Ana Sayfa Blog Sayfa 6382

Aleviler ve kurban bayramı

MUSA KAZIM ENGİN / Kureyşan Ocağı

Kurban, kelime olarak Arapça “Kurb” sözcüğünden türemiştir. Anlamı “yakın olmak”, “yaklaşmak” demektir. Dini bir terim olarak kurbanlık, Hakk’a yaklaşmak niyetiyle belli günlerde kesilen hayvana verilen addır.

Tevrat’ta ve Kur’an tesfirlerinde anlatıldığına göre, İbrahim Peygamberin Hakk’a “Eğer bir oğlum olursa onu senin yoluna kurban ederim” diye yakarışının arından dünyaya gelen oğlu İsmail’i, verdiği söz de durarak, Hakk yoluna kurban etmek ister. Bunun üzerine Cebrail tarafından bir koç indirilir ve İsmail kurban olmaktan kurtulur. O günden bu yana, kurban geleneği bütün inançlarda yerini almıştır.

Eski uygarlıkarda çok tanrılı dönemde, “doğa üstü” güçlere “hoş görünmek”, onlardan kötülüklere engel olmalarını istemek, şükranlarını sunmak için yapılan dinsel törenlerdi. Tarihsel süreçte inanç mensupları yalnız insan ve hayvan kesmek yoluyla değil, çeşitli ürünler sunmak yoluyla bu dinsel törenleri gerçekleştirmişlerdir.

En eski inançlardan, günümüz çağdaş toplumların inancına kadar kurban olgusunun kaynağı üstüne çeşitli varsayımlar ileri sürülmüştür.

Kurban hemen bütün inançlarda kanlı ve kansız olmak üzere iki biçimdir.

Kanlı kurbanlar insan ve hayvanlar, kansız kurbanlar yiyecek ve içeceklerdir. Kurban inancı adak inancıyla da bağımlıdır. İnanç gereği Tanrıya her zaman, ya da o an için haz vermek üzere kurban sunulur. İnsanların kurban edilmesi ilk çağların yakın dönemlerine kadar sürmüştür. Bu öykülerin mitolojik açıdan gerekçelerini bilimadamları açıklamaktadır. Bir takım doğa afetlerine karşı “Tanrıların gazabından” kurtulmak için genç insanların kurban edildiği tarihi tapınaklara halen Anadolu’da rastlanmaktadır. Maalesef bu tip “insan kurban edilmesi” anlayışı şeriatçı-yobaz çevrelerin bir kısmında zaman zaman görülmektedir.

İbrahim peygamber zamanında, İsmail’in yerine “inen koç”un kurban edilmesiyle, insan kurban etme geleneği iyi yürekli Tanrı tarafından kaldırılmıştır. Müslümanlıkta kurban kesmek Hicrettin ikinci yılında emredilmiştir.

Kurban kesmek farz değildir. Kurban namazı da farz değildir. Hanefi mezhebine göre kurban kesmek vaciptir. Sünni mezhebe göre bayram namazına giden sevap kazanır, yapmayan inkar eden dinden çıkmaz. Sünni İslam’da 5 çeşit kurban vardır. Hac farizesini yerine getirenlerin veya hacca gidenlerin kestiği kurbana Udhiyye (Vacip) kurban denir. Hacca giden bir kişi hac yolunda veya hac yerinde bir günah veya kusur işlerse, bir hatta yaparsa kestiği kurbana Hedy kurban denir. Nezir (Adak) kurbanı vardır. Nesike (Akika) denilen kurban yeni doğan çocuklar için kesilen kurbandır. Nafile Kurban, Allah için kesilen kurbandır. Sünni İslam inancında olanlar her sene hacca giderken kestikleri kurbana Udhiyye ve yapılan törene bayram derler.

Son zamanlarda İslam teologları ve bir takım bilimadamları Kur’an’da kurban kesmenin emr edilmediğini söyleyip duruyorlar ve tartışmalar gittikçe yoğunlaşıyor. (Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriye Beyaz, Hüseyin Hatemi vb) ama buna rağmen Türkiye’de bilinçsizce dinin hiç emr etmediği bir şekilde hayvanlara işkence ve eziyet yaparak ortalığı kan gölüne çevirmek ibadet değildir.

Piri evine geldiğinde, Cem yapıldığında, Hızır ve Muharrem ayı geldiğinde, Müsahiplik tutulduğunda, herhangi bir dilekte bulunulduğunda adağını yerine getirmek ve Hakk’a yürüyen bir aile bireyi niyetine lokma vermek için kurban kesilir.

Aleviler esas olarak kurbanı “YOLA KURBAN OLMAK VE YOL UĞRUNDA GEREKİRSE BOYNUNU VURDURMAK” olarak algılarlar. Alevilerde ise kurban dendiği zaman asıl kurban nefsini tığlamaktır .Çünkü Alevilerde dualarda “canım kurban tenim tercüman” diyerek ikrar verip ikrarında durmaktır, ilim ve irfanla olgunlaşıp erenler yolunda el ele el hakka insani kamil mertebesine erip o meydana gelmektir

Allah Allah deyip gel bu meydana
Can baş feda edip götür kurbana
Boyun eğip yüz sür Şahı Merdana
Erenler bu meydan er meydanıdır.

Canım erenlere kurban
Serim meydanda meydanda
İkrarım ezelden verdi
Canım meydanda meydanda

Gerçek olan olur gani
Gani olan olur veli
NESİMİ’yim yüzün beni
Derim meydanda meydanda

Alevi inancının temeli ikrar vermektir ve ahdine sadık olmaktır. Yani “ÖL İKRAR VERME, ÖL İKRARINDAN DÖNME” anlayışı ile ikrarına sadık, sözünden dönmeyen, ahde vefalı, ve yolu uğruna canını seve seve verecek kamil insanı yaratmak Aleviliğin temel anlayışıdır. Alevilikte hak yemeden, hak yedirmeden insanca mutlu yaşamak “dünyada cennet” için mücadele etmek, insanlık yoluna hizmet etmek en büyük kurbandır.. Hüseyin, Eba Müslüm, Hallac-ı Mansur, Seyid Nesimi, Pir Sultan, Bedreddin, Seyit Rıza ve tüm Alevi uluları bu yolda, kaç baş koç veya deve kurban kestikleri ile değil, gerektiğinde insanca yaşama uğruna, bu yola (amaca) kendi başını ‘kurban’ verdikleri için anılır. Amaç canlara işi, aşı yaşamı, kan akıtmadan her şeyi paylaşmayı, birbirine ‘kurban olmayı’ sevmeyi öğretmektir. Alevilerin birbirine tüm canlara ve Hak’a vereceği en büyük kurban SEVGİDİR.. Alevilikte “kurban” lokmadır.

Bu temel anlayışı yine çeşitli törenlerle kurban adayarak yerine getirmekteyiz. Aleviler Piri evine geldiğinde, Cem yapıldığında, müsahiplik tutulduğunda, uzun süre çocuğu olmayanların çocuk sahibi olması halinde, sünnet, kirvelik, düğün sırasında, Hakk’a yürüyen Can’a yapılan hizmet, Hızır ve Muharrem oruçları, Hıdırellez şenlikleri, Hz. Ali’nin doğumu ve Nevruz törenleri, sırasında ve özel adaklarında Kurban keserler. Bunların tümü aslında ikrara yöneliktir ve ahde vefayı simgelerler. Kurban gece kesilmez. Aleviler ulu orta yerlerde kurban kesmezler ve cana kıymazlar, geçmişte Ahiler kendi cemaatlerine avcıları almamışlardır, “Can olan hiçbir şeye kıyılamaz”dı onlar için.. Alevilerde kurban vardır fakat bayram namazı yoktur.

Yetmiş deve ile Kabeden gelsem
Amentü okusam abdestim alsam
Ulu camilerde beş vaktim kılsam
Mürşide varmadan yoktur çaresi

Arafatta kurban kessem yedirsem
Hac kurbanın kabul oldu dedirsem
Pir aşkına su doldursam su versem
Mürşide varmadan yoktur çaresi (Kul Himmet)

Bu gün Alevi-Bektaşiler artık kanlı görüntülerden uzakta özellikle şehirlerde kurumlarımıza maddi katkı yaparak, olanakları bulunmayan kişilerin çocuklarına eğitim katkısı ve bursu vererek kurbanlarını “kansız” ve en yararlı bir şekilde yapabilirler.

Bu konuda dedelerimizin de sünni etkileşimden uzak gerçekleri halka anlatmasında fayda vardır. Kurban Bayramı vesilesi ile de dedelere gerçeklerin anlatılması, halkımızın aydınlatılması konusunda büyük görevler düşmektedir. Bu konuda gerekli bilgi kendi tarihimizde, nefeslerimizde, deyişlerimizde, yol önderlerimizin sözlerinde ve davranışlarında mevcuttur.

Bozatlı Hızır hepimizin yoldaşı olsun.

Sorunun kaynağı Diyanet’in bakış açısının değişmemesidir..!

MUSA KAZIM ENGİN / Kureyşan Ocağı

İlk olarak Aleviliğin tanımlanması ya da diğer bir deyişle “ne olup, ne olmadığı hakkında” Alevi Kurumları, Alevi Dedeleri birlikte yapacakları uzun soluklu toplantılarla karar verebilirler ve vermelidirler. Ancak bizim inancımızı tarif etmeye “dışarıdan” kimsenin hakkı olmamalıdır ve hiçbir kişi veya kuruluşun da hakkı yoktur. Buna başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere tüm kişi ve kuruluşlar dâhildir. Alevilikte inanç “yol bir sürek bin bir” olarak tarif edilir. Bu diyalektik bir düşünce tarzıdır ve zamana uygun güncel uygulamaları, sorunlar karşısında çözümleri ve inanç ile ilgili tanımları da kapsar. Kısaca Alevilik ile ilgili tanım, uygulama ve ritüel ile ilgili tüm konular sadece Alevileri ilgilendirir ve kendi içlerinde konuşulmalı ve tartışılmalıdır. Dışarıdan yapılan tüm tanımlama girişimleri müdahaledir ve asimilasyona hizmet eder, çanak tutar.

İkinci olarak; Alevilerin yurttaş olarak Anayasal ve yasal haklarının tanınması, bu güne kadar gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde karşılaştıkları kıyım, katliam ve asimilasyonlarınA sona ermesi, eşit yurttaşlık temelinde bu ülkenin onurlu vatandaşları sayılmaları ve bu uğurda yapılacak Anayasal ve yasal düzenlemeler ve uygulamada yaşanan sorunların giderilmesi; meşru, hukuki ve anayasal bir taleptir.Bu talepler çeşitli hükümetlere defalarca dillendirilmiş, rapor halinde sunulmuştur. Çözüm konusunda adım atılacağı, gerekli yasal ve anayasal düzenlemelerin yapılacağı muhtelif partilerin iktidarlarında sözü verilmiş ama maalesef hiçbir adım atılmamıştır.

Gazetedeki Röportajda Sayın Başbakan Erdoğan’ın söylediği İzzettin Doğan’a söz çok önemlidir. Ve her şey bu sözün altında saklıdır. Gazetenizden öğrendiğimize göre Sayın Başbakan İzzettin Doğan’a “Hocam biz Diyanet’i aşamıyoruz…” demektedir. İşte herkesin açık olarak dillendiremediği ve nedense kapalı kapılar ardında dillendirilen de budur… Siyasetçilerin bu sorunu çözmemek için arkasına saklandıkları da Diyanettir, İktidarın da muhalefetin de Tabu kabul ederek dokunamadıkları; her yıl ‘8 Mili Eğitim Bakanlığı’ bütçesine denk bütçe ve on binlerce kadro ile ödüllendirdikleri de Diyanet İşleri Başkanlığı’dır.

T.C DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI FETVA KURULU

Cumhuriyet öncesi Şeyh-ül İslam makamına denk bir kurumdur. Verdiği fetvalar bir başka fetva ile ortadan kaldırılmadıkça geçerlidir. Bu kurum her yıl yüzlerce değişik konularda fetvalar yayınlamaktadır.

Bana göre de tek sorun Diyanet’in aşılamamasıdır. Bu cümlede Başbakan’a katılmakla birlikte Başbakan’ın Alevi açılımı adı altında organize ettiği ve özünde Diyanet’in paralelinde Aleviler üzerinde yeni bir asimilasyon denemesinden başka bir şey olmayan toplantılarda da Alevilik yine Diyanetin çizdiği sınırlar içinde,tarif ettiği ve tanımladığı kadarı ile konuşulabilmiştir. Çözüme ilişkin de hiçbir adım atılmadığı gibi, başta bu toplantılara çok sıcak bakan bazı Alevi kuruluşları ve bir takım Alevi dedeleri sonuçta derin bir hayal kırıklığı yaşamışlardır. Alevilerin temel talepleri olan “ Anayasal ve yasal güvence, eşit yurttaşlık, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Cem evlerine yasal statü tanınması” gibi talepler hep Diyanet işlerine sorularak ve gelen yanıtlara göre de sümen altına atılarak hayal kırıklığının zemini oluşturulmuştur.

Peki, Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilikle ilgili sorunu nedir? Kanaatimce biraz evvel yukarıda zikrettiğim Osmanlı dönemi Şeyh-Ül İslam makamlarının Alevililer ile ilgili yaptığı tanımlamalar ve verdikleri fetvalar Diyanet için hala bağlayıcılığını korumaktadır. Yine yukarıda belirttiğim gibi verilen bir fetvayı aynı konuda verilecek diğer bir fetva ortadan kaldırabilir. Aleviler ile ilgili örneğin bu günlerde Muhteşem Yüzyıl dizisinde pek allayıp pullayarak sunulan Ebusuud Efendi’nin meşhur fetvaları vardır. ( Alevilerin( Kızılbaşların) kestiği yenmez, murdardır, Alevilerin katl’i vaciptir. Asla Alevilerle evlenmeyiniz, ama cariyeniz olabilirler. Bir Alevinin Müslüman olması için evvela Gayri Müslüm ( Yahudi veya Hıristiyan) olması; sonra Kelime-i Şahadet getirip Müslüman olması şarttır. Bu da yetmez bir deftere yazıp otuz yıl izlenmesi gerekir, bu dönemde “doğru yoldan çıktığı” anlaşılırsa defteri dürülmelidir (öldürülmelidir)”……. Bu ve buna benzer onlarca, hatta yüzlerce fetva vardır.
Şimdi sormak lazımdır “ki bu güne kadar bu sorumun yanıtını alabilmiş değilim” ama aracılığınız ile bir kez daha sorayım. Osmanlı Şeyh-Ül İslam makamının verdiği fetvalar geçerli midir? Geçerli değil midir? Geçerli değilse Diyanet İşleri Başkanlığı Fetva Kurulu bu fetvaların geçerli olmadığı yönünde bir karar alıp fetva yayınlamış mıdır? Yayınlamamış ise neden yayınlamamıştır. Diyanet bu fetvaları onaylamakta mıdır? Onaylıyorsa da , onaylamıyorsa da bunu bilmek hakkımızdır.Çevreye, ozon tabakasındaki kara deliğe, sigaranın zararlarına ve daha bir çok konuya Fetva veren bir kurum; söz konusu Aleviler olunca neden “Pas” geçmektedir?

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu fetvalar ile ilgili vereceği yanıt; günümüz Aleviliğine getirilmeye çalışılan zorlama tanımlamalara da , Alevilerin aralarında var gibi gösterilen farklılıklara da manipülasyonlara da son verecek niteliktedir ve önemlidir. Bana göre her şey bu yanıtın altında gizlidir. Gizli ajandalar bu yanıta göre ortaya saçılacaktır. Hükümetin “ Diyanet’i aşamıyoruz” sözünün samimiyet testi de bu fetvalardadır. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi katliamlarına icazet veren anlayışlar bu fetvalardan beslenmişlerdir. Ders kitaplarından, sözlüklere ve ansiklopedilere kadar giren ahlak dışı ithamların sebebi bu fetvalardır. Anadolu’da yer edinmiş “ İmam- Cemaat “ deyiminde olduğu gibi Şeyh-Ül İslam fetvayı verir, Padişah veya hükümet uygular, Fısıltı gazetesi ve bir takım imam- Hoca vs. şayiayı fetvaları dayanak yaparak yayar, sonra da Yazarlar kitaplarına konu eder, sözlüklere koyar, televizyon sunucuları dahi bu ağır iftiraları doğal bir sözmüş gibi söyler, tepki gösterince de “ bilmiyorduk, bize böyle öğrettiler” derler.

Diyanet İşleri Başkanı eğer sizlere söylediklerinde samimi ise derhal Diyanet İşleri Başkanlığı Fetva Kurulu’nu toplamalıdır. Aleviler ile ilgili bu güne kadar verilmiş olan tüm fetvaları yeni bir fetva ile geçersiz ilan etmelidir. Alevilerin haklarının verilmesinin yolunu açmalıdır. İktidar ve muhalefet bu konuda samimi ise tarif ve tanımlamadan kaçınmalı Alevilerin temel haklarını ve yukarıda bahsedilen temel taleplerini adını koyarak , insan hakları ve eşit yurttaşlık bağlamında mecliste ele almalı, yasalaştırmalıdır. Kimsenin Diyanet’in arkasına saklanarak topu dışarı atma hakkı kalmamıştır. İktidarı ile muhalefeti ile Sivil Toplumu ve Diyaneti ile bugün samimiyet testinden geçmekteyiz.

Saygılarımla…

28.01.2013

Alevi kadınlar, Alevi erkekleri dara kaldırmalı

Alevilik araştırmaları içinde Alevi kadınların durumuna ilişkin özgünlüğü ile bir ilki temsil eden Gülfer Akkaya’nın üçüncü kitabı “Sır içinde sır olanlar: Alevi kadınlar” adlı kitabın kokteyli Tütün Deposunda gerçekleştirildi.

Kitap tanıtım kokteylinde Gülfer Akkaya’nın yanı sıra kitapta röportajları yer alan kadınlar da vardı.

Kokteylde açılış konuşması yapan Akkaya, iki yıl boyunca Alevilik üzerine yazılan metinleri feminist bir bakış açısıyla taradığını ve farklı Alevilikler içerisinden kadınlarla birebir görüşerek hem Aleviliği hem de Alevilik içerisinde kadınların durumunu incelediğini belirtti. Türkiye’deki siyasi iktidarın genel olarak Alevilik içerisindeki farklı tarihsel birikimleri ve etkileri kullanarak uyguladığı böl-parçala-yönet politikasına değinerek Alevilikte “Yol bir, sürek bin bir” diye formüle edilen bu zenginliğin Aleviliğin vazgeçilmez unsurlarından olduğunu vurguladı. Bu zenginliği, görüştüğü kadınların Arap, Türk, Kürt gibi etnik kökenlerden gelmesine dikkat ederek kitaba aktarmaya çalıştığını vurgulayan Akkaya, kadınların kendileri için yürütecekleri mücadelenin Alevilik içerisindeki bütünlüğün daha eşitlikçi ve olumlu bir düzlemde inşasına katkı sağlayacağına inandığını da belirtti.

 Kitabın çıkış noktasının Alevilik içerisinde kadınların durumunu irdelemek olduğunu belirten Akkaya, inancının üretiminde, bugünlere dek taşınmasında Alevi kadınlarının özel önemi olmasına rağmen ne yazık ki Alevi toplumun erkek egemen anlayışıyla kadınları her geçen gün daha görünmez kıldığını vurguladı. Alevi kadınlarını kendi siyasi çıkarları nedeniyle hayatın içinde geriye iten, onları ikincilleştiren Alevi erkeklerinin Alevi inancına karşı davrandığını aktaran Akkaya “Bu nedenle Alevi kadınlar, Alevi erkekleri dara kaldırmalı” diyerek sözlerini tamamladı.

“Sır içinde sır olanlar: Alevi kadınlar” adlı kitapta Arap Alevi kadınların durumunu anlatan Hülya Nehir, yüz yıllarca Arap Alevi toplumun nasıl ötekileştirildiğinden bahsetti. Devletin kendilerine yönelik özel olarak uyguladığı politikaları olduğunu belirten Nehir, bu politikaların genel olarak Arap Alevi toplumunu, özel olarak Arap Alevi kadınlarının hayatlarına olumsuz etkilerinden söz etti. Arap Alevilerine ilişkin halen ayrımcı politikaların yürütüldüğünü söyleyen Nehir bu ayrımcılığa karşı kadınların daha çok mücadele etmesi gerektiğini vurguladı. Sözlerini bu ayrımcılık en çok kadınları etkilemekte diye toparlayan Nehir de kadınların ortak mücadelesine vurgu yaptı.

Kitapta Bektaşi Aleviler başlığı altında görüşülen Canan Çolak ise, Alevi kadınlarının bir arada, ortak mücadele etmesi gerektiğini, Alevi kadınlarının siyasal arenada daha görünür olmaları gerektiğini söyledi.

Kitapta Kürt Aleviliği başlığında görüşülen Edibe Şahin ise, şimdiye dek Alevi toplumunun Alevi kadınlarını yok saydığını belirterek, bu çalışmanın çok önemli olduğunu vurguladı. “Sır içinde sır olanlar: Alevi kadınlar” kitap kapağını göstererek “Bu kapaktaki kapı Alevilik ve o kapıyı açacak olan anahtar Alevi kadınlarının elinde. Alevi kadınlar bu kapıyı aralayıp hakikatin sırrına erecekler” dedi.

Etkinlik, kitapta yer alıp kokteyle katılamayan yurt dışı ve şehir dışında yaşan kadınların mesajlarının okunmasının ardından Gülfer Akkaya’nın kitap imzalamasıyla devam etti.

Siyasi Haber

PSAKD Elbistan şubesi kuruldu

Açılış töreninin Muharrem Ayı’nda yapılması planlanıyor

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Elbistan Şubesi kuruldu. Alevi büyüklerinin fikirleri de alınarak oluşturulan Şubenin açılış töreninin Muharrem ayı ile Maraş Katliamının yıldönümüne yakın bir zamanda yapılması planlanıyor.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri Önder Aydın Tv 10’a yaptığı açıklamada, Ethem Durak öncülüğünde sürdürülen başvuru sürecinin tamamlandığını ve ardından genel merkez olarak şubenin açılmasına karar verildiğini söyledi.

Elbistan’ın Demircilik Mahallesi’ndeki Demircilik Kültür Merkezi içerisinde yer alan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Elbistan Şubesi’nin başkanı ise Hacı Temur oldu. Şubenin çalışmaları ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz kuruculardan Ethem Durak, çevrede alevi örgütlenmesinde bir boşluk olduğunu ve derneğin bu boşluğu kapatmaya yönelik bir ihtiyaçtan doğduğunun altını çizdi. Bölgede yer alan diğer alevi örgütlerinin şubeleri ile de ilişki içerisinde olacaklarını söyleyen Durak, “Bütün Elbistan’a faydalı olmak, birlikte hareket etmek istiyoruz. Derneğin kuruluş çalışmalarında birçok Alevi büyüğümüzden de fikirler aldık. Gençlik örgütlenmesini yaptık, kadın örgütlenmesini de oluşturmaya çalışıyoruz.” diye konuştu.

Dernek, kurulduğu günden bu yana,  yaz döneminde yapılan çevre festivallerine büyük oranda katılım sağladı. Demircilik Mahallesine Pir Sultan Abdal’ın adının verildiği bir çeşme yapılmasına da öncülük eden dernek geçtiğimiz günlerde bir de panel düzenledi.

Derneğin açılış töreninin, Muharrem ayı ile Maraş katliamının yıldönümüne yakın bir tarihte, bütün demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla yapılması bekleniyor.

 

 

 

 

 

 

Aleviler’den kobani’ye ziyaret

“Tüm duyarlı kesimler Kobani direnişine destek olmalı”

 Aleviler; Kobani’den göç etmek zorunda kalanlar ile bir ay önce başlattığı yardım kampanyası çerçevesinde Kobani sınırını ziyaret etti. Kampanya çerçevesinde 100 civarında çadırın Bismil’e ulaştırıldığını belirten HDP Parti Meclis Üyesi İbrahim Sinemillioğlu, Vakfın desteğiyle hazırlanan çocuk ve kadın ihtiyaç malzemelerinin tırlarla Suruç’a geleceğini kaydetti.

Sınırda yer alan Tv 10 ekibine açıklamalarda buluna Akçadağ Elbistan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Başkanı İbrahim Yirik, Kobani sınırındaki durumu yerinde görmek amacıyla bu ziyareti gerçekleştirdiklerini ifade etti. Yirik, IŞİD’in saldırılarına karşı bütün demokrat ve duyarlı kesimleri Kobani direnişi ile destek olmaya çağırdı.

Bir tır giyecek ve elli koli de ilaç toparladıklarını söyleyen Yirik, Vakıf olarak yürüttükleri yardım kampanyasını sürdüreceklerini de ekledi.

Ethem vuruldu, kardeşi yargılanıyor

“Polis araba derdinde biz can derdindeyiz”

Ethem Sarısülük’ün ölümüne ilişkin davanın 2’nci duruşması sonrasında çıkan olaylarla ilgili olarak açılan dava başladı. Sanıklar arasında yer alan Ethem Sarısülük’ün kardeşi İkrar Sarısülük, şikâyetçi sıfatıyla duruşmaya katılan ve olaylar sırasında arabası zarar gören polis memuruna, “Biz can derdindeyiz sen araba derdindesin” diye tepki gösterdi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı İdari İşler Müdürlüğü’nün şikâyeti üzerine, aralarında Ethem Sarısülük’ün kardeşleri Cem ve İkrar Sarısülük’ün de bulunduğu 23 kişi hakkında ‘2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına Aykırılık’, ‘ Kamu Görevlilerine Direnme ve Kamu Malına Zarar Verme’ suçlamasıyla dava açılmıştı.

Asliye Ceza Mahkemesinde görülen Duruşmaya katılan İkrar Sarısülük, ailesiyle adliyeden ayrılırken bir grup polisin kendilerine hakaretlerde bulunduğunu öne sürerek, “Üzerimize gaz bombası atıldı. Olayın etkisiyle hedef gözetmeksizin boşluğa doğru taş attım. Adliyenin camlarının kırılması ile bir ilgim yok” dedi.

Olay günü adliye önünde trafik polisi olarak görev yapan Mustafa Duran ise şikâyetçi olarak duruşmaya katıldı. Duran’ın, göstericilerin aracına zarar verdiğini belirtmesi üzerine İkrar Sarısülük, “Biz can derdindeyiz sen mal derdindesin, bir de iftira atıyorsun” diyerek tepki gösterdi. Mahkeme, duruşmaya gelmeyen şikâyetçilerin zorla getirilmesine karar vererek duruşmayı erteledi.

Kızılbaş gerilla gücü Kobane’de savaşıyor

YPG güçlerine bağlı ”KIZILBAŞ YPG” gerilla gücü Kobane’de IŞİD terör örgütüne karşı ön saflarda savaşıyor.

Suriye’de yaşayan Alevi inancına bağlı Araplardan oluşan ”Kızılbaş YPG”IŞİD terör örgütüne karşı Kobanê’de.

Ortaya çıktığı günden itibaren ilk olarak Alevilere yönelen ve binlerce Aleviyi katleden IŞİD’e karşı KIZILBAŞ YPG  Kobane savunmasında aktif rol aldı..

Yoğunlaşan IŞİD terörüne karşı kızılbaş gerilla gücüne katılımların ise  hergün arttığı belirtildi.

Kızılbaş YPG gücü, Türkiye ve Avrupa’da yaşayan Alevi-Kızılbaş Kürt, Arap ve Türk halkına, Kobane’ye sahip çıkmalarını ve IŞİD terör örgütüne karşı örgütlenmeleri çağrısında bulundu.

netewnews

Avusturya”da Aleviler için 5 gün resmi dini bayram ilan ediliyor

Avusturya hükümeti tarafından hazırlanan yeni İslam Yasası ile ülkede Hızır Orucu, Nevruz Bayramı, Kurban Bayramı, Aşure günü ve Gadir-i Hum Bayramı (Alevi inancına göre Hazreti Muhammed’in Hazreti Ali’yi kendisine halef ilan ettiği gün) resmi dini tatil ilan edildi.

Avusturya hükümeti tarafından hazırlanan yeni İslam Yasası ile ülkede Hızır Orucu, Nevruz Bayramı, Kurban Bayramı, Aşure günü ve Gadir-i Hum Bayramı (Alevi inancına göre Hazreti Muhammed’in Hazreti Ali’yi kendisine halef ilan ettiği gün) resmi dini tatil ilan edildi.

Ülkedeki resmi inanç kurumu olan Avusturya Alevi İslam Cemaati’nin de katkı yaptığı yeni yasa taslağı hukuki incelenmesinin tamamlanmasının ardından mecliste oylanarak yeni yılda yürürlüğe girecek.

Yasada İslam Cemaati’nin dini bayramları olarak Ramazan ve Kurban bayramlarının yanı sıra Aşure Günü de dini bayram olarak ilan edildi. Yasa ülkede çalışan imamların maaşların yurtdışından ödenmesini yasaklarken dini öğretilerin Almanca olarak bakanlığa sunulması ve Avusturya Anayasası’na uygun olması öngörülüyor.

Şimdi de IŞİD’ci olduk!

ALİ KENANOĞLU

Başbakan Davutoğlu Hükümetin TBMM’ye sunduğu ve sınır dışına askeri operasyon ile ülkemize yabancı askeri güçlerin girmesine yönelik hazırlanan tezkereye ‘hayır’ diyenlerin IŞİD yanlısı olacağını ifade eden net cümleler kullandı.

Bu mantık bizim siyasetimizde farklı kesimler tarafından da oldukça sık kullanılan ve de kimileri tarafından karşılık bulan da bir mantık silsilesidir.

Türkiye’nin derdinin IŞİD olmadığı bilakis “Bak biz demiştik” diyerek IŞİD’in varlığından kaynaklı memnuniyetlerini de dile getirmeyi ihmal etmiyorlar.

Tezkerenin amacı varlığından memnuniyet duydukları ‘öfkeli çocuklara’ karşı bir mücadele yürütmek değil esas dertleri Esad ile Kürtlerdir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin korkulu rüyası özerk, özgür Rojava’dır.

Türkiye’nin korkusu yanı başlarında özgür, özerk bir yapının oluşmasını engellemektir. Çünkü Rojava’da Alevi kadınlar kanton başkanı olabiliyor ve kimse onlara affedersin Alevi(!) demiyor, çünkü Rojava özerk bölgesinde zorunlu olarak din dersleri ortak yaşam sözleşmesinde yer almıyor. Kimsenin ana dili yasaklanmıyor. Yanı başlarında halkların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir modelin, bunun da ötesi Kürtlerin özerk bir yapıya kavuşması T.C. Hükümeti için korkulu bir rüyadır. Onun için başından beri kin ve nefretle bakıp uzunca zamandır bekledikleri cuma namazını Şam’da kılmak için Esad yönetimi ve büyük bir hevesle IŞİD’i üzerlerine saldıkları Kürtleri bertaraf etmek için bu tezkereyi çıkartıyorlar.
***
Alevilerin Eğitim sistemindeki inkar ve asimilasyonlarına karşı Ankara yürüyüşü devam ediyor. AİHM’de kazandığımız davaları bir hukukçuymuş gibi asılsız ve mesnetsiz bir şekilde fütursuzca eleştiren Cumhurbaşkanı ve Hükümete boyun eğme niyetinde değiliz.

Din dersinin karşısına uyuşturucuyu ve IŞİD’i koyanların ve AİHM kararını uygulamayacaklarını beyan edenlerin hâlâ haktan hukuktan bahsetmesi komik bir durumdur.

Alevi kurumları bu tavırlar karşısında etkin bir mücadele yöntemi içerisinde olmak zorundadır. Alevi kurumları davasına sahip çıkıp AİHM kararını tanımayan T.C. Hükümetini Avrupa Konseyi ve bilumum Avrupa kamuoyuna şikayet etmelidirler.

Aleviler din derslerine karşı yapılan yürüyüşleri desteklemeli ve 12 Ekim’de Ankara’da yapılacak mitingi kitlesel hale dönüştürülmelidir.

Bütün bunların dışında din dersleri protestoları yaygınlaştırılmalı, okulların açıldığı hafta boyunca okul boykotu uygulanmalıdır. Her hafta bir cemevinde alternatif Alevilik dersleri verilmeli ve bu kamuoyu ile etkin bir şekilde paylaşılmalıdır.

Din dersleri başta olmak üzere işgal, inkar ve asimilasyonlara karşı sürekliliği olan eylemler yapılmalıdır. Bu eylemler sadece belirli merkezlerde değil Alevi kurumlarının bulunduğu tüm il ve ilçelerde oluşturulmalıdır.

Bu mücadelede önemli bir görev de Avrupa örgütlülüğümüze düşmektedir. Burayla eş zamanlı olarak AİHM ve Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği gibi kurum ve kuruluşların önünde etkin ve sürekliliği olan eylemler yapılmalıdır.

03 10 2014, evrensel

Kızlarda 9 yaş’ın hikmeti ve sefaleti

BASKIN ORAN

Davutoğlu, “öğrenciler kiliselere götürülüyor” derken, bunun sadece kilise okullarında geçerli olduğunu derste talebelerine öğreten bir hocanın kendisinin bilmemesi imkansız. Kendisini tanırım ve sevimli bulurum. Ama bundan sonra sevmediğim bir uluslararası ilişkiler profesörüyle tanışırsam intizar etmeyi düşünüyorum: “İnşallah RTE’nin başbakanı olursun”.

AİHM 16 Eylül’de oybirliğiyle, Türkiye’de din kültürü dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalı hükmünü verdi. Tabii ki bağlayıcı. Ama AKP galiba henüz bilmiyor. Bakın neler oluyor:

1) Başbakan Davutoğlu kararın hemen ertesi günü (17 Eylül) konuştu: “AİHM’nin nasıl farklı kararlar verdiği malum. Avrupa’da bazı ülkelerde öğrenciler kiliselere götürülüyor. Tek bir evrensel kriter olduğu ve Türkiye’nin de buna uyması gerektiği kanaati yanlıştır”

Keşke Davutoğlu uluslararası ilişkiler profesörlüğünden geliyor olmasaydı. Çünkü, “öğrenciler kiliselere götürülüyor” derken, bunun sadece kilise okullarında geçerli olduğunu derste talebelerine öğreten bir hocanın kendisinin bilmemesi imkansız. Kendisini tanırım ve sevimli bulurum. Ama bundan sonra sevmediğim bir uluslararası ilişkiler profesörüyle tanışırsam intizar etmeyi düşünüyorum: “İnşallah politikacı, başbakan, hatta RTE’nin başbakanı olursun”. Bilmiyorum bir intizar için fazla mı ağır olur.

2) Hükümet Sözcüsü B. Arınç’ın üç gün sonra söyledikleri Davutoğlu’dan epey farklı oldu: “Bu düşüncelere saygı duymamız ve AİHM kararına uymamız gerekir

3) Aynı gün (20 Eylül), Davutoğlu’na Havuz Medyası’ndan acil yardım yapıldı: Star’da ve Yeni Akit’te çıkan, “Avrupa’da sınıf geçmek için Hıristiyanlık dersi şart” başlıklı yazı ayıp. Bu kadar açık yalan da olmaz. AİHM’ye imzayı inkar yetmiyor, bir de kendi Müslüman seçmenlerini aldatarak tahrik gerekiyor. Seçmen diyecek ki, “Vay! Durum böyleyken gavurun mahkemesi bize nasıl karışır!”

4) Arınç 22 Eylül günü, ortaöğretim kurumlarında öğrencilerin başörtüsü takabileceklerini duyurdu. Ortalık karıştı. Başörtüsü serbestisinin liseleri mi yoksa ortaokulları da mı kapsayacağı tartışılmaya başlandı.

MECELLE UYGULAMAYA KONUYOR

5) En iyi müdafaa, hücum imiş. Ertesi gün (23 Eylül) ME Bakanı Nabi Avcı serbestiyi ilkokullara indirdi: “Öğrenci ve öğrenci velilerinden gelen yoğun talep üzerine, 5. sınıf itibariyle isteyen öğrenciler bu uygulamadan yararlanabilir, başörtüsü takabilir“.

Bu beklenmedik açıklamayı bazıları, AKP’nin niye 4+4+4 formülü diye tutturduğunun izahı olarak yorumlarken, 25 Eylül günlü Cumhuriyet’te Orhan Erinç zihin açıcı bir şey yazdı:

“MEB’nin türban sınırlamasını 9 yaşına indirgemesi, Mecelle’nin 986’ncı maddesini de yürürlüğe sokmuş oldu. Madde, günümüz Türkçesiyle şöyle diyor: ‘Buluğ yaşının başlangıcı erkekte tam 12, kızda tam 9, sonu ise ikisinde de 15 yaşıdır.” Buraya birkaç şey eklemeli.

Birincisi, bu dinsel hüküm Hz. Muhammet’in Hz. Aişe’yi 9 yaşındayken almasının da kökeni. Hadislere göre, Aişe 6 yaşındayken 50 yaşındaki Hz. Muhammed’le nişanlanmış, ama 9 yaşında evlenmiş; Wikipedia bu hadislerin dipnotlarını altı İslam kaynağına dayanarak vermekte. Bu arada, Aişe’nin yaşının ilk âdet gördüğünden itibaren sayılmaya başlandığını söyleyenler de var.

Diyelim ki, sıcak iklimli Arabistan’da kızların 9 yaşında âdet görmesi (ve bunun Ortaçağ’daki sonuçları) normal. Ama merak ediyorum; çok daha kuzeyde olan Türkiye’de, büyüklerimizin çevresinde kız çocukları 9 yaşında mı âdet görüyor?

İkincisi, AKP’liler bunu “giyim-kuşam özgürlüğü” diye takdim ediyorlar ve içime fenalıklar geliyor. Çünkü “başı açık bulunur” ibaresi yerine şimdi “yüzü açık bulunur” deyip bir yandan başörtüsü serbest bırakılıyor, bir yandan da yasaklar genişletiliyor: “siyasi sembol içeren simge, şekil ve yazıların yer aldığı fular, bere, şapka, çanta ve benzeri materyalleri kullanamaz; saç boyama, vücuda dövme ve makyaj yapamaz, pirsing takamaz, bıyık ve sakal bırakamaz”, “AKP tipi” özgürlük anlayışı bu olsa gerek: Kendine özgür.

Üçüncüsü, değiştirilen madde şöyle bitiyor: “Okul öncesi eğitim kurumlarında ve ilkokullarda (1, 2, 3 ve 4. sınıflar) okul içinde baş açık bulunur”. “Başı açık”tan “yüzü açık”a kolayca geçivermiş olanların, “İlkokullarımızda eşitliği ve standart uygulamayı sağlamak amacıyla” deyip, bu cümleyi yeni bir yönetmelik değişikliğiyle kaldırıvermeleri güç olur mu?

MESCİT, LABORATUVARDAN DAHA PUANLI

Dördüncüsü, ilkokul 5’e başörtüsü getirilmesi münferit bir olay değil. Şunlarla birlikte düşününce mide bulandırıyor: Bir: Anaokulu ve ilkokullara mescit: 26 Temmuz tarihli yönetmelikte şöyle diyor: “okulöncesi eğitim ve ilköğretim kurumlarında talep edilmesi halinde ibadet ihtiyaçlarını karşılayacak uygun mekan ayrılabilir”. Özel okullar da buna dahil. İki: İbadethanelere fazla puan. Özel okullarda beş değişik seviye var ve belli kriterlere göre puan alıp ücret talep ediyorlar. Bunlar şimdiye kadar laboratuvar, spor alanı vs. idi, şimdi ibadethane eklendi. Bir de, ne kaa ekmek o kaa köfte menüsü yollamışlar: İhtiyaca cevap verecek büyüklükte ibadethane 6 puan; 20 m2 ve üzeri 13 puan; 40 m2 ve üzeri 20 puan kazandırıyor. Merak ediyorsanız, bu puanlar kimya, fizik ve biyoloji laboratuvarları için 5, 10 ve 20 mertebesinde.

Devam edelim. Üç: Ara sınıflara düşük puanla öğrenci yerleştirme: Önemli liselerin ara sınıflarında kontenjan boşluğu olduğu takdirde taban puana bakılmaksızın başvuran öğrenciler, puan sıralaması yapılarak kabul edilecek. Dört: Yaygın tasfiye. 75 puan ve üstü alamayan 7.000 müdür gitti. 42.793 müdür yardımcısı her an koltuklarını terk edebilir . Beş: Mevcut okullar içinde imam-hatip okulları açılıyor, o olmazsa imam-hatip sınıfları. Ebeveyn sürekli protesto gösterisi yapıyor. Altı: TEOG Alevileri imam-hatiplere yerleştiriyor ve tabii büyük tepki topluyor. Yedi: Üniversiteye giriş sınavları kaldırılıyor. Öğrenci, lisede aldığı notlara göre TEOG benzeri bir sistemle üniversiteye başvuracak. Yani, ortaöğretime hakim olan üniversitelere de hakim olacak. YÖK’ü mumla arayabiliriz.

Ve en vahimi: Bütün bunlar “Ben yüzde 51’im, istediğimi yaparım” Türkiyesi’nde cereyan ediyor. Yakın gelecek karanlık.

6) Evet, en iyi müdafaa, hücum imiş. 28 Eylül tarihli Yeni Akit karma eğitime saldırıyor: “Karma Eğitim Tacizi Tetikliyor” Buna en uygun cevap, şimdilerde en sağlam muhalefeti yapan Ahmet Hakan’dan geliyor:

“Ey paçavra! ‘Küçük bir kız çocuğunu taciz etmek’ ile suçlanan ve senin de kıyasıya müdafaa ettiğin bir yazarın vardı. Onu kim ve ne tetiklemişti ki? Bi’ deyiver hele”. Bahsettiği yazar, şu anda bu suçtan yatan ve gazetesi Yeni Akit tarafından cansiperane savunulmuş Hüseyin Üzmez.

Aynı 28 Eylül günü, Yeni Şafak’tan bir salvo daha: “Erasmus değil ‘Orgasmus’ Projesi”. “Erasmus bursu alan öğrenciler arasındaki gayr-ı meşrû ilişkiden” bir milyon çocuk doğmuş, bunun mumunu tutmak da yazar Yusuf Kaplan’a düşmüş.

Tabii, bu “haber” yine aynı gün Yeni Akit’te de çıkıyor. “Paralel”lik dikkatinizi çekti mi? “Yeni Türkiye” terimi bu iki gazetenin “Yeni”sinden geliyor olmasın?

VE, ERDOĞAN TÜY DİKİYOR

7) En iyi müdafaa’nın hücum olduğu kesin. Erdoğan, AİHM’ye saldırılara tüy dikiyor:

Bu, yanlış bir karar. Dünyanın hiçbir yerinde zorunlu fizik dersinin, zorunlu kimya, zorunlu matematik dersinin tartışma konusu olduğunu göremezsiniz. Ne hikmetse zorunlu din kültürü ve ahlak dersi her zaman tartışma konusu olur. Zorunlu din kültürünü kaldırırsanız onun yerine uyuşturucu, şiddet, ırkçılık gelir

Buna en iyi cevabı yine A. Hakan, “Din dersi niye zorunlu olamaz?” diye sorup veriyor: “Çünkü ebeveynlerin çocuklarına başörtüsü taktırma hakkı olduğu gibi, din dersi verdirmeme hakkı da vardır. Çünkü tek tip zorunlu din dersiyle başka türlü inançlara açık ve ağır haksızlık yapılmaktadır. Çünkü din dersi istemeyene değil, isteyene verilir. Çünkü din seçilir fizik, kimya, biyoloji, matematik seçilmez”

Ben de ekleyeyim: Sultanbeyli’de her köşe başında 5 ila 7 TL arası satılan Bonzai’nin kaldırımda öldürdüğü gençler zorunlu din dersine itiraz edenlerin mi, yoksa dar gelirli ve dindar ailelerin mi evlatları? Hatırlaması çok elem verici ama, daha 17 yaşındayken uyuşturucudan kaybettiğimiz Vildan Kutlular, Nur cemaati liderlerinden Mehmet Kutlular’ın kızı değil miydi?

Tabii, cumhurbaşkanımızın haberi de yok Taliban’ın, Hizbullah’ın, IŞİD’in Müslüman olduğundan. Danışmanlarımız uyuyor mu?

03 10 2014, radikal