Ana Sayfa Blog Sayfa 6383

Alevi Dedelerinden IŞİD Protestosu

Dersim’de basın açıklaması düzenleyen Alevi Dedeleri, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü tarafından yapılan katliamları kınayarak, katliama maruz kalanlara kapılarının açık olduğunu belirtti.Tunceli merkez Moğultay Mahallesi Sanat Sokağı’nda bir araya gelen Alevi Dedeleri adına açıklamayı Ağuiçen Ocağı dedelerinden Mustafa Genç yaptı. Genç, “Bizler Dersim Alevi Ocakları’nın evlatları olarak bir araya geldik. Amacımız zalimlerin maşası olan kan içici IŞİD şebekesinin Ortadoğu halklarına yaptıkları katliamı, insanlık dışı muameleyi ve bu katliam şebekesine silah ve parasal destek sağlayan kişi ve devletleri protesto ve lanetlemektir. Bu şebeke, bir yıldan bu yana Suriye ve Irak’ta, kendisinden olmayan halkları inanç ve kimliklerinden dolayı katletmektedir. Amerika başta olmak üzere dünya devletleri ve uluslararası kuruluşlar bu katliamları görmemek ve insanların çığlıklarını duymamaktan gelmektedirler” dedi.Suriye ve Irak’ta yaşananları Kerbela vakasına benzeten Genç, “Bu gün Suriye ve Irak halkları ikinci bir Kerbela olayını yaşamaktadır. Geçmişte Kerbela’da imam Hüseyin’in kafasını kesip onunla top oynayanlar, kadınları çıplak devlere bindirerek teşhir edenler bugün de insanların kafasını keserek katletmekte, kadın ve kızları kaçırıp pazarlarda Araplara satmaktadırlar. Bu zalimlerin zulmünden dağlara kaçan on binlerce yaşlı, erkek, kadın ve çocuk açlık ve susuzluktan öldüler, sağ kalanlar da her an ölümle karşı karşıyadırlar” diye konuştu.Yaşanan katliamın bir gerçeği ortaya koyduğunun altını çizen Genç, “Bu katliam bir gerçeği ortaya koymuştur. Ortadoğu halklarının ırk, din ve mezhep ayrımı gözetmeden zalimlere karşı tek vücut olup mücadele etmeleri zorunlu hale gelmiştir” şeklinde konuştu.Açıklamasında katliamdan kaçanları Dersim’e davet eden Ağuiçen Ocağı Dedesi Mustafa Genç, “Geçmişte katliama uğramış dersim Alevileri olarak Ortadoğu’da katliama uğramış ve uğrayacak halklara çağrımızdır. Dersim ocaklar ve evliyalar diyarıdır. Bu diyarda herkese de yer vardır. Kimliğiniz, inancınız ne olursa olsun tümünüze de kapımız açıktır. Soframızdaki bir ekmeğimiz ile bir bardak suyumuzu sizlerle bölüşmeye hazırız. Buyrun Dersim’e geliniz” ifadelerini kullandı.

HDP İkrime’deki Alevi katliamını kınadı

HDP Merkez Yürütme Kurulu, Suriye’nin Humus kentinin güneyinde Alevilerin çoğunlukta olduğu İkrime Mahallesi’nde intihar saldırılarıyla gerçekleşen katliamı kınadı.

Yazılı bir açıklama yapan HDP, “Suriye’de, Humus kent merkezinin güneyinde yer alan, çoğunlukla Alevilerin yaşadığı İkrime Mahallesi’nde bir okula yönelik art arda gerçekleştirilen biri intihar saldırısı olmak üzere iki bombalı saldırıda, 41’i 6-12 yaş aralığındaki çocuklar olmak üzere en az 45 kişi hayatını kaybetti, 120’den fazla insan yaralandı” dedi.

Açıklamada, “Bir ilkokul önünde yapılan bu saldırı sonucunda başta çocuklar olmak üzere sivillerin öldürülmesinden duyduğumuz üzüntüyü paylaşıyoruz. Hayatlarını kaybedenlerin ailelerine ve Suriye halklarına başsağlığı ve sabır; yaralılara ise acil şifa diliyoruz” denildi.

Kobanê’deki duruma da dikkat çekilen açıklamada devamla şu ifadeler yer aldı: “Kobanê’nin haftalardır saldırıya uğramasından ötürü yeni bir katliama tanık olma endişesini yaşarken; şimdi de Türkiye’den destek alan cihatçı çetelerin Hıristiyanlara ve Alevilere yönelik katliam haberlerini alıyoruz.

Başta IŞİD çeteleri olmak üzere, onlardan farkı olmayan cihatçı çetelere lojistik ve manevi destek sunan AKP Hükümeti, İkrime’de yaşanan vahşetten siyaseten sorumludur. AKP Hükümeti’nin, Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana, başta Lazkiye, Maan, Zanuba ve Adra katliamları olmak üzere Alevilere yönelik tüm imha politikalarına suskunluğu dehşet vericidir.

Bu tür katliamlara gözlerini ve yüreklerini kapatanlara, büyük bir sessizlikle seyirci kalanlara bir kez daha sesleniyoruz: Alevi katliamlarına dur deyin!

Halkların ve inançların eşitliğini ve özgürlüğünü savunan ve bunun için mücadele eden HDP, her inanç ve etnik kökenden, her cinsiyet ve cinsel kimlikten insanların yaşadığı demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir Suriye’nin gerçekleşmesi için mücadele edenlerle dayanışmasını sürdürecektir.”

Şerir yasalara karşı sivil itaatsizlik gereği

AHMET İNSEL

Alevi dernekleri aileleri, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi yanında, birçok okulda “zorunlu seçmeli” konumunda olan Hz. Muhammed’in Hayatı başlıklı dersi de boykot etmeye başlamaya çağırıyorlar. Bu bir sivil itaatsizlik hareketidir ve meşrudur.

Laik Türkiye Cumhuriyeti devleti bir kez daha uyguladığı laiklik anlayışının, örtülü devlet dini olduğunu kanıtlamaya hazırlanıyor. Ve bunu açıkça savunmak değil, riyakar bir yöntemle yapmaya devam ediyor. Söz konusu olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri konusunda Türkiye’yi ikinci kez haksız bulmasıdır.

2004 yılında bir aile kızının zorunlu din dersinden muaf tutulması talebinin Türkiye’de ret edilmesini AİHM’e götürmüştü. 2008 yılında AİHM Türkiye’deki zorunlu ders uygulamasının müfredat itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesini ihlal ettiğine karar vermişti. Sonuç, ilkokul dördüncü sınıftan lise son sınıfa kadar zorunlu olan bu dersin müfredatına, tam anlamıyla mostralık birkaç paragraf, birkaç başlık ilave edilmesi oldu. Amaç, kitaplarda Alevilik de var, Hıristiyanlık da diyebilmekti. Sünni öğretisini nüfusunda İslam yazan tüm çocuklara zorunlu olarak ve yıllar boyunca öğretmeye, dayatmaya devam etmekti. Derslerin müfredatına, bu derslerde yapılan sınavlarda sorulan sorulara bakıldığında, bunun katıksız bir Sünni öğretisi merkezli bir din dersi olduğu son derece açık.

AİHM kararını uygulamamak için Türkiye biri geleneksel, diğeri konjonktürel iki riyakar gerekçe kullandı. Birinci gerekçe, bunların din dersi olmadığı idi. Halen yürürlükte olan askeri darbe anayasasının 24. maddesi din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve orta eğitim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer almasını emrediyor. O zaman 12 Eylül yönetiminin bu zorunlu dersi koymaktaki amacı, gençlerin milli ve manevi değerlere sahip olarak yetiştirilmeleri, terör ve anarşiye eğilim göstermelerini önlemekti. Bugün cumhurbaşkanı Erdoğan, buna uyuşturucudan da koruma amacını ilave ederek, 12 Eylül rejiminin gerekçelerini zenginleştirmekten başka bir şey yapmıyor.

İkinci riyakar savunma gerekçesi ise, AİHM’nin 2008 kararından sonra geliştirildi. Mahkemenin kararının 2005 öncesindeki müfredata dayandığını, o günden beri müfredatın değiştiğini ileri sürerek, yürürlükteki uygulamanın AİHM kararına aykırı olmadığı iddia edildi. Bu gerekçeye dayanarak hükümet kılını kıpırdatmadı. Birçok idare mahkemesi ve en sonunda Danıştay da, bu zorunlu derslerden muaf tutulma taleplerini reddetti. Bilgimiz dahilinde bunun yegane istisnası, Samsun 1. İdare Mahkemesi’nin bir Alevi ailenin açtığı davada çocuğun zorunlu din dersinden muaf tutulmasına karar vermesi oldu. Dava 2001’de açılmıştı, mahkeme kararını 2013’de verdi. Ama bu mahkeme kararı da uygulanmadı. Gerekçe hep müfredatın bu arada değişmiş olmasıydı.

Son olarak, 2005’de 14 kişinin Türkiye’de başlattığı fiili din dersinin zorunlu olmasına karşı yargı mücadelesi, 2011’de AİHM’e taşındı. Mahkeme 16 Eylül 2014’de, bir önceki kararını tekrarladı. Türkiye’nin ailelerin dini ve felsefi inançlarını açıklamak zorunda bırakılmadıkları bir muafiyet sistemi gibi, sorunun giderilmesi amaçlı imkanları ortaya koymak zorunda olduğuna hakimler oybirliğiyle karar verdiler. Türkiye AİHM’in üst merciine yukarıdaki iki riyakar savunma gerekçesine sarılıp itiraz edecek. Herhalde bu resmi sahtekarlığın sonsuza kadar devam edeceğine inanıyor hükümet ve devlet yönetimi.

Ama yeni Türkiye’de bazı şeyler de değişiyor. Örneğin, AİHM’e Türkiye’nin sunacağı hukuki savunmadan farklı olarak hem cumhurbaşkanı hem başbakan, artık üçüncü bir gerekçeyi de Türkiye kamuoyuna yönelik olarak dile getirmeye başladılar. Cumhurbaşkanı, bu fiili din dersinin zorunlu olmasının matematik ve fizik derslerinin zorunlu olmasıyla eşdeğer olduğunu ilan etti. Bugüne kadar böyle bir gerekçeyle karşılaşmamıştık. En azından yeni olduğu şüphesiz. Bu yeni gerekçenin ne anlama geldiğini açıklamak Davutoğlu’na düştü. Bu dersin Türkiye için elzem olduğunu ilan etti. Ve bunu doğruluğu bütünüyle kendinden menkul bir iddianın arkasına sığınarak yaptı. “Avrupa’daki uygulamaları göz ardı edip, Türkiye’de bunu dini baskı aracı gibi yansıtma çabalarını kabul etmemiz mümkün değil”, dedi. Açıkça görülüyor ki hükümetin AİHM kararını uygulamaya niyeti yok.

Görünen o ki, AKP hükümeti, aynı %10 barajı gibi, 8 yıl boyunca zorunlu okutulan fiili din derslerini, uygulamayı kendisi başlatmamış olsa da, canla başla savunmaya devam edecek. Sadece Alevilerin değil, nüfusunda İslam yazmakla beraber inancı agnostik, yaradancı, ateist olan ailelerin çocuklarını Sünni din öğretisi ağırlıklı bu derslerden muaf tutma hakkını hükümet “milli irade” adına çiğnemeye devam edecek.

Siyasal iktidarların temel insan haklarını çiğneme konusunda ısrar ettikleri noktada, demokrasi ilkeleri sivil itaatsizliği meşru kabul eder. Bir kuralın yasal olması, onun temel hakları ihlal etmediği anlamına gelmez. Bir yasa şerir de olabilir. Ve şerir, yani kötülüğe yol açan, fesatçı bir yasa karşısında, şiddet yöntemlerine başvurmadan direnmek, sivil itaatsizlik yöntemlerine başvurmak meşrudur.

Alevi dernekleri aileleri, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi yanında, birçok okulda “zorunlu seçmeli” konumunda olan Hz. Muhammed’in Hayatı başlıklı dersi de boykot etmeye başlamaya çağırıyorlar. Bu bir sivil itaatsizlik hareketidir ve meşrudur çünkü bu dersleri fiilen ya da yasal olarak zorunlu kılan yasa ve uygulamalar demokrasi açısından şerirdir.

Türkiye’de bugün egemen gücün savunduğu ve temel hakları ihlal eden ve toplumsal barışı tehdit eden iki şerir uygulama var. Birincisi zorunlu olan ya da fiili zorunlu kılınan, farklı isimler arkasına gizlenen din dersleri, diğeri ise Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dilinin aynı zamanda bütün Müslüman yurttaşların yegane anadili olduğunu ilan edilmesi ve bunun dışındaki uygulamaların yasaklanmasıdır.

Bu şerir yasa ve uygulamalara karşı sivil itaatsizlik girişimleri başlatmak, sadece Aleviler veya sadece Kürtlerin değil, otoriter cumhuriyet uygulamalarına karşı demokratik laikliği savunan tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının görevidir.

03 10 2014 / Radikal

Sonrası Şattül-Arab, sonrası sur borusu, sonrası kızılca kıyamet

AHMET BAKIR

Ağır savaşlardan çıktık, her yanımız yara bere.
Dostluk meydan muharebesiydi, yolculuklardı, yoldaşlıklardı, bizi bırakıp, uzaklara, çok uzaklara gidenlerdi, yıldızları aralayıp bize hüzünle bakanlardı aldığımız ağır yenilgilerin nedeni.
Yaralarımıza bazen bulut sardık, (acılara iyi gelirmiş, öyle demişlerdi), bazen gölgesiz bir yalnızlık.
Bazen umuda adını vermiş bir anka kuşunun kanatlarını sardık, bazen bir destandan sızan hüzün tadını.
Bazen yaralarımızın yerini karıştırdık.
Kanayan yüreğimizken , gözlerimize tuttuk teberikleri, kırklara yakılmış tütsüleri.
Şimdilerde kurumuş olan mahalle çeşmelerinde, yıkarken ağıtlarımızı akıp giden
hecelerimizdi, anlayamadık.
Çocuktuk, düşlerimize değecek o kurşuni darbelerin, hızla iyileşeceğini, izi bile kalmayacağını düşünmüştük.
Öyle olmadı, kadim bir yara gibi kanayıp durdu tırnaklarımızın arasına gizlenmiş o derin hatıralar.
Bazen Filistinli kolu kopmuş, küçük Büteyra’nın bezden bebeği düşüyor aklımıza, bazen Êzidi bir kız çocuğu olan 9 yaşındaki Rûdaw’ın cariye olarak bir şeyhe satılmasının gözlerimizi kızartacak kadar yağmura boğulmasını susturamıyoruz.
Olmuyor, ne eylesek olmuyor!
“Cihat” denen o kanlı kelime varsa bu coğrafyada ve dinden çıkanlara uygulanacaksa, kendinden başkasını bu çerçeveye oturtup kendini haklı çıkarmak o kadar kolay ki, dilediğini bu nedenle öldürmek mümkün.
Yetmezmiş gibi, bir eski kasabada bıraktığımız o çocukluk yaralarımız!
Yetmezmiş gibi, çağın yangını o derin sevgisizlikler, kör kuyulardan yeniden gün yüzüne çıkarılmış mezhep şovenizmi!
Kızarmış bir çıban gibi içimizi acıtan akşamüstü hüzünleri yetmezmiş gibi!
Yetmezmiş gibi Kerbela’dan beri bizi saran o çöl yangını!
Bir gecede bölüyor uykumuzu Êzidi bir çığlık.
Alevi pirleri, uykusuz gecelerin sabahında dönerek taliplerine, “Bu acı bize ait, bu acı kan rengi bir Kerbeladır cem olun”
Dünyanın sonsuz barışını semahların sırrına taşıyan Aleviler bu çığlığı cem eylediler.
Kerbela kıyımına komşu eylediler!
Öyle ya: Çocuk katliamının, susuz bırakarak damarların kurumasının mucitleri yeni Yezid’ler , dünyaya utancı yeniden taşıdılar.
Acı insanlığın acısı ise en çok Aleviler düşürür yüreklerinin kıvrımına bu acıyı.
Gidip oturuyoruz Galatasaray meydanına usulca.
Tepeden tırnağa acı bir çığlık!
Tepeden tırnağa bir Êzidi duası oluyor suskunluğumuz.
Güvercinler yanaşıyor kıyılarımıza.
Öyle masum ki, “Melek-i Tavus’ta böyle mi acaba?” diye geçiriyoruz aklımızdan!
Sonrası uzun bir suskunluk!
Sonrası Şattülarab, sonrası İsrafil’in çaldığı sur borusu ve sonrası kızılca kıyamet!

Sıradanlaşmış faşizm, kanıksatılmış ayrımcılık CEMO DOĞAN

Gündelik hayata sinmiş, otobüste, dolmuşta, sokakta her an karşılaştığımız, katliamlara varan sonuçlarını sıklıkla yaşadığımız bir sıradanlıktan bahs açmak istiyorum. Baskıyı, şiddeti, ırkçılığı ve ayrımcılığı dıştalayıp, herkesin eşit olduğu bir dünya özlemini dile getiren bir çok insanın, ‘ayrı’ -‘ öteki’ ile karşılaştıklarında, önyargılarla beslenmiş ilkel ayrımcı yanları birden çıkıverir ortalığa. Bu günlük hayatın içerisinde sıradanlaşmış, normalleşmiş faşizan durumun çeşitli ‘tahrik’lerle kitlesel hale getirilmesi, toplumda en dehşet verici kıyımların, akıl almaz saldırıların yaşanmasını sağlar.

Nazi faşizmi üzerine yapılmış, Sovyet sinemacı Mikhail Romm’n kült belgesel filmi Sıradan Faşizm’de kıyımın dehşet verici kareleri gösterildikten sonra Hitlerin karşısında sıralanmış binlerce insan coşku ve inançla führeri selamlarken anlatıcı: “Bunlar da insandı, öyle sanıyorlardı…” der ve devam eder, “Birey bir hiçti, yüz binler, milyonlar bir şey ifade ediyorlardı…” dolayısıyla kitleselleşmiş, sıradanlaşmış faşizmin iktidara gelişi “demokratik”tir de…

Katliamlar ülkesi yurdiamızda bugün iktidarların ‘antidemokratik’ olarak yönetime geldiklerini kimse söyleyemez? Bir çok konuda ‘hassas’ olan yurttaşlarımızın sokakta bir ramazan günü ‘oruç yedi’ diye ‘diğer’ine saldırmasının ‘normal’, siyasal tercihi ‘başka’ olanın linç edilmesinin meşru olduğu, her türlü ilkel milliyetçiliğin ‘vatanseverlik’ sayıldığı yaşam alanımızda, faşizan yönetimleri ve iktidarları kanıksadığımız da su götürmez bir gerçeklik olarak karşımızda durmakta.

Halen kalbimizde yanan bir ateşle toplumsal hafızamızı zorlayan Sivas Madımak Oteli katliamı bu sıradanlaşmış faşizmin en dehşet örneklerinden biridir; Gazi, Maraş, Çorum’da karşımıza çıkan ‘tahrik’ sonucu harekete geçirilmiş kitlelerin ‘vatan, millet ve din’ agümanlarıyla ‘diğerleri’ni katlettikleri tarihin sayfalarına çekilmiş bir başka kara, kalın çizgi…

Örneklerinde olduğu gibi ‘derin güçler’in yönlendirdiği 2 Temmuz kıyımı yine 1993gizli darbesinin parçalarından biri. Aziz Nesin’in şeytan ayetleri kitabını Türkçeye çevirmesi, Madımak Oteli’nde Kur-an’ın yakılacağı gibi söylentilerle ‘hassasiyet’i arttırılmış “öfkeli kalabalık” 7 saat sürecek bir saldırı sonucu insanlığı yaktı. Bir kaçgün evvel dağıtılan bildirilerde şunlar yazıyordu:
“İslâm’ın peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.
Gün; müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. İman edenler, Allah yolunda savaşırlar.” Ve sonuç; “Allah’ım bu senin cehennem ateşin” ”diye haykıran insanlar.

Acılar hiç zamanaşımına uğrar mı?
Yakılan Aleviler, feryad dahi edemediler. Haykıramadılar acılarını. Gizli gizli ağladılar evlerinin köşelerinde. Saatler boyu ne kentten ne kent dışından kimse yardıma gelmedi. Olay yerine ulaşan asker “asker bosna ya” sloganları ile geri döndü. Kıyım sırasında laiklik ve Cumhuriyet karşıtı, Hizbullah ve şeriat yanlısı sloganlar atılmış ve yakılanların ortak kimliği ‘Alevilik’ bu karşıtlığın ‘garanti’si olarak yeni rollerine zorlanmışlardı… Sivas katliamı davası sonrasında yapılan yargılamada failler başka bir suçtan yargılandı. Davanın üstü baştan sona bir aldatmacayla kapatıldı ve zamanaşımına uğratıldı. 13 mart 2012 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ‘milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun.” diyerek bu insanlık suçunun, bu devlet cinayetinin, sıradanlaşmış faşizmin üzerine su serpiverdi…

Aklımızda Kalanlar
*”Olay münferittir. Ağır tahrik var. Halk galeyana gelmiştir. Paniğe gerek yok. Devlet bu tür olaylarla aşınmaz” Süleyman Demirel
*”Askeri bu işe bulaştırmadık.” Erdal İnönü:
*”Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir biçimde zarar gelmemiştir.” Tansu Çiller

Sonuç: Günlük hayatın sıradanlığında erimiş fazşizanlığımızı karşımıza alıp sormalı; “Neden provoke oldum?”, “Biz nasıl insanız?” Demokrasi mücadelesi verenler Sivas’ı unutmayacak ve bu yangın insanlığın vicdanında hesabı sorulana kadar harlanmaya devam edecek…

Eğitim bilimsel olmaktan çıkıyor

Gaziantep Alevi Kültür Derneği Başkanı Yılmaz Demirdelen, ortaöğretime başörtüsü serbestliğinin getirilmesi ve din kültürü ahlak bilgisi dersinin zorunlu olarak verilmesini eleştirdi. Demirdelen, eğitimin git gide bilimsellikten uzak bir hal aldığını söyledi.

Gaziantep Alevi Kültür Derneği Şubesi Başkanı Avukat Yılmaz Demirdelen 12 Eylül’ün getirdiği zorunlu din dersinin AKP hükümetiyle birlikte devam ettiğini belirterek, “Her yıl değişen eğitim sistemiyle bilimsel, çağdaş eğitimden uzaklaşarak eğitim dinselleştirmeye çalışılmaktadır” dedi.

Ortaöğretime başörtüsü serbestliğinin getirilmesini eleştiren Demirdelen, bunun özgürlük adı altında ideolojik bir dayatma olduğunu belirtti. Demirdelen, “Eğitimin o kadar sorunu var ki, yöneticilerin kalkıp başörtüsü ile uğraşması akıl alacak bir uygulama değil. Sınıflar tıklım tıklım öğrenci dolu, bu bir problemdir. Atanamayan öğretmenler bir problemdir. Öğretmen açığı bir problemdir. Siz bu problemleri bir kenara itip başörtüsü ile uğraşırsanız bunun adı problemleri görmezlikten gelip ideolojilerinizi yaşatmaktan başka bir şey olamaz” diye konuştu.

Bekir ŞAHİN – evrensel

İŞİD günümüzün hizbulkontrasıdır

ALİ ÖZCAN

Ülkenin en karanlık yıları olan 1990 ile 2000 yılları arasında devlet tarafından kurdurulmuş, 2000’den fazla Kürt yurtseveri, aydın ve din adamını öldüren paramiliter bir örgüttü Hizbullah.

Ajandasında ise radikal sunni bir şeriat getirmek olan bu kanlı örgütün niyeti , başta Aleviler olmak üzere bütün sunni olmayan toplumları haritadan silmekti.

Bu niyet aslında devletin niyetiyle de örtüşüyordu. Dersim’den başlayarak, Maraş, Sivas ve buna benzer Alevi kıyımlarını düşünürsek, devletle Hizbullah arasındaki niyet kardeşliğini anlamak zor değil aslında.

Bu nedenle devlet silah ve para ile finanse etti Hizbullahı.

Alan hakimiyeti amacıyla kendisinin dışında her kesimden insanı ya domuz bağıyla ya da arkadan usulca yaklaşıp kafalarına sıkarak katleden bu kanlı örgüt için sadece kendileri müslümandı geri kalanlar ise yok edilmesi gereken “kafirlerdi”.

Vedat Aydın, gecenin bir yerinde evinden alınıp öldürülmesi üzerine bile devlet “Hizbullah diye bir örgüt yoktur” diyerek kendi paramiliter örgütünü ısrarla gizliyordu.
Bu kol kanat germe durumu daha çok Kürt özgürlük hareketini boğmak, Kürtleri mücadeleden alıkoymak içindi.

Ne varki; Hizbullah, gerek ideolojik duruşu, gerekse de kendisine taban yaratmak aamacıyla, yelpazenin bir yanında bulunan Uğur Mumcu’yu arabasına bomba koyarak, diğer yanda ise müslüman yazar olan Gonca Kuriş’i domuz bağıyla bağlayıp öldürdü.

Ancak devlet bunları sorun yapmadı.

Öyle ki “Hizbulkontra” da denen bu örgüt, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan’ı çok planlı bir eylemle öldürmesine karşın devlet, hedef şaşırtmak için değişik örgütlere işaret etmekte sakınca görmedi.

Kürtlerle mücadele etmek üzerine kurulmuş Hizbullah örgütünün tek koşulu Şeriat hükümlerini bu coğrafyaya hakim kılmaktı ve devlet bu koşulu Kürtlere zarar vermek uğruna kabul etti.

Bu tüyler ürperten cinayetleri işleyen örgüt, devlete yönelince ve daha da önemlisi devlete, “MİT- Hizbullah ilişkisini deşifre edeceğini” söyleyince, devletin etekleri tutuştu ve bir gecede bu kanlı örgüt bitirildi.

Kısacası devlet; inançları ve duyguları kendi çıkarları için kullandı. Diğer yandan ise, şeriat heveslileri de devleti kullanarak iktidar olmaya niyetlendi. Ne varki bu alışverişte kazanan devlet oldu. Şeriat heveslilerini çok iyi kullandı.

O kanlı yıllarda ülkenin içinde yaşanan bu al-ver oyunundaki pozisyonuyla Hizbulkontra’ya gözatınca, bugünün ortadoğusunu kana bulayan ve sunni şeriat iddiasıyla Alevilere, Ezidiler, Kürtlere ve Türkmenlere yönelen IŞİD’i anlamak daha kolay olmakta.

Kendi dinamiğiyle kurulmamış ve efendileri Emperyalistlerin ve Ortadoğuda sunni eksenli bir coğrafya yaratmak isteyen Türkiyenin, Suudilerin ve Katarın tanklarla ve ağır silahlarla donattığı bu eli kanlı örgüt Hizbulkontra gibi esas işinin Kürtlerle mücadele etmek olduğunu düşününce tarihin tekkerrür ettiğini görüyoruz.

Bir De-ja-vu yaşanıyor sanki.

Yine insanın aklının alamadığı vahşi yöntemler, yine efendilerinin silahları ve yine şeriat hevesleri.

Ne var ki; IŞİD’in kendi ajandası, çıkarları ve politik hesapları var.Gerek Amerikan’ın Afgan mücahit gruplarıyla gerekse Türkiye’nin Hizbullah’la kurduğu ilişkide görüldüğü üzere IŞİD’de kontrolden çıkarak silahlarını sponsorlarına da yöneltti.

Ve efendileri de bu maşa örgütü bitirmek için son kullanma tarihini bekliyorlar.

Ne varki Hizbullah- Devlet alışverişinde nasıl ki efendiler karlı çıktı. Bu oyunda da efendiler karlı çıkacaktır.

Olan Kürt halkına, Ortadoğunun mazlum halklarına, Alevilere, Ezidilere ve Hıristiyanlara olacaktır.

Ama tek farkla; artık ötekiler yanyana, Aleviler, emekçiler, sosyalistler sınırda Kobani özelinde, her inancın özgürce yaşadığı Rojavanın yönelecek IŞİD saldırılarına karşı tetikte.

Yenilen IŞİD ve efendileri olacaktır.

Bu böyle biline.

Aleviler 12 dergahtan Ankara’ya yürüyor

Zorunlu din dersine karşı 12 Ekim’de miting düzenlenecek

Alevilerin eğitimdeki hak ihlallerine ve zorunlu din dersine karşı Ankara yürüyüşü 16. gününde devam ediyor. Yürüyüş kapsamında Alevilerin inanç merkezi olan Hacı Bektaş-ı Veli dergahından yola çıkıldı. “Çocuklarımızın ve inancımızın geleceği için yürüyoruz” diyen Aleviler, 12 Ekim’de Sıhhiye Meydanı’nda büyük bir miting düzenleyecek.

Nevşehir’in Hacı Bektaş ilçesine giden Aleviler, sabah saatlerinde Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Derneği Genel Merkezi’nde biraraya geldi. Zorunlu din dersine karşı Hacı Bektaş Müzesi önünden belediye meydanına kadar Hünkar Hacı Bektaşi Veli Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Dernekleri ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı yöneticileri tarafından yürüyüş düzenlendi.

Yürüyüşün ardından Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Sekreteri Sadık Özsoy tarafından yapılan basın açıklamasında, Aleviler taleplerini anlattı.

Alevilerin eşit yurttaşlıktan başka bir şey istemediğini belirten Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı Müslüm Doğan da, “Bu Cumhuriyet laik demokratik bir cumhuriyete dönüşümünü tamamlayana kadar mücadelemize devam edeceğiz” dedi.

ABF Genel Sekreteri Recai Aksu ise yaptığı konuşmasında düşünce ve inanç özgürlüğü noktasında değerlendirmeler yapılması gerektiğini söyledi. Aksu, “Siz Avrupa Birliğine girmek istiyorsanız insanlara zorla bir inancı, bir felsefeyi dayatamazsınız” şeklinde konuştu.

Yapılan konuşmaların ardından Aleviler, Bektaşi dedeleri öncülüğünde Ankara’ya doğru yola çıktılar.

Ankara yürüyüşüne Amasya Hamdullah Çelebi’den ve Merzifon Piri Baba Ocağı’ndan da Aleviler katıldı. Yürüyüşe katılan Hasan Güvenç, TV10’a yaptığı açıklamada Çorum’a ulaştıklarını söyledi.

Dersim Düzgün Baba türbesinden, Kırklareli Topçu Baba’dan, İzmir Hamza Baba ve Antalya Abdal Musa’dan, Adıyaman’dan, Adana Çoban Dede ve Antakya Şıh Hızır Baba’dan, Sivas Pir Sultan ve İstanbul Karaağaç Tekkesi’nden yola çıkan Alevi pirleri de yürüyüşlerini sürdürüyor. İstanbul’dan Ankara’ya yürüyen grubun içinde bulunan Sevim Yalıncakoğlu, TV10’a yaptığı açıklamada Gölyaka’ya bağlı Yunusefendi köyünde Alevi dedesinin evinde kaldıklarını belirtti.

Ankara yürüyüşünde Afyon Sandıklı’ya ulaşan grubun içinde bulunan Ali Pakkan, TV10’a yaptığı açıklamada , tüm zorluklara rağmen Ankara’ya yürümekte kararlı olduklarını ifade etti.
Bu arada, Eskişehir Sucuyetin Veli’den 4 Ekim, Kırıkkale Hasan Dede Dergâhı’ndan ise 9 Ekim’de Ankara’ya yürüyüş başlatılacak.

Alevilerden asimile eden eğitime karşı mücadele çağrısı

AKP iktidarı tarafından dayatılan zorunlu din dersleri uygulamasına tepki gösteren İzmir’deki Alevi derneklerinin temsilcileri, eğitimde dayatmacı ve tekçi zihniyetlere karşı mücadele etme çağrısı yaptı. İzmir Demokratik Alevi Derneği Sözcüsü Süleyman Deprem, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana Aleviler üzerinde Türk İslam sentezi zihniyetinden kaynaklanan bir asimilasyon, imha ve inkâr politikasının mevcut olduğunu belirtirken, Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç da, son dönemde AKP iktidarının eğitim alanına yönelik saldırılarını yoğun şekilde sürdürdüğünü söyledi.

Okulların açılmasıyla birlikte tekrar gündeme gelen zorunlu ve seçmeli din dersine karşı İzmir’de bulunan Alevi dernekleri mücadele çağrısı yıptı. AİHM’in Türkiye’nin bir an evvel dini eğitiminde, ailelere, inançlarını belirtmeye zorlanmadan seçme hakkının verilmesi yönünde düzeltme yapılmasını istemesi kararına rağmen, AKP Hükümeti’nin bu uygulamadaki ısrarına karşı çıkan Alevi dernekleri temsilcileri ve eğitimciler, devletin eğitim üzerinden uygulamaya koyduğu asimilasyon politikalarına tepki gösterdi. İzmir Demokratik Alevi Derneği Sözcüsü Süleyman Deprem, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana Aleviler üzerinde Türk İslam sentezi zihniyetinden kaynaklanan bir asimilasyon, imha ve inkâr politikasının mevcut olduğunu söyledi. Tüm ötekileştirilenler üzerinde uygulanan bu politikaların adının Cumhuriyet olmasına dikkat çeken Deprem, “İmha ve inkâr tüm inançların, ulusların ve ulusal azınlıkların üzerinde acımasızca uygulanırken bunun adı cumhuriyet olamaz” dedi.

‘AKP Kürt özgürlük hareketini yıpratmak istiyor’

Devletlerin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne aykırı bir şekilde bireylerin inancını belirlemeye çalışması sonucu bugün Ortadoğu’da IŞİD adı verilen katil çete örgütü yaratıldığını söyleyen Deprem, Ebu Suud’un fetvalarını kutsayarak konuşmalarına başlayan AKP iktidarının da bunda parmağı olduğunu vurguladı. Deprem, “AKP iktidarı bir Ortadoğu’da gelişen Kürt özgürlük hareketinin yıpratılması ve Ortadoğu’da Alevileri Sünnileştirme politikası üzerine kurulu gizli emelleri doğrultusunda hareket etmektedir” dedi.

‘AKP demokrasisini tanımıyoruz’

Bugün Türkiye’de AKP iktidarı tarafından dayatılan Türk İslam sentezinin eğitim sisteminde zorunlu din dersleriyle karşılığını bulduğunu söyleyen Deprem, gayrimüslümlerin ve Alevilerin çocuklarını Sünnileştirilmeye çalışıldığını belirtti. Bu dayatmaları kabul etmeyeceklerini vurgulayan Deprem, “Zorunlu din dersleri tamamen erkanın Alevileri ve Müslüman olmayan diğer dinsel azınlıkları zorla İslamlaştırma politikasıdır. Bu bize 12 Eylül ile dayatılmıştır. AKP 35 yıllık 12 Eylül yasalarını kaldırmadığı halde kendini demokrat olarak nitelendiriyorsa biz böyle bir demokrasiyi tanımıyoruz” diye konuştu. Ayrıca Alevilerin kendi değerlerine sahip çıkmadığı sürece binlerce yıldır yaşanan imha hareketleriyle yine karşılaşacağını belirten Deprem, Alevi toplumunu tüm dayatmacı ve tekçi zihniyetlere karşı mücadele etmeye çağırdı.

‘Tek dil tek din tek devlet anlayışından geri adım atılmalıdır’

Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç da, son dönemde AKP iktidarının eğitim alanına yönelik saldırılarını yoğun şekilde sürdürdüğünün altını çizerek, ırkçı, Türk İslam sentezini öne çıkaran kendi siyasal anlayışını alana yaymaya çalışan bir duruş sergilediğini söyledi. Son dönemde TEOG uygulamasıyla 40 bin öğrencinin istemediği halde İmam Hatiplere zorunlu olarak kaydedildiğine dikkat çeken Kılıç, “Bu ülkede gayrimüslim de vardır alevi de vardır var olmaya da devam edecektir. Siyasal iktidar gayri müslim ve alevi çocuklara İmam Hatipleri dayatıyor. Kendi düşündüğü doğrultuda kendi istediği çizgide kendi istediği tarikatta, mezhepte bir eğitim dayatamaz” dedi.

‘Tekçi iktidar anadilde eğitim hakkını da gast ediyor’

Siyasal iktidarın tekçi politikalarıyla son dönemde anadilde eğitim hakkını da gasp ettiğini belirten Kılıç, yurttaşların anadilde eğitim görmelerinin insani bir hak olduğunu ifade etti. Siyasal iktidarın tekçi politikalarından bir an önce vazgeçmesi gerektiğini söyleyen Kılıç, son olarak şöyle konuştu: Bu ülkede farklılıklar vardır. Anadili Kürtçe olan, Çerkesçe olanlar, Lazca olanlar vardır. Bu anlamda yurttaşlarının anadiliyle kendilerinin ifade etmesi ve eğitim görmesi haktır. Yine laiklik kapsamında düşünüldüğünde 20 milyonun üzerinde alevi yurttaşın yaşamını yaşam şeklini yaşam felsefesinin gerektirdiği şekilde yaşaması insani bir haktır. Siyasal iktidar tek dil tek din tek devlet anlayışından bir an önce geri adım atmalıdır.

Alevi Pirlerinden Kobani’ye destek çağrısı

Taksim’de bir basın açıklaması yapıldı

Alevi Pirleri, Kobani ve Şengal’de yaşananlara dikkat çekmek için Taksim’de bir araya geldi. Pirler, IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırılarına ve bu saldırılara karşı hükümet tarafından Meclis’e sunulan savaş tezkeresine ilişkin Divriği Kültür Derneği binasında basın toplantısı düzenledi.

Toplantıya Ağuçan Ocağından Pir Aziz Güler, Pir Aziz Elmas, İbrahim Erdoğan; Sinemilli Ocağından Ali Gül Soysüren, Mehmet Yüksel; Kureyşan Ocağından ise Zeki Görgü katıldı. Alevi Kurum temsilcilerinden Servet Demir ve Necdet Saraç’ın yanı sıra 78’liler Derneği Başkanı Celalettin Can ile tarihçi-yazar Namık Dinç ve Erdoğan Aydın da toplantıda yer aldı. Toplantının yapıldığı salona “Zulme karşı ya xızır”, “Savaş tezkeresine hayır!” yazılı pankartlar asıldı.

Pirlerin ana gündemi, Alevi Pirleri olarak IŞİD zulmüne karşı nasıl bir tavır belirleneceğinin değerlendirilmesi oldu.

‘Bu tezkere işgal tezkeresidir’

Toplantının açılış konuşmasını yapan ÖDAD Başkanı İmam Balsever, Kobanê halkı ile dayanışmak amacıyla gittikleri Suruç sınırında temas ve gözlemlerde bulunduklarını aktardı. IŞİD ve AKP işbirliğiyle Kobanê’de katliamların yapıldığını söyleyen Balsever, Meclis’te görüşülen savaş tezkeresini de eleştirdi. Balsever, ” Bu tezkere işgal tezkeresidir” diyerek tezkereye, “hayır” dediklerini ifade etti. Balsever’in konuşmasının ardından söz alan Sinemili Ocağı dedelerinden Ali Soysüren, Rojava’da Medine Kardeşlik Sözleşmesi’nin hayata geçirildiğini ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu emperyalist devletlerin buna karşı olduğunu dile getirdi. Soysüren, Alevilere bu politikaya ve katliamlara karşı olması gerektiği ve Kobanê halkının yanında yer alması gerektiği çağrısından bulundu. Kobanê’de yapılan katliamların IŞİD ve AKP politikası ve bunun da “muaviye politikası” olduğuna dikkat çeken Alevi dedelerinden Zeki Göngü de katliamlara karşı Alevilerin ses çıkarması çağrısında bulundu. “AKP ve IŞİD’in amacı Rojava ve Suriye’yi ele geçirmektir” diyen Göngü, Alevilerin bu katliamlara ses çıkarmaması halinde sıranın kendilerine da gelebileceğini söyledi.

Özgür Demokratik Alevi Derneği’nin çağrısıyla bir araya gelen Alevi pirleri, toplantıda Şengal ve Kobani’de yaşananların yanı sıra hükümetin çıkardığı tezkereye de dikkat çektiler.