Ana Sayfa Blog Sayfa 6371

Gazi Mahallesi Seyit Rıza için yürüdü

Özgür Demokratik Alevi Derneği ve birçok destekleyici kurum Gazi mahallesinde bir yürüyüş gerçekleştirerek Seyit Rızanın idamını protesto ettiler.

İçlerinde HDP, ESP EMEP, Halkevleri ve Mayıs Kütür Dayanışma Derneği gibi destekleyici kurumların da bulunduğu yürüyüş, Cemevi önünde yapılan basın açıklamasıyla son buldu.
Basın acıklamasını okuyan Özgür Demokratik Alevi Derneği eş başkanı İmam Balsever; “Zulmedenler, kendini, kültürünü, dilini ve doğasını korumaktan başka amacı olmayan halkımızı, pirimizi ve yoldaşlarını katlettiler” dedi.
Balsever; Kürt Kızılbaşlar olarak Ebul Vefa’nın, Baba İshak’In Şeyh Bedrettinin, Pir Sultanın ve Seyit Rızanın yol bekçileri olduklarını, Anadoludaki diğer halklarla birlikte zulme karşı durduklarını belirtti.
“Yol önderlerimiz zulme karşı boyun eğmedi, bize de eğmemek düşer” diyen Balsever, Günümüzde de Şengal’in ve Kobani’nin Dersim’i takip ettiğini belirtti.
Çeşitli kurumlar adına yapılan konuşmaların ardından, kitle sloganlar atarak dağıldı.

Cemevi yerine cami olan Alevi köyünde Cuma namazı

Aleviler, zorunlu din dersine ve asimilasyona karşı oturma eylemleri ve mitingler yaparken diğer taraftan bazı Alevi köylerinde asimilasyon uygulamaları sürüyor.

Bu köylerden biri de 2 bin nüfusu bulunan Ordu’nun Gölköy’e bağlı Kozören köyü.

5’i aşkın dedenin bulunduğu Kozören köyünde bir cami var ancak cemevi yok. Yıkılan eski caminin yerine yenisini yapan köy halkı, sünni bir hoca eşliğinde camide sadece Cuma namazı ve bayram namazlarını kılıyor.
Bir cemevi projesinin olduğu ve arazi tapusunun alındığı belirtilirken, köy halkının zaman zaman evlerde cem yaptıkları da öğrenildi.

Köyle ilgili bilgilere muhtar Muzaffer Karakoç’tan ulaştık. TV10’a konuşan Karakoç, tamamı Alevilerden oluşan köyde cemevine ihtiyaç duymadıklarını çünkü evlerde cem yapıldığını söylüyor. Cemevinin acil ihtiyaç olmadığını belirten muhtar Muzaffer Karakoç, köyde isteyen herkesin camide Cuma namazı kıldığını belirtiyor.
“Camiye karşı olanlara karşıyım” diyen Karakoç, camiye gitmekle asimile olmadıklarını iddia ediyor. Ancak Karakoç, köyde 5 vakit namaz kılan Alevi gençlerin bulunduğunu da ekliyor. Muhtar Karakoç, cenazelerin ise cami yerine evlerin önünden kaldırıldığını ifade ediyor.
Fındıkla geçimini sağlayan Kozören köyü sakinleri çoğunlukla İstanbul’a göçetmiş. Muhtar Muzaffer Karakoç, daha çok Sarıgazi’de yaşayan köylülerin bir cemevi istediklerine işaret ediyor.

Alevi meselesi ve ahlaksız madde

ESER KARAKAŞ

Türkiye meseleleri çok olan bir ülke.

İmparatorluk mirasının hala konsolide edilememiş olması bir neden, çok sevimsiz bir devlet geleneği başka bir neden.

Türkiye’nin doğal olarak çok meselesi var ama hiç kuşkusuz en önemli iki temel meselesi kürt ve alevi meseleleri.

Aslında kürt ve alevi meseleleri için, bu iki temel mesele için, iki ayrı konu demek bile hatalı.

Bu iki meselenin de özü aynı.

Her iki meselenin özü de devletin vatandaşına yaklaşımındaki sakatlıktır.

Bu sakatlık, bu temel hata, doğuştan gelen bu hata, tıpçılar konjenital diyebilirler, tamir edilebilir ise hem alevi hem de kürt meselesi beraber çözülürler.

Bu sakatlık tedavi edilemez ise ne kürt meselesi çözülür, ne de alevi meselesi.

Bu sakatlığın özü ise devletin vatandaşına vatandaş olarak değil, bir etnik grup üyesi, bir inanç topluluğu üyesi olarak bakmasıdır.

Lafı çevirmeye gerek yok, bizim devlet için 1924 Mart’ından beri, vatandaş demek sünni ve türk demektir.

Diğer aidiyetlere karşı sürekli olarak düşmanca davranıldığını söylemek zordur ama devlet mekanizması esas oğlanı, esas kızı sünni ve türk olarak benimsemiştir, diğer aidiyetlere ise çoğunlukla tahammül edilir.

Bazen tahammül edilemediği de olmuştur ama en genelinde durum budur.

2014 Türkiye’sinde bir tek ermeni, rum ya da yahudi vatandaş ordunun, mülki bürokrasinin önemli bir yerinde olamadığına göre bizim vatandaşlık anlayışımızın anayasal bir vatandaşlık anlayışı olduğunu söylemek, isterseniz Atatürk milliyetçiliği de diyebilirsiniz, büyük bir yalan, büyük bir sahtekarlıktır.

Çok yakın zamana kadar Diyanet İşleri Başkanlığı kadrolarında, hizmetli kadroları dahil olmak üzere, tek bir aleviye rastlamak mümkün değildi, durum şimdi nasıldır, bilemiyorum.

Böyle bir devlet olmaz, olursa da bizimki gibi olur, rahat-huzur yüzü görmez, göstermez.  

Bana çok tuhaf geliyor, kürt meselesini Anayasanın 66. Maddesinden, alevi meselesini de Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bağımsız konuşabiliyoruz ve bu nedenden de kalıcı bir adım atamıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bir kamu kurumu olarak kalabilir, belki de kalmalıdır ama finansman biçimi MUTLAKA ama MUTLAKA değişmelidir.

DİB’in mevcudiyeti tartışılır, bu kurumun mevcut yapısıyla kalmasını savunmak da meşrudur ve yasaldır, anayasal statüsünün değiştirilmesini savunmak da meşrudur.

Ama bu sonuncu görüş, meşrudur ama siyasal partiler için yasal değildir.

Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) o ünlü ve ahlaksız 89. maddesi DİB’in genel idare dışına taşınmasını savunmayı siyasal partilere yasaklamıştır (!!!).

Parti programına bu görüşü yazan çok sayıda parti bugüne kadar kapatılmıştır.

Kelimeleri hiç sakınmayacağım, DİB’in mevcut statüsünü savunabilirsiniz, bir meşruiyet itirazım olmaz ama bu işi yaparken SPK 89 sanki yokmuş gibi davranmak ahlaksızlıktır.

En basit biçimiyle, başka bir partinin aksini savunması yasak olan bir görüşü savunmak ahlaklı, erdemli bir tavır olamaz.

Biraz daha maço bir dil kullanabilsem, “erkekliğe sığmaz” diyebilirdim zira bu tavır elleri bağlı rakibinize yumruk atmak anlamına gelmektedir.

Hadi Anayasa 136 (DİB) ile oynayamıyorsunuz, yarın sabah bizim siyasi sınıfın, ayırım gözetmeden her parti için söylüyorum, ilk işi SPK 89’u kaldırmak olmalıdır.

SPK 89 orada dururken alevi açılımı lafı gerçekten çok komik kaçmaktadır.

Aynen, Anayasanın 117. (Genelkurmay Başkanının statüsü) ve 118. maddeleri (MGK, MGSB) dururken askeri vesayetin bittiğini, 66. madde orada iken de kürt meselesinin çözüm yoluna girdiğini söylemek gibi.  

star gazetesi

Seyit Rıza’nın idamı birçok yerde protesto edildi

 
Dersim direnişinin önderlerinden Seyit Rıza ve arkadaşları idam edilişlerinin 77’inci yıldönümünde, Dersim, İzmir ve İstanbul’da anıldı. Anmalarda, “Yüzleşmek için, atalarımızın mezar yerleri açıklansın” çağrısı öne çıktı.

Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamının yıldönümünde Dersim Araştırmaları Merkezi tarafından, “Dersim 38’den Şengal’e tarihsel yüzleşme” başlığıyla İstanbul’da bir panel düzenlendi. Panele konuşmacı olarak Kobanê Halk Meclisi sözcüsü Ayşe Efendi, Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Murat Paker ve Araştırmacı-yazar Mehmet Bayrak katıldı.

Yaptığı konuşmada, tüm halklara kardeş gözüyle baktıklarını belirten Ayşe Efendi, Şengal ve Kobanê saldırılarına dikkat çekerek, “Dersim’de 77 yıl önce halkımıza nasıl bir katliam uygulanmışsa, bugün de Rojava ve Şengal’de aynı zihniyet ortaya çıkmıştır” diye konuştu.

Panelin bir diğer konuşmacısı olan Araştırmacı-yazar Mehmet Bayrak ise “Dersim katliamında 40 bini aşkın Dersimlinin yaşamını yitirdiğini, 14 bin Dersimlinin ise sürgün edildiğini” ifade etti. Bayrak konuşmasını, Dersim Katliamının ardından Fevzi Çakmak’ın Atatürk’e çektiği “zafer” telgrafını okuyarak sonlandırdı.

Dersim Kent Meclis Girişimi üyeleri ise, Ovacık ilçesindeki Dereyi Meytu mezrasında bir anma düzenledi. 1937-38 Dersim soykırımında yaşamını yitirenler anısına yapılan saygı duruşunun ardından Dersim Kent Meclis Girişimi adına yapılan açıklamada, geçen 77 yıla rağmen Seyit Rıza ve beraberindekilerin mezar yerlerinin hala bilinmediğine dikkat çekildi. Açıklamada Kürt ve Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliamların araştırılması için ciddi bir araştırma komisyonu kurulması talepleri öne çıktı.

Seyit Rıza’nın, ‘Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim bu bana dert olsun. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim bu da size dert olsun’ sözleri ile son bulan açıklamanın ardından, katliamda yaşamını yitirenler için mumlar yakıldı.

Seyit Rıza ve arkadaşlarının, idam edildiği Elazığ Buğday Meydanı’nda da anma vardı. Anma için bir araya gelen yüzlerce kişi adına yapılan basın açıklamasında,
“1921’de Koçgiri’de, Palu’da, Ağrı’da, Zilan’da, Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Roboski’de katledilenler ile 77 yıl önce Seyit Rıza ve arkadaşlarının şahsında 50 binden fazla insanı katleden bu zihniyet, ortak ideolojinin ürünüdür. Bugün de Şengal’de, Rojava’da vahşi IŞİD çetesi, yine halkları yok etmeye, onlara karşı katliamlar yapmaya devam etmektedirler.” denildi.

İzmir Dersim Dernekleri ise Seyit Rıza ve arkadaşlarını anmak için Konak’ta bir basın açıklaması düzenledi. Açıklamaya Seyit Rıza’nın torunlarından Hüseyin Kandil de katıldı. Dersim Soykırımı’nı anlatan şiir ve müzik dinletisi ardından Dersim Soykırımı’nda yaşamını yitirenler anısına niyaz dağıtıldı.

HES için Alevi köylerinde yıkım

Hidro elektrik santralı (HES) Ardahan’da köylüleri isyan ettiriyor. Tamamı Alevi olan Hanak ilçesine bağlı Çat köyünde HES inşaatı yapan firmanın, köylülerin evlerine el koymasının ardından şimdi de dozerle 8 tane mezarı yıktığı bildirildi. Mezarların yıkılması üzerine harekete geçen köylüler, savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Geçtiğimiz yıl da köylüler, baraj alanındaki evlerini boşaltmak istemeyince kapılarına icra memuru ve jandarma gelmişti. Evlerini terk etmeyen köylüler jandarma tarafından zorla evlerinden çıkarılmıştı.

Çat köylüleri, HES’i yapan şirketin söz verdiği gibi kendileri için ev yapmadan zorla tahliye yöntemine başvurduğunu söyleyerek yıkıma tepki göstermişlerdi.
HES inşaatına geçtiğimiz yıllarda başlayan firma, çalışmanın yapıldığı bölgede bulunan ÇAT köylülerinin arazilerini yeni yaptığı evler karşılığında aldı.
Muhtar Hamzayar Aktaş’ın TV10’a verdiği verdiği bilgiye göre, şirketin arazi karşılığı ev yapma sözü verdiği ancak sözleşmeye uymayarak, bazı köy sakinlerine ev yapmadığını söyledi. Köylülerin mağdur edildiğini belirten Muhtar Aktaş, HES iş makinalarının yıktığı mezarlar nedeniyle köylülerin savcılığa suç duyurusnda bulunduklarını kaydetti.
Ardahan’ın Posof ve Çıldır ilçesi sınırları içinde yapılan HES barajlarının bir yenisi olan Çat köyünde ki HES Barajı İmar Mevzi Planı almadan yapılıyor. Geçtiğimiz yıl Ardahan İl Genel Meclisi Üyeleri , Çat HES Barajına istenen Mevzi İmar Planı iznini reddetmişti.
ÇAT Köyü’nde Çevre Etki değerlendirme Raporları olmadan başlatılan HES inşaatı alabalığıyla ünlü ÇAT köyü deresinde doğayı katlederken, HES’in bölgede bulunan akarsuların sonunu getireceği belirtiliyor.

Zorunlu din derslerine karşı eylemler devam ediyor

Alevilerin zorunlu din dersine karşı eylemleri devam ediyor. Aleviler bu hafta da İstanbul, Ankara, İzmir ve Malatya başta olmak üzere bazı illerde oturma eylemi yaptılar.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyesi Aleviler, her hafta Pazar günü Kadıköy Altıyolda düzenledikleri oturma eyleminin 8.sini gerçekleştirdiler.

Malatya’da biraraya gelen Aleviler, “zorunlu din dersi kaldırılsın” taleplerinin yerine getirilmediğini belirterek, eğitimin daha da gericileştirildiğine işaret ettiler.
“İmam da, Hatip de olmayacağız”, “Zorunlu din dersi istemiyoruz” şeklinde sloganlar sloganlarını atan Aleviler, bir basın açıklaması yaptılar.

Zorunlu din dersleri Ankara Yüksel Yüksel Caddesi’nde ve İzmir’de de oturma eylemi ile protesto edildi.
Açıklamaların ardından oturma eylemini gerçekleştiren Aleviler daha sonra dağıldı.

Cumartesi Anneleri, Seyit Rıza’nın akıbetini sordu

 
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak için sürdürdükleri adalet arayışının 503’üncü haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.
“Failler belli, kayıplar nerede?” yazılı pankartı açan Cumartesi Anneleri ellerinde kaybedilen yakınlarının fotoğrafları ve kırmızı karanfiller taşıdı.
15 Kasım 1937’de idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının akıbetini soran annelerin eyleminde ilk olarak Seyit Rıza’nın torunu Rüstem Polat’ın, katliamın 77. yılında kaleme aldığı mektup okundu.
Ardından 19 Ekim 1995’te gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un eşi Hanım Tosun konuştu. “Herkes bilsin ki Seyit Rıza’nın torunları burada” diyen Tosun, “Seyit Rıza gibi söz veriyorum, kayıplarımızı aramaktan vazgeçmeyeceğiz. Her iki elimiz de o katillerin yakasında olacak” dedi.

21 Mart 1995’te kaybedilen Hasan Ocak’ın ağabeyi Ali Ocak ise, adalet ve eşitlik için 20 yıldır adalet arayışlarını sürdürdüklerini belirterek, “Seyit Rıza ve arkadaşlarını, katliamları unutmadık, unutmayacağız” diye konuştu.

Konuşmaların ardından haftanın açıklamasını Cumartesi İnsanlarından Maside Ocak okudu. Ocak, 77 yıl önce Seyit Rıza ve arkadaşlarını hukuksuz şekilde yargılayan mahkemelerinin bugün de yanı hukuksuzluğu sürdürdüklerini belirtti.

Yalnızca soru işaretleriyle yazılabilen bir öyküdür Dersim

AHMET BAKIR

Neydi Dersim’de yaşananlar? Niyeydi?

Cellâdını bile uykusuz bırakacak kadar rahatsız eden bu benzersiz katliam hangi saiklerle gerçekleştirilmişti? On binlerce insanı zehirli gazlarla öldürmek, on binlercesini de sürgünlere göndermek neye yarayacaktı? Derin bir yalnızlık duygusu yaratmak mıydı amaç?

Küçücük kız çocuklarını, taşları bile kıskandıran vicdani katılığıyla o askerlere neden verildi? ( Zira göz kırpmadan insan öldüren ya da öldürme emri veren bir meslekten söz ediyoruz değimli?) Yoksa yoksa binlerce yıllık mezhepsel, ulusal ve yönetimsel bir kin midir bu insanlık tarihinde eşine az rastlanan katliamın nedeni? Neden bu küçük esirler sadece kız? Sizde de derin bir öfke yaratan acabalar oluşmuyor mu? Bir tek erkek çocuk neden yoktu bu esirler arasında? Yakalanamadılar mı? Yoksa onlarda mı büyüklerin akıbetine uğradılar?

Kaç anne, kız çocuklarını, ele geçmesin diye Munzur çayına atarak boğdu? Bunun, o annelerde yarattığı sonsuz kederi hangi algı tuz buz olmadan anlayabilir?
Bir ülke hala, neden kendi kentine yüzyıllık bir kin güder? Diğer kent çocuklarına nasıl bir düşmanlık zerk edilir ki, onları, tarihin bile yazmaya yüzünün kızardığı bir katliamı uygulamaya gönderir?
Peki, bundan sonra hangi kadın küçücük çocuğunu, eşini, kardeşini öldüren bu devlete aidiyet duyabilir?
Öyleyse kaçımız, yaban ellerin sokaklarında bu tarifsiz acıları yüklenmeye yüreği yetmeyen, bu nedenle deliren ve taşlara bez bağlayıp bağrına basan kaç kadından dolayı ” artık içimizde temiz bir yer yok” diye figan eder?
Yâda bu kadınlardan kaçı; Öymen’in ” Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” sözüne saçlarını yolmadan kulak verir? Hangi kadın bu sözlere “haklısın hadi barışalım” der?
Neden bir kanun devleti olmakla övünen bu Cumhuriyet kendi halkını imha etmeyi seçer?
Peki, neden Dersim’de en fazla saygı görenler delilerdir hiç düşündünüz mü? Neden sadece Şeyusen adında bir divanenin heykeli vardır burada?
Neden Şeyusen’in öldürülmeden önce sadece “vurdular, katlettiler” den başka söz çıkmazdı ağzından?
Nüfus sayımının olduğu bir gün, sokakta insanların olmadığını görünce emniyeti taşlayarak “ne yaptınız halkımı, yine 38’mi geldi” demesindeki acıyı hangi antik tragedya anlatabilir?
Hiç hız kesmeden bugünlerde Dersim için yapılan sinsice hesaplara ne demeli? Neden Dersim’liler için Kâbe kadar kutsal sayılan Munzur üstüne onlarca baraj yapılıyor? Kızılderililer kadar saf ve masum halka karşı neden Yankee’leşir bu devlet?
Munzur kadar durmaksızın akan bu acıları, hem de belgeleriyle merak ediyor musunuz? O halde Cafer Demir’in Umut Yayımcılıktan çıkan “Çıban”,Sürgün” ve “Dersim” kitaplarına bir göz atmaya ne dersiniz?
Anlaşıldı mı şimdi, niye noktalamalardan arınmış, sadece soru işaretleriyle yazıldı bu öykü?
Dersim’de bu ülkenin bağrında bir soru işareti olarak durmuyor mu?

Alevilere özgürlük!

UFUK ÇOŞKUN

Türkiye, herkesimden insanın hak ve hukukunu tesis ettiğinde, özgürlüklerini garanti altına aldığında ancak demokratik, özgür ve adil bir ülke konumuna gelecektir. Tüm engelleme operasyonlarına rağmen uzun zamandır böyle bir gayretin içerisindeyiz. Bilindiği gibi Türkiye’de yaşadığımız kadim sorunların kökeninde tek parti döneminin yeni bir ulus yaratma projeleri yer almaktadır. Yürürlüğe sokulan kanunlarla tüm farklılıkların dışlandığı, yok sayıldığı, asimilasyona tabi tutulduğu bir dönemdir bu. İşte bu dönemden bize iki önemli sorun aktarıldı. Kürt ve Alevi sorunu. Türkiye, gelinen noktada oluşan bu zarar ziyanın telafisi için hala büyük çaba sarf etmektedir. Eksik ya da hatalı bulabilirsiniz ancak kadim sorunların çözümü noktasında bu dönemde halis bir niyetin oluştuğu gerçek.

Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun,Milat Gazetesi’ne verdiği röportajda,” 10 yıl öncesine kadar Alevilik ve Muharrem ayı telaffuz bile edilemezdi. İlk defa 90 yıldan sonra yanlışları geride bırakılarak bir şeyler yapılmaya başlandı” diyor. Bu çok önemli. Ben böylesi dönemleri tarihi bir fırsat olarak görenlerdenim. Ve bu tür inşa süreçlerinde yıllardır dışlanan, hakları gasp edilen başta Kürtlere ve Alevilere dönük uzatılacak ilk barış elinin Türklerden ve Sünnilerden gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu daha da önemli. Bugün düşen bir Kürdün ya da Alevinin elinden ilk tutanın Sünni bir Türk olması büyük önem arz etmektedir. Bu bakımdan böylesi hassas dönemlerde ehl-i vicdan sahibi insanlar bir diğerinin hak ve hukukunu sahiplenmeli, özgürlüklerine sahip çıkmalıdır.

*

Bilindiği gibi Alevi açılımı 2009 yılında başladı. Bu tarih aynı zamanda Alevilerin resmi anlamda ilk kez tanındığı, muhatap alındığı bir tarihtir. Başka bir deyişle Alevi açılımının başladığı tarih, Alevilerle başlatılan toplumsal barış sürecinin de ilk adımlarından biridir. Evet, o tarihten beri ağır aksak da olsa bir çalışma sürdürülüyor. Ne var ki bu süreçte Alevi kesiminin en önemli taleplerinden biri olan zorunlu din derslerimeselesi hala netliğe kavuşamadı. Bu yazıyı hazırlamadan evvel görüşlerini aldığım birçok Alevi arkadaşımın bu konudaki görüşü açık ve net…Aslında Alevileri rahatsız eden bir din dersinin olması değil, asıl sorun bu ders vasıtasıyla Sünniliğin zoraki olarak çocuklarına dayatılıyor olması. Haksız sayılmazlar.

Müslüman bir aileye, Cemevi’nde ibadetin nasıl yapıldığına dair bilgilerinin yer aldığı bir Alevi din dersinin zorunlu olarak okutulduğunu düşünün. Neler hissedersiniz? Bu meseleyi Hayrettin Karaman gibi yorumlarsanız eğer baştan söyleyeyim Alevi sorununda bir mesafe kat edemezsiniz. Hayrettin Karaman Hoca Perşembe günü yazdığı bir yazıda “Ülkemizde, belli bir dinin veya mezhebin öğretildiği ve eğitiminin verildiği bir ‘din kültürü ahlak bilgisi” dersi yoktur” diyor. Daha da vahimi inkılâp tarihi ve milli güvenlik gibi zorunlu okutulan dersleri bu ülkede yaşayan ve farklılık içinde ortak bir hayatı paylaşma durumunda olan her vatandaşın belli ortak bilgilere ihtiyaçları için var olduğunu bunları bilmeden de ortak hayatın sağlıklı yürümeyeceğini ifade ediyor. Din dersini de bu bağlamda değerlendiriyor. Nereden baksanız elinizde kalacak bir yorum. İnkılâp(kaldırılması için kampanya başlatıldı) ve milli güvenlik(kaldırıldı) gibi derslerin ortak hayatın sağlıklı yürümesi için ne tür katkılar sunduğunu doğrusu anlamış değilim.

Mesele şu ki; bugün Kürt sorununda anadilinde eğitim neyse Alevi sorununda da zorunlu din dersleri meselesi odur. Kimse kimseyi kandırmasın, mevcut din dersi, biz Hanefi mezhebi mensuplarına göre tanzim edilmiş dolayısıyla tek bir mezhebi öne çeken bir din dersidir. Ve bu ders teknik anlamda yani ebeveynlerin istek ve rızalarına uygun düzenlenmiş bir din dersi de değildir. Çünkü böyle bir din eğitiminin verilmesi 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat yasasıyla yasaklanmıştır. Kısacası bu dersin ne Müslüman’a ne de Müslüman olmayana bir hayrı bulunmaktadır. Ayrıca bu kitaplarda genellikle Atatürk’ün askerlik konusuna verdiği önemden tutun da Gazi, Şehit, Atatürk, Bayrak, Vatan, Askerlik gibi birçok başlığın da yer aldığını göreceksiniz. Örneğin 5. Sınıf öğrencileri için askerlik yapma, şehit veya gazi olma gibi kavramların bilhassa din dersleri aracılığıyla verilmek istenmesi yetişen nesillerde yanlış tesirler yapmaz mı? Ya da bu duyguyu aşılamanın başka yolları yok mudur? Ayrıca bu ders adı 82 Anayasası’nın 24.maddesinde geçmektedir. Hasan Yücel Başdemir Hoca’nın ifadesiyle Anayasayla bir ders ismi belirleme dünyadaki tek örnektir. 2008 yılında bu dersin müfredatına Alevilik eklendi. Ne var ki bu durum hiçbir Alevi aileyi tatmin etmedi. Zorunlu din dersleri ile ilgili sorunun çözümü hususundaki önerilerimi daha evvel bu köşede yazmıştım. Merak edenler için…

(http://www.milatgazetesi.com/zorunlu-din-dersleri-meselesi/61595/#.VGdukfmsWgI)

Ben başka bir şey söylemek istiyorum. Farklı kesimler artık sorunlarını, çözüm önerilerini önyargılardan uzak daha düzeyli, derinlikli en önemlisi de samimi duygularla dile getirmeliler. Kimseyi incitmeden, yok saymadan, had bildirmeden… Kimse kimsenin inancını belirme, çerçevesini çizme hakkına sahip değildir. Çocuklarımız da devletin değil ailenindir. Ve lütfen çocuklarının eğitiminde artık onların da söz hakkı olmalıdır. Aleviler kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa öyledir.Kısacası ben, Sünni bir Türk olarak Alevilerin eşit yurttaşlık bağlamında hak ve özgürlüklerinin tesis edilmesini talep ediyorum.

 

millat gazetesi

Alevi açılımı nasıl başarılı olur?

ŞENOL KALUÇ

Alevi örgütlenmeleri sivil toplum kuruluşu gibi değil siyasal parti gibi hareket etmiş ve açılım sürecinde hükümeti yeterince cesaretlendirmemiştir, bu doğru. Ancak unutulmamalı ki Aleviler varlıklarını hep el yordamı ile devam ettirmek zorunda kalmış ve inanç taleplerini sosyo-politik düzlemde yeterince dile getirememişlerdir.

Uzun süredir sürüncemede bırakılan Alevi Açılımı Başbakan Davutoğlu’nun inisiyatifi ile yeniden başlamış gözüküyor. Ancak geçen beş yıl içinde atılan-atılamayan adımlar nedeniyle taraflar arasındaki ilişki ciddi anlamda örselendi. Bunda gerek devletin ve gerekse siyasal partilerin -hatta sivil toplum kuruluşlarının- bugüne kadar bu tür grift meseleleri çözme beceri ve birikiminin yetersizliği, inisiyatif alma konusundaki çekimserliklerinin önemli payı olduğu bir gerçek. Bu nedenle Sayın Davutoğlu’nun devraldığı miras işini oldukça zorlaştırıyor; bir yandan örselenmiş bir ilişkiyi düzeltmek ve taraflar arasındaki güven ilişkisini yeniden kurmak ve diğer yandan acil ciddi adımlar atmak zorunda.Yaşanan sürece dönüp baktığımızda bazı önemli noktaların tekrar tespitinde fayda var. Mevcut Alevi örgütlenmeleri süreçte AKP’yi desteklemek bir yana samimiyet/samimiyetsizlik açmazında destek vermekten uzak durmuş, bir sivil toplum kuruluşu gibi davranmaktan çok siyasal bir parti gibi hareket etmiştir. Alevilerin açılım sürecinde hükümeti yeterince cesaretlendirmediği bir gerçek, ancak unutulmamalı ki Aleviler bugüne kadar varlıklarını el yordamı ile devam ettirmek zorunda kalmış ve inançsal taleplerini sosyo-politik düzlemde -tekil örnekler hariç- yeterince dile getirememişlerdir. Aleviler bugüne kadar her şey olabilmelerine rağmen hiçbir zaman “Alevi” olamadıkları için taleplerini dile getirme konusunda bir bilgi ve beceri birikimi oluşturamamış, taleplerini temel hak ve özgürlükler çerçevesinde geniş bir perspektifte dile getirecek sağlam bir dil inşa edememiştir. Bu nedenle pek çok -Cemevi ve zorunlu din dersi vb- haklı talepleri kullanılan dil nedeni ile toplumun farklı kesimlerince bir tehdit gibi algılanmıştır. Alevi STK’larının bir STK’dan çok siyasi bir parti gibi hükümetle muhatap olma yanlışına düşmelerinin arkasında bu yatmaktadır. Sürecin sağlıklı yürüyememe sebeplerinden biri de AKP’nin siyasi bir parti olarak süreçten -doğal olarak- oy beklentisi olmasıdır, ancak bu beklentinin hemen gerçekleşmesi arzusunun karşılıksız kalması hayal kırıklığı yaratmıştır. Süreçte partinin kendi varlığı için ciddi tehdit gördüğü meselelerin ön plana çıkması; seçimler ve referandum süreçlerinde yaşanan gerginlikler ve tabanını bir arada tutma hissiyatıyla kullanılan dilin -AKP’nin niyeti ne olursa olsun- Alevileri pek çok noktada dışlaması sonucunu doğurmuştur. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçmesi ile başlayan çatışmacı üslup; Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda iktidara yakın basın ve yayın organlarının açıkça Alevileri hedef alan habercilik örnekleri de bu algıyı desteklemiştir. “Alevileri ilk kez biz muhatap aldık”, “Aleviliği kamuoyunda biz görünür kıldık”, “Dersim konusunda biz özür diledik ama…” vb. sitemlerin karşılık bulamama sebeplerini bu gelişmelerde aramak daha doğrudur. AKP çoğu kez üstten, devleti sahiplenen ve lütufta bulunuyormuş havası içinde olduğunu fark edememektedir. Daha da önemlisi Alevilerin zihin ve bilinç yapısını yeterince anlayamadıkları ve kavrayamadıkları için iyi niyetli olarak düşünülen çoğu jest Alevileri rahatsız etmekten başka bir sonuç doğurmamıştır.

Nerede hata yapıldı?

Alevi örgütlenmeleri nasıl siyasi bir dil kullanmışsa AKP’de temel hak ve özgürlükler çerçevesi yerine teolojik bir dil kullanması sürece büyük zarar vermiş ve vermektedir.Tüm bunların üstüne AKP ile Alevilerin yakınlaşmasını engelleyen faktörlerden birisi de ekonomik gelişmeler olmuştur ve maalesef süreçte AKP en çok bu noktayı es geçmiştir. Türkiye hızla büyüyüp gelişirken, bu gelişmeden en az payı alan kesimlerden birisi Aleviler olmuştur. Açılım çabalarına rağmen Alevilerin bu konudaki şikayetleri yeterince dinlenmemiş ve dikkate alınmamıştır. AK Parti’nin gerek merkez ve gerekse taşra teşkilatlarının kapıları anlamsız bir şekilde Alevilere açılmamış, Alevilerin bu kapılardan içeri girmeleri sağlanarak tabanda bir yakınlaşma tesis edilememiştir.

AKP’nin en büyük açmazı, her ne kadar Sayın Reha Çamuroğlu ile süreç başlatılsa da, sürecin sadece kendi sosyo-kültürel tabanından oluşan bir ekiple yürütülme çabası olmuştur. Halbuki sürecin başında Alevilerin genel hassasiyetlerini bilen ve Alevilerden oluşan “akil adamlar” benzeri bir danışman ekip oluşturabilirdi. Bu ekip, AKP’nin kendi ekibine yol gösterebilir ve böylece açılım sürecinde yaşanan pek çok yol kazası daha başında önlenebilirdi. Anlamsız bir şekilde “Aleviliği tanımlama” çabalarına girilmez; “Madımak Katliamı”nın toplumda nasıl bir psiko-sosyal bariyer olduğu tespiti en baştan yapılabilir, çeşitli kanallar aracılığıyla bu bariyer zayıflatılır ve atılacak bir iyi niyet adımı ile masaya gelinerek sürece inanç aşılanabilirdi. Böylece müzmin ve müfrit AK Parti muhalifliği üzerinden pirim yapmaya çalışan çevrelerin hareket alanı daraltılmış, çalıştaylar “Madımak katliamı” gölgesinden kurtarılmış ve partinin doğal amacı açısından bu adım oyla taçlandırılmış olabilirdi.Ve son noktada açıkça söylemeliyim ki AKP ile Aleviler arasındaki ilişkinin normalleşebilme fırsatı büyük ölçüde Gezi olayları sırasında kaybedildi. Gezi olayları başlamadan hemen önce ve başladıktan sonra dahi Aleviler arasında açılım süreci ile ilgili iç tartışmalar yaşanmış ve “acaba AK Parti’ye haksızlık mı yapıyoruz?” düşüncesi doğmaya başlamışken Gezi olaylarında yaşanan can kayıplarına karşı hükümetin ve özellikle Cumhurbaşkanının o günkü söylemleri Alevilerin derinden sarsılmasına ve tekrar eski konumlarına dönmelerine yol açmıştır. Özellikle Berkin Elvan’ın ölümü ile yaşanan polemikler psikolojik olarak süreci olumsuz yönde sonlandırmıştır.

Yukarıda değindiğim gibi Başbakan’ın işi gerçekten çok zor. Bir yandan geçmişi sağaltmaya çalışırken bir yandan da orta yolu bulması gerekiyor. Bu nedenle Davutoğlu’nun çok fazla hamle yapma şansı kalmış gözükmüyor. Bugün taleplerin müzakere ile çözülmesi çok zor, bu nedenle AKP’nin inisiyatif alarak en azından Alevilerin genelini memnun edecek bazı yasal adımlar atması gerekiyor. Keşke Sayın Davutoğlu kabinesi; MEB’de başörtüsü serbestisi getirirken din dersleri konusunda da bir adım atabilseydi bugüne kadar aşılamayan kritik bir eşik aşılmış olur hem de normalleşme adına çok önemli bir süreç başlatılabilirdi.Din dersleri konusundaki en büyük yanılgı Alevilerin bu dersin kendisine karşı çıktığı düşüncesidir halbuki Aleviler bu derslere değil içerik ve veriliş şekline karşılar. Sünniliğin öğretilmesine değil, Sünniliğin Alevi çocuklarına zorla dikte ettirilmesidir rahatsızlık veren. Başbakan’ın dile getirdiği yararlar ancak bu dersin içeriğinin “dinler ve mezhepler tarihi” içerikli “etik dersleri” tarzına dönmesi ile mümkün olabilir -böyle bir durumda Aleviler gönül rahatlığı ile çocuklarını bu derslere göndereceklerdir- yoksa mevcut hali ve öğretmenlerinin tamamına yakınının Sünni olduğu bir sistemde beklenen fayda hâsıl olmayacaktır.

Şimdi ne yapılabilir?

Pratikte Din Kültürü ve Ahlek Bilgisi öğretmenlerinin bilerek/bilmeyerek Sünni kökenli olmayan öğrencileri rahatsız edecek söylemleri kullanabildiklerini hepimiz biliyoruz. Bugün ülkemizde Sünni olmayan kime sorarsanız sorun zorunlu din derslerinde ve hatta diğer derslerde de en hafifinden ait oldukları kimlikler hakkında olumsuz değerlendirmelerle karşılaştıklarını söyleyecektir. Bu nedenle mesele Alevilerin Sünniliği, Sünnilerin Aleviliği öğrenmesinin ötesindedir.Cemevlerine gelince aslında meselenin özünü Sayın Davutoğlu’nun çok iyi anladığını düşünüyorum. Cemevlerinin camiye alternatif olmadığını bilakis İslam dünyasında bugün de varlığını devam ettiren tekke, zaviye, hangâh tarzı bir ibadet mekânı olduğunu çok iyi bilmektedir ve bu mekânların hiç birisi cami-mescit alternatifi değildir ama dini bir rengin devamı için elzemdir. Bu noktadan bakıldığında cemevlerinin ve Türkiye’deki tüm tasavvuf ekollerinin özel mekanlarının yasal hale getirilmesi zorunludur.Bu noktada Alevilerin sorunlarının ve diğer pek çok önemli sorunun çözümünde yeni ve demokratik bir anayasanın yazılması gerekliliği muhakkaktır ancak yukarıda da belirttiğim gibi kritik eşikleri aşmaya yarayacak basit yasal düzenlemeler acilen yapılmalıdır.

senolkaluc@hotmail.com