Ana Sayfa Blog Sayfa 6387

Şengal katliamı ve Aleviler

ALİ HAYDAR KAYTAN

Çağdaş firavuni bir sistem olan küresel kapitalizm, içinde debelendiği kaos ortamında tam bir Deccal kesiliyor. Ortadoğu bu sapkın sistemin kötülükte sınır tanımayan karakterini en vahşi biçimde sergilediği bir mekana dönüşüyor. En çok da azınlık diye tabir edilen etnik ve dinsel topluluklar bu canavarın kıyamet belirtisi eylemlerine hedef oluyor. Êzidî Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Şebekler, Kakailer, Yarsanlar gibi farklı kültür ve inanç grupları deyim yerindeyse kan banyosundan geçiriliyor. Sanal aleme yansıtılan katliam görüntüleri sürü toplum ve bireylerini oldukça eğlendiriyor. Kesik insan başıyla oynanan mini futbol maçı tıklatma rekoru kırıyor. Yeni Kerbela denemeleri artık yüreklerde acıya yol açmıyor, neredeyse benzer katliamları yinelemeye yöneltiyor.

Êzidî Kürtlerinin maruz bırakıldıkları vahşet 1938’de Dersim’de Alevi Kürtler üzerinde uygulanan jenosidi akla getiriyor. 2014 yılının Şengal’i ile 1938’in Dersim’inde tanık olduğumuz manzara nerdeyse aynı. Dersim Kürtleri de Şengalli soydaşları gibi kıyımdan kurtulmak için dağlara sığınmışlardı. Can almak üzere peşlerine düşenler tüm varlıklarına el koymuşlar, her şeylerini talan etmişler, köylerini harabeye çevirmişlerdi. Sürek avını andıran bu harekat esnasında ele geçirilenler ayrım yapılmaksızın kurşuna dizilmişlerdi. Dersim Kürtlerinin ‘tertele’ adını verdikleri resmi adıyla ‘Sel Harekatı’nda on binlerce insan yok edildi. Şengal’in Koço köyündeki katliama benzer pek çok katliam gerçekleştirildi. Birçok aşiret, kabile ve ailenin soyu kurutuldu.

Dersim Şengal’den daha talihsizdi. Ağır tecrit koşullarında tutuluyordu ve yardımına koşabilecek kimsesi yoktu. Harekat öncesinde aşiretler devletin oyunlarına kanmışlar, silahlarını devlete teslim etmişlerdi. Bu yüzden hayatta kalmak isteyenlerin dağlara sığınmaktan başka çareleri bulunmuyordu. Öz savunmadan yoksunluğun ve devlete güvenmenin bedeli son derece ağır oldu. Aşiretler bu gerçeği çok geç fark etmişlerdi. İçlerinde silahlarını devlete teslim ettikleri gün bu toprakların kendilerine küstüğünü söyleyenler bile vardı. Silahsızlanma celladın işini epeyce kolaylaştırmış, ‘kök kazıma’ ameliyesinin kusursuz gerçekleşmesini sağlamıştı.

Şengal de Dersim’dekine benzer hedeflere yönelen insanlık dışı bir saldırıya maruz kaldı. IŞİD çeteleri Şengal’e bağlı pek çok köyde ağır katliamlar yaptılar. Erkekleri topluca kurşuna dizdiler. Kadınları, genç kızları ve çocukları ganimet olarak alıp götürdüler. Savunmasız yüz binin üzerindeki Êzidî Kürt, dağa sığındı. Soydaşlarının yardımına YPG gerillaları koştu. Öncelikle ağzı kanlı sırtlan sürüsünden farksız IŞİD çetelerine karşı halkın can güvenliğini sağladı. Ardından çeteleri püskürterek açtığı koridordan insan üstü bir çabayla dağdaki halkı Rojava’ya aktarmayı başardı. Böylece en azından katliamcıların amaçlarına ulaşmalarını engelledi.

Yaşadığı tarifsiz acılara rağmen Şengal gençliği hızla toparlandı ve daha katliamın başında Şengal Direniş Birlikleri biçiminde bir öz savunma gücü kurduğunu ilan etti. Kuşkusuz böylesi bir gücün varlığı çok önceden gerekliydi. Ama devlet olmanın halkı silahsızlandırmaktan geçtiğini iyi bilen KDP ve Federe Devlet oluşumu, halkın olası saldırılara karşı öz savunma tedbirleri almasını engelledi. Bu doğrultuda bir çalışma yürütmek için alana giden devrimcileri tutukladı ve bu yönlü girişimleri boşa çıkardı. ‘Egemenliği başka bir silahlı güçle paylaşmama’ ilkesine bağlılık adına halkı katliamlara açık hale getirdi. Katliam başladığında ise tek bir mermi bile sıkmadan silahlı güçlerini geri çekip Êzidî halkımızın bilinen trajediyi yaşamasına neden oldu.

Öz savunma doğrudan varoluş gerçeğine bağlı toplumsal bir haktır. Canlılar aleminde öz savunma mekanizmasından yoksun hiçbir varlık yoktur. Hiçbir devlet biçimi ulus-devlet kadar toplumu bu haktan mahrum bırakmamıştır. Bu anlamda ulus-devlet gücünü esasen kendi savunma sistemini geliştirememiş örgütsüz toplumdan alır. Öz savunmasını geliştirememiş hiçbir toplum, ne denli örgütlü olursa olsun, varlığına yönelen saldırılara layıkıyla karşı koyamaz. Dolayısıyla farklı her etnik ve dinsel topluluğun varlığını koruyabilmesi için kendi öz savunma sistemini geliştirmesi kaçınılmazdır. Başka bir deyişle öz savunmasına önem vermeyen bir toplum özgür yaşama ihanet sürecine girmiş demektir. Kabul edilemez olan da budur.

Êzidî Kürtlere yaşatılanlar en çok da genelde Alevileri, özelde Kürt Alevilerini kendi gerçeklikleri üzerinde yoğunlaşmaya yöneltmelidir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da Alevilere yönelik kirli politikalar ve ötekileştirme yaklaşımları ortadadır. Êzidîleri inançlarından vazgeçirip Müslümanlaştırma, bunu kabul etmediklerinde ise katliama tabi tutma bir bakıma özellikle Alevi Kürtlere de dayatılmaktadır. Devlet Kürtler gibi Alevileri de yok saymakta, kimlik ve inanç kırımından geçirmek istemektedir. Aleviler kendi kimliklerine mutlaka sahip çıkmalı, Êzidî halkımızın sergilediği dik duruşu gösterebilmelidir. Değişik güçlerin Aleviler üzerindeki oyunlarına karşı uyanık olmalı, örgütlü duruşu ve direnişiyle bu oyunları boşa çıkarmalıdır.

Esas olarak Dersim’deki Alevi halkımız Êzidî Kürtlerin trajedisi karşısında en yüksek duyarlılığı göstermekle yükümlüdür. Her iki halk grubunun kaderi birbirine oldukça benzemektedir. Her ikisinin inançları arasında da yakın bağlar ve ciddi benzerlikler söz konusudur. Tıpkı Dersimlilerde olduğu gibi Êzidî halkına da dünyanın dört bir yanına savrulma dayatılmaktadır. Dersim halkı bu konuda üzerine düşeni yapmalı, Êzidîlerin yardımına koşmalı, Kuzey Kürdistan’a geçen bu halkın bir kesimini Dersim’de ağırlamayı bilmelidir. Sembolik bile olsa, Dersim’in bu konuda bazı adımlar atması, demokratik ulus bilincinin yükselmesinde büyük rol oynayacaktır.

Dersim merkez ve ilçelerinde birçok köy boştur. Sahiplerinden de icazet alınarak bu köyler Êzidî halkın yerleşimine uygun hale getirilebilir. Kurtarılmayı bekleyen topraklarına dönünceye kadar bu insanlarımız bu köylerde ağırlanabilir. Belediye böylesi bir çalışmada öncü rol oynayabilir. Alevi inancı böylesi bir dayanışma için gerekli olan her şeyi bağrında barındırmaktadır. Gerçek dostluk ve dayanışma felaket anlarında belli olur. Dersim halkı felakete uğrayan Êzidî halkımızı yalnız bırakmamalıdır. Tüm Aleviler hakeza!

21.08.2014

Namus(suzluğun) sınırında zülfikar kuşanmak!*

Gece boyunca süren sıcak ve sarsıcı yolculuktan sonra Birecik’te (Urfa) İstanbul’dan gelen canlarla buluşuyoruz. Ziyaret Köyündeki “nöbet” noktasından bizi karşılamaya gelen canlar var. Telefonum çalıyor hoş ve sıcacık Urfalı nidasıyla sevgili Celalettin Ekmen, “Hoş geldiniz Başkan can! Sizi karşılamaya geleceğiz!” diyor. Zahmet etmemesini, gelen canlarla birlikte nöbet çadırına geleceğimizi söylüyorum. Kimi yerleri bozuk asfalt, kimi yerleri toprak zeminli (Şose) yoldan ine çıka, sarsıla, yortula ilerliyor otobüsümüz! O da ne?… Canımın mihmanı çocuklar! Zafer işareti yaparak bizi selamlıyorlar. Nöbet çadırına varana kadar hemen her köyün içinde, evin önünde gözlerinden sevinç ışığı saçan yüzü güneş yanığı çocuklar zafer işaretleriyle karşıladılar bizi…


Ufuktaki direğe çekilmiş bir kırmızı bayrak göründü!… Önde oturan Mersin grubundan bir arkadaş merakını bastırarak vurgulayan bir tonla “Türk bayrağı mı acaba?” dediğinde biz bayrağın rengini, şeklini ve üzerindeki tasviri net bir şekilde görecek kadar yaklaşmıştık. “Tek bayrak, tek millet!” diyenler kendi ırkçı saplantılarında debelene dursunlar görünen kırmızı bayrak “Türk Bayrağı” değil(miş!) Çadırların önünde karşılıklı iki sıra oluşturmuş canların içinden alkış ve slogan sesleri eşliğinde geçip çadırların önüne ulaştık. “Kırklar aşkına biz Aleviler Kobanê sınırında Hak ve hakikat aşkına cem olmaya geldik!” pankartının arkasında açıklamamızı yaparken “Ne kadar çoğuluz da tekçi zihniyetin kirli şemsiyesi altında görülmez olmuşuz!” diye geçirdim aklımdan.

IŞİD Kerbela’da baş kesen Şimr Bin Zi’l Cevşen’in torunlarıdır

Rojava, Hama, Halep inancımızın Hak ve hakikat uğruna direniş destanını yazan Hak Aşıklarının Hak ile Hak olduğu yerlerdir. Sühreverdi (1191) Seyit Nesimi (1425) Halep’te hak için Hakka yürümüştür. Sühreverdi ve Seyit Nesimi gibi Hak ve hakikat aşıklarını katleden zihniyet IŞİD zihniyetinin kaynağıdır. Pirimiz Pir Sultan Abdal’ın “Kızılırmak gibi bendinden boşan/ Hamadan, Mardinden, Sivas’a döşen/ Düldül eyerlendi Zülfikâr kuşan/ Alim ne yatarsın günlerin geldi?” deyişi tam da bugünü gören ve bugün ne yapılması gerekeni ifade eden deyiştir. Bugün Hak ve Hakikat aşkına, yoksulun, mazlumun, masumun, dili kimliği, inancı inkâr edilerek katledilenler için Zülfikar kuşanma zamanıdır. Şahı Merdan Ali ile Muaviye güçleri arasında yaşanan Sıffin Savaşı da bu topraklarda (Rakka/Sıffin) gerçekleşmiştir. Hak ve hakikatin karşısında yenilgiye uğrayacağını gören Muaviye askerlerine, İslam’ın kutsal kitabı “Kuranı Kerim sayfalarını yırtarak mızraklarının ucuna takma” emrini bu topraklarda vermiştir. IŞİD Katilleri, Sıffin Savaşı’nda Şahı Merdan Ali’ye karşı tarihin gördüğü en düzenbaz savaş hilelerinden birini yapan Muaviye zihniyetinin temsilcisidir. İnsan bedenini parçalayarak “Kalbini yeme” Yezit’in atası, Muaviye’nin ana/babası Ebusüfyan ve Hind’den kalan bir caniliktir. Cani, kanlı katil IŞİD Çetelerinin Rojava’da Kürt Halkına, Suriye’de Alevi Toplumuna karşı yaptığı katliamlar Yezit’in Kerbela’da yaptıklarının devamıdır. Nerde bir Muaviye varsa orada bir Şahı Merdan Ali olacaktır. Nerede Yezit eliyle yapılan bir Kerbela varsa orada bir İmam Hüseyin ve Masum-u Paklar, Zeynep’ler, Sakine’ler, Zeynel Abidin’ler olacaktır. IŞİD çeteleri kelle keserek Kerbela zulmünü sürdürüyorlar. İnsanlık bilmelidir ki suya erişmeyi engelleyen IŞİD çeteleri Yezitlik yapıyor. Rojava’da Ortadoğu’da çocukları katleden IŞİD Çeteleri Kerbela’da altı aylık Ali Asgar’ı ve Masum-u Pakları katleden Hurmala Bin Kâhil’in soyundandır. IŞİD çeteleri Kerbela’da baş kesen Şimr Bin Zi’l Cevşen’in torunlarıdır.

‘Razı olun ve susun!’ namussuzluğu Rojava’yla yıkılıyor

Canlı yayın yapan birkaç onurlu Tv kanalı, çevrede ayrıntıları yakalamak için koşuşturan onurlu gazeteciler… Arada bir tozuyan esintide olmasa yakarcasına güneşin altında dayanmak mümkün değil! Çadırın çevresi açık olunca birazcık esinti yakalamak mümkün! Buyur edildik, çaylar, soğuk sular ikram edildi “Yemek hazır!” diyen “Görevli” can Kürtçe “  ku roji na gırti!” diye açıklamayı ihmal etmiyor. Büyük şehirlerin kasvetli “Ramazan havası” yok nöbet çadırlarında! Yaşamın her alanında bariz bir şekilde duyumsanan Kürt Aydınlanması Alevi/Kızılbaş canların Ramazan Ayında yaptığı Kırklar aşkına Kobanî için dayanışma ziyaretinde sıcak bir kaynaşmaya dönüşüyor.

Göz alabildiğine uzanan kıraç ovanın ortasında Fırat’ı dizginleyen Birecik Barajındaki balıkçı dalyanları ve kıyıda Suriyeli mülteciler için “Devlet tarafından kurulmuş” bembeyaz çadır kent. Hemen bakış açımızdaki tepenin üzerinde üç bayrak ve taşlarla yazılmış YPG yazısı! Tepede sınırın diğer tarafını gözetleyen birkaç can! İki gecedir yollarda olmak ve bu sıcak ötesi hava zorlasa da tepeye çıktım! Tepedeki canlardan biri elindeki dürbünü verdi, birkaç ev ve evlerin çevresinde dolaşan karartılar. “IŞİD çeteleri bunlar abi!” diyor dürbünü bana veren can.

“Nöbet çadırlarında” ve çevrede dolaşan canların heyecanı, öz güveni bariz bir şekilde görülüyor. Yaklaşık 1 km. ilerde tank ve askerler var. Ama yerlerinde sabit duruyorlar. Nöbet noktasındaki canlarla hasbihal ettik. Açıklamamızı yaptık. Yakıcı güneş çok uzaklardaki tepelerin ufkuna inerken Urfa İl Başkanı Celalettin Ekmen Canın öncülüğünde “Akçakale’deki nöbet çadırına” gidiyoruz. Bozu şose yola düştük yine! Otobüsümüz devrildi devrilecek kadar sarsılarak yavaş ve zor ilerliyor! Çevrede fıstık ağacı tarlaları, irili ufaklı zeytinlikler ve kavurucu güneşin altında terk edilmiş gibi sessiz, hareketsiz köy görüntüsünü bozan çocukların gülücüklerini süsleyen zafer işaretleri! Bir “Karakol” ve avlunun giriş kapısında “Sınır namustur!” yazısı. Irkçı/İnkârcı zihniyet köylerimizi, ailelerimizi, akrabalarımızı yapay sınırla bölmüş ve bunun adını “Namus” koymuş. Bu yapay ve iğrenç “Namus” anlayışının yüz yıldır bize dayattığı, inkâra, asimilasyona, bölünmeye, yabancılaşmaya “Razı olun ve susun!” namussuzluğu Rojava Devrimi ile yıkılıyor! Rojava’da yaşamın tüm kutsallıklarına kast eden caniler devrimle oluşan yaşamı ortadan kaldırmak ve tekçiliği hâkim kılmak istiyorlar. Ama o devir bitti! Rojava yeni, çoğul, özgür ve özerk yaşamın projesidir.

‘Zafere kadar mücadeleye devam edeceğiz!’

Beşik gibi sallanan otobüsün ninnilerine kapılarak uyursan kan ter içinde uyanırsın tabi! Bizleri karşılayan canlar topluluğunun içinde Viranşehir Belediye Başkanı kadim dostum Emrullah Cin, milletvekilleri Kemal Aktaş ve İbrahim Ayhan da var. Çadırlara kadar yürüyüp az ilerdeki heyecanı görünce fark ettik ki buradaki manzara daha çarpıcı ve heyecan verici. Sınırın bu tarafındaki tepeye toplanmış yüzlerce insan, sınır tellerinin önünde 50/60 kişilik asker topluluğu ve tanklar, Rojava tarafında binlerce can!… Aradaki mesafe yaklaşık 1 km. Karşılıklı sloganlar, stranlar, sevgi selinin gidip gelen esintileri! Rüzgâr doğru estiğinde sesler anlaşılabiliyor. Sınırın diğer tarafındaki Rojavalı canlarda heyecanlı bir kümelenme görülüyor. Sıraya dizilip “Mayınlı bölgeye” kadar yürüyorlar. Mesafe biraz azaldı! Sıcaklığı heyecanı, sevgi selini, özgürlük aşkının çığlıklarını görmek ve yaşamak heyecan ötesi bir durum! Ellerindeki Kesk û Sor û Zer bayraklar ve Öcalan resimleri yakıcı sıcağı önüne katan esintiyle dalgalanıyor. Bir gün önce buradan “300 kişilik genç bir grup karşı tarafa geçmiş!” anlatanların yüzündeki tebessüm gözlerindeki ışığa karışıyor. Aniden Rojava tarafından iki kişi mayınlı denilen bölgeye girerek bize doğru gelmeye başlıyor. Askerler havaya birkaç el “Uyarı ateşi” açıyor! Ama dinleyen kim? Rojavalı iki genç canımız askerlerin arkasındaki sınır tellerine kadar geliyor. Kürtçe “Hoş geldiniz! Nasılsınız? Biz çok iyiyiz! Bizi merak etmeyin bu canilerin hakkından geleceğiz! Zafere kadar mücadeleye devam edeceğiz!” diyen gencin sesini, görüntüsünü, cesaretini, sıcaklığını yüreğimin içine nakş ettim!…

Aleviler olarak tarihimiz zulüm ve katliama karşı direnişin destanıdır. Madımak’tan Kerbela’ya, Roboski’den Maraş’a, Çorum’dan Kobanê’ye, Dersim’den Rojava’ya kadar yaşanan tarihte mazlum biziz. Rojava direnişinde zulüm ve katliam yenilecek Halklar ve inanç grupları eşit, özgür ve özerk olacak. Bu mücadeleye güç katmak ve “Bu mücadele bizim mücadelemizdir”. Rojava/Kobani sınırına gittik. Çok da iyi ettik bu tarihi buluşmanın etkisi ilerde görülecek kanısındayım.

*16 Temmuz günü kaleme alınmıştır

Ortadoğu’da halklar seçeneği olanaklıdır!

Kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinemediği orta-doğuda kendilerine bir gelecek kurmayı hayal edenlerin kendi meşru savunma kuvvetlerini oluşturma, kendi toplumunu örgütleme ve insanlığın ortak geleceğini oluşturmayı hedefleyen güçlerle bir arada olma zorunlulukları vardır.

İnsanlığın yüz karası, egemen güçler yaratması  bu karanlık güçlerin hiç bir dini temsil etmediğinin bilincinde olarak, üçüncü bir dünya savaşının yürütüldüğü bu bölgede bütün dinlerin, bütün inançların, bütün ilerici güçlerin mensuplarınca, ortak bir cepheden bu karanlıkların korku yayan çetelerine gereken cevap verilmedikçe, toplumda yaratılan teslimiyet sendromu ortadan kalkmaz.

Bugün sanal medyada kelle avcılıklarını yayan bu çetelerin yaptıkları, dün de başka kimlikler adı altında, JİTEM, EL KAİDE, MİT, MUHABARAT, SAVAK, CİA, KGB ve benzeri isimler altında kelle kesme, işkencelerde katletme, asit kuyularına canlı canlı insan atma, sokak ortasında idam etme, yargısız infaz etme, sırtından kurşunlama, köy yakma  ve benzeri yöntemlerle yapılmıyor muydu? Elbette  yapılıyordu. Devletin bir sömürü aracı olarak, kitleleri sindirme aracı olarak devreye girmesinden bu yana  bu katliamlar devam etmektedir. Değişen bir şey yok.

Değişen sadece bugünün cellatlarının bunu medyatik yapması, dünkülerin gizli yapmasıdır.

Bugün dünyanın dört bir yanından bir kısmı yoksul ve umutsuz toplum kesimleri içinden devşirilmiş, bir kısmı egemen güçlerin uygulamalarına tepki ile toplum içinde örgütlenen katil şebekeleri bölgemizi bir kan gölüne çevirmekte, insanlığın yarattığı kültürel değerleri, inanç merkezlerini yok etmekte ve topluma büyük bir korku psikolojisi yayılarak, insanların bu durumdan dolayı kötülerin birinden birini tercih etmesinin koşulları yaratılmaya çalışılmaktadır.

Birisi vurarak, katlederek toplumda büyük infiale yol açıyor, arkasından onların ağababaları kurtarıcı rolü ile bölgemize yerleşmeye çalışıyor. bu sarmaldan kurtuluşun biricik yolu toplumların, halkların, inançların ve ilerici güçlerin bir arada yaşadığı bir toplumsal yaşam seçeneğini pratikte sınaması gerekiyor. Rojava modelini bölgemizin tümüne yayarak bu oynanan oyunları boşa çıkarabilir ve bu karanlık katil şebekelerinin ve efendilerinin heveslerini kursaklarında bırakabiliriz.

Egemenlerin bilinçli bir şekilde, toplumları etnisite ve inanç farklılıklarını körükleyerek bölgeyi böl-parçala-yönet felsefesine uygun olarak yeniden dizayn etmeye çalıştığı günümüzde, « her şey önceden programlanmıştır. Batılı ve Doğulu emperyalistlerin istedikleri oluyor. Biz ne istersek isteyelim, onların dediği oluyor » denilerek teslimiyeti meşrulaştırmak bölgenin ilerici dinamiklerinin işi olamaz. Yaşanan deneyimler, egemenlere rağmen halkların birleşik gücünün bir çok şeyi değiştirebileceğini göstermektedir.

Bakın Afganistan’da batılılara karşın halk Talibanı desteklemiş ve batılılar fiilen yenilmiştir. Arap Baharı ne halklar için, ne de egemenler için bahar olamamıştır. Hiçbir şey teoride söylendiği gibi gelişmemektedir. Türkiye aracılığıyla önce Esat’ı, arkasından da İran’ı dizayn edeceğini sanan batılılar başarılı olamadılar ve sahneye yeni güçler sürdüler. Başlangıçta İŞİD, El Nusra ve benzeri El Kaide bağlantılı örgütler aracılığıyla bölgeyi  dizayn etmeye çalışan batılılar şimdi karşı taraf ile işbirliği içine girmek zorunda kaldı. Türkiye’nin parlayan yıldızı bir anda söndü. Türkiye hala İŞİD’e ve El Nusra’ya tavır alamazken, kendisini bu bataklığa sürükleyenler çoktan bu güçlerden desteklerini çektiler.

Şimdi İŞİD adlı katiller şebekesi, dünyanın gözleri önünde esir aldığı insanları hunharca katlediyor. Dünya ise seyrediyor. Bölgede hızla bir mezhep savaşıcyayılmaya çalışılıyor. Bu işten çıkarı olanlar toplumun böyle bir kutuplaşmaya gitmesine çanak tutuyorlar. Bir yanda Sünni İslam, diğer yanda Şii İslam bölgedeki bu boğazlaşmaya destek sunuyor. Toplum bu iki kutba mahkum edilmeye çalışılıyor. Batılı güçler düne kadar Sünni İslamı desteklerken son anda her nedense İran merkezli Şii İslam ile işbirliğine yönelmiş bulunuyor.

Ülkemizdeki Alevi kesimler de, Suriye’de Esat yanlısı bir politikaya destek verirken, şimdiki durumda söz söylemekten aciz hale gelmiş bulunuyorlar.

Bütün bunların yanında tüm inançlardan ve tüm etnisitelerden destek alan ve bu kesimlerin hepsi ile birlikte Özerk Kantonlar kurarak halkların kardeşliğini ve özgürlüğü, eşit ve adil paylaşımı sağlamaya çalışarak, bölgede bir halklar seçeneği olarak boy veren ROJAVA deneyimi bir umut olarak ve bir devrimci-demokratik seçenek olarak somut örnek oluyor. Bu bölgenin ötekileştirilmiş, ezilmiş, inanç ve etnisite farklılığı yoluyla birbirine düşürülmek istenen halklar artık seçeneksiz değildir. Bu seçenek halkların birleşik gücüdür. Bölgemizde hiçbir toplumsal kesim sadece kendisine yaslanarak uzun vadeli bir başarının sahibi olamaz.

Toplumları birbirine düşmanlaştırarak  bizi yönetmeye çalışanlara, topluma katliamlarıyla korku salmaya çalışan, toplumları bu yolla birbirine düşman etmeyi umanlara inat, biz ilericilere, demokrat Alevilere, Demokrat Müslümanlara, Hristiyanlara, Ezidilere, Dürzilere düşen, Araplara, Kürtlere, Türklere, Türkmenlere, Acemlere, Ermenilere ve Suryanilere düşen bu oyunu bozacak olan tek seçeneği, ROJAVA seçeneğini tüm orta-doğu coğrafyasına yayacak bir çabanın içinde olmaktır.

Bunun dışındaki tutum, birimizin sadece Alevileri örgütleyelim , birilerinin sadece Sünnileri örgütleyelim, birilerinin sadece devrimcileri-sosyalistleri örgütleyelim dar bakışı, bizi bölmek ve yönetmek isteyen egemen güçlerin oyunlarına alet olmaya yol açar. Bir yandan her toplumsal kesim kendi özgün örgütlenmesini yaratırken, öte yandan tüm bu güçleri bir araya getirip koordine edecek ortak üst örgütlenmeler yaratılmadan bölgemizi kendi çıkarları ekseninde yeniden dizayn etmek isteyen güçlere engel olamayız. Toplumlarımızı düşmanlaştırıp yüz yıllar sürecek yeni bir intikam savaşına sürüklemekten kurtulamayız.

Ortadoğu ve Aleviler

İŞİD, 10 Haziran’da Irak’ın 2. büyük, 2 milyon iki yüz beş bin nüfuslu Musul şehrini ele geçirdi. Önemli bir ticaret ve tarihi şehir olan Musul, dini ve azınlıklar bakımından tam bir halklar mozaiği konumundaydı. Kürtler, Araplar ve Türkmenlerin yaşadığı bu kent ne yazık ki halkların birbirine kırdırma politikalarıyla yürütülen mezhep savaşları sonucu adeta bir cehenneme dönüşmüş durumda.

Bu gelişmelerden sonra bölge çok ciddi bir tartışmaya sebep oldu. Neden Ortadoğu? Neler oluyor? Nasıl oldu da IŞİD veya El Kaide bu kadar sürede etkili oldu. İşte bu soruların cevabını vermek için Bölgeyi yakında anlamak lazım.

Yaşanan aslında bir dünya savaşı, bazı yorumlara göre 3. dünya savaşı da demek daha doğru olur. Bu savaş Ortadoğu coğrafyasında cereyan etmekte. Çünkü, Ortadoğu’ya hakim olamayan dünyaya hakim olamıyor . Hegemonyanın merkezi Ortadoğu. Burada dünyanın tüm etkili güçleri bu savaşa dahil olmuş durumda. Ortadoğu’da eski dengeler yıkılmış durumda. Yeni dengeler oluşmak zorunda. Bunun mücadelesi yaşanmakta. Bu süreçte etkili olamayanlar, geleceğe dair beklentilerinden sonuç alamayacak.

Mevcut durumda Ortadoğu’da yaşanan kriz ne kapitalizm krizi ne bölge devletlerin krizi. Kriz 5 bin yıllık “Devlet” krizidir, Toplum krizidir. Ciddi bir Devlet krizi yaşanmakta. Artık toplumlar bu devlet anlayışıyla yaşayamamaktadır. Devletin doğduğu coğrafyada bir devlet ve toplum kriziyle karşı karşıyayız.

Kapitalizm yaşanan bu sorunlara çare olamıyor. Sorunları ağırlaştırmaktan öte bitirici olmakta. Kendisiyle beraber Toplumu bitiriyor. ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik müdahalesi bunun somut örneğidir. En son Iraktaki gelişmeler bu bitişin somut örneği olarak görüle bilinir.

ABD ile başlayan Ortadoğu müdahalesi ve ardında kendisine biçilen role Doğu toplumu isyan ediyor. Toplumu bu kadar bitirmesine isyan ediyor. Onunla uyumlu olmayan toplum mühendisliğine isyan ediyor. Doğu kültürünü küçümsememek gerekiyor. El kaide-IŞİD bile mevcut durumda toplumların bu tepkisi üzerinde kendisini yaşatmakta. Ortadoğu toplumu bu kadar kendisiyle oynanmasına isyan ediyor.

Bölgeyi yakından tanıyanlar bilir. Böylesi güçler her zaman kullanılır ve yönlendirilir. Uluslararası güçler bölgede etkili olmak için ajan İslami gruplar arayışındadırlar. Ülkemiz Türkiye’de son yıllarda İslami gruplara verilen destek açık biçimde gördü ve sonuçlarını ağır biçimde yaşamak zorunda kaldı, kalıyor. AKP Hükümeti de bu istismarı en çok kullanan bir siyasal İslam’ın örgütlemesi olarak rolü oynamaya çalışıyor. Bölge ve Türkiye penceresinden bakıldığında Tarihsel-toplumu gelişimi doğru anlamadan mücadele edilmesi mümkün değil.

Dolaysıyla Ortadoğu’da kendi sosyolojisiyle uyumlu olmayan hareketlerin bölgede ciddi bir varlık göstermesi mümkün değil. Bölgede bu kadar hızda Ajan ve işbirlikçi İslam’ın yükselmesi tesadüf değil. Bunların hepsine ajan örgütleri demek eksik kalır. Kendilerini kullandırmak gibi kendilerini kullananları kullanmak gibi siyasetleri var. El Kaide-IŞİD-Hizbullah bunun somut örnekleri. En son Mısır’da İhvan hareketi tam işbirlikçi pozisyona girmediğinden dolayı çatışma çıkartı. Bunlar uluslararası ve yerel gerici ülkelerin desteğini almadan bu kadar büyümeleri mümkün değildi. Tepkisel olarak gelişen her türlü hareketler kullanılır ve yönlendirilir.

Dolaysıyla Ajan ve tepkisel İslam’la mücadele etmek hem ABD ve Bölge gericilikle mücadele etmektir. Mücadelemiz İslam’la mücadele olamaz. Bilinmelidir ki; siyasal İslam ayrı, kültürel İslam ayrıdır. Kerbela bu iki ucun kırılma noktasıdır. Bir tarafında Hak, Muhammed ve Ali dururken diğer tarafında lanetledikleri Muaviye ve Yezid durmaktadır. İslamiyet’i başından beri iktidarcı, baskıcı, devletçi yorumlamak doğru değil. “İslamiyet kılıç gücüyle oluşmuştur” demek eskitir. Yanlıştır. İslamiyet’in ilk çıkışı farklıdır. İktidardan uzaktır. Haksızlığa karşı çıkıştır. Toplum değerlerine dayanan, adaletsizliğe karşı duruştur. İşte Alevilikte, İslamiyet’in bu yolculuğa çıkışındaki hak, adalet mücadelesini kendi mücadelesi olarak görmüştür. En doğru duruş ve politikamız Alevi ulularımızın yaptığı gibi olmalı, İnançların Toplumla barışık olan yanlarını ön plana çıkararak, hak, adalet, eşitlik mücadelesi üzerinde savunmak ve değer vermek . Köklerini derine salıp, hiç bir dine, ırka düşmanlık yapmadan, insanlığın ortak değerlerini sahip çıkmak görevimiz olmalıdır.

Siyasal İslam’a tepki duymak kadar, Kültürel İslam’ı sahiplenen bir politik çizgide desteklenmeli. Toplumun tüm gücünü açığa çıkarmadan onun tüm demokratik değerleri açığa çıkarmadan mücadele edilemez.

Dolaysıyla Bölgesel gelişmeleri göz önüne alarak düşünüldüğünde Alevilerin demokrasi mücadelesi kendi içine büzülerek çözülecek bir sorun değildir. Kendi içine büzülen, küçülen Alevileri hareketleri Alevileri tehlikeye sokar. Alevicilik Aleviler için yenilgidir. Etrafını demokratikleştirmeden, Aleviler özgürleşemezler. Yalnız gelişmelere tepki duyarak bu bölgede yaşanan süreçten sonra örgütleme yapılamaz. Böyle durduğun noktada kullanılmaya açık ve yönlendirilerek Alevileri tehlikeye atmış oluruz.

Türkiye ve Ortadoğu demokratikleşmeden Aleviler özgürleşemez. Alevilerin güvenliği için Türkiye’nin demokratikleşmesi zorunludur. Alevilerin güvenliği için Suriye’nin demokratikleşmesi zorunludur. Dolaysıyla Aleviler Suriye’deki Alevileri de sahiplenen bir politika gündemlerine alırken, Rojava modelini görmezden gelemezler. Rojava Bölgesinde oluşturulan çok kültürlü modeli tüm Suriye’nin modeli yapmak ve teşvik etmek Alevi örgütlerin temel gündemleri olmalı. Suriye’de demokratikleşme derinleşmeden sonuç alınamaz. Rojava modelini sahiplenmek ve Suriye geneline yaymak temel politikamız olmalı. Aynı politika Türkiye içinde geçerli Alevi sorunun çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinde geçmektedir. Türkiye’nin demokrasi güçleriyle ortak kader birliği yapmak devleti demokrasi duyarlığına çekmek bu Alevilerin güvenliği ve özgürlüğü için temel zorunluluktur.

Musul-Kerkük kimin yurdu?

MEHMET BAYRAK

Giriş

Geçtiğimiz günlerde genelde Irak’ta özelde Türk basınında kuzey Irak olarak nitelendirilen Güney Kürdista’ da meydana gelen önemli gelişmeler; genelde Ortadoğu konusunu ve özelde Kürt sorununu dünya kamuoyunun gündemine yeniden taşıdı.

Çünkü son gelişmeler, özellikle Ortadoğu’da yeni ve önemli dönüşümler yaratacak bir oluşumun habercisi niteliğindeydi. Bu özellikleriyle tüm Arap dünyasını etkileyeceği gibi, titreşimleri Türkiye’yi de şimdiden sarmalamaya başlamıştı. Bundan dolayıdır ki, tüm Türkiye adeta bu gelişmelere kilitlenmişti.

Peki, neydi söz konusu gelişmeleri bunca önemli kılan? Kuşkusuz bunun odağında Kürtler ve Kürt sorunu vardı…

Bilindiği gibi, gerek son Osmanlı Meclis-i Mebusan da, gerekse Ankara’daki ilk Millet Meclisi’nde kabul edilen Misak-i Milli sınırları, Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan Türklerle Kürtlerin yaşadıkları coğrafyayı kapsıyordu. Nitekim, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının 28 Ocak 1920’de yaptığı gizli oturumda kabul ettiği ve daha sonra Ankara Hükümetince de benimsenen Misak-i Milli’nin daha 1. maddesinde “Mütareke çizgisinin içinde ve dışında kalan yerlerin İslam ve Osmanlı çoğunluğunun oturduğu bölgelerin hepsi, hüküm ve fiil bakımından Anayurttan hiçbir sebeple ayrılmaz” deniliyordu. Mustafa Kemal de, 1 Mayıs 1920’de yaptığı Meclis konuşmasında; “Hududu Milliyemiz İskenderun cenubundan geçer, Şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder” demektedir. (1)

İsmet İnönü’de esas olarak Türklerle Kürtlerin yaşadıkları toprakları kucaklayan Misak-ı Milli sınırlarını verdikleri önemi, Lozan öncesinde şöyle vurguluyordu: “Bizim uğrunda her türlü fedakarlığa katlandığımız gayelerimiz çok mütevazı ve çok haklıdır. Bu gayeler iki kelime içindedir: Misak-ı Milli” (2)

Ancak, Mustafa Kemal daha Ocak-1923’de Musul sorununa gerçek yaklaşımını şu sözlerle açıklar: “Musul bizim için çok önemlidir. Birincisi, Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır… İkincisi, onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. İngilizler orda bir Kürt Hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir.” (3)

Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Musul’u sahiplenmeyi iki gerekçeye bağlıyor: birincisi, sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları; ikincisi ise Kürt sorunu…

Oysa, aynı dönemde Meclisteki Kürt milletvekilleri daha içtenlikli bir tavır sergileyerek, başka nedenlerle bölünmeye karşı çıkıyorlardı. İki yıl sonra idam edilen Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, ayakta alkışlanan konuşmasında; Musul ve Kerkük’ün dışarıda kalmasının yaratacağı sorunlara dikkat çekerek, bu sorunun ertelenmeden mutlaka Lozan’da çözümlenmesini istiyordu: “Musul’u ertelemek, Musulsuz barış yapmak, barışı sonrası Doğu Anadolu’da önemli bir cephe hazırlamak demektir. Türk-Kürt, işbirliği yaparak yaşamazlarsa ikisi için son yoktur. Bugünkü vaziyet böyle geliyor; toplumsal durumumuz bunu gösteriyor. Dolayısıyla herhangisi herhangisine ihanet ederlerse ikisi için de son yoktur. Kürdün birliği, Kürdün itaati, Kürdün iki parçaya ayrılmasında değil, bir parça halinde idare edilmesindedir.” (4)

Yusuf Ziya Bey, konuşmasının sonunda, galip gelen İngiltere’nin direngenliği karşısında Musul’un elden çıkacağını görerek, sözlerini şöyle sürdürür: “Ben Musul’u istemiyorum, Musul’u kime verirlere versinler; Süleymeniye’yi Kerkük’ü almakla Türk’ün Kürtün birliği onunla sağlanmış olur.”(age)

Bu iki yaklaşım, bir bakıma Musul-Kerkük sorunu ortaya çıktıktan bu yana devam ediyor. Kürtler, Kürt bloğunun parçalanması adına hayıflanır ve eşitlik temelinde Türk-Kürt bütünleşmesini savunurken; Türk yönetimleri soruna petrol kaynakları ve Kürt halklarını önleme temelinde yaklaşmışlardır. Geçmişten beri ibretle izlenen bu politika, günümüzde de tüm çıplaklığıyla devam etmektedir.

Bin yıllık Türk-Kürt kardeşliği veya sınırın ötesindekilerin beridekilerle akrabalığı gibi söylemlere rağmen; uzun bir süre Türkiye, İran, Irak ve Pakistan’ın asli, Amerika ve İngiltere’nin gözlemci üye olduğu Merkezi Antlaşma Teşkilatı CENTO aracılığıyla; kimi zaman pek de anlaşmadığı bu  ülke rejimleriyle işbirliğine girilerek Kürt haklarına karşı bir ittifak kurulur. Zaman olur bu halka karşı sınır-ötesi operasyonlar düzenlenir… Öyle ki, Balkanlar’da ya da Kafkaslarda Türklere karşı büyük duyarlılık gösteren Türkiye; Kürt sorunu yüzünden Irak’taki Türkmenleri bile görmezden gelir…

Oysa, şimdi yeni ve önemli bir sürece giren Kuzey Irak yani Güney Kürdistan dolayısıyla, özelde Musul-Kerkük üzerinde Türkmenler adına hak iddiasında bulunuyor ve yeni tezler geliştiriyor…

Öyleyse, bu bölgenin dününe ve yakın geçmişine birlikte göz atalım.

Osmanlı Belgelerinde Musul-Kerkük

Osmanlı döneminde Kerkük, Musul Vilayetine bağlı bir sancak konumunda olduğu için bu iki şehri birlikte anmak gerekiyor. Musul-Kerkük bölgesi, gerek içinde yer aldıkları Mezopotamya coğrafyası, gerek petrol kaynakları gerekse insan dokusu açısından bir bütünlük göstermektedirler. Öte yandan, tarihte Yukarı Cezire olarak nitelendirilen bölgede yer alan bu şehirler, Kürdistan’ın doğal uzantısı olan bir coğrafyada kurulmuşlardır.

Ünlü coğrafya bilgini Prof. Besim Derkot, bu gerçekliği şöyle vurgulamaktadır:

“Musul havalisi, gerek engebeli tabiatı, gerekse iklimi ile, arazisi alüvyon birikmesinden meydana gelmiş, yağışları yetersiz ve tabii bitkiler alemi bakımından yarı-çöl durumunda bulunan Irak’tan pek farklı olduğu gibi, nüfusunun yapısı ve yaşayış tarzı ile de daha çok Diyarbekir bölgesine benzemekteydi.
Esasen Musul havalisi, Birinci Dünya Savaşı sonlarına kadar, Batının coğrafya eserlerinde genellikle Irak’tan ayrı olarak Yukarı Elcezire bölgesi içinde sayılıyordu.” (5)

16. Yüzyılın sonlarında Osmanlı ordusuyla birlikte bölgeyi gezen Kâtip Çelebi de, “Keşfü’z-Zünun” adlı eserinde Mezopotamya bölgesini Kürdistan, Cezire ve Irak olmak üzere üçe ayırıyor. Bu ve benzeri kaynaklardan yola çıkılarak günümüzde ulaşılan yaygın kanı, “El-Cezire bölgesinin, Osmanlıların Musul ve Şerizor’unu, günümüzün Kuzey Irak’ını içine alan bölge” olduğudur. (5/b)

Bu topraklar, geçmişte Doğulu, daha sonra Batılı yönetimlerin hep ilgi kaynağı olagelmiştir.

Milatan önceki yıllarda Musul bölgesinin de için yer aldığı Mezopotamya’da çok önemli uygarlıkların kurulduğu bilinmektedir. Bunların en önemlileri Asur ve Babil uygarlıklarıdır. Asur Devleti, bu topraklarda yaklaşık 1300 yıl varlığını sürdürüyor.

Asur Devleti’nin merkezi şehirlerinden biri olan Musul Vilayeti, bu devletin yıkılmasından sonra sırasıyla İranlılara, Büyük İskendere, Seloküslülere ve Sasanilere geçiyor. Halife Ömer döneminde ele geçirilerek İslam topraklarına katılıyorsa da daha sonra Abbasi halifleri döenminde Bin-i Mervan, Bin-i Hemdan, Selçuklular, Atabegler, Eyyubiler, Cengizler, Timurlar, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve Safevilerin eline geçtikten sonra Çaldıran Savaşıyla Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilerek Osmanlı yönetimine geçiyor. (6)

Görüldüğü gibi, Musul bölgesi, tarihte belli bir milliyete mal edilmeyecek birçok yönetimin eline geçiyor. Şemseddin Sami, Abbasi Halifeliğinden sonraki kozmopolit yönetim değişikliklerini şöyle değerlendiriyor.

 “Abbasi Halifeliğinin zayıf düşmesiyle, İslam Memleketlerinin her tarafında birtakım emirler ve melikler ortaya çıkmaya başladığı sırada, Kürt reislerinden birçok adamlar da Musul, Diyarbekir ve Cezire yörelerinde birer kale veya memleket ele geçirip birçok küçük hükümetler kurmuşlarsa da, tüm kıtayı (Kürdistan’ı MB) yönetim altına alarak, cinsiyat (soy, milliyet MB) esasına dayalı bir hükümet kurmayı düşünmemişlerdi. Nihayet bu cinsiyete mensup olan meşhur Selahaddin-i Eyyubi Mısır’da devlete nail olup, kendisi ve çocukları Şam, Halep, Hicaz ve Yemen’de hüküm sürdükleri ve evlatlarıyla akrabalarının yönetimi altında birçok seçkin hülümetler kurdukları zaman bile hüküm ve nufuzları dışında kalmış idi.”(7)

Bu süreçte Musul, Mervani Kürtlerinin merkezi şehirlerinden biri; Irak Selçukluları ile Atabekler’in başkenti konumundadır. Musul çevresi, bu aşamada Bizans İmparatorları yakınında güçlü bir ordugah oluşturulmak üzere Irak’tan ayrılarak yeni kurulan Elcezire vilayetinin iki büyük ordugahından biri haline getirilir. Ordugahın diğeri ise, Harran’dır. Aynı zamanda Diyarbekir, Azerbaycan ve Ermeniyye kıtaları da bu ordugahlara bağlanmıştır. Görüldüğü gibi, Musul ve çevresi tarih boyunca değişik kozmopolit yönetimlerce yönetilmiş, ancak her halükarda Kürt halkı ve ülkesiyle bir bağlantı içerisinde olmuştur.

Musul’un bu niteliği, yakın dönem Türk askeri kaynaklarına da yansımıştır: “Musul’un kuzeyinde ve Süleymaniye bölgesinde Arap yoktu. Buralarda Kürtler yaşamaktaydılar. Türkler de Kerkük, Erbil ve Altunköprü bölgelerinde bulunuyorlardı. (…) Ovalarda çöllerdeki Araplar ve diğer bölgelerdeki Kürtler, daha çok göçebe ve yarı-göçebe aşiretler halindeydiler. Aşiret reisleri aşiretlerinin kayıtsız şartsız hakimi ve idarecisiydi. Osmanlı Devleti, aşiret reislerinden bazılarına paşalık rütbesi ve nişanlar vermesine karşın, bunlar üzerinde tam bir otorite kurmaya muvaffak olamamıştı.” (8)

Aynı dönemde bölgede Kürtler, Araplar, Türkmenler dışında Yezidi Kürtler, Keldaniler, Süryaniler, Ermeniler, Yahudiler ve az sayıda Latin ve Protestan’ın yaşıyor olması, bölgenin kozmopolit yapısını açıklıkla ortaya koyuyor.

Kuşkusuz bu noktada nüfus oranları önem kazanıyor. O halde, bölgenin idari yapısı temelinde bu rakamlara göz atmakta yarar var. Hemen belirtelim ki, Osmanlı istatistikleri genellikle rakamları milliyet esasına göre değil, din esasına göre veriyorlar. Ancak konu uluslararası organlara yansıyınca milliyet esasına dayalı rakamlar öne çıkıyor.

1306/1890 tarihli Musul Vilayeti Salnamesi’nde; Musul vilayeti ahalisi 3 kümeye ayrılır. Büyük bölümü Kürtlerden oluşan birinci kümenin Musul, Şehrizor, Süleymaniye, Akra, Duhok, Zaho, Sincar, Erbil, Selahiye (Kifri), Revanduz, Gülanber, Köysancak, Ziybar gibi yarı-medeni denebilecek köy ve kasabalarda yaşadıkları belirtilir. İkinci kümede değerlendirilen Kürtlerin diğer bölümününse aşiret ve kabile halinde yarı-göçer olarak yaşadıkları ve daha çok hayvancılıkla geçindikleri bildirilir.

Üçüncü kümeninse tamamen bedevi olan aşiretlerden oluştuğu; ilk iki kümeye girenlerin yazımının yapıldığı, ancak bu son kümenin genelde yazım dışı kaldığı vurgulanır. (II)

Tarihteki ilk Türkçe ansiklopedi kabul edilen Şemseddin Sami’nin Kamusü’l-Alam adlı eserinde; Musul, “Cezirenin kuzeydoğu bölümü ile Kürdistanın güneydoğu bölümünden oluşan ve Dicle’nin iki yanında yer alan bir il”  olarak nitelendirilir ve nüfusu 300.280 olarak verilir.(12) Bu nüfusun 159.680’i Musul’da, 89.000’i Şehrizor’da 51.600’ü Süleymaniye’de yaşamaktadır. O tarih itibarıyla henüz idari yapı değişmeden, Musul’da yaşayan Kürtlerin nüfusu 59.380’i Müslüman, 14.900’ü Yezidi olmak üzere toplam 74.280 olarak verilmektedir. Geriye kalan nüfus ise, Arap, Türkmen, Keldani, Süryani, Yakubi, İsraillilerden ve diğer mezheplerden oluşmaktadır. (age,s.186-187)

Aynı eserde, Kerkük, “Kürdistanın Musul ilinde Şehrizor sancağının merkezi” olarak nitelendirilir ve halkının yapısı şöyle yansıtır: “Halkının dörtte üçü Kürd, geriye kalanları da Türk, Arap vs. 760 İsrailli ve 460 Keldani de vardır.”  (age.s.151)

Ali Cevat’ın, ünlü Lugat’ında ayrıntıya girilmeksizin Musul’un nüfusu 300.280 olarak verilir. (13)

Ali Rıza’nın Atlaslı Memâlik-i Osmaniye Coğrafyası’nda; 1902 tarihi itibarıyla Musul şehrinin nüfusu 61.000, Musul vilayetine bağlı Süleymaniye kasabasının 15.000, Kerkük kasabası 30.000, Sincar kasabası 7.000, Erbil kasabası 6.000, Köysancak kasabası 10.000, Amadiye kasabasının nüfusu  ise, 5.000 olarak verilir. (14)

Aynı dönemde Musul’a bağlı Tuzhurmato, Gülanber, Rizan ve Kifri kasabaları mevcuttur ki, ünlü divan şairi Fuzuli, bu bölgede yaşayan Bayati Kürt aşiretine mensuptur. (15)

Ali Tevfik’in Memâlik-i Osmaniye Coğrafya Lugati’nde; “Musul Vilayetinin, Elcezire bölgesinin kuzeyinde yer aldığı, doğuda İran’la ve kuzeyde Van, Bitlis ve Diyarbekir vileyetleri, batıda ise Zur mutasarrıflığı ile çevrili” olduğu belirtildikten sonra söz konusu vilayetin yaklaşık nüfusu 500.000 olarak verilir. (16)

İbrahim Hilmi’nin Memâlik-i Osmaniye’nin Cep Atlası adlı eserinde, 1907 tarihi itibariyle yeni idari bölünmeye tabi tutulan Musul Vilayetinin toplam nüfusu 351.200 kişi olarak verilir. (17) Adı geçen esere göre; Musul merkez sancağının nüfusu 65.000, Kerkük sancağı 30.000, Süleymaniye Sancağı 15.000 ve Köysancak’ın nüfusu 10.000 olarak verilir.

Bu tarihte Musul Vilayetinin idari bölünmesi şöyledir:

I- Musul Sancağı
1-İmadiye Kazası
2- Zaho Kazası
3- Duhok Kazası
4- Akra Kazası
5- Sincar Kazası

II- Kerkük Sancağı
1-Revanduz Kazası
2-Köysanak Kazası
3-Raniye Kazası
4-Erbil Kazası
5-Selahiye (Kifri) Kazası

III-Süleymaniye Sancağı
1-Gülanber Kazası
2-Mamuretü’l-hamid Kazası
3-Bazyan Kazası
4-Şehr-i Bazar Kazası

Aynı esere göre, toplam olarak Musul Vilayetine bağlı 3 Sancak, 14 Kaza, 28 Nahiye ve 3394 Köy bulunmaktadır. (age.s.220-221)

Hemen belirtelim ki, Kerkük sancağı 1309/1892 yılı ortalarına kadar resmi yazışmalarda Şehr-i Zor olarak geçerken, bu ismin Diyarbekir ve Halep’in güneyinde yer alan Zor Mutasarrıflığı ile olan benzerliğinin birçok idari karışıklığa yol açmasından dolayı değiştirilmesine karar verilmiş ve 1893 tarihinden itibaren Kerkük ismi kullanılmaya başlamıştır.

Tablo-1’de 1905 tarihli Osmanlı Ordu-yu Humayun Raporu’na göre, Musul ve Şehrizor (Kerkük) Vilayetlerindeki Kürt Aşiretleri görülmektedir. (18)

 1905 senesinde Musul ve Şehrizor vilayetlerinde Göçebe, yarıyerleşik ve Yerleşik Kürt Aşiretleri

Tablo-1

Adı                  Fırkaları         Nüfusları        Bölgeleri

Tayyârî             14                48.100          İmadiye

Sûrçî                4                 14.900          Akra, Revanduz

Sûrçî                1                 250              Erbil, Altınköprü

Kakaî              1                 220              Erbil, Kelek

Kakaî              1                 850              Dakuk

Rizârî            2                 630              Revanduz

Herkî            12                12.270          Akra, Revanduz

Şirvan           1                 4.670           Revanduz

Mezûrî          2                 4.400           Revanduz

Bradost        3                 4.500           Revanduz

Hoşnâv        2                 7.500           Köysancak

Pişkelî           1                 3.500           Raniye

Bezîrî              1                 2.140           Raniye

Mandımıra      1                 430              Raniye

Belbâs               7                1.800           Raniye

Aker                 5                 2.610           Raniye

Yerli Babulî     2                 435              Raniye

Susnî               1                 265              Raniye

Körk               1                 341              Raniye

Balekî              2                 1.360           Revanduz

Şeyh Bızınî     2                 2.710           Erbil

Pışter              3                 5.260           M. Hamid

Kafroş            1                 1.588           Çemçemal

Bâne              1                 2.310           Bane

İsmail Azîzî     7                 2.275           Süleymaniye

Berzenci        2                 2.730           Süleymaniye

Guvara          –                 650              Süleymaniye

Caf               25                45.460          Süleymaniye

Palânî           7                 1.330           Karatepe

Hemavend     6                 840              Çemçemal

Şuvan           3                4.500           Şuvan

Tâlbânî          1                 1.670           Karatepe

(Kaynak: Osmanlı Ordu-yu Humayın Raporu-1905)

 Aşağıdaki 2 nolu tablodaysa, Kerkük iline bağlı Kürt aşiretleri görülmektedir (19)

Tablo-2

Yönetim Bölgesi                  Aşiret                         Bölümleri

Kerkük İli                          Şerefbeyani             Koraki

Emirhanbeğî

Azizbeyî

Kahar

Nadirî

Kerkük İli                          Delo                       Camrızi

Pencenkeştî

Kaşkehrızî

Tarkondveysî

Kazaniye

Kerkük İli                          Berzenci

Kerkük İli                          Ömermil

Kerkük İli                          Tilşani

Kerkük İli                          Zengene                 Faris Ağa

Rüstem Ağa

Kerkük ili                          Cebbari

Kerkük İli                          Leylani

Kerkük İli                          Talabanî

Kerkük İli                          Şuvan

Xaniqin ilçesi                      Süremiri                  Kelheri

Totik

Mamecan

Eyne

Anteri

Xaniqin ilçesi                      Bacillan                  Cumur

Kazanlu

Xaniqin ilçesi                     Kahur

Xaniqin ilçesi                    Geze                      Sadeleguhta

Baramserkala

Xaniqin ilçesi                    Palani

Xaniqin ilçesi                     Zende                    Muhammed

Salih Ağa

Ulyan

Tahiran

Gani

Xaniqin ilçesi                      Davude

Xaniqin ilçesi                      Salihi

Xaniqin ilçesi                      Şeyh Bezinî

Xaniqin ilçesi                      Kakeyî

Xaniqin ilçesi                      Keganlu

Xaniqin ilçesi                      Beybanî

Xaniqin ilçesi                      Zerğuş

Xaniqin ilçesi                      Hilani

Xaniqin ilçesi                      Feylî

Xaniqin ilçesi                      Gevazi

(Kaynak: M. Emin Zeki, Kürdistan Tarihi, Beybun Yayınları, ank. 1992, sh.170-171)

Uluslararası nitelikteki İslam Ansiklopedisi’nin “Kerkük” maddesinde; Irak Hükümetinin kurulmasından sonra kırsal kesimdeki nüfusun ve göçebelerin gelip şehre yerleşmesiyle Kerkük’teki Kürt nüfusunun oldukça fazlalaştığı savunulur. (20) oysa, yukarda da vurgulandığı gibi, daha 1890’lı yıllarda Şemseddin Sami, Kerkük sancağı nüfusunun dörde üçünün zaten Kürt olduğunu söylüyordu.

Osmanlı Devleti’nin 1870’li yıllardan itibaren yaptığı düzensiz nüfusun sayımlarında, halk Müslim, Rum, Ermeni, Katolik, Yahudi, Protestan (1881-83 Sayımı gibi) veya İslam, Keldani, Süryani, Katolik, Ermeni, Protestan, Rum, Yahudi, Yakubi, Yezidi, Maruni (1895 ve 1906/7 sayımı) gibi unsurlar şeklinde ele alınır. (21) Ancak Ordu Raporları gibi belgelerle, aşiret temelinde etnik toplulukların –kesin olmayan-sayıları belirlenebiliyor.

 Güney Kürdistan’ın Yakın Geçmişi

Geçmişte El-Cezire bölgesi olarak da nitelendirilen ve günümüz Türk literatüründe “Kuzey Irak” olarak adlandırılan Güney Kürdistan’ın yakın tarihini, Amerika’da konuya ilişkin bir doktora çalışması yapmış olan Gökhan Çetinsaya’nın konuya ilişkin çalışmasından yararlanarak özetlemek istiyorum.

“Osmanlı Devleti idaresine girdiği 1500’lerin başlarından bu yana hep kendine özgü bir statü içinde kalan bu bölge 1800’lerin başlarından itibaren Osmanlı’nın başlattığı merkezileşme ve reform sürecinin sonucu olarak çeşitli değişimler geçirdi./…/

Kuzey Irak Osmanlı döneminde (ve daha önce) hep bir sınır bölgesi, savaşlar ve işgallere açık bir geçiş bölgesi olagelmiştir. Sonu gelmez Osmanlı-İran savaşları nüfuz mücadeleleri bu bölgeyi doğrudan etkilemiştir.

Kuzey Irak’ta aşiretler ve aşiretlerin biçimlendirdiği bir sosyal yapı hakimdir. Ekonomik bakımdan geri bir bölge olarak kalmıştır./…/

Burada Kürt aşiretlerinin jeopolitik önemine ve aşiretin gücüne göre farklı yönetim biçimleri uygulandı. Örneğin İran sınırına en yakın olanlar (İran tarafına geçmelerini önlemek çok önemliydi) en yüksek otonomi derecesine sahiptiler./…/

18.yy’la birlikte merkezi otorite imparatorluğun her yerinde zayıflamış, ortaya çıkan boşluk ayanlar ve yerel iktidar odakları tarafından doldurulmuştu. Bu durum Kuzey Irak için de geçerliydi. Celililer 1726’dan itibaren Musul’u yönetirken, Süleymaniye ve civarının kontrolü Kürt Baban ailesinin elindeydi. Bu süre zarfında diğer Kürt bölgelerinde de kontrol yerel emirlerin ve beylerin eline geçti.

II. Mahmud’la birlikte başlayan merkezi otoriteyi İmparatorluğun her yerinde tesis etme politikası, Balkanlar ve Anadolu’dan sonra bu bölgeye de erişti. 1830’lardan başlayarak Kürt emirlikleri ve beylikleri ordu yardımıyla birer birer zabtedilerek merkezden atanan valilerin idaresine girmeye başladılar. Bu kolay bir süreç değildi. Musul, 1834’te merkeze bağlandığı halde, Diyarbakır ve Revanduz civarındaki Kürt emirliklerini bastırmak uzun yıllar aldı. Süreç, en son Süleymaniye’deki Baban hakimiyetine son verilmesiyle 1850’de tamamlandı.

Şüphesiz merkezi idareye bağlanmakla sorunlar bitmedi; isyanlar birbirini takip etti. Bölge ancak 1848’den itibaren, Tanzimat reformlarının uygulanmaya konmasıyla bir takım değişiklikler (Arazi Kanunnamesinin sonuçları vb.) geçirmeye başladı./…/

Emirlerin ve beylerin ortadan kalkması ve merkezi idarenin otoritesini hemen tesis edememesi, bölgeyi sürekli bir karışıklık haline soktu. Aşiretlerle meskun bir ortamda aşiretler arası ve aşiret-içi anlaşmazlıkları çözecek ve çatışmaları önleyecek otoritelere ihtiyaç vardı. Emirler ve beylerden doğan bu boşluğu Kadiri ve Nakşibendi tarikatı şeyhleri doldurarak 19.yy’ın ilk yarısında hızlı bir yükselişe geçtiler./…/

Musul’un kuzey ve doğu kısımları göçebe, yarı-göçebe ve yerleşik Kürt aşiretleriyle meskundur. Bu aşiretler belli başlı Kadiri ve Nakşibendi şeyh ailelerinin etkisi ve nüfuzu altındadır. Bu dönemde Süleymaniye ve çevresi Kadiri şeyhlerin ve Berzenci ailesinin kontrolü altındadır./…/ Bunların en önemli rakipleri yine Kadiri tarikatına mensup başka bir şeyh ailesi olup Kerkük ve civarını etkileri altında bulunduran Talabani’lerdi./…/

Süleymaniye-Kerkük civarında ancak Caf gibi büyük aşiret konfederasyonları bu iki şeyh ailesinin kontorlleri dışında kalabiliyorlardı. Kuzeyde Musul, Duhok ve Erbil civarında ise genellikle Nakşibendi şeyhlerinin kontrolünde olan yerleşik ve yarı-göçebe aşiretler bulunuyordu. Barzani şeyhlerinin yurdu olan Barzan bunlara tipik bir örnektir./…/

Kuzey Irak, (19.yy sonları ile 20.yy başlarında da MB) sorunu bir bölgeydi.

Aşiretler içi ve aşiretler arası kavgalar hiç eksilmedi.

Aşiretlerin sınır geçişleri Osmanlı Devleti ve İran arasında sürekli problemler yarattı. İki taraf da aşiretleri kendilerine çekmek istedi. Bir taraftan kaçan aşiretler veya aşiret reisleri sınırın diğer tarafına sığınıyordu. Bu iki taraflı bir ilişkiydi. Hem aşiretler iki devleti, hem iki devlet aşiretleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştı.

Şeyh aileleri de kendi aralarında (ve bazen kendi içlerinde) daha fazla toprak (yani daha fazla gelir ve güç) için çoğu zaman silahlı mücadeleye kadar varan bir nüfuz rekabeti içindeydiler”(22)

Güney Kürdistan’daki güncel gelişmeler konusunda düşünceyi temellendiren ve ipuçları veren bu özetten sonra, şu sıralar sıcak gelişmelere sahne olan Kürt Sorunu’na yol açan Lozan Antlaşması’na geçebiliriz.

 Lozan Antlaşması ve Kürt Sorunu

I. Dünya Savaşı, emperyalist Batılı devletler arasında Ortadoğu ve Uzakdoğu eksenli bir üleşim-paylaşım savaşı olarak cereyan ediyordu. Bu savaşta Osmanlı Devleti de, Alman militarizminin yedeğinde hesaplar yapıyordu.

Daha savaş devam ederken, İngilizlerle Fransızlar arasında 16 Mayıs 1916’da imzalanan Sykes-Picot Antlaşması’yla Musul vilayeti (Kürt ve petrol bölgeleri de dahil) İngiltere ve Fransa arasında paylaşılmıştı. Ancak savaş ilerledikçe İngiliz çıkarları değişiyor ve artık Musul ve çevresinin tamamı isteniyordu. Nitekim Nisan-1920’de yapılan San Remo Konferansı’nda Fransa Suriye ve Lübnan’ı; İngiltere ise Mezopotamya (Güney Kürdistan-Irak) ve Filistin mandalarını alıyorlardı.

Osmanlı Devleti’nin yenilgisi anlamına gelen 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkesi imzalandığında, Musul vilayeti hala Osmanlı ordusunun elindeydi. Ancak Ateşkes hükümleri gereğince Osmanlı birlikleri çekilerek bölgeyi İngilizlere teslim etti. Asıl sorun da bundan sonra başlıyordu.

“İlk aşamada Kürtlerin bir lider etrafında toplanması ve İngiliz subaylarının gözetiminde kendi kendilerini yönetmesi fikrini benimsediler. Kürtlerin kaderine zaman içinde ve gelişmelerin ışığında karar verilecekti. Aralık başında Geçici Yüksek Komiser Wilson Süleymeniye’yegelerek Kürt aşiret reisleriyle buluştu ve bir anlaşma imzalandı. Anlaşmayla Süleymaniye  merkezi bir ‘Kürt Federasyonu’ kuruluyor; başına da Şeyh Mahmud Berzenci getiriliyordu.”(23)

Ancak Şeyh Mahmud Berzenci’nin gerçek hedefi, ‘bağmsız bir Kürd Devleti’ kurmaktır. Bu nedenle kısa zamanda İngilizlerle arası açılır. Şeyh Mahmud Berzenci, Mayıs-1919’da Bağdat’taki İngiliz yönetimine açıkça başkaldırır. Haziran ortalarına isyan bastırılır ve kendisi sürgüne gönderilerek, bölge doğrudan İngiliz subaylarınca yönetilmeye başlanır.

Fakat karışıklıklar bununla bitmez. Başta Kürtler olmak üzere, bölgedeki tüm halklar kendilerini ihanete uğramış görürler.

Çözüm olarak, tüm Irak’ın İngiliz uzmanlar gözetiminde bir Arap lider tarafından yönetilmesine karar verilir ve 1921 ağustosunda Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Irak kralı ilan edilir.

Kürtlerin zaman içinde Arap yönetimini kabullenecekleri hesaplanmaktadır. “Sünnilerin en üst yönetim kademelerini paylaştıkları Faysal yönetimi için Sünni Kürtlerin önemi daha da artıyordu. Sünni Kürtler (yani Musul) olmadan, Faysal Irak’ı yönetemezdi.”  (agy).

Ancak, Musul ve çevresinin geleceği hala güvence altına alınmış değildir. Çünkü Ankara’da kurulan Mustafa Kemal Hükümeti de boş durmamakta ve Kürt aşiretleriyle ilişkiye girmişlerdi. Dahası o tarihe kadar İngiltere yanlısı olan kimi Kürt aşiretleri de beklediklerini bulamamış ve Tür tarafına geçmeye başlamışlardır.

Söz konusu “Türk tehlikesi” İngilizleri daha da tedirgin eder. Bunun üzerine, sürgündeki Şeyh Mahmud Berzenci yeniden getirilerek, 30 Eylül 1922’de başkenti Süleymaniye olan bir Kürt Hükümeti kurularak, kendisi “Kürdistan Hükümdarı” sıfatıyla başına getirilir. Ancak onun amacı “bağımsız bir Kürt krallığı”dır. Ankara bağlantılı Türk subayları da, kendisiyle ilişki içerisindedir.

Durumu öğrenen İngiltere, yeniden ona savaş açar ve yaklaşık bir yıl devam eden ve hava harekatıyla da desteklenen bir savaş sonrasında 1924 Temmuzunda Şeyh Mahmud Berzenci ve yedi bin kişilik taraftarı şehri terk ederek dağa çıkmak zorunda kalır.

Bu arada, gerek İstanbul’daki ittihat karşıtı partiler, gerekse Anadolu’ya geçen Kemalistler, Kürtlere “birlikte kurtuluş ve birlikte özgürleşme”yi önermektedirler. Bu öneri, Kürtlerin beklentileriyle de çakışmış ve bu buluşmayla Lozan’a gidilmiştir. Sevr’i içine sindirmeyen Meclisteki Kürtler, Kürt kökenli İsmet Paşa başkanlığındaki delegasyona tam destek vermektedirler. Bunlar Lozan’a bağlılık telgrafları göndermekte ve Türklerle dayanışma içinde olduklarını bildirmektedirler. İsmet Paşa, bir Kürt milletvekilini de beraberinde Lozan’a götürmüştür. (Bu milletvekili, Lozan’da hiçbir varlık göstermeden otelde kalmayı tercih eden bir figürandan farksızdır.)

İsmet İnönü, bu Kürt dayanışmasını sonraları anılarında şöyle anlatacaktır:

“Sevr Antlaşması ile Kürtler, Türkler gibi kendi vatanlarını tehlikeye maruz gördüler. Çünkü Sevr Antlaşması hükümlerine göre, Doğu Anadolu’da Ermenistan sınırı bitişiğinde bir Kürdistan devleti kurulacaktı. Kürtler, Türk vatanının kendileriyle birlikte özellikle Doğuda Ermeni tehlikesiyle karşılaşacağını biliyorlardı. Milli Mücadelenin devamınca canla-başla beraberlik gösterdiler. Sonra, Lozan Antlaşması yapılırken de Kürtler vatansever olarak Türklerle beraber bulunmuşlardır. Kürtler, Ermeniler gibi Lozan’a gelip bize başvurmadılar. Hatta biz Lozan’daki konuşmalarımızda milli davalarımızı ‘biz Türkler ve Kürtler’ diye bir millet olarak savunduk ve kabul ettirdik” (24)

Lozan’da diğer sorunlar kolaylıkla çözümlenirken, en çetin görüşmeler Musul-Kerkük üzerinde yoğunlaşıyordu.

İki taraf da, Musul ve çevresini elde tutabilmek üzere yoğun tarihi, coğrafik, etnolojik ve demografik tahlillere girişiyor ve karşıt tezler ileri sürüyorlardı. Türk tarafı, daha çok yüzlerce yıllık egemenliğini ve kimi yerli kaynakları referans olarak getirirken; İngilizler kimi Batılı kaynakları ve Kürt kimliğini öne çıkarıyorlardı. Kısaca, gerek Türk tarafı gerekse İngiliz tarafı daha çok “Kürt” kartını öne çıkarıyordu.

Türk tarafı, etnoğrafik gerekçelerini koyarken; son resmi Tür istatistiklerine dayanarak; Musul vilayetinde yerleşik nüfusun 503.000 kişiye vardığını ve bunlar dışında sayıları 170.000 kişiye varan Kürt, Türk ve Arap göçebe aşiretler bulunduğunu savunuyor ve Musul vilayetine bağlı olarak Süleymaniye, Kerkük ve Musul Sancakları bazında yerleşik nüfusa ilişkin şu rakamları veriyordu:  263.830 Kürt, 146.960 Türk, 43.210 Arap, 18.000 Yezidi (Kürt), 13.000 Müslüman olmayan.

Buna karşılık İngilizler ise, 1921 istatistiklerine dayanarak, Musul, Erbil, Kerkük, Süleymaniye kazalarını kapsayan Musul vilayetinin nüfusunu şöyle veriyorlardı: 185.763 Arap, 452.720 Kürt, 65.895 Türk, 62.225 Hıristiyan, 16.865 Yahudi.

İsmet Paşa, Yezidilerin Hıristiyan nüfusu içinde değerlendirilmesine itiraz ediyor ve bunların Kürt olduğunu vurguluyordu: “Yezidiler, Kürt’tür doğal olarak da gelenek ve görenekleri Kürtleri ki gibidir; aralarında yalnız mezhep ayrılığı vardır; bu yüzden onları birbirinden ayrı tutmak doğru olmaz. Nasıl, aynı ulusun bireylerini, kimisi Katolik kimisi de Protestan olduğu için ayrı soydan saymak doğru olmazsa, Yezidilerle Kürtleri de birbirinden ayrı tutmak haksızlık etmek olur.” (25)

Bu sayılar esas alındığında şu tablo ortaya çıkıyordu:

Türklere göre: %52 Kürt, %28 Türk, %8 Arap, %12 Diğerleri

İngilizlere göre: %55 Kürt, %8 Türk, %23 Arap, %14 Diğerleri

Görüldüğü gibi; her iki istatistikte de Kürtler büyük bir çoğunluğu oluşturuyordu. Ve tüm hesaplaşmalar Kürtler üzerinde yapılıyordu. Bu hesaplaşmada; Türk tarafı daha çok petrol kaynaklarını ve kendilerini de gelecekte kuşatacak olan Kürt sorunu dolayısıyla Musul-Kerkük bölgesinin Misak-ı Milli içerisinde kalmasını istiyor; İngiltere ise yer altı zenginlikleriyle birlikte jeopolitik konumu açısından bölgeye sahip olmak istiyordu.

Bilindiği gibi, Lozan Konferansı 24 Temmuz 1923’te sonuçlanmış, ancak Musul sorunu hala çözülmemişti. Lozan Anlaşmasına göre öncelikle dokuz ay içinde Türk-İngiliz ikili görüşmeleri yapılacak; anlaşmaya varılmazsa sorunun çözümü Milletler Cemiyetine (Cemiyet-i Avam) götürülecekti. 1924 ortalarında yapılan Türk-İngiliz görüşmeleri sonuçsuz kalınca, sorun aynı yılın sonlarında Milletler Cemiyeti’ne taşındı.

Burada yapılan görüşmeler ve tartışmalar da, bir kitap oluşturacak boyuttadır. Burada konu daha da detaylandırılmıştır. (26)

Ocak 1925’ten itibaren üç kişilik bir İnceleme Komisyonu (Musul Komisyonu), bölgede incelemeler yaparak bir rapor hazırlar. Milletler Cemiyeti, 16 Aralık 1925’te, İnceleme Komisyonu’nun “Musul, Irak’ın bir parçası sayılmalı” yolundaki görüşünü kabul eder ve 5 Haziran 1926 tarihli Türkiye-İngiltere-Irak Anlaşmasıyla sorunun çözümü kesinleşmiş olur. Türkiye, bu anlaşmayla kendisine verilen %10’luk hisseyi, 500.000 Sterlin karşılığında İngiltere’ye satarak sorunu kendince kapatır.

Bu uzun çekişmelere rağmen, gelişmelerin perde arkası ilginçtir. Başta İngilizler olmak üzere Batılı devletler Mezopotamya ve Kürdistan üzerinde pazarlık yaparak; Türk delegasyonu da adeta Anadolu topraklarını güvenceye alma uğruna Kürtleri feda ediyordu. İngiliz yazar ve tarihçi Toynbee, “Eğer biz Türklere Kürtleri teslim edersek, onlar bize Musul’da petrol imtiyazını vereceklerdir”  diyordu. (27)

Görüşmeler sırasında İngiliz temsilcinin  İsmet İnönü’ye söylediği şu sözler de ilginçtir: “İsmet Paşa! Senelerce çok şey söyledik, çok şeyler vaat ettik. Bütün dünyada çok taahhüt altına girdik. Şimdi bulara son verirken bu kadar merasim yapılmasını neden yadırgıyorsunuz?…(28)

Öyle görünüyor ki, Kemalist yönetim yukarıda belirttiğimiz gerekçelerle mümkün olursa Musul bölgesini elden çıkarmama, bu olmazsa da Anadolu’daki topraklarını ve yönetimini güvence altına alma politikası izlemiş; İngilizler ise izlediği politikayla Kemalist yönetimi dize getirmeye çalışmıştır…

Kısaca, adeta Kürtlerin dışında Kürtlerin aleyhine yazılıp uygulamaya konan bir senaryo söz konusudur. Zaten Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla birlikte Türkiye’de Kürt kimliğinin yasaklanması bunun en açık kanıtıdır.

Görüşmeler sürerken hem Ankara yönetimi, hem de İngilizler Kürtlere yaranma ve Kürtleri elde tutma politikası izlemişler; ancak Musul ve Kerkük’ün elden çıkmasıyla Kemalist yönetim ret ve inkar politikasına dayalı gerçek yüzünü ortaya çıkarmış; Irak’taki İngiliz yönetimi de 1930’a kadar göreceli Kürt yanlısı bir politika izlerken, bu tarihten sonra Kürtleri, güdümündeki Arap yönetiminin hegemonyasına teslim ediyordu.

Bu yeni durum, bölge Kürtleri için yeni bir mücadelenin başlangıcıydı. Nitekim bu tarihten sonra Güney Kürdistan’da etkin Şeyh aileleri yönetiminde bugüne kadar devam eden isyanlar ve katliamlar baş gösteriyordu. Bunların en önemlileri Şeyh Mahmud Berzenci önderliğinde başlayıp Talabani şeyhleriyle devam eden hareketlerle; Barzan bölgesinde örgütlü Şeyh Ahmed Barzani öncülüğünde başlayıp Molla Mustafa Barzani ile devam eden ulusal kurtuluş hareketleriydi. Günümüzde Mesud Barzani ve Celal Talabani öncülüğünde devam eden Kürt ulusal hareketleri öncekilerin bir devamı niteliğindeydi…(29)

 Sonuç

Yukarıda sıraladığımız veriler, Musul ve Kerkük’le çevresinin gerçekte kimin yurdu olduğunu ve Musul-Kerkük Sorunu olarak sunulan sorunun, gerçekte bir Kürt sorunu olduğunu sanıyorum göstermeye yetmektedir.

O halde diyebiliriz ki, daha Lozan Antlaşmasıyla birlikte uluslararası bir sorun haline gelen genelde Kürt sorunu, özelde Güney Kürdistan sorunu günümüzde yeni bir sürece girmiş bulunuyor. İngiltere’nin yanında ve önünde bu kez Amerika Birleşik Devletleri bulunuyor. Ve sorun, tüm boyutlarıyla tüm taraflarca kavranmış görünüyor.

Kürtler, Batılı devletlerin insafına terk ettiği Arap yönetimlerinin eliyle büyük acılara ve katliamlara maruz kaldılar. Irkçı ve faşist Saddam yönetiminde, bu acılar dayanılmaz boyutlara ulaştı. 1988 yılında, II. Dünya Savaşı sonrası en büyük kimyasal katliama ve toplu bir göçe maruz kalırken; yine Saddam yönetimi eliyle uygulanan ve kaynağını sözde Kuran’dan alan Askeri Enfal Hareketi’nde de 200.000’e yakın Kürt katlediliyordu. Keza güneydeki Şii Araplara da benzeri bir katliam uygulanmıştı. (30)

Geçmiş Arap yönetimleriyle Saddam yönetimi döneminde Kürtlerin yerlerinden koparılarak sürülmesi ve bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi sıradan olaylardı.

Tüm bu nedenlerle, gelinen noktada yapılacak iş, gerçekten demokratik bir Irak içinde federal bir sistemin kurulması ve tüm halkların sorunlarına barışçı ve adil bir çözümün bulunmasıdır. Bu çerçevede, yoğunlukla Kürt coğrafyasında bulunan Türkmenlere en geniş anlamda azınlık hakları verilmesi esas olmalıdır. Böylesi bir olgu bölgedeki tüm ülkeler için bir örnek oluşturabilir…

Kaynaklar

Atatürk’ün Milli Dış Politikası, Kültür Bak. Yay. 1992,s.132-133’ten aktarılarak, Dr. Osman Sönmez: Misak-ı Milli ve Musul-Kerkük, Kerkük der. Ank. Nisan Temmuz.
    Ali Naci Karacan: Lozan Konferansı ve İsmet Paşa, İst. 1943, s. 40
    Mustafa Kemal: Eskişehir-İzmit Konuşmaları-1923’ten aktarılarak, Cumhuriyet, 7.6.1991,s.10 (D. Perinçek, bu sözleri aktarırken 1. bölümü vermez. Bkz. Teori der. Şubat-1995)
    TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt-4, Türkiye İş Bankası yay. Ank. 1985, s. 163

5/a- Prof. Dr. Besim Darkot: Musul mad. İslam Ans. Cilt-8, MEB yay. İst. 2. bas. 1971, s.743-744

5/b- Dr. Sinan Marufoğlu: Osmanlı Döneminde Kuzey Irak Kürtlerinin Sosyal ve Siyasi Konumları, Türkiye Günlüğü, Sayı: 42/1996

    Ali Rıza: Atlaslı Memâlik-i Osmaniye Coğrafyası, İst. 1318/1902, s. 57
    Şemseddin Sami: Kamusü’l-Alâm, İst. 1896, Cilt-5, s. 3840-3843’ten aktarılarak M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, Öz-Ge yay. Ank. 1993, s. 38-39
    Prof. Dr. Mükremin Halil Yinanç: “Musul ve Elcezire’de Oğuz Türkleri”, Türk Tarihinin Anahtarından ayrı basım.
    I. Dünya Harbinde Irak-İran Cephesi, Genelkurmay ATASE yay. Ank. 1979, s. 24, 33
    Dini esas alan bazı Osmanlı istatistikleri için bkz.

a. Musul-Kerkük ile ilgili arşiv belgeleri (1525-1919) Başbakanlık Devlet Arşivleri Gnl. Müdürlüğü yay. Ank. 1993

b. Dr. Sinan Marufoğlu: Osmanlı Döneminde Kuzey Irak, Eren yay. 1998

11. Haz: Vilayet Mektupçusu Tevfik Efendi: Musul Vilayeti Salnamesi, Musul,     1306/1890, s. 100-1/1

     Şemseddin Sami (Osmanlıca’dan Çeviren: M. E. Bozarslan) Tarihteki İlk Türkçe Ansiklopedide Kürdistan ve Kürtler, Deng yay. İst. 2001, s. 182
     Ali Cevat: Memâlik-i Osmaniye’nin Tarih ve Coğrafya Lugatı, İst. 1313/1897, s. 788
     Ali Rıza: Atlaslı Memâlik-i Osmaniye Coğrafyası, İst.1318/1902, s. 57
     Bölgenin aşiret yapısı konusunda bkz. Mehmed Hurşid (paşa): Seyahatnâme-i Hudud, Simurg yay. İst.1997. Ayrıca bkz. M. Bayrak: Divan Şiirinin Üç Büyük Şairi: Fuzuli, Nef’i, Nâbi, Kürt sorunu ve Demokratik Çözümü içinde, Öz-Ge yay. 1999, s. 444-446
    Ali Tevfik: Memâlik-i Osmaniye Coğrafya Lugatı, İst. 1318/1902, s. 21
     İbrahim Hilmi: Memâlik-i Osmaniye Cep Atlası, İst. 1323/1907, s. 220-221
     Dr. Sinan Marufoğlu: Osmanlı Döneminde Kuzey Irak, Eren yay. İst. 1998
    M.Emin Zeki: Kürdistan Tarihi, yeni bas. Beybun yay. Ank. 1992, s.170-171 Kürt aşiretlerinin, gerek bölge gerekse genel ayrıntılı listeleri için şu eserlere de bakılabilir.

a. M.Sykes: “The Kurdish tribes of the Ottoman Empire”, The Caliphs Last Heritage içinde, Londra, 1915

b. m. Merdux-u Kurdistani: Tarih-i Merdux/Tarih-i Kurd û Kurdistan

c. Abbas Azzavi: Aşairü’l-Irak/The Tribes of Iraq-II (Kurdish Tribes), Bağdat, 1947

D. M. İzady: A Concise Hadbook/The Kurds, Washington, 1992

    İslam Ansiklopedisi, Cilt-6, 2. bas. s. 590
    Musul-Kerkük İle İlgili Arşiv Belgeleri (1525-1919), Başbak. D. A. Gnl. Müdürlüğü, Ank. 1993
     Gökhan Çetinsaya: Dünden Bugüne Kuzey Irak Üzerine bazı Notlar, Türkiye Günlüğü, Sayı: 42/1996
     Agy
    İsmet İnönü: Hatıralar, 2. Cilt, Ank. 1987, s. 202
     Lozan Barış Konferansı/ Tutanaklar-; Çev: Prof. Dr. Saha L. Meray; Önsöz: İsmet İnönü, Cilt-1, Kitap-1, Ankara Ünv. Siyasal Bilgiler Fak. Yay. Ank. 1969, s. 345
    Bu döneme ilişkin Komisyon Raporu ve belgeler için bkz. Milletler Cemiyeti Belgelerinde Musul-Kerkük Sorunu ve Kürdistan’ın Paylaşımı, Med yay. İst. 1991
     Prof. M.S.Lazarev: Emperyalizm ve Kürt Sorunu, Öz-Ge yay. Ank. 1992, s. 270
     Hasan Yıldız: Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, 2. bas. Koral yay. 1991, s. 29
     Şeyh ailelerinin Güney Kürdistan’daki etkinliği konusunda bkz.

a. Martin Bruniessen: Ağa, Şeyh ve Devlet (Kürdistan’ın Sosyal ve Politik Örgütlenmesi), Öz-Ge yay. Ank.  1992

b. Gökhan Çetinsaya: Hamidiye, Nakşibendiye ve Mülkiye: II.Abdülhamid Döneminde Musul Vilayetinden Bir Kesit (1897-1901), Kebikeç der. Sayı:10/2000

c. Aynı yazar: II. Abdülhamid Döneminde Kuzey Irak’ta Tarikat, Aşiret ve Siyaset, Divan der.  Sayı: 7/2000

d. Mehmet Mert Sunar: Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta Osmanlı Devleti ve Aşiretler:II. Abdülhamid’ten II. Meşrutiyete, Kebikeç, Sayı: 10/2000

30. Irak’ta Kürt katliamı ve enfal askeri harekatı konusunda bkz. Middler East Watch (Ortadoğu İzleme Örgütü) /Human Rights Wahtch (İnsan Hakları İzleme Örgüt): Irak Kürdistanı’ndaki Enfal Askeri Harekatı/Irak’ta Soykırım, Avesta yay. İst. 2003

AİHM kararına uymayan Erdoğana dava açtı

AİHM kararına rağmen kimlikte dini değişmedi Nüfus cüzdanında din hanesine ‘Alevi’ yazılması için AİHM’de açtığı davayı kazanan Alevi vatandaş Sinan Işık, 3 yıldır mahkeme kararının uygulanmaması üzerine mahkeme kararını uygulamayan R.T. Erdoğan aleyhine dava açtı
27 Aralık 2012 21:02

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında suç duyurusu dilekçesi…

Avrupa  İnsan  Hakları Mahkemesine nüfus cüzdanlarındaki “dini” kolonunun kaldırılması için dava açan alevi vatandaş Sinan IŞIK bu davayı kazandı. Işık, TC hükümeti Başbakanı R.T. Erdoğan’ın AİHM’in kararına uymaması, K.Kılıçdaroğlu’nun da ana muhalefet partisi genel başkanı olarak bu konuda gerekeni yapmaması sebebiyle  İzmir Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunup dava açtı.

İzmir Cumhuriyet Savcılığına

Şikayet Eden : Sinan IŞIK

Adresi :

Sanık : Recep Tayyip ERDOĞAN Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı
Adresi : Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi – ANKARA
Sanık : Kemal KILIÇDAROĞLU Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı
Adresi : Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi – ANKARA

Suç Tarihi : 02-02-2010 tarihinden beri devam ediyor.

Olaylar
1. Şikayetim üzerine 07-05-2004 Tarihinde İzmir 11. Asliye Hukuk Mahkemesinde başlayan KİMLİĞİMDEN İSLAM İBARESİNİ SİLİN, YERİNE GERÇEK İNANCIM OLAN ALEVİLİK-İ YAZIN istemli dava, yerel mahkemece görüşülüp, Diyanet İşleri Başkanlığından ( DİB ) alınan görüş doğrultusunda reddedildikten sonra, davayı temyiz etmem nedeniyle, dava Yargıtay-ca yeniden görüşülüp, yerel mahkemenin vermiş olduğu karar uygun bulunarak talebim reddedildi…
2. Bu aşamadan sonra anayasal ve uluslar arası hukuktan edinilmiş olan hakkımı kullanmak üzere davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi-ne ( AİHM ) götürdüm…
3. 2005 tarihinden başlayarak devam eden AİHM yargılama süreci, 02-02-2010 tarihinde açıklanan karar ile sonuçlanmış oldu…
4. 02-02-2010 tarihinde açıkladığı kararında sayın AİHM, şikayetimi haklı buldu ve kimliklerdeki din hanesinin hem laikliğe aykırı bir uygulama ve hem de AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMES-İNİN ( AİHS ) DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ DÜZENLEYEN 9. MADDESİNE AYKIRI VE İNSAN HAKLARI İHLALİ olduğu tespitine vararak, bu sorunun çözümü anlamına gelen KİMLİKLERDEN DİN HANESİ KALDIRILSIN kararını verdi…
5. Türkiye Cumhuriyeti devletinin altına imza attığı AİHS sözleşmesinin, iç hukukun üstünde olduğunu vurgulayan anayasasının 90. maddesinde de ifadesini bulan ve AİHS-nin uluslar arası yargı organı olan AİHM-nin 02-02-2010 tarihli KİMLİKLERDEN DİN HANESİ KALDIRILSIN KARARI yazılı ve görsel medya tarafından dünya kamuoyuna duyurulduktan sonra, dönemin ve günümüzün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı sıfatını taşıyan sayın Recep Tayyip ERDOĞAN-a basın mensuplarının AİHM KİMLİKLERDEN DİN HANESİ KALDIRILSIN KARARI hakkındaki düşünceleri sorulduğunda, basına yansıyan ve tekzip edilmeyen beyanatı özet olarak “ KARARI NORMAL BULDUĞU“ şeklinde olmuştur…
6. AİHM kararlarının uygulanma şekli itibariyle, verilen bir karara 3 ay içinde itiraz edilmediğinde o karar yürürlüğe girer ve gereği yapılır… Ortaya konulan AİHM kararının üzerinden 3 ay geçmesine rağmen, devleti temsilen yürütmenin başındaki sayın başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN ve dolayısıyla kabinesindeki ilgili bakanlıkça AİHM kararına itiraz edilmediği görüldükten sonra, konunun önemi ve hassasiyeti nedeniyle ilk günden itibaren yazılı ve görsel basında bol miktarda yer alması ve sayın başbakanın yukarıdaki beyanatı sonucu bu konuda oluşan kanaat, AİHM kararının en kısa sürede hayata geçirileceği yönünde olmuştur… Bir çok ünlü gazetecinin köşe yazılarında belirttiği görüşleri de genel kanaat yönünde olmuştur… Şahsen buna inanan biri olmasam da, basının ve ulusal vede uluslar arası kamu oyunun baskısı sonucu mecbur kalınıp yerine getirileceğine dair bir kanaat bende de oluşmuştu…. Tüm bu baskı unsurları bir tarafa, zaten ortada duran bir AİHM kararı vardı ve uygulanmak zorundadır diye düşünmekteydim…
7. Tüm beklentilerim ve gereklilik hallerine rağmen, kararın uygulanmasında karşılaşılacak zorlukları da düşünerek, sayın hükümet-e ve dolayısıyla icranın başındaki sayın başbakan-a makul bir süre tanımak amacıyla bekledim… 02-02-2010 tarihinde verilen AİHM kararının üzerinden 8 ay geçmesine rağmen, sayın başbakan veya ilgili bakanlık tarafından bu konuda hiçbir açıklama yapılmadığı ve olumlu bir adım atılmadığı görülünce, sayın başbakanı uyarmak ve AİHM kararını bir an önce hayata geçirmesini istemek amacıyla, 2010 yılının Ekim ayında bir uyarı yazısı yazıp, AİHM kararının bir an önce uygulanmasını talep ettiğim ve kendilerine bir ay daha süre verdiğimizi içeren dilekçeyi basın önünde açıklayarak başbakanlığın ilgili birimine imza karşılığı avukatımla birlikte elden teslim ettik…
8. Şikayet dilekçemizde belirttiğimiz 30 günlük süre dolduğunda tıpkı daha önce olduğu gibi, sayın başbakan veya ilgili bakanlık tarafından konuya ilişkin olumlu bir adım veya açıklama gelmeyince, yine AİHM uygulamaları gereği olarak, AİHM kararlarının uygulanıp uygulanmadığını takiple görevli olan Avrupa Bakanlar Komitesine ( ABK ) bir uyarı yazısı yazarak durumu kendilerine bildirdik…
9. 2010 yılının Aralık ayı başlarında yazılı dilekçeyle durumu bildirdiğimiz Avrupa Bakanlar Komitesi ( ABK ) duruma müdahale ederek, davalı ve aynı zamanda suçlu konumundaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti temsilcilerine yani sayın hükümete uyarıda bulunarak, kararın uygulanmama gerekçesini sormuşlardır… Bunun üzerine ABK-ne yazılı açıklama ile cevap veren sayın hükümet inandırıcı olmayan bazı gerekçelerle kendini savunmuştur ve fakat kararın ne zaman uygulanacağına dair her hangi bir bildirimde bulunmamıştır…Aradan geçen yaklaşık üç yıllık süreye ve uluslar arası baskıya rağmen, KİMLİKLERDEN DİN HANESİ KALDIRILSIN yönündeki AİHM kararı hayata geçmemiş ve, geçeceğine dair beklenti, kanaat ve umutlar giderek azalmıştır…
10. KİMLİKLERDEN DİN HANESİ KALDIRILSIN yönünde verilmiş olan AİHM kararının hayata geçmesi için vatandaşlık kanununda yasal düzenleme yapılması gerekmektedir… Hal böyle olunca bu işlemin yapılması için öncelikle ülkeyi yöneten hükümetin başındaki başbakanın gerekli emirleri vermesi gerekmektedir… Bu zaman zarfında demokrasimizi ileri götürecek adımlar atıyoruz iddiasıyla 2010 yılının 12 Eylül tarihinde bir Anayasa referandumu da yapılmasına rağmen KİMLİKLERDEKİ DİN HANESİ konusunda hiçbir adım atılmaması sayın başbakanın bu konuda ki tutumunun habercisi olmuştur…
11. Şahsım, yargı/AİHM ve devlet yönetimi arasında bu olaylar cereyan ederken, devlet yönetiminin dizaynında hükümetten sonra ikinci derecede ve hatta ileri demokrasilerde hükümetten de öncelikli sorululukları bulunan Ana Muhalefet Partisi konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi-nin, AİHM kararının hükümet tarafından BİLEREK UYGULANMAMASI KONUSUNDA ne bir itiraz ve ne de her hangi bir girişimde bulunulmamış olması, bu haksızlığın ve YARGI KARARINA KARŞI DİRENİŞİN DAYANAKLKARINDAN BİRİ HALİNE GELMİŞTİR… Türkiye Cumhuriyetini kuran ve Laiklik ilkesini devlet yönetimine yerleştiren parti olarak on yıllarca oy verdiğim Cumhuriyet Halk Partisinin ( CHP ) bu duyarsızlığı, bende derin üzüntü ve hayal kırıklığı yaratmış, kendimi açıkça ALDATILMIŞ hissetmeme sebep olmuştur… Hal böyle olunca, bu konuda en az hükümet kadar suçlu olduğuna inandığım CHP-nin genel başkanı sayın Kemal KILIÇDAROĞLU-nun da suç işlediğine inanmaktayım…
12. 02-02-2010 tarihinde AİHM-nin vermiş olduğu KİMLİKLERDEKİ DİN HANESİ KALDIRILSIN KARARI, sizinde çok iyi bileceğiniz gibi kişiye özgü bir karar değildir… 75 milyon civarında olduğu söylenen ülkemiz nüfusunun tümünü ilgilendirmektedir… Bu kararla yalnız şahsıma ait kimlikteki din hanesi kaldırılmayıp, tüm vatandaşlarımızın kimliklerindeki din hanesinin aynı anda kaldırılması anlamına gelmektedir… AİHM kararlarının bağlayıcı ve aynı zamanda iç hukukumuzun da üstünde olduğu hükme bağlandığına göre, sayın başbakanın İNSAN HAKLARINI VE KANUNLARI HİÇE SAYARAK AİHM KARARINA BİLEREK DİRENMESİ ULUSAL BİR SUÇ İŞLEDİĞİ ANLAMINA GELMEKTEDİR. .. Aynı zamanda CHP-nin de böylle bir hukuksuzluğa sessiz kalması SUÇA İŞTİRAK ANLAMINA GELMEKTEDİR…
13. Bu nedenlerle, sayın başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN ile Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı sayın Kemal KILIÇDAROĞLU-ndan şikayetçiyim…
14. Sanıkların eylemi suç teşkil ettiğinden gerekli cezai kovuşturmanın yapılarak kamu davası açılması ve sanıkların cezalandırılması için Savcılığınıza müracaat zorunluluğu hasıl olmuştur. Saygılarımla arz ederim…

Deliller: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Karar No : Sinan Işık- Türkiye 21924/05
Karar tarihi : 02-02-2012

Ayrıca bu dava hakkında yazılı ve görsel basında çıkan haberler elimde mevcuttur… Dava açıldığında tüm bilgi ve belgeleri sayın mahkemeye sunacağımı beyan ederim…

ABF’de yeni dönem

Yaklaşık 150 bin üyeye ve toplam 200 üye derneği bünyesinde toplayan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) 7. Olağan Genel Kurulu Ankara’da yapıldı.  205 delegenin oy kullandığı Genel Kurul’da Fevzi Gümüş’ün başkanı olduğu “Birlik Grubu Listesi” seçimi  kazandı.

Ankara İnşaat Mühendisleri Odası’nda yapılan Alevi Bektaşi Federasyonu 7. Olağan Genel Kurulu’nda iki liste seçildi. Baki Düzgün’ün Divan Başkanı olduğu Genel Kurul saygı duruşu ile başladı. ABF Genel Başkanı Selahattin Özel’in açış konuşması yaptığı Genel Kurul’aHDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan, CHP Milletvekili Aykan Erdemir, Ali Rıza Gülçiçek, Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Cemal Cambolat,  İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay ve çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldı.

BİRLİK ÇAĞRISI

Çalışma ve mali raporların onaylanmasından sonra, delegeler Alevi hareketinin mevcut durumu ve siyasal süreçle ilgili değerlendirmelerde bulundular.  Değerlendirmelerden sonra ABF’nin en büyük iki bileşeni olan Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Genel Başkanı Müslüm Doğan ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir  Alevi hareketinin yeni dönemde birliği öne çıkaracağına vurgu yaptılar.

Çarşaf liste önerilerine rağmen, blok liste olarak seçimlere katılma kararı alan Genel Kurul’da iki ayrı listenin başkan adayları Fevzi Gümüş ve Abbas Tan yaptıkları konuşmalarda, “bu seçimin kazananı ve kaybedeni olmayacağını, asıl olanın ABF bünyesinde yapılacak ortak çalışma olduğunu” belirttiler.

BİRLİK GRUBU KAZANDI

Fevzi Gümüş seçimlere “Birlik Grubu” olarak “Kırmızı Liste”, Abbas Tan ise Beyaz Liste ile katıldı. 21 kişiden oluşan Genel Yönetim Kurulu ve 9’ar kişilik Denetleme ve Disiplin Kurulu seçimlerini Gümüş’ün Kırmızı Listesi 108 oy ile kazanırken, Tan’ın Beyaz Liste’si 97 oy aldı.

ABF’NİN YENİ YÖNETİMİ

21 kişilik  Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Yönetim Kurulu şu isimlerden oluştu:

Fevzi Gümüş, Necdet Saraç, Mehmet Uzuner, Engin Gündük, Ali Yıldırım, Recai Aksu, Ali Rıza Yıldırım,  Haydar Şahin, Haydar Olcay, Hıdır Çam, Erdal Sefer, Miktat Öztürk, Baki Düzgün, Fadime Türkyılmaz, Ali Başak, Uğur Bilgin, Eyüp Tek, Kamil Ateşoğulları, Ali Özcan, Türkan Akbıyık, Hakverdi Çelik.

GYK YEDEK ÜYELER
Cafer Çavuşoğlu, Yusuf Coşkun, Elif Keleşo, Cem Sultan Ermiş, Meral Altun, Tahsin Aycık, Veysel Köse, Cemal Özdamar, Mahmut Gülenay, Aydın Polat, Fethi Bölükgiray, Ali Mucuk, Ali Sürücü, Hidayet Yıldırım, Fevzi Sarıçiçek, Cemsi Onuk, Nadir Çatar, Mustafa Tam, Ahmet Öz, Hasan Var, Cahit Korkmaz.

DENETLEME KURULU (ASİL)
Şehriban Metin, Ayhan Yerli, Recai Ulutaş, Hüseyin İlgin, Mustafa Aslan, Yusuf Coşkun, Hüseyin Aydoğdu, Mehmet Yenisoy,  Güvener Yağmur

DENETLEME KURULU (YEDEK)

Mustafa Demirtaş, Hüseyin Karabulut, Mustafa Şenol, Hüseyin Gülbudak, Esin Gedik, Nedim Gülsen, Kazım Karakoç, Ahmet Görenin

DİSİPLİN KURULU (ASİL)
Hasan Cem Yılmaz, Muharrem Erkan, Gazi Türkyılmaz, Ali Çiftçi, Serdar Karaduman, Gürbüz Demir, Veysel Kaymak,  Kemal Çelik, Ertuğrul Cem Cihan.

DİSİPLİN KURULU (YEDEK)

Faruk Çınar, Nevzat Tek, Hasan Güvendir, Haydar Geleş, Mustafa Katıkçı, Erol Yeter, Süleyman Haspet, Nadir Çater, Emrah Ekici

kirmizihaber

Aleviler ve yüzleşme

Yüzleşme, mevcudun dışında bir sonuç elde etmek, gidişatı değiştirmek için çözümü kendinde ve kendini çevreleyen faktörlerde arama konusunda yapılması gereken sosyal, kültürel, siyasi, tarihi hakikatleri irdeleme yöntemidir.

Alevi toplumunun, Alevi örgütlerinin, Alevi ocakzade, pir, mürşit ve dedelerinin, Aleviliği kökleri ile buluşturup, günümüz sosyal, siyasal, kültürel, inançsal ortamında doğru bir tutum alma noktasına getirmesi gerekiyor.

Bu bağlamda Aleviliğin kökleri; inkarcı, zalim, asalak, sömürgeci egemenlere karşı mücadelede hak ve hakikati, insanda, doğada, insan insan, insan toplum ilişkilerinin adil, doğal işleyişindedir. Alevilik, devşirmelerin, sistem yürütücüsü zalimlerin tanımladığı gibi basit bir tapınma yöntemi değildir. Aleviliğin yaşanışı bir Alevi can için farklıdır, bir hakikat arayıcısı için farklıdır. Zira böyle olmasaydı herkes alim, aşık, sadık, ermiş, derviş ve veli olurdu! Aleviliği anlamak için ermişlerin yaşam destanına bakmak gerekir. Zalime biat eden Aleviler elbette olmuştur, günümüzde de vardır. Lakin tarih denen bilge kimi nereye koyacağını iyi bilir. Alevi tarihinde Hı(n)zır Paşa ile Pir Sultan Abdal’ın, Rayber ile Pir Seyid Rıza’nın yeri bellidir.

“Aleviler mazlumun yanındadır!” diyenler bilmeli ki, Aleviler mazlumun kendisidir! Mazlum, egemenin baskı ve zulmüne uğrayan, mağdur edilen anlamına gelir. Mazlum Aleviliğin/Alevilerin diğer adıdır. Hakikat şu değil mi? Aleviler bin yıldır mazlum, devletler bin yıldır zalimdir.

Mazlumun, zalimle mücadelesinde bu gün Alevilerin yeri neresi, tavrı ne olmalıdır? Bu sorunun cevabı da Alevi tarihindedir. Alevi ocakları, ocakzadeleri yaşadıkları zulüm ve katliam karşısında türlü çözümler aradılar. Sistem yürütücüleri ile görüştü, konuştu ve hakikati kabul ettirmeye çalıştılar; ancak zalim ile ittifak edip, kendilerini inkar etmediler.

Selçuklu Devleti, Osmanlı Beyliği ve Cumhuriyet, Alevi erenlerinin himmeti ile kuruldu. Ancak üçü de Alevileri inkar etti, yetmedi soykırıma varan zulüm ve katliamlar yaptı! Sebep? Alevilik inkara, zulme, sömürü ve talana izin vermez de ondan! Egemenler, muktedir olabilmek için Aleviliği/Alevileri denetimine alması, olmadı yok etmesi gerekiyordu. Aleviler, Selçuklu ve Osmanlı hakkında ortak kanıya sahiptir. Bunların yediği herzeleri bilirler. Lakin sıra cumhuriyete gelince tavır değişir. Cumhuriyetin Alevilik/Aleviler hakkında Selçuklu ve Osmanlı’dan farklı olmadığını kabul etmezler. İşte yüzleşme noktası burasıdır! Cumhuriyeti kuranları kutsamak Aleviliğin neresinde var? Bunca katliam karşısında hala inadına sistemin köhnemiş halini savunmak kime, neye hizmet eder? Ermeni’yi, Süryani’yi, Rum’u Kürt’ü ve kendisini katleden, Aleviliği yasaklayan rejimin neresi laik ve demokratik olabilir? Ha Aleviliğin yerine Kemalizm’i ikame edenlerin cevabı hazır! “Bunları Mustafa Kemal yapmadı! Karşı devrimci gericiler yaptı! Gericiliğe karşı durmazsak şeriat gelir! Yoksa sen gericilerden yana mısın?” Bu saçmalıklarla ömrümüz tükendi.

Ancak şunun ayırdına varmak gerekir. Kimi “Aleviler” artık siyasal ve inançsal tercihlerini yaptılar ve değişmezler. Bizim yüzleşme dediğimiz hak yolunda hakkaniyeti bilen, yola ve erkana bağlı canlar içindir. Geleneksel devlet zihniyetinin ve devlet partilerinin, devlet millet el ele milli iradeye! saçmalığı karşısında, Alevilerin çoğul toplum el ele demokrasi ve eşit yurttaşlığa demesi gerekmez mi? Devletin laik ve demokratik olmadığını bilmek için daha kaç can vereceğiz? Doksan yıldır gelip geçen hükümetlerin Alevileri inkar ettiği, sistematik katliama ortak olduğunu bilmek için daha kaç katliam olması gerekiyor? Evet, bir rejim biçimi olarak cumhuriyeti istemek doğrudur. Ancak Aleviliğin/Alevilerin “katli vaciptir!” diyen sistemin adı cumhuriyet olsa da hakikatte Muaviye düzenidir!

Muaviye düzeni yerine, inançsal yönden laik, ekonomik, sosyal, siyasal, etnik yönden demokratik ve tümünü eşit yurttaşlık temelinde içeren bir cumhuriyet için ne yapmamız gerekir? Sorunun cevabı hakikatli bir yüzleşme ile verilebilir (mi?)

Vicdani Retçi Osman M. Ülke Anayasa Mahkemesine başvuru yaptı!

Vicdani retçi Osman Murat Ülke, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından verilen 39437/98 numaralı ve 24 Ocak 2006 tarihli kararın sekiz yıldır uygulanmaması ve AİHM’in gelişen içtihatları uyarınca vicdani reddin hala bir hak olarak tanınmaması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu.

AİHM, Osman Murat Ülke’nin vicdani ret nedeniyle maruz kaldığı cezaların ve ceza tehdidinin yaşamını bir bütün olarak etkilediğini ve adeta “sivil ölüme” mahkum olduğunu ifade ederek şu saptamalarda bulunmuştu:

“Maruz kaldığı işlemlerin başvurucunun entelektüel kişiliğini ezmeyi, başvurucuyu aşağılayan ve onu alçaltan korku ve tedirginlik hislerinin doğmasına neden olmayı, reddini ve kararlılığını kırmayı amaçladığı;

“Eylemi ve karşı karşıya kaldığı sonuçlar bakımından, suç ve cezanın oranlılığı ilkesinin de ihlal edilmiş olduğu ve bunun demokratik bir toplumdaki ceza rejimi ile bağdaşmayacağı saptanmıştır.”

AİHM, bu saptamalarla Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) işkence ve diğer kötü muamele yasağı başlığını taşıyan üçüncü maddesinin ihlal edildiğine karar vermişti.

Gerekli yasal düzenlemeler

Avukat Hülya Üçpınar aracılığıyla AYM’ye başvuran Osman Murat Ülke’nin dilekçesinde şu ifadelere yer verildi:

* Başvurucular hakkında AİHM tarafından verilen ihlal kararının tüm sonuçlarının ortadan kaldırılması için gerekli tüm önlemlerin alınmamıştır,

* Vicdani retçilerin tekrar tekrar soruşturulma ve cezalandırılmasını önlemeye yönelik gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasının yanı sıra vicdani ret beyanında bulunanların statülerini değerlendirmek üzere etkin ve ulaşılabilir bir mekanizma oluşturulması için gerekli yasal düzenlemeler halen yapılmamıştır.

AYM’ye başvuru

Ülke’nin AYM başvurusunda ise şu noktalar vurgulandı:

* AİHM tarafından verilen kararın yerine getirilmesi ve yaşanan ihlalin tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınması,

* Hükümetin, genel önlemlerin alınacağı süreye kadar Osman Murat Ülke hakkında bir Kanun Hükmünde Kararname çıkarması,

* AİHM kararına karşın Ülke hakkında Eskişehir Askeri Mahkemesi tarafından “firar” suçlaması ile derdest olan soruşturmanın Anayasa’nın 24, 25, 11 ve 13. maddeleri referansıyla Türk Ceza Yasası’nın 26/1 ve Ceza Muhakemesi Yasası 223/2d maddeleri uyarınca ile “takipsizlik” kararıyla ortadan kaldırılmasına,

* Bu süreç içinde gerçekleşebilecek herhangi bir ihlalin engellenmesi amacıyla Ülke hakkındaki yakalama kararının kaldırılmasına ilişkin kararın Milli Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı kayıtlarından 6216 sayılı Yasa’nın 49/5 hükmü ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 77. maddesi uyarınca tedbiren kaldırılmasına,

* Başvuru, AİHM kararının uygulanmaması nedeniyle ve yapısal bir sorundan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle İçtüzüğün 75. Maddesi gereğince pilot karar usulünün uygulanmasına,

* Ayrıca, başvurunun, İçtüzüğün 74. maddesi uyarınca duruşmalı olarak incelenmesine, mahkemece yapılacak inceleme sonucunda Anayasanın 24. maddesi ile AİHS’in 9. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmesi ve bu maddelerle ilişkili olarak; Anayasa’nın 19 ve 38. maddeleri ile AİHS’in 5. maddesinin, Anayasanın Başlangıç İlkeleri ve 49. maddesinin, Anayasa’nın 23. maddesinin, Anayasanın 60. maddesinin ihlal edildiğine, Anayasa’nın 35 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No’lu Protokolünün 1. maddesinin ihlal edildiğine, Anayasa’nın 17. maddesi ve AİHS’in 3. maddesinin ihlal edildiğine, Ülke lehine maddi ve manevi tazminata karar verilmesi hükmedilmesi talep edilmiştir.

**********************

ABF Yönetim Kurulu Başkanlığına

Saygı değer Genel Başkan ve Yönetici Canlar,

ABF  7.  Olağan Genel Kurulunun gerek hazırlanışı gerekse yeni Genel Kurul Tarihinin belirlenmesinde, Genel Yönetim Kurul Üyelerinin görüşleri alınmadan, paylaşılmadan, tamamen kapalı devre yürütüldüğüne tanık olmaktayız. Yönetim Kurulunu  bilgilendirmeye bile gereksinim duyulmayan tutum ve karaları kabul etmediğimi belirtmek isterim.

Bu durum ABF tüzüğünü ve yetki sınırlarını aşan bir durumdur. 8  Haziran 2014 tarihini Genel Kurul tarihi  olarak  kim karar altına almıştır?

Alevi Toplumuna ve örgütlerine saldırıların  yoğunlaştığı, bölme ve parçalama senaryolarının hayata geçirildiği, ABF ve genel olarak Alevi Hareketini etkisizleştirme, yalnızlaştırma çabalarının arttığı bir ortamda; Hazırlıksız, davaya hizmet etmeyen, tamamen iç çekişmelerle enerji tüketimine neden olacak bir ABF Genel Kurulu kime hizmet edebilir?

Davamıza ve Alevi toplumuna hizmet edecek ABF Genel Kurulu nasıl  hazırlanmalıdır?  Sorusuna yanıt getirecek yaklaşımları içeren yazımı ilişikte sizlerle paylaşmak istiyorum.

Belirttiğim neden ve yaklaşımlarımdan dolayı ABF Genel Kurulu oldu bittiye getirilmemelidir.  8 haziran 2014 tarihi ABF Yönetim Kurulu  tarafından  alınmış  bir  karar  değildir.

Ancak  sağlıklı ve amaçlara uygun ORTAK AKIL-ORTAK DURUŞ-ORTAK HAREKETLE  yapılacak bir ABF Genel Kurulu davaya hizmet edip Alevi  hareketini  ve  ABF’yi büyütebilir.

Yetki sınırlarını aşan ya da dayatılan bu  8 haziran 2014   ABF genel Kurul Kararı iptal edilmeli. Sağlıklı bir irade ile yeni bir tarih belirlenmesinin sorumluluklarımız açısında daha yararlı olacağını düşünüyorum.

Gereğinin yapılmasını diliyor ve istiyorum.

Saygılarımla

29 mayıs 2014

Servet DEMİR

ABF Genel Başkan Yardımcısı

 

NOT : Ekteki  öneri ve görüşlerimi paylaşan ABF Genel Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarımla  önerilerimi ve yaklaşımlarımı ortaklaştırabiliriz,  zenginleştirebiliriz

 

 

ALEVİ-BEKTAŞİ FEDERASYONU GENEL YÖNETİM KURULUNA

 

ABF Bileşen Kurum Yönetimlerine

ABF Kurultay delegelerine

Alevi Kurumlarına

BİZE GEREKLİ OLAN ;  ORTAK AKIL,  ORTAK DURUŞ  ve ORTAK HAREKET ETMEKTİR.

DAVA İNSANLIK DAVASIDIR…

Alevilere yönelik, saldırılar, ötekileştirme, bölme, marjinalleştirme çabaları  ve  saldırıları giderek artmaktadır. Alevi Öğretisi kirletilmeye çalışılmaktadır. Bu saldırıların boyutları AKP hükümetlerinin yürüttükleri ayrımcı politikaları ve Başbakanının son  zamanlardaki konuşmalarıyla doruk noktasına varmıştır.

Alevilere yönelik yalnızlaştırma politikaları,  demokratik hak arayışlarını bastırma, Alevi örgütlerine yönelik bölme, etkisizleştirme, Alevi Hareketinin bağımsız duruşunu silikleştirme  ve demokrasi güçleriyle bağlarını koparma operasyonları tüm mekanizmaları harekete geçirerek uygulamaya çalışıyorlar. Alevi Hareketine yönelik bu  olumsuz politikalar ; devlet, hükümet, tarihle yüzleşmekten kaçınan çevrelerce uygulamaya konulurken, Alevi Hareketi içindeki  “taşeronlarını” devreye sokmayı da ihmal etmiyorlar.

Amaç; Alevi dinamiklerini, örgütlülüğünü dağıtmak, etkisizleştirmektir. Aleviliği asimile etmek, yalnızlaştırmaktır.  Bir bütün olarak Alevi toplumunu, Alevi dinamiklerini ve Alevi Hareketini atomize etmektir. Alevi toplumunun kimlik ve demokrasi mücadelesini engellemektir. Alevi kurumlarını ve kadrolarını karşı karşıya getirerek, Alevi Hareketini zayıflatmak, kurumsallaşmasını önlemektir. Bu senaryolar özellikle seçim dönemlerinde daha da belirginleşiyor. Alevi toplumu ve örgütlülüğü bu senaryolara çok kez tanık oldu.

Gün;  Alevilere yönelik bu politikaları ve senaryoları boşa çıkarmak ve başarısızlığa uğratma  günüdür; Alevi Dinamiklerini,  taleplerimizin yaşama geçmesi için, Alevi kimliğimiz için ülkemizde ve bölgemizde demokrasi ve barışın sağlanması için harekete geçirmeliyiz.  Birliğimizi  sağlamak  ve  sağlamlaştırmalıyız.  Alevi Hareketinde kurumsallaşmayı ve demokratik işleyişi başarmalıyız.  Alevi Öğretimizi korumak ve üzerindeki tortuları  temizlemeliyiz. Eğitim çalışmalarına, sanatsal, inançsal projelere ağırlık vermeliyiz.  Bölgemizde  ve dünyada,  Alevi toplulukları ve kurumları ile ilişkiler kurarak  geliştirmeliyiz.  Birlikte gerçekleştireceğimiz  projeleri hayata geçirmeliyiz. İnsanlık için, doğa için yararlı  bütün inançlarla, çevreci ve ilerleme güçleri ile bağ kurmalıyız. Evrensel değerler için Musahiplik yaparak birlikte İnsanlık Davası için mücadele etmeliyiz.

Alevi kurumlarında;  rızalık duygusu, dayanışma, paylaşımcılık, şeffaflık ve her düzeyde katılımcılık temel düsturumuz olmalıdır.

Alevi-Bektaşi Federasyonunun genel kuruluna bu ruh ve yaklaşımlarla hazırlanmalıyız. ABF bileşenlerini aktif bir şekilde sürece katmalıyız. Demokratik, laik, çok kültürlü, çok inançlı çağdaş bir Türkiye için Alevi dinamiklerini ve kurumlarını aynı hedefler için harekete geçirecek, ortak projelere ve birlikteliğe önem vermeliyiz.  Gericiliğe, baskıcı totaliter rejime karşı en geniş  Demokrasi Cephesinin oluşması için  Öğretimizden  gelen tarihsel sorumluluğumuzu üstlenmeliyiz. Demokrasi Cephesinin oluşması için İlerleme ve demokrasi güçleri ile eşit paydada buluşmalıyız. Yoldaş ve Musahip olmalıyız.

ABF’deki  durağanlaşmaya son  vermeliyiz:

ABF ve Alevi Kurumlarında yeniden yapılanma gerçekleştirme hedeflenmelidir.  Rızalık ve demokratik işleyiş ve katılımcılık her düzeyde sağlanmalıdır. Türkiye’de ve yurtdışındaki Alevi Kurumları ile ilkeli ve Öğretimize uygun,  ortak  çalışmalara önem verilmelidir.

Genel olarak Alevi Hareketini ve ABF’yi zayıflatan, içe kapatan, boşa enerji tüketen, yukarıda belirtilen senaryolara hizmet niteliği taşıyan, neden olan, demokratik işleyişi engelleyen, rızalık göstermeyen, Alevi Öğretimizin genişliği ve olgunluğu ile bakmayan, kadroları tokuşturan, Alevi Hareketinin bağımsız çizgisini ve duruşunu bozan tüm girişimlere karşı koyma günü olmalıdır.

ABF’de ve genelde Alevi Hareketinde ORTAK AKIL-ORTAK DURUŞ VE ORTAK HAREKET ETME  ilkesi ve çalışma yöntemleri öne çıkarılmalıdır. Bütün Alevi dinamiklerini hareket ettirme hedeflenmelidir. Mücadelede araçlar ve kişiler değil, ÖĞRETİMİZ ve DAVA öne çıkarılmalıdır.

ABF yönetimi;  ABF bileşenlerinin ve Alevi toplumunun ortak aklına ve beğenisine dayandırılarak, rızalığı alınarak, herkesi kapsayan, bileşenlerin, kadroların, Alevi toplumunun güvenini ve ikrarını alan, ORTAK AKLA-ORTAK DURUŞA hizmet edecek şekilde oluşturulmalıdır.

Bunun için ABF Genel Kurulu oldu bittiye getirilmemelidir.  Kısaca yukarıda belirtilen, ama zenginleştirmeye ve geliştirmeye açık hedeflere odaklanarak kolektif olarak hazırlanmalı ve yapılmalıdır.

Bunun için:

  • Var olan ABF yönetimi ile birlikte ABF Genel Kurulunu hazırlayacak ORTAK ÇALIŞMA EKİBİ OLUŞTURULMALI,
  • ORTAK ÇALIŞMA KOLEKTİFİ, Alevi Hareketine yeni bir vizyon ve açılımlar sunacak bir program ve kararlar hazırlamalı,
  • ABF’nin yeniden yapılanması için çalışma alanları belirlenmeli, seçilecek kadrolar ve çalışma ekipleri buna göre istihdam edilmeli,
  • Bölgeler ve iller düzeyinde ORTAK ARAYIŞ TOPLANTILARI düzenlenerek en geniş katılım ve görüşlerin toplanması sağlanmalı,
  • Önümüzdeki hedefler için MEKAN ve BÜTÇE çalışmaları gerçekleştirilmeli, profesyonel çalışmaya geçme hedeflenmeli,
  • ABF GENEL KURULU Türkiye’deki ve dünyadaki Alevi Kurum temsilcilerini, Musahip kurumları buluşturan, Alevi toplumunda heyecan ve güven arttıran yeni açılımlar sunan ORTAK AKIL-ORTAK DURUŞ –ORTAK YÖNETİM OLUŞTURAN BİR DEMOKRASİ ŞÖLENİ şeklinde yapılmalı. Bunları yapacak gücümüz ve aklımız var. Yeter ki isteyelim.Yukarıdaki nedenlerle; ABF genel kurulunun İNSANLIK DAVASINA HİZMET EDECEK tarzda hazırlanması için EKİM 2014 tarihinde gerçekleştirilmelidir. Davamıza – Alevi toplumuna hizmet ve Alevi Hareketinin sorumlulukları bunu gerektirir.       Yukarıdaki yaklaşımlarımı siz değerli yönetici dostlarımla, kurumlarımız ve delegasyonumuzla paylaşmak istedim. Dava İnsanlık davasıdır.Saygılarımla

 

Alevi-Bektaşi Federasyonu

Genel Başkan Yardımcısı

Servet DEMİR