Ana Sayfa Blog Sayfa 6383

Ethem vuruldu, kardeşi yargılanıyor

“Polis araba derdinde biz can derdindeyiz”

Ethem Sarısülük’ün ölümüne ilişkin davanın 2’nci duruşması sonrasında çıkan olaylarla ilgili olarak açılan dava başladı. Sanıklar arasında yer alan Ethem Sarısülük’ün kardeşi İkrar Sarısülük, şikâyetçi sıfatıyla duruşmaya katılan ve olaylar sırasında arabası zarar gören polis memuruna, “Biz can derdindeyiz sen araba derdindesin” diye tepki gösterdi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı İdari İşler Müdürlüğü’nün şikâyeti üzerine, aralarında Ethem Sarısülük’ün kardeşleri Cem ve İkrar Sarısülük’ün de bulunduğu 23 kişi hakkında ‘2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına Aykırılık’, ‘ Kamu Görevlilerine Direnme ve Kamu Malına Zarar Verme’ suçlamasıyla dava açılmıştı.

Asliye Ceza Mahkemesinde görülen Duruşmaya katılan İkrar Sarısülük, ailesiyle adliyeden ayrılırken bir grup polisin kendilerine hakaretlerde bulunduğunu öne sürerek, “Üzerimize gaz bombası atıldı. Olayın etkisiyle hedef gözetmeksizin boşluğa doğru taş attım. Adliyenin camlarının kırılması ile bir ilgim yok” dedi.

Olay günü adliye önünde trafik polisi olarak görev yapan Mustafa Duran ise şikâyetçi olarak duruşmaya katıldı. Duran’ın, göstericilerin aracına zarar verdiğini belirtmesi üzerine İkrar Sarısülük, “Biz can derdindeyiz sen mal derdindesin, bir de iftira atıyorsun” diyerek tepki gösterdi. Mahkeme, duruşmaya gelmeyen şikâyetçilerin zorla getirilmesine karar vererek duruşmayı erteledi.

Kızılbaş gerilla gücü Kobane’de savaşıyor

YPG güçlerine bağlı ”KIZILBAŞ YPG” gerilla gücü Kobane’de IŞİD terör örgütüne karşı ön saflarda savaşıyor.

Suriye’de yaşayan Alevi inancına bağlı Araplardan oluşan ”Kızılbaş YPG”IŞİD terör örgütüne karşı Kobanê’de.

Ortaya çıktığı günden itibaren ilk olarak Alevilere yönelen ve binlerce Aleviyi katleden IŞİD’e karşı KIZILBAŞ YPG  Kobane savunmasında aktif rol aldı..

Yoğunlaşan IŞİD terörüne karşı kızılbaş gerilla gücüne katılımların ise  hergün arttığı belirtildi.

Kızılbaş YPG gücü, Türkiye ve Avrupa’da yaşayan Alevi-Kızılbaş Kürt, Arap ve Türk halkına, Kobane’ye sahip çıkmalarını ve IŞİD terör örgütüne karşı örgütlenmeleri çağrısında bulundu.

netewnews

Avusturya”da Aleviler için 5 gün resmi dini bayram ilan ediliyor

Avusturya hükümeti tarafından hazırlanan yeni İslam Yasası ile ülkede Hızır Orucu, Nevruz Bayramı, Kurban Bayramı, Aşure günü ve Gadir-i Hum Bayramı (Alevi inancına göre Hazreti Muhammed’in Hazreti Ali’yi kendisine halef ilan ettiği gün) resmi dini tatil ilan edildi.

Avusturya hükümeti tarafından hazırlanan yeni İslam Yasası ile ülkede Hızır Orucu, Nevruz Bayramı, Kurban Bayramı, Aşure günü ve Gadir-i Hum Bayramı (Alevi inancına göre Hazreti Muhammed’in Hazreti Ali’yi kendisine halef ilan ettiği gün) resmi dini tatil ilan edildi.

Ülkedeki resmi inanç kurumu olan Avusturya Alevi İslam Cemaati’nin de katkı yaptığı yeni yasa taslağı hukuki incelenmesinin tamamlanmasının ardından mecliste oylanarak yeni yılda yürürlüğe girecek.

Yasada İslam Cemaati’nin dini bayramları olarak Ramazan ve Kurban bayramlarının yanı sıra Aşure Günü de dini bayram olarak ilan edildi. Yasa ülkede çalışan imamların maaşların yurtdışından ödenmesini yasaklarken dini öğretilerin Almanca olarak bakanlığa sunulması ve Avusturya Anayasası’na uygun olması öngörülüyor.

Şimdi de IŞİD’ci olduk!

ALİ KENANOĞLU

Başbakan Davutoğlu Hükümetin TBMM’ye sunduğu ve sınır dışına askeri operasyon ile ülkemize yabancı askeri güçlerin girmesine yönelik hazırlanan tezkereye ‘hayır’ diyenlerin IŞİD yanlısı olacağını ifade eden net cümleler kullandı.

Bu mantık bizim siyasetimizde farklı kesimler tarafından da oldukça sık kullanılan ve de kimileri tarafından karşılık bulan da bir mantık silsilesidir.

Türkiye’nin derdinin IŞİD olmadığı bilakis “Bak biz demiştik” diyerek IŞİD’in varlığından kaynaklı memnuniyetlerini de dile getirmeyi ihmal etmiyorlar.

Tezkerenin amacı varlığından memnuniyet duydukları ‘öfkeli çocuklara’ karşı bir mücadele yürütmek değil esas dertleri Esad ile Kürtlerdir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin korkulu rüyası özerk, özgür Rojava’dır.

Türkiye’nin korkusu yanı başlarında özgür, özerk bir yapının oluşmasını engellemektir. Çünkü Rojava’da Alevi kadınlar kanton başkanı olabiliyor ve kimse onlara affedersin Alevi(!) demiyor, çünkü Rojava özerk bölgesinde zorunlu olarak din dersleri ortak yaşam sözleşmesinde yer almıyor. Kimsenin ana dili yasaklanmıyor. Yanı başlarında halkların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir modelin, bunun da ötesi Kürtlerin özerk bir yapıya kavuşması T.C. Hükümeti için korkulu bir rüyadır. Onun için başından beri kin ve nefretle bakıp uzunca zamandır bekledikleri cuma namazını Şam’da kılmak için Esad yönetimi ve büyük bir hevesle IŞİD’i üzerlerine saldıkları Kürtleri bertaraf etmek için bu tezkereyi çıkartıyorlar.
***
Alevilerin Eğitim sistemindeki inkar ve asimilasyonlarına karşı Ankara yürüyüşü devam ediyor. AİHM’de kazandığımız davaları bir hukukçuymuş gibi asılsız ve mesnetsiz bir şekilde fütursuzca eleştiren Cumhurbaşkanı ve Hükümete boyun eğme niyetinde değiliz.

Din dersinin karşısına uyuşturucuyu ve IŞİD’i koyanların ve AİHM kararını uygulamayacaklarını beyan edenlerin hâlâ haktan hukuktan bahsetmesi komik bir durumdur.

Alevi kurumları bu tavırlar karşısında etkin bir mücadele yöntemi içerisinde olmak zorundadır. Alevi kurumları davasına sahip çıkıp AİHM kararını tanımayan T.C. Hükümetini Avrupa Konseyi ve bilumum Avrupa kamuoyuna şikayet etmelidirler.

Aleviler din derslerine karşı yapılan yürüyüşleri desteklemeli ve 12 Ekim’de Ankara’da yapılacak mitingi kitlesel hale dönüştürülmelidir.

Bütün bunların dışında din dersleri protestoları yaygınlaştırılmalı, okulların açıldığı hafta boyunca okul boykotu uygulanmalıdır. Her hafta bir cemevinde alternatif Alevilik dersleri verilmeli ve bu kamuoyu ile etkin bir şekilde paylaşılmalıdır.

Din dersleri başta olmak üzere işgal, inkar ve asimilasyonlara karşı sürekliliği olan eylemler yapılmalıdır. Bu eylemler sadece belirli merkezlerde değil Alevi kurumlarının bulunduğu tüm il ve ilçelerde oluşturulmalıdır.

Bu mücadelede önemli bir görev de Avrupa örgütlülüğümüze düşmektedir. Burayla eş zamanlı olarak AİHM ve Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği gibi kurum ve kuruluşların önünde etkin ve sürekliliği olan eylemler yapılmalıdır.

03 10 2014, evrensel

Kızlarda 9 yaş’ın hikmeti ve sefaleti

BASKIN ORAN

Davutoğlu, “öğrenciler kiliselere götürülüyor” derken, bunun sadece kilise okullarında geçerli olduğunu derste talebelerine öğreten bir hocanın kendisinin bilmemesi imkansız. Kendisini tanırım ve sevimli bulurum. Ama bundan sonra sevmediğim bir uluslararası ilişkiler profesörüyle tanışırsam intizar etmeyi düşünüyorum: “İnşallah RTE’nin başbakanı olursun”.

AİHM 16 Eylül’de oybirliğiyle, Türkiye’de din kültürü dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalı hükmünü verdi. Tabii ki bağlayıcı. Ama AKP galiba henüz bilmiyor. Bakın neler oluyor:

1) Başbakan Davutoğlu kararın hemen ertesi günü (17 Eylül) konuştu: “AİHM’nin nasıl farklı kararlar verdiği malum. Avrupa’da bazı ülkelerde öğrenciler kiliselere götürülüyor. Tek bir evrensel kriter olduğu ve Türkiye’nin de buna uyması gerektiği kanaati yanlıştır”

Keşke Davutoğlu uluslararası ilişkiler profesörlüğünden geliyor olmasaydı. Çünkü, “öğrenciler kiliselere götürülüyor” derken, bunun sadece kilise okullarında geçerli olduğunu derste talebelerine öğreten bir hocanın kendisinin bilmemesi imkansız. Kendisini tanırım ve sevimli bulurum. Ama bundan sonra sevmediğim bir uluslararası ilişkiler profesörüyle tanışırsam intizar etmeyi düşünüyorum: “İnşallah politikacı, başbakan, hatta RTE’nin başbakanı olursun”. Bilmiyorum bir intizar için fazla mı ağır olur.

2) Hükümet Sözcüsü B. Arınç’ın üç gün sonra söyledikleri Davutoğlu’dan epey farklı oldu: “Bu düşüncelere saygı duymamız ve AİHM kararına uymamız gerekir

3) Aynı gün (20 Eylül), Davutoğlu’na Havuz Medyası’ndan acil yardım yapıldı: Star’da ve Yeni Akit’te çıkan, “Avrupa’da sınıf geçmek için Hıristiyanlık dersi şart” başlıklı yazı ayıp. Bu kadar açık yalan da olmaz. AİHM’ye imzayı inkar yetmiyor, bir de kendi Müslüman seçmenlerini aldatarak tahrik gerekiyor. Seçmen diyecek ki, “Vay! Durum böyleyken gavurun mahkemesi bize nasıl karışır!”

4) Arınç 22 Eylül günü, ortaöğretim kurumlarında öğrencilerin başörtüsü takabileceklerini duyurdu. Ortalık karıştı. Başörtüsü serbestisinin liseleri mi yoksa ortaokulları da mı kapsayacağı tartışılmaya başlandı.

MECELLE UYGULAMAYA KONUYOR

5) En iyi müdafaa, hücum imiş. Ertesi gün (23 Eylül) ME Bakanı Nabi Avcı serbestiyi ilkokullara indirdi: “Öğrenci ve öğrenci velilerinden gelen yoğun talep üzerine, 5. sınıf itibariyle isteyen öğrenciler bu uygulamadan yararlanabilir, başörtüsü takabilir“.

Bu beklenmedik açıklamayı bazıları, AKP’nin niye 4+4+4 formülü diye tutturduğunun izahı olarak yorumlarken, 25 Eylül günlü Cumhuriyet’te Orhan Erinç zihin açıcı bir şey yazdı:

“MEB’nin türban sınırlamasını 9 yaşına indirgemesi, Mecelle’nin 986’ncı maddesini de yürürlüğe sokmuş oldu. Madde, günümüz Türkçesiyle şöyle diyor: ‘Buluğ yaşının başlangıcı erkekte tam 12, kızda tam 9, sonu ise ikisinde de 15 yaşıdır.” Buraya birkaç şey eklemeli.

Birincisi, bu dinsel hüküm Hz. Muhammet’in Hz. Aişe’yi 9 yaşındayken almasının da kökeni. Hadislere göre, Aişe 6 yaşındayken 50 yaşındaki Hz. Muhammed’le nişanlanmış, ama 9 yaşında evlenmiş; Wikipedia bu hadislerin dipnotlarını altı İslam kaynağına dayanarak vermekte. Bu arada, Aişe’nin yaşının ilk âdet gördüğünden itibaren sayılmaya başlandığını söyleyenler de var.

Diyelim ki, sıcak iklimli Arabistan’da kızların 9 yaşında âdet görmesi (ve bunun Ortaçağ’daki sonuçları) normal. Ama merak ediyorum; çok daha kuzeyde olan Türkiye’de, büyüklerimizin çevresinde kız çocukları 9 yaşında mı âdet görüyor?

İkincisi, AKP’liler bunu “giyim-kuşam özgürlüğü” diye takdim ediyorlar ve içime fenalıklar geliyor. Çünkü “başı açık bulunur” ibaresi yerine şimdi “yüzü açık bulunur” deyip bir yandan başörtüsü serbest bırakılıyor, bir yandan da yasaklar genişletiliyor: “siyasi sembol içeren simge, şekil ve yazıların yer aldığı fular, bere, şapka, çanta ve benzeri materyalleri kullanamaz; saç boyama, vücuda dövme ve makyaj yapamaz, pirsing takamaz, bıyık ve sakal bırakamaz”, “AKP tipi” özgürlük anlayışı bu olsa gerek: Kendine özgür.

Üçüncüsü, değiştirilen madde şöyle bitiyor: “Okul öncesi eğitim kurumlarında ve ilkokullarda (1, 2, 3 ve 4. sınıflar) okul içinde baş açık bulunur”. “Başı açık”tan “yüzü açık”a kolayca geçivermiş olanların, “İlkokullarımızda eşitliği ve standart uygulamayı sağlamak amacıyla” deyip, bu cümleyi yeni bir yönetmelik değişikliğiyle kaldırıvermeleri güç olur mu?

MESCİT, LABORATUVARDAN DAHA PUANLI

Dördüncüsü, ilkokul 5’e başörtüsü getirilmesi münferit bir olay değil. Şunlarla birlikte düşününce mide bulandırıyor: Bir: Anaokulu ve ilkokullara mescit: 26 Temmuz tarihli yönetmelikte şöyle diyor: “okulöncesi eğitim ve ilköğretim kurumlarında talep edilmesi halinde ibadet ihtiyaçlarını karşılayacak uygun mekan ayrılabilir”. Özel okullar da buna dahil. İki: İbadethanelere fazla puan. Özel okullarda beş değişik seviye var ve belli kriterlere göre puan alıp ücret talep ediyorlar. Bunlar şimdiye kadar laboratuvar, spor alanı vs. idi, şimdi ibadethane eklendi. Bir de, ne kaa ekmek o kaa köfte menüsü yollamışlar: İhtiyaca cevap verecek büyüklükte ibadethane 6 puan; 20 m2 ve üzeri 13 puan; 40 m2 ve üzeri 20 puan kazandırıyor. Merak ediyorsanız, bu puanlar kimya, fizik ve biyoloji laboratuvarları için 5, 10 ve 20 mertebesinde.

Devam edelim. Üç: Ara sınıflara düşük puanla öğrenci yerleştirme: Önemli liselerin ara sınıflarında kontenjan boşluğu olduğu takdirde taban puana bakılmaksızın başvuran öğrenciler, puan sıralaması yapılarak kabul edilecek. Dört: Yaygın tasfiye. 75 puan ve üstü alamayan 7.000 müdür gitti. 42.793 müdür yardımcısı her an koltuklarını terk edebilir . Beş: Mevcut okullar içinde imam-hatip okulları açılıyor, o olmazsa imam-hatip sınıfları. Ebeveyn sürekli protesto gösterisi yapıyor. Altı: TEOG Alevileri imam-hatiplere yerleştiriyor ve tabii büyük tepki topluyor. Yedi: Üniversiteye giriş sınavları kaldırılıyor. Öğrenci, lisede aldığı notlara göre TEOG benzeri bir sistemle üniversiteye başvuracak. Yani, ortaöğretime hakim olan üniversitelere de hakim olacak. YÖK’ü mumla arayabiliriz.

Ve en vahimi: Bütün bunlar “Ben yüzde 51’im, istediğimi yaparım” Türkiyesi’nde cereyan ediyor. Yakın gelecek karanlık.

6) Evet, en iyi müdafaa, hücum imiş. 28 Eylül tarihli Yeni Akit karma eğitime saldırıyor: “Karma Eğitim Tacizi Tetikliyor” Buna en uygun cevap, şimdilerde en sağlam muhalefeti yapan Ahmet Hakan’dan geliyor:

“Ey paçavra! ‘Küçük bir kız çocuğunu taciz etmek’ ile suçlanan ve senin de kıyasıya müdafaa ettiğin bir yazarın vardı. Onu kim ve ne tetiklemişti ki? Bi’ deyiver hele”. Bahsettiği yazar, şu anda bu suçtan yatan ve gazetesi Yeni Akit tarafından cansiperane savunulmuş Hüseyin Üzmez.

Aynı 28 Eylül günü, Yeni Şafak’tan bir salvo daha: “Erasmus değil ‘Orgasmus’ Projesi”. “Erasmus bursu alan öğrenciler arasındaki gayr-ı meşrû ilişkiden” bir milyon çocuk doğmuş, bunun mumunu tutmak da yazar Yusuf Kaplan’a düşmüş.

Tabii, bu “haber” yine aynı gün Yeni Akit’te de çıkıyor. “Paralel”lik dikkatinizi çekti mi? “Yeni Türkiye” terimi bu iki gazetenin “Yeni”sinden geliyor olmasın?

VE, ERDOĞAN TÜY DİKİYOR

7) En iyi müdafaa’nın hücum olduğu kesin. Erdoğan, AİHM’ye saldırılara tüy dikiyor:

Bu, yanlış bir karar. Dünyanın hiçbir yerinde zorunlu fizik dersinin, zorunlu kimya, zorunlu matematik dersinin tartışma konusu olduğunu göremezsiniz. Ne hikmetse zorunlu din kültürü ve ahlak dersi her zaman tartışma konusu olur. Zorunlu din kültürünü kaldırırsanız onun yerine uyuşturucu, şiddet, ırkçılık gelir

Buna en iyi cevabı yine A. Hakan, “Din dersi niye zorunlu olamaz?” diye sorup veriyor: “Çünkü ebeveynlerin çocuklarına başörtüsü taktırma hakkı olduğu gibi, din dersi verdirmeme hakkı da vardır. Çünkü tek tip zorunlu din dersiyle başka türlü inançlara açık ve ağır haksızlık yapılmaktadır. Çünkü din dersi istemeyene değil, isteyene verilir. Çünkü din seçilir fizik, kimya, biyoloji, matematik seçilmez”

Ben de ekleyeyim: Sultanbeyli’de her köşe başında 5 ila 7 TL arası satılan Bonzai’nin kaldırımda öldürdüğü gençler zorunlu din dersine itiraz edenlerin mi, yoksa dar gelirli ve dindar ailelerin mi evlatları? Hatırlaması çok elem verici ama, daha 17 yaşındayken uyuşturucudan kaybettiğimiz Vildan Kutlular, Nur cemaati liderlerinden Mehmet Kutlular’ın kızı değil miydi?

Tabii, cumhurbaşkanımızın haberi de yok Taliban’ın, Hizbullah’ın, IŞİD’in Müslüman olduğundan. Danışmanlarımız uyuyor mu?

03 10 2014, radikal

Alevi Dedelerinden IŞİD Protestosu

Dersim’de basın açıklaması düzenleyen Alevi Dedeleri, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü tarafından yapılan katliamları kınayarak, katliama maruz kalanlara kapılarının açık olduğunu belirtti.Tunceli merkez Moğultay Mahallesi Sanat Sokağı’nda bir araya gelen Alevi Dedeleri adına açıklamayı Ağuiçen Ocağı dedelerinden Mustafa Genç yaptı. Genç, “Bizler Dersim Alevi Ocakları’nın evlatları olarak bir araya geldik. Amacımız zalimlerin maşası olan kan içici IŞİD şebekesinin Ortadoğu halklarına yaptıkları katliamı, insanlık dışı muameleyi ve bu katliam şebekesine silah ve parasal destek sağlayan kişi ve devletleri protesto ve lanetlemektir. Bu şebeke, bir yıldan bu yana Suriye ve Irak’ta, kendisinden olmayan halkları inanç ve kimliklerinden dolayı katletmektedir. Amerika başta olmak üzere dünya devletleri ve uluslararası kuruluşlar bu katliamları görmemek ve insanların çığlıklarını duymamaktan gelmektedirler” dedi.Suriye ve Irak’ta yaşananları Kerbela vakasına benzeten Genç, “Bu gün Suriye ve Irak halkları ikinci bir Kerbela olayını yaşamaktadır. Geçmişte Kerbela’da imam Hüseyin’in kafasını kesip onunla top oynayanlar, kadınları çıplak devlere bindirerek teşhir edenler bugün de insanların kafasını keserek katletmekte, kadın ve kızları kaçırıp pazarlarda Araplara satmaktadırlar. Bu zalimlerin zulmünden dağlara kaçan on binlerce yaşlı, erkek, kadın ve çocuk açlık ve susuzluktan öldüler, sağ kalanlar da her an ölümle karşı karşıyadırlar” diye konuştu.Yaşanan katliamın bir gerçeği ortaya koyduğunun altını çizen Genç, “Bu katliam bir gerçeği ortaya koymuştur. Ortadoğu halklarının ırk, din ve mezhep ayrımı gözetmeden zalimlere karşı tek vücut olup mücadele etmeleri zorunlu hale gelmiştir” şeklinde konuştu.Açıklamasında katliamdan kaçanları Dersim’e davet eden Ağuiçen Ocağı Dedesi Mustafa Genç, “Geçmişte katliama uğramış dersim Alevileri olarak Ortadoğu’da katliama uğramış ve uğrayacak halklara çağrımızdır. Dersim ocaklar ve evliyalar diyarıdır. Bu diyarda herkese de yer vardır. Kimliğiniz, inancınız ne olursa olsun tümünüze de kapımız açıktır. Soframızdaki bir ekmeğimiz ile bir bardak suyumuzu sizlerle bölüşmeye hazırız. Buyrun Dersim’e geliniz” ifadelerini kullandı.

HDP İkrime’deki Alevi katliamını kınadı

HDP Merkez Yürütme Kurulu, Suriye’nin Humus kentinin güneyinde Alevilerin çoğunlukta olduğu İkrime Mahallesi’nde intihar saldırılarıyla gerçekleşen katliamı kınadı.

Yazılı bir açıklama yapan HDP, “Suriye’de, Humus kent merkezinin güneyinde yer alan, çoğunlukla Alevilerin yaşadığı İkrime Mahallesi’nde bir okula yönelik art arda gerçekleştirilen biri intihar saldırısı olmak üzere iki bombalı saldırıda, 41’i 6-12 yaş aralığındaki çocuklar olmak üzere en az 45 kişi hayatını kaybetti, 120’den fazla insan yaralandı” dedi.

Açıklamada, “Bir ilkokul önünde yapılan bu saldırı sonucunda başta çocuklar olmak üzere sivillerin öldürülmesinden duyduğumuz üzüntüyü paylaşıyoruz. Hayatlarını kaybedenlerin ailelerine ve Suriye halklarına başsağlığı ve sabır; yaralılara ise acil şifa diliyoruz” denildi.

Kobanê’deki duruma da dikkat çekilen açıklamada devamla şu ifadeler yer aldı: “Kobanê’nin haftalardır saldırıya uğramasından ötürü yeni bir katliama tanık olma endişesini yaşarken; şimdi de Türkiye’den destek alan cihatçı çetelerin Hıristiyanlara ve Alevilere yönelik katliam haberlerini alıyoruz.

Başta IŞİD çeteleri olmak üzere, onlardan farkı olmayan cihatçı çetelere lojistik ve manevi destek sunan AKP Hükümeti, İkrime’de yaşanan vahşetten siyaseten sorumludur. AKP Hükümeti’nin, Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana, başta Lazkiye, Maan, Zanuba ve Adra katliamları olmak üzere Alevilere yönelik tüm imha politikalarına suskunluğu dehşet vericidir.

Bu tür katliamlara gözlerini ve yüreklerini kapatanlara, büyük bir sessizlikle seyirci kalanlara bir kez daha sesleniyoruz: Alevi katliamlarına dur deyin!

Halkların ve inançların eşitliğini ve özgürlüğünü savunan ve bunun için mücadele eden HDP, her inanç ve etnik kökenden, her cinsiyet ve cinsel kimlikten insanların yaşadığı demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir Suriye’nin gerçekleşmesi için mücadele edenlerle dayanışmasını sürdürecektir.”

Şerir yasalara karşı sivil itaatsizlik gereği

AHMET İNSEL

Alevi dernekleri aileleri, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi yanında, birçok okulda “zorunlu seçmeli” konumunda olan Hz. Muhammed’in Hayatı başlıklı dersi de boykot etmeye başlamaya çağırıyorlar. Bu bir sivil itaatsizlik hareketidir ve meşrudur.

Laik Türkiye Cumhuriyeti devleti bir kez daha uyguladığı laiklik anlayışının, örtülü devlet dini olduğunu kanıtlamaya hazırlanıyor. Ve bunu açıkça savunmak değil, riyakar bir yöntemle yapmaya devam ediyor. Söz konusu olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri konusunda Türkiye’yi ikinci kez haksız bulmasıdır.

2004 yılında bir aile kızının zorunlu din dersinden muaf tutulması talebinin Türkiye’de ret edilmesini AİHM’e götürmüştü. 2008 yılında AİHM Türkiye’deki zorunlu ders uygulamasının müfredat itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesini ihlal ettiğine karar vermişti. Sonuç, ilkokul dördüncü sınıftan lise son sınıfa kadar zorunlu olan bu dersin müfredatına, tam anlamıyla mostralık birkaç paragraf, birkaç başlık ilave edilmesi oldu. Amaç, kitaplarda Alevilik de var, Hıristiyanlık da diyebilmekti. Sünni öğretisini nüfusunda İslam yazan tüm çocuklara zorunlu olarak ve yıllar boyunca öğretmeye, dayatmaya devam etmekti. Derslerin müfredatına, bu derslerde yapılan sınavlarda sorulan sorulara bakıldığında, bunun katıksız bir Sünni öğretisi merkezli bir din dersi olduğu son derece açık.

AİHM kararını uygulamamak için Türkiye biri geleneksel, diğeri konjonktürel iki riyakar gerekçe kullandı. Birinci gerekçe, bunların din dersi olmadığı idi. Halen yürürlükte olan askeri darbe anayasasının 24. maddesi din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve orta eğitim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer almasını emrediyor. O zaman 12 Eylül yönetiminin bu zorunlu dersi koymaktaki amacı, gençlerin milli ve manevi değerlere sahip olarak yetiştirilmeleri, terör ve anarşiye eğilim göstermelerini önlemekti. Bugün cumhurbaşkanı Erdoğan, buna uyuşturucudan da koruma amacını ilave ederek, 12 Eylül rejiminin gerekçelerini zenginleştirmekten başka bir şey yapmıyor.

İkinci riyakar savunma gerekçesi ise, AİHM’nin 2008 kararından sonra geliştirildi. Mahkemenin kararının 2005 öncesindeki müfredata dayandığını, o günden beri müfredatın değiştiğini ileri sürerek, yürürlükteki uygulamanın AİHM kararına aykırı olmadığı iddia edildi. Bu gerekçeye dayanarak hükümet kılını kıpırdatmadı. Birçok idare mahkemesi ve en sonunda Danıştay da, bu zorunlu derslerden muaf tutulma taleplerini reddetti. Bilgimiz dahilinde bunun yegane istisnası, Samsun 1. İdare Mahkemesi’nin bir Alevi ailenin açtığı davada çocuğun zorunlu din dersinden muaf tutulmasına karar vermesi oldu. Dava 2001’de açılmıştı, mahkeme kararını 2013’de verdi. Ama bu mahkeme kararı da uygulanmadı. Gerekçe hep müfredatın bu arada değişmiş olmasıydı.

Son olarak, 2005’de 14 kişinin Türkiye’de başlattığı fiili din dersinin zorunlu olmasına karşı yargı mücadelesi, 2011’de AİHM’e taşındı. Mahkeme 16 Eylül 2014’de, bir önceki kararını tekrarladı. Türkiye’nin ailelerin dini ve felsefi inançlarını açıklamak zorunda bırakılmadıkları bir muafiyet sistemi gibi, sorunun giderilmesi amaçlı imkanları ortaya koymak zorunda olduğuna hakimler oybirliğiyle karar verdiler. Türkiye AİHM’in üst merciine yukarıdaki iki riyakar savunma gerekçesine sarılıp itiraz edecek. Herhalde bu resmi sahtekarlığın sonsuza kadar devam edeceğine inanıyor hükümet ve devlet yönetimi.

Ama yeni Türkiye’de bazı şeyler de değişiyor. Örneğin, AİHM’e Türkiye’nin sunacağı hukuki savunmadan farklı olarak hem cumhurbaşkanı hem başbakan, artık üçüncü bir gerekçeyi de Türkiye kamuoyuna yönelik olarak dile getirmeye başladılar. Cumhurbaşkanı, bu fiili din dersinin zorunlu olmasının matematik ve fizik derslerinin zorunlu olmasıyla eşdeğer olduğunu ilan etti. Bugüne kadar böyle bir gerekçeyle karşılaşmamıştık. En azından yeni olduğu şüphesiz. Bu yeni gerekçenin ne anlama geldiğini açıklamak Davutoğlu’na düştü. Bu dersin Türkiye için elzem olduğunu ilan etti. Ve bunu doğruluğu bütünüyle kendinden menkul bir iddianın arkasına sığınarak yaptı. “Avrupa’daki uygulamaları göz ardı edip, Türkiye’de bunu dini baskı aracı gibi yansıtma çabalarını kabul etmemiz mümkün değil”, dedi. Açıkça görülüyor ki hükümetin AİHM kararını uygulamaya niyeti yok.

Görünen o ki, AKP hükümeti, aynı %10 barajı gibi, 8 yıl boyunca zorunlu okutulan fiili din derslerini, uygulamayı kendisi başlatmamış olsa da, canla başla savunmaya devam edecek. Sadece Alevilerin değil, nüfusunda İslam yazmakla beraber inancı agnostik, yaradancı, ateist olan ailelerin çocuklarını Sünni din öğretisi ağırlıklı bu derslerden muaf tutma hakkını hükümet “milli irade” adına çiğnemeye devam edecek.

Siyasal iktidarların temel insan haklarını çiğneme konusunda ısrar ettikleri noktada, demokrasi ilkeleri sivil itaatsizliği meşru kabul eder. Bir kuralın yasal olması, onun temel hakları ihlal etmediği anlamına gelmez. Bir yasa şerir de olabilir. Ve şerir, yani kötülüğe yol açan, fesatçı bir yasa karşısında, şiddet yöntemlerine başvurmadan direnmek, sivil itaatsizlik yöntemlerine başvurmak meşrudur.

Alevi dernekleri aileleri, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi yanında, birçok okulda “zorunlu seçmeli” konumunda olan Hz. Muhammed’in Hayatı başlıklı dersi de boykot etmeye başlamaya çağırıyorlar. Bu bir sivil itaatsizlik hareketidir ve meşrudur çünkü bu dersleri fiilen ya da yasal olarak zorunlu kılan yasa ve uygulamalar demokrasi açısından şerirdir.

Türkiye’de bugün egemen gücün savunduğu ve temel hakları ihlal eden ve toplumsal barışı tehdit eden iki şerir uygulama var. Birincisi zorunlu olan ya da fiili zorunlu kılınan, farklı isimler arkasına gizlenen din dersleri, diğeri ise Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dilinin aynı zamanda bütün Müslüman yurttaşların yegane anadili olduğunu ilan edilmesi ve bunun dışındaki uygulamaların yasaklanmasıdır.

Bu şerir yasa ve uygulamalara karşı sivil itaatsizlik girişimleri başlatmak, sadece Aleviler veya sadece Kürtlerin değil, otoriter cumhuriyet uygulamalarına karşı demokratik laikliği savunan tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının görevidir.

03 10 2014 / Radikal

Sonrası Şattül-Arab, sonrası sur borusu, sonrası kızılca kıyamet

AHMET BAKIR

Ağır savaşlardan çıktık, her yanımız yara bere.
Dostluk meydan muharebesiydi, yolculuklardı, yoldaşlıklardı, bizi bırakıp, uzaklara, çok uzaklara gidenlerdi, yıldızları aralayıp bize hüzünle bakanlardı aldığımız ağır yenilgilerin nedeni.
Yaralarımıza bazen bulut sardık, (acılara iyi gelirmiş, öyle demişlerdi), bazen gölgesiz bir yalnızlık.
Bazen umuda adını vermiş bir anka kuşunun kanatlarını sardık, bazen bir destandan sızan hüzün tadını.
Bazen yaralarımızın yerini karıştırdık.
Kanayan yüreğimizken , gözlerimize tuttuk teberikleri, kırklara yakılmış tütsüleri.
Şimdilerde kurumuş olan mahalle çeşmelerinde, yıkarken ağıtlarımızı akıp giden
hecelerimizdi, anlayamadık.
Çocuktuk, düşlerimize değecek o kurşuni darbelerin, hızla iyileşeceğini, izi bile kalmayacağını düşünmüştük.
Öyle olmadı, kadim bir yara gibi kanayıp durdu tırnaklarımızın arasına gizlenmiş o derin hatıralar.
Bazen Filistinli kolu kopmuş, küçük Büteyra’nın bezden bebeği düşüyor aklımıza, bazen Êzidi bir kız çocuğu olan 9 yaşındaki Rûdaw’ın cariye olarak bir şeyhe satılmasının gözlerimizi kızartacak kadar yağmura boğulmasını susturamıyoruz.
Olmuyor, ne eylesek olmuyor!
“Cihat” denen o kanlı kelime varsa bu coğrafyada ve dinden çıkanlara uygulanacaksa, kendinden başkasını bu çerçeveye oturtup kendini haklı çıkarmak o kadar kolay ki, dilediğini bu nedenle öldürmek mümkün.
Yetmezmiş gibi, bir eski kasabada bıraktığımız o çocukluk yaralarımız!
Yetmezmiş gibi, çağın yangını o derin sevgisizlikler, kör kuyulardan yeniden gün yüzüne çıkarılmış mezhep şovenizmi!
Kızarmış bir çıban gibi içimizi acıtan akşamüstü hüzünleri yetmezmiş gibi!
Yetmezmiş gibi Kerbela’dan beri bizi saran o çöl yangını!
Bir gecede bölüyor uykumuzu Êzidi bir çığlık.
Alevi pirleri, uykusuz gecelerin sabahında dönerek taliplerine, “Bu acı bize ait, bu acı kan rengi bir Kerbeladır cem olun”
Dünyanın sonsuz barışını semahların sırrına taşıyan Aleviler bu çığlığı cem eylediler.
Kerbela kıyımına komşu eylediler!
Öyle ya: Çocuk katliamının, susuz bırakarak damarların kurumasının mucitleri yeni Yezid’ler , dünyaya utancı yeniden taşıdılar.
Acı insanlığın acısı ise en çok Aleviler düşürür yüreklerinin kıvrımına bu acıyı.
Gidip oturuyoruz Galatasaray meydanına usulca.
Tepeden tırnağa acı bir çığlık!
Tepeden tırnağa bir Êzidi duası oluyor suskunluğumuz.
Güvercinler yanaşıyor kıyılarımıza.
Öyle masum ki, “Melek-i Tavus’ta böyle mi acaba?” diye geçiriyoruz aklımızdan!
Sonrası uzun bir suskunluk!
Sonrası Şattülarab, sonrası İsrafil’in çaldığı sur borusu ve sonrası kızılca kıyamet!

Sıradanlaşmış faşizm, kanıksatılmış ayrımcılık CEMO DOĞAN

Gündelik hayata sinmiş, otobüste, dolmuşta, sokakta her an karşılaştığımız, katliamlara varan sonuçlarını sıklıkla yaşadığımız bir sıradanlıktan bahs açmak istiyorum. Baskıyı, şiddeti, ırkçılığı ve ayrımcılığı dıştalayıp, herkesin eşit olduğu bir dünya özlemini dile getiren bir çok insanın, ‘ayrı’ -‘ öteki’ ile karşılaştıklarında, önyargılarla beslenmiş ilkel ayrımcı yanları birden çıkıverir ortalığa. Bu günlük hayatın içerisinde sıradanlaşmış, normalleşmiş faşizan durumun çeşitli ‘tahrik’lerle kitlesel hale getirilmesi, toplumda en dehşet verici kıyımların, akıl almaz saldırıların yaşanmasını sağlar.

Nazi faşizmi üzerine yapılmış, Sovyet sinemacı Mikhail Romm’n kült belgesel filmi Sıradan Faşizm’de kıyımın dehşet verici kareleri gösterildikten sonra Hitlerin karşısında sıralanmış binlerce insan coşku ve inançla führeri selamlarken anlatıcı: “Bunlar da insandı, öyle sanıyorlardı…” der ve devam eder, “Birey bir hiçti, yüz binler, milyonlar bir şey ifade ediyorlardı…” dolayısıyla kitleselleşmiş, sıradanlaşmış faşizmin iktidara gelişi “demokratik”tir de…

Katliamlar ülkesi yurdiamızda bugün iktidarların ‘antidemokratik’ olarak yönetime geldiklerini kimse söyleyemez? Bir çok konuda ‘hassas’ olan yurttaşlarımızın sokakta bir ramazan günü ‘oruç yedi’ diye ‘diğer’ine saldırmasının ‘normal’, siyasal tercihi ‘başka’ olanın linç edilmesinin meşru olduğu, her türlü ilkel milliyetçiliğin ‘vatanseverlik’ sayıldığı yaşam alanımızda, faşizan yönetimleri ve iktidarları kanıksadığımız da su götürmez bir gerçeklik olarak karşımızda durmakta.

Halen kalbimizde yanan bir ateşle toplumsal hafızamızı zorlayan Sivas Madımak Oteli katliamı bu sıradanlaşmış faşizmin en dehşet örneklerinden biridir; Gazi, Maraş, Çorum’da karşımıza çıkan ‘tahrik’ sonucu harekete geçirilmiş kitlelerin ‘vatan, millet ve din’ agümanlarıyla ‘diğerleri’ni katlettikleri tarihin sayfalarına çekilmiş bir başka kara, kalın çizgi…

Örneklerinde olduğu gibi ‘derin güçler’in yönlendirdiği 2 Temmuz kıyımı yine 1993gizli darbesinin parçalarından biri. Aziz Nesin’in şeytan ayetleri kitabını Türkçeye çevirmesi, Madımak Oteli’nde Kur-an’ın yakılacağı gibi söylentilerle ‘hassasiyet’i arttırılmış “öfkeli kalabalık” 7 saat sürecek bir saldırı sonucu insanlığı yaktı. Bir kaçgün evvel dağıtılan bildirilerde şunlar yazıyordu:
“İslâm’ın peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.
Gün; müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. İman edenler, Allah yolunda savaşırlar.” Ve sonuç; “Allah’ım bu senin cehennem ateşin” ”diye haykıran insanlar.

Acılar hiç zamanaşımına uğrar mı?
Yakılan Aleviler, feryad dahi edemediler. Haykıramadılar acılarını. Gizli gizli ağladılar evlerinin köşelerinde. Saatler boyu ne kentten ne kent dışından kimse yardıma gelmedi. Olay yerine ulaşan asker “asker bosna ya” sloganları ile geri döndü. Kıyım sırasında laiklik ve Cumhuriyet karşıtı, Hizbullah ve şeriat yanlısı sloganlar atılmış ve yakılanların ortak kimliği ‘Alevilik’ bu karşıtlığın ‘garanti’si olarak yeni rollerine zorlanmışlardı… Sivas katliamı davası sonrasında yapılan yargılamada failler başka bir suçtan yargılandı. Davanın üstü baştan sona bir aldatmacayla kapatıldı ve zamanaşımına uğratıldı. 13 mart 2012 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ‘milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun.” diyerek bu insanlık suçunun, bu devlet cinayetinin, sıradanlaşmış faşizmin üzerine su serpiverdi…

Aklımızda Kalanlar
*”Olay münferittir. Ağır tahrik var. Halk galeyana gelmiştir. Paniğe gerek yok. Devlet bu tür olaylarla aşınmaz” Süleyman Demirel
*”Askeri bu işe bulaştırmadık.” Erdal İnönü:
*”Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir biçimde zarar gelmemiştir.” Tansu Çiller

Sonuç: Günlük hayatın sıradanlığında erimiş fazşizanlığımızı karşımıza alıp sormalı; “Neden provoke oldum?”, “Biz nasıl insanız?” Demokrasi mücadelesi verenler Sivas’ı unutmayacak ve bu yangın insanlığın vicdanında hesabı sorulana kadar harlanmaya devam edecek…