki örtüsü bozulmak istenmekte, halk göçe zorlanmakta, topraklar verimsiz kılınarak, köyler ve yöre boşaltılmak istenmekte, halkın ekonomik kaynakları kurutulmak istenmektedir. Taş Ocakları, Sentraller, çöp ve çimento fabrikaları yakın zamanda yeşil alanları kurutacak, toplarkları verimsiz hale getirecek, insan sağlığını tehlikeye sokacak kısaca bütün bölgemizi her anlamda bozacak duruma gelmiştir.  Siyanürlü altın, nükleer santral, termik santral, çimento fabrikaları, taş ocakları, çöp fabrikaları gibi geleceğimiz yok eden projelere karşı direnişi her alana yaymak, etrafında örgütlenmek ve sonuç alıcı girişimlerde bulunmak da en temel amaçlarımız arasında olmalıdır. Bu amaçla “Ovama dokunma” inisiyatifinin başlatmış olduğu mücadeleyi önemsiyor ve taktirle karşılıyoruz. Bu mücadelenin büyütülmesi ve örnek durumunu sürdürmesi için gereken desteği vermek durumundayız. AKP iktidarının her gün yenisini çıkarttığı Kanun Hükmünde Kararnamelerle kanun tanımazlığa devam etmekte, Hükümetin hukuk alanında yatırımcı şirketler lehine uyguladığı çifte standartlar, çevre direnişlerine karşı anti demokratik baskıları , çevre konusunda örgütlenmemiz gerektiğini daha acil kılmaktadır. arttırmaktadır. Günümüzde gerek Elbistan Afşin termik santrali, gerekse de Pazarcık’ta kurulan dünyanın 2. ve 9. en büyük iki çimento fabrikasının bölgede yarattığı ölümcül yıkıma dur dememiz gerekmektedir. Çünkü yaşanan ekolojik kıyım bölge halkına uygulanan kültürel ve siyasal kırımdan bağımsız değildir.

Alevilik Kürt kimliğiyle buluşmak zorundadır.

Bölgemizdeki Alevilerin Kürt olması onlara yönelik politikaları daha da yıkıcı kılmaktadır. İktidarlar öncelikle onların kimlikleriyle buluşmamalarını öncelik haline getirmiş ve asimlasyonu Kemalizmle buluşturarak bölgede Kültürel soykırımı en üst boyutlara taşımıştır. Bölge halkından bazı kesimlerin ısrarla “Biz aleviyiz-Kürt değiliz” söylemi korku ve sindirilmişliğin en büyük göstergesidir. “Alevilerin bir Kürt sorunu yoktur” söylemi, bölge politikalarının en tehlikelisidir. Dersim içinde aynı şey söylenebilinir. Aslında Mardin, Hakkari vb bölgelerinden çok, Kürt alevilerinin Kürt sorunu vardır. Zira bu bölgelerdeki halkımız Kürt kimliklerini bir şekilde koruyabilmiş, kuşaklara aktarmış ve yaşamlarının bir parçası haline geteirmişlerdir.  Alevilik Zerdüşlükle ve daha eski doğal inançlarla benzeşen yanlarından dolayı aslında ulusal özellikler de taşır. Gerçek anlamda aleviliği savunanlar kimlikleriyle doğal bir buluşmayı yaşarlar, zira aleviliğin felsefesinin doğası bunu gerektirir.

Aleviliğin tamda bu özelliğinden dolayı hep saldırı altında olması tesadüfi değildir. Cumhuriyet tarihi boyunca CHP ve Devlet  laiklik adı altında Aleviliği direniş geleneğinden ve milli gerçekliğinden kopartarak, bir Türk mezhebiymiş gibi yansıtır. CHP daha da ileri giderek, aleviliği laikliğin bir garantisi, Türk devletinin temel özelliklerinden biri gibi göstermeye çalışır ama alevilerin güç olmasını engellemek için de katliamlardan asla vaz geçmez. Bu bir çelişki değildir, aksine aleviliğin özüyle buluşma çabalarına zaman zaman müdahale geleneğidir. CHP Dersim isyanının bastırılmasından sonra devlet kimliğiyle bu geleneği sürdürmüş ve büyük ölçüde başarılı da olmuştur. Kimi Alevi büyüklerine sus payı verilerek, direnenler katledilerek korkutma, asimile etme politikaları Dersim, Maraş vb alanlarda etkili olmuştur. Kürt Özgürlük hareketinin Maraş bölgesini direniş özelliklerinden ve konumundan dolayı esas alan politikaları  bölgede Kürt ve alevi özelliklerinin özüne dönüşünün önünü açmıştır. O halde Maraş İnisiyatifinin diğer bir önceliği Aleviliği Kürt kimliğiyle buluşturmak olacaktır.

Bu amaçla biz Maraş Girişimi olarak aşağıdaki görevleri yapmayı halkımıza karşı bir borç olarak biliriz:

1- Bölgemizde Aleviliğin Kürt kimliği ve özüyle buluşması için gerekli bütün çabayı gösterir ve söz konusu alanlarda faaliyet yürüten bütün oluşumlara destek verir, gerekli kurum ve organizasyonları oluşturur.

2- Maraş katliamının hesabının sorulması en başta gelen önceliğimiz olacaktır. Bu konuda yerel, ulusal, uluslararası siyasi,hukuk çevrelerine sorunu taşımak, bunu sürekli ve sonuç alınıncaya kadar süren bir çalışma haline getirmeliyiz.

3- Oluşum, Türkçülüğe, kemalizme, dini gericiliğe ve inkarcılığa karşı mücadeleyi esas alır, bunun için siyasi, eğitsel ve tarihsel çalışmalar yürütür.

4- Bölgemizde alevi ve özsel Kürt orjinalinde olduğu gibi kadın özgürlüğünü toplumsal özgürlüğün temeli sayar. Bunun için mücadele yürütür.

5- Ekolojik değerleri önemseyen oluşumumuz, bölgemizde doğaya, tarıma, havaya zarar veren, iklim dokusunu zedeleyen bütün sentral, fabrika, maden ocağı, çöp fabrikası, orman kıyımı vb faaliyetlere karşı tavizsiz bir duruş sergiler. Bunun için ulusal ve uluslararası düzeyde girişimlerde bulunur, ülkedeki oluşumlara her türlü desteği sunar.

6- Oluşum söz konusu amaçları için ulusal ve uluslararası siyasi ve sivil ve hukuk çevreleriyle ortak çalışmalar yürütür ve benzer sorunlara destek sunar.

7-Maraş İnsiyatifi Maraş’ta yaşayan Alevi, sünni, hangi mezhep ve etnik kimlikten olursa olsun, halkların ve inançların farklılıklarıyla birlikte kardeşçe bir arada yaşamaları gerektiğine inanır ve bunun için mücadele eder.

Ayrıca bu katliamı gerçekleştiren devlet ve devletin siyasal temsilcilerine;

1-Maraş 1978’de yaşananlar katliam ve peşisıra uygulanan politikalar kültürel soykırım olarak kabul edilmeli, parlamento özrü dilenmeli ve yüzleşme sağlanmalıdır.

2-Maraş katliamında sorumluluğu olanlar yargılanmalı hak ettikleri cezaya çarptırmalılar.

3-Maraş Katliamında katledenlerin mezar yerleri yeniden onarılmalı, kaybedilen mezar yerleri araştırılmalıdır

4-bu tür katliam ve soykırımların bir daha yaşanmaması için yasal ve anayasal tedbirler alınmalıdır.

5-Katliamla ilgili tüm arşivler açıklanmalıdır

6-Maraş 78’de katledilen insanlarımızın anısı için anıt mezarlar yapılmalı ve Maraş katliamı ders kitaplarına konulmalıdır.

7-Toplumsal dokuyu bozan, doğayı katleden ve ziyaretlerimizi, mezarlarımızı tahrip eden her türlü doğasal katliama son verilmelidir.

8-Gerçek, kalıcı bir barış ve eşitlik için Dersim Soykırımı, Maraş, sivas, çorum, gazi katliamları başta olmak üzere Alevi, Kürt, Yahudi, Ermeni, Rum ve öteki katliamlarıyla yüzleşmeli ve Kürt sorunun demokratik çözümü sağlanmalıdır.

9-Alevilerin doğuştan sahip olduğu hakları kabul edilmeli ve anayasal olarak güvence altına alınmalıdır.

10-Zorunlu din derslerine son verilmeli, Kızılbaş Kürt Alevilerin anadilde eğitim hakkı tanınmalıdır.

11-Asimilasyona, Alevi yerleşim bölgelerine cami yapılmasına son verilmeli, Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmelidir ve Cem evlerine yasal statü tanınmalıdır.

Maraş Girişimi

30 12 2014

Alevilikte  semahın anlam ve içeriği;

Asırlar boyunca gizli kalmış bir inanç, bu inancı yaşatmak uğruna can vermiş yüzbinlerin direngenliğinde, günümüzde karın altındaki kardelenler gibi başını göğe uzatıyor; yüzyıllardır üzerini örten kar ve soğuğa aldırmadan… Bu öyle bir inanç ki, renkleriyle göz alıcı, direngenliği ile şaşırtıcı… Bilinmek, sevilmek, korunmak, tarif edilmek istiyor bu kardelen…Rengini, kokusunu, güzelliğini yalnızca ıssız dağ başlarına çıkanlar değil, herkes fark etsin istiyor. Çünkü artık yalnızca ıssız dağ başlarında değil, dünyanın dört bir yanında yaşıyor  bu inancın mensupları.

Sözünü ettiğimiz, hem tarihsel hem de sosyolojik olarak bir kardelene benzettiğimiz şey, Anadolu ve mezopotamya topraklarının çok özgün inancı olan, onca araştırma ve incelemeye karşın hala gerçek anlamıyla bilinmeye, keşfedilmeye, fark edilmeye ihtiyaç duyulan Aleviliktir.  Bizim ise bu kısa yazıda üzerinde asıl durmak istediğimiz Alevilikte Semah konusudur.

Semah, Arapca kökenli bir sözcüktür. İşitmek, uçmak ve gökyüzü gibi anlamları vardır. Ayrıca terim olarak, müzik ezgilerini dinlemek, kendinden geçip dönmektir. Bu nedenle Alevilerin yaptıkları inançsal ritüele semah deniyor. Eldeki verilere göre semah sadece Alevilikte değil, bölgemizin eski  inaçlarında da görülmektedir. Günümüzdeki yaygın inanışa göre Aleviler semahın ilk defa arşı aladaki kırklar ceminde dönüldüğüne inanırlar. İyi incelendiğinde semahın her figüründe bir anlam olduğu görülecektir. Semahta esas olarak gezegenlerin, güneş çevresinde dönüşleri simgelenir. Semah, günümüz inanışına göre ilk defa Kırklar meclisinde gerçekleştirilen inançsal bir ibadettir.

Semahın temel figürü bir yandan kendi ekseni etrafında dönerken, bir yandan da bir daire üzerinde yapılan dönüştür. Semah hem kendi ekseni hem de güneş çevresinde dönen gezegenlere,  kendi çevrelerinde ve başka gök adalarının çevresinde dönen gök adalarına kadar, en küçükten en büyüğe  yaşamın varoluşunun her evresinde var olan temel döngünün stilize edilmiş halidir.

Evrende her şeyin dönmesi olgusu Alevi ayetlerinde “bütün evren semah döner” dizesi ile en güzel ifadesine kavuşur. Semah yürümek Cem ayinine görsel olduğu kadar anlam bakımından da bir zenginlik katar.  Aslında Semah ile Kozmos’un ruhu Cem Ayinine taşınmış olmaktadır. Semah aynı zamanda kadim bir bilginin görsel bir şölene ve kutsal bir gösteriye dönüştürülmüş halidir. Semah aynı  zamanda Hakk ile bütünleşme halinin, yani var oluşun sembolüdür.  Ana rahminde Kırkların  tek bir cana dönüşmesini kutlamanın sembolüdür.

Aleviler için nasıl ki toplu olarak cemsiz ibadet düşünülmezse,  semahsız da cem yürütülmesi düşünülemez. Alevilik gerçeğin kendisi olduğu için semah da gerçeğin parçasıdır.

Bir inanışa göre semah ilk defa Arş-ı Ala’da  kurulan Kırklar Meclisinde Kırklar tarafından dönülmüştür. Yeryüzünde dönülen semah bu semahı yad etmek içindir. Bu yüzden semah yürünürken, “semahımız Kırklar Semahı olsun” diye dua edilir.

Bu duada şunlar söylenir; “semahlar saf ola, münafıklar berbat ola, gönüller abad ola.  Yiğitler meydan ola, yardımcımız mert ola. Hizmetlerimiz boşa gitmeye, seyir için olmaya. Hak için ola. Döndüğümüz semahlar Kırklar’ın döndüğü semah ola. Birliğimiz, dirliğimiz ve beraberliğimiz kaim ola, daim ola. Dergah-ı ilahiye kayıt ola. Gerçeğe Hü.”

Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi günümüz Aleviliğinde değişik söylencelere konu olmuştur. Bunun en bilineni ise  Muhammedin misafir olduğu Kırklar Meclisi ve Cemi söylencesidir. Günümüzde içeriği hayli boşaltılmış olsada, eğer dikkatle incelenirse Muhammed’in girdiği Kırklar Meclisinde ne yöneten, ne de yönetilen vardır. Herkes eşittir bu mecliste. Nitekim Muhammet ne zamanki ”yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum” demiş, ondan sonra içeri girmesine müsaade  edilmiştir. Yani kırklar meclisine katılan Muhammet artık bir peygamber değildir. Sıradan bir insandır. Çünkü Alevi yolunda yöneten seçilerek o makama gelir ve istenmediği zaman görevden alınır. Her Alevi ceminde Mürşit-Pir- Rehber katılanların rızalığını alarak cem yürütebilir.

Kırklar Meclisi söylencesinde görüldüğü üzere  Kırkların tanrı katında yürüttükleri ibadet Namaz değil, kadın erkek birlikte yüz yüze yapılan cem olup semah yürümektir, burada hiyerarşi tanımaz bir eşitlik esastır. Öyküde de görüldüğü gibi Kırklar Muhammed’in Peygamberliğini tanımıyorlar. Ancak Muhammet bu kimliğininden sıyrılarak bu meclise giriyor. Muhammed’in “siz bu mecliste kimsiniz?” Sorusuna “Biz Kırklarız”, “küçüğünüz ve ulunuz kimdir?” sorusuna ise; “küçüğümüz de ulumuz da uludur,  kırkımız bir, birimiz kırktır” diye cevap verilmiştir.  Evet Muhammet Kırkların Meclisine katılmıştır.  Kırkların sayısı önceden tamdır. 22 erkek, 17 kadın ve onlara yiyecek aramaya giden Selmanı Farisi eder 40.

Anlaşılacağı gibi, Kırkların Meclisine katılan Muhammet bu mecliste yapılan cem ile Alevi yoluna kabul edilmiştir. Yola kabul edilmiş ve Mürşit makamına seçilmiştir. Kırklar Meclisinde bir üzüm tanesini şerbet yaparak 40’a bölen Muhammet sınavı geçmiştir. Yani 40. Günün bitiminde ana rahmindeki cana verdiği şerbetle can katmıştır. Ve Kırklar bu yüzden Muhammedin de katılmasıyla hep birlikte semaha durarak  bu bir oluş anını kutlamıştır.

Yine bazı Alevi araştırmacıları ise Kırklar söylencesini bir başka açıdan değerlendirmektedir.  Bu anlayışa göre ; aslında Kırklar meclisi ismini Ana rahminde  40. Günün bitimiyle bir can haline gelen insan embriyonundan almaktadır. Alevilik varlığın doğum kapısından geldiğine inanır. Doğum kapısından çıkıp gelenler Hakk’ın varlığını ve birliğini ispat etmişlerdir. Hakk doğumda ispat olduğundan dolayı, doğumda olan sevgi Hakk’ın sevgisidir.  Bu sevgi her kimde olursa Hakk onlarda mevcuttur. Hakk’ın emri ile doğan evlat ta Hakk ile bir doğar ve ana babasını Hakk bilir.  Yani sözün özü Ana rahmi cem olunan yer, rahim kapısı ise hak kapısıdır. Hakkın evi ana rahmidir. İnsan ruhunun hakka ulaşacağı güne değin yaşama açılan kapısıdır.

Zaman içinde takiyye yapmak zorunda kalan Aleviler Arş-ı alada tutulan ilk cem söylencesini ortaya atarak sırrı Muhammet-Ali perdesi ile örtmüşlerdir. Çünkü kendilerini İslam perdesi ile perdeleyen Aleviler özellikle 16. Yüzyıldan itibaren yaşamlarını sürdürebilmek için inançta takiyye yoluna giderek varlıklarını sürdürme kararı almışlar, bunun yanında bölgenin egemen devletlerinin baskısıyla birlikte de giderek zaman içinde, kuşaklar arası bilgi aktarımının zayıflığının da etkisiyle takiyeyi bir gerçeklikmiş gibi algılamaya başlamışlardır.

Alevi inanç önderleri de bu yolu sürdürebilmek için sırrı sadece, sır saklayacaklarına inandıkları çok küçük bir kesime aktarmışlardır. Batında başka, Zahirde ise başka davranılmıştır. Alevinin hakikati doğum kapısıdır. Çünkü Alevi hiç bir şeyin yoktan var olmayacağını bilir.

“Kırklar  arş üstüne kurdular cemi

Muhabbet hakkoldu sürdüler demi

Balçıktan yarattı Mevla Adem’i

Ben ol zaman atam belinde idim” (Yeksani)

 

Aleviler yaradılışa değil varoluşa inanırlar;

“Alevilerde temelde Allah anlayışı yoktur. Yaradılışa inanmazlar. Aleviler, insanin evrimci bir mantıkla yaratıldığına inanırlar; ancak, Müslüman olmak zorunda kaldıklarında, bu inanışlarını saklamak zorunda kalmışlardır. Bu sırrı bildiğini inandığım Başköylü Hasan Efendi adlı Alevi piri, “Varlığın Doğuşu” adlı kitabında bu konuyu şöyle açıklar: “Baba mayayı ana sütüne katar, ana rahminde vücut tutar. Mayalanan maya 40 gün mayada kalır. 41. gün vücut  hasıl olur.” Yani anne rahmindeki mayalanma 40 gün sürer. 41. gününde insanin ilk şekli oluşur. İlk insanın oluşumu 40. günden sonra, 41. günde gerçekleşir. Anne rahminde bebeğin ilk nüvesi tamamlanır. Bu da Alevi inancında çok önemli bir yer işgal eden “Kırklar Cemi-Meclisi” inancıdır.

“Kırklar Cemi”, insanin ilk kez belirmesi, ilk insanin ana rahminde toparlanması, cem olmasıdır. Bu da başka bir alemde, “Kubbe-i Rahman’da yani ana rahminde gerçekleşmektedir. Cem kavramı anne rahminde oluşan insanin ilk toparlanmasını, cem olmasını anlatmaktadır. Kırklar cemi ve semah insanın ana rahminde mayalandığı ilk 40 gün ile ilgilidir. 40 günden sonra da 41 yoktur. Yani Kırklar bir’e dönüşmektedir. Zaten Kırklar Söylencesi’nin bütün anlatımları da buna dönüktür. Kırklar cinsiyetsizdir, cinsiyet henüz oluşmamıştır. Bu yüzden Sırrı Hakikat Kapısı’ndan geçip Kırklar Cemi’ne girenlerin cinsiyetinin olmadığı kabul edilir. Bir başka deyişle, Adem’in Allah tarafından çamura şekil verilerek; kadının da onun kaburgasından yaratıldığı inanışına karşı, Aleviler evrimci bir mantıkla meseleye bakarlar. Ve insanın evrimin bir sonucu olarak doğduğuna inanırlar. Kırklar Cemi’yle de, erkeğin spermlerinin, kadının rahim içinde bulunan yumurtasını döllemesiyle ortaya çıkan embriyonun yolculuğunu tasvir ederler. Yani Semah sözle söylenemeyen bilimsel gerçeğin dans ile anlatılmasıdır. İlk 40 günün anlatılmasıdır. Alevi inanışı bu bilimsel düşüncenin sır edilmesidir.

Bugünün yaşayan Aleviliğine dışardan baktığımızda müslüman gibi görülen, ancak kendi içlerinde evrim inancını yasamaya çalışan bir topluluk görmekteyiz. Kendilerine ne kadar öz müslümanız deselerde kendilerini “Hak Ehli Erenleri” diye tanımlayan bir grup, İslam kapıyı çaldığında korkudan, “Biz de Müslüman olduk” diyorlar. Ama kendi inançlarını, bir nevi Sebataycılar gibi sırra büründürüyorlar.

Oysa yaşam biçimlerine baktığımızda, inanç ritüellerini incelediğimizde Alevilerin bilimle ilgileri olduğunu görürüz. Alevilerin tanrı/kul ilişkisi üzerine kurgulanmış, oluşa değil yaratılışa inanan, semavi dinlerle ve dolayısıyla islam diniyle öz itibariyle bir ortaklığı yoktur. İşin özü Alevilerin inanılan biçimiyle herhangi bir dinle de ilişkileri yoktur.

Aleviler tarihte kendi dünyalarında doğuma inanıyorlar. “Bunlar, çok büyük bir ihtimalle Harran Üniversitesi ya da bu üniversiteye bağlı çevredeki eğitim kurumlarında çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunların ortaya koyduğu bilim felsefesi de zamanla, özellikle Anadolu coğrafyasına yayılıyor. Bu felsefeye inananın topluluklar sayesinde kitleselleşiyorlar. Örneğin Baba İshak, Baba İlyas gibi erenlerin köyleri Harran etrafındadır. Onların izlerini sürerseniz, o coğrafyaya ulaşırsınız.

Aleviliğin Orta Asya’dan gelmediği bellidir. İddiam da şudur, bundan böyle hiç kimse Alevilerin cemlerinin ve semahlarının Orta Asya’dan eski Türk inançlarından ve Şaman ayinlerinden geldiğini söyleyemez. Çünkü aralarında çok farklı kozmik ve mitolojik farklılıklar var. Birbirine çok zıt iki sistemdir. Orta Asya kültürü ve Şaman, Kutup Yıldızı merkezli düşünür, dünya merkezli düşünmez. İnanışa göre Kutup Yıldızı’nın etrafında dönen bütün gök cisimleri dönmektedirler. Orta Asya’dan gelmedikleri bellidir ama kimdir bu Aleviler? Dediğim gibi evrimci düşünceyi benimsemiş farklı topluluklardır. “ (Sırrı Öztürk)

Semah Nedir?

Semah, Aleviliğin önemli inanç-kültür unsurlarındandır. Semavi dinlerde kadın ve erkeğin birlikte ibadet olarak müzik ve söz eşliğinde semah dönmesi kabul edilemez bir olgudur. Bu nedenle Semah geleneğinin kökeni bir çok araştırmacı tarafından ve bir çok pir-dede tarafından  gerek Kırklar Cemi ile gerekse İslam’dan çok öncesi birçok inanç ve gelenekler ile açıklanmaktadır. Semah aynı zamanda Aleviliğin temel ibadeti olan Cem’in de önemli bir parçasıdır. İlahi bir aşk olarak görülür.

Semahlar normalde kadın erkek karışık, yalın ayak, baş açık, bele kuşak bağlanarak yapılmaktadır. ‘’Başım açık yalın ayak yürütün,  Sen merhamet eyle lebi balım yar’’ Ve genelde semah yapılan meydanın bir köşesine mum yakılır. Semahın yöresine ve türüne göre semah edenlerin sayısı da değişebilmektedir. Semaha kalkanlar, uzaydaki gezegenler gibi birbirlerine dokunmadan, daire şeklinde ve karşılıklı durarak semah ederler.

Kızılbaş-Alevi yolunda semahın, Kırklar Meclisi ile başladığına inanılmakta ancak bu Meclisin kimlerden oluştuğu, nerede oluştuğu tartışması hala sürmektedir. Tartışılması da doğaldır. Çünkü 500 yıldır kendisini İslam perdesiyle perdeleyen Aleviler doğal olarak Kırklar Meclisi olayını da İslami söylemle perdelemişlerdir.  Gerçeği bilenler sadece yola inanan Pirlerdir.

Semah ; cem sırasında Oniki hizmetten biri olan saz ve söz eşliğinde kadın erkek olarak yapılan hareketleri ifade etmektedir. Tarih boyunca  İslami anlayış için müzik ve semah eşliğinde yapılan cemler dinsel açıdan sakıncalı görülmüştür. Oysa Kızılbaş Alevilik yolunda müzik ve semah, öğretinin, inancın, ibadetin ta kendisidir. Alevilikte, sazsız sözsüz semahsız ibadet olmaz.

Semah sırasındaki hareketlerin değişik anlamları bulunmaktadır. Gökyüzünde uçmak, evrenin dönüşü gibi dönmek, turnalar gibi  kanat çırpıp uçmak, haktan alıp halka vermek, paylaşmak gibi değişik bölümle farklı simgesel anlamlar vardır.

Kişi Semahın manevi atmosferine adapte olarak Semaha girer, Semahlarda bireyin bağımsızlığı ana ilkedir, hiçbir biçimde Semahçılar arasında el ele tutuşulmaz, her Semazen kendi içinde bağımsızdır. Semah, nefsin kötü arzu ve isteklerinden ve korkularından arınıp ruhsal olarak özüne, aslına yönelmedir. Semah gitmek, Hakk’a ulaşmada vesiledir.

Semah normalde Cem’de dönülür (Dönmek hiçbir şeyin durmadığını ölmediğini hareket edip değiştiğini sembolize eder.)

Yüzün üzerinde semah çeşidi vardır, hepsinin ortak özelliği, ağır tempoyla başlar, hızlanır ve yavaşlayarak durur. Duyguların/ruhun uçuş ve geri dönüşünü sembolize eder.Semahta kadın ve erkek şarttır, bununda birlik, eşitlik, yaradılış, sevgi, karşıtların birliği gibi çok derin anlamları vardır.

Semah yalın ayak dönülür, duygular dünyasında uçulsa da gerçeğe, doğaya/toprağa bağlılığı sembolize eder. Bazı semahlarda avuçlar yer ve gökyüzüne döndürülür, yerle gök arasında (hava ve toprak/ tanrı ve insan) arasında bağ kurulur. Gözler genellikle el/avuç içine bakar, bu da aynada kendini (insanda tanrıyı) görmeyi sembolize eder.(Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme. Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme)

Semahta kalbe, götürülen eller, Alevilerin bir tür selamıdır. İçten ve kalpten sevgi ve yola bağlılığı sembolize eder. Semahlardaki figürler doğadaki canlı varlıkların özelliklerini, emek, sevgi, birlik vb. çeşitli konuları sembolize eder.

Alevilerin yaşadığı yörelere özgü 100’e yakın farklı semah tipleri ve değişik adları bulunmaktadır. Bunlardan en tanınmışları Kırklar Semahı, Turnalar Semahı, Gönüller Semahı, Kırat Semahı, Hubyar Semahı gibi adlarla bilinen değişik yörelere ait semahlardır.

Bütün semah türlerinde ortak olan özellik, yavaş hareketlerle başlayıp, giderek hızlanmasıdır. Semah, ağırlama, yürüme ve hızlanma olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Zakir, semah deyişini bu bölümlerin ritmine uygun çalarken, semahçılar da buna uygun olarak hareket ederler.

“Bütün evren semah döner

Aşkından güneşler yanar

Aslına ermektir hüner

Beş vakitle avunmayız”(Hüdai)

1960’lara kadar bir kapalı toplum inancı olarak yaşayan Alevilik, bu nedenle ibadetlerinde de çeşitlilikler göstermektedir. Alevi ibadetin en önemli inanç ritüeli olan Semah’ta bölgelere göre şekilsel farklılıklar göstermektedir. Ancak öz aynıdır. İçerik aynıdır değişik olan semahın yürüyüş (dönüş) biçimleridir. Birde semah yürünmesi için saz eşliğinde çalınan deyişler farklılık gösterebilmektedir.

Semah Çeşitlerinden örnekler;

1) KIRKLAR SEMAHI

Kökenini, Kırklar Cemi’nden alan Semahtır. Aleviler arasında en yaygın semahtır. Hz. Muhammet’in, Hz. Ali’nin ve kadın- erkek canların yer aldığı 40 kişinin bulunduğu Kırklar Meclisi’ni sembolize eder.

Üç zamanlıdır. Dua, ağırlama ve yeldirme (hızlı) bölümlerden oluşur. Genellikle cemlerde yaşlı canlar bu semahı dönerler. Aleviler arasında en yaygın dönülen semahtır.

2) TURNALAR SEMAHI

Turna kuşunun, Alevi edebiyatında özel bir yeri vardır. Turna ile Hz. Ali arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır. Turna semahı, turna kuşunun figürlerine dayanır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer. Yavaş ve olgundur.

“Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’mi görmediniz mi?

Havanın yüzünde semah dönerken

Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”

3) KIRAT SEMAHI

Semahların geneli kadın ve erkek canların birlikte dönmesine karşın Kırat Semahını bacılar dönerler. Bu semahta; güneş çevresindeki gezegenlerin dönüşü sembolize edilir. Köklerini ateş ve güneşi kutsayan bölgenin eski inançlarından almaktadır.

“Kırat bu dağları aşmalı bugün

Dostun ellerine düşmeli bugün…”

4) TAHTACI SEMAHI

Antalya- Toros yöresindeki Tahtacı Türkmenler’in döndüğü semaha bu ad verilir.

Bir bacı ile bir erkek can birlikte semah dönerler. Daha fazla kişi ile dönülen ve adına Tahtacı Semahı denenlerde vardır.

Semahlarda, ellerin yukarıdan alıp aşağıya verme şeklindeki figürü Hak’tan alıp halka vermek anlamına gelmektedir. Bu sosyal bölüşümdeki adaleti sembolize eder.

5) TRAKYA SEMAHI

Semahlar; bulundukları yörenin halk dansları ile etkileşim içinde bulunurlar. Bu nedenle yöresel farklılıklar görülür. Trakya semahları da yöredeki halk sanatının zaman , zaman etkisini ifade etmektedirler.

6) URFA SEMAHI

Bu semahta Urfa’daki Aleviler’in adeta damıtılarak korunan semahlarıdır. Bunlar içinde en özgünü ise; Urfa- Kısas Semahıdır. Urfa Semahı da genel özellikleri ile birlikte biraz Urfa etkisini de taşımaktadır.

7) AFYON SEMAHI

Afyon denilince akla Emirdağ’ın Karacalar Köyü Alevilerinin döndüğü semahlar gelir. Muhammet- Ali Semahı, Sikke Semahı ve İllallah Semahı en bilinen Afyon yöresi semahlarındandır. Kadın ve erkek canlar birlikte semah dönerler. Genellikle 6 bacı 6 erkek birlikte semaha kalkarlar.

8) RODOS SEMAHI

Osmanlı döneminde Anadolu’dan Rodos’a yerleştirilen Alevi’lerin döndüğü semahlardır. Semah’ın yerel kültürden etkilenmediğini söylemek olası değil. Bu nedenle Rodos Semahı; Anadolu- Rodos karışımı bir birleşim sayılır.

9) LADİK SEMAHI

Adını Samsun- Ladik’ten alan Ladik Semahını 8 bacı, 8 erkek can döner.

Semaha şu deyişle başlanır:

“Salını salını geldim köyüne

Güzeller başıma toplansın diye

Herkes sevdiğini almış yanına

Güzeller pazarı kurulsun diye”

10) HACIBEKTAŞ SEMAHI

Hacı Bektaş Veli’ye saygı semahıdır. 8-12 can ile dönülür. Sağ el göğüste mühürlenmiş olarak semaha başlanır.

Söylenen nefeslerden birisi:

“Değişmek istemem bin peygambere

Yarab dertlilere pir eyle beni”dir.

11) HUBYAR SEMAHI

5 Bacı 4 erkek can ile dönülür. Kollar sarkık, öne doğru eğilmiş olarak semaha başlanır.

Semah sırasında; hem kendi, hem daire ekseni etrafında dönerler.

Semahlar içinde ritmik olarak en hareketli dönülen semah sayılır.

“Beylerimiz elvan gönül üstüne

Ağlar gelir pirim Abdal Musa’ya

Urum abdalları postun eğnine

Bağlar gelir Pirim Abdal Musa’ya…”

12) Kürt Alevileri Semahları;; Sivas, Erzincan, Tokat, K. Maraş, Dersim, Malatya, Bingöl, Elazığ, Adıyaman ve Urfa gibi illerde karşılaşılan semahların  en ayırt edici özelliklerini, “usul değişimi” oluşturur. Buna göre, semahın ‘ağırlama’sından ‘çarh’ bölümüne doğru giderek artan temposu içinde, usul değişimleri meydana gelmektedir.

Semah etmek, ibadet etmektir.

Semah ibadet halidir, Süslü-püslü giyecekler giyerek yapılan semahın sadece foklorik anlamı olur ki ibadetten dışlanmış olur. Günümüzde bir çok cem evinde ve Alevi derneklerinde folklorik semah ekipleri oluşturulmuş bulunmaktadır. Elbette yeni kuşaklara inanç ritüellerimizi öğretmek çok iyi bir hizmettir.  Ancak Cem ve Cem’lerde yürütülen Semah hizmeti ibadet hizmetidir ve yalnızca Alevi ibadet yerlerinde semah dönmek haktır. Semahımıza ve inancımıza saygısızlık yapmıyalım, yaptırmayalım. Semah, benlikten arınmaktır, Hakk ile Hakk olmaktır. Kırklar Meclisi’nde ki aşk ve cebze halidir ve semahın adresi de “Kırklar Meclisi” dir.

“Vardım kırklar meydanına

Gel berü hey can dediler

Yüz sürdüm ayaklarına

Gir işte meydan dediler

 

Kırklar bir yerde durdular

Yerlerinden yer verdiler

Meydana sofra serdiler

El lokmaya sun dediler

 

Gir semaha aşk ile Hakk’a

Silinsin pak olsun ayna

Kırk yıl bir kazanda kayna

Daha çiğsin yan dediler”  (Şah Hatayi)

Semah etmek; Bir kuşun kanadında, güneşin etrafında, bulutların üstünde dönmektir. Aynı dünya gibi, ay gibi, evrendeki yıldızlar gibi, kıştan yaza, geceden gündüze dönmek. Insanı merkez, elini ayna yapmak ve aynada özünü seyretmek. Insanı sevmek, paylaşmak, inanmak ve arınmak. Turna olup hakka ve hakikate doğru göçmek gökyüzüne ağmak, karanlıkta, aydınlık yürekte ışık ve bir deyiş, bir nefes  olup dönmek ve birlik olmak, birliğe, kardeşliğe, insan sevgisine ağmak ve kendi gerçeğini kavrayıp dönmektir.

“Ay Ali’dir gün Muhammed

Üç yüz altmış  altı sünnet

Balıklar da suya hasret

Çarh dönerler göl içinde

 

Göl içinde çarha döner

Susuzluktan bağrı yanar

Müminler secdeye iner

Seyir var seyir içinde” (Pir Sultan)

Günümüzde hem sırrı bilenler azaldı, hem de sırrı aktaracak talip kalmadı. Pir ve talip ilişkisi bozuldu, bilimle, akıl ile hareket eden Pirlerin yerini, Pir maskeli müslüman imamlar aldı. Cem evlerimizde imamlar bulundurulmakta. Yolun başını  haramiler kesmiş durumda. Özellikle 12 Eylül darbesi ile başlayan son 35 yıllık süreç Alevilerin büyük kesimini Hakk gerçeğinden kopardı. Talipler görgüden geçmez oldu. Müsahipler birbirini göremez oldu. Musahiplik yeni kuşaklara aktarılamadı. Pir talibini, talip Pirini unuttu. Sırrı bilen Ocak pirlerinin yerini dernek, vakıf  dedeleri aldı. Kısacası yol bozuldu. Yolun bozulmasıyla birlikte, onun ibadeti de yapılmaz oldu. Yapılan ise Hakk için değil seyir için yapılır hale geldi.

12 Eylül’den bu yana Alevi çocuklarına 34 yıldır zorla Sünni İslamiyet dersleri verilmektedir. Bu Alevi inancında büyük bir kırılmaya yol açmıştır. Öyle ki bugün Alevi asimilasyonu bizlere Alevi açılımı olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Alevilerin önemli kesimi de bu Açılım oyunlarına gelmektedir. Evrensel bir inanç olan Alevilik İslami bir mezhep olarak bile kabul  görmemekte bir tarikat muamelesi görmektedir.

Alevinin kutsal semahı, insanın var oluşunun sembolü, birliğin, kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün sembolü semahımız bu içeriklerinden boşaltılarak folklorik bir oyun derecesine indirilmekte, Alevinin ceminde deyişlerimizin, beyitlerimizin yerini kurandan sureler, abdestler, namazlar, islam ilahileri almaktadır. Kendini bu hakikat yolunun yolcusu sayanlara düşen büyük sorumluluklar bulunmaktadır. Pir ile talibi buluşturmak zorundalar. Yola yeniden ikrar vermek zorundalar. Görgüden geçmek zorundalar. Yola girmek için de müsahip olmak zorundalar.

Yeni bir başlangıç yapmanın asgari koşulları bunlardır.  Semahımızı gerçek içeriği ile yürüyeceğimiz bir ortam yaratmanın yegane yolu bu asgari şartları yerine getirmekten geçiyor.

Yararlanılan kaynaklar ;

* Kadimden sonsuza Alevilik yazıları (Dede Turabi Akbal )

* Kimlik Mücadelesinde Alevilik; (Erdoğan Yalgın)

* Aleviliğin Gizli Tarihi; (Erdoğan Çınar)

* Hakk’ın Emri Rızası: (Başköylü Seyyid Hasan Efendi)

* Anadolu Aleviliği; (Esat Korkmaz)

* Alevilerin Büyük Sırrı; (Ünsal Öztürk)

‘Maraş katliamı kültürel soykırımdır’

İSTANBUL (DİHA) – “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu konferansın ikinci oturumunda söz alan gazeteci çevirmen Mazlum Doğan, Maraşlıların katliamından sonra 20 yılda asimile olduklarını belirterek, Cumhuriyet döneminin en büyük mağdurunun Kürtçe olduğunu söyledi. Gazeteci yazar Şükrü Yıldız ise, Maraş’ın etnik ve kimliksel olarak arındırılmasının kültürel soykırım olduğunu ifade etti.

Levh-î Kalem Alevi Fikir Topluluğu ve Avrupa Maraş Girişimi’nin İstanbul Okmeydanı Cemevinde, “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu konferans, ‘Maraş’ta kültürel soykırım’ adlı ikinci oturumla devam etti. Gazeteci yazar Şükrü Yıldız, Akademisyen Sema Özveren, yönetmen Zeynel Doğan, eğitimci yazar Mehmet Kömür, gazeteci çevirmen Mazlum Doğan’ın konuşmacı olarak katıldığı oturumda ilk sözü Akademisyen Sema Özveren aldı. Özveren, Elbistan’ın Kantarma köyünde alevi aileleri ve alevi dedeleri ile yaptığı görüşmelerden yola çıkarak Alevi kültürünün unutulmaya yüz tutan yönlerini dile getirdi.

‘Kendi kültürümüzden kaçıyoruz’

Ardından söz alan eğitimci yazar Mehmet Kömür, Maraş’ın ne ilk ne de son katliam olduğunu belirterek başladığı konuşmasında, Maraş katliamının kodlarını Dersim’de Koçgiri’de aramak gerektiğini ifade etti. Maraş’ta birçok toplumsal olay yaşandığını ve her defasında şiddetle bastırıldığını dile getiren Kömür, yeni katliamları engellemek için neler yapmak gerektiğinin üzerinde durulması gerektiğini kaydetti. Kömür, “Biz mutlaka dünü iyi anlamalıyız ki önümüzdeki süreci anlayabilelim. Sistem şunu yapar, önce yok etmeye çalışır daha sonra da gözden düşürmeye çalışır. Bizde zaman zaman bu oyuna geliyoruz ve kendi kültürümüzden hızla kaçıyoruz. Topraklarımızı boşaltmakla kalmadık inançlarımızı, değerlerimizi her şeyimizi kaybettik” diye konuştu.

‘Maraş katliamı tekerrür ediyor’

Elbistan’da büyüdüğünü daha sonrada Diyarbakır’a yerleştiğini belirten Yönetmen Zeynel Doğan, Elbistan’da yaşadıkları sırada devlet kurumları ile hiçbir ilişkilerinin olmadığını belirtti. Doğan, “Belki de bu halimiz çok fazla işlerine yaramadı. Yani devletle barışık olmayan, alışverişi olmayan iktidarı bu kadar sevmeyen ama sosyal ve kültürel yaşamda son derece zengin olan Aleviler sorundu. Dolayısıyla Aleviler öyle bir katliamla engellenecek, susturulacaktı” diye konuştu. Diyarbakır’a gelen Ezidiler’in yaşadıklarını Maraş’ta yaşanan katliama çok benzettiğini belirten Doğan, “Maraş katliamı tekerrür ediyor, bunlara tepki göstermediğimiz sürece de devam edecek” dedi.

‘En büyük mağdur Kürtçe’

Gazeteci çevirmen Mazlum Doğan ise, Maraş katliamının failinin tartışmasız olarak devlet olduğunu belirterek başladığı konuşmasında Kürtçenin zenginlikleri hakkında konuştu. Maraş katliamından sonra 20 yılda asimile olduklarını belirten Doğan, “Kürtçe bir inci farkında değilsiniz Maraş Kürtçesinin en büyük düşmanı yine Maraş’ı Kürtlerin kendisi. Cumhuriyet döneminin en büyük mağduru bence Kürtçe’dir. Çünkü bizler Aleviliğimizi inci gibi sakladık ama Kürtçemizi bir yara gibi sakladık. Kürtçe bizim için her zaman bir çıban gibi durdu” diye konuştu. Maraşlı Kürtler’in Kürtçelerinden utandığını belirten Doğan, Maraşlıların melez Kürtçe gerekçesiyle kendi Kürtçelerini küçümsediklerini kaydetti.

Maraş’ta yapılan kültürel soykırımdı’

Ardından söz alan gazeteci yazar Şükrü Yıldız, darbecilerin övünerek kamuoyuyla paylaştıkları ‘Biz bu ülkede 3 K’yı ortadan kaldırdık. Bunlar ülkemiz için tehditti ve biz bu tehdide son verdik’ dediklerini aktardı. Yıldız, “3 K ile kastettikleri bu toplumun Kürt kimliğiydi, Kızılbaştı ve solda atan yüreğiydi. Maraş’ta katledilmek istenen bu 3 K aslında Maraş’ın kültürel dokusunun da kendisidir” ifadelerini kullandı. Maraş katliamı ile yaşatılmak istenenin Alevi ve Kürt kimliklerinden arındırılmış bir Maraş olduğunu söyleyen Yıldız, bölgenin etnik ve kimliksel olarak arındırılmasının kültürel soykırım olduğunu belirtti. Bu soykırımın uluslararası hukukta soykırım suçu sayıldığını dile getiren Yıldız, “Bu dava yeniden davalar açılacak, çünkü soykırım suçları zamanaşımı kapsamında değildir. Alevilerin ne kadar katili varsa, Aleviler ile ilgili ne kadar dava varsa hep zamanaşımı kapsamında temize çıkarılmıştır ve bu katiller de ödüllendirilmiştir. Ama uluslararası hukuk ne diyor? Zamanaşımı kapsamına giren davalar zamanaşımına tabii değildirler. Sivas, Maraş, Çorum’da yaşananlar tekrar dava konusu haline getirilebilir” diye konuştu.

(rçk/mö)

‘Maraş’tan ders alınsaydı Şengal yaşanmazdı’

İSTANBUL (DİHA) – “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu konferansta konuşan dönemin tanıklarından Elif Tabak, “Katliamı doğru okusaydık IŞİD’in bir vahşet yaratması mümkün olmayacaktı. Şengal, Kobanê katliamını yaşayan dostlarımın acısını en iyi anlayanlardan biriyim” diye konuştu.

Levh-î Kalem Alevi Fikir Topluluğu ve Avrupa Maraş Girişimi, İstanbul Okmeydanı Cemevinde, “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu bir konferansı düzenledi. Konferansa Sev-Der, Kürecik-Der, Hasanali-Der, Uzunpınar-Der, Uzunhasan-Der, Kaşan-Der, Güç-Der ve Köşk-Der gibi kurumları da destek verdi. Konferansın “Maraş katliamı ile yüzleşmek” adlı ilk oturumunda gazeteci Cemo Doğan’ın moderatörlüğünde dönemin tanıkları konuşmacı olarak katıldı. “Maraş 78 kültürel soykırım ve katliam” pankartının asıldığı konferans “Memleketim Maraş-Birîna Raş” isimli belgeselinin gösterimi ile başladı. Konferansta ilk sözü dönemin tanıklarından Ali Doğan aldı. Doğan konuşmasına, 36 yıl önce katliamda yaşamını yitirenleri anarak başladı.

‘Devlet kin ve nefret dilini bıraksın’

Doğan, “Bu vahşet olaylarının olmaması için neler yapmalıyız? Bizim ve yönetenlerin sorumlulukları nelerdir? İnsan olarak devletten beklentimiz eşit yurttaşlık hakkını doğru kullanmak, her türlü inanca eşit davranıp, diğerlerini ötekileştirmemek, kültürleri yaşatmaktır” diye konuştu. Türkiye’nin İnsan Hakları Beyannamesini imzaladığını hatırlatan Doğan, devletin beyannameye imza atmasının ardından sonra gelen hükümetlerin buna uyması gerektiğini ancak günümüzde uyulmadığını belirtti. Devletin kin ve nefret dilini bırakarak sevgi ve hoşgörüyü sözde değil özde yaşatması gerektiğini ifade eden Doğan, “Yaşamını yitirenlerin Alevi, Sünni, toplum kuruluşları, bakanlar tarafından anılması çok mu zor? Oralarda anıt yapmak çok mu zor? Bunlar devletin görevleri olmalı. Söylediğimizde haklısınız diyerek kabulleniyorlar ama günü geldiğinde barış elini hemen bırakıyorlar” diye konuştu.

Kerbela, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski, Şengal…

Ardından konuşan dönemin tanıklarından Şıxo Bakır, “Maraş olaylarında Maraş’ta bulunduğum dört gün boyunca anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirdiler” diyerek başladığı konuşmasında uydurma ithamlarla günlerce oradan oraya sürüklendiğini ve eziyetler çektiğini kaydetti. Bu katliamların bir daha yaşanmaması adına herkese düşen görevlerin olduğunu belirten Bakır, Maraş’tan çıkarılması gereken dersler çıkarılmadığı için Madımak’ın yaşandığını ifade etti. Bakır, “Tarihsel süreç içerisinde Kerbela, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski, Şengal gibi katliamlar karşısında bizim durup toparlanıp bir yerde örgütlenmemiz gerekir. Örgütlü toplum olmadığımız için badirelerden badirelere savruluyoruz” ifadelerini kullandı.

‘Maraş’tan ders alınsaydı Şengal yaşanmazdı’

Dönemin tanıklarından Elif Tabak ise Kürtçe başladığı konuşmasında, “Kültürlerin katliamı ile ilgili konferanstayız ama başka bir kültürün dili ile sorunlarımızı dile getiriyoruz” diyerek tepki gösterdi. Maraş katliamı sırasında yaşadıklarını aktaran Tabak, Alevilerin ve azınlık kesimlerin sosyalist olmasından dolayı devletin dikkatinin Maraş’a yöneldiğini belirtti. “36 yıldır saramadığımız yaralarımızı nasıl sararız?” diye soran Tabak, 34 yıl aradan sonra gittiği Maraş’ın hala gözünde bir vahşet şehri olduğunu kaydetti. Katliamın fotoğraflarını zihninden silmenin mümkün olmadığını söyleyen Tabak, “Katliamı doğru okusaydık IŞİD gibi Maraş katliamının kardeşlerinin yine bir vahşet yaratması mümkün olmayacaktı, Şengal, Kobanê katliamını yaşayan dostlarımın acısını en iyi anlayanlardan biriyim” diye konuştu. Maraş’ta ilk defa bu sene bir araya gelebildiklerini belirten Tabak, Maraş’a gelecek yıl için ciddi hazırlık yapılması ve yüzleşilmesi gerektiğini ifade etti.
Birinci oturum panel soru cevap bölümünün ardından son buldu.

(rçk/mö)

28 Aralık 2011

TURABİ KİŞİN

Sırtındaki kabanı çıkarıp salondaki askılığa asmak üzere olan Siyamo “Yok artık, bu kadar da olmaz” diyecek oldu. Fakat dili dönmedi. Ayrıca biliyordu ki bu tepki mevcut durumu anlatmaya yetmeyecekti. Zaten söyleyecek durumda da değildi. Çünkü içinde bulunduğu korku durumu onun yüreğini,  dilini ve aklını kilitlemişti.

Daha birkaç saat önce insanların piknik yeri olarak da kullandığı alanda yaşadıklarının sarsıntısını aşmış değildi. Orada yaşadıkları tam bir şok haliydi Siyamo için.

Hayır pikniğe gitmemişti. Yoğun şehir gürültüsünün ve beton yığınları içindeki boğuculuğun stresini atmak için zaman zaman şehrin 5-10 kilometre dışındaki bu yeşil alana gelip dolaşıyor, oturup dinleniyor, yorgun düşene kadar, tekrar tekrar geziyordu.

Burası aynı zamanda şehirden kaçıp bir nefes almak isteyen halkın rastgele piknik yaptığı yeşil bir alandı.

Siyamo’nun yürüyüş güzergâhının çevresinde cızbız yapanlar, çimenlere uzanıp dinlenenler, oyun oynayanlar, sohbet edenler, kendisi gibi yürüyenler vardı.

13-15 yaşlarındaki bir grup genç 2-3 metre yüksekliğindeki bir kayadan yumuşacık çimlerin üzerine atlama yarışı yapıyorlardı.

Zaten ne olduysa o anda oldu. Çivileme atlayan gençlerden biri sanki suya atlamış gibi çimlerin içinde kaybolmuştu.

Siyamo bir an için gözlerinin kendisini yanıtlığını düşündü.

Her şey birkaç saniye içinde ve herkesin gözleri önünde olup bitmişti. Daha da garip olanı ise, çimlerin genç çocuğu yuttuktan sonra kapanıyor oluşuydu. Adeta bir canavar ağzını açmış, avını yuttuktan sonra kapatmıştı.

Siyamo dahil çevredeki herkes çığlıklar eşliğinde gencin yutulduğu yere koşmuş, kurtarma uğraşı içine girmişti. Kaybolan bir şey için “sanki yer yarıldı da içine girdi” diye bir deyim vardır. İşte bu deyim şimdi Siyamo’nun gözleri önünde gerçek ifadesini bulmuştu. Yer yarılmış gencecik, dal gibi delikanlıyı yutmuştu…

Ne bir kazma, ne bir kürek, işe yarar hiçbir alet yoktu çevrelerinde.

Elleriyle, pençeleriyle çimlere asılanlar oldu.

Çevredeki ağaçların dallarını kırıp onlarla çimleri kazmaya çalışanlar oldu.

Sivri uçlu taşları avuçlayıp çimleri eşeleyenler oldu.

Şok halini atlatamayıp ağzı açıkta kalanlar, öylece kala kalanlar oldu.

Şunu yapalım, bunu yapalım diye yeni yeni akıllar üretenler oldu.

Her trajik olayda olduğu gibi oldu.

“Bizi de yutabilir” korkusuna kapılıp olay yerini hızla terk edenler de oldu.

Uzakta durup “Vah vah gencecik çocuktu “ diyenlerde oldu.

“Aman, onlarda oynamasaydı, rahat dursaydı” diyenler bile oldu.

“Çocuk atlamıyordu, arkadaşı arkadan itti diyenlerde oldu.

Kim ne derse desin, bir defa olan oldu.

Uzun uğraşlardan sonra artık yapabileceği bir şeyin olmadığını anlayan Siyamo, hava kararınca dehşete düşmüş duygularla oradan ayrıldı. Olup biteni aklı almıyordu.

Evine doğru yürürken olayın şokunu üzerinden atmaya ve etkisinden kurtulmaya çalışıyordu.

Elindeki anahtarla evin kapısına uzandığında tek düşüncesi, bir duş alıp uzanmak, uyuyup dinlenmekti.

Yalnız yaşıyordu Siyamo. Kaldığı ev kendisinin değildi. Ama kirada da değildi. Bir akrabasınındı. Akrabası yazlığa giderken anahtarlarını Siyamo’ya bırakmıştı.

Daha sonra tatil beldesine yerleşme kararı alınca, ev içindeki eşyalarla birlikte Siyamo’ya kalmıştı. Yakın akrabası olduğu için kira da almıyordu. Temiz baksın yeterdi.

Siyamo eve geldiğinde karanlık iyiden iyiye basmıştı. Uzandı Salonun ışığına. Normalde bu kadar eşyanın içinde yanacak ışık yutulup gider diye düşünürsün. Fakat öyle değil, insanı yormayan yumuşak güzel aydınlatan bir ışık sistemi kurulmuştu.

Salon ağır ve pahalı mobilyalarla doluydu. Şurada burada duran sandalyeler, sehpalar, duvarlara asılı olanların yanı sıra yere indirilmiş, hata bazıları ters çevirilmiş resim tabloları, rulo yapılıp köşeye dikilmiş halılar, orada burada rastgele konulmuş gibi duran camdan, mobilyadan, ipten kartondan, şundan bundan yapılmış süs eşyaları duruyordu.

Belli ki yıllar geçtikçe ve eve yeni yeni eşyalar girdikçe eskiler ayrılmış, oraya buraya tıkıştırılmış, yerlere, balkona, arka odalara kaldırılmıştı.

Ev dağınık gibi görünse de aslında bu dağınıklık içinde bir düzen, bir yerli yerindelik vardı. En azından Siyamo için her şey olması gereken yerdeydi. Belli ki zamanında zevkli bir kadının eli değmişti bu eve. Siyamo bunu biliyordu. Ufak tefek değişiklikler hariç dokunmuyordu evin ilk haline.

Elindeki kabanla askılığa uzanan Siyamo gayri ihtiyari bir şekilde az önce kapattığı kapıya doğru baktı.

O yana bakmasıyla çıldırmışçasına bir çığlık atması bir oldu. Çığlık atarken aynı zamanda ne yaptığını bilmeyen, ne yana gideceğini, ellerini nereye koyacağını, ayaklarını ne yana hareket ettireceğini bilmeyen bir durumdaydı. Kalbi kafesinden çıkmak için bangır bangır bağırıyor, kaburgalarını dövüyordu.

Her şey kontrolünün dışına çıkmıştı. Bir günde ikinci şok kaldırılacak gibi değildi.

Siyamo attığı çığlıklar arasında Ya Xızır, Ya Xızır, Ya Xızır diye her zamanki kurtarıcısından yardım diliyordu.

Çocukluğundan beri ne zaman dara düşse dudaklarından dökülen ilk sözcük mutlaka Ya Xızır olurdu. Onun inancına göre dara düşenlerin yardımına koşan, her yerde hazır ve nazır olan, boz atlı, aksakallı bir dedeydi o.

İşte yine dara düşmüş ve kontrolsüz bir şekilde bağırıyorken Ya Xızır diye yakararak Xızır’dan yardım istiyordu.

Korkuyla birlikte gözleri fal taşı gibi açılan Siyamo Kapının bir metre gerisinde orta yerde duran kesik ayağa kilitlenmişti.

Ayak bileğinden kesilmiş olan ayak neredeyse salondaki bütün ışığı kendi üzerine çekmişti. Diğer her şey adeta görünmez olmuştu. Kesik ayak kanamıyordu. Kan üzerinde kurumuş kalmıştı. Ayakkabının içinde duran ayağın parmakları dışarıdaydı. Parmaklar olduğu gibi görünüyorlardı. Ayağın yönü dış kapıya doğru yürür gibi duruyordu.

Korku Siyamo’yu düşünemez kılmıştı. Tek bildiği Ya Xızır diye yakararak yardım istemekti. Xızır ona ayakta durma gücü veriyordu.

Kaç saniye, kaç dakika öyle geçti kestirmek zordu. Önce kaçmayı düşündü. Kendini kurtarmayı… Yeltendi, fakat vazgeçti.

“Olmaz” dedi içinden.

“Bu ayağı burada bırakıp kaçamam” dedi.

“Bunu ait olduğu bedene kavuşturmalıyım, belki doktorlar yerine dikerler, belki geç kalınmamıştır, belki bir çare vardır” diye düşündü.

Tüm bunları düşünürken korkusunu yenmiş değildi. Bedeni hala zangır zangır titriyordu.

Ayağın ait olduğu bedeni bulmak için hızla en yakınındaki odanın kapısına yöneldi ve hiddetle açtı. Fakat oda kapkaranlıktı. Işığın düğmelerine dokundu. Yanmadı ışıklar. Koyu karanlık hiçbir şeyi görmesine izin vermiyordu. Aynı hızla sonraki odaya yöneldi. Yine karanlıktı ve yine yanmamıştı ışıklar. Bir sonraki odaya yöneldi. Yine karanlıktı ve yine yanmamıştı ışıklar. Bir sonraki oda da karanlıktan başka bir şey sunmamıştı Siyamo’ya. Sanki birileri özel olarak her şeyi karartmıştı. Açılan tüm odaları özel olarak siyaha boyamıştı.

Aradığı kesik ayaklı beden mutfakta veya banyoda olabilirdi diye düşündü. Son çare oralara da baktı. Yine aynı karanlıkla karşılaştı. “Neden her yer karanlık? Bu ışıklarla kim oynamış? Neden yanmasın ki ışıklar? Neyi görmemi istemiyorlar? Gizlenen bir şey mi var? Evet bir şeylerin gizlendiği kessin” gibi düşünceler uçuştu kafasında.

Görünmez olmuştu her şey, görünmez olmuştu her yer. Yönünü salona çevirdi. Bir kez daha sadece ve sadece kesik ayak görünür oldu gözüne. Yine bütün ışıklar ayağın üzerinde gibi duruyordu. Bir parıltısı vardı ayağın. Sanki kesik ama ölü değil, canlı gibi duruyordu.

Daha bir yakınına gitti. Varıp dokunmak istedi. Korktu vazgeçti. Bir anlam veremiyordu. Ne işi var bu ayağın burada? Kimin ayağı bu? Neden kesik? Gibi sorular kafasının içinde dolanıp duruyordu.

Birden piknik yeri geldi aklına, aman Allah’ım dedi. Sakın bu ayak çimlerin yuttuğu genç çocuğa ait olmasın? Dedi içinden.

Zonklayan kalbi sağlıklı düşünmesine izin vermiyordu. Nefesi kesilir gibi oldu. Boğulur gibi oldu. Kalan nefesini de Ya Xızır‘a harcıyordu.

Bu esnada birisinin kendisine “heval Siyamo, heval Siyamo”  diye seslendiğini duydu. “Bak, bak ne olmuş bak” dediğini duydu.

Ona seslenen kişinin sesi televizyonun sesine karışır gibiydi. Sanki o da, televizyon da aynı şeyleri söylüyorlardı.

“Kalk heval Siyamo kalk” diye hızla Siyamoyu dürten arkadaşı panikle “Kalk heval, Türk devleti, Roboski katliam” gibi bir şeyler söylüyordu. Ama televizyondan gelen ses de aynı şeyleri söylüyor gibiydi.

Rüyanın ortasındaki Siyamo üzerine sıçradı. Yatağa oturmuş pozisyonda duran Siyamo henüz hiç bir şey anlamış değildi. Açık olan Roj Tv “ Roboski, katliam, parçalanan bedenler, Türk Devleti diyordu. Onu uyandıran muhabir arkadaşı Ali “TC, Roboski, parçalanan bedenler, Roboski”  diyordu.

Durumu anlamaya çalışan Siyamo televizyona baktı. İnsanlar rastgele savrulmuş genç bedenlerin parçalarını topluyorlardı.

Feryatlar içinde bağıran köylüler 34 cansız bedeni tespih tanesi gibi yanyana diziyorlardı. Köylülerden birkaçı tek ayağı olmayan bir bedeni battaniyeye sarıp taşımaya çalışıyorlardı.

Siyamo yerinden fırlarcasına ayağa kalktı ve koşar gibi kapıya yöneldi. Kapının arkasında bir şeyler arıyor da bulamıyor gibiydi. Kendi etrafında dolanıp dururken arkadaşı Ali koluna dokunarak “Heval Siyamo ne arıyorsun?” demişti.

Siyamo kendine gelir gibi oldu.”Hiç” dedi. ”Kesik ayağı arıyorum” diyecek değildi ya.

Kendine geldikten sonra Dicle Haber Ajansı’nın Hewler bürosunda olduğunun ayırtına henüz varmıştı. Gördüğü rüya ile Roboski katliamının bağını kurmaya çalışıyordu kafasında.

“ Saat kaç?” diye sordu Ali’ye.

Ali “Gecenin üçü” diye cevapladı.

Siyamo haberin ayrıntılarını öğrenmek için oturdu televizyonun başına. Hep aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu Kürt Televizyonu.

Kumandaya uzandı. “Bir de Türk televizyonlarına bakalım, onlar ne diyor?” dedi. O, kumandayla televizyon televizyon dolaşırken Ali oturduğu yerden “Heval boşuna arama, onlar haberi vermiyorlar” dedi. “Görmüyorlar, yokmuş, olmamış gibi yapıyorlar” dedi.