Ana Sayfa Blog Sayfa 6362

Alevilerin yapmacık birlikteliği

Her Alevi ve Alevi dostu Alevilerin birlikteliğinden bahseder ve Alevilerin mutlaka birleşmesini talep eder. Bu birleşme Alevi kurumlarının birleşmesi talebidir.

Elbette Alevilerin kurumlarının bir araya gelmesi kadar doğal bir harekete kimse karşı gelemez ama bundan önce Aleviler niçin bu kadar fazla dernek,vakıf,federasyon kurma gereği duydular. Bu oluşum nasıl başladı nerelere kadar ve kimlere kadar uzanıyor,bunları irdelemeden, çözüm yollarını tartışmadan beklenti içerisine girmek ve çözüm yolu bulmak çok da inandırıcı yada samimi olmaz.
Geçtiğimiz günlerde üç Federasyon Başkanı bir araya geldiler ve 8 Şubat 2015 tarihinde İstanbul’da bir miting yapma kararı aldıklarını açıkladılar.
Her şeyden evveli bu hareket, tabanda belli bir kesimde olumlu tepki toplayabilir ama bu birliktelik samimi bir birliktelik değildir.
Doğrudan doğruya yapmacık,samimiyetten uzak,hatta kendi içlerindeki kavgada taraftar toplama hesaplarından başka bir şey değildir.
Öncelikle üç federasyondan bahsedilmektedir.
ABF ve AVF öyle yada böyle gerekçelerle kurulmuş Federasyonlarken AVF destekli ve ABF nin gücünü kırma adına kurulan ADF nin gücü nedir, kaç bileşeni var ki bu kadar kendini güçlü gösteriyor ve ABF yöneticileri de büyük güçmüş gibi göstermektedir.
Aslında bunu bu kadar büyüten de ABF nin bu günkü yöneticileri olmalı.
Alevi Bektaşi Federasyonu büyük bir güçken ve büyük bir tabana sahip ve Demokratik Alevi Hareketi olarak kabul görürken şimdilerde mevcut yöneticiler sayesinde payanda durumuna düştü.
Kendi tabanından kopuk,bileşenleri ile bağı kalmadığı gibi yöneticiler dahi birbirleri ile barışık değiller.
ABF ve yöneticilerinin bulundukları durumsa ayaklar altında bir noktadadır.
Her fırsatta Televizyonlara çıkan yöneticiler var ki bir taraftan dedelik kisvesi altında, diğer taraftan siyasi kimlikle ön plana çıkmaya çalışan, danışmanlığı bir aracı makam olarak gören ve Alevilik adına ne dediği belli olmayan birileri ile bir Federasyon yönetilemez. Alevi kurum yöneticisinin özü ile sözü bir olmalı.
Bileşenlerin başkan ve yönetimlerine gelince bir ikisi dışında diğerlerinin üzerlerime ölü toprağı serpilmiş.
Adını Pir Sultan Abdal’dan alan bir kurumun başkanı ne yaptığını bilmez bir havada.
Yoldaş,haldaş sözleriyle durumu kurtarmaya çalışmak gerilerde kalmıştır.
Üç Federasyon Başkanlarından sormak gerekir.
Bu kararları alırken kendi Yönetim Kurullarınız içerisinde tartışarak mı bu kararları aldınız.
Bileşenlerinizin bu kararlardan haberleri var mıdır.
Başkanlar kurulu toplantıları yaptınız mı?
Aldığınız kararların arkasında kimler ne kadar duracaktır.
Bu soruların cevabını verecek kimseleri ne yazık ki göremiyoruz.
Üç federasyon Başkanı bir araya geldiklerini söylerlerken hangi konularda birlikte hareket ettiklerini söyleyebilirler mi?
Sadece görüntüyü kurtarmak için,kısa vadede küçük çıkar hesabı yaparak bir araya gelmekten başka bir şey değildir.
Bir başka yanı ise, Kimi Federasyon Başkanları birilerinden aldıkları direktifler doğrultusunda bu birlikteliğe evet demektedirler. Kimileri de birilerine şirin gözükmek ve milletvekili olabilmek adına kurumu adeta peşkeş çekerek bir şeyler yaptığını sanmaktadır.
Aleviler adına konuşacakların öncelikle Alevi edebini,Alevi dilini bilmeleri gerekir. Alevilerin gerçek taleplerini bilmeleri gerekir ki insanları arkalarından yürütebilmeliler.
Aleviler duyarlı insanlardır.
Alevilik adına bir şeyler yapıldığını duyduklarında yada gördüklerinde bütün imkanlarını kullanarak destek vermek isterler. İşte bu zihniyette bunu kullanmaya başladılar.
8 Şubatta yapılacak mitingden bir şey çıkmayacağını sananlardan birisi olarak seslenmek isterim.
Üç federasyon demeye dilim varmıyor ama iki federasyon şimdiye kadar birbirlerine yapmadıkları hakaret kalmamışken şimdilerde nasıl bir araya gelebildiler. Hangi şartlar buları bu kadar zorladı.
Mitingde bir arada olacaklar ve miting sonrasında Cami Cemevi projesinin bir an önce bitmesi için Ankara’ya mı yürüyecekler.
Alevi inanç önderlerine ve Alevi kanaat önderlerine bundan önce iki defa çağrıda bulunmuştum.
Bu yanlışa dur deyin diye ama yeterli desteği görememiştim.
Bir kez daha seslenmek istiyorum.
Birazcık Alevi öğretisi ve o duyguyu yaşayan Aleviler;
Artık davanıza ve örgütlerinize sahip çıkınız.
Bu anlayış sizleri biryerlere götürmeyeceği gibi biryerlere tıkayacaklar ve üzerinizi kapatacaklar.
Bin yıllardır Devlet güçlerinin yapmadığını,yapamadığını şimdiki Alevi kurum yöneticileri yapmaya çalışıyorlar.
Alevi örgütlülüğü yerlerde yada iftar sofralarının etrafında sürünüp dürüyor.
Buna ayaklar altında sürünme denir.
Yazık oluyor yazık.
Hem Aleviler,hem de Alevi kurumlarına ümit bağlamış insanlara yazık oluyor.
9 Şubatta okullar açıldığında Din dersleri boykot edilecekmiş.
Kurum yöneticilerinin ve yakınlarının çocuklarından kaç tanesi şu an Dindersine girmemek için okuluna başvurdu, kaç tanesi dindersine girmiyor.
9 şubattan sonra kaç yöneticinin çocuğu veya yakını kaç derse girmeyerek mücadele verecektir.
Bu yalanlara,aldatmalara doyduk artık.
Düne kadar Madımak, Maraş, Ankara,Kadıköy mitinglerine katılmayarak üstelik katılanlara hakaret edenlerle, Madımak,Maraş olaylarının sorumluları ile omuz omuza yürüyenlerle hiçbir şey olmamış gibi yürümek ne kadar onurlu bir duruş olur acaba?
Bu mitingin amacı Alevilere hizmet etmek değildir.
Bitme noktasına gelmiş birkaç kişiyi yeniden diriltmek, birkaç kişiyi de acaba sanal gücü göstererek,pazarlık ederek bir yerlere taşıyabilirmiyiz hesaplarından başka bir şey değildir.
Şayet bunlara aldanarak saydığım bu talepleri karşılama hesabı yapacak siyasi parti varsa onlara da yazıklar olsun.
Onların siyasetleri de onların olsun. Hatta onların sonu da bunların ki gibi olur.
Tabanı olmayan birlikteliğin ne Alevilere nede kendilerine bir yararı olmayacaktır. 16.01.2015

Selahattin Demirtaş Alevi kurum temsilcileriyle bir araya geldi

Alevi örgütlerinin temsilcileri ile bir araya gelen HDP Eş Genel Başkanı Selehattin Demirtaş, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmişler, Mazlum Doğanlar, Hallacı Mansurlar ve Pir Sultanlardan gelen tarihi direnişlerinin olduğunu belirterek, “Biz de direnişte yan yana durmalıyız. Bu sandık mevzusunu aşan bir ihtiyaçtır. Bizler birbirimize benzemek zorunda değiliz. Tam tersine biz bu tekçiliğe karşı direndiğimiz için rengarenk çiçek bahçesi gibiyiz ” dedi. Cizre’deki olaylara ilişkin de Demirtaş, Cizre’de devlet içerisinde çöreklenmiş bir ekip olduğunu ve bunların kim olduğunun bilindiğini söyledi.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Küçükçekmece’de bulunan Garip Dede Dergahı’nda Alevi Vakıfları Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu ve Alevi Federasyonu temsilcileriyle bir araya geldi. Demirtaş’ın Dergah’ta bulunan yurttaşlarla selamlaşmasının ardından açılış konuşmasını yapan Garip Dede Dergahı Genel Başkanı Celal Fırat, “Nerde bir haksızlık ve zalimlik varsa biz o haksızlıkların karşısında durduk. Çünkü biz bunu pirlermizden öğrendik” diyerek zalimlerin karşısında durmaya devam edeceklerini söyledi.

‘Kimliklerin özgürce yaşayacağı toplumsal koşullar oluşturulmalı’ 

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yrd. Baki Düzgün ise, Alevi toplumunun çözümü için yapılan görüşmelerin muhatabının Alevi federasyonları olduğunu belirterek, “Alevi federasyonlarımız ülkemizde demokrasinin yerleşmesi, bütün kimliklerin özgürce yaşayacağı toplumsal koşulların oluşturulması, Alevi toplumumuzun talepleri için birlikte çalışma ve ortak eylemde bulunma ikrarını verdiler” dedi. “Alevi toplumunun sorunları için muhatap alınacaklar biziz. Çakma Alevi örgütleriyle sorunlar çözülemez” diyen Düzgün, Alevilere yönelik inkarcı politikaların AKP hükümeti döneminde arttığına dikkat çekti. Düzgün, “Ülkemizin en temel sorunlarında biri Alevi toplumunun inanç kimlik sorunudur. Bu sorun, politik, ekonomik, sosyal, kültürel, inançsal ve günlük yaşamın tüm alanlarını kapsıyor. Sorunun çözümü devleti, siyasi partileri, STK’lar ve diğer inanç kesimlerini ilgilendirmektedir” diye konuştu. Alevilerin taleplerine de dikkat çeken Düzgün, “AİHM’in aldığı kararların yaşama geçmesi sağlanmalı. Katliamların araştırılması için Hakikatlerle Yüzleşme Komisyonu kurulmalı. Devlet tarafından el konulan Alevi dergahları ve mal varlıkları Alevilere iadesi için gerekli yasal düzenlemeleri yapmalı. Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçenin bireysel inanç özgürlüğü açısından tüm inançlara eşit ayrılmalı. Alevi toplumunun inanç merkezi olan Cemvelerine kavuşmalıdır” dedi. Düzgün, Alevilere çağrıda bulunarak HDP’nin 8 Şubat’ta Maltepe’de düzenleyeceği “Birlik ve Dayanışma Mitingi”ne katılmalarını istedi.

‘Aleviler topluma onurlu bir miras bırakmıştır’

Alevi temsilcilerine kendisini Dergah’ta kabul ettikleri için teşekkür ederek konuşmasına başlayan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da, “Kendi yaşamı için bedeller ödemiş tüm halklar erdemli ve onurlu bir miras bırakmıştır. Alevi toplumu da erdem ve onurlu bir miras bırakmıştır topluma. Alevi toplumuna asimliasyona rağmen bu erdemli duruşlarından dolayı teşekkür ederiz” dedi.

‘ Türkiye’deki gerilimin nedeni hükümettir’

Konuşmasına Paris’te Charlie Hebdo katliamına ilişkin yapılan yürüyüşte Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun katılıp derginin 4 sayfasını yayınlayan Cumhuriyet gazetesine yönelik yaptığı, “Gelin bize saldırın” açıklamasını eleştirerek devam eden Demirtaş, “Bu ülkenin Başbakanı hükümet sözcüleri ve milletvekilleri günlerdir büyük bir provokasyon faaliyeti yürütüyorlar. Bu gerilimi yaratan onlardır. Başbakan’ın kendisi Paris’te ‘katliamı lanetliyorum’ iddiası ile yürüyüşe katılıyor, buraya döndüğünde de o dergiyle dayanışma gösteren Cumhuriyet gazetesine teşekkür etmeliydi. Gazetede de Paris’teki katliama karşı bir dayanışma vardı. Buna rağmen Başbakan’ın çıkıp ‘bize saldırın’ demesi bir utanç vericiydi” diye konuştu. Hükümete seslenen Demirtaş, “Bugüne kadar sizler bu ülkede insanların mezhebinden dolayı bu kadar ayrıştırma yapmasaydınız toplumda gerilim de olmayacaktı. Bu gerilimin nedeni sizsiniz. Senin köşe yazarların çıkıp ‘cemevi cümbüş evidir’ dedi. Kaç tane Alevi çıkıp silahla camii bastı. Başbakan bu hedef gösteren tutumundan derhal vazgeçmelidir” dedi. Türkiye’de hükümetin Charlie Hebdo dergisiyle dayanışma gösterenleri hedef göstermekten vazgeçmesi gerektiğinin altını çizen Demirtaş, “Hz. Peygamber küçük bir grubun malı değildir. AKP, çıkıp IŞİD işbirlikçiliğinin hesabını versin. Tüm militanları Türkiye üzerinden geçti. Bunların hesabını vermeyen bir hükümet başka çevreleri Paris katliamı üzerinden hedefe göstermeye çalışmasın” diye konuştu.

‘Bizleri besleyen dereler başka da olsa biz hepimiz aynıyız’

Ezilenlerin her zaman bu ülkede demokrasi adına daha fazlasını isteyenler olduğunu belirten Demirtaş, “Bizleri besleyen dereler başka da olsa biz hepimiz aynıyız. Çok mücadele ettik ayakta kalmak için. Bizler, sadece varız, yaşıyoruz kimliğimizi ispatlamak için mücadele ettik, ağır bedeller ödedik. Biz artık varız, tüm ezilenler olarak bu ilkenin sahibiyiz. Bu ülkeyi kuran ve var edenleriz. Şimdi madem ki bu ülkenin gerçeğiyiz Haklarımızın artık anayasasal güvence altına alma zamanı geldi. Alevilik din midir mezhep midir, Kürtçe dil midir, Kürtçe dilinde roman mı yazılır, bu kimseyi ilgilendirmez” dedi.

‘Bizler muhalefet olarak bir arada durabilsek değişimin öncü gücü oluruz’

Türkiye’nin değişim ve dönüşüm sürecine girdiğine dikkat çeken Demirtaş, bu değişim ve dönüşümün AKP’den kaynaklanmadığını toplumsal bir ihtiyaç olduğuna vurgu yaptı. Demirtaş, “Biz mücadele eden tüm toplumsal kesimler çok bedeller ödeyerek bu değişimi ortaya çıkardık. Bizler kendi anavatanlarımızı terk etmek zorunda kaldık ama bıkmadık, teslim olmadık. İşte, bunlar 12 yıldır bizlerin yarattığı mirası yiyorlar. Toplumdaki mirası kendi yelkenlerine doldurdular. Kendi değirmenlerine su taşıyan çarka dönüştürdüler. Bizler muhalefet olarak bir arada durabilsek değişimin öncü gücü bizler olacaktık. Şimdi 2015 bize tarihsel bir fırsat sunuyor. Biz devleti hep birlikte yönetebilirsek o zaman herkes rahat bir nefes alacak” dedi.

‘Devlet bizi memur yaparken bile 40 defa araştırıyor’

“Uğruna öldüğümüz devlet bugün bizi memur yaparken bile 40 defa hakkımızda araştırma yapıyor” diyen Demirtaş, bu şekilde devlette kendilerini güvende hissetmediklerini belirterek, bunun alternatifinin devletin herkesin olması olduğunu söyledi. Türkiye’de tek adam, tek parti ve tek mezhep sisteminin olduğunu dile getiren Demirtaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 16 Türk devletini temsil eden askerle çekmiş olduğu fotoğraftan anlaşıldığını söyleyerek, “O fotoğrafta biz yokuz. O fotoğrafta kadının rengi yoktur. Orada tek bir Alevi inancı tek bir Türk olmayan yoktur. Ne yapacağız peki? Biz çalışacağız bunların tek bir kol saati bile bizim yüzlerce yıllık asgari ücretine denk gelecek. O yüzden burada radikal bir müdahaleye ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.

‘Biz de direnişte yan yana durmalıyız’

“Bizim tarihimiz direniş tarihidir. Eğer ki Kaypakkaya Diyarbekir zindanlarında ser vermeyip sır verseydi kendisi yaşıyor olabilirdi. Ya da Denizler, Mazlum Doğanlar, Hallacı Mansurlar, Pir Sultanlar… yani bunların her biri toplumsal bir değişim yaratabildilerse devrimci fedai kültürden kaynaklıdır” diyen Demirtaş, sözlerine şöyle devam etti: “Biz de direnişte yan yana durmalıyız. Bu sandık mevzusunu aşan bir ihtiyaçtır. Bizler birbirimize benzemek zorunda değiliz. Tam tersine biz bu tekçiliğe karşı direndiğimiz için rengarenk çiçek bahçesi gibiyiz. Bugün burayı ziyaret sebebimiz yoldaşlığın baki olduğunu dosta düşmana göstermektir. Bu ülkede hiç birmiz yalnız ve sahipsiz değiliz. IŞİD barbarlığı bu halkın karşısında yenilmeye mahkumdur. Bu topraklara onlar yabancıdır yerlisi biziz. Bu barbarlar daha önce de tarihi boyunca istila seferi düzenlediler Ancak biz bakiyiz. Alevi toplumu da duruşuyla demokrasi mücadelesine güç katıyor. Alevi toplumun başına getirilenler tarihte yazılmadı bile. Bu gidişatı durdurmamız lazım. Parti olarak hem 8 Şubat Maltepe mitinginde hem de Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebiyle yan yana olduğumuzu söylemek istiyorum.”

Demirtaş, konuşmasının ardından basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Cizre’de yaşanan olayların sorulması üzerine Demirtaş, “Cizre 90’lı yıllarda benzer bir duruma gelmeyecek. Biz buna izin vermeyeceğiz. Cizre’de devlet içerisinde çöreklenmiş bir ekip var. Devlet de bunların kim olduğunu biliyor. Devletin bunları bulması gerekiyor” şeklinde cevapladı.

(za-std/st/avt)

Aleviler Garip Dede Dergahında Selahattin Demirtaş’ı konuk ediyor

Alevi Federasyonlarımız tarafından 16 Ocak 2015 tarihinde Garip Dede Dergâhında, Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı Sayın Selahattin Demirtaş’ın katılacağı, Alevi kurum temsilcileriyle birlikte bir toplantı yapılacaktır. Toplantı da Alevi toplumunun talepleri ve istemleri ile HDP’nin politikaları görüşülecektir.

Toplantıya katılımınızı bekler, çalışmalarınız da başarılar dileriz.

Saygılarımızla

BİRLİK SEKRETARYASI

 

Toplantı yeri : GARİP DEDE DERHAHI

TARİH : 16  Ocak 2015-01-12

SAAT : 11.00

ADRES :Fatih Mh.Dış Kumsal Göl Kenarı Küçükçekmece/İstanbul

 Tel: (0212)541 43 16      E-Posta: info@garipdede.org

 

 

İş Bu Belgelerde ‘Maraş’ CEMO DOĞAN

0

Bilindiği üzere Türkiye toplumunun tüm yaşamını etkileyen ve günümüz sosyal siyasal yapısına büyük yön vermiş ve vermekte olup, geleceğe evrilen en önemli müdahale ; 12 Eylül darbesi ve onunla toplumsal sözleşme haline gelen 12 Eylül Anayasasıdır.

32 yıl sonra 2012‘de Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianame ile
4 Nisan 2012‘de 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbenin sorumluları; Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargılanmalarına başlandı.
İlgili bir degerlendirmede: ” Toplumda önemli bir demokratikleşme beklentisi yaratan davanın ‘temsili’ sanıklarının
ceza yargılaması sonucunda cezalandırılmaları, unvanlarından ve mali kazanımlarından mahrum bırakılmaları geçmişle yüzleşmek adına bir adım sayılabilir.
Ancak gerçeğin ortaya çıkarılması ve toplumsal hafızanın yenilenmesi açısından bakılacak olursa şekil itibariyle eldeki dava
bu yönde bir amaca hizmet etmemiş, daha çok mevcut siyasi iktidara karşı girişilen başarısız darbe girişimlerinin yargılandığı bir dönemde
kaçınılması imkansız, göstermelik değilse hiç yoktan sembolik bir yan dava olarak yürütülmüştür. Darbe öncesinde, darbe sırasında ve darbe sonrasında
gerçekleştirilen sistematik insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçların araştırılması için yapılan başvuruların ilerlemeyen soruşturmaları
bunun en güzel kanıtıdır…” deniliyor.
12 Eylül davası süresince istenen belgeler bir türlü uygun şekilde ve içerikte mahkemeye ulaşmadı. Akılda ‘devlet sırrı’ bir çok belgenin
hukuk karşısındaki dokunulmazlığı kaldı. ‘Toplumsal bir umut uyandırdı‘ dediğimiz duruma uygun noktalardan bir tanesi , çok yönlü bir organizasyonla başlayıp  toplumsal bir katliamla sonuçlanan ‘Maraş operasyonu’nun ayrıntılarına dair devlet arşivlerindeki belgelerde belirginleşti.

”Kahramanmaraş‘ta 19-26 Aralık 1978 arasında meydana gelen olayların, 12 Eylül sürecine giden yolda önemli dönüm noktalarından biri olduğu belirtilen
iddianamede, “Kahramanmaraş olayları, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin nedenlerinden biri olarak görülmektedir” ifadesi kullanıldı. Olayların ardından 26 Aralık 1978‘de 13 ilde sıkıyönetim ilan edildiği bildirilen iddianamede,
olayın, toplumda kaos oluşturmak ve askeri darbeye zemin hazırlamak isteyen güçler tarafından çıkarıldığı, etkin güvenlik kuvvetlerince de müdahale edilmediği kanaatine varıldığı” görüşü yer aldı.

Davanın yargılama aşaması boyunca ulaşılamayan belgeler, alınamayan cevaplar ve cesaret edilemeyen hukuki analizler, yeterince bilgilendirilmeyen kamuoyunun bu davaya dair beklentilerini sembolik olmaktan öteye taşıyamamıştır. Dava süreci boyunca istenen belgeler içerisindeki ‘Maraş’ başlıklı 12 Eylül davasının dosyasına giren gizli MİT belgelerinden gazetelerden haberdar olunuldu.

/Haber Cumhurriyet Link: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/337234/MiT_askeri_sucladi.html

‘MİT askeri suçladı’
MİT, 12 Eylül iddianamesinde, “darbeye giden yolda önemli dönüm noktalarından biri” olarak nitelendirilen Maraş katliamıyla ilgili mahkemeye
57 sayfalık belge gönderdi.

MİT’in 1979’da Maraş katliamıyla ilgili raporda,
olayların “sağcı-solcu veya Alevi-Sünni meselesinden ziyade Türk-Kürt meselesi görünümü verdiği” iddia edildi.
Raporda, akıncı ve ülkücü kesimlerin, Kürt Alevilerin bir Kürt devleti kurmak için çaba gösterdiklerini,
yürüyüşlerde bunu açıkça dile getirdiklerini halka yayarak tansiyonu yükselttikleri belirtildi Kenan Evren ve
Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül davasının dosyasına giren gizli MİT belgelerinde Maraş katliamı ile ilgili
çok çarpıcı bir iddianın yer aldığı ortaya çıktı.

29 Nisan 2012
Link http://t24.com.tr/haber/mite-gore-maras-olaylari-turk-kurt-catismasiymis,202720

sabah gazetesinin Aralık 2013 haberi konuyla ilgili çeşitli belgeler üzerinde sahtecilik yapıldıgının da haberi aslında;…
(kim neden bu belgeleri manipule eder? bu devam politikaları açısından önemli bir ayrntı)

10.12.2013
sabah.com.tr Link: http://www.sabah.com.tr/gundem/2013/12/10/tarafin-yayimladigi-mit-belgeleri-sahte

”ŞEFFAFLAŞAN MİT
Taraf’ın belgelerinin sahte olduğu MİT’te Hakan Fidan’ın müsteşarlığa gelmesinden sonra mahkemelere delil olarak gönderdiği orijinal belgelerin incelenmesiyle de ortaya çıkıyor.
Fidan’ın yöneticiliğe gelmesinden sonra şeffaflaşıp, mahkemelere belge göndermeye başlayan MİT’in, 28 Şubat davası iddianamesinin 331 No’lu ek klasöründe belgesi bulunurken, 12 Eylül davasının görüldüğü Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne 1 Mayıs 1977 olaylarına ilişkin hazırlanan raporları, 12 Eylül iddianamesinde Maraş katliamıyla ilgili 57 sayfalık orijinal belgeleri mahkemeyle paylaşıldı. Susurluk sürecini aydınlatacak önemli raporlar da yine MİT tarafından mahkemelere gönderildi.
MİT görevlisi Tarık Ümit’in, eski MİT Kontr-Terör Merkezi Başkanı Mehmet Eymür’le yaptığı görüşmeyi içeren bant kaydı 12 yıl sonra savcılığa gönderildi. Son olarak Hrant Dink suikastı davasına bakan mahkeme de MİT’ten belge istedi.”

Bu belgelerde ‘Maraş‘la ilgili ne vardı? Bu belgelerde Kürtlerle Alevilerle ilgili ne vardı? Bu belgelerde devrimciler ve kürt hareketi ile ilgili ne vardı?
Bundan bilen var mı? Bundan anlayan…bir hukukçu?…ya da başka bir ilgili;..
Maraş bir yangın yeridir. diyordu bir inanan… Sorma, soruşturma ve sorgulama algısı açılmış, hesaplaşma zorunlu hale gelmiştir sanki.Herkesin bildiğinin ayan olması sıkıntı işte;…
o yüzden  ‘Maraş’ yazan çok az  insandan biri, bir devrimci (Aziz Tunç) neçe oyunlarla mahpus edildi, sonra bırakıldı. Şimdi ikinci kitabıyla tekrar soruşturma açıldı. ‘DokunmA’ işte…
Bu yüzden yönelimi topyekun, ‘gizli belge‘ ve ‘devlet sırrı‘nı otokontrolle bir toplumsal gizleme hastalıgından kurtarıp, yüzüne yüzüne söyleme, sorma, sürekli soruşturma tavrına dönüştürmeli…
Toplumsal hafızamızın kanıksayarak sıradanlaştırdıgı tüm acı yüklü duygulanımlarımız özünde yine zihnimizi açacak aidiyet ve direnmeyle varolma şifrelerini barındıran bir insani güç barındırıyor olmalı. yani bitmeyecek bir insani hesaplaşmada sonsuza kadar sorulacak  sorularımız var artık ve maalesef… Bu yüzden deşifre olmuş bir opreasyonda katilin kim oldugunu elbet bulacaktır ortak hafıza; netleştirip bir insanlık sucu olarak resmedecektir. Birilerinin bu soruları fısıldayarak bile soruyor olması , ‘kaçılmaz’ bir çığlık yaratmak için yeterli… Her çığlık bir uçurumda bin gün olur. Gün olur mit belgeleri ve tüm kirli bilgileriyle bu devru devran da yalan olur ; O vakit Maraş da gönüle yar, başka bir diyar, başka bir ‘memleket’ olur ..

(bu da dilek: sar ate elıf u ate cannê)

HBVAK Vakfı; karanlık içgüdüler kaybolmaya mahkûm edilecektir

Kamuoyuna;

Mizah, yaşamın güldürücü yönünü ortaya çıkaran bir sanat türüdür. İnsanı gülmeye ve düşünmeye yönelten; karikatür, konuşma ve yazı sanatıdır. Mizah eserleri sadece şaka ve güldürme amacıyla insanlara aktarıldığı gibi; belli “fikirleri ifade” etmek için de ortaya konulabilir. Mizah; aynı zamanda bir kişinin topluma bakışını aks ettiği bir biçemdir. Mizah, kısaca; özgürlüğün ve fikir hürriyetinin dümdüz bir yansımasıdır. Mizah; kaçınılmazdır!

7 Ocak 2015’te, Fransa’nın başkenti Paris’teki “Charlie Hebdo”’dergisinin uğradığı “inanç sosuna büründürülmüş” vahşi saldırı; yalnızca “Charlie Hedbo”ya yapılmamış; hür düşünce ifadesini savunan ve bu doğrultuda yaşayan diğer tüm bireylere ve toplumlara da yapılmak istenmiştir.

Bu yaşamsal bir tehdit haline dönüştürülmek istenen “gözdağı” yaratma sevincinin saikini sorguladığımızda; değil “Peygamberin intikamını almak”; yalnızca korku halinde sindirilmiş topluluklar yaratma üzerine çizilmekte olan yepyeni bir senaryo taslağını görmemiz kuşkusuzdur. Yeryüzündeki hiçbir “inançla” bağdaşmayan bu taslak; temelsiz, ilkel, başıboş, düzeysiz, sefil ve kanla yoğurulan bir “yaşam özlemini”nin sınırlarını çoktan çizmiştir kâğıt üzerinde. Gözlerimizle gördüklerimiz ise, bu “inanç sosu”nu bir kova ile ne yazık ki, kendi başından aşağı döken figüranlardır; özlem için “savaşan”.

Bu korkunç özlem; tam da bu zamanlarda, yalnızca Ortadoğu’nun üzerine kara bir bulut gibi çöktüğü sanılan vahşetin, tüm dünyaya bir tür geri-bildirimidir. Bu korkunç özlem; neredeyse tüm insanlığı saran bir karanlığın baş temsilcisidir. Bu korkunç özlem; yalnızca “efendilerine” hizmet eden bir insan neslinin hayal edildiğinin bizatihi göstergesidir. Bu korkunç özlem; kulakları ve ağzı kapalı olarak, gösterilen hedefe düpedüz yürüyen aklı boş güruhların; “efendilik” hayallerinin bir temsilcisidir. Bu korkunç özlem; insanca ve insan hakkından yana ne varsa; yeryüzünden silip süpürmeye azmetmiş; inancının en temel direği olan “Allah’a şirk koşma”nın ne demek olduğunu aslında bizzat gösteren; savunduğunu düşündüğü inancın “temsilcileriymiş gibi” kendilerini süsleyip insanlığa tanıtan; ancak esasen bu Dünya’dan başka gidecek bir yeri olmayan bir kofluğun göstergesidir. Bu korkunç özlem; “insana” düşmandır ve bu korkunç özlem; her katliamına bir “kılıf” uyduracak kadar gözü dönmüş nesiller yetiştirmeye and içmiş bir başkalığın özlemidir.

Bugün, bu yaşam tecrübelerini ve insan haklarını hiçe saymaya kalkan bu yaşam özleminin gönüllü temsilcilerine; yaşamsal hakları savunan bireyler ve halklar olarak karşı durmak zorundayız.

Bizler Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı olarak; “Charlie Hebdo” Dergisi’ne yapılan bu alçak saldırıyı esefle kınıyoruz. Saldırıda hayatını kaybedenlere karşı; toplumsal bir vicdan taşıdığımızı belirtiyor; bu korkunç içgüdünün bayrağını taşıdığı saçmalığın, inanç kavramı ile uzaktan yakından örtüşmediğini; daha çok “kanla beslenmek” adına yapılan son derece bilinçli çabalar olduğunun bilinciyle hareket ediyoruz.

Yeryüzünde aydınlık ve ilim neferi insanlık var olduğu sürece; karanlık içgüdüler kaybolmaya mahkûm edilecektir.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı

Sara’yı anlamak ve sahiplenmek

HÜSEYİN ALİ

Kürdistan halkının ve Dersim’in isyanın kızı, Seyid Rıza’nın gerçek torunu, Kürt kadınının özgürlük ruhu ve onuru Sakine Cansız bundan iki yıl önce Paris’te alçakça katledildi. Planlı bir biçimde katledildi. PKK’nin kurucusu olmanın intikamı alınmak istendi. Kürt Özgürlük Hareketi yönetimi şahsında tasfiye edilmek istendi. Bu katliam kültürel soykırımcı Türk devletinin katliamıydı. Bu nedenle Sakine Cansız’ın, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’le birlikte katledilmesini Kürt Halk Önderi ikinci Dersim 38 soykırımı olarak tanımladı.

Sara kişiliği, Dersim 38 soykırımına verilmiş bir devrimci intikam cevabıydı. 38 soykırımına öfke abidesiydi. Soykırımcı Türk devletine inat yenilmez direniş abidesiydi. Zaten yürüyüşüyle Türk soykırımcı devletine meydan okuyan bir dağ gibiydi. Yürüyüşü, soykırımcı Kürt düşmanının üzerine yürüme yürüyüşüydü. Her zaman yürüyüşü böyle olmuştur. Dersim soykırımını saçından tırnağına kadar hissettiğinden bir duygu volkanıydı. Duygusal kişiliği Dersim soykırımını sürekli hissetmesinden, unutmadan her an yaşamışından ileri geliyordu. “Unutmak ihanettir” sözünü yaşamının her alanında ve kişiliğinde ortaya koyan değerli Dersim evladıydı. 38 soykırımından intikam alıp kendisini ve Dersim’i özgürleştirmek isteyen bir Kürdistan devrimcisiydi. Özgürlük tutkusunu en fazla kadınlar yaşar, en büyük devrimciliği kadınlar yapar, gerçeğini kendisinde somutlaştıran ve tüm kadınlara yayan bir öncü kadın devrimciydi. Tüm kadınların onurunu temsil eden, bu sorumluluğu hisseden bir özgür kadın önderliğiydi. Saçından tırnağına kadar özgür yaşamın sembolüydü; saçından tırnağına kadar en güzel özgürlük romanının kahramanıydı. Sara böyle bir tarihsel kişilikti. Yaşamı da böyle oldu; şehadetiyle yarattığı etki de böyle oldu. Bugün yaşamın ne olduğunu Kürt gençleri ve Kürt kadınları Sara’dan öğreniyorlar. Yaşama nasıl anlam verilir Sara’dan öğreniyorlar. Kürt kadını akın akın kapitalist modernist yaşama; kültürel soykırımcı sömürgeciliğin yaratmak istediği yaşama isyan ederek Özgürlük Hareketi saflarına koşuyorsa, bu etkiyi, bu çekiciliği yaratan Sara kişiliğidir. Sara’nın ruhundaki özgürlük tutkusunun yarattığı Kürt kadın gerçeğidir.

Sara bütün yaşamıyla, dik duruşuyla kültürel soykırımcı sisteme, baskıcı sömürücü sistemin son temsilcisi kapitalist modernist sisteme karşı direnmeye devam ediyor. Tüm direnişlerin mayası olmaya devam ediyor. Yenilmez özgürlük savaşçılığını ve direnişçiliğini ortaya çıkarıyor. Katilleri bu katliamı planlayarak istedikleri kadar Sara’yı öldürdüklerini sansınlar; Sara 2013 9 Ocak öncesinden daha büyük ve daha güçlü biçimde savaşmaya devam ediyor; savaşmaya devam edecektir. 2013 yılında Sara iki yoldaşıyla birlikte katledildi. Sara şahsında kadın Özgürlük Hareketi darbelenip Kürt Özgürlük Hareketi’ne ağır bir darbe vurulacaktı. Gelişmeler tersi oldu. 2014 yılında Kürt Halk Önderi’nin Kadın Özgürlük Çizgisi, Dünya Kadın Özgürlük Hareketi’nin öncü gücü haline geldi. Bunda en büyük çaba Sara’ya aittir. Kürdistan kadın özgürlük çizgisine özgürlük ruhunu veren Sara’ya aittir. Dolayısıyla 2014 yılı aynı zamanda Sara’nın özgürlük ruhunun zafer yılı olmuştur.

Sara daha genç yaştayken Apocular grubundaki özgürlük ruhunu görmüştür. Kendisindeki özgürlük ruhu ve isyana sadece bu grubun cevap olduğunu görmüştür. Bu nedenle katıldıktan sonra şaşmaz ve sarsılmaz biçimde bu hareketin öncü militanı olmuştur. PKK’nin kurucusu 22 kişiden ve 2 iki kadından biri olarak mücadelesini sonuna kadar sürdürmüştür. Kürt Halk Önderi’nin kadın özgürlük çizgisine büyük bir heyecanla sarılmıştır. Bu çizgiyi tarihin kadınlara sunduğu en büyük ödül olarak görmüş, titizlikle sahiplenip korumak için her anını bu çizginin militanı olarak yaşamıştır. Ancak bu çizginin korunarak gerçek Apocu olunacağını, gerçek PKK’li olunacağını çok iyi anlamıştır. Önder Apo’nun esaretinden sonra bu çizgi kadınlara emanet edilen; Önder Apo’nun taşınması ve taşırılması gereken yarım kalmış destansı çalışması olarak görmüş ve buna göre yaşamış ve buna göre mücadele etmiştir. Bu tutumuyla da Önder Apo’yla yoldaş olmayı layıkıyla yerine getirmiştir.

Tüm insanlık, tüm devrimciler, sosyalistler, Kürt kadınları başta olmak üzere tüm dünya kadınları Sara’ya sahip çıkmalıdırlar. Bu, Sara’ya karşı, Kürt Halk Önderi’nin geliştirdiği kadın özgürlük çizgisine karşı borçlarıdır. Tüm kadınlar her yerde meydanlara çıkmalı, Sakine Cansız’ın Kadın Özgürlük Mücadelesi’nin izinde yürüyeceklerini göstermelidirler. Kadına ve kadın Özgürlük Mücadelesi’ne karşı sorumluluklarını yerine getirmek için bunu mutlaka yapmalıdırlar. Bu büyük devrimci ve özgürlük savaşçısına sahiplendiklerini tüm dünyaya göstermelidirler.

Şehadetinin üçüncü yılında büyük yoldaşımız Sara’yı minnet, sevgi ve saygıyla anıyor, onun anısını, devrimci duruşunu her zaman yaşatacağımıza ve özlemlerini gerçekleştireceğimize olan sözümüzü yeniliyoruz.

Alevi ortak aklı

Geçtiğimiz hafta sonu Alevileri ilgilendiren iki önemli toplantı yapıldı. 3 Ocak 2015’de “Dersim Alevi Çalıştayı” Kürt Alevilerin en önemli merkezi olan Dersim’den Alevi sorunlarını değerlendirerek, gelecekte yapılması gereken çalışmaları ele aldı. 4 Ocak 2015’te ise İstanbul Maltepe’de Alevi Federasyonlarının katıldığı “Ortak Akıl, Ortak Duruş, Alevi Birlik Danışma Toplantısı” gerçekleştirildi. Bu toplantıda da eşit yurttaşlık hakkı mücadelesi kapsamında, cemevlerininin yasal statüye kavuşturulması, zorunlu din derslerine karşı mücadele başta olmak üzere, Alevi kurumları arası birliğin sağlanması için izlenecek yol üzerinde duruldu. Her iki toplantıda da Alevi kurumları arasındaki ilişkilerde birlikteliğe duyulan ihtiyaca dikkat çekildi. Bunun sağlanması için yapılması gerekenler üzerinde tartışmalar yapıldı.

Tüm eksikliklerine rağmen bu çalışmaların Alevi toplumu için hayati önemde çalışmalar olduğunu belirtmek gerekmektedir. Aleviler kendi sorunlarını, kendileri arasında tartışır ve beklentilerini kamuoyuyla paylaşır bir düzeyde hareket tarzını yakaladıklarını bu toplantılarla ortaya koydu.

Dersim çalıştayı Alevilerin en can alıcı meselesine sonuç bildirgesinde yer verdi. “Alevi sürecinde yaşanan sarsıntı, kaos ve savrulmanın esas sebebi ikrardan kopuş olduğu tespitine gidilmiştir. Bu anlamda yaşanmakta olan kaos halinin önüne geçmenin yolu, cümle insan ve varlığa olan ikrarımıza yeniden sahip çıkmaktan geçmektedir.” Sorunların aşılması konusunda da “Çalıştayımız, Aleviliğin genel sorunlarının çözümü ve geleceğe taşınma mücadelesinde tüm musahip Alevi örgütleriyle ortak mücadele platformlarının oluşturulmasını ve mücadele birlikteliğini savunur ve bunun gerçekleşmesi için çalışma yapmayı kararlaştırmıştır” demektedir.

Yoğunlaşmış bir tartışmanın sonrasında şekillendiği belli olan yaklaşım sonuç bildirgesine yansımış. İkrarın tarihin derinliklerindeki mirasımız, yaşamsal bir ilke ve geleceğe bırakacağımız miras olduğu bilince çıkarılmıştır. Bunun dillenmesi öze dönüşünde resmini ortaya çıkarmış Dersim’de. Dersim’in tarihine yakışır bir tespitle Alevi Çalıştayı dönemsel yürüyüşünü başlatmıştır. Emeği geçenleri kutlamak gerekiyor.

İstanbul’daki toplantıda da eşit yurttaşlık hakkı, zorunlu din dersi, cemevlerinin yasal statüsüye kavuşturulması üzerinden yapılan tartışmalar sonrasında, 8 Şubat 2015 tarihinde tüm Alevi kurumlarının katılımın esas alındığı büyük bir mitingin organize edilmesi kararı aldındı. Bu karar ile şimdiye kadar sokağa inmemek için direten, sokakta hakkını arayanları suçlayan iki Alevi federasyonu  da hak arama mücadelesinde “sokağa inme” kararı vermiş oldu.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen bu sürecin seçimler öncesinde gündeme gelmiş olması, Alevilerin bu çalışmalara kaygı ile yaklaşmalarına vesile olmaktadır. Bu kaygılar yersiz de değildir. Alevi kurum başkanları başta olmak üzere, birçok yöneticinin seçimler üzerinden hesaplar yaptığı bilinmektedir. Alevi taleplerinin, sorunlarının seçimlere kurban edileceği, Alevilerin enerjisinin seçimler için pazarlık malzemesi yapılacağı korkusu Aleviler içinde vardır.

Alevi kurumlarının görevi bu kaygıları dile getirenleri susturmak değil, kaygıları giderecek adımlar atması, örgütlemesi ve istismara mahal vermeyecek bir açıklıkla hareket etmesidir. Bunun yolu da tabanını tartışma sürecine dahil etmesidir ki; bunun için bölgesel toplantılar yaparak, ilkeler üzerinden tartışmaların önünü açmalıdır. Geçmişin eksiklikleri hataları üzerinden yürütülecek tartışmalar sonrasında varılacak olan mutabakatın kendisini besleyen bir güç olduğunu bilmelidir. Hata yapanlar, yanlış yapanlar açık yüreklilikle bunu dile getirmelidir. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak uzun yol alınmaz. Bu mümkün değildir.

Alevi kurumları, federasyonları geçmişin hesabını verdiği gibi, geleceğe dair tavrını, yolunu, yordamını ortaya koymalıdır. Yoksa bu çalışmanın okunması seçim üzerinden olmaktan öteye gidemiyecektir. Ortak akıl bunu söylemektedir, bunu göstermektedir.

Kobane de semah dönenler

Tarih 26 Mart 922, Yer Bağdat

Bir sabah vaktiydi, güneş tamda mor renklerle doğuma hazırlandığı vakit. Derisi yüzülmeye başlanmıştı. Hallacı Mansur “Ennel- Hak” dedi, çektiği tüm acılara inat. Derinin yüzülmesi, korku geleneğinden geliyordu, biliyordu Hallacı Mansur. Elinde palalarla yaklaşıyordu cellât, dişlerinde siyah bir gülüşün mide bulandıran kokusu. Acaba neyi yok edeceğini düşünüyordu? Yine dişlerini sıkarak “Ennel-Hak” diye bağırdı Hallacı Mansur. İşte, hakikat ve aşk uğruna diri diri soyuluyordu teni. Demek ki derinin kanaması aşktandı.

Tam 1093 yıl sonra başka bir ülkede başka bir surette

Çok genç bir kadın büyük bir sır taşıyor içinde… Ve bu kadın masallar ülkesi olarak bilinen, büyüleyici memlekette birazdan yapacakları yolculuklarını düşününce gülümsüyordu… Derin bir nefes çekiyor… Arkadaşlarından ayrılırken derin bir sızıntı duymuştu, ince yakan… Bir hafta sadece olmuştu bu kente gelişi. Ama bu kentin ruhunu, yücelticiliğini, güzelliğini yoğun yaşamıştı. Onun için önemli olan anı yoğun yaşamak, anlamlı yaşamaktı. Ne istediğini, ne yapmak istediğini iyi biliyordu. Düşmanını da iyi tanıyordu ayağı terlikli, uzun sakallı, siyah çarşaflı gözleri kanlı…

Tarih 5 Ekim 2014 .

Saatine baktı, artık mermisi kalmamıştı… Güneş uzun ışıklarını çekmeye başlıyor… Gülümsüyor… Artık gözleri açık gitmeyecekti… Parlayan gözleriyle etrafa bakıyor, kente, ağaçlarına……ve bedenin patladığı an.  Bombaların değil, bedenin patladığı an.

Bir çığlık duyuldu, Kobane’den. Coşkulu cesur, sevgi dolu bir seslenişti. Uyuyan beyinlere tutsak yüreklere bir çağrı. Baharda esen sıcak bir meltem gibi dalga dalga yayıldı, ruhsuzlaştırılmış bedenlere.

Yüreğindeki sevgi ve ışık sonsuzluğa cesurca koşuşun iliklerine kadar titretti…

O gün bu ismin bütün ağızlarda dolaşması ve bir Ülkede boydan boya yayılması nedensiz degildi.

Kadınlar güldü o gün. Yeni doğan her kız çocuğun adı: Arin Mirkan dı artık

Kadınların özgürlük etrafındaki birliğini sağlama azmiyle, beş bin yıldır paramparça edilmiş kadın gerçekliğini bütünleştirmek, birleştirmek ve bir adım daha özgürlüğe yakınlaştırmak için Kobane de elleri kalaşnikoflu, saçları örgülü, güler yüzlü, parlak gözlü kahraman kadınlar, şehirlerini, ailelerini hayatlarını ortaya koyarak koruyorlar ve bu uğurda gözlerini kırpmadan ışık oluyorlardı.

Her gün katledilen kadınların, canına kıyan kadınların, intihara sürüklenen kadınların sorunlarına, dertlerine çözüm bulmak için yoğundular.

Ömürlerinin baharında İŞİD zulmün, katliamın ve baskının gölgesinde yükselen sistemin şatolarını yıkarak, onurlu bir hayat ve onurlu bir aşk için kendini bu şehirin özgürlüğünde, özgürlüğünü de kendilerinde eriten bu yürek taşıyıcılarını anlatmak hiç mi hiç kolay değildir? Onlar ki insanın, kelebeğin, kuşlarının, çiçeğin, karıncanın, toprağın, suyun ve hayat soframızda daha doğmamış yarınların hakkı için örülen bütün korku duvarlarını yıkarak, özgür bir inanç, özgür bir kimlik ve bir dilin özgürce yaşaması için bedenlerini ışığa, ışığı da bedenlerine dönüştürdüler. Aydınlanıyorsa şimdi eğer yüzümüz, kaynağı bu ışıktır…

İşte aşk, hakikat ve uğruna direnen kadınlar.

kadınlar ki kanayan yaralarını şifa

Yaşamlarını hakikat yolunda sır yaptılar….

Semaha durdular Kobane’de… Semaha döndüler zülmün çarkına inat.  Güzel bir dümya aşkıyla bizleri yaktılar.  Yüreklerimize cesaret tohumlarını saçtılar…

Saraların izinde genç bir kadın FİDAN DOĞAN

ÜLKEM ZEREMYA

Duyarlılığı, sevgisi sadece ailesi ile sınırlı değildi. Tüm insanlara karşı duyarlı, kalbi temizdi. Yediden yetmişe insanlarla diyalog kurup bir örgütlülük yaratabiliyordu. Onun negatif enerji saçtığına rastlanmazdı. Varsa bir sorunu, sabırla onu rayına koymayı bilirdi.
Fidan, yüzlerce insanın katline sebep olan Maraş Katliamı‘ndan 4 yıl sonra, henüz katliamın yaraları kapanmamışken, Ocak‘ın 17‘sinde gelir dünyaya Fidan. Kürtlüğün yasak, kadınların hiçbir söz hakkının olmadığı bir dönemde Kürt kadınlarının ilk örgütleyicilerinden, ilk kadın gerillalarından Besê Anuş’un izini sürecek olan bu kadın, kısa ama anlamlı ve soluk soluğa bir serüvene revan olacaktı.
Sürgün yollarına düşeceği çocuk yaşına kadar, köyü Xançiplak‘ta kalacaktı. 9 yaşında göç edeceği mülteci kamplarının soğuk yüzüyle karşılaştıkça ülkesini, köyünü daha çok özleyecekti. Mültecilik onu derinden etkileyecek, ülke hasretini perçinleyecekti. Fransa’nın Strasburg kentinde orta ve lise öğrenimini görecekti. Ailesinin yurtsever olması O’nun daha çocuk yaşta Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni tanımasını ve ona ilgi duymasını sağladı. Strasburg Kürt Kültür Derneği’nde kültürel etkinliklere katıldığı dönemlerde Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne ilgisi büyüdü.
15 Şubat 1999 tarihi, her Kürt ferdi gibi O’nun yaşamında da yeni bir miladın başlangıcı olacaktı. Fidan artık güneşi getirmeye, onunla yoldaş olmaya karar vermişti. Artık Fidan, Rojbîn olmuştu. ‘Rojbîn’; yani güneşi getirmek!
Rojbîn, gülümsemeyi hiç eksik etmezdi yüzünden. Adı gibi girdiği her ortamı gülüşü ile aydınlatır, huzur saçardı. O’nun bahar tebessümlü yüzüne bakanlar, “Kurban olayım gülüşüne” derdi. Onun için sarf edilen her sözün, her kelimenin anlamı vardı. Saf bir yüreği vardı. Aynı zamanda o berrak yüreğini akıl ile buluşturmayı da çok iyi biliyordu. Duyarlılığı, sevgisi sadece ailesi ile sınırlı değildi. Tüm insanlara karşı duyarlı, kalbi temizdi. Yaşam hakkının kutsallığından, taşıdığı insan sevgisinden, can kurtarma isteminden kaynaklı, tıp okumayı, doktor olmayı istiyordu. Genç yaşına rağmen halk çalışmalarında önemli bir düzey yakalamıştı. Sosyal yapısı gereği insanlarla kaynaşmayı çok çabuk öğrendi ve yüzlerce Kürt’ün gönlünde taht kurdu. Yediden yetmişe insanlarla diyalog kurup bir örgütlülük yaratabiliyordu. Rojbîn arkadaşlarına, dostlarına, sevdiklerine karşı açık ve hesapsızdı. Onun negatif enerji saçtığına rastlanmazdı. Varsa bir sorunu, sabırla onu rayına koymayı bilirdi.
Kıvır kıvır saçlarının altında sımsıcak bakan gözleriyle insanın içini ısıtırdı. Sevgi dolu, mütevazı yüreği, asi, dimdik, eğilmeyen başıyla haksızlığa meydan okurdu. Bu genç ve yetenekli kadın gençlik, kadın ve diplomasi alanında aktif mücadele yürüttü.
İlk iki yıllık pratiğinden sonra diploması çalışmalarına; 9 Ocak 2013′te hunharca katledildiği Kürdistan Enformasyon Merkezi’nde başlamış, herşeyi sıfırdan öğrenmişti. Günü hiçbir zaman tesadüflere ve belirsizliklere terk etmeden, kendini fazlası ile yaşam karşısında sorumlu görürdü.
Fransa ve Belçika başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde diplomatik faaliyetler yürütüyor, kurum temsilcileri, belediye başkanları, milletvekilleri ve bakanlarla görüşüyordu. Rojbîn emeğin başarısına çok inanıyordu, bu nedenle inancında çok ısrar ediyordu.
2007 yılında Kürt Halk Önderi Öcalan’ın zehirlenmesine karşı CPT’nin İmralı adasına bir heyet göndermesi talebiyle gerçekleştirilen ve 39 gün süren açlık grevi eyleminin dış kamuoyuna dönük sözcülüğünü yapmıştı.
Tüm görüşmelerinde Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin barışçıl çözüm taleplerini dillendiriyordu. 2011 yılında Rojbîn ilk acemilik yıllarını yaşadığı Paris Kürdistan Enformasyon Merkezi’ne, bu kez sorumlu olarak dönecekti. Rojbîn artık Fransa’nın tüm diplomatik alanlarından sorumlu KNK temsilcisi idi. İlişkide olduğu Kürt Fransız dostları, Rojbîn’in şefkatli sesi ve güven veren duruşu karşısında adeta büyüleniyorlardı. O’nun için ‘karizmatik ve elegant bir kadın diplomat’ ibaresini kullanacaklardı. Sosyal forumlardan, senatolara, parlamentolardan Avrupa Konseyi’ne kadar siyaset ve diplomasi gibi mekanların Kürt delegasyonunun diplomatik figürü olacaktı.
2010 yılında yıllardır özlemini çektiği, ülke topraklarına kavuşacak, hasret giderecekti. 9 ay sonra daha donanımlı, daha güçlü, daha kendine güvenen bir duruşla çalışmalara geri dönecekti. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik geliştirilen 15 Şubat Uluslararası Komplosuna ilişkin katıldığı bir televizyon programında şöyle diyecekti;
”15 Şubat günü, her Kürt için kara gün olarak nitelendiriliyor. Çünkü 15 Şubat gününde esir alınmak istenen sadece Önderliğimizin fiziği değildi. Bir bütünen Önderliğimizin ideolojisi, çizgisi, düşüncesi, bununla bağlantılı olarak Kürt halkının mücadelesi… Ve Kürt halkı esir alınmak istendi.”
Onu bu kez de 1 Mart 2012′de yine Strasbourg’ta, tarihi bir eylemin etrafında çırpınırken görecektik.
15 Kürt’ün, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlük, sağlık ve güvenlik koşullarının sağlanması için bedenlerini ölüme yatırdığı zaman, tüm kurum ve kuruluşların kapısını tek tek çalacak, destek isteyecek, bu tarihi eylemin diplomasi ayağını yürütecekti.
Rojbîn katledildiği kara güne kadar çalışmalarına aralıksız devam etti, dünyanın dikkatini Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne çekme gayretinde oldu. Rojbîn ve arkadaşlarına sıkılan kurşun aslında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tüm Ortadoğu’yu etkileyecek olan demokratik çözüm sürecine sıkılmıştı.
Yüzyıllardır Türk-Kürt savaşını körükleyip bunun rantını yapan hegemon güçler devreye girerek, olası barış ihtimaline ket vurmak istediler.

Barıştan böylesine korkanlara ise Kürt halkı Rojbînlerin mücadelesini daha da büyüterek yanıt verdi, vermeye devam ediyor.

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Kobanê’ye baktık Dêrsim’i gördük!..

Şengal ve Kobanê’ye bakan Kürt Aleviler, bir yandan Koçgîrî, Dêrsim, Maraş ve Sivas katliamlarında yaşadıkları acıları yeniden yaşarken; bir yandan da IŞİD vahşetine karşı kadın, erkek bütün direnişçiler şahsında Seyid Rızaların, Alîşêrlerin, Besê ve Zarîfelerin baş eğmez direnişçiliğini gördüler. Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, toplumsal sorunları, o sorunları daha da derinleştiren ve mağdurlarını daha da inciten hamlelerle birlikte gündem yapıyor. Kürt açılımı, Alevi açılımı, Dêrsim açılımı… Kürt sorununda çözüm süreci için ümitvar açıklamaların yapıldığı ve İmralı görüşmesinin gerçekleştiği gün Irak Şam İslam Devleti örgütünün (IŞİD-DAİŞ) Türk ordusunun detemindeki sınırüstünden Kobanê’ye saldırmasına göz yumuluyor veya saldırı birlikte planlanıyor. Alevi açılımından bahsedildiği, bazı Alevi şahsiyetlerle görüşüldüğü günlerde sosyal yaşamın tamamen devletçi İslama göre düzenlenmesinin önemli bir adımı olan eğitim sisteminin daha anaokuldan itibaren şekilci Sünni İslami formata göre düzenlenmesinin toplantıları yapılıyor. Dêrsim Katliamı’nın gündem yapıldığı ve Dêrsim’e zulüm yapıldığının itiraf edildiği günlerde Türk ırkçıları Dêrsim’e hakarete davet ediliyor ve Dêrsimlilere hafızalarda kökleşmiş acıları yeniden yaşatılıyor…

Kürt sorunu, Alevi sorunu ve Dêrsim sorunu farklı sorunlar gibi gündemleştirilseler de, her üç sorun aslında tek bir sorundur; suçlular ve mağdurlar değişmiyor…
Dêrsim; Kürt etnik ve Kızılbaş Alevi inanç kimliğiyle Türk-İslam esaslı ulus devletin en zalimane öfkesini kustuğu, 90 yıldır yok etmek için her türden kaba vahşeti ve ince yöntemi devreye soktuğu, ancak sonuç olarak, amacına tam ulaşamadığı direnişin mekanı. Tarih boyunca kendi kendine yeten, devlet ve iktidara ihtiyaç duymadan tüm yaşamsal gereksinimlerini özgün üretim ve sosyal ilişkiler (ocak, aşiret) sistematiğiyle karşılayan, moral ihtiyaçlarını da bu doğal toplumsal sistemin paylaşımcı, dayanışmacı komünal değerleriyle inşa etmiş özgün bir toplumsallığın mekanı…

Dêrsim’in suçlusu kim(miş)?..

AKP hükümeti ve diğer düzen partileri, hem Seyit Rıza’nın idamı hem de 1937-38’de Dêrsim’de gerçekleştirilen soykırım konusunda kamuoyunu, “katliam oldu, olmadı”, “Atatürk’ün haberi vardı, yoktu” veya “aslında ölenlerin sayısı fazla değildi” gibi ciddiyetten, vicdandan ve insani duygulardan yoksun, basit bir tarzda ele alıp yönlendiriyor. Sanki yeni bir şey keşfediliyormuş ve her şey o tarihlerde olmuş, bitmiş gibi, bu gün de devam eden realiteden kopuk tartışmalar yürütülüyor. Tartışmalarda, yaşananların asıl sebepleri, tekçi Türk-İslam kimlikli ulus devletin zihniyeti ve Türk-İslam olmayan halkların sistemli bir şekilde nasıl ya fiziki katliam ya da asimilasyonla yok edilmek istendikleri ve bu politikaların halen yürürlükte olduğu gerçeğine pek vurgu yapılmıyor. Güya Alevi inanç önderi sıfatı taşıyan bazılarının (İzzettin Doğan gibi) ise, neredeyse, “aslında devletin ve yöneticilerin katliamdan haberi yoktu, alt düzey bazı askerler yaptı” şeklinde sözleri ifade ederken, yüzleri bile kızarmıyor.

Bunlar ‘pozitif’ tartışmalar olarak öne çıkarken, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve bazı Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekillerinin, Seyid Rıza ve Dersimlileri suçlu gösteren, “medeniyetten nasibini almamış Dêrsimliler devlete karşı ayaklandıkları için imha edildiler (!)” şeklindeki ırkçı Türkçü görüşten bahsetmenin anlamı bile yok. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, “gidemezsin” restine karşı Dêrsim’ê gidip Valilik bahçesinde kendi koruma görevlilerine hitaben Seyid Rıza’ya ‘terörist’ ve Dêrsim direnişi için ‘terörizm’ hakaretinde bulunması, Türk devletinin 90 yıllık Kürt ve Kızılbaş inkarında hala ne kadar ısrarcı olduğunu ve Dersimlilerin acılarını ancak hakaret ederek gündemleştirebildiklerinin göstergesi oldu.

Tartışmalar, dönemin siyasi ve askeri kişiliklerinin ve o dönemin iktidarı CHP’nin katliamdan ne kadar sorumlu olduğuna odaklansa da, yaşananların Türk ulus devletinin, kendi kimlik ve toplumsal değerleriyle özgür ve özerk yaşamak isteyen Dêrsimli Kızılbaş Kürtlere yaptığı bir katliam olduğu açıktan dillendirilmiyor. Devlet, devletin ırkçı ve tekçi zihniyeti ile bu zihniyetin anayasası, kurumları ve uygulamalarıyla hala ayakta olması da görmezden geliniyor. Oysa, sorun, kimin bu devleti yönettiği değil, bu devletin tekçi ulus ve Türk-İslam olmayana yaşam hakkı tanımayan zihniyeti ile bu zihniyetle şekillenen yasal ve kurumsal yapısıdır.

Devletin tekçi, Türk-İslamcı zihniyeti, bu zihniyet üzerine şekillenmiş anayasası ve kurumları köklü olarak değişmeden ve tüm etnik ve inanç topluluklarının yaşamlarını kendi iradeleriyle şekillendirebilecekleri yeni demokratik bir rejim oluşturulmadan, ne Dêrsim’de yaşanan katliamların bir daha olmayacağının garantisi olabilir ne de halkların huzura erebileceği. Devlet ve mevcut siyasi iktidar eğer gerçekten bu konuda adım atma cesaretine sahipse, KCK yöneticisi Besê Hozat’ın vurgu yaptığı gibi; “Kürtlerin özerklik taleplerine evet demeli. Dersim’i özerk bir bölge olarak tanımalıdır…”

Dêrsim’ê sahip çıkmak ne demek?

1937-38’de Dersim’de katledilen; o tarihlere kadar hiç bir egemene baş eğmemiş, teslim olmamış; dağı, toprağı, suyu ve kutsal mekanlarıyla kendi kendine yeten ve sorunlarına kendisi derman olabilen dayanışmacı, paylaşımcı toplumsal sistem, o özerk (ocak, aşiret) sistem içinde toplumu birarada tutan kimlik, inanç ve kültürel değerler ile bu değerlerin oluşturduğu toplumsallığa yön veren halk önderleriydi…
Soykırım uygulamasıyla Dêrsimin Kızılbaş Kürdü dilinden, kimliğinden, yurdundan, doğasından, inancından, kutsal mekanlarından, kültüründen ve kendisini var eden toplumsal doğasının tamamından koparıldı. Bu gün eğer Dêrsimliler ve tüm Kızılbaş Kürtler anıya ve kendi öz hakikatlerine bağlılıktan bahsecekse, bunu ancak bu değerlerle yeniden buluşmayla gerçekleştirebilirler. Yani dile, kültüre, Kızılbaş Aleviliğin paylaşımcı ve dayanışmacı komünal değerleriyle ve bu değerlerin şekillendiği köylere, toprağa, yurda sahip çıkmakla toplumsal hakikatle buluşulabilir…

Toplumsal hakikat ancak bu öz değerlerde aranabilir; aksi taktirde bu gün yaygın bir şekilde yaşandığı gibi; tamamen şekilci, hiç bir toplumsal anlamı olmayan yabancı ritüel ve seremoniler içinde kendisini kaybeden, gittikçe kendisine ve öz değerlerine daha fazla yabancılaşan bir toplumsallığın gelişimine hizmet etmekten kimse kendisini kurtaramaz.

Kobanê’ye bakarak Dêrsim’î görmek…

Alevi örgütlenmesinin ağırlıklı kitlesini Kürt Aleviler oluşturmasına rağmen, bu oluşumların Seyid Rıza ve Dêrsim gündemi konusunda devleti ve devletçi bakışı zorlayıcı bir tutum geliştirebildikleri söylenemez. Tabandaki gözle görülür ilgi net olarak görülse de, Alevi siyaseti, bu ilgiye denk bir pratik yönlendiricilik etme cesaretini gösteremiyor. Genel Alevi hareketi, Halkların Demokrasi Partisi (HDP) ve Demokratik Alevi Hareketi’nin (FEDA, ÖDAD, vs.) etkinlik ve çağrılarının gerisinde kaldı. Bu da, hak talebini yalnızca mevcut iktidara veryansın etmek olarak algılayan Alevi siyasetinin, Kürt ve Alevi kimliklerini sorun gören tekçi Türk-İslamcı rejimi sorgulama cesaretinden hala yoksun olduğunun göstergesidir…

Ayrıca, devlet ve kendisini devletçi bakıştan azade edemeyen mevcut Alevi örgütlenmesinin Kürt Alevileri, genel Kürt sorununa ilgisiz tutma çabaları, özellikle Şengal ve Kobanê direnişiyle birlikte etkisini büyük oranda yitirmektedir. Kürt Aleviler hem Şengal ve Kobanê’deki katliamlara karşı tepkilerini, hem yurtlarından sürgün edilenlere karşı misafirperverliklerini hem de direnişçilere desteklerini büyük bir içtenlik ve dayanışma duygusuyla sergilediler. Şengal ve Kobanê’ye bakan Kürt Aleviler, bir yandan Koçgîrî, Dêrsim, Maraş ve Sivas katliamlarında yaşadıkları acıları yeniden yaşarken; bir yandan da IŞİD vahşetine karşı kadın, erkek bütün direnişçiler şahsında Seyid Rızaların, Alîşêrlerin, Besê ve Zarîfelerin baş eğmez direnişçiliğini gördüler.

Gerek Adıyaman, Maraş, Antep, Malatya ve Dêrsim’den gerekse de metropollerdeki Alevi ve yöre dernekleri üzerinden, çadırlarda yaşam mücadelesi veren savaş mağduru Kobanêliler ve Şengalliler için önemli yardım kampanyaları gerçekleştirildi. Yurtiçinde olduğu gibi yurtdışında yaşayan her etnisiteden Alevilerin de Şengal ve Kobanê direnişlerine gösterdikleri ilginin önemine vurgu yapmak gerekir.

Devlet Aleviliği ve devletin Alevisi…

Alevi açılımı lafını ağzından düşürmeyen ve bu tür gündemler oluşturmada artık ustalaşmış olan AKP hükümeti, sorunu hala kendisine göre tanımlama ve İslamcı ve Türkçü bakışı içine yerleştirme gayretinde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Alevilere yönelik ayrımcı uygulamalar konusunda bugüne kadar aldığı; kimlikten din hanesinin kaldırılması, zorunlu din dersinin kaldırılması ve son olarak da cemevlerinin ibadethane olarak görülmesi yönündeki kararları konusunda oralı bile olmayan AKP iktidarı, habire ‘Alevi açılım’ demogojişiyle gündem oluşturuyor. AİHM’in Alevilere ayrımcılık yapıldığına hükmettiği cemevleriyle ilgili son kararına ilişkin, “Bir devlet, o kararı uygulamak istemezse, çeşitli oyalama taktiklerini devreye sokabilir. Alevi sorunu bir toplantıda oldu bittiye getirilecek bir konu değildir” diyen Başbakan Ahmet Davutoğlu, Aleviliği Alevilere bırakma niyetinde olmadıklarını net bir şekilde yineledi.

Hükümetin, Alevi açılımından bahsettiği süreçler aynı zamanda toplumsal yaşamın Sünni İslam algısı temelinde şekillendirilmeye çalışıldığı süreçlerdir. Davutoğlu’nun Dêrsim ve Alevi açılımını gündem yaptığı günlerde (Aralık başı) toplanan 19. Milli Eğitim Şurası, anaokulda din (Sünni İslam) dersi, din dersinin ilkokul birinci sınıftan itibaren zorunlu hale getirilmesi ve karma eğitimin ortadan kaldırılarak, eğitimin kız ve erkek öğrencilerin birbirlerini hiç göremeyeceği koşullarda yürütülmesini içeren önerileri tartıştı.

Şüphesiz Alevilerin seslerini yükseltmeleri veya bazı hukuki yolları devreye koymalarıyla, özellikle AİHM gibi uluslararası organlarda bazı pozitif kararlar alınıyor. Ancak, bu kararlar Türk hükümeti tarafından ciddiye alınmıyor. AKP iktidarı, toplumsal vicdan ve içerikten yoksun, tamamen şekilcilik üzerine oturttuğu İslamlaştırma politikasını adım adım ve adeta herkesin gözüne sokarcasına sürdürmeye devam ediyor. Bu açıdan, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, ‘devletin Alevisi’ni yaratma projesi çerçevesinde bazı ‘Alevi kurum temsilcisi’ ve şahsiyetlerle görüşmeleri sürdüreciğine dair sözlerini; AKP’nin toplumsal yaşamı tamamen devletçi Sünni İslamın şekilci kodlarıyla donatma çabasını süreceği ve Alevilerin de sözde açılım gibi yapay gündemlerle oyalanmaya devam edileceği biçiminde okumak gerekiyor. Bu politikadaki hedef ise; Alevileri, İslamcı-Türkçü rejime yedeklemek, yedek tutmaktır.

Alevilik devletten kurtarılmalı

Genel tabloya bakıldığında; aslında bir devlet Aleviliği ve devletin Alevisi bir kesim yaratılmaya çalışılıyor. Bilerek veya bilmeyerek, önemli bir Alevi kesimin de kendi inançlarının doğal toplumsal algılarıyla hareket etmek yerine, inanç farkındalıklarını ortaya koyma refleksiyle, hükümet ve devlet destekli sivil oluşumların Alevilik diye sunduğu algı, davranış, ritüel ve şekilciliğe meylettiği görülüyor. Son Yas-ı Muharrem orucu ve etkinliklerinin, Sünni İslamın Ramazan orucuyla hemen hemen aynı üslup, içerik ve anlatımlarla ele alınması, bu şekilcileşmenin bir göstergesi olarak görülebilir. Zira, son dönemlerde ritüel ve inançsal önemi olan günlerdeki etkinliklerde abartılı bir şekilde sergilenen bu ritüel ve anlatımların çoğunluğu yeni öğretilen, öğrenilen ritüel ve anlatımlardır. Alevilere adeta, ‘bakın, aslında sizin inancınız budur’ demeye getirilmektedir.

Aleviliği Alevilere bırakma niyeti olmayan AKP iktidarı kendince, tamamen Sünni algılar ve Şii İslami kavram ve sembollerle donatılmış şekilci, formel bir ‘devlet Aleviliği’ oluşturma çabasını ısrarla sürdürmekte kararlı. Bu konuda oldukça mesafe aldığı da görülüyor. Bu konuda Alevilere düşen görev, inançlarını İslamcı AKP iktidarı ve devletin inisiyatifine asla bırakmamak olmalıdır. Aleviler, açılım vs tartışmaların peşinden sürüklenerek, AKP İslamcılığının dümenine su taşımamalı. Kendi inançlarını, kendi bildikleri ve algıladıkları şekilde, kendi toplumsal kültür ve hakikatlerine uygun yaşamayı esas almalıdırlar.

Alevilerin, inançları ve toplumsal hakikatleri konusunda devlet ve iktidardan öğrenecekleri hiç bir şey yok. Yol’un düsturundan yola çıkarak; “ne ararsan kendinde ara” diyerek, kendi dil, kültür, doğa, toplum ve kutsallıklarına bakmaları yeterli. Orada şüphesiz devletin ve iktidarın sunduğu gösteriş, şekilcilik, yabancılaşma, iktidar nimeti ve maddi rantı görecemeyecekler ama sadelik, saflık, doğallık, gösterişten uzak mütevazilik, hak, hukuk, adalet, eşitlik, paylaşımcılık, dayanışmacılık ve vicdanı bolca göreceklerdir…