Ana Sayfa Blog Sayfa 6370

Dersim’e sefer olur, zafer olmaz

HÜSEYİN ALİ

Başbakan Davutoğlu Dersim’e giderek güzel kelimeleri arka arkaya düzmüş; Aleviliğin ne olduğu konusunda vaazlar vermiştir. Dersim’de üniversite anfisinde Alevilere vaaz verildi dersek yanlış söylememiş oluruz. Yapılan konuşma, aslında Aleviler arasında parçalama yaratmayı da hedeflemiştir.

Davutoğlu’nun Dersim seferi, Alevilerin olduğu gibi kabul edilmesi ve taleplerinin karşılanması için yapılmamıştır. Aleviliğe kendine göre bir don biçme ve bir psikolojik savaş başlatmak için bu sefer yapılmıştır. Anlaşılıyor ki Davutoğlu Dersim’e sefer olur, zafer olmaz deyişinin farkında değildir. Davutoğlu’nun bu Dersim seferi de sonuçsuz kalacaktır.

Hacı Bektaş’ta yüzü kızarmadan “Bundan sonra Hacı Bektaş türbesine parasız gireceksiniz” diyen Davutoğlu, bu defa da büyük bir müjde verir gibi Tunceli Üniversitesi’nin ismini “Munzur olarak değiştireceğiz” demiştir. Her şehirde üniversitelere bir Türk şahsiyetinin ismi verilmiştir; ama hiçbir Kürt şehrinde bir Kürt şahsiyetinin ismi üniversitelere verilmemiştir.

Davutoğlu Dersim’de hala Tunceli demeye devam etmiştir. En ilginci de Baba Mansur’un ya da başka bir Alevi büyüğünün hocası Ahmet Yesevi’dir gibi yine Dersimlileri Türklükle bağlantılandıran zorlama yorum ve değerlendirmeler yapmıştır. Hiçbir Alevi ya da Alevi örgütü Ali’siz, Hüseyin’siz bir Aleviliği savunmadığı halde yine demagoji yaparak sanki böyle savunanlar varmış gibi bir yalan ortaya atmıştır. Sadece Alevi kurumları ve aydınlar İslamiyet’le tanışmadan önce Alevilerin hangi inanç ve kültürü yaşadığı üzerine farklı görüşlere sahiptirler. Yoksa Alevilik İslamiyet’ten hiçbir şey almamış, ya da Ali ve Hüseyin’in Alevilikle bağlantısı yoktur gibi iddialarda bulunanlar yoktur. Sadece Aleviliği İslam içi mi, dışı mı tartışmaları içinde boğarak başkalaşıma uğratmak isteyenlere karşıdırlar. Aslında AKP hükümeti ve Başbakan Davutoğlu bu tür uydurma argümanlara dayandırarak yürütecekleri psikolojik savaşla Alevileri kendi düşündükleri bir kalıba sokma hesabı içindedirler. Aleviliği Sünni ve Şii gibi bir mezhep haline getirme dışında başka bir dertleri yoktur. 1400 yıldır yapılamayan asimilasyon ve başkalaşıma uğratma hedefi, artan devlet olanakları ve propagandayla gerçekleştirilmeye çalıştırılmaktadır.

Davutoğlu Dersim’de de Alevilerin temel talepleri konusunda hiçbir şey söylememiştir. Cem evlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığının lağvedilmesi, din derslerinin kaldırılması konusunda ya hiçbir şey söylememiş ya da eski tezlerini savunmuştur. Din ve inançları devletin dışına çıkarmak ve topluma teslim etmek yerine, Aleviliği de devletin içine çekerek eski zihniyet ve uygulamaları sürdürmek istediklerini ortaya koymuştur.

Aleviler ne çekmişse bugünkü AKP zihniyeti ve bu zihniyetle ikiz kardeş olanlardan çekmiştir. Aleviler tarihte niye baskı altında tutulmuşlardır? Neden horlanmışlardır? Bu açıktır. Sünni zihniyetinin softaları ya da kimi din adamları Aleviliği hep sapkın bir inanç olarak görmüşlerdir. Hatta Alevilerden söz ederken kefere demişlerdir. Davutoğlu ilk önceleri Sünni inançta olanların Aleviler konusunda nasıl şekillendiğini ortaya koymalı ve Alevilerin bu nedenlerle hep baskı gördüğünü itiraf etmeliydi. Aleviler neye inanıyorsa herkesin, her dinin ve mezhebin de Alevilerin bu inancına saygılı olması gerektiğini ve her inancın kendisi için kutsal olduğunu söyleyebilmeliydi. Bunlar açıkça söylenmeden, Aleviler hakkında zihniyet değişimi gerçekleşmeden politika gereği söylenecek hiçbir sözün değeri yoktur. Bu zihniyet ve politika değişmediği takdirde yarın Türkiye ve Kürdistan’da yine Maraş, Sivas, Dersim, Tokat ve Çorum gibi katliamlar yaşanır. Sivas Madımak’ta olduğu gibi insanlar diri diri yakılabilir.

AKP ve Davutoğlu zihniyeti değişmediği ve Alevilere demokratik yaklaşmadığı için; en kötüsü de asimilasyon ve başkalaşıma uğratmayı yeni koşullarda sürdürmek istediği için Dersim’de büyük protestolarla karşılaşmıştır. Şehirde halka karşı konuşamamıştır. Çünkü Dersim’de kendisini dinleyecek bir halk yoktur. Sadece üniversitede kendisinin memurları ve sağdan soldan getirdiği şakşakçı yandaşlarına konuşmuştur. AKP ve Davutoğlu demagoji yapacağına neden protesto edildiği üzerine yoğunlaşmalıdır.

Özgür Gündem gazetesi bir gün önce Dersimlilerin ne istediğini ve özür dilemenin nasıl olması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. “Özür, özerklikle dilenir” manşetini atmıştı. Dersim özerk olmadan, anadili olan Kırmançki ile eğitim yapmadan, tam inanç özgürlüğü yaşamadan ne Dersim’den özür dilenmiş, ne de Dersim halkının talepleri karşılanmış olur.

Dersim ve genel olarak da Aleviler tarih boyu devlet dışı bir toplum olarak kirlenmeden yaşamışlar; kendi kendilerini yönetmişlerdir. Dersim de hep özerk yaşamıştır. Zaten Dersim Katliamı da Dersim’in bu özerk yaşamını ortadan kaldırmak için gerçekleşmiştir. Tüm Dersim raporları ve uygulamalar bu durumu ortaya koymaktadır. 1938 öncesi her Dersimli anadilini bilirken, şimdi Kırmançki ölü diller kategorisinde görülüyorsa, bu durum zaten Dersim üzerinde uygulanan kültürel soykırım politikasını ortaya koymaktadır. Bu kültürel soykırım 1938 fiziki soykırım üzerinde şekillenmiştir.

Dersimlilerin inancı başkalaşıma uğratılmak isteniyorsa, dil ve kültürel soykırımla Türkleştirme hedefleniyorsa, özerk yaşamış olan Dersim ve Alevilik devletin yedeğine sokulmak isteniyorsa tabii ki Dersimliler buna karşı tutumlarını koyacak, demokratik özerkliği elde edene kadar bu direnişi sürdüreceklerdir.

Dersim’e sefer yapıp zafer bekleyenler Seyit Rıza’nın torunlarını karşılarında bulacaklardır. Davutoğlu’yu protesto edenler de Seyit Rıza’nın torunlarıdır.

Davutoğlu yalanı örgütlüyor…

“Bir koyun sürüsü olduk
Mor kuzular bakar gider
Çoban kıvısına girmiş
Kurtlar bizi çeker gider” (Aşık Mahzuni Şerif)

Türk siyasetinin en temel özelliklerinden bir tanesi yalanı örgütlemesidir. Yıllar, yalan üzerinde örgütlendirilmiş tarihin, sosyal ve siyasi hayatın yaratmış olduğu sorunların biriktirilmesi üzerinden bu güne gelindi. Kürt sorunu başta olmak üzere, demokratikleşme, inançlar meselesi, komşu ülkelerle, halklarla olan gerginlikler yalan üzerinden örgütlendirildi. Buda topluma derinlemesine işlemiş yalan üreten hayatlar inşa ettirdi.

Kürt’ten, Ermeni’den, Rum’dan, Bulgar’dan, Yunan’dan, Sırp’tan… Türk üretildi. Yalan inkar insanların iliklerine işletildi. Kendini inkar edenler, kendini reddedenler, yalanı örgütleyenler toplumun önüne model olarak sunuldu. Ödüllendirildi… Cumhurbaşkanları, Genelkurmay Başkanları, Bakanlar, Milletvekillikleri kendini inkar ettiğin kadar paylaşıldı.

Hıristiyan’dan, Yahudi’den, Alevi’den, Ezidi’den, Mani’den, Zerdüş’ten Hanifiler türetildi. Yalan ve inkar inanç içinde örgütlendirildi. Meşrulaştırıldı. İkrar itikat ve tarih şekilsizleştirildi. Sahte cennetin kapıları kendini reddedenler için sonuna kadar açıldı. İşgal katliam ve gözyaşları üzerinde kahramanlık hikayeleri yaratılarak toplumlar, topluluklar kendisi olmaktan çıkarıldı. İnanç ve itikat tüketildi. İsa’nın havarisi Yahuda gibi ihanet etrafında pervane olmuş insanlar yaratıldı. Şimdi ihanetin siyaseti günümüze uyarlanmaktadır.

Biz Amerika’yı her zaman yeniden mi keşif edeceğiz!…

“Kürt sorununu çözüyorum” derken, toplumun en demokratik hakkı olan gösteri, yürüyüş yapma hakkı karşısında devlet eliyle insanlar sokak ortasında öldürüldü. Sivil faşist çeteler sokağa sürüldü. STK’lar başta olmak üzere, birçok sendika, medya ve siyasi partiden insanlar tutuklanarak siyasi bir linç geliştirildi. Demokratik değişim ve dönüşüm için yasal düzenlemeler yapılmazken, kamu güvenliği adı altında güvenlikçi siyaset derinlemesine örgütlendirildi. Halkın varlığının teminatı olan ne varsa ortadan kaldırılmak istendi, isteniyor. Samimiyetten uzak, her tarafı yalanla örülmüş derin stratejinin nasıl işlediği Kobani’de deşifre oldu. Buna karşı Kürtlerin barış için fedakar tutumları tüm dünya tarafından bir kez daha görüldü. Ve Kürtler hak ettikleri bir ilginin merkezine yerleşti.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürt sorunun çözümsüzlüğünde ayak diretirken, “süreç” adı altında ve sanki Kürt sorunu çözümünde kendisi adımlar atılıyormuş gibi bir algı yaratarak yalanın en büyüğü nasıl örgütlendiriyorsa, “Alevi Açılımı” adı altında sadece Aleviliği yok etmek isteyen adımların atılacağı görülüyor. Alevilerin inancı, tarihi duruşu, ortakçı yaşam biçimini hedef alan inkarcı, imhacı politikalar “çözüm” adına sunuluyor.

Sistemden, düzenden pay almak üzerine yalanlar derinleştiriliyor. Yalana destek örgütlenmeleri devreye sokuluyor. Cemevlerine maddi imkanların sunulması, arsa, su ve elektrik parası üzerinden tartışmalar geliştiriliyor. Dedelerin, Pirlerin aylığa bağlanması gibi Alevi inancıyla bağdaşmayan iktidarın kiri üzerinden teslimiyete çekilmesi süreci işletiliyor. İhanetin derinliği kadar ödül vaat ediliyor… Tümü Kürt Özgürlük Hareketine akan Alevilerin önünü almak üzerine kurgulanıyor. Korktukları anlaşılıyor. Devletin derin ve sığ kanatlarından Alevilerin büyük özgürlük yürüyüşüne katılmalarının önü alınmak isteniyor.

Aleviler içinde yalan söylüyorlar. Yalan söyleyip, Alevilerin çözüme yanaşmadığını vaaz etmek istiyorlar. Hem de ellerindeki Alevi katliamlarının izi silinmemişken bunu tapıyorlar. Dersimi konuşuyorlar. Özürler diliyorlar. Özrün gereğini yapmak yerine, Alevileri bir birine bırakmayı esas alıyorlar. “Biz yapıyoruz ama siz istemiyorsunuz, siz kendi aranızda anlaşmıyorsunuz” diyorlar. “Atığımız kemiğe tav olun” diyorlar.

Yıllara yayılan katliam geleneğine sahip çıkanlar, onunla övünenler, katillerimizi yüceltip “yüz yılın projelerine” isimlerini koyanlar, Aleviliğimize, inancımıza hakaretler dizenler Hacıbektaş’da, Bektaşi açılımı yapıyorlar. Yeni Osmanlıcı mantıkla Yeniçeri ruhunu şahlandırıyorlar.

Dergaha biletsiz girilecek diyorlar. Kültür bakanlığına bağlı Alevilik dairesi oluşturmak istiyorlar. Kültür bakanlığına bağlı dedeler kadrolaşmasının örgütlenmesine gitmek istiyorlar. Aleviliği tanımamakta ısrar ediyorlar. İnkarcılığı Kültür Bakanlığı aracılığıyla kadrolar devşirmek suretiyle, Alevi asimilasyonunu sonuca ulaştırmak istiyorlar.

Aleviliği bir inanç olarak kabul etmeyerek, folklorik temsili bir figüre indirmek suretiyle Aleviliği özünden ayırıp seyirlik hale getirmeyi hedefliyorlar. Güya kabullenerek Cemevlerini Kültür Evine çevirerek, işlevi dışında bir alana yerleştirmek suretiyle hakim Türk İslamcı yaşamı, tartışılmaz tek  egemen haline getirmeyi istemektedirler.

“Açılım” diyorlar, bizden çok bizci oluyorlar.

Sayın Davutoğlu “haram kapısını bizden uzak tutun”…

Ortadoğu’nun yeni modeli: Kürtler

MEHMET ALTAN

Kobani, Kürt tarihinin herhalde en önemli, en büyük dönüşüm noktalarından biri oldu…

Belki de en büyüğü.

Her ulusun, devlet olma aşamasında bir ‘milli destana’ ihtiyacı vardır. Kobani, Kürtlerin etrafında toplanacağı o büyük destanı olağanüstü bir kahramanlıkla yarattı.

Sadece Rojava’nın değil, büyük bir ihtimalle Ortadoğu’nun tarihini değiştirecek büyük ‘destan’ Kobani’de yaşanırken, Kürtler dünyanın en gözde, en popüler halklarından biri olmayı başardı.

Kürtler, Filistinlilerle birlikte Ortadoğu’nun haksızlığa uğramış yitik çocukları olarak görülürdü ama dünyanın gönlünü kazanmayı becerememişlerdi.

Filistinlilere gösterilen yakınlık onlara gösterilmedi.

Kürtlere zulmedenlerin Müslüman olması, Yahudilerle dövüşen Filistinlilerin Ortadoğu’da bulduğu desteği Kürtlerin bulmasını önledi sanırım.

Türkiye, İran, Irak ve Suriye, Kürtlerin ön plana çıkmasını hep engelledi.

Kürtler hep devletlerine karşı çıkan ‘teröristler’ olarak etiketlendi.

Kobani, iki çarpıcı tabloyu bir arada sundu dünyaya.

Birincisi siyasi ve askeri bir gerçekti.

IŞİD’in ilerleyişini hiç bir Müslüman devlet engelleyemezken ya da engellemezken, ‘laik’ Kürtler hayatları pahasına engellediler.

İkincisi ise cesareti kadar görselliği de çarpıcı olan bir savaş hikâyesiydi: Kobanili kadın gerillalar.

Elleri kalaşnikoflu, saçları örgülü, güler yüzlü, parlak gözlü kahraman kadınlar, şehirlerini, devletlerini, ailelerini hayatlarını ortaya koyarak koruyorlar ve bu uğurda gözlerini kırpmadan ölüyorlardı.

IŞİD’lilerin, ayağı terlikli, uzun sakallı, insanların kafalarını kesen gözleri kanlı ilkel askerlerinin karşısında aydınlık yüzlü cesur kadınlar.

Kobani’nin sembolü o kadınlar oldu ve dünya hiç duraksamadan o kadınların yanında yer aldı.

Bir gün bu savaşlar bittiğinde, Kürt kadın gerillalar evlerine dönecekler.

Yaşadıkları o tecrübelerden, geçtikleri o çetin sınavlardan, hayatlarını defalarca ortaya koyduktan sonra yeniden hayata karışacaklar.

Evleri, eşleri, çocukları, komşuları, işleri olacak.

Bu kadınlar ne evlerinde, ne işlerinde bir daha asla erkekler tarafından aşağılanamayacaklar, bu kadınların karşısında erkekler seslerini yükseltemeyecekler, ‘hayatı biz biliriz’ edalarıyla bu kadınlara hayatı öğretmeye kalkamayacaklar.

Bu kadınlara âşık olacaklar, bu kadınlara saygı duyacaklar.

Üstelik bu kadınlar bir tane, iki tane, üç tane değil, yüzlerce, binlerce kadın.

Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun o ‘erkek geleneği’ paramparça olacak, yepyeni bir hayat tarzı, yepyeni ilişki biçimleri kurulacak.

Ortadoğu’nun hırsızlığa, yolsuzluğa yatkın o gevşek erkekleri, kadın neymiş öğrenecek…

Dahası, erkek olmayı da bu kadınlardan öğrenecekler.

Hayat değişecek buralarda.

Ortadoğu’nun model ülkesi yakın zamana kadar Türkiye’ydi.

Müslüman, laik, demokrasi yolunda, zenginleşen, Avrupa üyeliğine aday bir ülke.

Tayyip Erdoğan’la adamlarının laiklikle demokrasiden saparak ‘Sünniliği’ kimlik olarak giyinmeleri, IŞİD’le içli dışlı ilişkiler kurmaları, içerde baskıcı bir yönetime geçmeleri, Batı’dan uzaklaşmaları, faşizm yolunda hızlanmaları, ‘halifelik’ ihtirasıyla bütün komşularıyla kavga etmeleri, cumhurbaşkanının İdi Amin türü alay konusu açıklamalar yapması, Türkiye’nin ‘model ülke’ olmasını kısa bir zamanda tedavülden kaldırdı.

Model olabilecek başka kimse de yoktu zaten Ortadoğu’da.

Kürtler, Kobani’de Ortadoğu’ya model olabilecek bir halk olarak ortaya çıktı.

Bu muhtemelen bilinçli bir tercih…

Aysel Tuğluk’un son iki yazısında arka arkaya ‘sekülerlik’ konusuna vurgu yapması, Selahattin Demirtaş’ın, Cemil Bayık’ın, Karayılan’ın, Duran Kalkan’ın, Mustafa Karasu’nun açıklamalarında ‘laiklik ve demokrasi’ sözlerinin artması, Kobani’den dünyaya yansıyan ‘kızlı erkekli’ laik ve demokrat görüntüsünün tesadüf olmadığını düşündürmekte…

Kadınların Kürt toplumu içindeki rolünü değiştirmenin öncülüğünü Abdullah Öcalan yaptı.

Kürt kadınını olduğu yerden alıp erkeklerle eşdeğer, hatta erkeklerin de üstünde bir konuma yerleştirdi.

PKK, kadınların erkekle eşit hatta üstün olduğu bir hareketti.

Kobanili Kürt kadınları da, bir sakallı erkekler kalabalığı olarak gözüken Ortadoğu’da belki de ilk kez kadının varlığını böylesine görünür kıldı, bütün dünyanın dikkatini buraya çekti.

Kürtler, kadınlı erkekli birlikte mücadele eden bir toplum olarak Ortadoğu’nun diğer halkları arasından hem gerçek olarak, hem de imaj olarak sıyrılıp ayrıldılar.

Ben Kobani kadınlarının Ortadoğu’nun bütün kadınları için bir ‘modele’ dönüştüğünü düşünüyorum.

Diğer toplumlarda kadınlar aşağılanır, evlerine hapsedilir, varlıkları ve önemleri inkâr edilirken, Kürtler kadınları yücelttiler, özellikle Kobani’de onları ön safa, en yiğitlerin, en kahramanların arasına koydular.

Kürtler, gelişmişliğin belki de en önemli göstergesi olan kadını saygıyla selamlayan tek ulus haline geldiler Ortadoğu’da.

Üstelik bu, Türkiye gelişmişlikten uzaklaşıp, Ortadoğulu bir Sünni erkekler ülkesi olma yolunda hızlı adımlar atarken gerçekleşti.

Bunun Kürtler açısından muhteşem bir zamanlama olduğunu söylemeliyiz.

Tarih belki buna yardımcı oldu ama Kürtler de doğrusu bu fırsatı olağanüstü iyi kullandı.

Amerika’nın, Türkiye ve Erdoğan ‘asla olmaz’ diye bağırırken Kobani’ye silah yardımı yapması, bir yandan IŞİD karşısında güçlü bir rakibi desteklemeyi amaçlıyorsa, bir yandan da herhalde bu modeli desteklemeyi hedefliyor.

Kadın erkek eşitliği kuran, Ortadoğu’daki diğer toplumlardan ayrılan, yiğit kadınlarla dolu Kürt halkı, şu sırada gelişmiş dünyanın Ortadoğu’da sadece siyaseten değil gönülden de desteklediği tek halk.

Kürtler, Kobani’de dünya sahnesine çıkan, bütün dünya medyasında yer alan bu duruşlarıyla, Ortadoğu’ya, özellikle de Ortadoğulu kadınlara model olacaklar.

Kobani, Kürtleri ‘model halk’ yaparken bir yandan da yepyeni siyasi bir alan açtı onlara.

Devletleşme imkânını ele geçirdiler.

Bir büyük Kürt devletinin nüvesini Kuzey Irak’ta Barzani oluşturamadı ama Kobani’de PKK ve PYD oluşturdu.

Bütün Kürtler Kobani’de bir araya geldiler, başta ayak sürümesine rağmen Barzani bile oraya asker göndermek zorunda kaldı.

Üstelik Batı dünyası da tümüyle yanlarında.

Ortadoğu’daki bütün demokratik güçlerin de desteğine ve hayranlığına sahipler.

Bu gelişme, Türkiye’deki AKP devletini hazırlıksız yakaladı, ne Kürtlerin ‘model’ olmasına ve bu rolü Türklerin elinden almasına hazırdılar, ne de müstakbel bir Kürt devleti için Kürtlerin biraraya gelmesine.

Rojava’da Erdoğan’la Davutoğlu’nun sinsice bir politikayla IŞİD’i Kürtlere karşı desteklemesinin bedelini Türkiye Ortadoğu’daki rolünü Kürtlere kaptırarak ödedi.

Türkiye’nin devlet olarak gücü ve imkânları şu anda Kürtlerden fazla olabilir ama psikolojik üstünlük kesinlikle Kürtlerin elinde.

Ortadoğu’nun modeli artık onlar.

Ortadoğu’daki demokratların destekleyeceği, peşinden gideceği, taklit edeceği halk da artık Kürtler.

Bu gelişme Türkiye’deki Kürt siyaseti arasında da farklılıklara yol açmış gibi.

Kürt siyasetçilerin bir kısmı, özellikle İmralı’ya gidenler, ‘barışı ve süreci’ ön plana çıkarıyorlar, siyasetin diğer alanlarına pek dokunmuyorlar, AKP’yle ilgili demokrasi ve laiklik eleştirilerini pek coşkulu dile getirmiyorlar.

Başka bir kısmı ise özellikle Demirtaş, Tuğluk ve Kandil’deki PKK liderleri ‘laiklik ve demokrasi’ vurgusunu daha kuvvetli yapıyor ve bunu barışın önemli bir şartı olarak masaya koyuyorlar.

Kürtler kendi aralarındaki ayrılıkların dile getirilmesinden hoşlanmıyorlar, bunu bir tür ‘fesat’ olarak görüyorlar, bunu bilmekle beraber gene de Türkiye’deki Kürt siyasetinde ‘yerel’ ve ‘entarnasyonalist’ iki akımın belirdiğini söyleyebiliriz.

Ayırım ‘laiklik ve demokrasi’ kavramlarında ortaya çıkıyor.

‘Yerel’ bir siyaset izlemeyi savunanlar, galiba ‘biz burada AKP’yle anlaşalım, laiklik ve demokrasi kavgasına pek girmeyelim, bazı haklar elde edelim, gerisini sonra düşünürüz’ türünden bir anlayışı savunuyorlar.

Enternasyonalistler ise dünyada alay konusu olmaya başlayan AKP ile aralarına mesafe koyup, daha dünyalı değerlere sahip çıkarak Ortadoğu’da başat bir rol oynamayı hedefliyorlar.

‘Yereller’, dini bir faşizmi ülkeye yerleştirmeye çalışan AKP’nin üstlerine düşen gölgesine pek aldırmazken, enternasyonalistler, AKP’nin eksikliklerinin altını çizerek, Türkiye’nin Ortadoğu’da ve dünyada kaybettiği rolü sahiplenmeyi savunuyorlar.

Eğer bu tespitler isabetliyse, Türkiye’deki Kürt siyaseti bir kırılma noktasına yaklaşıyor.

Çünkü çok ciddi bir anlayış ve siyaset farkı var arada.

Enternasyonalistler, Kobani’nin Kürtlere sunduğu imkânın mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar.

Türkiye’yle anlaşırlarsa da bunu dünyanın alkışlayacağı bir zemin üzerinde gerçekleştirmek istiyorlar, bunun hem barış için hem de Kürtlerin Ortadoğu’daki rolü ve geleceği açısından daha önemli olduğunu düşünüyorlar.

Türkiye’nin model olmaktan vazgeçmesiyle birlikte Ortadoğu’da Kürtlerden başka bu modelliğe aday olabilecek bir toplum yok.

İmajını ve duruşunu son zamanlarda değiştirmeye uğraşsa da İran daha uzun zaman o model olamaz, Suudi Arabistan, Suriye, Irak, Mısır, Yemen zaten model olmaya adaylıklarını bile koyamazlar.

Galiba Kürt siyasetindeki ayrım da, Kürtlerin rolünün Kobani’de değişmesiyle derinleşti.

Kobani’ye kadar mesele Türkiye’deki barıştı ama Kobani’den sonra çok daha büyük bir alan açıldı Kürtlerin önünde.

Türkiye’deki Kürt siyasetiyle ilgili tespitler tartışılmaya açık olsa da, emin olunması gereken bir şey var:

Kobani’nin ve Kobani’nin kadın kahramanlarının Kürtlerin tarihini ve tarihteki rollerini değiştirdiği…

Ortadoğu’nun geleceğini belirlemeye aday olduğu.

Kobani’de olanları anlamadan siyaset yapmaya kalkanlar, Türkler de Kürtler de, tarihin duvarına çarparlar.

Kobani sadece Kürtler için değil Ortadoğu için de bir milat artık.

Toplumsal varoluşta inanç

Günümüzde inançsal algılar genelde Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi formel Ortodoks inançların iktidarcı verileri üzerinde yaratılmaktadır. Toplumsal değerlerinden soyutlanmış sözkonusu bu inanç algıları ise, toplumsal alanı disipline eden birer iktidar ideolojisi olarak işlev görmektedir. Birey ve toplumsal davranışların anlamlandırılması yerine şekil, ritüel, sembol, şahsiyet ve kavramlar kutsallaştırılıp tabulaştırılmaktadır. Nasıl yaşamalı sorusuyla toplumsal hakikat arayışını derinleştirmek yerine; nasıl giyinmeli, hangi ritüeli nasıl ve kaç kez yapmalı gibi zahiri, şekli tavır ve uygulamalar inanç olarak belletilmektedir. Özsel gelişen inançsal algılar yerine insan ve toplum bilinci dışsal yabancı verilerle donatılarak, insani ve toplumsal mana karşılığı olmayan bir yeniden inşa sürecine tabi tutulmaktadır.

Semavi dinlerin kutsal kitaplarına da insan ve toplumların nasıl davranmaları, nasıl giyinip kuşanmaları ve nasıl beslenmeleri gerektiğini disipline eden seküler hukuk kuralları işlevi yüklenmektedir. Bu tarzdaki egemen bakış açısından yola çıkıldığında; inanç, toplumsal moral ihtiyaçlar ve gereklilikler olarak değil de, iktidarların çıkarlarına hizmet eden ve bizzat iktidarlar tarafından sürekli canlı tutulanöğretiler olarak işlev görmektedirler.

İktidar ve inanç

Dünya nüfusunun yarısından fazlası Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi semaviformel inançların haricinde, toplumsal öz değerlere daha fazla hitap eden sayısız heterodoks ve batıni inançlarla moral ihtiyacını karşılamaktadır. Sözkonusu inançlara bağlı toplulukların ağırlıklı olarak kapitalist modernitenin tam olarak hakim olamadığı coğrafyalarda yaşamaları ise, inanç ve iktidar veya inanç ve modernite sorgulamasını gündeme getirmektedir.

İktidar olgusu, etkisi altına aldığı tüm topluluklarda inançları da toplumsal mühendislik alanının bir argümanı ve kendi varlığının önemli bir zemini haline getirmiş durumdadır. İktidar, toplumsal etik yerine kendi ihtiyacına göre bir yapay değerler sistemini topluma dayatmaktadır. İktidar alanında iyi, güzel, doğru, hak, adalet ve vicdan gibi inançsal ve algısal değerlere, iktidarın sürekliliği esasına göre anlam yüklenir. Bu değerler insan-toplum-doğa ilişkileri üzerinden doğal ilerleyen süreçlerde oluşmaz, iktidarlar tarafından üstten inşa edilip, insan ve topluma dayatılır.

İnanca yaklaşım

Her şeyden önce inanç olgusuna yaklaşımın ve onun toplumsal varoluştaki karşılığının netleştirilmesi gerekmektedir. ‘İnanç nedir’ sorusunun cevabı, hangi inanca sahip olunduğundan daha önemlidir. Günümüzde inanç denildiğinde, neredeyse yalnızca sistem dinlerinin gelişim seyri ve bu dinlerin etkinlik kurmasına öncülük eden inanç önderlerinin yaşadığı süreçlerdeki iktidarlar veya toplumlar arasındaki mücadelelere ilişkin anlatımlar akla geliyor. Sözkonusu anlatımlar da genelde iktidarcı sistemin çıkarına hizmet edici tarzda sunulmaktadır.
Oysa inanç, insanlaşma ve toplumsallaşmayla bire bir bağlantılıdır ve yalnızca tarihin herhangi bir sürecindeki bir siyasi veya toplumsal aktörün mitolojik rolüyle izah edilebilecek bir konu değildir. Özellikle iktidar kurumlarının insan ve topluma din diye öğrettiği ritüel ve semboller de tam olarak inancı ifade etmez. Zahiri yani görüntü ve şekillerle ifadesini bulan uygulamaların belki de tamamı, o inancın ortaya çıktığı belirtilen süreçlerden günümüze kadar, önemli oranda iktidarların ihtiyacı, ilgileri ve yorumları doğrultusunda, sürekli bir değişim göstermiştir.
İnanç; insan, toplum ve doğa ilişkilerinden oluşan toplumsal doğanın tüm etkilerinin uzun tarihsel süreç içinde insan ve toplumda yarattığı algı, ilgi, kültür ve davranış kodları olarak tanımlanabilir. Toplumsal moral gerekliliklere cevap olduğu sürece kutsal bir değer olarak anlam kazanmıştır. İyi, kötü, güzel, doğru, yanlış, sevgi, korku, vicdan, hak, adalet, paylaşım, dayanışma vs. gibi değerler sözü edilen ilişkilerin yarattığı algılarda ifadesini bulmuş ve nesilden nesile taşınmıştır. Yani inanç yaşamsal bir olgudur; insan, toplum, doğa bütünselliği içinde anlam bulur ve bu bütünselliğe anlam katar. Toplumsal değerlerinden arındırılan, o toplumsallığın oluştuğu doğal mekândan koparılan ve toplumsal değerleri pozitif beslemeyen bir inanç, inanç olmaktan çıkar, farklı ve sorunlu bir olguya dönüşür.

İnancın gelişim mekânı

İnançların rol ve işlevselliği, kır ve kent yaşamına göre de farklı gelişim göstermiş ve farklı anlamlar yüklenmiştir. Burada kent tanımı, toplumsallığın kent iktidarı tarafından şekillendirildiği ve insanın ancak nesne olarak o toplumsallığın gelişimine dâhil olduğu mekân olarak ele alınmaktadır.

Doğa, toplumsal ekolojinin mekânıdır. İnsan ve toplumsal özgünlükler, ilişkide olunan ve yaşamın örgütlendiği doğal mekânın özgünlüklerine göre şekil alır. Bu nedenle inanç veya din olarak kutsanan olgular vicdan, paylaşım ve dayanışma benzeri insani ve toplumsal değerlerde ortaklaşsalar da, doğal mekânın özelliklerine göre farklı ifade tarzı ve ritüellerle sembolize edilir ve farklı tanımlanırlar. Örneğin Mezopotamya ve Anadolu’da Alevilik, Ehli Haq ve Rêya Haq olarak adlandırılan inançtaki musahiplik veya kirvelik sistemi, Batı Afrika coğrafyasında yaşayan aşiretler arasında ‘kuzenlik’ sistemi olarak, ama benzer uygulamalarla ifadesini bulur; bu sisteme sahip aile veya aşiretler ömür boyu dayanışmak zorundadırlar, çocukları birbiriyle evlenmez… Şüphesiz dünyanın farklı coğrafyalarında aynı toplumsal dayanışma algıları farklı isim ve ritüellerle ifade edilmektedir.

Özgün toplumsallığının geliştiği doğal mekândan kopan insanın, inanç dâhil, toplumsal değer yargıları da başkalaşıma uğrar. İnsan öz mekânından koptuğunda, yeni yaşamsal mekânının özgünlüklerine göre genelde zoraki ama bazen de kendiliğinden bir asimilasyon sürecine girer ve bu başkalaşım insan-toplum-doğa barışının bozulmasına ve toplumsal krizlere yol açar. Dışarıdan yabancı değerlerin zoraki dayatılması sonucu da benzer süreçler gelişir…

İnanç çatıştırıcı değildir

İnanç özünde diğer kimlikler gibi çatıştırıcı bir olgu değildir. Hiçbir kimliksel değer çatıştırıcı olamaz. Çünkü kimliğin oluşumu, doğal ve benzerleriyle bir rekabet ve çatışma içermeyen bir süreç izler. Çatışma, iktidar olgusunun ve iktidarcı zihniyetin ürünüdür. İnanç, kırda toplumsal moral ihtiyaç ve bir gereklilik algısı olarak özde gelişir ve toplumsal ilişkilerde karşılığını bulur; kentte ise dışarıdan öğretilir ve dayatılır. Bu açıdan kır inançları batıni ve özseldir, kent inançları ise dışsal faktörlerle beslenir ve zahiri, yani şekilseldir.
Kır inançlarında çatışmaya yol açan sınıfsallık ve hiyerarşiye yer yok iken, kent inançlarında sınıfsallığın ve hiyerarşinin kutsanması ve biat kültürü belirgin olarak öne çıkarılır. Böylelikle insan ve toplumlar arasındaki eşitsizlik meşrulaştırılır. Kaldı ki, doğal toplum inançlarında barış, yalnızca insanlar arasında değil, o ekosistemdeki tüm canlılar arasındadır. Can ve canlılık kutsallığın esası ve özüdür; korunması gerekendir.

İktidar olgusu, etkisini bugüne kadar en az kırda yaşayan topluluklar üzerinde gösterebildiğinden, kır inançları ki genelde batıni yani özsel inançlardır, doğal toplum inançları olarak gelişmişlerdir.

Kentte iktidar olgusunun etkisinde gelişen semavi dinler (kutsal kitabı olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet) ortaya çıkışlarında toplumsal eşitsizliklerin çözüm dinamiği olarak gelişim gösterseler de, zaman içinde iktidarlar tarafından toplumsal barışçıl ve dayanışmacı değerlerinden soyutlanıp, çatıştırıcı değerler olarak işlevli kılınmışlardır. Günümüzde İslamcı iktidarların yönettiği ülkelerde vahşet düzeyinde yaşanan katliamlar, eşitsizlik, adaletsizlik, yokluk ve özgürlüksüzlük, iktidarcı algının kendi varlığını çatıştırarak sürdürmeye çalışmasıyla bağlantılıdır. Tarihte Hıristiyanlığın ve İslamiyetin iktidarlar eliyle yayılmaya çalışıldığı süreçlerde yaşanan katliamlar ile günümüzde İsrail-Filistin sorunu ve İslami iktidarların bulunduğu rejimlerde yaşanan çatışmalar da inançların iktidarcı zihniyete araç yapılmasıyla bağlantılıdır. Yaşanan savaş ve vahşet uygulamaları, inançların çatıştırıcı olduğu algısını yaratmaya yönelik olsa da, söz konusu çatışmaların asıl kaynağı kapitalist modernist aklın kendisidir…

Gerekli olan, zoraki dayatılan…

Doğal toplum inançlarının etkisindeki topluluklarda hırsızlık, yalan, kin, nefret vs. gibi toplumsal barışı zedeleyen yaklaşımlar görülmez. Örneğin Kürdistan’daki köylerde son yıllara kadar kapıların kilitsiz olması, doğal toplumlarda hırsızlık olgusunun ve düşüncesinin olmaması ve hırsızlığa ihtiyaç duyulmamasıyla ilgilidir. Doğal batıni inançlı topluluklarda her toplumsal ilişki karşılıklı rızalığa ve toplumsal gerekliliklere göre gelişir. İktidarcı algının etkilediği toplumsallıklarda ise, egemenlerin ihtiyacı, toplumsal ilişkilerin şekil almasında belirgin rol oynar.

Doğal toplumlarda paylaşım ve dayanışma doğal reflekslerdir; kimse o toplumsallık içinde aç ve açıkta kalmaz, kimse aç ve açıkta bırakılmaz. Dilenmek ve hırsızlık ise, yabancı değerlerdir ve kimsenin aklına bile gelmez. Oysa kentteki iktidarcı algının etkisinde gelişen toplumsallıkta ise, eşitsizlikten kaynaklanan ve toplumsal huzuru bozan tüm hastalıklar olağan karşılanır.

Doğal inançların etkisindeki topluluklarda insanlar birbirine karşı sorumludur, dayanışma doğal bir reflekstir. Birey gücünü toplumsallığından alır, toplumsal kültürel alanın dışına çıktığında ise, birey olma anlamını yitirir ve batıni inaçlı toplulukların söylemiyle ‘düşkün’ ilan edilir. Kentte ise, herkes öncelikle devlete yani iktidara karşı sorumlu kılınmış, tüm sosyal ilişkiler ve algılar da bu doğrultuda şekillendirilmiştir. Kapitalist modernite, toplumu adeta hücrelerine kadar birbirinden soyutlayarak, bireyi toplumsallığından koparmış ve iktidar aygıtına bağlı kılarak, yalnızca kendisine muhtaç hale getirmiştir.

Doğal toplumlarda tüm algı, inanç ve kültürel değerler sadece toplumsal yaşamın idamesi ve anlamlı kılınmasıyla ilişkili olduğundan, maddiyat biriktirme algısı da pek gelişmez. Zira birikim iktidar ve sınıfsallığı, sınıfsallık eşitsizliği, eşitsizlik ise açlığı, hırsızlığı, kini, nefreti ve dilenmeyi, yani bir bütünen adaletsizliği ve çatışmayı doğurur…

Reel sosyalist iktidarcılık ve inanç

İnanç ve diğer toplumsal değerlere dışarıdan yapılan her müdahale olumsuz ve tüketen bir rol oynamıştır. Son iki yüz yıllık süreçte reel sosyalizm olarak, kapitalist sömürüye karşıtlık temelinde toplumsal eşitlik ve paylaşımcılığı inşa etme iddiasıyla geliştirilen tüm girişim ve çabalar da, toplumu inanç ve diğer kültürel köklerinden kopardığı için, kapitalizmle benzer tahribatlara yol açmıştır. Kapitalist iktidarlar, inancı iktidarın ve sömürünün sürekliliği için bir araç şeklinde kullanmayı esas alırken, reel sosyalist iktidarlar ise, onu toplumsal alandan tamamen silmeye çalışmışlardır.

Reel sosyalist pratiklerde inançlar, iktidarcı mantığın etkilerinden arındırılarak, kendi toplumsal doğası içinde bırakılıp paylaşımcı yönlerine vurgu yapmak yerine, bu alana ait tüm değerler reddedilip tırpanlanarak, adeta toplumlar bin yılların birikimi olan kültürel algılardan yoksun bırakılmışlardır. Sağlıklı toplumsallık, doğal gelişen süreçlerin ürünü olduğundan; üstten ve dışarıdan doğal olmayan yöntemler ve yabancı değerlerle inşa edilmek istenen toplumsallığın sağlıklı olması beklenemez. Nitekim, reel sosyalist iktidarlar eşitlikçi, dayanışmacı ve paylaşımcı olduğunu iddia ettikleri rejimlerini ancak zor kullanarak inşa etmeye ve yaşatmaya çalışmış, ancak başaramamışlardır. Bir siyasal rejimin kalıcılığı ancak toplumsal hakikate olan uyumuyla mümkündür. Eşitlik, paylaşım ve dayanışmacı değerler de zaten toplumsal hakikatte mevcuttur…

Kapitalist modernitenin öldüren ‘tek’çiliği

Günümüzde egemenler inancı doğal toplumsal değerlerinden soyutlayıp birer iktidar ideolojisi olarak çatıştırıcı amaçlı kullanmaktadırlar. İnsan, toplum ve doğayı zora dayalı doğal olmayan uygulamalarla dizayn etme sistemi olan kapitalist modernite, beşyüz yıllık pratiğinde formel Ortodoks inançları toplumsal değerlerden soyutlayıp iktidarının sürekliliği için korkuyla çerçevelenmiş birer ‘moral değer’ olarak başarılı bir şekilde kullanmıştır. Son ikiyüz yıllık süreç içinde de ulus-devlet rejimiyle halkların tüm doğal toplumsal özelliklerini ve kültürel değerlerini tarumar ederek, esas aldığı ‘tek’li değerler içinde boğmuştur. Bugüne kadar kapitalist modernitenin egemenlik sahasının dışında kalmayı başarabilmiş tüm doğal inanç ve batıni, özsel doğal toplum değerleri de özellikle son yüzyıllık süreç içinde kapitalist modernitenin çatıştırıcı yapay değerler sisteminin bir parçası haline getirilmeye çalışılmaktadır.

İnsan, toplumsal varoluşu ancak doğal toplumsal öz değerleri ve kendi toplumsal doğası içinde gerçekleştirir. İnanç, sözkonusu toplumsallığın ürünü ve onun kültürel kodudur. İnsanı kendi varoluş değerlerine yabancılaştıran; insana, topluma, doğaya ve cana dair tüm değerleri tahrip eden kapitalist modernite aşılmadan, insanın kendini bulma ve kendini bilme eylemi başarılmış olmayacaktır. Bu ise, insanın öz toplumsal değerler ve doğayla yeniden buluşma ve karşılıklı gereklilikler üzerinden onlarla barışık bir yaşamı yeniden kurabilmesiyle mümkün olacaktır…

Arzuhal eyledim babı rızaya

Eser : Burhani (Ali Kamke) / (Sinemilli)
Kaynak : Hacı Bayrak

Arzuhal eyledim bab-ı rızaya
Dolaştırma beni verme cezaya
Bağlıyım takdiri hükm-ü kazaya
Vasf-ı halımdır sultana yazdım

Dolaştım cihanı beyhude yerde
Hekimler çare yok dedi bu derde
Özüm turabtadır yüzlerim yerde
Sadakat yoluyla ikrara yazdım

Burhani’yem bahar olmadı kışım
Ummana döküldü akıyor yaşım
Hasretim sizlere işitin sesim
Bişekvadır yar halım kubraya yazdım

 

Alxaslıların Kobane ile dayanışma etkinlikleri devam ediyor

Kobane’ye yönelik saldırılar başladığı günden bu yana Kobane ile dayanışma amacıyla takdire değer maddi kampanyalara imza atan Alxaslılar derneği Pazar günü aynı amaçla Cemevi’inde Aşure günü düzenledi.

Aşure etkinliğinde bir araya gelen yüzlerce kişi Kobane’ye gönderilmek üzere 7,200 Sterlin bağış yaptı. Geçtiğimiz haftalarda Alxaslı Kadınlar da çok değerli bir çalışmaya imza atmış ve 9 gün boyunca ekmek yapıp satmış ve 25 bin Sterlin para toplanmıştı.

Aşure etkinliğinde bir konuşma yapan Alxaslılar derneği eşbaşkanı Cevdet Karakoç bu süreçte kampanyaya katkı sunan tüm insanlara teşekkür ederek özellikle de kadınların emeğine vurgu yaptı. Karakoç; ‘‘bu duyarlı analarımızın şahsında tüm analarımıza teşekkür ediyor ve ellerinden öpüyorum’’ dedi. Daha önce Suruç’a gidip Kobaneli ailelerin yaşadıkları zorlukları yerinde gözlemleyen Karakoç, gördüklerinin anlatılmasının zor olduğunu, ancak yaşayarak anlaşılabileceğini özellikle belirtti.

Daha önce yürütülen kampanyanın ilk aşamasında toplanan bağışlarla, 250 adet çadır ve 40 bin Türk lirası değerinde gıda ve farklı ihtiyaçlar Kobaneli ailelere teslim edilmişti. Gazetemize bilgi veren Karakoç kampanyanın ikinci etabında toplanan paraları 5 kişilik bir ekiple birlikte bugün (Çarşamba) Suruç’a götüreceklerini açıkladı. Suruç’ta faaliyet yürüten ve belediyelerin de içinde bulunduğu Kobane yardım komitesi ile görüşüldükten sonra ihtiyaçlar doğrultusunda toplanan bağışı kullanacaklarını belirten Karakoç, döndüklerinde konuyla ilgili geniş bir rapor sunacaklarını ifade etti.

KONGREYE KADAR GÖREVİMİN BAŞINDAYIM

Sosyal medyada Alxaslılar derneği yönetiminin istifa ettiği ile ilgili çıkan haberlere de değinen Karakoç, yönetim kurulundan 7 üyenin istifa ettiğini belirttikten sonra kalan 6 üye ile birlikte 21 Aralıkta yapılacak kongreye kadar çalışmalarına devam edeceklerini ifade etti.

Karakoç konuyla ilgili şöyle konuştu; ‘‘Yürüttüğümüz kampanyadan bağımsız olarak, yönetim içerisinde bazı anlaşmazlıklar var. Yönetim kurulundan 7 arkadaşımız istifa etmiştir. Ama tüzük gereği kalan 6 arkadaşla birlikte kongreye kadar görevimizi sürdüreceğiz. Sosyal medya üzerinden bu tartışmaların yürütülmesini çok tasvip etmiyoruz. Bu tür tartışmaların yeri genel kuruldur. 21 Aralıkta yapılacak genel kurulumuzda bu tartışmaları geniş bir şekilde yapacağız, özeleştiri ve eleştiri kanallarını işleterek bu tartışmaların üstesinden geleceğiz. Çünkü bu konuda veremeyeceğimiz bir hesabımız yoktur.’’

İstifa eden yönetim kurulu eşbaşkanı Gülten Kaya sosyal medya üzerinden yazdığı yorumda kendisiyle beraber 7 yönetim kurulu üyesi ile birlikte istifa ettiklerini belirtti. Kaya, istifa nedenlerini yönetim kurulu içerisinde anti demokratik bir işleyişin olduğuna bağladı.

telgraf

Tekçilerden çifte açılım

AKP “Alevi açılımı yapacak” diye beklerken CHP “Alevi açılımı yapılacaksa onu da ben yaparım!” deyip “Açılım” pazarında tezgah açtı! “Tekçiliğin” yılmaz bekçileri çifter çifter “Açılım” yapmaya başladı! AKP’nin birinci açılımı “Alevi Açılımı” idi. 3 Haziran 2009’da başlayan “Açılım” bir dizi “Çalıştaydan” sonra açılamadan kapandı! AKP ıkınıyor, sıkınıyor bir türlü açılamıyor. AVM, HES, arazi ve doğa talanı konusunda tutulamaz derecede açılan AKP Alevi’ye ve Kürt’e açılamıyor!

Cumhurbaşbakanı Yası Kerbela için “Muharrem Aşı” (Alevilikte böyle bir kavram yoktur!) verdi. “Aş yemeye” gelen İzzettin Doğan Hoca Efendi ve beraberindeki “Aleviler” pek mutluydular. Neden mutlu olmasınlar ki? Koskoca Cumhurbaşkanı yepyeni bir saray yapmış sarayın ilk davetlileri “Aleviler!!!” Alevi inancında büyük bir değeri olan Abuzer’ül Gıffari, Osman’ın “Halife” olduğu dönemde Osman’ın yolsuzluk ve düzenbazlıklarına karşı çıktığı için Şam/Dımışk’a sürgün edilir. Dönemin Şam valisi olan Muaviye Abuzer’ül Gıffari’ye yüklü bir maaş bağlamak ister. “İki gömleği olan bizden değildir!” diyecek kadar mütevazı olan Abuzer, maaşı kabul etmez. Muaviye kendine ihtişamlı bir saray yaptırır ve Abuzer Gıffari’yi çağırarak sorar “Nasıl buldun sarayımı?” Abuzer; “Kendi paranla yaptırdıysan israf, halkın parasıyla yaptırdıysan haram!” der. İsraf ve haramın ayyuka çıktığı Muaviye sarayda “Muharrem Aşı” yiyenler Aleviliğe ve insanlığın kutsal değerlerine karşı suç işlemiştir.

Cumhurbaşkanının “Muharrem Aşı”ndan vazife çıkaran ve “Çözüm Sürecinde” bocalamaya başlayan Başbakan apar topar Hacıbektaş’a gidip “Aleviliğe Açılmaya” çalıştı. Yeni Osmanlıcı söylemlerinin yanında azıcık da dersine çalışmıştı Davutoğlu! Mübarek nutkun külliyatı “Alevi kardeşlerim”den ibaretti. Bu söylem siyasi sorumluluğu “Başbakan” olan birinin söylemi olamaz! Aleviler “Kardeş” değil “Eşit yurttaş” olmak istiyor!

Başbakan “Alevi açılımı” için Hacıbektaş’a gitmeye karar vermişti ki!… Aleviliği “Tekke ve zaviyeler kanunu” ile yasaklayan, son 40 yıldır Alevilerden aldığı oy sayesinde parti olan CHP, hemen devreye girip “Alevi Açılımı yapılacaksa ben yaparım!” dedi! Açılımın iyisi burada başka yere gitmeyin diye işportacı misali öteberilerini tezgaha seren CHP istediği “İlgiyi” bulamadı!

Biri AKP, diğeri CHP! Devletin ikiz çocukları! Biri “Çözüm sürecinde” çuvallamış, diğeri “Aman Aleviler elden gidiyor!” telaşında! Genel seçim de yaklaştı! Devletin iki partisi, devletin yasakladığı Alevilik üzerinden içinde bulundukları bunalımı aşmaya çalışıyorlar! Alevi sorunu “Zorunlu Din Dersinin kaldırılması, cemevlerine elektrik, su” gibi sıradanlaştırılmış yöntemlerle çözülemez! Irkçılık, inkar, nefret, insanlığa karşı işlenmiş bunca suç ortadayken, böylesine ırkçı, inkarcı bir bakış giderilmeden “Alevi Açılımı” olmaz!

Lakin Demokratik Alevi kurum ve örgütlerinden ses seda yok! HDP konu hakkında (Belki ben kaçırdım!) hiçbir açıklama yapmadı!

Aleviliğin devlet tarafından resmi bir kararla yasaklanması sadece “İnançsal” bir sorun değildir. Alevilik tarihini ve devlet tarihini inceleyiniz! Göreceksiniz ki Alevi sorunu inançsal, kültürel, sosyal bir sorun olmanın yanında siyasi ve sınıfsal bir sorundur. Alevi inancı tekçiliği, ırkçılığı, haksız kazanç, talan ve yağmayı, sömürüyü, toplumu kamplara ayırmayı, halkları aşağılamayı, çatışmayı, savaşı, kan dökmeyi, yoksulluğu… Kabul etmez! “Alevi açılımı” yapmayı düşünen CHP önce 91 yıllık kirli ve kanlı tarihle yüzleşmelidir. Koçgiri, Dersim ve diğer katliamlardaki sorumluluğunu görmeden “Alevi Açılımı” olmaz!

AKP’nin İslam anlayışı görkemli camilerde “Cuma kılmak” devlet dairesinde mahalle ağzıyla “Müslümanlık” yapmak! Bu piyasa İslam’ıdır. AKP mahalleye bir cemevi yapıp Aleviliği de cemevi ile mahalle arasına sıkıştırılmış piyasa Aleviliğine dönüştürmek istiyor. Aleviliğin hak, hakikat, erdem, yaşam ve bu değerler için ödenen bedeller kimin umurunda.

Özüm aşkın imbiğinden süzüldü
“Enel Hak” deyince derim yüzüldü
Nebiler, resuller yola dizildi
En önde gerçeğe vardım da geldim

Dersimliler içi boş özür değil, özerklik istiyor!

BESÊ HOZAT

AKP aylar öncesinden seçim startını verdi. Bu süreci, HDP’yi hedefine alarak başlattı, ardından ‘Alevi açılımı’ ve ‘Dersim özrü’ tartışmaları ile gündemi yoğunlaştırdı. AKP en güçlü rakibi gördüğü HDP’yi yıpratmak ve geriletmek için özel savaşın her türlü yöntemini kullanmaktan çekinmiyor. İçi boş açılım ve Dersim tartışmalarıyla alevileri etkilemeye ve kendi alevisini yaratmaya çalışıyor. Alevilerden kendilerini inkar etmelerini istiyor.

HDP’ye saldırılar ile başlayan AKP’nin seçim propagandası, Alevi açılımı ve Dersim tartışmaları ile giderek ısınıyor ve yoğunlaşıyor. AKP kuvvetli bir biçimde CHP’yi de bu gündemin içine çekmiş bulunuyor. İşin trajik-komik tarafı ise, AKP’nin yarattığı ağır baskı altında bir Kürt olan S. Tanrıkulu’nun CHP adına kalkıp Dersimlilerden özür dilemesidir. AKP, sadece demogojisini yaptığı bu özrü, esas olarak Dersim soykırımının kılıç artıklarından biri olan K. Kılıçdaroğlu’na yaptırarak işi daha da sulandırmaya ve dramatize etmeye çalışıyor. Kürtlüğünden, Aleviliğinden utanan, gerçeğinden kaçan, beyaz soykırımın sadık çocuğu Kılıçdaroğlu ise, devletin yüzyıllık soykırımcı gerçeğiyle yüzleşeceğine AKP’nin seçim hesabıyla oluşturduğu bu yeni gündemin içinde adeta kıvranıp duruyor.

AKP şunu çok iyi bilmeli ki, Dersim ve Alevilik laflarını yaparak kendi soykırımcı yüzünü asla gizleyemez. Dersim soykırımını yapan zihniyet ile AKP zihniyeti aynıdır. Her iki parti de inkarcı ve imhacı devlet geleneğinin sürdürücüleri ve uygulayıcılarıdır. O dönemin CHP zihniyeti neyse bu günün AKP zihniyeti de aynıdır. CHP o günün, AKP’de ise bu günün devletidir. Bu günün devleti AKP zihniyetinde, politikasında ve uygulamalarında değişen hiç bir şey yoktur.

1937-38 yıllarında Dersimliler, Alevilikten öte Kürt oldukları, Kürtlerin öz kültürünü temsil ettikleri ve bu kültürü tüm sadeliğiyle, güzelliğiyle yaşattıkları ve yaşatmak istedikleri için soykırıma uğradılar. Dersimliler, Türk -İslam sentezine dayanan TC ulus devlet sınırları içinde, ama özerk bir bölge olarak kalmak istedikleri için bu vahşi soykırımı yaşadılar. Kürtlüğün yanı sıra Alevi oluşları da buna eklenince tarihin gelmiş geçmiş en korkunç soykırımlarından birini yaşamaktan kurtulamadılar.

Dedemin, aile üyelerinin ve yakın çevremin de içinde bulunduğu 70 binin üzerinde insan en vahşi yöntemlerle katledildi. Yüzlerce kadın ele geçmemek için kendisini dipsiz uçurumlardan attı, Dersim’in derin sularına bıraktı. Binlerce Dersimli, Türkiye’nin en faşist kentlerine sürüldü, asimilasyona, kültürel kırıma tabi tutuldu. Binlerce kız ve erkek çocuğu subaylara, devlet bürokratlarına hizmetçi olarak satıldı, köleleştirildi, köksüzleştirildi.

Halamın da içinde olduğu Dersim’in kayıp kızları, Dersim soykırımının en diri hafızası olarak her Dersimlinin, Kürdistanlının, Alevinin yüreğinde ve beyninde çok canlı bir biçimde halen varlığını koruyor. Bu büyük acıyı Dersimliler ve Kürdistanlılar hiç unutmadı ve unutmayacak! Unutmadıkları içindir ki Şengal’i ve Kobani’yi ikinci, üçüncü bir Dersim soykırımı olarak gördüler ve 6 Ekim’de Türkiye’yi sarsan ve tüm Dünya’da yankı uyandıran büyük bir isyan hareketi geliştirdiler.

1930 ve sonrası yılların devleti CHP, Ağrı, Koçgiri ve Dersim soykırımını yaptı, 2002 ve sonrası yılların devleti AKP de Şengal ve Kobani soykırımına kalkıştı. Kürtlerin nezdinde her iki partinin de ne yazık ki sicilleri aynıdır ve her ikisi de soykırımcıdır.

Şengal ve Kobani’ye soykırım harekatı başlatan IŞİD, vekaleten AKP adına Êzidî ve Müslüman Kürtlere karşı soykırım yürütüyor. AKP adına IŞİD, Alevileri, Kakaileri, Şebekleri, Asuri-Süryanileri, Ermenileri ve Şiileri katlediyor. AKP Dersim demogojisi yaparak soykırımcı yüzünü gizlemeye ve kendisini aklamaya çalışmasın! Çalışsa da bunu başaramaz.

AKP samimi olsaydı, hile ve oyun peşinde koşmasaydı, Önder Apo ile müzakereye otururdu. Demokratik müzakere süreci zaten Dersim özrünün gerçek ifadesidir. Dersim sorununun çözümüdür. Çünkü Dersim soykırımı, Kürt sorununun kendisidir, ana kaynağıdır. Kürtler üzerindeki inkar ve imha politikası Dersim soykırımıyla kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasi olarak sistematik bir karakter kazandı. Dersim soykırımıyla Kürtlük tümden bitirilmek istendi. Dolayısıyla AKP, Kürt sorununu demokratik temelde çözmeye karar verirse, soykırımcı devlet ve sürdürücüsü olarak kendi gerçeğiyle yüzleşirse gerçek özrü de dilemiş olacaktır.

37-38 yıllarında Dersimliler özerk yaşamak istediği için soykırıma uğradı. AKP bu soykırım vahşetini bir suç olarak görüyor ise o halde Önder Apo ile hemen yarın müzakereyi başlatmalıdır. Kürtlerin özerklik taleplerine evet demelidir. Dersim’i özerk bir bölge olarak tanımalıdır. IŞİD’e olan desteğini kesmeli ve Rojava kantonlarını derhal tanımalıdır.

Hamburg AKM yeni yönetimini belirledi

16 Kasım Pazar günü, Hamburg Alevi Kültür Merkezi olağan Genel Kurulunu gerçekleştirdi.

Hizmete yeni açılan Nobistor 33 adresindeki Hamburg AKM Cem evinin alt katında onarımı biten ve hizmete genel kurul toplantısı ile açılan dernek salonunda gerçekleştirilen genel kurula, 232 üye katıldı.

Misafirlerle birlikte yaklaşık 400 kişinin katıldığı ve izlediği genel kurul güzel bir atmosferde gerçekleşti.

Dernek yönetim kurulu adına Başkan Özgür Yüksel yaptığı konuşmada inançsal, kültürel, sosyal ve politik çalışmaların yanı sıra Cemevi altında onarımı biten ve açılışı genel kurulla yapılan salon harcamaları ve gelinen aşamaya tek tek anlattı. Yönetim kurulu, gençlik ve kadın kolları adına ayrı ayrı yapılan konuşmalarla gerçekleştirilen faaliyetler sinevizyon eşliğinde gösterilerek anlatıldı.

Maali raporun okunmasından sonra, yönetimin başarlı ve örnek çalışmalarının taktir edilmesinden dolayı soru sorulmaması dikkat çekiciydi. Yapılan konuşamlarla Yönetim kuruluna 2 yıl süresince başarılı ve verimli çalışmalarından dolay teşekkür edildi. Konuşmaların ardından, denetleme kurulu, derneğin maali raporunu onayladıklarını belirttikten sonra, yönetim kurulu oy birliği ile aklanarak uzun süre alkışlandı.
Gündem maddelerinden, yeni yönetimin seçilmesi, sırasıyla Başkan, sekreter ve sayman için ayrı ayrı yapılan oylama ile gerçekleştirildi.

Başkanlığa aday olan Nurali Demir ve Hasan Hüseyin Erkan için yapılan oylamada Nurali Demir 114, Hasan Hüseyin Erkan ise 110 oy aldı. 4 oy farkla Başkanlığa seçilen Nurali Demir, kısa bir teşekkür konuşmasından sonra birlikte çalışmak istediği yönetim kurulu üyelerini önerdi. Sırasıyla, Sekreterliğe Selvihan Sönmez, Saymanlığa ise Adıgüzel Yüce seçilirken, yönetim kurulu üyeliklerine, Aşır Özek (116 oy) , Gülseren Arslan (106 oy), Serap Mutlu Barak(106 oy), Veysel Doğan (89 oy), Ercan Değirmenci (83 oy), Halil Boyalı (83 oy), Ali Rıza Küçük (81 oy) , Serdar Güzel (80 oy), Keçel Dönmez (78 oy), Süleyman Kargın (70 oy) seçilirken, yinetim kurulu yedek üyeliklerine Gülizar Kayaturan (45 oy ), Ali Baran (40 oy), Hanım Ceylan (37 oy) seçildiler. Denekleme kurulu üyeliklerine ise, Tacım Çoşkun, Fatma Elveren ve Aydın Öztürk oy birliği ile seçildiler. Federasyon düzeyinde Derneği temsil edecek olan Nurali Demir, Özgür Yüksel, Adıgüzel Yüce, Zeynep Şahan, Murat Tosun ve Gülistan Dişli delege olarak seçilmesinden sonran Genel kurul başarılı bir şeklilde bitirildi.

 

Aleviler anlıyor da İktidar anlamıyor

HÜSEYİN KELLECİ

Tüm insanları ayrımsız seven, insanlar arasındaki yapay kavgalara anlam veremeyen Aleviler, yeryüzünün büyüsü ve birliğin harcıdırlar. Pirden talibe kadar, alınmış derin bir terbiyedir bu, derin bir görgüdür.

Sınıfsal, ulusal, cinsel, ne kadar haksız yaratılmış çelişkiler varsa ve bu nedenle acı çekmiş, yoksul kalmış ne kadar yığın varsa onun cephesindedir. Üstünlük taslayan ne kadar kibir varsa onu törpülemenin yol haritasıdır Alevilik.

Birliğin; dirilik ve irilik olduğunu her yerde dile getirir ve uyar.

Pirlik makamı da birçok işlevinin yanı sıra bu birliği günümüze kadar sarsıntısız gelmesine hizmet etmiştir.

Ne acı ki, gerek sistem sahiplerinin “bunlar tanımda bile anlaşamıyorlar” şeklindeki bölücü propagandası, gerekse Alevilerin birliğini bir yerlere kanalize edemeyen içimizdeki iyi niyetli olmayanlar sayesine ciddi çatlaklar meydana gelmektedir.

Aleviliğe has en temel özellikler masaya yatırılmaktadır. Musahiplik, kirvelik gibi insanı çoğaltan olgular budanmaya başlanmıştır. Oysa, yabancılaşmaktan şikayet eden çağın en gerçek ilacıdır bu kavramlar, hemhal olmak, fedakarlık, dayanışma gibi insani duyguları içinde barındırır kavramlardır.

Hızır gibi, bu dünyada yaşanacak sıkıntılar için çağrılan bir sağduyu, kaf dağının ötesine itilmek istenmektedir.

Dağın, taşın, ırmağın, yani tüm canlılara yaşama olanağı veren yerlerin kutsallığını, barajlarla, siyanürlerle yerle bir edilmesine medeniyet adına alkış tutulabilmektedir.

Aleviliğin ruhunu besleyen bu özellikleri dikkate almadan, soyut tartışmalarla ahkâm kesilmektedir.

Pirlik makamını hafife alacak ne kadar davranış varsa kullanılmaktadır.

Pir talip hukuku söylev düzeyine indirgenmek istenmektedir.

Ne Pir’in hikmeti dikkate alınır oldu artık, nede; talibin kederine ilaç olacak yakınlaşmaya meyil vermek?

Oysa daha dün: misyonları gereği, şiddeti ve silahı kendilerine yasaklanmış Pirler; 38 kıyımında talipleriyle derin bir hemhal olmuşluktan kaynaklı bir çoğu sorumlu oldukları aşiretlerin akıbetine uğramışlardır. Bundan da hiç şikayetçi olmadılar.

İşte birliğin en iyi örneğidir bu.

Bu örneklere yönelir, yolumuzu Pirlerin o derin makamına yöneltirsek ne ala!

Yoksa Alevilik denen o saadet pınarı giderek kuruyacaktır.

Hızır yardımcımız olsun!