Ana Sayfa Blog Sayfa 6364

‘Maraş’tan ders alınsaydı Şengal yaşanmazdı’

İSTANBUL (DİHA) – “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu konferansta konuşan dönemin tanıklarından Elif Tabak, “Katliamı doğru okusaydık IŞİD’in bir vahşet yaratması mümkün olmayacaktı. Şengal, Kobanê katliamını yaşayan dostlarımın acısını en iyi anlayanlardan biriyim” diye konuştu.

Levh-î Kalem Alevi Fikir Topluluğu ve Avrupa Maraş Girişimi, İstanbul Okmeydanı Cemevinde, “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu bir konferansı düzenledi. Konferansa Sev-Der, Kürecik-Der, Hasanali-Der, Uzunpınar-Der, Uzunhasan-Der, Kaşan-Der, Güç-Der ve Köşk-Der gibi kurumları da destek verdi. Konferansın “Maraş katliamı ile yüzleşmek” adlı ilk oturumunda gazeteci Cemo Doğan’ın moderatörlüğünde dönemin tanıkları konuşmacı olarak katıldı. “Maraş 78 kültürel soykırım ve katliam” pankartının asıldığı konferans “Memleketim Maraş-Birîna Raş” isimli belgeselinin gösterimi ile başladı. Konferansta ilk sözü dönemin tanıklarından Ali Doğan aldı. Doğan konuşmasına, 36 yıl önce katliamda yaşamını yitirenleri anarak başladı.

‘Devlet kin ve nefret dilini bıraksın’

Doğan, “Bu vahşet olaylarının olmaması için neler yapmalıyız? Bizim ve yönetenlerin sorumlulukları nelerdir? İnsan olarak devletten beklentimiz eşit yurttaşlık hakkını doğru kullanmak, her türlü inanca eşit davranıp, diğerlerini ötekileştirmemek, kültürleri yaşatmaktır” diye konuştu. Türkiye’nin İnsan Hakları Beyannamesini imzaladığını hatırlatan Doğan, devletin beyannameye imza atmasının ardından sonra gelen hükümetlerin buna uyması gerektiğini ancak günümüzde uyulmadığını belirtti. Devletin kin ve nefret dilini bırakarak sevgi ve hoşgörüyü sözde değil özde yaşatması gerektiğini ifade eden Doğan, “Yaşamını yitirenlerin Alevi, Sünni, toplum kuruluşları, bakanlar tarafından anılması çok mu zor? Oralarda anıt yapmak çok mu zor? Bunlar devletin görevleri olmalı. Söylediğimizde haklısınız diyerek kabulleniyorlar ama günü geldiğinde barış elini hemen bırakıyorlar” diye konuştu.

Kerbela, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski, Şengal…

Ardından konuşan dönemin tanıklarından Şıxo Bakır, “Maraş olaylarında Maraş’ta bulunduğum dört gün boyunca anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirdiler” diyerek başladığı konuşmasında uydurma ithamlarla günlerce oradan oraya sürüklendiğini ve eziyetler çektiğini kaydetti. Bu katliamların bir daha yaşanmaması adına herkese düşen görevlerin olduğunu belirten Bakır, Maraş’tan çıkarılması gereken dersler çıkarılmadığı için Madımak’ın yaşandığını ifade etti. Bakır, “Tarihsel süreç içerisinde Kerbela, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski, Şengal gibi katliamlar karşısında bizim durup toparlanıp bir yerde örgütlenmemiz gerekir. Örgütlü toplum olmadığımız için badirelerden badirelere savruluyoruz” ifadelerini kullandı.

‘Maraş’tan ders alınsaydı Şengal yaşanmazdı’

Dönemin tanıklarından Elif Tabak ise Kürtçe başladığı konuşmasında, “Kültürlerin katliamı ile ilgili konferanstayız ama başka bir kültürün dili ile sorunlarımızı dile getiriyoruz” diyerek tepki gösterdi. Maraş katliamı sırasında yaşadıklarını aktaran Tabak, Alevilerin ve azınlık kesimlerin sosyalist olmasından dolayı devletin dikkatinin Maraş’a yöneldiğini belirtti. “36 yıldır saramadığımız yaralarımızı nasıl sararız?” diye soran Tabak, 34 yıl aradan sonra gittiği Maraş’ın hala gözünde bir vahşet şehri olduğunu kaydetti. Katliamın fotoğraflarını zihninden silmenin mümkün olmadığını söyleyen Tabak, “Katliamı doğru okusaydık IŞİD gibi Maraş katliamının kardeşlerinin yine bir vahşet yaratması mümkün olmayacaktı, Şengal, Kobanê katliamını yaşayan dostlarımın acısını en iyi anlayanlardan biriyim” diye konuştu. Maraş’ta ilk defa bu sene bir araya gelebildiklerini belirten Tabak, Maraş’a gelecek yıl için ciddi hazırlık yapılması ve yüzleşilmesi gerektiğini ifade etti.
Birinci oturum panel soru cevap bölümünün ardından son buldu.

(rçk/mö)

28 Aralık 2011

TURABİ KİŞİN

Sırtındaki kabanı çıkarıp salondaki askılığa asmak üzere olan Siyamo “Yok artık, bu kadar da olmaz” diyecek oldu. Fakat dili dönmedi. Ayrıca biliyordu ki bu tepki mevcut durumu anlatmaya yetmeyecekti. Zaten söyleyecek durumda da değildi. Çünkü içinde bulunduğu korku durumu onun yüreğini,  dilini ve aklını kilitlemişti.

Daha birkaç saat önce insanların piknik yeri olarak da kullandığı alanda yaşadıklarının sarsıntısını aşmış değildi. Orada yaşadıkları tam bir şok haliydi Siyamo için.

Hayır pikniğe gitmemişti. Yoğun şehir gürültüsünün ve beton yığınları içindeki boğuculuğun stresini atmak için zaman zaman şehrin 5-10 kilometre dışındaki bu yeşil alana gelip dolaşıyor, oturup dinleniyor, yorgun düşene kadar, tekrar tekrar geziyordu.

Burası aynı zamanda şehirden kaçıp bir nefes almak isteyen halkın rastgele piknik yaptığı yeşil bir alandı.

Siyamo’nun yürüyüş güzergâhının çevresinde cızbız yapanlar, çimenlere uzanıp dinlenenler, oyun oynayanlar, sohbet edenler, kendisi gibi yürüyenler vardı.

13-15 yaşlarındaki bir grup genç 2-3 metre yüksekliğindeki bir kayadan yumuşacık çimlerin üzerine atlama yarışı yapıyorlardı.

Zaten ne olduysa o anda oldu. Çivileme atlayan gençlerden biri sanki suya atlamış gibi çimlerin içinde kaybolmuştu.

Siyamo bir an için gözlerinin kendisini yanıtlığını düşündü.

Her şey birkaç saniye içinde ve herkesin gözleri önünde olup bitmişti. Daha da garip olanı ise, çimlerin genç çocuğu yuttuktan sonra kapanıyor oluşuydu. Adeta bir canavar ağzını açmış, avını yuttuktan sonra kapatmıştı.

Siyamo dahil çevredeki herkes çığlıklar eşliğinde gencin yutulduğu yere koşmuş, kurtarma uğraşı içine girmişti. Kaybolan bir şey için “sanki yer yarıldı da içine girdi” diye bir deyim vardır. İşte bu deyim şimdi Siyamo’nun gözleri önünde gerçek ifadesini bulmuştu. Yer yarılmış gencecik, dal gibi delikanlıyı yutmuştu…

Ne bir kazma, ne bir kürek, işe yarar hiçbir alet yoktu çevrelerinde.

Elleriyle, pençeleriyle çimlere asılanlar oldu.

Çevredeki ağaçların dallarını kırıp onlarla çimleri kazmaya çalışanlar oldu.

Sivri uçlu taşları avuçlayıp çimleri eşeleyenler oldu.

Şok halini atlatamayıp ağzı açıkta kalanlar, öylece kala kalanlar oldu.

Şunu yapalım, bunu yapalım diye yeni yeni akıllar üretenler oldu.

Her trajik olayda olduğu gibi oldu.

“Bizi de yutabilir” korkusuna kapılıp olay yerini hızla terk edenler de oldu.

Uzakta durup “Vah vah gencecik çocuktu “ diyenlerde oldu.

“Aman, onlarda oynamasaydı, rahat dursaydı” diyenler bile oldu.

“Çocuk atlamıyordu, arkadaşı arkadan itti diyenlerde oldu.

Kim ne derse desin, bir defa olan oldu.

Uzun uğraşlardan sonra artık yapabileceği bir şeyin olmadığını anlayan Siyamo, hava kararınca dehşete düşmüş duygularla oradan ayrıldı. Olup biteni aklı almıyordu.

Evine doğru yürürken olayın şokunu üzerinden atmaya ve etkisinden kurtulmaya çalışıyordu.

Elindeki anahtarla evin kapısına uzandığında tek düşüncesi, bir duş alıp uzanmak, uyuyup dinlenmekti.

Yalnız yaşıyordu Siyamo. Kaldığı ev kendisinin değildi. Ama kirada da değildi. Bir akrabasınındı. Akrabası yazlığa giderken anahtarlarını Siyamo’ya bırakmıştı.

Daha sonra tatil beldesine yerleşme kararı alınca, ev içindeki eşyalarla birlikte Siyamo’ya kalmıştı. Yakın akrabası olduğu için kira da almıyordu. Temiz baksın yeterdi.

Siyamo eve geldiğinde karanlık iyiden iyiye basmıştı. Uzandı Salonun ışığına. Normalde bu kadar eşyanın içinde yanacak ışık yutulup gider diye düşünürsün. Fakat öyle değil, insanı yormayan yumuşak güzel aydınlatan bir ışık sistemi kurulmuştu.

Salon ağır ve pahalı mobilyalarla doluydu. Şurada burada duran sandalyeler, sehpalar, duvarlara asılı olanların yanı sıra yere indirilmiş, hata bazıları ters çevirilmiş resim tabloları, rulo yapılıp köşeye dikilmiş halılar, orada burada rastgele konulmuş gibi duran camdan, mobilyadan, ipten kartondan, şundan bundan yapılmış süs eşyaları duruyordu.

Belli ki yıllar geçtikçe ve eve yeni yeni eşyalar girdikçe eskiler ayrılmış, oraya buraya tıkıştırılmış, yerlere, balkona, arka odalara kaldırılmıştı.

Ev dağınık gibi görünse de aslında bu dağınıklık içinde bir düzen, bir yerli yerindelik vardı. En azından Siyamo için her şey olması gereken yerdeydi. Belli ki zamanında zevkli bir kadının eli değmişti bu eve. Siyamo bunu biliyordu. Ufak tefek değişiklikler hariç dokunmuyordu evin ilk haline.

Elindeki kabanla askılığa uzanan Siyamo gayri ihtiyari bir şekilde az önce kapattığı kapıya doğru baktı.

O yana bakmasıyla çıldırmışçasına bir çığlık atması bir oldu. Çığlık atarken aynı zamanda ne yaptığını bilmeyen, ne yana gideceğini, ellerini nereye koyacağını, ayaklarını ne yana hareket ettireceğini bilmeyen bir durumdaydı. Kalbi kafesinden çıkmak için bangır bangır bağırıyor, kaburgalarını dövüyordu.

Her şey kontrolünün dışına çıkmıştı. Bir günde ikinci şok kaldırılacak gibi değildi.

Siyamo attığı çığlıklar arasında Ya Xızır, Ya Xızır, Ya Xızır diye her zamanki kurtarıcısından yardım diliyordu.

Çocukluğundan beri ne zaman dara düşse dudaklarından dökülen ilk sözcük mutlaka Ya Xızır olurdu. Onun inancına göre dara düşenlerin yardımına koşan, her yerde hazır ve nazır olan, boz atlı, aksakallı bir dedeydi o.

İşte yine dara düşmüş ve kontrolsüz bir şekilde bağırıyorken Ya Xızır diye yakararak Xızır’dan yardım istiyordu.

Korkuyla birlikte gözleri fal taşı gibi açılan Siyamo Kapının bir metre gerisinde orta yerde duran kesik ayağa kilitlenmişti.

Ayak bileğinden kesilmiş olan ayak neredeyse salondaki bütün ışığı kendi üzerine çekmişti. Diğer her şey adeta görünmez olmuştu. Kesik ayak kanamıyordu. Kan üzerinde kurumuş kalmıştı. Ayakkabının içinde duran ayağın parmakları dışarıdaydı. Parmaklar olduğu gibi görünüyorlardı. Ayağın yönü dış kapıya doğru yürür gibi duruyordu.

Korku Siyamo’yu düşünemez kılmıştı. Tek bildiği Ya Xızır diye yakararak yardım istemekti. Xızır ona ayakta durma gücü veriyordu.

Kaç saniye, kaç dakika öyle geçti kestirmek zordu. Önce kaçmayı düşündü. Kendini kurtarmayı… Yeltendi, fakat vazgeçti.

“Olmaz” dedi içinden.

“Bu ayağı burada bırakıp kaçamam” dedi.

“Bunu ait olduğu bedene kavuşturmalıyım, belki doktorlar yerine dikerler, belki geç kalınmamıştır, belki bir çare vardır” diye düşündü.

Tüm bunları düşünürken korkusunu yenmiş değildi. Bedeni hala zangır zangır titriyordu.

Ayağın ait olduğu bedeni bulmak için hızla en yakınındaki odanın kapısına yöneldi ve hiddetle açtı. Fakat oda kapkaranlıktı. Işığın düğmelerine dokundu. Yanmadı ışıklar. Koyu karanlık hiçbir şeyi görmesine izin vermiyordu. Aynı hızla sonraki odaya yöneldi. Yine karanlıktı ve yine yanmamıştı ışıklar. Bir sonraki odaya yöneldi. Yine karanlıktı ve yine yanmamıştı ışıklar. Bir sonraki oda da karanlıktan başka bir şey sunmamıştı Siyamo’ya. Sanki birileri özel olarak her şeyi karartmıştı. Açılan tüm odaları özel olarak siyaha boyamıştı.

Aradığı kesik ayaklı beden mutfakta veya banyoda olabilirdi diye düşündü. Son çare oralara da baktı. Yine aynı karanlıkla karşılaştı. “Neden her yer karanlık? Bu ışıklarla kim oynamış? Neden yanmasın ki ışıklar? Neyi görmemi istemiyorlar? Gizlenen bir şey mi var? Evet bir şeylerin gizlendiği kessin” gibi düşünceler uçuştu kafasında.

Görünmez olmuştu her şey, görünmez olmuştu her yer. Yönünü salona çevirdi. Bir kez daha sadece ve sadece kesik ayak görünür oldu gözüne. Yine bütün ışıklar ayağın üzerinde gibi duruyordu. Bir parıltısı vardı ayağın. Sanki kesik ama ölü değil, canlı gibi duruyordu.

Daha bir yakınına gitti. Varıp dokunmak istedi. Korktu vazgeçti. Bir anlam veremiyordu. Ne işi var bu ayağın burada? Kimin ayağı bu? Neden kesik? Gibi sorular kafasının içinde dolanıp duruyordu.

Birden piknik yeri geldi aklına, aman Allah’ım dedi. Sakın bu ayak çimlerin yuttuğu genç çocuğa ait olmasın? Dedi içinden.

Zonklayan kalbi sağlıklı düşünmesine izin vermiyordu. Nefesi kesilir gibi oldu. Boğulur gibi oldu. Kalan nefesini de Ya Xızır‘a harcıyordu.

Bu esnada birisinin kendisine “heval Siyamo, heval Siyamo”  diye seslendiğini duydu. “Bak, bak ne olmuş bak” dediğini duydu.

Ona seslenen kişinin sesi televizyonun sesine karışır gibiydi. Sanki o da, televizyon da aynı şeyleri söylüyorlardı.

“Kalk heval Siyamo kalk” diye hızla Siyamoyu dürten arkadaşı panikle “Kalk heval, Türk devleti, Roboski katliam” gibi bir şeyler söylüyordu. Ama televizyondan gelen ses de aynı şeyleri söylüyor gibiydi.

Rüyanın ortasındaki Siyamo üzerine sıçradı. Yatağa oturmuş pozisyonda duran Siyamo henüz hiç bir şey anlamış değildi. Açık olan Roj Tv “ Roboski, katliam, parçalanan bedenler, Türk Devleti diyordu. Onu uyandıran muhabir arkadaşı Ali “TC, Roboski, parçalanan bedenler, Roboski”  diyordu.

Durumu anlamaya çalışan Siyamo televizyona baktı. İnsanlar rastgele savrulmuş genç bedenlerin parçalarını topluyorlardı.

Feryatlar içinde bağıran köylüler 34 cansız bedeni tespih tanesi gibi yanyana diziyorlardı. Köylülerden birkaçı tek ayağı olmayan bir bedeni battaniyeye sarıp taşımaya çalışıyorlardı.

Siyamo yerinden fırlarcasına ayağa kalktı ve koşar gibi kapıya yöneldi. Kapının arkasında bir şeyler arıyor da bulamıyor gibiydi. Kendi etrafında dolanıp dururken arkadaşı Ali koluna dokunarak “Heval Siyamo ne arıyorsun?” demişti.

Siyamo kendine gelir gibi oldu.”Hiç” dedi. ”Kesik ayağı arıyorum” diyecek değildi ya.

Kendine geldikten sonra Dicle Haber Ajansı’nın Hewler bürosunda olduğunun ayırtına henüz varmıştı. Gördüğü rüya ile Roboski katliamının bağını kurmaya çalışıyordu kafasında.

“ Saat kaç?” diye sordu Ali’ye.

Ali “Gecenin üçü” diye cevapladı.

Siyamo haberin ayrıntılarını öğrenmek için oturdu televizyonun başına. Hep aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu Kürt Televizyonu.

Kumandaya uzandı. “Bir de Türk televizyonlarına bakalım, onlar ne diyor?” dedi. O, kumandayla televizyon televizyon dolaşırken Ali oturduğu yerden “Heval boşuna arama, onlar haberi vermiyorlar” dedi. “Görmüyorlar, yokmuş, olmamış gibi yapıyorlar” dedi.

 

Maraş Konferansı

Maraş 1920’lere kadar çok dilli, çok kültürlü yapısı ile dikkat çeken bir medeniyet merkeziydi. Ama yıllarca Ermenilere, Süryanilere, Rumlara karşı yapılan sistemli saldırılarla şehrin dokusu hızla değiştirilmeye, ‘Arındırılmaya’ başlandı. 19- 26 Aralık 1978 tarihleri arasında  Alevilere, Kürtlere karşı yapılan katliam bu arındırma operasyonunun son halkasıydı.
Maraş, Alevilerin, Kürtlerin solcuların yaşadığı bir bölge olmaktan çıkarılmıştır. Bugün artık Maraş’daki Alevilerin nüfusları yüzde onla ifade edilebilecek bir duruma gelmiştir. Katliam sonrası büyük bir göç yaşanmıştır. Öyle bir göç ki insanlara Maraş’a yıllarca dönememişlerdir.

Geride bırakılan 35 yıl boyunca Maraşa’a girmemiş, yakınlarının mezarına varmamış, varınca bir mezar bulamamış insanlara karşı olanca nefretiyle, acımasızlığıyla duran devlet, kendi topraklarında mülteci haline getirdi Maraşlıları.

Bu yıl Maraş soykırımının 36. yılı. Bu 36 yıl zarfında herkes bir şeyler söyledi Maraş hakkında. Ama öldürülen, evleri barkları yakılıp yıkılıp sürgün edilen Aleviler, Kürtler sessizliğe büründü yıllarca. İnsanlar çoğunlukla konuşmaktan imtina etti ve hatta  yaşananları unutmaya çalıştı. Ama artık öyle değil. Yıllarca yalnızlaştırılan, susturulan Aleviler yıllar yılı içlerinde büyüyen korku duvarını paramparça ettiler. Ve artık anlatıyor, hesap soruyor Aleviler.

28 Aralık günü, İstanbul Okmeydanı Cemevinde,  “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım“ konulu bir konferansı düzenlenecek. Levh-î Kalem Alevi Fikir Topluluğu ve Avrupa Maraş Girişimi’nin öncülüğünde Sev-Der, Kürecik-Der, Hasanali-Der,Uzunpınar-Der, Uzunhasan-Der, Kaşan-Der, Güç-Der veKöşk-Der gibi kurumların desteğiyle düzenlenecek olan Panel 28 Aralık günü saat 12:00’da başlayacak.

Konferansın açılışı genel koodinesini yaptığım, yönetmenliğini Cemo Doğan ve Deniz Ösoy’un yaptığı, katliamın nedenleri, yarattığı ağır sonuçları, katliamın tanıkları aracılığıyla ele alan „Memleketim Maraş-Birîna Raş“ isimli belgeselinin gösterimi ile yapılacak.

Cemo Doğan’ın moderatörlüğünü yapacağı ‘Maraş Katliamı ile Yüzleşmek’ başlıklı ilk oturumda dönemin tanıkları olan Elif Tabak, Ali Doğan, Şıxo Bakır, Hüseyin Çapartaş ve eğitimci Mustafa Mamaklı konuşmacı olarak katılacak. Şükrü Yıldız moderatörlüğünde yapılacak ‘Maraş’ta Kültürel Soykırım’ başlıkları ikinci oturumda ise akademisyen Sema Özveren, yönetmen Zeynel Doğan, eğitimci-yazar Mehmet Kömür, gazeteci Mazlum Doğan, sanatçı Ali Üstünses ve aktivist İsmail Sakarat yer alacak.

Saat 18:30’da Şıxo Bakır, Ali Ekber Bakır, Tacım Bakır, Ali Soysüren, Telli Ya MADO ve Ali Sizer’in de katılacağı Kantarma Sinemilli Dedeleri ile Muhabbet Cemi düzenlenecek.

Maraş Soykırımı Tersine Çevrilmelidir

HÜSEYİN ALİ

Maraş Katliamı üzerinden 36 yıl geçti, ama hala sıcaklığını ve güncelliğini korumaktadır. IŞİD gibi farklı inanç ve kimliklere düşmanlığın somut ve yakıcı yaşandığı günümüzde hala yeni Maraş Katliamları tehlikesi vardır. IŞİD zihniyeti Maraş’taki katliamcı zihniyetin devamıdır. Bu zihniyetle AKP’nin zihniyet kardeşliği ve ilişkisi Maraş Katliamı’nı güncel kılmaktadır. Bu açıdan bu katliamcı zihniyete karşı mücadele bugün de önemini korumaktadır.

Türkiye’de ne zaman bir komplo, provokasyon ve darbe gerçekleşse ilk kurbanlar Aleviler ve Kürtler olmaktadır. Özellikle Alevi-Sünni gerilimi ve önyargılar harekete geçirilmekte ve Aleviler kurban edilmektedir. Maraş Katliamı bunun en somut örneğidir. Alevilere karşı düşmanlığın ve önyargının hemen harekete geçirileceği yerlerin başında Maraş geliyordu. Bir propaganda ile dini maske olarak kullanan faşistler harekete geçirilmiş ve yüzlerce Alevi-Kürt katledilmiştir. Devlet, o yıllarda yaptığı gibi faşistlerin saldırısını seyretmiştir. 1970’li yıllarda faşistler devrimcilere saldırır, ama asker ve polis, solcular ve yurtsever demokratları tutuklardı. Saldırganlar korunur, saldırıya uğrayanlar ise ikinci bir saldırıya uğrarlardı. Maraş’ta da böyle olmuştur.

Maraş Katliamı, 12 Eylül faşist darbesine zemin ve gerekçe yapıldığı gibi, Kürtler Fırat’ın batısından tümden koparılarak bir kültürel soykırım gerçekleştirilmiştir. Maraş Katliamı ve sonrası Maraş, Malatya, Adıyaman, Sivas, Erzincan, Dersim ve Antep’te yaşananlar tamamen bir soykırımdır. 1926 Şark Islahat Planı’yla hedeflenen fiziki ve kültürel soykırım esas olarak Maraş Katliamı’yla gerçekleştirilmiştir. Maraş Katliamı’nı böyle ele almadan doğru sonuçlar çıkarmak ve çözüm yolları bulmak mümkün olamaz.

olduğu açıktır. Bu soykırım harekatı büyük oranda başarılı olmuştur. Dolayısıyla bu soykırıma karşı mücadele edilmeden, bu soykırım tersine çevrilmeden ne Maraş Katliamı’na karşı doğru bir tutum takınılır, ne de buradaki yüzlerce şehidin anısına bağlılığın gerekleri yerine getirilir. Eğer bu acılar bir anlam ve değer kazanacaksa, bu acılar dindirilecekse, yapılması gereken, Maraş Katliamı’nın yarattığı sonuçlara karşı çıkmak ve Alevi Kürtlerin topraklarına dönüşünü sağlamaktır. Hala Maraş şehri içinde Alevilerin bir varlığı yoksa, kasabalar ve köylerde yaşlılar dışında bir nüfus kalmamışsa, bu, Maraş Katliamı’na karşı etkili bir tutum ve mücadeleyle karşılık verilmediğini gösterir.

Bu devletten Maraş Katliamı’nın yarattığı soykırımı tersine çevirmesi beklenemez. AKP hükümeti ile Maraş Katliamı’nı yapan zihniyet arasında günümüz koşulları gereği yapılan biçimsel değişiklikler dışında bir fark yoktur. AKP zihniyeti ile IŞİD zihniyeti arasında da bir fark yoktur. CHP zihniyeti arasında da bir fark yoktur. CHP zihniyeti ise Maraş Katliamı ve bugünkü AKP politikasını yaratan zihniyettir. AKP de şu anda CHP zihniyetinin başka bir versiyonunu uygulamaktadır. Tek millet, tek vatan, tek bayrak zihniyeti AKP’nin devraldığı CHP zihniyetidir. Sünni inancın hakim kılınma zihniyeti de CHP ile başlamış, bugün devam ettirilmektedir.

Eğer Türkiye’de bu tekçi gerici devlet zihniyetine karşı tutum gösterilip mücadele edilmezse protesto ve kınamaların bir anlamı olmaz. Bu açıdan tüm demokrasi güçleri bir araya gelip bu tekçi ulus-devletçi zihniyete karşı mücadele ederek tüm etnik ve inanç topluluklarının özgür ve demokratik yaşayacağı bir Türkiye yaratmalıdır. Her kimlik özgünlüğünün özerkliğini yaşamalıdır. Her inanç ve halk kendileriyle ilgili konularda kendileri karar almalı ve kendi kendilerini yönetmelidir. Aleviler kültürel özerkliğe kavuşmalıdır. Alevi Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Dersim ise demokratik özerklikle kendi kimliği, kültürü ve inancıyla kendi kendini yönetmelidir. Bunun için de bu amaçlara ulaşacak siyasi bir zihniyet ve hukuk gerekir. Böyle bir siyasi zihniyete sahip parti ve hareket şu anda HDP-HDK’dir. Dersim ve Maraş katliamı sonrası ortaya çıkan soykırıma karşı mücadele için HDP-HDK’yi güçlendirmek gerekmektedir. Özellikle önümüzdeki seçimde HDP’yi güçlendirip yeni bir siyasi durum, iklim yaratmak önemlidir. O zaman Türkiye’nin demokratikleşmesi, Alevi ve Kürt sorunları başta olmak üzere tüm sorunların çözümü için yeni bir tarih başlayacaktır.

Annemin Sandığı ve Maraş Katliamı

Henüz çok küçükken evimizin en gizemli parçası olarak görürdüm onu. Annemin sandığını… Benim için bilinmeyen bir dünyaya uzanmak gibi bir şeydi oymalı ceviz sandık. Annemin sandığı açacağı günleri heyecanla beklerdim. O sandığın başına gittiği zaman hemen koşar diz çökerdim yanı başında. Dalıp gidebileceğim, bambaşka, merakla örülü bir dünya vardı o sandığın içinde.

Mistik bir havası olan, gizlerle örülü, saklı bir sandıktı o. Biraz açılıp içinden bir şeyler çıkarıldığında hep değerli bir şeyler olurdu. Çocuk gözlerimle kafamı uzatır, üstü örtülerle kapalı olan sandığın derinlerinde nelerin olduğunu görmek için çırpınıp dururdum. Çocukça bir meraktı işte. Belki de o zamanlar çok sevdiğim şekeri ya da herhangi değerli bir şey bulurum beklentisiydi, bilemiyorum.

Ve bir gün o beklediğim an geldi. Annem kilitlemeyi unutmuş ve açık bırakmıştı sandığı. Biraz korkuyla karışık duygularla o sandığa doğru yöneldim. Ne de olsa yıllarca merak ettiğim bir gizemin içine dalacaktım. Usulca açtım kapağı. Üstteki örtüleri kaldırdım. Sandıkta üst üste dizilmiş kumaşlar, etrafı nakışlanmış eşarplar, eski belgeler ve bir tutam fotoğraf vardı. Aniden gözlerim fotoğraflara takıldı ve tedirgin de olsam elime aldım. Bir sürü fotoğraf vardı. İlk iki fotoğrafa baktıktan sonra geride kalanlara bakmadan sandığın içine fırlattım ve hızla kapağını kapatarak uzaklaştım oradan…

İlk İki fotoğraf… İlkinde yerde kanlar içinde parçalanmış çocuklu, kadınlı, erkekli çıplak cesetler vardı. Bir odaya yığılmış gibi duruyorlardı. Cesetlerin başında tam da feryat ederken sonuna kadar açılmış ağızları bir daha hiç kapanmayacakmış gibi acıdan bağıran iki ablamın çekilmiş fotoğrafları duruyordu. Her ikisinin de dizlerini döverken ve ağlarken çekilmiş fotoğraflardı bunlar…
İkincisinde ise bir kamyon ve kamyona bindirilen bir grup insan can havliyle kamyona biniyordu. Yaşanan katliamın yüzlerine yapışmış ifadesi öylece duruyordu karşımda…

Maraş katliamını belgeleyen bu iki fotoğraf çocuk ruhumun derinine işledi ve bir daha belleğimden silinmedi. Her Maraş katliamı denildiğinde cesetler üzerinde bağıran iki kadın ve Kara Maraş’tan canını kurtarmaya çalışan çoluklu çocuklu, kadınlı o kamyon canlanıverir aklımda, daha dünmüş gibi…
Bir de katliam daha devam ederken Maraş’tan köye bir battaniye içinde taşınan, sürekli ağıt yakan yaşlı nenem gelir aklıma… Katliamda tanık olduğu vahşet anları öylece donuvermişti gözlerinin derininde… Yaktığı ağıtta “keşke gençleri, bebeleri değil de benim canımı alsalardı” dediğini çok sonraları öğrendim. Ve nenem bu acıyla hayata gözlerini kapadı. Izdırabı; korku, kaygı, burukluk, acı bir kederin işlediği gözlerini hayata yumunca bitmişti.
Ve katliam sonrası… Sıkıyönetim, ordu ve tanklar… Kışın ortası, dondurucu ayaz ve bütün köylülerimizin toparlandığı köy meydanı. Peşi sıra zorla çırılçıplak soyulan köylülerimiz. Birbirinin sırtına bindirilerek çıplak ayaklarla karda yürütülen, aşağılanan insanlarımız. Her kapı eşiğine saklanmış, olanları korkulu, dehşet içinde izleyen çocuklar… Yıllarca devam eden işkenceler ve devlet terörü…
36 yıl geçti aradan. Annemin sandığı, iki fotoğraf, nenemin halen de beynimde uğuldayan ağıdı ve dipçiklenen, işkence gören çıplak insanlar… Çocukluğumun Maraş’ı buydu…
Ve hayat bu faşizan sistem tarafından annemin sandığının dibindeki gerçekler olarak sunuldu bize. Annem sandığa gerçekleri koymuştu… Kimbilir belki de bir daha yaşanmasın diye en dibe saklamıştı… Kimbilir belki de kendi katliamının tanıklığını gömmek istemişti… Belki de unutmamak için, kendi dünyasının bir parçası olan sandığa gizlemişti onları… Kimbilir.
Kumaşların, havluların arasına gizlenmiş gerçekler sonraları yüzlerce defa tekrarlandı bu topraklarda….

Katliam sonrası neler yaşadığımıza gelince…

Maraş şehir merkezindeki demografik yapı değişti. İnsanlarımıza şehri terk etmeleri dayatıldı. Çoğu gitti. 60 yıl önce (1920’de) Ermenileri kovan zihniyet, 1978’de de Kürtleri zorla tehcir etmişti. Sağ kurtulan Kürt Aleviler arkalarında evlerini, işyerlerini, işlerini-güçlerini bırakıp gittiler. Birçoğu aylar sonra gizlice şehre girip cuzi bir para karşılığında ev ve işyerlerini satıp döndü. Birçoğu da o günden sonra Maraş’a gitmedi, kendisine “Maraşlı” denmesinden nefret etti veya utandı.

Maraş katliamı ve 12 Eylül tüm Maraş ve ilçelerini derinden etkiledi. Pazarcık, Afşin ve Elbistan’daki Kürt Alevilerin büyük çoğunluğu yerlerini, yurtlarını terk etti. Kimi Mersin ve İstanbul gibi kentlere, kimi de Avrupa ülkelerine gitti. Tahminlere göre 1978’den 1995’e kadar göç edenlerin oranı %80 civarındadır.

Kendi yurtlarında kalanlar ise ana dillerini unutsun diye devlet sistemli programlar uyguladı. İlkokullarda Kürtçe yasağı sert bir şekilde uygulandı. İnsanlar kendi kültürlerinden utansınlar diye Kürtlük, Alevilik sürekli horlandı, aşağılandı. Öğretmenler çocukların dünyasını yasaklarla baskı altına alıp, düşünce dünyalarını yalanlarla örmeye çalıştı. Askerler ise her zaman hazır ve nazırdı!

Uygulanan bu yoğun asimilasyon ve inkar politikası neticesini verdi. Köylerde 80’li yıllara kadar Türkçeyi bilmeyenler 90’lı yıllarda en iyi Türkçeyi konuşur oldu. Kendi öz kültürel değerlerimizi yaşamak, gericilik kabul ettirildi. Yani Maraş katliamında sadece bir şehirdeki varlığımızı kaybetmedik. Aynı zamanda dilde, etnik kimlikte de bir kırım yaşadık. İnancımız da tıpkı etnik kimliğimiz gibi yasaklıydı. Cemlerimiz, sazımız, sözümüz, semahımız, kendi doğallığı içindeki sosyalitemiz iyice ötelendi, hırpalandı ve oda yasaklılar listesinde en görünmez kılınan hakikatlerimizden biri oldu. Bugün halen onun sancılarını yaşıyoruz.

Maraş’ta Kürt Alevilerinin yaşadığı alanlarda uygulanan sistematik kültürel soykırım gerçekliğinin bir parçası da ekolojik kırım oldu. Geçmişte Kasım ayından Nisan ayı başına kadar toprak görmeyen yerlerde artık kar bile yağmıyor. Elbistan-Afşin termik santrali bölgeyi o kadar zehirledi ki bugün yağmur yerine bu alana kül yağıyor. Santralin çevresindeki gürül gürül akan pınarlar kurudu. Bölgenin ekolojik dengesi bozuldu. Otlar yeşermemeye başladı birçok yerde….

Bu ekolojik kırım yeni uygulamalarla da sürüyor. Pazarcık’ta son yıllarda yapılan iki büyük çimento fabrikası var. Dünyanın en büyük 3.ve 9. Çimento fabrikalarının Elbistan ve Pazarcık’ta bulunması tesadüf olmasa gerek. 9 milyon ton çimento üretiyorlar. Hammaddesi olan kil toprak, marn ve kireç taşını Pazarcık dağlarından çıkarıyorlar, zehrini ise Afşin-Elbistan’da olduğu gibi bize bırakıyorlar.

Peki, Maraşlılar olarak bizler katliamla ve sonuçlarıyla yüzleştik mi? Maalesef hayır. Maraş katliamı ve peşi sıra gelişen kültürel soykırım politikaları halen devam etmekte. Sorgulama, yüzleşme ve adalet adına derinlikli bir mücadele de sağlayabilmiş değiliz. Hakkaniyet zaafa uğramış durumda. Bundandır ki Maraş katliamının baş sorumlularından olan Ökkeş Kenger(Şendiller) milletvekili seçilebilmekte. Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı ve daha niceleri bu hunharca kırımın hesabını vermeden dolaşabilmekte. Her şeyden öte devletin kendisi bunun hesabını vermiş değil…Maraş halen yaralarını sarmış değil…katliam yaşamış toplumların katliamı unutma eğilimi, kaçış psikolojisi bir sığınak olsa da yaşayanlar için unutmak imkansız…Maraş tıpkı Dersim, Sivas, Çorum, Gazi, Roboski, Şengal de yaşananlar gibi hesabının sorulmasını bekliyor…

İHD’den Maraş yasağına tepki

36 yıl önce Maraş’ta yaşanan katliamda yaşamını yitirenleri anma mitinginin Maraş Valiliğince yasaklanması ve kente giriş çıkışların yasaklanmasına ilişkin tepkiler devam ediyor.

Katliamın yaşandığı 1978’den bu yana Maraş Merkez’de ilk kez yapılan Cem sırasında açıklama yapan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Maraş Şube Başkanı Salman Akdeniz, anma mitingi talebinin kriminal bir talepmiş gibi değerlendirilmesi ve yasaklanmasını Devletin Alevilerle ilgili politikalarının bir sonucu olarak gördüklerini kaydetti.

Akdeniz, Alevilerin geçmiş yıllarda olduğu gibi Uluslararası Hukuk’tan, Anayasa’dan ve yasalardan kaynaklanan düşünce ve ifade özgürlüğü haklarını kullanarak katliamın yaşandığı yerde olacaklarını vurguladı.

Valilin Maraş yasağına İnsan Hakları Derneği’nden de bir tepki açıklaması geldi. Hükümetin katliamı gerçekleştiren darbeci zihniyetle yüzleşmekten ne kadar uzak olduğunu gösterdiğini ifade eden İHD, “Aynı zamanda bu karar, hükümetin ‘Alevi Açılımı’ adı altında yürüttüğü çalışmanın da bir oyalama sürecine dönüştüğünün kanıtı olmuştur.” dedi. Açıklama, “Hükümet derhal bu yasakçı kararı geri çekmelidir. Ayrıca Maraş’ta ırkçı söylemlerle çağrılar yaparak; barışçıl gösteriyi baskılamaya çalışanlar tespit edilerek gerekli yasal önlemler alınmalı, Maraş’ta nefret söylemleri engellenmelidir.” Talepleri ile son buldu.

Alevi Bektaşi Federasyon Genel Başkanı Fevzi Gümüş tarafından yapılan açıklamada ise yasakçı zihniyetin gerçek yüzünü Maraş’ta gösterdiği belirtilerek, “AKP iktidarı 21 Aralık’ta Maraş’ta yapacağımız anmaya izin vermeyerek geçmiş acılarla yüzleşme konusunda samimiyetsiz olduğunu göstermiştir.” denildi. Gümüş, Valiliğin yasaklarına karşın Maraş’ta olacaklarını belirterek, “Bu yıl dönümünde tüm emekçileri ve halkımızı, vicdan ve adalet duygusu olan herkesi 21 Aralık Pazar günü Maraş’ta yitirdiğimiz canları anmaya katılmaya çağırıyoruz.” Dedi.

Zaman utanmaktan yorgundu Maraş’ta

AHMET BAKIR

Alınmış, bir karardır, ince ince örülmüş bir katliamdır Maraş.

Cia’nın, kontrgerillayı ve sivil faşist örgütleri kullanarak yarattığı bir parçala, yok et ve yönet politikasıdır Maraş.

Gözü dönmüş bir faşizmin bu topraklarda yaşattığı ve kendini en çıplak haliyle tanıttığı bir saldırıdır.

Savunmasız, silahsız ama öteki olan herkesin düşman görülüp, imha edilmesidir yani.

Küçücük bedenlerin gözlerinin oyulması, bu geleneğin ne kadar vahşi ve yeryüzünde başkada bir örneğinin olmadığının kanıtıdır.

Maraş bu kanlı katliama aylar önce hazırlanır, önce Alevi Kürtlerin (ki siyaseten hepsi solda duruyorlardı) yaşadıkları mahallelerde görevli olduklarını ifade eden bazı kişilerin kapıları kırmızı boya ile işaretlemeleriyle start alır.

“Güneş Ne zaman Doğacak” adlı filmin gösterildiği sinemada 19 Aralık Günü tesiri az bir maddenin patlamasıyla bir tahrik başlar.

Sonradan öğrenilir bu sinsi planın sorumlularının faşistler olduğu!

Böylece fitili ateşlenir bu yüzyılın utancı olan katliamın!

 

Katliamı gerçekleştirenler, kadınlara tecavüz ederler, hamile kadınların karınlarını deşerler, kundaktaki çocukları boğazlarlar, kadınların memelerini keserler. Çocukları gözlerinden şişlerler, insanları baltalarla saldırıp öldürürler.

22 Aralık’ta faşistler tarafından başlatılan katliam beş gün sürer. Görülür ki, devletin tüm kurumları, yetkilileri ve güvenlik güçleri durumu kontrol etmemek için vardır.

Maraş’ta bu tahrik ve propagandalar, tertipler katliam ve yakma yıkmalar, 25 Aralık gecesi ancak durdurulabilir. Olaylarda resmi rakamlara göre 111 kişi hayatını kaybeder, binin üzerinde insan yaralanır. 552 ev ve 289 işyeri yakılıp yıkılarak tahrip edilir. Olayların ardından Alevi nüfusunun, yüzde 80’i Maraş’ı terk eder.

Susalım şimdi ve insanlığın başını eğerek sonsuzlukta kaybolduğu o anları öğrenmek için binlerce tanıktan yalnızca birine bırakalım sözü.

Kamil Berk: “23.12.1978 günü, sabahın ilk saatleriydi, güneş doğmak üzereydi. Mahallenin sokaklarında sopalı, silahlı, baltalı büyük bir grup bağırarak yürüyorlardı. Alevilerin evlerine saldırdılar, Evleri ateşe verdiler. ‘Maraş size mezar olur, vatan olmaz; Yaşasın Türkeş, Yaşasın MHP‘ diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş etmeye başladılar. Korkudan kaçıp kurtulmak isteyenlere arkadan ateş edip öldürüyorlardı. Bu sırada evden çıkmakta olan Cemal Bayır ve Ali Ün’e silahla ateş ettiler ve öldürdüler. Biz de Molla Tabak’ın evine sığındık. Bu eve de ateş ettiler. Merdiven başında içeri girmeye çalışan Fatma Baz ile Zeynep Aydoğdu’yu kurşunla öldürdüler. Fatma Baz’ın kucağındaki 6 aylık oğlu Yılmaz da kurşunla öldürüldü.”

Daha sonra açılan davada Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Gerekçeli Kararında katliamı planlayıp, uygulayanlar olarak MHP, Ülkücü Gençlik Derneği, MİSK gibi yasal parti ve örgütlerle ETKO, Kontr-gerilla gibi illegal örgütlerin adı geçer. Bu isimler sanık ifadelerinde, tanık beyanlarında ve güvenlik görevlilerinin raporlarıyla, basında çıkan haberlerde yer alır.

İnsanlık, yeryüzünün henüz hiç tanık olmadığı bir şekilde kendi masumiyetini yaralıyordu böylece.

Zaman, kekeme, dilsiz ve şaşkın bakıyordu kendi içine.

Zaman utanmaktan yorgundu artık.

Artık acıların en bilinmez derinliğinde boğulmakta zaman.

Bir sonbahar, bir yaprak dökümü, yüzünü utançla örten bir yara.

Anlatılmaz bir dramın sonsuz acılarını yüklenen Mezopotamya ile Anadolu kardeşliği ise suskun. Gecelerine, kanlı ve melun bir olayın coğrafyası olmanın utancını saklamakta.

 

O günden bu yana Maraş hiç durmadan kanamaktadır. Kendisiyle ve tarihin bu utanç sayfasıyla yüzleşemeyen bu kent Alevi-Kürt yurttaşlar için bir yangın yeridir artık.

Unutmazsak, emperyalizmin oyununu anlarsak, kaynağına yönelirsek, artık yoksullar olarak bu oyuna gelmeyeceğimizi bilirsek onarırız yaralarımızı.

Bütün ezilenler, bütün yoksullar, bütün ötekiler ve çaresizler.

Vurulan sizdiniz.

Acılarımızı birleştirirsek, hemhal olursak ancak, korkusuzca bakabiliriz birbirimizin gözbebeklerine.

Suyun ve ateşin o hayat veren iklimini ancak o zaman kurabiliriz.

İnsanları inançlarından, kimliklerinden dolayı bölerek birbirine düşüremeyecekleri o güneşli gelecek için.

Bir olalım, iri olalım ve diri olalım.

Memleketim Maraş -Birîna Raş!

Maraş’ta yaşanan bir etnik arındırma operasyonu ve kültürel soykırımdı. Cumhuriyetin ana kuruluş fikrine uygun olarak Alevi-Kürt nüfusunun yaşadığı bölgelerden uzaklaştırılarak Türkiye metropollerinin içinde eritilmesi amacına dönük, devlet merkezli bir organizasyon, katliamdı. Koçgiri, Dersim, Elbistan, Kırıkhan, Çorum, Sivas katliamları gibi Maraş katliamı da homojen bir ulus yaratma isteğinin parçasıydı.  Türk-İslamcı bir bakışla saldırnın hedefinde; Kürt kimliği, Alevi kimliği ve bunlarla özdeş hale gelmiş olan sol kimlik vardı.

Maraş geçmişten bu yana Alevi toplumun özellikle de Kürt Aleviliğinin beslendiği ana kaynak noktalardan bir tanesidir. Ebusuud Efendi fetvalarında adı geçen ve hedef haline getirilen bir mekan, Alevi felsefesinin kendisini yoğun biçimde yeniden, yeniden örgütlediği bir alandır.

Yine Alevi kültürel birikiminin ve sosyal yapısının kırsaldan Maraş şehir merkezine doğru kaymasıyla birlikte şehirde ciddi ve hissedilir güç olmuştur. Bu gücün sol kimlikle birleşerek şehirde hakim bir kimlik haline gelmeye başlaması, Alevi-Kürt kimlikli duruş devletin ve hükümetin bu merkeze yönelik bir operasyon yapma ihtiyacının sonucu Maraş katliamı bizat devlet merkezinden örgütlendirilmiştir.

Aslında bugün geriye baktığımız zaman bulgular, belgeler şahitlerin açıklaması yaşanan durumu net bir şekilde ortaya koymuştur. Mahkeme sürecindeki iddianameler ve sonrası yaşananlar birebir katliamın nasıl uygulandığını bilinir kılmıştır. Katliamın sorumluların devletin içerisinde organize edildiği, MİT’in katliamın içinde olduğu, sokaklarda bunun resminin MHP olarak görüldüğü bilinmektedir. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in ölümünden sonra kasasından çıkan belgeler bunu bir kez daha ortaya koymuştur. Bu anlamda katliamın kimler tarafından yapıldığı üzerinde yaşanan bir tartışma yok gibidir.

Sonuçları itibariyle katliamın ciddi bir travmaya yol açtığı bilinmektedir. Maraş, Alevilerin, Kürtlerin solcuların yaşadığı bir bölge olmaktan çıkarılmıştır. Bugün artık Maraş’daki Alevilerin nüfusları yüzde onla ifade edilebilecek bir duruma gelmiştir. Katliam sonrası büyük bir göç yaşanmıştır. Dünyanın dört bir tarafına insanlarımız yayılmıştır. Türkiye metropollerine başlayan kaçış, 12 Eylül darbesiyle birlikte Avrupa’ya göçe dönüşmüştür. Avrupa’da Maraş nüfusundan daha fazla bir kitle bulunmaktadır. Alevi nüfusunun nerdeyse tamamı yurtdışına çıkmıştır. Ve yaşamlarını orada devam ettirmeye çalışmıştır. Ülkeden kopuş ciddi bir travmaya dönüşmüş, kimliksizleşme ciddi bir şekilde yaşatılmıştır. Acıların üstleri kapatılmaya çalışılmıştır. Sanki katledilenler kimliklerinden dolayı suçluymuş gibi bir psikoloji içerisinde toplum yaşama mahkum edilmiş, hala da bu aşılamamıştır.

Yıllarca Alevi hareketi, sol hareket, Kürt hareketi Maraş’a girememiştir. Maraş merkez bir gericileşmeye mahkum edilmiştir. Otuzlu yılları geçtik kırklı yıllara geliyoruz yeni yeni Maraş’a girebiliyoruz. Maraş’ta yaşananlar toplumun tüm kesimleri tarafından yeni bilinir bir hale geliyor, görünür bir duruma geliyor, “Maraş’ta bir katliam yaşandı” cümlesinin ötesinde, yaşananların insanların gözünde tekrar somut olarak görülür olduğu süreci yaşıyoruz. Bu aslında Maraş’ın kendi kimliği ile yeniden buluşması durumudur.

Maraşlılar kendilerini, geçmişlerini, topraklarını arıyorlar. Tekrar atalarıyla, gelenek ve kültürleriyle birleşme isteği insanların bu sorunun çözülmesi yönünde yeni adımlar atmasına vesile oluyor.

Diğer katliamlardan farklı olarak Maraş Katliamı’nın 35 yıl öncesine dayanır. Bu katliamın tanıkları günümüzde aramızda yaşıyorlar. Birçok yaralı ve ailesi kaybetmiş tanıkların aramızda yaşıyor, yüzlerce ölüden bahsediliyor, 800-900 ciddi yaralanmadan bahsediyorlar bunlar kayıtlara geçenler. Bir de kayıtlara geçmeyenler var. Tüm bunların mağdurları, yaşayan tanıkları aramızdalar. Buna rağmen Maraş Katliamı gerçek bir yüzleşmenin olmadığı bir katliam olarak önümüzde duruyor.

Bu katliamının sorumluları açık bir şekilde bilinmelerine rağmen, deşifre olmalarına rağmen bu kesimler yaşanılan ve yaşatılanlardan dolayı toplumdan özür dilememişlerdir. Yaptıkları katliam ve insanlık suçu üzerine konuşmamışlardır. Yaptıkları işin yanlış olduğu gibi bir pozisyon içerisinde değiller. Aksine yaşamışlıkların arkasında durmaktadırlar. Katliamı besleyen argumanları her gün tekrarlamaktadırlar. Her yıl Maraş Katliamı anmalarında devletin koymuş olduğu tavır, tepki yine orada yaşayan ülkücü, faşist çetelerin rahatça hareket edebilmesi ve oradaki yaşama müdahale edebilmesi gücünde olabilmesini bu olayın yeterince tartışılıp mahkum edilmediğini gösteriyor. Eğer böyle bir mahkumiyet olsaydı bugün Maraş’taki anmalar bu biçimiyle yasaklanmaz, saldırılara maruz kalınmazdı. Katledilenlerin yakınları saldıralara maruz kalıyor, oysa ki devletin ve güvenlik güçlerinin koruması gereken kesim mağdurlar iken, saldırganların istek ve arzularının hayata geçirildiği bir Maraş resmiyle Türkiye’nin karşı karşı olması bu yaşanılanlardan dolayı kimsenin pişmanlık içerisinde olmadığının bir resmi olarak ortada duruyor.

Bu Maraş’da devletin Kürt, Alevi ve sol kimliğini hazmedememesi demektir. Zaten 12 Eylül’ün mimarları da 3K diye tabir ettikleri kesimlerin ortadan kaldırılması amacıyla iktidara geldiklerini söylüyorlardı. Bu aslında Maraş’ın kimliğinin ortadan kaldırılması, yok edilmesi anlamına geliyordu. 80 darbesi sonrasında Maraş’ta ve Maraş’ın köylerinde, ilçelerinde yaşatılanlar, bu kesimlerin Alevi toplumuna, dedelerine, pirlerine yapılanlar, köylerde tek tek insanlara yaşatılanlar düşmanlığın resmiydi. Maraş özgülünde çok başarılı olduklarını da söyleyebiliriz. 3K dedikleri kesimleri çok hızlı bir biçimde uzaklaştırdılar Maraş’tan, arındırdılar. Ama dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Maraşlılar da kendi kimliklerini arama mücadelesine giriştiler.

Kürtçe konuşmak büyük bir direniştir Maraş’da. Yine Alevi kimliğine sahip çıkmak cemlerde dara durabilmek büyük isyandır. Sosyal adalet, eşitlik için yürümek, etkinlikler düzenlemek büyük bir kahramanlıktır. Şimdilerde Maraş’ta bunun resmi çizilmeye başlanmıştır.

Bu direnişten Maraş mağdurlarının istek ve talepleri vardır. Maraş Katliamı’nda katledilen insanlarımıza bağlılığın gereği olarak vardır. Eğer böyle bir pozisyonda duramıyorsak eğer hesap sorucu bir pozisyonda duramıyorsak bu yaşanılanların hak edilmiş gibi algılanması durur ki; bu dehşet bir vicdansızlık kabul edilemeyecek bir durumdur. Bu anlamda Maraş Katliamı iyi ile kötünün, yanış ile doğrunun, geçmiş ile geleceğin bir mücadelesidir. Bu anlamda katliamın yaratıcıları olan devlet ile, katliamda özelikle birinci derecede rol almış MHP gibi siyasal yapılanmaların bir hesap verme zorunluğu vardır. Ve bütün Maraşlıların da bu hesap sorma mücadelesinin içerisinde olması gerekiyor.

Maraş Katliamı uzak bir durum ve olgu değildir, 36 yıl önce yaşanmıştır, Maraş tanıkları günümüzde yaşamamaktadır. Kaldı ki; katliam gibi suçlarda zaman aşımı olamaz.  Bu tanıkların desteğiyle iç ve uluslararası hukuku sonuna kadar zorlamak gerekiyor. Lahey Adalet Divanı’na kadar gidecek süreç başlatılmalıdır. Bunu yapmak herkesin boynunun borcudur. Tüm insalığın borcudur, Alevilerin, Kürtlerin, sol ve sosyalistlerin, demokratların borcudur.  Bu anlamda Maraş şehitlerin huzurunda, onların hesabının sorulacağı bir faaliyet içerisinde olmak; tüm Maraşlıların borcudur.

 

NOT: Yazının başlığı Maraş Katliamını konu edinen Birîna Raş belgeselinden alındı. 21 Aralık’da Almanya’nın Köln kentinde, 28 Aralık’da İstanbul Okmeydanı Cemevinde gösterilecek. Uzun bir alan çalışması sonrasında hazırlandı. Genel Koordinesini yaptığım belgeselin yönetmenleri Cemo Doğan ve Deniz Osoy.

Öyle bir yerdeyiz ki…

12 Eylül geçmişti ülkenin üzerinden.  Şiirler, şarkılar bıçak gibi kesilmişti. Evlerde bir tek ölüm konuşuluyordu, korkuyla ve alt perdeden.  Sözcükler yara bere içindeydi, zaman dilsizdi. Kalbi kırık çocuklar dolaşıyordu ülkenin dört bir yanında. Biri konuşsa diğerleri hep birden ağlayacaktı, susuyorlardı. Eylül geçmek bilmiyordu.

Bir ses duyuldu sonra. Kırık kalpli çocukların kulağına fısıldıyor, kalplerine dokunuyordu.

‘.Çok uzakta öyle bir yer var

O yerlerde mutluluk var

Paylaşılmaya hazır bir hayat var.’

Öyle güçlüydü ki sesi baştanbaşa sarıyordu ülkeyi. Elden ele dolaşıyordu kasetleri. Bir araya gelip onu dinlemek büyük bir ibadete dönüşüyordu evlerde. Sesi tanıdıktı herkese, yitirdiklerini, hiç usanmadan beklediklerini anımsatıyordu.

‘.Beni burada arama anne,

Kapıda adımı sorma

Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne, ağlama.’

Nevzat Çelik, Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Arkadaş Özger, Yusuf Hayaloğlu. Şiirlere can veriyordu sesi. Acı kabuk bağlıyor, dağlarda yaralarını sarıyor, sokağa çıkıyordu çocuklar. Konserlerinde hınca hınç doluyordu salonlar. Şiirler, şarkılar ‘Eylüle isyan gibi’ dökülüyordu Ahmet Kaya’nın dilinden.

Dağ yamaçlarında, sokaklarda öldürülüyordu gençler, köyler birer birer ateşe veriliyordu. Ülkenin bir tarafı aldığı her nefeste ölümü hissederken, diğer tarafı renkli televizyona geçmenin heyecanını yaşıyordu. Yaprak döküyordu yani bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.

Dağlarda bambaşka bir rüzgâr esiyordu. Öyle güçlü bir rüzgâr ki sokakları, pencerelerinden girdiği evleri serinletiyordu. Yüzünü dağlara dönüyordu Ahmet Kaya, ‘Şarkılarım Dağlara’ diyordu. Seveni de sevmeyeni de çoğalıyordu. Televizyonlara çıkıyordu. Tepeden tırnağa öfke ve nefret dilinin yayıldığı topraklarda, ‘İki gözüm’ diyordu kendisine nefretle bakanlara bile. ‘Barış’ diye haykırıyordu gür sesiyle, daha çok kan isteyenlere inat.

Bir gece mikrofonu eline aldı Ahmet Kaya. ‘Anadilimde şarkı söyleyeceğim’ dedi. Kan emiciler ve onların sofralarında karnını doyuran soytarıları tahammül edemediler, öfke ile yürüdüler üzerine. Bu ülke kaldıramazmış öyle sözleri. Türkçeden başka dil konuşulamazmış bu ülkede. Ne yazık ki bu ülkenin tek bir resmi dili vardı, o da ‘Nefret’ diliydi.

Dilinden dökülemeyen sözcükler, kalbinde büyük bir acıyla, yakıcı bir sürgün bekliyordu Ahmet Kaya’yı.

‘Sürgün; bir ağacın kökünün, kendi yaşam alanları olan havadan, sudan koparılmasına benzer.’ demiş ya şair, Ahmet Kaya da susuz, nefessiz kaldı. Ve dayanamadı. Tıpkı Nazım gibi, tıpkı Yılmaz Güney gibi doğduğu toprakları bir daha göremeden, sürgünde, yaşamını kaybetti. Aslında ülkesinden çok uzağa sürgün edilerek öldürüldü Ahmet Kaya.

Aradan 14 yıl geçti. Çok şey değişti. Ahmet Kaya’yı linç edenlerden kimi bu büyük lekeyi nafile çabalarla silmeye çalışırken kimiyse çoktan tarihin çöplüğünde kaybolup gitti. Ama Ahmet Kaya halkın kalbinin en temiz yerinde, en onurlu haliyle yaşamaya devam ediyor.

Kobanê’nin büyücüsü

Bulutlu bir Pazar gününe uyanıyor Kadıköy. Vapurdan inenlerin kimi telaşlı, kimi yorgun, kimiyse rahatlamış. Bir anda karınca sürüsü gibi sağa sola dağılıyor. Başka bir kalabalık akın ediyor iskeleye, ama başka bir kalabalık! Ellerinde dev bir fotoğraf, gülümsüyor ta içinize bakıyor. Öyle bakıyor ki bulutlar dağılıyor, yerini güneşe bırakıyor. Onun adını haykırıyor kalabalık, “Paramaz yoldaş ölümsüzdür!” Kobanê’de insanlığın haysiyetini savunurken düşen Suphi Nejat Ağırnaslı anılıyor. O kendine Paramaz Kızılbaş diyor, biz de öyle diyelim.

Peter Pan olup, Kaptan Hook’un çetesinin hayal bile edemeyeceği kadar acımasız, soysuz karanlık çetelerle mücadele etmeye gitmeden önce bir mektup bırakmış Paramaz.

“.Ulvi bir inanç için yola çıkmadım, ulvi olmayan insanlarla hayatı, büyüsüz bir dünyayı, şeyleşmiş bir dünyayı büyülemek istedim o kadar.” diyor Paramaz.

Ve büyüledi Paramaz. Hem de o sözcükleri yazdıktan kısa zaman sonra. İnsanlığı boğmak isteyen zulüm yılanıyla savaşırken, Kobanê’de, insanlığın kalbinde düştüğü haberinin gelmesiyle o büyü baştan aşağı kaplamaya başladı yeryüzünü.

Büyülenmiş kalabalık Paramaz’ı andı Pazar günü, büyücünün fotoğrafı en önde. Gülüşü büyüyordu gidiyordu ta uzaklara, Kobanê’ye kadar. Bakışları umut veriyordu kaygılı gözlerle Kobanê’yi izleyenlere. “Kobanê düşmez, çünkü orada benim gibi savaşan, binlerce büyücü çocuk var.” diyordu.

Bir süre Paramaz’ın fotoğrafının arkasında yürüdü kalabalık. Bu büyülenmiş kalabalığı izleyenler, birbirlerine soran gözlerle bakıyorlardı. Kimdi bu gülümseyen çocuk? Merakları uzun sürmedi. Paramaz’ın babası çıktı sahneye. Oğlunu anlattı. Aceleyle anlatıyordu baba. Eksik anlatmak istemiyordu oğlunu, ama yetmiyordu. Babası da olsa kimse zamanı büyüleyen birini kolay kolay anlatamazdı. Sözü anneye verdiler sonra.

Anne sahneye çıktı. Yorgun, acılı. Gözleri çok uzaklara bakıyordu. Kobanê’yi geçip dünyanın katledilen bütün yoksul çocuklarını selamlıyor bir süre, yutkunuyor. “Fazla konuşamayacağım, sizinle duygularımı paylaşacağım sadece. ” diyor.

Ne anlatacak diye bekliyor kalabalık. Ama o anlatmıyor, bir ağıt yakıyor düşen oğlu için: “Bin bir çileyle büyüttüm oğlumu, yemedim yedirdim bu güne getirdim.”

Boğazlar düğümleniyor. Annenin sesi büyüyor, önce Kadıköy’e sonra o kocaman, sağır ülkenin kulaklarına haykırıyor:”Cesurdu mertti, kaya gibi sertti bir gün geldi ki vay vay vurdular onu.”

Paramaz’ın annesinin yüzü değişiyor. Başka annelere, bu topraklarda öldürülen, kaybedilen çocukların annelerine benziyor.  Anne devam ediyor, Paramaz’dan çok önce Neverland’a giden Kürt çocuklar eşlik ediyor ona çok uzaklardan: “Beni kınama arkamdan ağlama, ne yaptıysam bil ki halkım için derdi. ” Kendisinden çok önce evlatlarını kaybeden anneler başlıyor eşlik etmeye: “Aslan gibiydi, sözünün eriydi, Bir gün geldi ki vay vay vurdular onu.”

‘Şimdi tıpkı Peter Pan gibi Neverland’e gidiyorum, asla büyümemek üzere.’ demiş mektubun sonunda Paramaz.  Şimdi o hayaller ülkesine giden güzel çocuklar kervanına katıldı. Belki o güzel çocuklarla o güzelim hayaller ülkesinde, şairin dediği gibi, ‘gökyüzünün o meşhur maviliğini’ paylaşıyordur şimdi. Ama onun yaptığı o büyü bir gün baştanbaşa kaplayacak dünyayı ve onun adı da diğer büyücüler gibi çınlayıp duracak kalbimizin en temiz odasında.