Ana Sayfa Blog Sayfa 6365

Alevilikte  semahın anlam ve içeriği;

Asırlar boyunca gizli kalmış bir inanç, bu inancı yaşatmak uğruna can vermiş yüzbinlerin direngenliğinde, günümüzde karın altındaki kardelenler gibi başını göğe uzatıyor; yüzyıllardır üzerini örten kar ve soğuğa aldırmadan… Bu öyle bir inanç ki, renkleriyle göz alıcı, direngenliği ile şaşırtıcı… Bilinmek, sevilmek, korunmak, tarif edilmek istiyor bu kardelen…Rengini, kokusunu, güzelliğini yalnızca ıssız dağ başlarına çıkanlar değil, herkes fark etsin istiyor. Çünkü artık yalnızca ıssız dağ başlarında değil, dünyanın dört bir yanında yaşıyor  bu inancın mensupları.

Sözünü ettiğimiz, hem tarihsel hem de sosyolojik olarak bir kardelene benzettiğimiz şey, Anadolu ve mezopotamya topraklarının çok özgün inancı olan, onca araştırma ve incelemeye karşın hala gerçek anlamıyla bilinmeye, keşfedilmeye, fark edilmeye ihtiyaç duyulan Aleviliktir.  Bizim ise bu kısa yazıda üzerinde asıl durmak istediğimiz Alevilikte Semah konusudur.

Semah, Arapca kökenli bir sözcüktür. İşitmek, uçmak ve gökyüzü gibi anlamları vardır. Ayrıca terim olarak, müzik ezgilerini dinlemek, kendinden geçip dönmektir. Bu nedenle Alevilerin yaptıkları inançsal ritüele semah deniyor. Eldeki verilere göre semah sadece Alevilikte değil, bölgemizin eski  inaçlarında da görülmektedir. Günümüzdeki yaygın inanışa göre Aleviler semahın ilk defa arşı aladaki kırklar ceminde dönüldüğüne inanırlar. İyi incelendiğinde semahın her figüründe bir anlam olduğu görülecektir. Semahta esas olarak gezegenlerin, güneş çevresinde dönüşleri simgelenir. Semah, günümüz inanışına göre ilk defa Kırklar meclisinde gerçekleştirilen inançsal bir ibadettir.

Semahın temel figürü bir yandan kendi ekseni etrafında dönerken, bir yandan da bir daire üzerinde yapılan dönüştür. Semah hem kendi ekseni hem de güneş çevresinde dönen gezegenlere,  kendi çevrelerinde ve başka gök adalarının çevresinde dönen gök adalarına kadar, en küçükten en büyüğe  yaşamın varoluşunun her evresinde var olan temel döngünün stilize edilmiş halidir.

Evrende her şeyin dönmesi olgusu Alevi ayetlerinde “bütün evren semah döner” dizesi ile en güzel ifadesine kavuşur. Semah yürümek Cem ayinine görsel olduğu kadar anlam bakımından da bir zenginlik katar.  Aslında Semah ile Kozmos’un ruhu Cem Ayinine taşınmış olmaktadır. Semah aynı zamanda kadim bir bilginin görsel bir şölene ve kutsal bir gösteriye dönüştürülmüş halidir. Semah aynı  zamanda Hakk ile bütünleşme halinin, yani var oluşun sembolüdür.  Ana rahminde Kırkların  tek bir cana dönüşmesini kutlamanın sembolüdür.

Aleviler için nasıl ki toplu olarak cemsiz ibadet düşünülmezse,  semahsız da cem yürütülmesi düşünülemez. Alevilik gerçeğin kendisi olduğu için semah da gerçeğin parçasıdır.

Bir inanışa göre semah ilk defa Arş-ı Ala’da  kurulan Kırklar Meclisinde Kırklar tarafından dönülmüştür. Yeryüzünde dönülen semah bu semahı yad etmek içindir. Bu yüzden semah yürünürken, “semahımız Kırklar Semahı olsun” diye dua edilir.

Bu duada şunlar söylenir; “semahlar saf ola, münafıklar berbat ola, gönüller abad ola.  Yiğitler meydan ola, yardımcımız mert ola. Hizmetlerimiz boşa gitmeye, seyir için olmaya. Hak için ola. Döndüğümüz semahlar Kırklar’ın döndüğü semah ola. Birliğimiz, dirliğimiz ve beraberliğimiz kaim ola, daim ola. Dergah-ı ilahiye kayıt ola. Gerçeğe Hü.”

Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi günümüz Aleviliğinde değişik söylencelere konu olmuştur. Bunun en bilineni ise  Muhammedin misafir olduğu Kırklar Meclisi ve Cemi söylencesidir. Günümüzde içeriği hayli boşaltılmış olsada, eğer dikkatle incelenirse Muhammed’in girdiği Kırklar Meclisinde ne yöneten, ne de yönetilen vardır. Herkes eşittir bu mecliste. Nitekim Muhammet ne zamanki ”yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum” demiş, ondan sonra içeri girmesine müsaade  edilmiştir. Yani kırklar meclisine katılan Muhammet artık bir peygamber değildir. Sıradan bir insandır. Çünkü Alevi yolunda yöneten seçilerek o makama gelir ve istenmediği zaman görevden alınır. Her Alevi ceminde Mürşit-Pir- Rehber katılanların rızalığını alarak cem yürütebilir.

Kırklar Meclisi söylencesinde görüldüğü üzere  Kırkların tanrı katında yürüttükleri ibadet Namaz değil, kadın erkek birlikte yüz yüze yapılan cem olup semah yürümektir, burada hiyerarşi tanımaz bir eşitlik esastır. Öyküde de görüldüğü gibi Kırklar Muhammed’in Peygamberliğini tanımıyorlar. Ancak Muhammet bu kimliğininden sıyrılarak bu meclise giriyor. Muhammed’in “siz bu mecliste kimsiniz?” Sorusuna “Biz Kırklarız”, “küçüğünüz ve ulunuz kimdir?” sorusuna ise; “küçüğümüz de ulumuz da uludur,  kırkımız bir, birimiz kırktır” diye cevap verilmiştir.  Evet Muhammet Kırkların Meclisine katılmıştır.  Kırkların sayısı önceden tamdır. 22 erkek, 17 kadın ve onlara yiyecek aramaya giden Selmanı Farisi eder 40.

Anlaşılacağı gibi, Kırkların Meclisine katılan Muhammet bu mecliste yapılan cem ile Alevi yoluna kabul edilmiştir. Yola kabul edilmiş ve Mürşit makamına seçilmiştir. Kırklar Meclisinde bir üzüm tanesini şerbet yaparak 40’a bölen Muhammet sınavı geçmiştir. Yani 40. Günün bitiminde ana rahmindeki cana verdiği şerbetle can katmıştır. Ve Kırklar bu yüzden Muhammedin de katılmasıyla hep birlikte semaha durarak  bu bir oluş anını kutlamıştır.

Yine bazı Alevi araştırmacıları ise Kırklar söylencesini bir başka açıdan değerlendirmektedir.  Bu anlayışa göre ; aslında Kırklar meclisi ismini Ana rahminde  40. Günün bitimiyle bir can haline gelen insan embriyonundan almaktadır. Alevilik varlığın doğum kapısından geldiğine inanır. Doğum kapısından çıkıp gelenler Hakk’ın varlığını ve birliğini ispat etmişlerdir. Hakk doğumda ispat olduğundan dolayı, doğumda olan sevgi Hakk’ın sevgisidir.  Bu sevgi her kimde olursa Hakk onlarda mevcuttur. Hakk’ın emri ile doğan evlat ta Hakk ile bir doğar ve ana babasını Hakk bilir.  Yani sözün özü Ana rahmi cem olunan yer, rahim kapısı ise hak kapısıdır. Hakkın evi ana rahmidir. İnsan ruhunun hakka ulaşacağı güne değin yaşama açılan kapısıdır.

Zaman içinde takiyye yapmak zorunda kalan Aleviler Arş-ı alada tutulan ilk cem söylencesini ortaya atarak sırrı Muhammet-Ali perdesi ile örtmüşlerdir. Çünkü kendilerini İslam perdesi ile perdeleyen Aleviler özellikle 16. Yüzyıldan itibaren yaşamlarını sürdürebilmek için inançta takiyye yoluna giderek varlıklarını sürdürme kararı almışlar, bunun yanında bölgenin egemen devletlerinin baskısıyla birlikte de giderek zaman içinde, kuşaklar arası bilgi aktarımının zayıflığının da etkisiyle takiyeyi bir gerçeklikmiş gibi algılamaya başlamışlardır.

Alevi inanç önderleri de bu yolu sürdürebilmek için sırrı sadece, sır saklayacaklarına inandıkları çok küçük bir kesime aktarmışlardır. Batında başka, Zahirde ise başka davranılmıştır. Alevinin hakikati doğum kapısıdır. Çünkü Alevi hiç bir şeyin yoktan var olmayacağını bilir.

“Kırklar  arş üstüne kurdular cemi

Muhabbet hakkoldu sürdüler demi

Balçıktan yarattı Mevla Adem’i

Ben ol zaman atam belinde idim” (Yeksani)

 

Aleviler yaradılışa değil varoluşa inanırlar;

“Alevilerde temelde Allah anlayışı yoktur. Yaradılışa inanmazlar. Aleviler, insanin evrimci bir mantıkla yaratıldığına inanırlar; ancak, Müslüman olmak zorunda kaldıklarında, bu inanışlarını saklamak zorunda kalmışlardır. Bu sırrı bildiğini inandığım Başköylü Hasan Efendi adlı Alevi piri, “Varlığın Doğuşu” adlı kitabında bu konuyu şöyle açıklar: “Baba mayayı ana sütüne katar, ana rahminde vücut tutar. Mayalanan maya 40 gün mayada kalır. 41. gün vücut  hasıl olur.” Yani anne rahmindeki mayalanma 40 gün sürer. 41. gününde insanin ilk şekli oluşur. İlk insanın oluşumu 40. günden sonra, 41. günde gerçekleşir. Anne rahminde bebeğin ilk nüvesi tamamlanır. Bu da Alevi inancında çok önemli bir yer işgal eden “Kırklar Cemi-Meclisi” inancıdır.

“Kırklar Cemi”, insanin ilk kez belirmesi, ilk insanin ana rahminde toparlanması, cem olmasıdır. Bu da başka bir alemde, “Kubbe-i Rahman’da yani ana rahminde gerçekleşmektedir. Cem kavramı anne rahminde oluşan insanin ilk toparlanmasını, cem olmasını anlatmaktadır. Kırklar cemi ve semah insanın ana rahminde mayalandığı ilk 40 gün ile ilgilidir. 40 günden sonra da 41 yoktur. Yani Kırklar bir’e dönüşmektedir. Zaten Kırklar Söylencesi’nin bütün anlatımları da buna dönüktür. Kırklar cinsiyetsizdir, cinsiyet henüz oluşmamıştır. Bu yüzden Sırrı Hakikat Kapısı’ndan geçip Kırklar Cemi’ne girenlerin cinsiyetinin olmadığı kabul edilir. Bir başka deyişle, Adem’in Allah tarafından çamura şekil verilerek; kadının da onun kaburgasından yaratıldığı inanışına karşı, Aleviler evrimci bir mantıkla meseleye bakarlar. Ve insanın evrimin bir sonucu olarak doğduğuna inanırlar. Kırklar Cemi’yle de, erkeğin spermlerinin, kadının rahim içinde bulunan yumurtasını döllemesiyle ortaya çıkan embriyonun yolculuğunu tasvir ederler. Yani Semah sözle söylenemeyen bilimsel gerçeğin dans ile anlatılmasıdır. İlk 40 günün anlatılmasıdır. Alevi inanışı bu bilimsel düşüncenin sır edilmesidir.

Bugünün yaşayan Aleviliğine dışardan baktığımızda müslüman gibi görülen, ancak kendi içlerinde evrim inancını yasamaya çalışan bir topluluk görmekteyiz. Kendilerine ne kadar öz müslümanız deselerde kendilerini “Hak Ehli Erenleri” diye tanımlayan bir grup, İslam kapıyı çaldığında korkudan, “Biz de Müslüman olduk” diyorlar. Ama kendi inançlarını, bir nevi Sebataycılar gibi sırra büründürüyorlar.

Oysa yaşam biçimlerine baktığımızda, inanç ritüellerini incelediğimizde Alevilerin bilimle ilgileri olduğunu görürüz. Alevilerin tanrı/kul ilişkisi üzerine kurgulanmış, oluşa değil yaratılışa inanan, semavi dinlerle ve dolayısıyla islam diniyle öz itibariyle bir ortaklığı yoktur. İşin özü Alevilerin inanılan biçimiyle herhangi bir dinle de ilişkileri yoktur.

Aleviler tarihte kendi dünyalarında doğuma inanıyorlar. “Bunlar, çok büyük bir ihtimalle Harran Üniversitesi ya da bu üniversiteye bağlı çevredeki eğitim kurumlarında çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunların ortaya koyduğu bilim felsefesi de zamanla, özellikle Anadolu coğrafyasına yayılıyor. Bu felsefeye inananın topluluklar sayesinde kitleselleşiyorlar. Örneğin Baba İshak, Baba İlyas gibi erenlerin köyleri Harran etrafındadır. Onların izlerini sürerseniz, o coğrafyaya ulaşırsınız.

Aleviliğin Orta Asya’dan gelmediği bellidir. İddiam da şudur, bundan böyle hiç kimse Alevilerin cemlerinin ve semahlarının Orta Asya’dan eski Türk inançlarından ve Şaman ayinlerinden geldiğini söyleyemez. Çünkü aralarında çok farklı kozmik ve mitolojik farklılıklar var. Birbirine çok zıt iki sistemdir. Orta Asya kültürü ve Şaman, Kutup Yıldızı merkezli düşünür, dünya merkezli düşünmez. İnanışa göre Kutup Yıldızı’nın etrafında dönen bütün gök cisimleri dönmektedirler. Orta Asya’dan gelmedikleri bellidir ama kimdir bu Aleviler? Dediğim gibi evrimci düşünceyi benimsemiş farklı topluluklardır. “ (Sırrı Öztürk)

Semah Nedir?

Semah, Aleviliğin önemli inanç-kültür unsurlarındandır. Semavi dinlerde kadın ve erkeğin birlikte ibadet olarak müzik ve söz eşliğinde semah dönmesi kabul edilemez bir olgudur. Bu nedenle Semah geleneğinin kökeni bir çok araştırmacı tarafından ve bir çok pir-dede tarafından  gerek Kırklar Cemi ile gerekse İslam’dan çok öncesi birçok inanç ve gelenekler ile açıklanmaktadır. Semah aynı zamanda Aleviliğin temel ibadeti olan Cem’in de önemli bir parçasıdır. İlahi bir aşk olarak görülür.

Semahlar normalde kadın erkek karışık, yalın ayak, baş açık, bele kuşak bağlanarak yapılmaktadır. ‘’Başım açık yalın ayak yürütün,  Sen merhamet eyle lebi balım yar’’ Ve genelde semah yapılan meydanın bir köşesine mum yakılır. Semahın yöresine ve türüne göre semah edenlerin sayısı da değişebilmektedir. Semaha kalkanlar, uzaydaki gezegenler gibi birbirlerine dokunmadan, daire şeklinde ve karşılıklı durarak semah ederler.

Kızılbaş-Alevi yolunda semahın, Kırklar Meclisi ile başladığına inanılmakta ancak bu Meclisin kimlerden oluştuğu, nerede oluştuğu tartışması hala sürmektedir. Tartışılması da doğaldır. Çünkü 500 yıldır kendisini İslam perdesiyle perdeleyen Aleviler doğal olarak Kırklar Meclisi olayını da İslami söylemle perdelemişlerdir.  Gerçeği bilenler sadece yola inanan Pirlerdir.

Semah ; cem sırasında Oniki hizmetten biri olan saz ve söz eşliğinde kadın erkek olarak yapılan hareketleri ifade etmektedir. Tarih boyunca  İslami anlayış için müzik ve semah eşliğinde yapılan cemler dinsel açıdan sakıncalı görülmüştür. Oysa Kızılbaş Alevilik yolunda müzik ve semah, öğretinin, inancın, ibadetin ta kendisidir. Alevilikte, sazsız sözsüz semahsız ibadet olmaz.

Semah sırasındaki hareketlerin değişik anlamları bulunmaktadır. Gökyüzünde uçmak, evrenin dönüşü gibi dönmek, turnalar gibi  kanat çırpıp uçmak, haktan alıp halka vermek, paylaşmak gibi değişik bölümle farklı simgesel anlamlar vardır.

Kişi Semahın manevi atmosferine adapte olarak Semaha girer, Semahlarda bireyin bağımsızlığı ana ilkedir, hiçbir biçimde Semahçılar arasında el ele tutuşulmaz, her Semazen kendi içinde bağımsızdır. Semah, nefsin kötü arzu ve isteklerinden ve korkularından arınıp ruhsal olarak özüne, aslına yönelmedir. Semah gitmek, Hakk’a ulaşmada vesiledir.

Semah normalde Cem’de dönülür (Dönmek hiçbir şeyin durmadığını ölmediğini hareket edip değiştiğini sembolize eder.)

Yüzün üzerinde semah çeşidi vardır, hepsinin ortak özelliği, ağır tempoyla başlar, hızlanır ve yavaşlayarak durur. Duyguların/ruhun uçuş ve geri dönüşünü sembolize eder.Semahta kadın ve erkek şarttır, bununda birlik, eşitlik, yaradılış, sevgi, karşıtların birliği gibi çok derin anlamları vardır.

Semah yalın ayak dönülür, duygular dünyasında uçulsa da gerçeğe, doğaya/toprağa bağlılığı sembolize eder. Bazı semahlarda avuçlar yer ve gökyüzüne döndürülür, yerle gök arasında (hava ve toprak/ tanrı ve insan) arasında bağ kurulur. Gözler genellikle el/avuç içine bakar, bu da aynada kendini (insanda tanrıyı) görmeyi sembolize eder.(Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme. Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme)

Semahta kalbe, götürülen eller, Alevilerin bir tür selamıdır. İçten ve kalpten sevgi ve yola bağlılığı sembolize eder. Semahlardaki figürler doğadaki canlı varlıkların özelliklerini, emek, sevgi, birlik vb. çeşitli konuları sembolize eder.

Alevilerin yaşadığı yörelere özgü 100’e yakın farklı semah tipleri ve değişik adları bulunmaktadır. Bunlardan en tanınmışları Kırklar Semahı, Turnalar Semahı, Gönüller Semahı, Kırat Semahı, Hubyar Semahı gibi adlarla bilinen değişik yörelere ait semahlardır.

Bütün semah türlerinde ortak olan özellik, yavaş hareketlerle başlayıp, giderek hızlanmasıdır. Semah, ağırlama, yürüme ve hızlanma olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Zakir, semah deyişini bu bölümlerin ritmine uygun çalarken, semahçılar da buna uygun olarak hareket ederler.

“Bütün evren semah döner

Aşkından güneşler yanar

Aslına ermektir hüner

Beş vakitle avunmayız”(Hüdai)

1960’lara kadar bir kapalı toplum inancı olarak yaşayan Alevilik, bu nedenle ibadetlerinde de çeşitlilikler göstermektedir. Alevi ibadetin en önemli inanç ritüeli olan Semah’ta bölgelere göre şekilsel farklılıklar göstermektedir. Ancak öz aynıdır. İçerik aynıdır değişik olan semahın yürüyüş (dönüş) biçimleridir. Birde semah yürünmesi için saz eşliğinde çalınan deyişler farklılık gösterebilmektedir.

Semah Çeşitlerinden örnekler;

1) KIRKLAR SEMAHI

Kökenini, Kırklar Cemi’nden alan Semahtır. Aleviler arasında en yaygın semahtır. Hz. Muhammet’in, Hz. Ali’nin ve kadın- erkek canların yer aldığı 40 kişinin bulunduğu Kırklar Meclisi’ni sembolize eder.

Üç zamanlıdır. Dua, ağırlama ve yeldirme (hızlı) bölümlerden oluşur. Genellikle cemlerde yaşlı canlar bu semahı dönerler. Aleviler arasında en yaygın dönülen semahtır.

2) TURNALAR SEMAHI

Turna kuşunun, Alevi edebiyatında özel bir yeri vardır. Turna ile Hz. Ali arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır. Turna semahı, turna kuşunun figürlerine dayanır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer. Yavaş ve olgundur.

“Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’mi görmediniz mi?

Havanın yüzünde semah dönerken

Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”

3) KIRAT SEMAHI

Semahların geneli kadın ve erkek canların birlikte dönmesine karşın Kırat Semahını bacılar dönerler. Bu semahta; güneş çevresindeki gezegenlerin dönüşü sembolize edilir. Köklerini ateş ve güneşi kutsayan bölgenin eski inançlarından almaktadır.

“Kırat bu dağları aşmalı bugün

Dostun ellerine düşmeli bugün…”

4) TAHTACI SEMAHI

Antalya- Toros yöresindeki Tahtacı Türkmenler’in döndüğü semaha bu ad verilir.

Bir bacı ile bir erkek can birlikte semah dönerler. Daha fazla kişi ile dönülen ve adına Tahtacı Semahı denenlerde vardır.

Semahlarda, ellerin yukarıdan alıp aşağıya verme şeklindeki figürü Hak’tan alıp halka vermek anlamına gelmektedir. Bu sosyal bölüşümdeki adaleti sembolize eder.

5) TRAKYA SEMAHI

Semahlar; bulundukları yörenin halk dansları ile etkileşim içinde bulunurlar. Bu nedenle yöresel farklılıklar görülür. Trakya semahları da yöredeki halk sanatının zaman , zaman etkisini ifade etmektedirler.

6) URFA SEMAHI

Bu semahta Urfa’daki Aleviler’in adeta damıtılarak korunan semahlarıdır. Bunlar içinde en özgünü ise; Urfa- Kısas Semahıdır. Urfa Semahı da genel özellikleri ile birlikte biraz Urfa etkisini de taşımaktadır.

7) AFYON SEMAHI

Afyon denilince akla Emirdağ’ın Karacalar Köyü Alevilerinin döndüğü semahlar gelir. Muhammet- Ali Semahı, Sikke Semahı ve İllallah Semahı en bilinen Afyon yöresi semahlarındandır. Kadın ve erkek canlar birlikte semah dönerler. Genellikle 6 bacı 6 erkek birlikte semaha kalkarlar.

8) RODOS SEMAHI

Osmanlı döneminde Anadolu’dan Rodos’a yerleştirilen Alevi’lerin döndüğü semahlardır. Semah’ın yerel kültürden etkilenmediğini söylemek olası değil. Bu nedenle Rodos Semahı; Anadolu- Rodos karışımı bir birleşim sayılır.

9) LADİK SEMAHI

Adını Samsun- Ladik’ten alan Ladik Semahını 8 bacı, 8 erkek can döner.

Semaha şu deyişle başlanır:

“Salını salını geldim köyüne

Güzeller başıma toplansın diye

Herkes sevdiğini almış yanına

Güzeller pazarı kurulsun diye”

10) HACIBEKTAŞ SEMAHI

Hacı Bektaş Veli’ye saygı semahıdır. 8-12 can ile dönülür. Sağ el göğüste mühürlenmiş olarak semaha başlanır.

Söylenen nefeslerden birisi:

“Değişmek istemem bin peygambere

Yarab dertlilere pir eyle beni”dir.

11) HUBYAR SEMAHI

5 Bacı 4 erkek can ile dönülür. Kollar sarkık, öne doğru eğilmiş olarak semaha başlanır.

Semah sırasında; hem kendi, hem daire ekseni etrafında dönerler.

Semahlar içinde ritmik olarak en hareketli dönülen semah sayılır.

“Beylerimiz elvan gönül üstüne

Ağlar gelir pirim Abdal Musa’ya

Urum abdalları postun eğnine

Bağlar gelir Pirim Abdal Musa’ya…”

12) Kürt Alevileri Semahları;; Sivas, Erzincan, Tokat, K. Maraş, Dersim, Malatya, Bingöl, Elazığ, Adıyaman ve Urfa gibi illerde karşılaşılan semahların  en ayırt edici özelliklerini, “usul değişimi” oluşturur. Buna göre, semahın ‘ağırlama’sından ‘çarh’ bölümüne doğru giderek artan temposu içinde, usul değişimleri meydana gelmektedir.

Semah etmek, ibadet etmektir.

Semah ibadet halidir, Süslü-püslü giyecekler giyerek yapılan semahın sadece foklorik anlamı olur ki ibadetten dışlanmış olur. Günümüzde bir çok cem evinde ve Alevi derneklerinde folklorik semah ekipleri oluşturulmuş bulunmaktadır. Elbette yeni kuşaklara inanç ritüellerimizi öğretmek çok iyi bir hizmettir.  Ancak Cem ve Cem’lerde yürütülen Semah hizmeti ibadet hizmetidir ve yalnızca Alevi ibadet yerlerinde semah dönmek haktır. Semahımıza ve inancımıza saygısızlık yapmıyalım, yaptırmayalım. Semah, benlikten arınmaktır, Hakk ile Hakk olmaktır. Kırklar Meclisi’nde ki aşk ve cebze halidir ve semahın adresi de “Kırklar Meclisi” dir.

“Vardım kırklar meydanına

Gel berü hey can dediler

Yüz sürdüm ayaklarına

Gir işte meydan dediler

 

Kırklar bir yerde durdular

Yerlerinden yer verdiler

Meydana sofra serdiler

El lokmaya sun dediler

 

Gir semaha aşk ile Hakk’a

Silinsin pak olsun ayna

Kırk yıl bir kazanda kayna

Daha çiğsin yan dediler”  (Şah Hatayi)

Semah etmek; Bir kuşun kanadında, güneşin etrafında, bulutların üstünde dönmektir. Aynı dünya gibi, ay gibi, evrendeki yıldızlar gibi, kıştan yaza, geceden gündüze dönmek. Insanı merkez, elini ayna yapmak ve aynada özünü seyretmek. Insanı sevmek, paylaşmak, inanmak ve arınmak. Turna olup hakka ve hakikate doğru göçmek gökyüzüne ağmak, karanlıkta, aydınlık yürekte ışık ve bir deyiş, bir nefes  olup dönmek ve birlik olmak, birliğe, kardeşliğe, insan sevgisine ağmak ve kendi gerçeğini kavrayıp dönmektir.

“Ay Ali’dir gün Muhammed

Üç yüz altmış  altı sünnet

Balıklar da suya hasret

Çarh dönerler göl içinde

 

Göl içinde çarha döner

Susuzluktan bağrı yanar

Müminler secdeye iner

Seyir var seyir içinde” (Pir Sultan)

Günümüzde hem sırrı bilenler azaldı, hem de sırrı aktaracak talip kalmadı. Pir ve talip ilişkisi bozuldu, bilimle, akıl ile hareket eden Pirlerin yerini, Pir maskeli müslüman imamlar aldı. Cem evlerimizde imamlar bulundurulmakta. Yolun başını  haramiler kesmiş durumda. Özellikle 12 Eylül darbesi ile başlayan son 35 yıllık süreç Alevilerin büyük kesimini Hakk gerçeğinden kopardı. Talipler görgüden geçmez oldu. Müsahipler birbirini göremez oldu. Musahiplik yeni kuşaklara aktarılamadı. Pir talibini, talip Pirini unuttu. Sırrı bilen Ocak pirlerinin yerini dernek, vakıf  dedeleri aldı. Kısacası yol bozuldu. Yolun bozulmasıyla birlikte, onun ibadeti de yapılmaz oldu. Yapılan ise Hakk için değil seyir için yapılır hale geldi.

12 Eylül’den bu yana Alevi çocuklarına 34 yıldır zorla Sünni İslamiyet dersleri verilmektedir. Bu Alevi inancında büyük bir kırılmaya yol açmıştır. Öyle ki bugün Alevi asimilasyonu bizlere Alevi açılımı olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Alevilerin önemli kesimi de bu Açılım oyunlarına gelmektedir. Evrensel bir inanç olan Alevilik İslami bir mezhep olarak bile kabul  görmemekte bir tarikat muamelesi görmektedir.

Alevinin kutsal semahı, insanın var oluşunun sembolü, birliğin, kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün sembolü semahımız bu içeriklerinden boşaltılarak folklorik bir oyun derecesine indirilmekte, Alevinin ceminde deyişlerimizin, beyitlerimizin yerini kurandan sureler, abdestler, namazlar, islam ilahileri almaktadır. Kendini bu hakikat yolunun yolcusu sayanlara düşen büyük sorumluluklar bulunmaktadır. Pir ile talibi buluşturmak zorundalar. Yola yeniden ikrar vermek zorundalar. Görgüden geçmek zorundalar. Yola girmek için de müsahip olmak zorundalar.

Yeni bir başlangıç yapmanın asgari koşulları bunlardır.  Semahımızı gerçek içeriği ile yürüyeceğimiz bir ortam yaratmanın yegane yolu bu asgari şartları yerine getirmekten geçiyor.

Yararlanılan kaynaklar ;

* Kadimden sonsuza Alevilik yazıları (Dede Turabi Akbal )

* Kimlik Mücadelesinde Alevilik; (Erdoğan Yalgın)

* Aleviliğin Gizli Tarihi; (Erdoğan Çınar)

* Hakk’ın Emri Rızası: (Başköylü Seyyid Hasan Efendi)

* Anadolu Aleviliği; (Esat Korkmaz)

* Alevilerin Büyük Sırrı; (Ünsal Öztürk)

‘Maraş katliamı kültürel soykırımdır’

İSTANBUL (DİHA) – “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu konferansın ikinci oturumunda söz alan gazeteci çevirmen Mazlum Doğan, Maraşlıların katliamından sonra 20 yılda asimile olduklarını belirterek, Cumhuriyet döneminin en büyük mağdurunun Kürtçe olduğunu söyledi. Gazeteci yazar Şükrü Yıldız ise, Maraş’ın etnik ve kimliksel olarak arındırılmasının kültürel soykırım olduğunu ifade etti.

Levh-î Kalem Alevi Fikir Topluluğu ve Avrupa Maraş Girişimi’nin İstanbul Okmeydanı Cemevinde, “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu konferans, ‘Maraş’ta kültürel soykırım’ adlı ikinci oturumla devam etti. Gazeteci yazar Şükrü Yıldız, Akademisyen Sema Özveren, yönetmen Zeynel Doğan, eğitimci yazar Mehmet Kömür, gazeteci çevirmen Mazlum Doğan’ın konuşmacı olarak katıldığı oturumda ilk sözü Akademisyen Sema Özveren aldı. Özveren, Elbistan’ın Kantarma köyünde alevi aileleri ve alevi dedeleri ile yaptığı görüşmelerden yola çıkarak Alevi kültürünün unutulmaya yüz tutan yönlerini dile getirdi.

‘Kendi kültürümüzden kaçıyoruz’

Ardından söz alan eğitimci yazar Mehmet Kömür, Maraş’ın ne ilk ne de son katliam olduğunu belirterek başladığı konuşmasında, Maraş katliamının kodlarını Dersim’de Koçgiri’de aramak gerektiğini ifade etti. Maraş’ta birçok toplumsal olay yaşandığını ve her defasında şiddetle bastırıldığını dile getiren Kömür, yeni katliamları engellemek için neler yapmak gerektiğinin üzerinde durulması gerektiğini kaydetti. Kömür, “Biz mutlaka dünü iyi anlamalıyız ki önümüzdeki süreci anlayabilelim. Sistem şunu yapar, önce yok etmeye çalışır daha sonra da gözden düşürmeye çalışır. Bizde zaman zaman bu oyuna geliyoruz ve kendi kültürümüzden hızla kaçıyoruz. Topraklarımızı boşaltmakla kalmadık inançlarımızı, değerlerimizi her şeyimizi kaybettik” diye konuştu.

‘Maraş katliamı tekerrür ediyor’

Elbistan’da büyüdüğünü daha sonrada Diyarbakır’a yerleştiğini belirten Yönetmen Zeynel Doğan, Elbistan’da yaşadıkları sırada devlet kurumları ile hiçbir ilişkilerinin olmadığını belirtti. Doğan, “Belki de bu halimiz çok fazla işlerine yaramadı. Yani devletle barışık olmayan, alışverişi olmayan iktidarı bu kadar sevmeyen ama sosyal ve kültürel yaşamda son derece zengin olan Aleviler sorundu. Dolayısıyla Aleviler öyle bir katliamla engellenecek, susturulacaktı” diye konuştu. Diyarbakır’a gelen Ezidiler’in yaşadıklarını Maraş’ta yaşanan katliama çok benzettiğini belirten Doğan, “Maraş katliamı tekerrür ediyor, bunlara tepki göstermediğimiz sürece de devam edecek” dedi.

‘En büyük mağdur Kürtçe’

Gazeteci çevirmen Mazlum Doğan ise, Maraş katliamının failinin tartışmasız olarak devlet olduğunu belirterek başladığı konuşmasında Kürtçenin zenginlikleri hakkında konuştu. Maraş katliamından sonra 20 yılda asimile olduklarını belirten Doğan, “Kürtçe bir inci farkında değilsiniz Maraş Kürtçesinin en büyük düşmanı yine Maraş’ı Kürtlerin kendisi. Cumhuriyet döneminin en büyük mağduru bence Kürtçe’dir. Çünkü bizler Aleviliğimizi inci gibi sakladık ama Kürtçemizi bir yara gibi sakladık. Kürtçe bizim için her zaman bir çıban gibi durdu” diye konuştu. Maraşlı Kürtler’in Kürtçelerinden utandığını belirten Doğan, Maraşlıların melez Kürtçe gerekçesiyle kendi Kürtçelerini küçümsediklerini kaydetti.

Maraş’ta yapılan kültürel soykırımdı’

Ardından söz alan gazeteci yazar Şükrü Yıldız, darbecilerin övünerek kamuoyuyla paylaştıkları ‘Biz bu ülkede 3 K’yı ortadan kaldırdık. Bunlar ülkemiz için tehditti ve biz bu tehdide son verdik’ dediklerini aktardı. Yıldız, “3 K ile kastettikleri bu toplumun Kürt kimliğiydi, Kızılbaştı ve solda atan yüreğiydi. Maraş’ta katledilmek istenen bu 3 K aslında Maraş’ın kültürel dokusunun da kendisidir” ifadelerini kullandı. Maraş katliamı ile yaşatılmak istenenin Alevi ve Kürt kimliklerinden arındırılmış bir Maraş olduğunu söyleyen Yıldız, bölgenin etnik ve kimliksel olarak arındırılmasının kültürel soykırım olduğunu belirtti. Bu soykırımın uluslararası hukukta soykırım suçu sayıldığını dile getiren Yıldız, “Bu dava yeniden davalar açılacak, çünkü soykırım suçları zamanaşımı kapsamında değildir. Alevilerin ne kadar katili varsa, Aleviler ile ilgili ne kadar dava varsa hep zamanaşımı kapsamında temize çıkarılmıştır ve bu katiller de ödüllendirilmiştir. Ama uluslararası hukuk ne diyor? Zamanaşımı kapsamına giren davalar zamanaşımına tabii değildirler. Sivas, Maraş, Çorum’da yaşananlar tekrar dava konusu haline getirilebilir” diye konuştu.

(rçk/mö)

‘Maraş’tan ders alınsaydı Şengal yaşanmazdı’

İSTANBUL (DİHA) – “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu konferansta konuşan dönemin tanıklarından Elif Tabak, “Katliamı doğru okusaydık IŞİD’in bir vahşet yaratması mümkün olmayacaktı. Şengal, Kobanê katliamını yaşayan dostlarımın acısını en iyi anlayanlardan biriyim” diye konuştu.

Levh-î Kalem Alevi Fikir Topluluğu ve Avrupa Maraş Girişimi, İstanbul Okmeydanı Cemevinde, “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım” konulu bir konferansı düzenledi. Konferansa Sev-Der, Kürecik-Der, Hasanali-Der, Uzunpınar-Der, Uzunhasan-Der, Kaşan-Der, Güç-Der ve Köşk-Der gibi kurumları da destek verdi. Konferansın “Maraş katliamı ile yüzleşmek” adlı ilk oturumunda gazeteci Cemo Doğan’ın moderatörlüğünde dönemin tanıkları konuşmacı olarak katıldı. “Maraş 78 kültürel soykırım ve katliam” pankartının asıldığı konferans “Memleketim Maraş-Birîna Raş” isimli belgeselinin gösterimi ile başladı. Konferansta ilk sözü dönemin tanıklarından Ali Doğan aldı. Doğan konuşmasına, 36 yıl önce katliamda yaşamını yitirenleri anarak başladı.

‘Devlet kin ve nefret dilini bıraksın’

Doğan, “Bu vahşet olaylarının olmaması için neler yapmalıyız? Bizim ve yönetenlerin sorumlulukları nelerdir? İnsan olarak devletten beklentimiz eşit yurttaşlık hakkını doğru kullanmak, her türlü inanca eşit davranıp, diğerlerini ötekileştirmemek, kültürleri yaşatmaktır” diye konuştu. Türkiye’nin İnsan Hakları Beyannamesini imzaladığını hatırlatan Doğan, devletin beyannameye imza atmasının ardından sonra gelen hükümetlerin buna uyması gerektiğini ancak günümüzde uyulmadığını belirtti. Devletin kin ve nefret dilini bırakarak sevgi ve hoşgörüyü sözde değil özde yaşatması gerektiğini ifade eden Doğan, “Yaşamını yitirenlerin Alevi, Sünni, toplum kuruluşları, bakanlar tarafından anılması çok mu zor? Oralarda anıt yapmak çok mu zor? Bunlar devletin görevleri olmalı. Söylediğimizde haklısınız diyerek kabulleniyorlar ama günü geldiğinde barış elini hemen bırakıyorlar” diye konuştu.

Kerbela, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski, Şengal…

Ardından konuşan dönemin tanıklarından Şıxo Bakır, “Maraş olaylarında Maraş’ta bulunduğum dört gün boyunca anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirdiler” diyerek başladığı konuşmasında uydurma ithamlarla günlerce oradan oraya sürüklendiğini ve eziyetler çektiğini kaydetti. Bu katliamların bir daha yaşanmaması adına herkese düşen görevlerin olduğunu belirten Bakır, Maraş’tan çıkarılması gereken dersler çıkarılmadığı için Madımak’ın yaşandığını ifade etti. Bakır, “Tarihsel süreç içerisinde Kerbela, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski, Şengal gibi katliamlar karşısında bizim durup toparlanıp bir yerde örgütlenmemiz gerekir. Örgütlü toplum olmadığımız için badirelerden badirelere savruluyoruz” ifadelerini kullandı.

‘Maraş’tan ders alınsaydı Şengal yaşanmazdı’

Dönemin tanıklarından Elif Tabak ise Kürtçe başladığı konuşmasında, “Kültürlerin katliamı ile ilgili konferanstayız ama başka bir kültürün dili ile sorunlarımızı dile getiriyoruz” diyerek tepki gösterdi. Maraş katliamı sırasında yaşadıklarını aktaran Tabak, Alevilerin ve azınlık kesimlerin sosyalist olmasından dolayı devletin dikkatinin Maraş’a yöneldiğini belirtti. “36 yıldır saramadığımız yaralarımızı nasıl sararız?” diye soran Tabak, 34 yıl aradan sonra gittiği Maraş’ın hala gözünde bir vahşet şehri olduğunu kaydetti. Katliamın fotoğraflarını zihninden silmenin mümkün olmadığını söyleyen Tabak, “Katliamı doğru okusaydık IŞİD gibi Maraş katliamının kardeşlerinin yine bir vahşet yaratması mümkün olmayacaktı, Şengal, Kobanê katliamını yaşayan dostlarımın acısını en iyi anlayanlardan biriyim” diye konuştu. Maraş’ta ilk defa bu sene bir araya gelebildiklerini belirten Tabak, Maraş’a gelecek yıl için ciddi hazırlık yapılması ve yüzleşilmesi gerektiğini ifade etti.
Birinci oturum panel soru cevap bölümünün ardından son buldu.

(rçk/mö)

28 Aralık 2011

TURABİ KİŞİN

Sırtındaki kabanı çıkarıp salondaki askılığa asmak üzere olan Siyamo “Yok artık, bu kadar da olmaz” diyecek oldu. Fakat dili dönmedi. Ayrıca biliyordu ki bu tepki mevcut durumu anlatmaya yetmeyecekti. Zaten söyleyecek durumda da değildi. Çünkü içinde bulunduğu korku durumu onun yüreğini,  dilini ve aklını kilitlemişti.

Daha birkaç saat önce insanların piknik yeri olarak da kullandığı alanda yaşadıklarının sarsıntısını aşmış değildi. Orada yaşadıkları tam bir şok haliydi Siyamo için.

Hayır pikniğe gitmemişti. Yoğun şehir gürültüsünün ve beton yığınları içindeki boğuculuğun stresini atmak için zaman zaman şehrin 5-10 kilometre dışındaki bu yeşil alana gelip dolaşıyor, oturup dinleniyor, yorgun düşene kadar, tekrar tekrar geziyordu.

Burası aynı zamanda şehirden kaçıp bir nefes almak isteyen halkın rastgele piknik yaptığı yeşil bir alandı.

Siyamo’nun yürüyüş güzergâhının çevresinde cızbız yapanlar, çimenlere uzanıp dinlenenler, oyun oynayanlar, sohbet edenler, kendisi gibi yürüyenler vardı.

13-15 yaşlarındaki bir grup genç 2-3 metre yüksekliğindeki bir kayadan yumuşacık çimlerin üzerine atlama yarışı yapıyorlardı.

Zaten ne olduysa o anda oldu. Çivileme atlayan gençlerden biri sanki suya atlamış gibi çimlerin içinde kaybolmuştu.

Siyamo bir an için gözlerinin kendisini yanıtlığını düşündü.

Her şey birkaç saniye içinde ve herkesin gözleri önünde olup bitmişti. Daha da garip olanı ise, çimlerin genç çocuğu yuttuktan sonra kapanıyor oluşuydu. Adeta bir canavar ağzını açmış, avını yuttuktan sonra kapatmıştı.

Siyamo dahil çevredeki herkes çığlıklar eşliğinde gencin yutulduğu yere koşmuş, kurtarma uğraşı içine girmişti. Kaybolan bir şey için “sanki yer yarıldı da içine girdi” diye bir deyim vardır. İşte bu deyim şimdi Siyamo’nun gözleri önünde gerçek ifadesini bulmuştu. Yer yarılmış gencecik, dal gibi delikanlıyı yutmuştu…

Ne bir kazma, ne bir kürek, işe yarar hiçbir alet yoktu çevrelerinde.

Elleriyle, pençeleriyle çimlere asılanlar oldu.

Çevredeki ağaçların dallarını kırıp onlarla çimleri kazmaya çalışanlar oldu.

Sivri uçlu taşları avuçlayıp çimleri eşeleyenler oldu.

Şok halini atlatamayıp ağzı açıkta kalanlar, öylece kala kalanlar oldu.

Şunu yapalım, bunu yapalım diye yeni yeni akıllar üretenler oldu.

Her trajik olayda olduğu gibi oldu.

“Bizi de yutabilir” korkusuna kapılıp olay yerini hızla terk edenler de oldu.

Uzakta durup “Vah vah gencecik çocuktu “ diyenlerde oldu.

“Aman, onlarda oynamasaydı, rahat dursaydı” diyenler bile oldu.

“Çocuk atlamıyordu, arkadaşı arkadan itti diyenlerde oldu.

Kim ne derse desin, bir defa olan oldu.

Uzun uğraşlardan sonra artık yapabileceği bir şeyin olmadığını anlayan Siyamo, hava kararınca dehşete düşmüş duygularla oradan ayrıldı. Olup biteni aklı almıyordu.

Evine doğru yürürken olayın şokunu üzerinden atmaya ve etkisinden kurtulmaya çalışıyordu.

Elindeki anahtarla evin kapısına uzandığında tek düşüncesi, bir duş alıp uzanmak, uyuyup dinlenmekti.

Yalnız yaşıyordu Siyamo. Kaldığı ev kendisinin değildi. Ama kirada da değildi. Bir akrabasınındı. Akrabası yazlığa giderken anahtarlarını Siyamo’ya bırakmıştı.

Daha sonra tatil beldesine yerleşme kararı alınca, ev içindeki eşyalarla birlikte Siyamo’ya kalmıştı. Yakın akrabası olduğu için kira da almıyordu. Temiz baksın yeterdi.

Siyamo eve geldiğinde karanlık iyiden iyiye basmıştı. Uzandı Salonun ışığına. Normalde bu kadar eşyanın içinde yanacak ışık yutulup gider diye düşünürsün. Fakat öyle değil, insanı yormayan yumuşak güzel aydınlatan bir ışık sistemi kurulmuştu.

Salon ağır ve pahalı mobilyalarla doluydu. Şurada burada duran sandalyeler, sehpalar, duvarlara asılı olanların yanı sıra yere indirilmiş, hata bazıları ters çevirilmiş resim tabloları, rulo yapılıp köşeye dikilmiş halılar, orada burada rastgele konulmuş gibi duran camdan, mobilyadan, ipten kartondan, şundan bundan yapılmış süs eşyaları duruyordu.

Belli ki yıllar geçtikçe ve eve yeni yeni eşyalar girdikçe eskiler ayrılmış, oraya buraya tıkıştırılmış, yerlere, balkona, arka odalara kaldırılmıştı.

Ev dağınık gibi görünse de aslında bu dağınıklık içinde bir düzen, bir yerli yerindelik vardı. En azından Siyamo için her şey olması gereken yerdeydi. Belli ki zamanında zevkli bir kadının eli değmişti bu eve. Siyamo bunu biliyordu. Ufak tefek değişiklikler hariç dokunmuyordu evin ilk haline.

Elindeki kabanla askılığa uzanan Siyamo gayri ihtiyari bir şekilde az önce kapattığı kapıya doğru baktı.

O yana bakmasıyla çıldırmışçasına bir çığlık atması bir oldu. Çığlık atarken aynı zamanda ne yaptığını bilmeyen, ne yana gideceğini, ellerini nereye koyacağını, ayaklarını ne yana hareket ettireceğini bilmeyen bir durumdaydı. Kalbi kafesinden çıkmak için bangır bangır bağırıyor, kaburgalarını dövüyordu.

Her şey kontrolünün dışına çıkmıştı. Bir günde ikinci şok kaldırılacak gibi değildi.

Siyamo attığı çığlıklar arasında Ya Xızır, Ya Xızır, Ya Xızır diye her zamanki kurtarıcısından yardım diliyordu.

Çocukluğundan beri ne zaman dara düşse dudaklarından dökülen ilk sözcük mutlaka Ya Xızır olurdu. Onun inancına göre dara düşenlerin yardımına koşan, her yerde hazır ve nazır olan, boz atlı, aksakallı bir dedeydi o.

İşte yine dara düşmüş ve kontrolsüz bir şekilde bağırıyorken Ya Xızır diye yakararak Xızır’dan yardım istiyordu.

Korkuyla birlikte gözleri fal taşı gibi açılan Siyamo Kapının bir metre gerisinde orta yerde duran kesik ayağa kilitlenmişti.

Ayak bileğinden kesilmiş olan ayak neredeyse salondaki bütün ışığı kendi üzerine çekmişti. Diğer her şey adeta görünmez olmuştu. Kesik ayak kanamıyordu. Kan üzerinde kurumuş kalmıştı. Ayakkabının içinde duran ayağın parmakları dışarıdaydı. Parmaklar olduğu gibi görünüyorlardı. Ayağın yönü dış kapıya doğru yürür gibi duruyordu.

Korku Siyamo’yu düşünemez kılmıştı. Tek bildiği Ya Xızır diye yakararak yardım istemekti. Xızır ona ayakta durma gücü veriyordu.

Kaç saniye, kaç dakika öyle geçti kestirmek zordu. Önce kaçmayı düşündü. Kendini kurtarmayı… Yeltendi, fakat vazgeçti.

“Olmaz” dedi içinden.

“Bu ayağı burada bırakıp kaçamam” dedi.

“Bunu ait olduğu bedene kavuşturmalıyım, belki doktorlar yerine dikerler, belki geç kalınmamıştır, belki bir çare vardır” diye düşündü.

Tüm bunları düşünürken korkusunu yenmiş değildi. Bedeni hala zangır zangır titriyordu.

Ayağın ait olduğu bedeni bulmak için hızla en yakınındaki odanın kapısına yöneldi ve hiddetle açtı. Fakat oda kapkaranlıktı. Işığın düğmelerine dokundu. Yanmadı ışıklar. Koyu karanlık hiçbir şeyi görmesine izin vermiyordu. Aynı hızla sonraki odaya yöneldi. Yine karanlıktı ve yine yanmamıştı ışıklar. Bir sonraki odaya yöneldi. Yine karanlıktı ve yine yanmamıştı ışıklar. Bir sonraki oda da karanlıktan başka bir şey sunmamıştı Siyamo’ya. Sanki birileri özel olarak her şeyi karartmıştı. Açılan tüm odaları özel olarak siyaha boyamıştı.

Aradığı kesik ayaklı beden mutfakta veya banyoda olabilirdi diye düşündü. Son çare oralara da baktı. Yine aynı karanlıkla karşılaştı. “Neden her yer karanlık? Bu ışıklarla kim oynamış? Neden yanmasın ki ışıklar? Neyi görmemi istemiyorlar? Gizlenen bir şey mi var? Evet bir şeylerin gizlendiği kessin” gibi düşünceler uçuştu kafasında.

Görünmez olmuştu her şey, görünmez olmuştu her yer. Yönünü salona çevirdi. Bir kez daha sadece ve sadece kesik ayak görünür oldu gözüne. Yine bütün ışıklar ayağın üzerinde gibi duruyordu. Bir parıltısı vardı ayağın. Sanki kesik ama ölü değil, canlı gibi duruyordu.

Daha bir yakınına gitti. Varıp dokunmak istedi. Korktu vazgeçti. Bir anlam veremiyordu. Ne işi var bu ayağın burada? Kimin ayağı bu? Neden kesik? Gibi sorular kafasının içinde dolanıp duruyordu.

Birden piknik yeri geldi aklına, aman Allah’ım dedi. Sakın bu ayak çimlerin yuttuğu genç çocuğa ait olmasın? Dedi içinden.

Zonklayan kalbi sağlıklı düşünmesine izin vermiyordu. Nefesi kesilir gibi oldu. Boğulur gibi oldu. Kalan nefesini de Ya Xızır‘a harcıyordu.

Bu esnada birisinin kendisine “heval Siyamo, heval Siyamo”  diye seslendiğini duydu. “Bak, bak ne olmuş bak” dediğini duydu.

Ona seslenen kişinin sesi televizyonun sesine karışır gibiydi. Sanki o da, televizyon da aynı şeyleri söylüyorlardı.

“Kalk heval Siyamo kalk” diye hızla Siyamoyu dürten arkadaşı panikle “Kalk heval, Türk devleti, Roboski katliam” gibi bir şeyler söylüyordu. Ama televizyondan gelen ses de aynı şeyleri söylüyor gibiydi.

Rüyanın ortasındaki Siyamo üzerine sıçradı. Yatağa oturmuş pozisyonda duran Siyamo henüz hiç bir şey anlamış değildi. Açık olan Roj Tv “ Roboski, katliam, parçalanan bedenler, Türk Devleti diyordu. Onu uyandıran muhabir arkadaşı Ali “TC, Roboski, parçalanan bedenler, Roboski”  diyordu.

Durumu anlamaya çalışan Siyamo televizyona baktı. İnsanlar rastgele savrulmuş genç bedenlerin parçalarını topluyorlardı.

Feryatlar içinde bağıran köylüler 34 cansız bedeni tespih tanesi gibi yanyana diziyorlardı. Köylülerden birkaçı tek ayağı olmayan bir bedeni battaniyeye sarıp taşımaya çalışıyorlardı.

Siyamo yerinden fırlarcasına ayağa kalktı ve koşar gibi kapıya yöneldi. Kapının arkasında bir şeyler arıyor da bulamıyor gibiydi. Kendi etrafında dolanıp dururken arkadaşı Ali koluna dokunarak “Heval Siyamo ne arıyorsun?” demişti.

Siyamo kendine gelir gibi oldu.”Hiç” dedi. ”Kesik ayağı arıyorum” diyecek değildi ya.

Kendine geldikten sonra Dicle Haber Ajansı’nın Hewler bürosunda olduğunun ayırtına henüz varmıştı. Gördüğü rüya ile Roboski katliamının bağını kurmaya çalışıyordu kafasında.

“ Saat kaç?” diye sordu Ali’ye.

Ali “Gecenin üçü” diye cevapladı.

Siyamo haberin ayrıntılarını öğrenmek için oturdu televizyonun başına. Hep aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu Kürt Televizyonu.

Kumandaya uzandı. “Bir de Türk televizyonlarına bakalım, onlar ne diyor?” dedi. O, kumandayla televizyon televizyon dolaşırken Ali oturduğu yerden “Heval boşuna arama, onlar haberi vermiyorlar” dedi. “Görmüyorlar, yokmuş, olmamış gibi yapıyorlar” dedi.

 

Maraş Konferansı

Maraş 1920’lere kadar çok dilli, çok kültürlü yapısı ile dikkat çeken bir medeniyet merkeziydi. Ama yıllarca Ermenilere, Süryanilere, Rumlara karşı yapılan sistemli saldırılarla şehrin dokusu hızla değiştirilmeye, ‘Arındırılmaya’ başlandı. 19- 26 Aralık 1978 tarihleri arasında  Alevilere, Kürtlere karşı yapılan katliam bu arındırma operasyonunun son halkasıydı.
Maraş, Alevilerin, Kürtlerin solcuların yaşadığı bir bölge olmaktan çıkarılmıştır. Bugün artık Maraş’daki Alevilerin nüfusları yüzde onla ifade edilebilecek bir duruma gelmiştir. Katliam sonrası büyük bir göç yaşanmıştır. Öyle bir göç ki insanlara Maraş’a yıllarca dönememişlerdir.

Geride bırakılan 35 yıl boyunca Maraşa’a girmemiş, yakınlarının mezarına varmamış, varınca bir mezar bulamamış insanlara karşı olanca nefretiyle, acımasızlığıyla duran devlet, kendi topraklarında mülteci haline getirdi Maraşlıları.

Bu yıl Maraş soykırımının 36. yılı. Bu 36 yıl zarfında herkes bir şeyler söyledi Maraş hakkında. Ama öldürülen, evleri barkları yakılıp yıkılıp sürgün edilen Aleviler, Kürtler sessizliğe büründü yıllarca. İnsanlar çoğunlukla konuşmaktan imtina etti ve hatta  yaşananları unutmaya çalıştı. Ama artık öyle değil. Yıllarca yalnızlaştırılan, susturulan Aleviler yıllar yılı içlerinde büyüyen korku duvarını paramparça ettiler. Ve artık anlatıyor, hesap soruyor Aleviler.

28 Aralık günü, İstanbul Okmeydanı Cemevinde,  “Maraş Katliamı ve Kültürel Soykırım“ konulu bir konferansı düzenlenecek. Levh-î Kalem Alevi Fikir Topluluğu ve Avrupa Maraş Girişimi’nin öncülüğünde Sev-Der, Kürecik-Der, Hasanali-Der,Uzunpınar-Der, Uzunhasan-Der, Kaşan-Der, Güç-Der veKöşk-Der gibi kurumların desteğiyle düzenlenecek olan Panel 28 Aralık günü saat 12:00’da başlayacak.

Konferansın açılışı genel koodinesini yaptığım, yönetmenliğini Cemo Doğan ve Deniz Ösoy’un yaptığı, katliamın nedenleri, yarattığı ağır sonuçları, katliamın tanıkları aracılığıyla ele alan „Memleketim Maraş-Birîna Raş“ isimli belgeselinin gösterimi ile yapılacak.

Cemo Doğan’ın moderatörlüğünü yapacağı ‘Maraş Katliamı ile Yüzleşmek’ başlıklı ilk oturumda dönemin tanıkları olan Elif Tabak, Ali Doğan, Şıxo Bakır, Hüseyin Çapartaş ve eğitimci Mustafa Mamaklı konuşmacı olarak katılacak. Şükrü Yıldız moderatörlüğünde yapılacak ‘Maraş’ta Kültürel Soykırım’ başlıkları ikinci oturumda ise akademisyen Sema Özveren, yönetmen Zeynel Doğan, eğitimci-yazar Mehmet Kömür, gazeteci Mazlum Doğan, sanatçı Ali Üstünses ve aktivist İsmail Sakarat yer alacak.

Saat 18:30’da Şıxo Bakır, Ali Ekber Bakır, Tacım Bakır, Ali Soysüren, Telli Ya MADO ve Ali Sizer’in de katılacağı Kantarma Sinemilli Dedeleri ile Muhabbet Cemi düzenlenecek.

Maraş Soykırımı Tersine Çevrilmelidir

HÜSEYİN ALİ

Maraş Katliamı üzerinden 36 yıl geçti, ama hala sıcaklığını ve güncelliğini korumaktadır. IŞİD gibi farklı inanç ve kimliklere düşmanlığın somut ve yakıcı yaşandığı günümüzde hala yeni Maraş Katliamları tehlikesi vardır. IŞİD zihniyeti Maraş’taki katliamcı zihniyetin devamıdır. Bu zihniyetle AKP’nin zihniyet kardeşliği ve ilişkisi Maraş Katliamı’nı güncel kılmaktadır. Bu açıdan bu katliamcı zihniyete karşı mücadele bugün de önemini korumaktadır.

Türkiye’de ne zaman bir komplo, provokasyon ve darbe gerçekleşse ilk kurbanlar Aleviler ve Kürtler olmaktadır. Özellikle Alevi-Sünni gerilimi ve önyargılar harekete geçirilmekte ve Aleviler kurban edilmektedir. Maraş Katliamı bunun en somut örneğidir. Alevilere karşı düşmanlığın ve önyargının hemen harekete geçirileceği yerlerin başında Maraş geliyordu. Bir propaganda ile dini maske olarak kullanan faşistler harekete geçirilmiş ve yüzlerce Alevi-Kürt katledilmiştir. Devlet, o yıllarda yaptığı gibi faşistlerin saldırısını seyretmiştir. 1970’li yıllarda faşistler devrimcilere saldırır, ama asker ve polis, solcular ve yurtsever demokratları tutuklardı. Saldırganlar korunur, saldırıya uğrayanlar ise ikinci bir saldırıya uğrarlardı. Maraş’ta da böyle olmuştur.

Maraş Katliamı, 12 Eylül faşist darbesine zemin ve gerekçe yapıldığı gibi, Kürtler Fırat’ın batısından tümden koparılarak bir kültürel soykırım gerçekleştirilmiştir. Maraş Katliamı ve sonrası Maraş, Malatya, Adıyaman, Sivas, Erzincan, Dersim ve Antep’te yaşananlar tamamen bir soykırımdır. 1926 Şark Islahat Planı’yla hedeflenen fiziki ve kültürel soykırım esas olarak Maraş Katliamı’yla gerçekleştirilmiştir. Maraş Katliamı’nı böyle ele almadan doğru sonuçlar çıkarmak ve çözüm yolları bulmak mümkün olamaz.

olduğu açıktır. Bu soykırım harekatı büyük oranda başarılı olmuştur. Dolayısıyla bu soykırıma karşı mücadele edilmeden, bu soykırım tersine çevrilmeden ne Maraş Katliamı’na karşı doğru bir tutum takınılır, ne de buradaki yüzlerce şehidin anısına bağlılığın gerekleri yerine getirilir. Eğer bu acılar bir anlam ve değer kazanacaksa, bu acılar dindirilecekse, yapılması gereken, Maraş Katliamı’nın yarattığı sonuçlara karşı çıkmak ve Alevi Kürtlerin topraklarına dönüşünü sağlamaktır. Hala Maraş şehri içinde Alevilerin bir varlığı yoksa, kasabalar ve köylerde yaşlılar dışında bir nüfus kalmamışsa, bu, Maraş Katliamı’na karşı etkili bir tutum ve mücadeleyle karşılık verilmediğini gösterir.

Bu devletten Maraş Katliamı’nın yarattığı soykırımı tersine çevirmesi beklenemez. AKP hükümeti ile Maraş Katliamı’nı yapan zihniyet arasında günümüz koşulları gereği yapılan biçimsel değişiklikler dışında bir fark yoktur. AKP zihniyeti ile IŞİD zihniyeti arasında da bir fark yoktur. CHP zihniyeti arasında da bir fark yoktur. CHP zihniyeti ise Maraş Katliamı ve bugünkü AKP politikasını yaratan zihniyettir. AKP de şu anda CHP zihniyetinin başka bir versiyonunu uygulamaktadır. Tek millet, tek vatan, tek bayrak zihniyeti AKP’nin devraldığı CHP zihniyetidir. Sünni inancın hakim kılınma zihniyeti de CHP ile başlamış, bugün devam ettirilmektedir.

Eğer Türkiye’de bu tekçi gerici devlet zihniyetine karşı tutum gösterilip mücadele edilmezse protesto ve kınamaların bir anlamı olmaz. Bu açıdan tüm demokrasi güçleri bir araya gelip bu tekçi ulus-devletçi zihniyete karşı mücadele ederek tüm etnik ve inanç topluluklarının özgür ve demokratik yaşayacağı bir Türkiye yaratmalıdır. Her kimlik özgünlüğünün özerkliğini yaşamalıdır. Her inanç ve halk kendileriyle ilgili konularda kendileri karar almalı ve kendi kendilerini yönetmelidir. Aleviler kültürel özerkliğe kavuşmalıdır. Alevi Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Dersim ise demokratik özerklikle kendi kimliği, kültürü ve inancıyla kendi kendini yönetmelidir. Bunun için de bu amaçlara ulaşacak siyasi bir zihniyet ve hukuk gerekir. Böyle bir siyasi zihniyete sahip parti ve hareket şu anda HDP-HDK’dir. Dersim ve Maraş katliamı sonrası ortaya çıkan soykırıma karşı mücadele için HDP-HDK’yi güçlendirmek gerekmektedir. Özellikle önümüzdeki seçimde HDP’yi güçlendirip yeni bir siyasi durum, iklim yaratmak önemlidir. O zaman Türkiye’nin demokratikleşmesi, Alevi ve Kürt sorunları başta olmak üzere tüm sorunların çözümü için yeni bir tarih başlayacaktır.

Annemin Sandığı ve Maraş Katliamı

Henüz çok küçükken evimizin en gizemli parçası olarak görürdüm onu. Annemin sandığını… Benim için bilinmeyen bir dünyaya uzanmak gibi bir şeydi oymalı ceviz sandık. Annemin sandığı açacağı günleri heyecanla beklerdim. O sandığın başına gittiği zaman hemen koşar diz çökerdim yanı başında. Dalıp gidebileceğim, bambaşka, merakla örülü bir dünya vardı o sandığın içinde.

Mistik bir havası olan, gizlerle örülü, saklı bir sandıktı o. Biraz açılıp içinden bir şeyler çıkarıldığında hep değerli bir şeyler olurdu. Çocuk gözlerimle kafamı uzatır, üstü örtülerle kapalı olan sandığın derinlerinde nelerin olduğunu görmek için çırpınıp dururdum. Çocukça bir meraktı işte. Belki de o zamanlar çok sevdiğim şekeri ya da herhangi değerli bir şey bulurum beklentisiydi, bilemiyorum.

Ve bir gün o beklediğim an geldi. Annem kilitlemeyi unutmuş ve açık bırakmıştı sandığı. Biraz korkuyla karışık duygularla o sandığa doğru yöneldim. Ne de olsa yıllarca merak ettiğim bir gizemin içine dalacaktım. Usulca açtım kapağı. Üstteki örtüleri kaldırdım. Sandıkta üst üste dizilmiş kumaşlar, etrafı nakışlanmış eşarplar, eski belgeler ve bir tutam fotoğraf vardı. Aniden gözlerim fotoğraflara takıldı ve tedirgin de olsam elime aldım. Bir sürü fotoğraf vardı. İlk iki fotoğrafa baktıktan sonra geride kalanlara bakmadan sandığın içine fırlattım ve hızla kapağını kapatarak uzaklaştım oradan…

İlk İki fotoğraf… İlkinde yerde kanlar içinde parçalanmış çocuklu, kadınlı, erkekli çıplak cesetler vardı. Bir odaya yığılmış gibi duruyorlardı. Cesetlerin başında tam da feryat ederken sonuna kadar açılmış ağızları bir daha hiç kapanmayacakmış gibi acıdan bağıran iki ablamın çekilmiş fotoğrafları duruyordu. Her ikisinin de dizlerini döverken ve ağlarken çekilmiş fotoğraflardı bunlar…
İkincisinde ise bir kamyon ve kamyona bindirilen bir grup insan can havliyle kamyona biniyordu. Yaşanan katliamın yüzlerine yapışmış ifadesi öylece duruyordu karşımda…

Maraş katliamını belgeleyen bu iki fotoğraf çocuk ruhumun derinine işledi ve bir daha belleğimden silinmedi. Her Maraş katliamı denildiğinde cesetler üzerinde bağıran iki kadın ve Kara Maraş’tan canını kurtarmaya çalışan çoluklu çocuklu, kadınlı o kamyon canlanıverir aklımda, daha dünmüş gibi…
Bir de katliam daha devam ederken Maraş’tan köye bir battaniye içinde taşınan, sürekli ağıt yakan yaşlı nenem gelir aklıma… Katliamda tanık olduğu vahşet anları öylece donuvermişti gözlerinin derininde… Yaktığı ağıtta “keşke gençleri, bebeleri değil de benim canımı alsalardı” dediğini çok sonraları öğrendim. Ve nenem bu acıyla hayata gözlerini kapadı. Izdırabı; korku, kaygı, burukluk, acı bir kederin işlediği gözlerini hayata yumunca bitmişti.
Ve katliam sonrası… Sıkıyönetim, ordu ve tanklar… Kışın ortası, dondurucu ayaz ve bütün köylülerimizin toparlandığı köy meydanı. Peşi sıra zorla çırılçıplak soyulan köylülerimiz. Birbirinin sırtına bindirilerek çıplak ayaklarla karda yürütülen, aşağılanan insanlarımız. Her kapı eşiğine saklanmış, olanları korkulu, dehşet içinde izleyen çocuklar… Yıllarca devam eden işkenceler ve devlet terörü…
36 yıl geçti aradan. Annemin sandığı, iki fotoğraf, nenemin halen de beynimde uğuldayan ağıdı ve dipçiklenen, işkence gören çıplak insanlar… Çocukluğumun Maraş’ı buydu…
Ve hayat bu faşizan sistem tarafından annemin sandığının dibindeki gerçekler olarak sunuldu bize. Annem sandığa gerçekleri koymuştu… Kimbilir belki de bir daha yaşanmasın diye en dibe saklamıştı… Kimbilir belki de kendi katliamının tanıklığını gömmek istemişti… Belki de unutmamak için, kendi dünyasının bir parçası olan sandığa gizlemişti onları… Kimbilir.
Kumaşların, havluların arasına gizlenmiş gerçekler sonraları yüzlerce defa tekrarlandı bu topraklarda….

Katliam sonrası neler yaşadığımıza gelince…

Maraş şehir merkezindeki demografik yapı değişti. İnsanlarımıza şehri terk etmeleri dayatıldı. Çoğu gitti. 60 yıl önce (1920’de) Ermenileri kovan zihniyet, 1978’de de Kürtleri zorla tehcir etmişti. Sağ kurtulan Kürt Aleviler arkalarında evlerini, işyerlerini, işlerini-güçlerini bırakıp gittiler. Birçoğu aylar sonra gizlice şehre girip cuzi bir para karşılığında ev ve işyerlerini satıp döndü. Birçoğu da o günden sonra Maraş’a gitmedi, kendisine “Maraşlı” denmesinden nefret etti veya utandı.

Maraş katliamı ve 12 Eylül tüm Maraş ve ilçelerini derinden etkiledi. Pazarcık, Afşin ve Elbistan’daki Kürt Alevilerin büyük çoğunluğu yerlerini, yurtlarını terk etti. Kimi Mersin ve İstanbul gibi kentlere, kimi de Avrupa ülkelerine gitti. Tahminlere göre 1978’den 1995’e kadar göç edenlerin oranı %80 civarındadır.

Kendi yurtlarında kalanlar ise ana dillerini unutsun diye devlet sistemli programlar uyguladı. İlkokullarda Kürtçe yasağı sert bir şekilde uygulandı. İnsanlar kendi kültürlerinden utansınlar diye Kürtlük, Alevilik sürekli horlandı, aşağılandı. Öğretmenler çocukların dünyasını yasaklarla baskı altına alıp, düşünce dünyalarını yalanlarla örmeye çalıştı. Askerler ise her zaman hazır ve nazırdı!

Uygulanan bu yoğun asimilasyon ve inkar politikası neticesini verdi. Köylerde 80’li yıllara kadar Türkçeyi bilmeyenler 90’lı yıllarda en iyi Türkçeyi konuşur oldu. Kendi öz kültürel değerlerimizi yaşamak, gericilik kabul ettirildi. Yani Maraş katliamında sadece bir şehirdeki varlığımızı kaybetmedik. Aynı zamanda dilde, etnik kimlikte de bir kırım yaşadık. İnancımız da tıpkı etnik kimliğimiz gibi yasaklıydı. Cemlerimiz, sazımız, sözümüz, semahımız, kendi doğallığı içindeki sosyalitemiz iyice ötelendi, hırpalandı ve oda yasaklılar listesinde en görünmez kılınan hakikatlerimizden biri oldu. Bugün halen onun sancılarını yaşıyoruz.

Maraş’ta Kürt Alevilerinin yaşadığı alanlarda uygulanan sistematik kültürel soykırım gerçekliğinin bir parçası da ekolojik kırım oldu. Geçmişte Kasım ayından Nisan ayı başına kadar toprak görmeyen yerlerde artık kar bile yağmıyor. Elbistan-Afşin termik santrali bölgeyi o kadar zehirledi ki bugün yağmur yerine bu alana kül yağıyor. Santralin çevresindeki gürül gürül akan pınarlar kurudu. Bölgenin ekolojik dengesi bozuldu. Otlar yeşermemeye başladı birçok yerde….

Bu ekolojik kırım yeni uygulamalarla da sürüyor. Pazarcık’ta son yıllarda yapılan iki büyük çimento fabrikası var. Dünyanın en büyük 3.ve 9. Çimento fabrikalarının Elbistan ve Pazarcık’ta bulunması tesadüf olmasa gerek. 9 milyon ton çimento üretiyorlar. Hammaddesi olan kil toprak, marn ve kireç taşını Pazarcık dağlarından çıkarıyorlar, zehrini ise Afşin-Elbistan’da olduğu gibi bize bırakıyorlar.

Peki, Maraşlılar olarak bizler katliamla ve sonuçlarıyla yüzleştik mi? Maalesef hayır. Maraş katliamı ve peşi sıra gelişen kültürel soykırım politikaları halen devam etmekte. Sorgulama, yüzleşme ve adalet adına derinlikli bir mücadele de sağlayabilmiş değiliz. Hakkaniyet zaafa uğramış durumda. Bundandır ki Maraş katliamının baş sorumlularından olan Ökkeş Kenger(Şendiller) milletvekili seçilebilmekte. Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı ve daha niceleri bu hunharca kırımın hesabını vermeden dolaşabilmekte. Her şeyden öte devletin kendisi bunun hesabını vermiş değil…Maraş halen yaralarını sarmış değil…katliam yaşamış toplumların katliamı unutma eğilimi, kaçış psikolojisi bir sığınak olsa da yaşayanlar için unutmak imkansız…Maraş tıpkı Dersim, Sivas, Çorum, Gazi, Roboski, Şengal de yaşananlar gibi hesabının sorulmasını bekliyor…

İHD’den Maraş yasağına tepki

36 yıl önce Maraş’ta yaşanan katliamda yaşamını yitirenleri anma mitinginin Maraş Valiliğince yasaklanması ve kente giriş çıkışların yasaklanmasına ilişkin tepkiler devam ediyor.

Katliamın yaşandığı 1978’den bu yana Maraş Merkez’de ilk kez yapılan Cem sırasında açıklama yapan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Maraş Şube Başkanı Salman Akdeniz, anma mitingi talebinin kriminal bir talepmiş gibi değerlendirilmesi ve yasaklanmasını Devletin Alevilerle ilgili politikalarının bir sonucu olarak gördüklerini kaydetti.

Akdeniz, Alevilerin geçmiş yıllarda olduğu gibi Uluslararası Hukuk’tan, Anayasa’dan ve yasalardan kaynaklanan düşünce ve ifade özgürlüğü haklarını kullanarak katliamın yaşandığı yerde olacaklarını vurguladı.

Valilin Maraş yasağına İnsan Hakları Derneği’nden de bir tepki açıklaması geldi. Hükümetin katliamı gerçekleştiren darbeci zihniyetle yüzleşmekten ne kadar uzak olduğunu gösterdiğini ifade eden İHD, “Aynı zamanda bu karar, hükümetin ‘Alevi Açılımı’ adı altında yürüttüğü çalışmanın da bir oyalama sürecine dönüştüğünün kanıtı olmuştur.” dedi. Açıklama, “Hükümet derhal bu yasakçı kararı geri çekmelidir. Ayrıca Maraş’ta ırkçı söylemlerle çağrılar yaparak; barışçıl gösteriyi baskılamaya çalışanlar tespit edilerek gerekli yasal önlemler alınmalı, Maraş’ta nefret söylemleri engellenmelidir.” Talepleri ile son buldu.

Alevi Bektaşi Federasyon Genel Başkanı Fevzi Gümüş tarafından yapılan açıklamada ise yasakçı zihniyetin gerçek yüzünü Maraş’ta gösterdiği belirtilerek, “AKP iktidarı 21 Aralık’ta Maraş’ta yapacağımız anmaya izin vermeyerek geçmiş acılarla yüzleşme konusunda samimiyetsiz olduğunu göstermiştir.” denildi. Gümüş, Valiliğin yasaklarına karşın Maraş’ta olacaklarını belirterek, “Bu yıl dönümünde tüm emekçileri ve halkımızı, vicdan ve adalet duygusu olan herkesi 21 Aralık Pazar günü Maraş’ta yitirdiğimiz canları anmaya katılmaya çağırıyoruz.” Dedi.

Zaman utanmaktan yorgundu Maraş’ta

AHMET BAKIR

Alınmış, bir karardır, ince ince örülmüş bir katliamdır Maraş.

Cia’nın, kontrgerillayı ve sivil faşist örgütleri kullanarak yarattığı bir parçala, yok et ve yönet politikasıdır Maraş.

Gözü dönmüş bir faşizmin bu topraklarda yaşattığı ve kendini en çıplak haliyle tanıttığı bir saldırıdır.

Savunmasız, silahsız ama öteki olan herkesin düşman görülüp, imha edilmesidir yani.

Küçücük bedenlerin gözlerinin oyulması, bu geleneğin ne kadar vahşi ve yeryüzünde başkada bir örneğinin olmadığının kanıtıdır.

Maraş bu kanlı katliama aylar önce hazırlanır, önce Alevi Kürtlerin (ki siyaseten hepsi solda duruyorlardı) yaşadıkları mahallelerde görevli olduklarını ifade eden bazı kişilerin kapıları kırmızı boya ile işaretlemeleriyle start alır.

“Güneş Ne zaman Doğacak” adlı filmin gösterildiği sinemada 19 Aralık Günü tesiri az bir maddenin patlamasıyla bir tahrik başlar.

Sonradan öğrenilir bu sinsi planın sorumlularının faşistler olduğu!

Böylece fitili ateşlenir bu yüzyılın utancı olan katliamın!

 

Katliamı gerçekleştirenler, kadınlara tecavüz ederler, hamile kadınların karınlarını deşerler, kundaktaki çocukları boğazlarlar, kadınların memelerini keserler. Çocukları gözlerinden şişlerler, insanları baltalarla saldırıp öldürürler.

22 Aralık’ta faşistler tarafından başlatılan katliam beş gün sürer. Görülür ki, devletin tüm kurumları, yetkilileri ve güvenlik güçleri durumu kontrol etmemek için vardır.

Maraş’ta bu tahrik ve propagandalar, tertipler katliam ve yakma yıkmalar, 25 Aralık gecesi ancak durdurulabilir. Olaylarda resmi rakamlara göre 111 kişi hayatını kaybeder, binin üzerinde insan yaralanır. 552 ev ve 289 işyeri yakılıp yıkılarak tahrip edilir. Olayların ardından Alevi nüfusunun, yüzde 80’i Maraş’ı terk eder.

Susalım şimdi ve insanlığın başını eğerek sonsuzlukta kaybolduğu o anları öğrenmek için binlerce tanıktan yalnızca birine bırakalım sözü.

Kamil Berk: “23.12.1978 günü, sabahın ilk saatleriydi, güneş doğmak üzereydi. Mahallenin sokaklarında sopalı, silahlı, baltalı büyük bir grup bağırarak yürüyorlardı. Alevilerin evlerine saldırdılar, Evleri ateşe verdiler. ‘Maraş size mezar olur, vatan olmaz; Yaşasın Türkeş, Yaşasın MHP‘ diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş etmeye başladılar. Korkudan kaçıp kurtulmak isteyenlere arkadan ateş edip öldürüyorlardı. Bu sırada evden çıkmakta olan Cemal Bayır ve Ali Ün’e silahla ateş ettiler ve öldürdüler. Biz de Molla Tabak’ın evine sığındık. Bu eve de ateş ettiler. Merdiven başında içeri girmeye çalışan Fatma Baz ile Zeynep Aydoğdu’yu kurşunla öldürdüler. Fatma Baz’ın kucağındaki 6 aylık oğlu Yılmaz da kurşunla öldürüldü.”

Daha sonra açılan davada Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Gerekçeli Kararında katliamı planlayıp, uygulayanlar olarak MHP, Ülkücü Gençlik Derneği, MİSK gibi yasal parti ve örgütlerle ETKO, Kontr-gerilla gibi illegal örgütlerin adı geçer. Bu isimler sanık ifadelerinde, tanık beyanlarında ve güvenlik görevlilerinin raporlarıyla, basında çıkan haberlerde yer alır.

İnsanlık, yeryüzünün henüz hiç tanık olmadığı bir şekilde kendi masumiyetini yaralıyordu böylece.

Zaman, kekeme, dilsiz ve şaşkın bakıyordu kendi içine.

Zaman utanmaktan yorgundu artık.

Artık acıların en bilinmez derinliğinde boğulmakta zaman.

Bir sonbahar, bir yaprak dökümü, yüzünü utançla örten bir yara.

Anlatılmaz bir dramın sonsuz acılarını yüklenen Mezopotamya ile Anadolu kardeşliği ise suskun. Gecelerine, kanlı ve melun bir olayın coğrafyası olmanın utancını saklamakta.

 

O günden bu yana Maraş hiç durmadan kanamaktadır. Kendisiyle ve tarihin bu utanç sayfasıyla yüzleşemeyen bu kent Alevi-Kürt yurttaşlar için bir yangın yeridir artık.

Unutmazsak, emperyalizmin oyununu anlarsak, kaynağına yönelirsek, artık yoksullar olarak bu oyuna gelmeyeceğimizi bilirsek onarırız yaralarımızı.

Bütün ezilenler, bütün yoksullar, bütün ötekiler ve çaresizler.

Vurulan sizdiniz.

Acılarımızı birleştirirsek, hemhal olursak ancak, korkusuzca bakabiliriz birbirimizin gözbebeklerine.

Suyun ve ateşin o hayat veren iklimini ancak o zaman kurabiliriz.

İnsanları inançlarından, kimliklerinden dolayı bölerek birbirine düşüremeyecekleri o güneşli gelecek için.

Bir olalım, iri olalım ve diri olalım.

Memleketim Maraş -Birîna Raş!

Maraş’ta yaşanan bir etnik arındırma operasyonu ve kültürel soykırımdı. Cumhuriyetin ana kuruluş fikrine uygun olarak Alevi-Kürt nüfusunun yaşadığı bölgelerden uzaklaştırılarak Türkiye metropollerinin içinde eritilmesi amacına dönük, devlet merkezli bir organizasyon, katliamdı. Koçgiri, Dersim, Elbistan, Kırıkhan, Çorum, Sivas katliamları gibi Maraş katliamı da homojen bir ulus yaratma isteğinin parçasıydı.  Türk-İslamcı bir bakışla saldırnın hedefinde; Kürt kimliği, Alevi kimliği ve bunlarla özdeş hale gelmiş olan sol kimlik vardı.

Maraş geçmişten bu yana Alevi toplumun özellikle de Kürt Aleviliğinin beslendiği ana kaynak noktalardan bir tanesidir. Ebusuud Efendi fetvalarında adı geçen ve hedef haline getirilen bir mekan, Alevi felsefesinin kendisini yoğun biçimde yeniden, yeniden örgütlediği bir alandır.

Yine Alevi kültürel birikiminin ve sosyal yapısının kırsaldan Maraş şehir merkezine doğru kaymasıyla birlikte şehirde ciddi ve hissedilir güç olmuştur. Bu gücün sol kimlikle birleşerek şehirde hakim bir kimlik haline gelmeye başlaması, Alevi-Kürt kimlikli duruş devletin ve hükümetin bu merkeze yönelik bir operasyon yapma ihtiyacının sonucu Maraş katliamı bizat devlet merkezinden örgütlendirilmiştir.

Aslında bugün geriye baktığımız zaman bulgular, belgeler şahitlerin açıklaması yaşanan durumu net bir şekilde ortaya koymuştur. Mahkeme sürecindeki iddianameler ve sonrası yaşananlar birebir katliamın nasıl uygulandığını bilinir kılmıştır. Katliamın sorumluların devletin içerisinde organize edildiği, MİT’in katliamın içinde olduğu, sokaklarda bunun resminin MHP olarak görüldüğü bilinmektedir. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in ölümünden sonra kasasından çıkan belgeler bunu bir kez daha ortaya koymuştur. Bu anlamda katliamın kimler tarafından yapıldığı üzerinde yaşanan bir tartışma yok gibidir.

Sonuçları itibariyle katliamın ciddi bir travmaya yol açtığı bilinmektedir. Maraş, Alevilerin, Kürtlerin solcuların yaşadığı bir bölge olmaktan çıkarılmıştır. Bugün artık Maraş’daki Alevilerin nüfusları yüzde onla ifade edilebilecek bir duruma gelmiştir. Katliam sonrası büyük bir göç yaşanmıştır. Dünyanın dört bir tarafına insanlarımız yayılmıştır. Türkiye metropollerine başlayan kaçış, 12 Eylül darbesiyle birlikte Avrupa’ya göçe dönüşmüştür. Avrupa’da Maraş nüfusundan daha fazla bir kitle bulunmaktadır. Alevi nüfusunun nerdeyse tamamı yurtdışına çıkmıştır. Ve yaşamlarını orada devam ettirmeye çalışmıştır. Ülkeden kopuş ciddi bir travmaya dönüşmüş, kimliksizleşme ciddi bir şekilde yaşatılmıştır. Acıların üstleri kapatılmaya çalışılmıştır. Sanki katledilenler kimliklerinden dolayı suçluymuş gibi bir psikoloji içerisinde toplum yaşama mahkum edilmiş, hala da bu aşılamamıştır.

Yıllarca Alevi hareketi, sol hareket, Kürt hareketi Maraş’a girememiştir. Maraş merkez bir gericileşmeye mahkum edilmiştir. Otuzlu yılları geçtik kırklı yıllara geliyoruz yeni yeni Maraş’a girebiliyoruz. Maraş’ta yaşananlar toplumun tüm kesimleri tarafından yeni bilinir bir hale geliyor, görünür bir duruma geliyor, “Maraş’ta bir katliam yaşandı” cümlesinin ötesinde, yaşananların insanların gözünde tekrar somut olarak görülür olduğu süreci yaşıyoruz. Bu aslında Maraş’ın kendi kimliği ile yeniden buluşması durumudur.

Maraşlılar kendilerini, geçmişlerini, topraklarını arıyorlar. Tekrar atalarıyla, gelenek ve kültürleriyle birleşme isteği insanların bu sorunun çözülmesi yönünde yeni adımlar atmasına vesile oluyor.

Diğer katliamlardan farklı olarak Maraş Katliamı’nın 35 yıl öncesine dayanır. Bu katliamın tanıkları günümüzde aramızda yaşıyorlar. Birçok yaralı ve ailesi kaybetmiş tanıkların aramızda yaşıyor, yüzlerce ölüden bahsediliyor, 800-900 ciddi yaralanmadan bahsediyorlar bunlar kayıtlara geçenler. Bir de kayıtlara geçmeyenler var. Tüm bunların mağdurları, yaşayan tanıkları aramızdalar. Buna rağmen Maraş Katliamı gerçek bir yüzleşmenin olmadığı bir katliam olarak önümüzde duruyor.

Bu katliamının sorumluları açık bir şekilde bilinmelerine rağmen, deşifre olmalarına rağmen bu kesimler yaşanılan ve yaşatılanlardan dolayı toplumdan özür dilememişlerdir. Yaptıkları katliam ve insanlık suçu üzerine konuşmamışlardır. Yaptıkları işin yanlış olduğu gibi bir pozisyon içerisinde değiller. Aksine yaşamışlıkların arkasında durmaktadırlar. Katliamı besleyen argumanları her gün tekrarlamaktadırlar. Her yıl Maraş Katliamı anmalarında devletin koymuş olduğu tavır, tepki yine orada yaşayan ülkücü, faşist çetelerin rahatça hareket edebilmesi ve oradaki yaşama müdahale edebilmesi gücünde olabilmesini bu olayın yeterince tartışılıp mahkum edilmediğini gösteriyor. Eğer böyle bir mahkumiyet olsaydı bugün Maraş’taki anmalar bu biçimiyle yasaklanmaz, saldırılara maruz kalınmazdı. Katledilenlerin yakınları saldıralara maruz kalıyor, oysa ki devletin ve güvenlik güçlerinin koruması gereken kesim mağdurlar iken, saldırganların istek ve arzularının hayata geçirildiği bir Maraş resmiyle Türkiye’nin karşı karşı olması bu yaşanılanlardan dolayı kimsenin pişmanlık içerisinde olmadığının bir resmi olarak ortada duruyor.

Bu Maraş’da devletin Kürt, Alevi ve sol kimliğini hazmedememesi demektir. Zaten 12 Eylül’ün mimarları da 3K diye tabir ettikleri kesimlerin ortadan kaldırılması amacıyla iktidara geldiklerini söylüyorlardı. Bu aslında Maraş’ın kimliğinin ortadan kaldırılması, yok edilmesi anlamına geliyordu. 80 darbesi sonrasında Maraş’ta ve Maraş’ın köylerinde, ilçelerinde yaşatılanlar, bu kesimlerin Alevi toplumuna, dedelerine, pirlerine yapılanlar, köylerde tek tek insanlara yaşatılanlar düşmanlığın resmiydi. Maraş özgülünde çok başarılı olduklarını da söyleyebiliriz. 3K dedikleri kesimleri çok hızlı bir biçimde uzaklaştırdılar Maraş’tan, arındırdılar. Ama dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Maraşlılar da kendi kimliklerini arama mücadelesine giriştiler.

Kürtçe konuşmak büyük bir direniştir Maraş’da. Yine Alevi kimliğine sahip çıkmak cemlerde dara durabilmek büyük isyandır. Sosyal adalet, eşitlik için yürümek, etkinlikler düzenlemek büyük bir kahramanlıktır. Şimdilerde Maraş’ta bunun resmi çizilmeye başlanmıştır.

Bu direnişten Maraş mağdurlarının istek ve talepleri vardır. Maraş Katliamı’nda katledilen insanlarımıza bağlılığın gereği olarak vardır. Eğer böyle bir pozisyonda duramıyorsak eğer hesap sorucu bir pozisyonda duramıyorsak bu yaşanılanların hak edilmiş gibi algılanması durur ki; bu dehşet bir vicdansızlık kabul edilemeyecek bir durumdur. Bu anlamda Maraş Katliamı iyi ile kötünün, yanış ile doğrunun, geçmiş ile geleceğin bir mücadelesidir. Bu anlamda katliamın yaratıcıları olan devlet ile, katliamda özelikle birinci derecede rol almış MHP gibi siyasal yapılanmaların bir hesap verme zorunluğu vardır. Ve bütün Maraşlıların da bu hesap sorma mücadelesinin içerisinde olması gerekiyor.

Maraş Katliamı uzak bir durum ve olgu değildir, 36 yıl önce yaşanmıştır, Maraş tanıkları günümüzde yaşamamaktadır. Kaldı ki; katliam gibi suçlarda zaman aşımı olamaz.  Bu tanıkların desteğiyle iç ve uluslararası hukuku sonuna kadar zorlamak gerekiyor. Lahey Adalet Divanı’na kadar gidecek süreç başlatılmalıdır. Bunu yapmak herkesin boynunun borcudur. Tüm insalığın borcudur, Alevilerin, Kürtlerin, sol ve sosyalistlerin, demokratların borcudur.  Bu anlamda Maraş şehitlerin huzurunda, onların hesabının sorulacağı bir faaliyet içerisinde olmak; tüm Maraşlıların borcudur.

 

NOT: Yazının başlığı Maraş Katliamını konu edinen Birîna Raş belgeselinden alındı. 21 Aralık’da Almanya’nın Köln kentinde, 28 Aralık’da İstanbul Okmeydanı Cemevinde gösterilecek. Uzun bir alan çalışması sonrasında hazırlandı. Genel Koordinesini yaptığım belgeselin yönetmenleri Cemo Doğan ve Deniz Osoy.