Ana Sayfa Blog Sayfa 6385

Kobani Sınırında TV10 Ekibine, Özgür Basına Saldırı…

URFA (DİHA) – Suruç’un Dewşen köyünde direnişte bulunan kitleye müdahale eden polis ve asker, hızını alamayarak haber takibi yapan gazetecilere de saldırdı. Gaz bombasıyla gazetecilere saldıran polis ve askerler, gazetecilere hakaretler savurarak gözaltına almaya çalıştı. Ayrıca yaralanan ve gazetecilerin aracına sığınan 60 yaşlarındaki yaşlı bir yurtta da gözaltına alındı.

Kobanê sınırında bulunan Suruç’un Dewşen köyünde direnişe destek veren kitleye müdahale eden polis ve askerler, gazetecilere de saldırdı. Polis ve asker, haber takibinde bulunan gazetecilerin bulunduğu bölgeye yoğun bir şekilde tazyikli su sıkıp, gaz bombası attı. Gazeteciler, gazeteci kimliklerini göstermesine rağmen saldırılarına devam eden polis ve askerler, gazetecileri gözaltına almaya çalıştı.

Saldırıların hedefi olan TV10’a ait canlı yayın aracını durduran askerler, televizyonun çalışanı gazeteci Turabi Kişin’i gözaltına almaya çalıştı. Askerin saldırısına ve gözaltına alma girişimine tepki gösteren gazeteciler, Kişin’in gözaltına alınmasına izin vermedi.

Polisin DİHA kini

Gazetecilere hedef gözeterek gaz bombası atan ve tazyikli su sıkan polis, hızını alamayarak adeta kin kustu. Hızını alamayan polisler, zırhı araçtan DİHA çalışanlarını tehdit ederek, “DİHA kaçma, sana bir şey yapmayacağız, yanına gelince gösteririz sana. Hani propaganda yapıyordun” anonsu yapıldı.

Yine kimlik kartını gösteren Gün TV çalışanına ise polis, “PKK’nın kanalı” diyerek sinkaflı küfürler ederek terbiyesizlikte adeta sınır tanımadı. Öfkeden adeta kudurmuşa dönen polisler, bazı arkadaşlarımızı tartakladı.

Yaşlılara feci saldırı

Öte yandan kitleye yoğun gaz bombası atılması sonucu yaralanan 60 yaşlarındaki iki yaşlı yurttaş, gazetecilerin araçlarına sığındı. Saldırılarına burada da devam eden polis ve askerler, yaralı yaşlılardan birini gözaltına alırken, diğerini ise darp ettikten sonra saldırı yerinde bıraktı. Gaz bombası etkisiyle bayılmak üzere olan 2 yaşlı yurttaşların basın aracına alınmasına “İnsanları neden kaçırıyorsunuz” diyerek öfkelenen polis, gazetecilere saldırmaya adeta gerekçe üretmeye çalıştı.

Belediye Başkanı’nın aracına saldırı

Batman Belediye Eş Başkanı Sabri Özdemir ve belediye meclis üyelerinin içinde bulunduğu araç da, gazetecileri saldırıdan kurtarmaya çalışırken asker saldırısından nasibini aldı. Asker kirpi aracından, Özdemir’in bulunduğu aracı hedef alarak gaz bombası atıldı. Gaz bombasının sol camı kırarak içeri düşmesi sonucu araçta bulunan kişiler fenalık geçirdi.

(ekip/rp/öç)

Alevi örgütlerini erkek örgütlerine çevirenler…

YAŞAR SEYMAN

Kutup yıldızı olmadan yön bulunur mu?

O, gökcisimlerin aksine gün boyunca yer değiştirmez ve hep kuzeyi gösterir. Ona, Kuzey yıldızı da denir.

Bugün kutup yıldızlarını görmeyen, bakmayan, algılamayan hatta çok kötü değerlendiren Alevilerden söz etmek istiyorum. Onların kutup yıldızları yüzyılları aşarak gelen ve milyonları sözleri, mücadeleleri, duruşları ile etkileyen düşünürler, pirler, dervişler, ozanlardır. Kuşaktan kuşağa duru, berrak, ölümsüz düşünceleri, mücadele sözleri su gibi akanlardır.

Aleviler tartışma kültüründen geldikleri için kolay kolay birine kayıtsız, koşulsuz tapınmayı bilmezler. ‘Biat’ sözcüğüne ve özüne çok uzak yaşarlar. Alevileri tanıyanlar bu yaşam tarzını anlamakta zorlanmazlar. Bende zorlanmıyorum.  Sözünü ettiğim tartışma kültürü değil aksine tartışma kültürünü başlatan “Kıblem insan”, “Okunacak en güzel kitap insandır” diyen, ölüme giderken ödün vermeyen: “Dönen dönsün dönmezem yolumdan” sözleri günümüzün şiarı olan ozanlarını, pirlerini ne denli algılıyorlar.

Aleviler yüzyıllar boyu yasaklarla mücadele ederek bugünlere geldiler. Onlar hem yasaklarla mücadele ettiler hem de inançlarını yasaklar karşısında korumayı, kollamayı, yaşatmayı ölümü pahasına bildiler. Bu uğurda büyük bedeller ödediler ve ödemekteler.

Deyişlerini, nefeslerini, inancını yaşatmayı bilen bu nedenle bağlamaya ‘Telli kuran’ diyen Alevilerin sözcülerini, yöneticilerini dinledikçe öğretiden çok uzak olduklarını görüyorum. Özellikle Anadolu’da örgütlenme süreçleri büyük katliamlar sonrası geniş kitlelere yayıldı. Bugün Alevi örgütlerinin başkanlarını dinledikçe aklıma ünlü sanatçı Genco Erkal’ın ‘Marks Döndü’ adlı oyunu geliyor.

Genco Erkal, “Sol dalgalar gibidir, iniş ve çıkışları vardır. Ben bu dalganın bir gün tekrar yükseleceğine inanıyorum” diyordu. 2009 yılında sahnelenen oyun Marks’ın 150 yıl sonra bile düşüncelerinin, yazdıklarının geçerliliğini koruması, egemen sınıfları ürkütmesi, onun düşüncesini kendince savunanların, yaşama dönüştürenlerin seyri aklıma geliyor…

Oyunun başında Marks’ın söylediği gibi: “Öldüm ama aslında ölmedim de.”  İzleyenler, eski sosyalist tüfekler fısıldıyor: İşte diyalektik!

Hacı Bektaş Veli’nin bu yıl 16 Ağustos 2014 anma törenlerinde konuşan hiçbir Alevi konuşmacı; ‘Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nü bir kadın almasına karşın; kadın haklarından söz etmedi. Oysa 13. Yüzyılda büyük Pir ‘kadınlarınızı okutunuz.” diyor. Kendisine yol arkadaşı Kadıncık Ana’yı seçiyor ve  “eşiniz mi?” diye soranlara “Eşim değil eşitim” diye yanıtlıyor. Ve şiirinde kadına bakışını şu dörtlükle taçlandırıyor:

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,

Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde.

Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,

Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

Pir Sultan’ın çağlar aşıp gelen şiirindeki kadın, dillerde türkü:  

“Benim Uzun Boylu Serv-i Çınarım 

Yüreğime Bir Od Düştü Yanarım

Kıblem Sensin Yüzüm Sana Dönerim 

Mihrabımdır Kaşlarının Aresi”

Aleviler neden bu denli güçlü kutup yıldızlarını görmüyorlar?

Alevi örgütlerini erkek örgütlerine dönüştürenler… İnancında kadın olan bir öğretiyi savunmayanlar, mürşitlerini, pirlerini tanımayanlar, ülkenin bugünlere gelişinde büyük suçu olanlar; işinizin zor olduğunu biliyor musunuz?

ALEVİLER SİZİN KUTUP YILDIZINIZ YOK MU?

Kantarma Notları İLKNUR KAPLAN

Değerli dostlar sizlerle buluştuğumuz son yazımızda 2 Temmuz’u konu eden bir içerik kaleme almıştım. Bu yazımı ise mesleğim gereği bazı gözlemlerime ayırmak istiyorum.

2-3 Ağustos 2014 tarihlerinde Kahramanmaraş Kantarma’da, Kantarma Doğa ve Kültür Festivalinde sunumlarımla yer alma şansı yakaladım.Aleviliğin doğuşu,yaşanışı ve sürdürülmesi açısından değerlendirildiğinde Kantarma önemli bölgelerden birtanesi.

Alevilik noktasında bir çok araştırmacıyı,yazarı,akademisyeni ve sanatçıyı etkileyen Kantarma bugün korumaya çalıştığı yapısıyla örnek olmayı sürdürüyor.

Bölgeye hizmet etmeyi amaçlayan sivil toplum kuruluşları, bölgenin yurtdışı ve kentlere göç etmiş halkını, kısmi de olsa festivallerde bir araya getirmeyi amaçlıyor.

Bu festivallerden, Akel Vakfı’nın düzenlediği Kantarma Doğa ve Kültür Festivali, alışılagelmiş bir festival değildi.İkinci kez sunumunu gerçekleştirdiğim festival ilkinden daha profesyonel hazırlanmıştı. Sakın kimse yanlış anlamasın,profesyonel derken sorunların dile getirilmesi kapsamındaki profesyonellikten bahsediyorum. Yani türkü söylemek,nefes dinlemek,halay çekmek bir süreden sonra yeterli gelmiyor.

Bilirsiniz ki; araştırmak,düşünmek, konuşmak Aleviliğin vazgeçilmez unsurları arasında yer alır. Yıllardır yaşanan katliamlar, konuşamamaktan ve ifade edememekten kaynaklanmıştır.Alevi toplumu türküleri ve deyişleriyle anılırken, düşünsel aktivitelerden uzak olarak algılanmıştır.Oysaki Aleviliğin tarihsel süreci, siyasi yönetimlerde maruz kaldıkları haksızlıklar, katliamlara kadar giden yaşam tehditleri; çeşitli araştırmacılar ve yazarların kitaplarına konu olmuş ancak detaylarıyla konuşulamamıştır.

1993 dönüm noktası olurken, sonrasında ise Alevilik açık ve net ifadelerle, tüm yanlarıyla, farklı görüşlere rağmen konuşulabilmiştir. Hatta ifade ettiğim gibi Festivallere dahil edilen panellerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır.

Kantarmada,Alevilik ve Siyaset konuşan uzmanlar, eminim ki hem bölgenin hem de tüm Türkiye’nin Alevilik hakkında yaşadığı çelişkileri giderebilecek ayrıntıları paylaşmış oldu. Kürt Alevi var mı? Aleviler geçmişte katledilirken bugün siyasi süreç Aleviler açısından nasıl şekilleniyor? Aleviler nerede yanlış yapıyor? Siyasi temsiliyet hakkını nasıl kullanmalılar? Tüm bunlara yanıt veren bir panel izledik evet ama bunun için sadece Kantarma yetmez.

Yaz aylarında herkesin memleketine kavuşma özlemiyle akın ettiği köyler ve buralarda düzenli olarak yapılan festivaller, müzik kutusu olmaktan kurtarılmalıdır.Yazın köylerimizdeki nüfus artışı dikkate alındığında, festival içerikleri daha da önem arz eden bir hal alıyor.

“Algıyı doğru kullanmak” kavramını çok önemsiyorum. İnsanları keyiflendiren müzik şölenlerinin öncesine ya da sonrasına, can alıcı konularda nokta vuruşu yapabilecek, kısa ve etkili konuşmayı bilen akil isimlerin yer alacağı paneller konulmalıdır.Görevin büyüğü, Festival Tertip Komitesine düşmekle beraber izleyici koltuğunda oturan halkımızında duyarlılığını göz ardı etmemeliyiz. Dinleme,okuma ve sorgulama bilinci toplumumuza hızlı adımlarla yol almayı sağlayacaktır.Anadolu insanının inatla korumaya çalıştığı gönül temizliği, değişmeyen insani tavırları,misafirperverliği güvence altına alınmalı ve Aleviliğin insanı merkeze koyan Felsefesi ülke barışı ve huzuru için hızla yayılmalıdır.

Bu arada başka önemli bir konuya daha değinmek istiyorum.”Doğa ve çevresel sorunlar”. Kantarma, İstanbul, Türkiye ve Dünyayı ilgilendiren küresel ısınma, kaynakların doğru kullanılmaması, HES’ler, Termik Santraller, insanoğlunun yaşam kalitesini düşüren faktörler olmaya başladı. Yeni dünya savaşlarının ‘su’ üstüne olacağını öngeren araştırmalar bizi zor günlerin beklediğini gösteriyor.Kantarma Festivalinde bu konu da gözden kaçırılmamış ve bir panelde yaşayacağımız çevre sorunları için düzenlenmişti.Bergama’da Siyanürle Altın Çıkarmaya Hayır’ diyen halkla Kantarma’da ‘Termik Santrale Hayır’ diyen halk arasında hiç bir fark yok inanın.Amaç aynı hedef aynı! İnsanca yaşam…

Küresel sermayeye hizmet eden şirketlerin topraklarımıza zarar vermesini istemiyoruz diyen halklar,yarınları kurtarmak için haykırıyor. Çocuklarına sağlıklı bir dünya bırakmak için bağırıyor.Yeter ki duyalım…

Bir Kantarma değerlendirmesi mahiyetinde son bulan yazım umarım sizi sıkmamıştır. Ancak değiştirebilmek için görmek, gözlemlemek ve yazmak gerekir. Ben de bunu yapmaya çalıştım.Kantarmadan yola çıkarak her nerede olursa olsun kültürümüze ve mirasımıza hizmet eden gönül yoldaşlarına sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

Saygılarımla

CHP’nin demokrasiyle imtihanı

ALİ ÖZCAN

Alevilerin bin yıllık acılarının hala kanıyor olmasında egemen inancın sorumluluğu ne kadarsa, Alevileri kendi arka bahçesi sayan partilerin oyalamasının da o kadar payı vardır.

Ölgün bir suskunluk olsa neyse, beceriksiz sayar gidersin ancak bu bilinçli bir görmeme halidir.

Bu partiler “Biz ilke partisiyiz, günlük politiklara ilkelerimizi feda etmeyiz” deseler de, yerel seçimlerde gösterdikleri adayların büyük bölümü, “ilkelerin günlük politikalara feda edilmesi”nin göstergesiydi.

Sağdan, muhafazakarlardan topladıkları devşirme adaylarla günü kurtarma derdindeydiler.

Ancak olmadı, olamazdı da.

Yerel seçimlerdeki sağcı adaylara, başta Aleviler olmak üzere, demokratların teveccüh göstermemesini, “daha sağa kaymadık ondan seçimi yitirdik” diye algılayan bir zihniyetin kayaya toslaması, hiç de yadırgatıcı olmamalıydı.

Ekmeleddin İhsanoğlu gibi, Ortadoğu coğrafyasını Sünni şeriata dönüştürmek için kurulmuş İslam Kalkınma Örgütü’nde kendini kanıtlamış birini aday göstermek tam da buydu.

Tayyip Erdoğan’ın ulusalcı muhafazakarlığına karşı daha uluslararası bir muhafazakar adayı rakip göstermek, artık sadece kağıt üstünde kalmış “ilkeler”den iyice uzaklaşmak anlamına gelmiyorsa, ne anlama geliyordu peki?

Zira İhsanoğlu, “Altı ok”un sadece bir ilkesine uyuyordu.

İhsanoğlu “devrimci” değildi!

İhsanoğlu “halkçı” değildi!

İhsanoğlu “devletçi” değildi!

Avrupa Birliği (AB) için, “AB’nin şeriat konusu içinde yer alan recm ve benzeri ceza uygulamalarını insanlık dışı diye nitelendirmesini kınıyoruz. Bu ülkelerin iç içişlerine karışmaktır” diyen İslam Kalkınma Örgütü’nden gelen birinin “Laik” olması da olanaksızdı.

O halde sığınacakları İki ilke kalmıştı geriye; milliyetçilik ve cumhuriyetçilik.

Cumhuriyetçilik tek başına bir anlam ifade etmediğini İran’dan, Kongo’ya bir dizi demokrasi dışı devletlerin isimlerindeki “Cumhuriyet” kelimesinden biliyoruz.

“Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Türk’ün kanı asildir” şeklindeki milliyetçilik ise artık modern dünyada ırkçılıkla birlikte anılmaktadır.

Bütün ilkeleri milliyetçiliğe kurban etmek, günümüz Türkiyesinin “trend”i olsa da, bu yanılsama ülkemizde yaşayan ve bir dizi kıyımlara uğrayan ötekilerin kabusu olmaktan öteye bir işe yaramamaktadır.

Alevilerin feryadına kulak tıkamak ise bir aymazlıktır.

“Ben mezhep siyaseti yapmıyorum” demek; Alevilerin inkarına, asimilasyonuna ve kıyımlarına sessiz kalmak ve bu kıyıma, asimilasyona ortak olmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.

Kurtla kuzu arasında bir ayrım yapmamayı politika sayanların yarattığı atmosferdir asıl iklimi zehirleyen.

Partilerin merkeziyetçiliğine ve demokrasi dışı yöntemlerine alıştık artık. Peki basının tek sesli hükümranlığı ne anlama gelmektedir?

Üstelik kendine “demokratım” diyen gazetelerin, iktidara yakın basın organlarıyla bu anlamda yarışmasına ne demeli?

Ya da, özellikle gazetenin ideolojik ve siyasi çizgisine azami özen gösteren yazarlarının, sadece “Ekmeleddin İhsanoğlu iyi bir tercih değildir” dediği için, kapıya konulmasını nasıl anlamak gerekir?

Bir dizi ırkçı yazıları “Yurt gazetesi demokrattır, yazarın görüşüne karışmayız, o onun görüşüdür” ezberiyle savunan gazete, sıra Necdet Saraç gibi bir Alevi yazarın, oldukca özenli ve kibar bir dille yazdığı ve “Ekmeleddin İhsanoğlu’nun uygun bir aday olmadığını” ifade eden yazısına tahammül edememesi basın özgürlüğü ile nasıl açıklanacaktır?

Anlaşılıyor ki CHP ve onun yarı-resmi gazeteleri gelecek günlerde daha da sağa kayacaklardır.

Ancak biz, “bu kendilerinin bileceği iştir” demeyeceğiz, zira CHP’ye oy verenlerin büyük kısmı ve “Yurt” gazetesinin okuyucu kitlesi, bu sağcılaşmadan rahatsızdır ve tabandan gelen eleştiri hakkını da, protesto hakkını da kullanacaklardır.

 

Zorunlu din dersleri meselesi

Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir  (Yunus Emre)

Yeni eğitim yılının başlamasıyla birlikte Aleviler içinde “zorunlu din dersleri” tartışması da yeni bir boyut kazanarak gündemdeki yerini aldı. PSAKD, AKD ve HBVAK Vakfı’nın çağrısıyla Alevi kurumları kutsal mekanlarından Ankara’ya uzanacak bir yürüyüşe geçti. 12 Ekim’de Ankara’da büyük bir miting ile taleplerini kamuoyuyla paylaşacak olan Alevilerin Düzgün Baba’ya niyaz ederek giriştikleri bu yolculuğa AİHM’den de bir destek geldi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi zorunlu din dersleri uygulamasını, insan hakları açısından ihlal olduğuna ve eğitim müfredatının Türkiye’nin iddia ettiği gibi etik bir içerikte olmadığına hükmetti ve gerekli önlemlerin alınarak eğitimde yeni düzenlemeler yapılmasına karar verdi.

“Mahkememiz, Türk eğitim sisteminin, din eğitimi konusunda, ailelerin inançlarına saygı gösterecek uygun metotları halen yürürlüğe koymadığını tespit etmiştir. 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesi ihlal edilmiştir” denilen AİHM kararında ayrıca “öğrencilerin, anne ve babalarının dini ya da felsefi görüşlerini açıklamadan din ve ahlak derslerinden muaf olabilecekleri bir sistem sunmalıdır” denmiştir.

Aleviler lehine daha önce de benzer -Hasan Zengin davası gibi- kararlar almış olan AİHM’in bu kararının Türkiye’de ne kadar hayat bulacağı tartışmalı bir durum arz etmektedir. Türkiye bu yönde alınmış mahkeme kararlarına karşı yıllardır uygulamamak için direnmektedir. Alevi kuruluşlarını geçmiş dönemde yaptıkları mitinglerin talepleri arasında “AİHM’nin vermiş olduğu kararların uygulanması” da vardı ki bugüne kadar uygulanmadı. Başbakan Davutoğlu’nun konuyla ilgili yapmış olduğu açıklama AİHM kararın uygulanmayacağını ve karara Türkiye’nin direnç göstereceğinin işaretlerini vermektedir.

Klasik algı yöntemine başvuran ve olayı çarpıtan Sayın Davutoğlu bildik Kemalist söylemin de arkasına sığınıyor. Dinin ve dini eğitimin kontrol edilmesi gerektiğini, eğer bu yapılmazsa sonuçlarının diğer Ortadoğu ülkelerinde görüldüğü gibi sapmalara yol açacağına atıfta bulunuyor. Din eğitimin devlet kontrolünde olmasının önemli olduğunu söylüyor. Avrupa’da öğrencilerin Kiliselere götürülmesine atıfta bulunuyor.

Başbakan Davutoğlu çok iyi biliyor ki; zorunlu din dersleri gayri Müslimleri ve Alevileri hedef alan bir uygulama olmaktadır. Büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de dini eğitim okullarda değil, camilerde ve sayıları yüz binleri aşmış olan kuran kursları aracılığıyla yapılmaktadır. İsteyen herkes bu kurslara gidebilmekte, aile ve cemaatler aracılığıyla dini eğitimlerini tamamlayabilmektedirler. Geriye bu eğitimlere katılmayan, camiye gitmeyen kesimler kalmaktadır. Bu kesimlere de okullar ve eğitim gerekçe gösterilerek zorla Türk-İslamcı bir asimilasyon dayatılmaktadır. Zorunlu din dersi Türkiye’de Türk-İslam sentezinin ideolojik temsili olmaktadır. Din eğitiminden ziyade cumhuriyetin kuruluşunda esas alınan Türk-İslam örgütlenmesinin parçası olarak işletilmektedir.

Aleviler din eğitimine karşı bir duruş içinde değildirler. Zorunlu din derslerine karşı oluşu, dini eğitime karşı, din düşmanları gibi sunmaya çalışan çevrelerin olması ve iktidarın olayı böyle yansıtmaya çalışması yaptıklarını gizlemek istemesindendir. Aksine Alevilerin kendi inançlarını öğrenmek ve öğretmek gibi talepleri vardır. Avrupa’da örnekleri olduğu gibi İslam derslerinin yanında Alevilik dersleri vardır. Aleviler çocuklarını kendi inançlarının gereklerini öğrensinler diye bu derslere göndermektedir.

Karşı olunan, tam da Sayın Başbakan’ın söylediği devletin dini kontrol altına alması ve kendince yönetmesine itirazdır. Devletin inançları tanımlamasına ve idare eder, müdahale eder pozisyonda tutmak istemesinedir. İslam’ın devlet eliyle Türk ırkçılığına kurban edilmesinedir. Diğer inançlara düşman edilerek, tüm kesimleri bir birine düşürmek üzerinden siyaset yapmayı kolaylaştırıcı duruma karşı bir koyuştur. Zorunlu din derslerine karşı duruş, dine karşı bir tavır değil, özgürlüklere yönelik bir çaba ve mücadeledir.

Din dersleri bütün dünyada iki şekilde verilmektedir. Birincisi dinler tarihi de diyebileceğimiz, tüm inançların tarihsel ve temel algılarının işlendiği etik derslerdir. Bu dersler ve ders kitapları tarihçilerin katkıları ile modern dünyanın tarih anlayışı ile hazırlanır. Dersleri eğitim kurumlarının sorumluluğunda atanan öğretmenler tarafından verilir. Bu dersler kimi yerlerde zorunlu kimi yerlerde seçmelidir. İkincisi ise dini eğitimdir. Dini eğitim mensubu olunan dinin veya inancın temsilcileri ve kurumları tarafından ön görülen çerçevede hazırlanan eğitim müfredatıyla ve yine o inanç temsilci kurumlarının ön gördüğü, önerdiği ve bazen de kendisinin finanse ettiği öğretmenler tarafından verilir. İkisini bir birinden ayıran temel unsur, birinin etik ders diğerinin ise dini ders olmasıdır. Dini içerikli dersler genelde tercihle gidilen dersler olmaktadır. Almanya, İsviçre, Avusturya örneklerinde olduğu gibi İslam dini dersi, Alevilik dini dersi, Hıristiyanlık dini dersi vardır. Herkes kendi inanç dersine katılabilmektedir ya da katılmama hakkını kullanmaktadır. Ve yine bu dersler uygulamalı bölümler de içermektedir. İslam dersinde namaz, Alevi dersinde cem, semah, Hıristiyanlık dersinde kilise ziyareti yapılmaktadır. Bu inancın doğasında vardır, olandır.

Fakat etik din dersi verdiğini iddia eden Türkiye’de AİHM kararında bir kez daha ortaya çıktığı gibi herkese dini ders verilmektedir. Devletin sınırlarını belirlediği ve Türkçülükle içini boşalttığı bir uygulama söz konusudur. Bu uygulamaya son verilmesi konusunda alınan kararın hayata geçirilmesi büyük önem arz etmektedir.

Ana dilde eğitim ve zorunlu din dersleri mücadelesi, Türkiye’deki demokratikleşmenin de temel sorunu olarak önümüzde durmaktadır. Türk-İslam sentezli eğitime karşı direnmek önümüzdeki dönemin temel konularından olacağı bugünden artık beli olmuştur.

Maraş, güzelleşmiştir!

“Ceryana, zincire boyun eğmedik
Direndik direndik işkencelerde
Halk uğruna bundan daha evveli
Ölenleri andık işkencelerde”
(Emekçi)

Aleviler, binlerce yıldır itikatlarını, doğdukları mekanları kutsayarak onlara anlamlar yükleyerek, kendi değerlerini yaratmışlardır. Birçok Alevi kurumu, bu mekanlar, ziyaretler, ocaklar üzerinden bugüne gelmiştir. Asimilasyona karşı da hala bu mekanlar direnmektedir. Kimi ziyaret ve dergah Alevilerin yaşadığı bölgeler içinde olmasa da varlığını sürdürmekte ve diğer inançtan kesimlerin kutsalı olarak kendi yaşamını idame ettirmektedir. Bunlardan bir tanesi de Elazığ-Keban’ın Piran beldesindeki Akgömlek Köyü’ndeki Sultan Sinemilli Türbesi’dir -ki hala bölgede işlevini korumaktadır-.

Aleviliğin hakikatçi kolundan keramet ocakları diyebileceğimiz mekanlarda, emek, direniş ve ortak yaşam kutsanmaktadır. Pazarcık’ta Elif Ana, Ali Kute, Tıllo Hake, Emedhazi gibi keramet sahiplerinin emekleri etrafında Alevilik varlığını sürdürmektedir. Dağın taşın suyun kutsallığına atfen emeğin kutsanması, ortakçı yaşamın kutsanması, şimdilerde şehit mezarlarının kutsanmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Aleviliği temel değeri olan insanın yüceltilmesi ve bu yücelik temsilcilerinin kutsanması ana fikri, bugün Mazlum Doğan’ın, Sakine Cansız’ın mezarları başında yakılan mumlar, Fidan Doğan’ın mezarına bırakılan teberiklerde kendini göstermiş; onların artık Aleviliğin vazgeçilmezleri arasında yer aldıklarını  ortaya koymuştur.

Bu yıl Sevdilli’de Fidan Doğan anısına yapılan Sev-Der Halk Festivali bu bütünleşmenin ve sahiplenmenin hak ile hakkaniyet içinde olduğunu göstermiştir. Alevilerin kutsalına Şeyh Bedrettin gibi Fidan Doğanlar eklenmiştir. Binlerce kişi, yaşlısı genci Fidanların gölgesinde şarkılarını söylemiş, semaha durmuş, varlığını kendi kökleri üzerinde haykırmıştır. Yüzyıllardır yasaklı olan Kürt kimliği, Alevi kimliği ve sol duruş varlığını hissettirmiştir.

Eskiden gizli odalarda sessizce dinlenen şarkılar mikrofonlardan, sahneden herkes tarafından dinlenmiştir. Sevdilli’de Fidan Doğan festivalinde Şehit Sefkan’ın “Kürdün Gelini” bölgenin ilk şehidi Mustafa Bozkurt’un anısına çalınmıştır. Toprak uyanmıştır. Artık kurbanlar ve adaklar bu toprakların kahraman çocuklarınındır. Dualar ve semahlar, bu çocuklarındır.

Aynı Engin Sincer gibi bu toprakların yetiştirmiş olduğu kahraman evlatları “hakkı verilmiş yaşam” etrafında binlerce kişi Maraş’a yüzünü dönmüş ve kendisini haykırmış; “Biz varız” demiştir. Tüm baskılara, zulme, katliama rağmen topraklarını terk etmemiş olanların güç aldığı, dara durduğu bir mekan olarak artık Alevilerin kutsallarındaki yerini almıştır. Aleviler, Maraş’ta hakkın ve hakikatin mekanında, Engin Sincer huzurunda ceme durmuştur. Pirin huzurunda aklanmıştır. Aklanmak için kutsal mekanlarını ziyaret eden binlerce kişi, hakikat yolculuğunun bir kez daha şahitleri olmuştur.

Geçmişten günümüze kutsanan ve kutsal olan mekanlarımızın gücüyle ayakta duran Aleviler, bu duruşlarıyla kendilerine sahip çıkabilmenin mutluluğunu Maraş’ta yaşamışlardır. Maraş, güzelleşmiştir. İnsanları, kadınları ve çocukları güzelleşmiştir. Maraş katliamının yaratmış olduğu korku siyaseti bu yıl Maraş’ta çökmüştür. Maraş’ın Kürtçe ağzıyla, deyişler, semahlar yeniden söylenmeye başlamış, televizyonlarda programlar yapılarak, yazılar yazılarak, albümler çıkarılarak hakikatin huzurunda yeniden diriliş, emekle örülmeye başlanmıştır.

Görünen odur ki; hak ile hakikat yolculuğu kendi kökleriyle buluşup güçlenmektedir. Daha güçlü bir birliktelik için önümüzdeki dönem içerisinde özellikle de Maraş katliamı yıldönümü öncesinde toplantılar, konferanslar yapılarak daha hazırlıklı bir şekilde Maraş’a Maraş’ın içine gidilecek, Yörük Selim’de Maraş katliamı şehitleri anılacaktır. Onun için bugünden hazır olmak, hazırlanmak Alevi kurumlarının önemli bir görevi olmalıdır. Hak ve hakikat ışığı bizi Maraş’a çağırıyor. Gerçeğin demine…

Katliamlarda mazlum sığınağı “Mağaralar” ve Êzidîler…

MEHMET BAYRAK

Mazlum bir halk olan Êzidî Kürtler’in, son haftalarda yaşadığı dramatik ve trajik durum, adeta tarihin yeniden tekerrürü gibiydi. Tarihte, Kızlıbaşlar ve Êzidîler ile azınlık durumuna düşmüş diğer etnik toplulukların yaşadığı “mağara macerası”, 21. yüzyılda bir kez daha tekrarlanıyor ve en az bir yıl önce kaleme aldığımız bir konuyu yeniden gündeme getiriyordu…

“Mağara” mazlum yaşamında bir kült!

“Dersimliler mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısının içerisinden, bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtleri’ni kestiler…”

Üstteki trajik sözler, birkaç yıl boyunca Dersim soykırımına tanıklık etmiş, Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden, dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’e ait. Kime yapıyor bu açıklamayı? Yaklaşık 25 yıl önce, bizden de Dersim’le ilgili kaynak isteyen şimdiki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na…

1989 yılında, yayımlamakta olduğum Kürt kimlikli Özgür Gelecek Dergisi’nden dolayı iki kez tutuklanmış ve Çağlayangil’in Dersim katliamına ilişkin kimi tanıklıklarını röportaj ve anı biçiminde cezaevi koşullarında basından izlemiştim. Çağlayangil, daha 1935 yılında Malatya Emniyet Müdürü iken Dersim kasabı Kor-Vali Abdullah Alpdoğan’la yaptığı alan çalışmalarına; 1937 yılında ise Seyid Rıza’nın idamına ilişkin ilginç ve çarpıcı anekdotlar anlatıyordu.

Bu anlatımlar, o tarihlerde bürokrat olarak kamuda çalışan Kılıçdaroğlu’nu da oldukça etkilemiş olmalı ki, ortak bir tanıdık üzerinden benden kaynak istediği gibi, bir arkadaşıyla birlikte Yalova’da Çağlayangil’i de ziyaret etmiş ve üstteki trajik sözleri de içeren bir röportaj yapmıştı. Aslında, Çağlayangil bu döneme ilişkin tanıklıklarını ve benzeri görüşleri övünerek, Nakşibendiler’in yayın organı İslam dergisinde de anlatmıştı (Bkz. İslam, Mayıs- 1990, Sayı: 81).

Çağlayangil, Dersim harekâtının doğrudan Atatürk’ün “Dersim meselesini kesin olarak halledin” talimatıyla yürütüldüğünü; Alpdoğan’la iki yıl süreyle alan çalışması yaptıklarını, burada “Hz. İsa kılıklı, insan güzeli adamlara rastladığını” söyler. 1937’de Ankara’dan gönderilerek, Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden Çağlayangil, Devlet aklını şu sözlerle ortaya koyar: “Devlet otoritesi tesis edilmelidir. Bir kadının kocası belli olmalıdır. Hâkimiyet devlette olmalıdır”. (Agy)

Evet, “medenileştirme” yani Türk-İslamlaştırma adına, silahları neredeyse tümüyle toplanmış bir bölgeye, bombardıman uçaklarının yanı sıra, tam teçhizatlı üç kolordu, iki süvari tümeniyle girmek ve can korkusuyla mağaralara sığınmış olan insanları yaylım ateşine tuttuktan sonra, içeriye zehirli gaz salarak topyekûn imha etmek… Bu, Kemalist rejimin Dersim’i “medeniyete açma” projesidir. Öyle ya, ünlü Kemalist kalemşör Hakkı Naşid (Uluğ), 1931’de “Derebeyi ve Dersim”, 1938’de ise “Tunceli Medeniyete Açılıyor” kitaplarını boşuna mı yazmıştı? Bunlar, tam da Kemalist rejimin sözcülüğünü yapan rapor- kitaplar değil miydi?..

Koçgiri Katliamı’nda da mağaralara sığınanlar “Tütsüyle” imha edildi…

Yaklaşık 90 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen, Koçgiri katliamı üstündeki sır perdesi bile yeni yeni aralanıyor. Ve anlıyoruz ki, Dersim’de uygulanan imha yöntemlerinin benzeri, yaklaşık 15/16 yıl önce 1921’de Koçgiri’de de uygulanmış. Yaklaşık 140 köyün yok edilmesiyle sonuçlanan Koçgiri’de de yine insanlar can havliyle doğanın en kuytuluk ve korunaklı mekânları olan mağaralara sığınmışlar, ancak buralara da tütsü salınarak, insanlar boğularak katledilmişler.

Bu konuda bir alan çalışması yapan, Koçgiri’nin efsanevi şairi Alişer’in yakınlarından Dr. Ali K. Yıldırım, ilginç anekdotlar aktarıyor. Katliam sırasında insanların sığındıkları mağaraları resimleriyle veren Yıldırım, sözgelimi İmranlı’nın Pevriziyan (Eskidere) köyündeki bir mağaranın acıklı öyküsünü şöyle anlatıyor: “Çevre köylerden kaçıp bu mağaraya sığınanlar, Topal Osman güçlerince mağaranın girişine yığılan samanın yakılması sonucu duman ile boğularak öldürüldü.” (Bkz. A. K. Yıldırım: Osmanlı Sonrası İlk İcraat: Koçgiri Katliamı; Rızgari Online, 23.11.2011).

Doğanın bu derinlikli mekânları, kimi zaman gerçekten mazlumların kurtarıcıları olur. Sözgelimi, yine Koçgiri katliamı döneminde insanların sığınıp kurtuldukları ve bugün “Ana Fatma Ziyareti” olarak tavaf edilen bir başka mağaranın öyküsü şöyle aktarılıyor: “Bu mağaraya yerleşen Eskidereliler, kurtulmayı başarıyor. Mağaranın girişi dar ve içerisinde su akıyor. Ağız bölümü otlarla kaplanmış bulunduğundan, birilerinin burada saklanacağı tahmin edilmediğinden Eskidereliler kurtuluyor. Bu nedenle, buraya Ana Fatma deniliyor ve ziyaret olarak kabul ediliyor.” (Aynı yer)

Sömürgeci Devlet ittifakıyla Ağrı/Zilan’da gelen “Dereboyu” ölümler

Burada anlatılan iki örneğin kahramanları, “azınlık içinde azınlık” statüsündeki Koçgiri ve Dersim Kızılbaş- Kürtler’i… Ancak, biliyoruz ki 15 bin kişinin katliyle noktalanan 1925 Kürt Hareketi’nden sonra, Kürt Özgürlük Örgütü (Xoybun) tarafından örgütlenip 1928-1932 yılları arasında devam eden Ağrı/Zilan İsyanı, birçok diplomatik manevralar ve yasal aldatmacalardan sonra, Türk ve İran sömürgeci devletlerinin ittifakıyla sonlandırıldı. Türk basınının haberlerine göre, bu aşamada katledilen Kürtler’in sayısı 30 bini buluyor ve dereler “lebalep” insan cesetleriyle doluyordu.

Burada da, savaş uçakları dâhil tüm araçlar kullanılmıştı. Bu harekâttan yıllar sonra 1944 yılında, harekâtta bizzat görev alan Yarbay Eyüp Sabri Süsoy tarafından kaleme alınan ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayımlanan “Eşkıya Muharebeleri ve Mağara Aramaları” konulu bir kitapçıkta; iki devlet arasında Kürtler’e karşı kurulan kanlı tuzağın birçok ipucu görülebileceği gibi insanların dağlardaki sığınağı olan “Mağara” olgusu konusunda da son derece ilginç bilgilere yer verilir.

Mağaraların muharebe ve korunmadaki işlevi konusunda ayrıntılı bilgiler içeren kitapçık, Kürt coğrafyasında dağlık ve volkanik arazide çok sayıda mağaranın bulunduğunu, özellikle çok volkanik olması dolayısıyla Ağrı Dağı’nda çok sayıda mağara bulunduğunu ve bu mağaralardan bazılarının kışın bile sıcak dumanlar çıkardığını bildirmektedir. “Ağrı’da bulunan çeşitli mağaraların arasında, yüklü hayvanların girebileceği ve bir taburu tamamen barındırabilecek büyüklükte olanları da vardır. Bu mağaralar türlü biçimlerde olup giriş yeri dar, içerisi geniş ve serbest; koridorlu ve birkaç bölmeli, uzun dehlizli, birkaç kapılı olanları bulunduğu gibi içlerinde yakılacak ateşin dumanının çıkması için tabiattan ve sonradan yapılmış bacalı olanları da vardır.”(Age, s. 37)

Yazar, bu mağaraların ya mıntıka adıyla ya da simgeleşmiş isyancı kişilerin adıyla anıldıklarını belirtiyor. Sözgelimi, kişi adıyla verilen mağaralardan bazıları şöyle: Haso mağarası, Timur mağaraları, Hacıali mağarası, Mato mağaraları, Ahmet Şemo mağarası, Ali Mirza mağarası, Ömerbesi mağarası, Paşo mağaraları…

Yine bu kitapçıktan öğreniyoruz ki, önce Koçgiri’de, sonra Dersim’de başvurulan mağaralara boğucu duman salınması yöntemi Ağrı/Zilan’da da uygulanmış. Ancak yazar, mağaraların içi girintili ve bölmeli olduğundan, isyancıların bir yamçı veya keçe ile bir menfezi tıkayarak kendilerini dumandan koruduklarını, bu nedenle bu tür mağaraları çökertmek için “bomba, bomba demeti ve tahrip kalıbı” kullanıldığını bildiriyor. (Age, s. 40)

Ağrı/Zilan direnişi aşamasında, Ağrı Dağı çevresindeki Kürt direniş noktaları ve Kürt yaylaları konusunda bugün elimizde, harekâta bizzat katılan Pilot Naim Bürküt’ün çektiği fotoğraflar da bulunuyor. (Bunun bir örneği için bkz. Haz. Yılmaz Çamlıbel: Ağrı Albümü/ Serhildana Agiriye).

Ezidi Kürtler’in despotizm ve fanatizmle ölümcül dansı

Biliyoruz ki, Kürdistan’da yine “azınlık içinde azınlık” statüsündeki Ezidi Kürtler’in devletle ve yöredeki fanatik Müslümanlar’la ölümcül dansı en az üsttekiler kadar trajik… Başka din mensuplarının sayısı sürekli artarken, sayıları sürekli azalan bir etnik topluluk Ezidi Kürtler. Zerdüşt dininin en yakın devamcıları olarak geçmişte büyük bir çoğunluğa sahip olan Ezidiler, bilinen İslamcı devlet baskıları dolayısıyla sürekli azalmaya yüz tutmuşlar. Osmanlı dönemindeki çok yönlü baskı ve katliamlar bir yana, son yüzyıllık sürede bile büyük bir kırılma yaşanmış. Sözgelimi, Serhad bölgesi Kürtleri’nin büyük çoğunluğu geçmişte Ezidi olup, bugün sınırın kuzeyinde kalanlar Ezidiliğini korurken, Osmanlı bölümünde kalanlar komple Müslümanlaşmışlar. Keza, 19. yüzyıl kaynakları Serhad’dan Sincar bölgesine uzanan güzergâhta büyük bir Ezidi varlığından söz ederken, bugün bu varlığın yüzde birine rastlamak mümkün değil. Yine, Rojava’nın kuzey kesimine yayılan Ezidi varlığı da önemli ölçüde eriyip gitmiş. Salt bir rakam vermek gerekirse, 1980 Cuntasına kadar Siirt, Batman, Diyarbakır, Urfa ve Mardin gibi illerde yaşayan Ezidiler’in sayısı 20 bini aşkınken, bu rakam 2000 yılında 400’lere kadar düşüyor (Bkz. Ezidilerin Sayısı 423’e Düştü, Evrensel gaz. 15.3.2005; Kürdistan’da Ezidiler’in Sayısı Azalıyor, Öz- Po, 15.3.2005).

Ezidi denince, ilk akla gelen bölge, Ezidilerin kutsal mekânı Laleş. Oysa biliyoruz ki, geçmişte Viranşehir, Orta Anadolu’daki Kapadokya gibi hem bir uygarlık ve kültür merkezi, hem de Ezidiler’in ana karargâhlarından biriydi. Benzeri kaderleri paylaştıklarından olmalı, burada da tıpkı Kapadokya gibi yeraltı kiliseleri ve mağara barınakları vardı. Bunların bazı kalıntıları ise günümüze kadar gelebilmiş. Göbeklitepe gibi 12 bin 500 yıla tarihlenen insanlığın en eski yerleşkeleri Harran’da bulunduğu gibi, Viranşehir de bölgenin en eski kültür ve uygarlık merkezlerinden biridir.

“Akese Kilisesi ve Mağaraları, Viranşehir-Urfa yolunun 19. kilometresinde bulunan Kırlık ya da diğer adıyla Gavurhori köyüne altı kilometre mesafede bulunuyor. Akese Kilisesi, dere yatağında yer alan kayalara oyulmuş. Kilise girişinin tam karşısında Ezidiler tarafından kutsal kabul edilen “Tavuskuşu” kabartmaları yer alıyor. Kilisenin M.S. 2. yüzyılın sonlarına doğru gizli ibadet için yapıldığı tahmin ediliyor. Yine ibadethane olarak yapılan mağaralar ise, yerden iki metre yüksekte bir girişle inşa edilmiş.” (Bkz. Uygarlıklar Merkezi Viranşehir, Öz- Po).

Bu mağaraların hangi maceralara tanıklık ettiklerini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Bilinen dini baskılar nedeniyle, gizli ibadet yeri olarak kullanıldığı gibi, tehlike durumunda sığınak olarak kullanıldığı da açıktır. Keza, Şengal dağlarında Ezidiler’in katliamlarda sığındığı bir mağaranın öyküsü, ünlü Kürt halk destanının kahramanları Derweş ile Edule’nin acıklı macerası ekseninde verilir: “Bir yandan Edule’ye dörtnala at koşturan Derweş’in atının

ayak sesleri, bir yandan acımasız fermanlarla gelen kılıç darbelerinden kurtulmak için Şengal dağlarına koşan, koşarken çığlıklara boğulan kimsesiz Ezidiler’in aman çığlıkları. (…) Sincar/ Şengal dağları, sadece bir büyük aşk öyküsünün tanığı değildir kuşkusuz. Onlar, 72 fermana da tanık dağlar. Her bir taşı, her bir vadisi acı, hüzün ve Ezidi kanıyla yıkanmış…” (H. Ermiş: Edule’nin Gözyaşları, Politik Art, Sayı: 132/ 2014).

Bilindiği gibi Ezidiler, bugüne kadar 72 katliama maruz kaldıklarını kabul ederler. Bu gerçeklik ve daha 2007 yılında Şengal’ın kadim halkı Ezidi Kürtler’e karşı yürütülen ve 600 dolayında insanın yaşamına mal olan karanlık katliam göz önüne alınırsa, Ezidiler’in dünden bugüne fanatik ve despotik güçlerle girdiği ölümcül dans daha iyi anlaşılır…

Malatya-Viranşehir hattında bir taçsız kral: İbrahim Paşa

Üstte de vurgulandığı gibi, Ezidiler denince Viranşehir; Viranşehir denince Batı literatüründe “Kürdistan’ın ya da Hamidiye Alaylarının Taçsız Kralı” olarak ün yapan Milli aşiret federasyonu reisi ve Hamidiye Alayları paşası İbrahim Paşa akla geliyor. Gerçekten de, nasıl 1854’te Kırım üzerinden yürütülen ve İngilizler’le Fransızlar’ın da aynen bugün gibi taraf oldukları Osmanlı-Rus Savaşı’na katılan ünlü Kızılbaş-Kürt kadını Fataraş, Osmanlı/Kürt kadınını Batı literatürüne en çok taşıyan figür ise İbrahim Paşa da, gerek Aşiret Alayları Paşası olması, gerekse çevredeki etkinliği dolayısıyla üzerinde en çok durulan ve fotoğraflanan Kürt figürüdür.

Kendisinden söz açan Batılı kaynaklar, ondan “Malatya Kızılbaşı” olarak söz etmekte ve şu bilgileri vermektedirler: “19. yüzyılın başlarında Milan Aşireti’nin başında İbrahim Paşa bulunmaktaydı. İbrahim Paşa’nın, 2000’i geçen aile üzerinde nüfuzu olduğu biliniyor. İbrahim Paşa, bu 2000 aile arasında saygı ve hoşnutlukla anılmakta ve kendisinden Malatya Kızılbaşı olarak bahsedilmektedir. O, Dersim’de muhafız olarak gezebilecek tek aşiret lideri olarak bilinmektedir. İbrahim Paşa’nın ilginç yanlarından biri de kendisine bağlı ailelerin arasında Putperest, Şii, Ortodoks ve Müslümanların bulunmasıdır.” ( Mark Sykes ve Hugo Grothe’den aktarılarak, İ. Yazgan: Kürdistan’ın Taçsız Kralı İbrahim Paşa, Öz- Po, 9 Ocak 1998).

İbrahim Paşa’nın, Batılı kimi kaynaklarda “Malatya Kızılbaşı” olarak sunulması, kuşkusuz ilginç bir belirlemedir. Geçmişten 19. yüzyıl sonlarına kadar, Malatya-Adyaman/Semsur-Urfa/Ruha hattında büyük bir Kızılbaş ve Ezidi nüfusunun yaşadığı bilinmektedir. İbrahim Paşa’nın da Kızılbaş veya Ezidi olarak Viranşehir bölgesine gittiği ve sonradan Müslümanlaştığı söylenebilir. Zaten, Hamidiye Alayı oluşturması için de Müslüman olması gerekiyordu. Ancak, İbrahim Paşa’nın Batılı araştırmacının söylediği gibi, farklı din ve inançtan topluluklara ne denli hoşgörülü davrandığı sorgulanması gereken bir husustur. Unutmamak gerekir ki, Koruculuk sisteminin babası bu Alaylar’ın ta kendisidir.

Literatürde “Aşiret Alayları” olarak da anılan Hamidiye Süvari Alayları, üstteki örnekte görüldüğü gibi kimi aşiret reislerine büyük nüfuz sağlamış olsa da, izlenen yanlış politikalarla Kürt blokunda inançsal temelde bir kırılmaya da yol açmıştır. Siyasi ve manevi gücünü Abdülhamid’den alan bu milis kuvvetlerinin liderlerinin yani Alaylı paşalarının en büyük muhaliflerinden biri İttihad-Terakki kadrolarıydı. Nitekim, Diyarbekir’deki Osmanlı-Kürd İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biri olan Ziya Gökalp’ın yayımlanan ilk kitabı, doğrudan İbrahim Paşa’yı hedef alan “Şaki İbrahim Destanı” dır. (1908’de yayımlanan bu Destanın ayrıntılı bir irdelemesi için bkz. M. Bayrak: Alman Emperyalizminin Türkiye İle Kürdistan’a Girişi ve Ziya Gökalp; Kürdoloji Belgeleri- I içinde, Özge yay. Ank. 1994,s. 509- 515).

Z. Gökalp, destanın bazı kesitlerinde şöyle diyor: “Berazi’yi, Aneze’yi dağıttı / Seller gibi Şammar kanı akıttı / Mızrak dikti Karakeçi yurduna (…) Her tarafı sardı azgın kurtları / Diyarbekir, Mardin, Urfa yurtları / Döndü baştanbaşa ıssız çayıra (…) Osmanlılar bu vahşete dayanmaz / Kürd kılıcı din kanına boyanmaz / Bugün millet alacaktır intikam.”

1908 Meşrutiyet Devrimi aşamasında yayımlanan bu destanda söylendiği gibi, İbrahim Paşa gibi birçok şahsiyet tasfiye edildi. Ancak, Hamidiye Alayları tasfiye edilmediği gibi, Ziya Gökalp’in ideologluğunu yaptığı İttihad-Terakki yönetimince birçok alanda kullanılmaya devam edildi. Ziya Gökalp’in içinde bulunduğu kadro, bir etno-dinsel arındırma politikasıyla birçok halkı bu topraklardan sildi, süpürdü. Dahası, bu zihniyetin devamı olan Kemalistler de, 1924’te resmen lağvettikleri bu milis kuvvetlerini 1925’te “mahalli milis kuvvetleri” adı altında yeniden göreve koştu… Son uzantıları ise, bugünkü Korucular…

Özetle söylersek; “azınlık içinde azınlık” kategorisindeki Kızılbaş veya Ezidi Kürt topluluklarla benzerleri, tarih boyunca nice uğursuzlar, salgınlar ve saldırganlarla ölümcül bir mücadelen geçip bugünlere geldiler. Ozan Telli’nin dizeleriyle söylersek: “Ve yine de her zaman / Tırnaklarını avuçlarına saplamış / Isırmış dişleriyle dilini / Dilememiş düşmandan aman…”

zülfikar gazetesi – eylül 2014

 

AKP’li belediyeden ‘cemevi’ davası!

Davanın gerekçesi cemevi açılması…

AKP’li Sultangazi Belediyesi Sultangazi Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı Zeynal Odabaş hakkında Cem Evi açtıkları gerekçesiyle dava açtı. Hakkında 5 yıl hapis cezası istenen Odabaş, “Bu dava AKP’nin siyasi bir kararıdır, Alevi yurttaşlara uygulanan ayrımcı politikaların sonucudur” dedi.

Sultangazi Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı Zeynal Odabaş hakkında AKP’li Sultangazi Belediyesi tarafından 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Sultangazi’de yaşayan Alevilerin taleplerinin karşılanmaması üzerine Cem Evi açması üzerine “işgalcilik” suçlamasıyla dernek başkanı açılan davanın ilk duruşması bugün görüldü.

Sultangazi Belediyesi’nin kayıtsızlığı üzerine Cem Evi’ni açtılar

Yaklaşık 200 bine yakın Alevinin yaşadığı Sultangazi’de Alevilerin ibadetlerini yerine getireceği bir tane Cem Evi bulunduğundan ötürü mevcut ihtiyacın karşılanabilmesi için AKP’li Sultangazi Belediyesi’ne taleplerini iletmek istedi. Dernek tarafından yapılmak istenen görüşmeler karşılıksız kaldı ve bölgede yaşayan Alevi halkı, Sultangazi Pir Sultan Abdal Cem Evi’ni yeniden inşa etti.

Dernek Başkanı saldırıya uğradı

“İşgalci” oldukları gerekçesiyle yıkılmak istenen Cem Evi’nin çevresinde birçok kamu kuruluşunun bulunması da dikkat çekerken ibadet alanlarını yeniden inşa eden bölge halkına baskılar artarak devam etti. Geçtiğimiz sene yaşanan bu gelişmeler içerisinde Dernek başkanı Zeynal Odabaş saldırıya uğradı ancak saldırganların kim olduğu halen tespit edilemedi.

Mobese görüntüleri, görgü tanıkları bulunamadı

Saldırıyı gerçekleştirenlerin bulunması için çalışma yürüten avukatlar ise bölgedeki mobese kameralarının kayıtlarının silindiğini ve saldırıya dair görgüsü olan hiçbir tanık tespit edemediklerini belirttiler.

5 yıla kadar hapis isteniyor

Sultangazi Belediyesi de bölge halkının inşa ettiği Cem Evi’ni yıkmak için belediye encümen kararıyla 67 bin TL imar para cezası verilerek dernek hakkında icra başlattırıldı. Ayrıca derneğin Cem Evi’nin inşasına neden olarak “işgalci” konumunda bulunduğunu iddia eden belediye, dernek başkanı hakkında da 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı.

Davanın ilk duruşması bugün görüldü

Açılan davanın ilk duruşması bugün Gaziosmanpaşa Adliyesi’nde görüldü. Davada yargılanan dernek başkanı Odabaş, Alevilerin haklarının gaspedildiğini, bölge halkının kendi imkanlarıyla Cem Evi’ni varettiğini ve taleplere kayıtsız kalan AKP’li Sultangazi Belediyesi’nin çıkarttığı encümen kararını tanımadıklarını söyledi. Saldırıya uğradığı Eylül 2011 yılında haklarında icra çıkartıldığını karakolda öğrendiklerini söyleyen Odabaş, Cem Evi’nin yasal statüye kavuşturulmasının gerekli olduğunu ifade etti.

Duruşma 28 Mart’a ertelendi

Odabaş’ın avukatları da bölgenin havadan ve karadan fotoğrafının alınarak imara uygun olmayan yerlere hangi uygulamaların yapıldığının tespit edilmesini, bölge halkının imece usulüyle Cem Evi’ni inşa ettiği yönünde tanıkların dinlenmesini talep ettiler. Duruşma 28 Mart’a ertelendi.

“Dava AKP’nin Alevilere uyguladığı politikaların sonucudur”
Görüşünü aldığımız Sultangazi Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı Zeynal Odabaş, açılan davanın AKP’nin siyasi bir kararı olduğunu Alevi yurttaşlara uygulanan ayrımcı politikaların sonucu olduğunu ifade etti. Davanın “işgalcilik” suçlamasıyla açılması hakkında Odabaş, “Biz işgalci tutumu kabul etmiyoruz. O bölgede emniyet müdürlüğü var, devletin olanaklarından yararlanan kamu kuruluşları var. Cami var, kuran kursu var ama onlara imar sorunu yaşatılmaz. Biz cemevlerinin yasal statüye kavuşmasını istiyoruz” diye konuştu.

vatan

Alevilerden çağrı; Kobani direnişine katıl, vahşete dur de!

Basına ve Kamuoyuna

DAİŞ-İŞİD, Türk devletinin ,Kürt halkının ve Alevi Toplumunun taleplerini bastırmak için desteklediği, saldırttığı ve bastırma, sindirme aracı olarak kullandığı bir özel kuvvetidir.

Dikkat edilirse İŞİD ,sadece Türk devletinin düşman ve katli vacip gördüklerini katlediyor, Bunlar Kürtler ,Aleviler ve bölgedeki Şii- Hıristiyan kesimlerdir.

T.C nin AKP iktidarı tarafından her türlü desteklenen ,hatta bizzat kendi emekli generalleri ve özel istihbarat elemanları, özel timlerinin sevk ve idaresinde etkili olduğu bu Vahşet çetesinin Kürt ve Alevi düşmanlığı tesadüf değildir. Bu savaş eninde sonunda Türkiye’deki Alevilere de uzanacaktır. Bu gün ROJAVA-KOBANİ-ŞENGAL’e sessiz kalırsak, sıra   Alevilere geldiğinde ses çıkaracak kimse kalmamış olacak.

Aleviler yaklaşmakta olan tehlikenin farkına vararak hemen şimdi, bu İnsanlık düşmanı, vahşet çetesine karşı tüm imkanları ile harekete geçmelidir.

Dünyanın efendileri IŞİD çetelerine savaş açtık diyorlar. Bu koskoca bir yalandır. IŞİD eliyle Rojava devrimi bir kez daha Kobanê’de boğulmak isteniyor. İslam adına hareket ettiklerini söyleyen Türk ve Arap yönetimleri, sıra Kürtlere gelince  İslam kardeşliği maskelerini indirmekten çekinmiyorlar. Tarihte olduğu gibi bugün de bu zalimler topluluğu Kürtleri hiçbir zaman kendisinden saymadı.

İslam iktidarını Emevilerden alıp Abbasilere veren , Mazdeki Eba Müslimi Horasani sonradan Abbasi iktidarı tarafından katledildi. Haçlılara karşı İslamı kurtaran ve Kudüsü alanın büyük Kürt komutan  Selahattin Eyyubi olduğunu unutturdular. Kürtleri Şeytan’ın çocuğu olarak gören bu müslüman devletler ve ağababaları batılı güçler bölgenin her yerinde sözde IŞİD’e tavır alırken, sıra Rojava’ya gelince el eteklerini çekerek seyir ile yetinmektedirler.

Ama tüm bu ihanetlere rağmen Rojava halkı, Kobanê kantonuna yönelik IŞİD saldırılarına karşı  daha önce yaptığı gibi büyük bir kahramanlık ve direnişle yanıt veriyor.

Bir yandan çözüm süreci diyerek bizleri oyalayan AKP, Rojava sınırında bir tampon bölge kurma tartışmalarını gündemleştirmektedir. TC devleti el altından  kapsamlı savaş hazırlıkları yaparak çözümden ne anladığını ve ne amaçladığını göstermektedir. Bilinmelidir ki, TC’nin bütün kirli savaş yöntemleri ve komploları Şengal’da, Maxmur’da ve Kürdistanın her yerinde Kürdistan halkının kanramanca direnişine çarpacak ve tuzla buz olacaktır

Bizler Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) olarak başta Avrupa’daki Aleviler olmak üzere dünyanın her yerindeki Alevileri Kürt halkının bu şanlı direnişini sahiplenmeye ve karanlığın yarasaları IŞİD çetelerine karşı bulundukları her alanda mücadeleye çağırıyoruz. Kobane kazanırsa hepimiz kazanacağız, Kobane kaybederse bölgenin tüm mazlumları ve ilericileri kaybedecektir. Türkiye ile sınırdaş olacak bir IŞİD’in bir sonraki hedefinde Aleviler vardır.

Bugün Kobane’de direnen yiğit Kürt gençliği insanlığın kurtuluşu için, bölgemizin selameti için savaşmaktadır. Burada kazanan tüm bölgede kazanacaktır. Batılı güçler buradan Kürt direnişinin direncini sınıyorlar ve kendilerine yalvarmamızı bekliyorlar.  Onların bu beklentilerini kursaklarında bırakmalıyız. Artık Kürt halkı ve bölgenin tüm devrimci dinamikleri birleşerek bir üçüncü seçeneğin mümkün olduğunu ve yaşayabileceğini Rojava örneğini yaşatarak dosta düşmana göstermelidir.

FEDA olarak, Kobanê kuşatmasını boşa çıkartmak, Rojava devrimini büyütmek için başta Aleviler olmak üzere Kürt, Türk, Arap, Fars, Êzîdî, Laz, Çerkes, Ermeni, Süryani ve tüm diğer halklardan ezilenleri Kobanê direnişini aktif olarak desteklemeye, bizzat bu direnişe katılmaya çağırıyoruz. Şengal’den Kobaneye bu kahramanca direniş ve yaşatmak zorunda olduğumuz Rojava devrimi hepimizindir. Kürdistan halkının direnişe katılma çağrısı da bizedir. Bölgemizin tarihini halklar adına bugünden harekete geçersek biz yazacağız. Öyleyse hemen harekete geçmeliyiz. Çünkü  yarın çok geç olabiir.

Demokratik Alevi Federasyonu olarak Tüm Alevileri Avrupa  ve Türkiye’de gerçekleştirilen Kobane ile dayanışma etkinliklerinde aktif yer almaya ve Alevi gençliğini Kobanede yürüyen direnişe bir seferberlik ruhuyla doğrudan katılmaya çağırıyoruz.

DEMOKRATİK ALEVİ FEDERASYONU

CEM Vakfı tarafından açılan AİHM’deki dava sonuçlandı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 16 Eylül 2014 tarihinde Mansur Yalçın ve Diğerleri-Türkiye (Başvuru No. 21163/11) davasında oybirliğiyle, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 1 Numaralı Protokolü’nün 2. Maddesi’nde yer alan eğitim hakkını ihlal ettiğine karar verdi. AİHM’e göre Türkiye ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesini güvence altına alma konusunda yükümlülüklerini yerine getirmek için okullarda din eğitimi konusunda reform yapmak zorunda.

Alevi inancını benimseyen başvurucular, zorunlu Din Kültürü Ahlak Bilgisi derslerinin içeriğinin Sünni İslam anlayışına dayandığını ileri sürerek 2011 yılında AİHM’e başvuruda bulunmuşlardı.

AİHM, din öğretimini alanında ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesi konusunda Türk eğitim sisteminin yeterli donanıma sahip olmadığına hükmetmiştir. Kararda, Hasan ve Eylem Zengin- Türkiye (Başvuru No. 1448/04,  9 Ekim 2007) davasında tespit edilen ve halen devam eden yapısal sorunun ihlal kararının temelinde yer aldığına işaret ediliyor. Mahkeme Türkiye’nin gecikmeden aşağıdaki adımları atması gerektiğinin altını çiziyor:

       Eğitim sisteminde ebeveynlerin çocuklarını kendi din veya inançları ve felsefi görüşleri doğrultusunda yetiştirme hakkına saygı gösterecek şekilde reforma gidilmeli.        Zorunlu Din Kültürü Ahlak Bilgisi derslerinden muafiyet hakkı tanınmalı.        Muafiyet hakkı ebeveynlerin din veya inançlarını açıklamak zorunda kalmayacak bir şekilde düzenlenmeli.

Kararın, önceki program gibi, mevcut Din Kültürü Ahlak Bilgisi (DKAB) programının da AİHS kriterlerini ihlal ettiği şekilde kurulmuş olması önemlidir. Hatırlanacağı gibi, yine Alevi bir ailenin başvurusu üzerine, DKAB dersleriyle ilgili olarak AİHM tarafından verilen Hasan ve Eylem Zengin kararından sonra ilk ve orta kademede yer alan DKAB derslerinin program ve kitaplarında, bunları AİHS kriterleriyle uyumlu hale getirme amacıyla değişiklik yapılmıştı. Yeni program 2011-2012 eğitim öğretim yılında uygulanmaya başlanmıştı.  Ancak yapılan değişiklikler DKAB dersinin,  dinler hakkında çoğulcu bir yaklaşıma sahip, tarafsız bir ders olmasını sağlama konusunda yetersiz kalmış, ders din öğretimi niteliğini korumuştur (bakınız Eğitim Reformu Girişimi- 2011-2012 Öğretim Yılında Uygulanan Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersi Programına İlişkin bir Değerlendirme).

AİHM Mansur Yalçın – Türkiye kararında dinle ilgili meselelerin düzenlenmesinde devletin tarafsızlık yükümlülüğüne dikkat çekmektedir. AİHM’e göre DKAB derslerinde Türkiye’de çoğunluğun inandığı şekliyle İslam inancına, diğer azınlık inançlarından daha fazla yer verilmesi, çoğulculuk ve nesnellik ilkelerinden ödün vermek anlamına gelmeyebilir.  Öte yandan, Alevi inancının Sünni inancından farkları dikkate alındığında, başvurucuların çocuklarının, okulda öğretilen ve kendilerinin sahip olduğu değerlerle ilgili olarak hangisine bağlı olacakları konusunda bir çatışma yaşayabileceklerini düşünmek makul olacaktır. Mahkemeye göre, muafiyet uygulaması olmadığı sürece bu çatışmadan kaçınmak mümkün görünmemektedir.

Norveç Helsinki Komitesi: İnanç Özgürlüğü Girişimi Eylül 2013’te yayınlanan raporunda DKAB dersleri programının içeriğinin ve Hristiyan ve Musevi öğrenciler için geçerli olan muafiyet hakkının uygulanma biçiminin din veya inanç özgürlüğü hakkına müdahale oluşturduğuna dikkat çekmişti.

Buna göre:

– 2011-2012 yılında DKAB ders programında yapılan değişikliklerle İslâm bağlamında çoğulculuğun benimsenmesi açısından önemli ilerlemeler kaydedilmiş olsa da, ders halen çocuğun düşünce, din ve inanç özgürlüğü ile ebeveynlerin çocuklarını kendi dinsel ve felsefi görüşleri doğrultusunda yetiştirme haklarının gereklerini yerine getirememektedir. Alevi, ateist, agnostik aileler istemedikleri halde çocukları DKAB derslerine katılmak zorunda kalmaktadır.   

– Musevi ve Hristiyan ailelerin çocukları, Yüksek Öğrenim Kurulu’nun 9 Temmuz 1990 tarihli kararı uyarınca, eğitimleri sırasında “Din Kültürü Ahlâk Bilgisi” derslerinden muaftır. Ancak bu durumda da, söz konusu muafiyet hakkının kullanılabilmesi için, ebeveynler ve öğrenciler okullara kimliklerindeki din hanesini göstermek zorunda kalmaktadırlar ve bu da inancını açıklama zorunluluğu doğurmaktadır. Okullarda verilen din derslerinden muaf tutulmayı talep etme sırasında bireylerin din veya inancın açıklanmak zorunda kalması, AİHS ile uyumlu değildir.

– Muafiyet hakkını kullanan Hristiyan ve Yehova Şahidi aileler, özellikle devlet okullarında, çocuklarının DKAB derslerinden muaf olma hakkını kullandıkları için zaman zaman dışlandıklarını ifade etmektedirler. Yine, çocuklarına dikkat çekmemek için muafiyet hakkını kullanmaktan vazgeçtikleri veya şikayet etmekten çekindikleri görülmektedir.

Bu bağlamda NHC: İÖG şu önerilere yer vermişti:

– DKAB dersi mevcut içeriğiyle din eğitimi olma özelliğine sahip olduğu için zorunlu bir ders olmaktan çıkarılmalıdır.

– DKAB zorunlu bir ders olmaya devam edecek ise, tüm inanç ve dünya görüşlerini objektif ve çoğulculuk esasında ele alan TOLEDO yol gösterici ilkeleriyle uyumlu bir ders olma niteliğine kavuşturulmalıdır.

– Muafiyet hakkının, isteğe bağlı olarak, inancını açıklamak zorunda bırakılmadan, okulda uygun bir yerde kullanılması için gerekli şartlar sağlanmalıdır.

– Okul programlarına, öğrencilerin DKAB dersi yerine alabilecekleri, inanç özgürlüğünü ihlal etmeyecek alternatif dersler eklenmelidir.

Son olarak, Türkiye AİHM’in din veya inanç özgürlüğü hakkına ilişkin olarak, vicdani ret (Erçep- Türkiye 5260/07 / 22.02.2012 ve izleyen kararlar), kimliklerde din hanesi (Sinan Işık- Türkiye 21924/05 / 02.05.2010), zorunlu DKAB dersleri (Hasan ve Eylem Zengin – Türkiye 1448/04 / 09.01.2008) ve dini kıyafetle (Ahmet Arslan – Türkiye 41135/98 / 04.10.2010 ) ilgili olarak bugüne kadar vermiş olduğu kararları da uygulamalı ve benzer ihlallerin gerçekleşmemesi için gerekli önlemleri almalıdır.

Bu davayı 1905 kişi olarak açıldı, sonra bir ek olarak ilave bir dosya yolladı. Kararda zaten 1905 kişiye de değinilmiş. Bu kararda adı gecenler :
Av. Namık Sofuoğlu     CEM VAKFI  bşk. Yard.
Av. Serap Topçu             Cem Vakfında o sırada görevli avukat
Mansur Yalçın                Cem Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri (DEDE)
Ali Yüce                              Cem  Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri (DEDE)
Ali Kaplan                         Cem Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri (DEDE)
Eylem Onat Karataş     Cem Vakfı görevlisi (sekreter)
Hüseyin Kaya                  Cem Vakfı görevlisi
Sevinç Ilgın                      Cem Vakfı  yönetim kurulu üyesi
İsmail Ilgın                      Cem Vakfı mali müşaviri
Cafer Aktan                     Cem Vakfı görevlisi
Hakkı Saygı                     Cem Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri (Bektaşi Babası)
Kemal Kuzucu               Cem Vakfı görevlisi
Yüksel Polat                    Cem Vakfı görevlisi
Hasan Kılıç                      Cem Vakfı görevlisi
Bilgilerinize
Doğan Bermek