Ana Sayfa Blog Sayfa 6389

Soykırım kurbanlarını doğru anmak

ALİ HAYDAR YERKAN

Alevi inancında Kerbela vakasının önemli bir yeri vardır. Aleviler her yıl Muharrem ayında Kerbela şehitleri için yas tutarlar. Katliamın üzerinden çok uzun yıllar geçse de, bu gelenek hala hükmünü icra etmeyi sürdürüyor. Kerbela şehitlerinin unutulmamasını sağlayan şey, haksızlığa başkaldıran bir avuç insanın zalimlere boyun eğmek yerine onurlarıyla direnerek ölmeyi tercih etmeleridir. İnsanlık varlığını sürdürmeyi özünde bu soy değerlerine borçludur. Soyluluk zulüm ve zorbalığa boyun eğmemede ve kendini insanlığın temel değerlerini yaşatmaya adamadadır. Zalim karşısında can telaşına düşüp canını kurtarmak için kutsallara sırt çeviren insan, soluk alıp vermeye devam etse de, gerçekte bir ölüden daha çok ölüdür.

Kerbela’da sadece şehitler yoktur, Muaviye ordusuna esir düşenler de var. Bunlardan biri de Hüseyin’in kız kardeşi Zeynep’tir. Zeynep katliamın ardından Şam’a götürülür ve yaşamını burada noktalar. Türbesi aynı kenttedir. Ziyaretçilerinin hiç eksik olmadığını iyi biliyorum. Ben de birkaç kez bu soylu kadının türbesini ziyaret etmeye gittim. Her defasında müthiş bir acı içinde dövünüp ağlayan insanlara tanık oldum. Kadın erkek herkes sanki birkaç dakika önce en değerli varlıklarını yitirmiş gibiydi. Bu tablodan etkilenmemek imkansızdı. Matem ortamı beni de kendine çekmişti. Zeynep müthiş direnişçi bir kadın olmalıydı. Bunu anlayabiliyordum. Ancak bir yasın bu denli uzun sürmesi bana ilginç geliyordu. Nazım Hikmet, 20. asırda ölüm acısının en fazla bir yıl süreceğini söylüyordu. Oysa Zeynep’in ölümü üzerinden pek çok asır geçse de yası hala devam ediyordu.

Dêrsimliler geçtiğimiz 4 Mayıs’ta birçok yerde Dêrsim Soykırımının kurbanlarını andılar. Bu etkinlikler oldukça anlamlıydı. Kerbela vakasıyla yazıma giriş yaptım. Ama asıl amacım bu anma üzerinde durmaktı. Dêrsim insanı, en azından kırımdan arta kalmış Dêrsim’in yaşlıları Kerbela kıyımı ile bu soykırım arasında bağ kurarlardı. Onlara göre Dêrsim’deki ‘tertele’ Kerbela faciasının devamıydı. Muaviye geleneği sürüp gelmiş, Kerbela Dêrsim’de tekerrür etmişti. Nitekim Seyit Rıza da darağacına giderken aynı şeyi dillendirmiş, katillerin yüzüne ‘evladı Kerbela’ olduğunu ve onların yolunda yürüdüğünü haykırmıştı. Böyle bir bağlantı elbette yanlış değildir. Devletçi uygarlık sistemi ve sergilediği zulüm pratikleri bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. Aynı bağlılık uygarlık karşıtı güçler ve direnişleri için de geçerlidir. Onlar da süreklilik ve bütünlük arz ederler.

Kurbanları anmanın bir yöntemi olarak yasın anlamını ve değerini biliyorum. Ama sadece bununla sınırlı bir anmanın eksik kalacağını da belirtmek isterim. Soykırım kurbanlarını anma yeni soykırımların önünü alma hedefine bağlanmışsa değerlidir. Dêrsim Soykırımının kurbanları Kerbela şehitlerinin sayısından katbekat fazladır. Dolayısıyla acısı da aynı ölçüde fazla olacaktır, olmak durumundadır. Anlamını bilenler için acılar büyük güç kaynağıdır. Bu yüzden acıların hafifletilmesinden söz etmiyorum. Tıpkı ölen genç oğullarının başında ağıt yakan annelere seslenen Bedevi kabile reisi gibi ben de “Ağlamayın, bağırıp çağırmayın ki acınız hafiflemesin” demek isterim. Onca kurbanın anısına yapılması gereken o kadar çok şey var ki, bunları yerine getirmeden acıları hafifletmekten söz etmek imkansızdır. Acılarımızı güçlenme kaynağımız kılmak durumundayız.

Eskiden büyüklerimiz kötülükle iştigal edenlere “Hanende pepug ötsün” diye beddua ederlerdi. Bu bedduayla öngörülen ceza çok ağırdı. Bu yüzden etrafta birileri varsa kendilerini beddua etmemeleri için uyarırdı. Çünkü dilenen şey, kötülük yapanın soyunun kuruması ve hanesinin kalıntılarında baykuşların öttüğü bir viraneye dönüşmesiydi. Ne kadar acı değil mi? Dêrsim’de yüzlerce yerleşim yeri ‘pepug’ yatağı haline gelmiş durumdadır. Mecburi iskana tabi tutulmuş kılıç artığı bir ailenin çocuğu olduğum için biliyorum. Sekiz yılı aşkın bir süre devam eden bu mecburi iskan uygulaması son bulduğunda, sürgünlerin ezici kesimi ana topraklara geri dönmüşlerdi. Ancak bu dönüşün üzerinden fazla zaman geçmeden yeni bir sürgün harekatı başladı ve insanlarımız dört bir yana savruldu. Cennetten farksız yerler cehennemmiş gibi kaçılan alanlar halini aldı.

Kendisi olarak kalmak isteyenler elin toprağının kendilerine yurt olmayacağını iyi bilirler. Yaban ellerde yaşamanın sorun yapılmaması elbette kabul edilemez. Dêrsim’in en temel sorunlarından biri budur. Eskiden insanlar geçici olan gurbet acısına bile zor katlanırlardı. Hal böyleyken yurtsuzluğa mahkûm edilmeyi nasıl sineye çekebiliriz? Soykırımcı sömürgecilik hemen her şeyimizi yıktı, yaşamla ilgili her alana katliam dayattı. On binlerce insanımızı bunun için kurşunladı. O zaman soykırım kurbanlarına doğru sahip çıkmamız için sömürgecilerin yaptıklarının tersine hareket etmemiz gerekir. Bu anlamda ister kendi toprakları üzerinde ister yaban ellerde yaşasın, Dêrsim insanını muhteşem bir inşa seferberliği bekliyor. Yüzümüzü ana topraklara dönmeli, köylerimize yeniden kavuşmalı ve eskisinden çok daha görkemli hale getirmeli, Dêrsim’i mutlaka şenlendirmeliyiz.

Ana topraklara dönüş bireysel değil, devasa boyutlarda bir toplumsal eylemdir. Bu türden büyük eylemler aynı şekilde muazzam bir örgütlülüğü gerektirir. Bu dönüş seferberliği bazı yönleriyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Yahudilerin İsrail’e yürüyüşüne benzetilebilir. Almanya’dan Rusya’ya, Polonya’dan ABD’ye kadar çeşitli ülkelerde yaşayan Yahudiler ‘vaat edilmiş topraklar’a dönüş yaptılar ve çölün ortasında bir cennet yarattılar. Dêrsim İsrail ile kıyaslanamaz güzellikte bir yer olup zengin kaynaklara sahiptir. Ona gerçekten bağlı kadirşinas evlatlarının eliyle sevinçli ve şiirsel bir yaşam zemini haline getirilebilir. Bunun için yapılacak ilk iş ‘ana topraklara dönüş’ seferberliğine kilitlenmek ve kendini bunun başarılabileceğine inandırmaktır.

Bir şeyi bütün benliğinizle isterseniz, bu isteminizi gerçekleştirmeniz için bütün evren hizmetinize girer. Toplumsal insanın üstesinden gelemeyeceği bir zorluk ve aşamayacağı bir engel yoktur. Engel hemen her zaman kişinin kendisinden kaynaklanır. Hepimiz iyi biliriz: Sistem dışında bir dünyanın mümkün olmadığına inananlar karşılaştıkları her engele uçurum adını takarlar. Oysa amaçlarına bağlı kişiler uçurumların üzerine köprü kurup yollarına devam ederler. Tamam, uçurum denilecek zorluklarımız olduğunu kabul edelim. Yine de bu durumda karşımıza iki seçenek çıkar: Bu uçurumları aşmak için ya kendimiz köprü olacağız ya da köprüler kuracağız. Bu kadar hayırlı bir iş için bu kararlılıkla harekete geçmekten daha soylu eylem ne olabilir? O zaman soykırım harekatının her yıldönümünde şehitlerimizi yas içinde değil gururla yad edebiliriz.

‘Analık’ aynasından baktık

ROJDA YILDIRIM
Bir süredir Köln Üniversitesi’ni yol belledik kendimize. Önce Jineoloji Konferansı’na ev sahipliği yapan üniversite, iki gün boyunca da Alevi Kadın Konferansı için kapılarını açtı. Hummalı bir çalışmadan sonra Avrupa’nın bir çok ülkesinden ve Kanada’dan ikiyüzü aşkın kadın bir araya geldik.

Biraz telaşlıydık. Bir ilki gerçekleştiriyorduk. Ancak telaşımız ilk olmasından değildi. Kadim bir inancın izlerini takip ederek hakikat arayışımızda bir yol katetmek istiyorduk. Yükümüz ağırdı. Yüzyıllardır ağır darbeler yemiş, sürekli katliam ve soykırım kıskacına alınmış bir inancın tarihsel izdüşümlerini arıyorduk.

Bildiğimizi sandığımız fakat ağırlıkta bilmediğimiz bir alana uzanmıştık. Alevilik hakkında bizlere yol gösterici olabilecek birkaç tılsımlı cümlemiz vardı. Alevilik; direniş, haksızlığa karşı başkaldırı, eşitlik, adalet ve paylaşım demekti. Kadın ve erkeği cinsiyetlerine göre değil, eşit olarak can kavramı etrafında ele alıyordu. Bu cümlelere dolanmıştı algımız. Basit gibi gözüken ama tarihin bütün yükünü omuzlamış olan birkaç cümlenin peşine takılmıştık. Geleneğin izini sürmeye karar vermiştik. Konferansımızın adını da “Hakikat Arayışında Alevilik ve Kadın” koymuştuk.

Derdimiz; üstü kapatılan, tıpkı kadının karartılan tarihi gibi Alevilikte de kendi hakikatimizi açığa çıkarmaya dönüktü. Sorularımız çok, cevaplarımız ise azdı. Ancak sorularımızın gücüne inanıyorduk. Çünkü bizi hakikate götürecek yolun önce soru sormaktan başladığını biliyorduk. Onlarca soru havada uçuşuyordu. “Alevilik bir din midir, değil midir? Kökleri tarihin hangi zamanlarına uzanıyordu? Alevilikte kadının yeri neydi? Ataerkillik hangi aşamadan sonra Alevilikte bu kadar etkili oldu? Kentleşmeye ve kapitalist moderniteye karşı Alevilik nasıl ayakta duracaktı? Sorular birbirini kovaladı. Kendi tarihine susamış ve kendi tarihini bir çırpıda öğrenip yutmak isteyen kadınlar gibiydik. Hemen herşeyi o anda öğrenmek ve bilmek istiyorduk. Bir çırpıda tarihin derinliklerine dalmak ve tüm sorularımızın yanıtlarını almak istiyorduk. Sorular, sorular, sorular…

Kafalar karışıktı. Tartışmalar uzadıkça biraz daha karıştı. Ama bu karışıklık hali kötü sayılmazdı. Soru işaretlerinin yarattığı bir kaostu. Kaos kendi aralığını yaratacaktı. Aleviliğin ne olduğunu o anda bilmek ve çözmek istiyorduk. Tartıştıkça belleklerimizin ne kadar boşaltıldığını o anda keşfeden ve bunun dehşetine düşen bir topluluk gibiydik. An geldi kendi pozitivist algılarımıza çarptık. An geldi kaba materyalist algılarımızın sınırlarında daraldık.

Kendinden emin adımlarla gelen birçok kadının Alevilik, etnik kimlik ve kadın kimlikleri bağlamında tartışmalar geliştikçe ansızın “biz kimiz” sorusunun dayanılmaz acıtıcı etkisini farkeder olduk. “Biz Aleviliği bilmiyoruz” söylemi dilden dile dolaşıyordu. Eklektiktik, bilincimiz parçalanmıştı. Bildiklerimiz çok azdı ama bizi tarihin derinliklerine götürecek olan birer rehber gibiydiler.

Hakikatin izini sürerken “Alevilik devlet ve iktidar dışı kalmış direnişçi bir toplumsallıktır” cümlesi yaralı bir topluma ilaç verir gibiydi. Katliamları, soykırımları, zorla göçertilmeleri, inancımıza dönük asimilasyon ve soykırım politikalarını tartıştık. Ocaklarımıza, ziyaretlerimize, pirlerimize, analarımıza uzandık. Ana Fatma’yı, Zöhre Ana’yı, Elif Ana’yı andık. Bir zamanlar Mezopotamya ve Anadolu topraklarında boyveren Anahitaların, Ninhursagların, Kibelelerin Alevilikte nasıl vücut bulduğunu anlamaya çalıştık. Kadim bir inancın kadın geleneğinin izinden yürüyerek kendimizi aradık. Tüm soykırımlara rağmen halen ANA’nın aynasından kendimize bakmaya çalıştık. Bir zamanlar demokratik, ekolojik, kadın erkek eşitliğini esas alan bir toplumsallığın, adım adım toplumsal dokusunun nasıl parçalandığını ve günümüzde varlık yokluk noktasına gelen Aleviliğin acıtıcı utancıyla karşılaştık.

Kendi anadilimizde çoğunlukla konuşamıyorduk. Tek anlaşabildiğimiz dilin Türkçe olduğunu gördükçe asimilasyonun derinliğini farkeder olduk. Kültür taşıyıcısı olarak kadında asimilasyon karşılık bulursa ancak bir kültürün yok olabileceği tespiti, bizleri hakikatimizle yüzleşmeye zorluyordu. Çünkü bir kadın toplumsallığı olarak tarif edilen Alevilik, ancak kadında korunduğu oranda yaşayabilirdi.
Ne kadar örgütsüz ve dağınık olduğumuzu farkettik. Fazlasıyla parçalanmıştık ve kapitalist modernitenin yoğunca izlerini taşıyorduk. Özgürlük sorunumuz derindi. Yanılgılarımız oldukça fazlaydı. Kendimizi özgür sanmıştık. İnanç, cins ve etnik kimliğini özgürce yaşayamayan hiçbir toplumun özgür olamayacağını birbirimize can havliyle anlatmaya çalıştık.

Sorunlarımız derindi. Yaralarımız oldukça fazlaydı. Soykırım kıskacında olan bir halk, bir inanç ve cinstik. Birçok konuşma ve değerlendirmeyle birbirimizin yaralarına dokunduk. Bazen canımız yandı, bazen hüzünlendik, bazen de gözyaşlarımıza hakim olamadık.
Dêrsim tertelesinin yıldönümündeydik. Bütün Alevi katliamlarını ve soykırım mağdurlarını aındık. Tarih bize; “yaşadıklarını unutma, unutmak yol düşkünlüğüdür”diye sesleniyordu. Maraş Katliamı tanığı Ayşe Ana’nın Kürtçe, katliam tanıklığı üzerine yaptığı konuşma yürek yaralayıcıydı. Karnı deşilen kadınlardan, duvarlara çivilenen daha doğmamış bebelerden, kardeşinin nasıl işkenceyle katledilip yakıldıktan sonra ellerine teslim edilen küllerinden bahsederken Ayşe ana, o AN’daydı, Maraş’taydı. “Yaşadıklarımız daha dündü, unutmayın, direnin ve hesap sorun” diyordu.

Konferans bütün soykırım mağdurlarına adandı. Bir daha soykırımların yaşanmaması için örgütlenmek ve tarih bilincini edinmek hayati önemdeydi. Bunun yolu; Türkiye’de yaşayan bütün halkalar ve inançların demokratik ulus ekseninde farklılıklarıyla bir arada yürümesinden geçiyordu.

Bir yola girmiştik ve işin çok başındaydık. Konferansımızda en fazla kullanılan cümlelerden biri “biz Aleviliği sonradan öğrendik” söylemiydi. İşin özü bir nebzede olsa “sonradan görme Alevilerdik”. Kendi çoklu kimliklerimizin izini sürüyorduk ve kim olduğumuzun yanıtlarını arıyorduk. Derdimiz “kendimizi bilmekti”.

Konferansımız kendini bilme sürecimizin küçük bir adımıydı. Yol uzundu. Yolun kendisi mücadele demekti. Yolun başındaydık ama dayandığımız tarihsel bir mirasımız ve otuz yıllık bir özgürlük geleneğimiz vardı. İşimiz zor ama başarmak için imkansız değildi. Sevgiyi, doğayı, insanı, kardeşliği, adaleti, dayanışmayı ve eşitliği kendine destur edinen bir inanç yaşamalıydı. Alevilik “yetmiş iki millete aynı nazarda bakmayı” kendine yol bellemişti. “Güzel düşün, güzel konuş, güzel yap, eline diline beline hakim ol” diyen bir felsefe uğruna mücadele etmeyi bir kez daha biz kadınlara yüklüyordu.

Çünkü inançlara bu kadar cinsiyetçilik ve ataerkillik bulaştırılmışken ancak kadınlar bu mücadelenin aydınlık yüzü olabilirdi.

Erdem Baba

Aleviliğin çağdaş ve toplumcu yorumunu esas alan bir “Hakikatçı Alevilik” akımı yaklaşık ikiyüz yıldan bu yana İçtoroslar bölgesinde yaşayagelmektedir. Bunun müzik ve edebiyat bağlamında güçlü temsilcilerinden biri, Şubat başlarında Hakka yolculanan İbrahim Erdem’dir.

İnsanlık tarihi boyunca nehir ve deniz çevreleri uygarlıkların, dağlar ise batıni inançların ve filozofinin yatakları olmuş. Bundan dolayıdır ki, dört tarafı dağlarla çevrili Kürt coğrafyası, aynı zamanda Kürt inanç ve kültür hayatında bir “dağ kültü” yaratmış.

Kürtler’in siyasal ve kültürel hayatında derin bir iz bırakan bu “dağ kültü”nün önemli bir boyutu da Alevilik olmuş. İçtoroslar’dan Güneydoğu Toroslar’a, oradan Doğu Akdeniz dağ silsilesindeki Dürziler Dağı’na; oradan Sincar bölgesindeki Ezidiliğe; oradan Zagroslar’a ve Elbruz Dağları’na kadar uzanan geniş bir alanda birçok batıni inanç, din ve kültür boy vermiş.
Osmanlı’dan kalma bir gelenekle, günümüzde bile Aleviler’in önemli bir bölümünün sırtını dağlara yaslayarak yaşadıkları bilinen bir şeydir. Bundan dolayıdır ki, dağlık bölgelerde yaşayan Dersim merkezli Fırat Havzası ile Nemrut, Nurhak, Engizek ve Binboğa Dağları ile çevrelenmiş Maraş merkezli İçtoroslar Havzası, günümüzde bile en önemli Alevi Kürt yerleşkeleridir.
İşte, bu sosyo- kültürel gerçeklik dolayısıyla , geleneksel dedegan düşüncenin yanısıra, Aleviliğin çağdaş ve toplumcu yorumunu esas alan bir “Hakikatçı Alevilik” akımı da  yaklaşık ikiyüz yıldan bu yana İçtoroslar bölgesinde yaşayagelmektedir ki, bunun müzik ve edebiyat bağlamında güçlü temsilcilerinden biri de, Şubat başlarında Hakka yolculanan İbrahim Erdem’dir.
Toplum arasında “Erdem Baba” olarak tanınan İbrahim Erdem, 1925 yılında Malatya’nın Akçadağ ilçesinin Kürecik bucağının Elbistan sınırına yakın Darıca köyünde doğdu. 1946’da evlenen Erdem Baba, askerlik sonrası geçim nedenleriyle 1953’te Mersin’e, 1955’te Afşin’in Tepecik köyüne, 1960 yılında ise Kayseri’nin Sarız ilçesine yerleşti. Kendisini bu yıllardan itibaren tanıdığım Erdem Baba; 1969/70 yıllarında Fransa’da, 1971 yılından buyana ise Almanya’da yaşıyordu.
Tıpkı bu akımın diğer önemli temsilcilerinden İbreti gibi, o da geçim çıkarmak amacıyla Mersin’de seyyar satıcılık, köylerde çiftçilik, Sarız’da marangozluk, Fransa ve Almanya’da işçilik yaptı. 1990 yılında emekli olduktan sonra Almanya ile ülke arasında mekik dokudu; ta ki son dönemlerinde yatağa bağlı olarak yaşayıp göçtüğü güne kadar.

Erdem Baba İle Almanya’da karşılaşmamız
1994 yılındaki zorunlu çıkışımdan sonra ilk karşılaşmamız, 1995 yılında Wuppertal’da oğlunun evinde oldu. O tarihlerde “Alevilik ve Kürtler” çalışmasının hazırlıklarını yapıyordum. Zetan Erdem Baba ile de bu nedenle randevulaşmış ve görüşmüştük. Dedem Haydar Bayrak’ın yakın takipçilerinden olduğunu biliyordum. Bu nedenle, kendisinden bölgemizde okunan Kürtçe beyitlerden örnekler derlemek istiyordum. Kendisi, büyük bir duyarlılıkla, doğrudan Dedemden derlediği iki beyti verme inceliğini göstermiş ve kuşkusuz beni son derece sevindirmişti. Yetiştiğim dönemlerde gerek dedem, gerekse dayılarım 15-20 dolayında Kürtçe beyit ve nefes söylemekteydiler. Ancak o, bunlardan sadece ikisini yazmış ve şimdi bana iletiyordu.
Büyük bir yasak, asimilasyon ve yağma politikasından sonra bunların elde kalmış olması bile önemliydi. Bunlardan biri şu sözlerle başlıyordu:

Ez qisek bibejim le boye Eba Turab
Li eşqe wi ciger buye lehd-i kebab
Heq ji eşqe wi ra şandiye tace Zulcenab
Loma ez Ali ra “Lafeta illa Ali” dibejim.

Diğer beyit ise şu dörtlükle başlıyordu:
Ew meydane Kerbela ye
Ew reka İmam Husen e
Sabir ke li her bela ye
Ew reya İmam Husen e.

Başka birçok ayet ve beyitle birlikte kitabımda yer verdiğim bu örneklerden birinin kaynağı olarak dedemi, birininkini ise “İ. Erdem” olarak verdim ve literatüre de öylece girdi. Kendisini son görüşüm ise, Bielefeld’deki evinde bakıma muhtaç olarak yatarken olmuştu…

Hakikatçı Alevilik
Gerçekten de, Erdem Baba’nın da içinde yer aldığı İçtoroslar Hakikatçı Aleviliği; derinlikli bir Alevi edebiyatına ve müziğine de öncülük etti. Bölgede, Mücrimi, Meftuni, Haşimi, Nizari gibi dedegan düşünce mensubu birçok şair yetiştiği gibi; Afe Ana, Haydari, Hicrani/ Haki, Meluli, Firkati, İbreti, Hüdai başta olmak üzere çok sayıda Hakikatçı Alevi aşık ve ozan yetişti. Öyle ki, Mahzuni’ye kadar, hemen tüm yöre ozanları bu akımdan etkilenerek şiirler yazdılar.
Kuşkusuz, bu akımın gerek şair gerekse icracı olarak önemli temsilcilerinden biri de Erdem Baba idi. Erdem Baba, birçok eser verdiği gibi, gerek tanınmış Alevi- Bektaşi şairlerinden, gerekse yöre derviş- ozanlarından birçok eseri besteleyip okumakta son derece ustaydı. (Gerek kendi şiirlerinden, gerekse okuduğu usta malı eserlerden oluşan bir güldeste hazırlamaktayken, benim de desteğimi istemiş, ancak hastalığından sonra irtibatımız kopmuştu).
Şiirlerinden bir bölümüne ilk kez “İçtoroslar’da Alevi Kürt Aşiretler” konulu inceleme- antoloji çalışmamızda yer verdiğimiz gibi; bir bölümüne da yakınım Seydi Özcan, “Alevilik ve Hakikatlılar” (Kendi yayını, Ank. 2009) adlı kitabında yer vermişti. Okuduğu ve halen Tv-10’da “Dağ Filozofları” dizisinde klip olarak da çalınan önemli bir deyiş, Bektaşi babalarından Sıdkı Baba’ya ait. Bazı sözleri yanlış deşifre edilen bu nefesin doğrusu şöyledir:

Azm-i rah eyledi gurbet elleri
Eğlenme efendim sultanım tez gel
Bunca muhiblerin gözler yolları
Alnı güneş mah-ı tabanım tez gel

Dolaşma gurbeti ey Şah-ı cihan
Yanıktır yüreğim, ciğerim büryan
Aldı yüreğimi dert ile hicran
Derdimin dermanı Lokman’ım tez gel

Bize cevr eyleme ey nesl-i Ali
Koyma yüreğime derd ü melali
Ağlatma Sıdkı’yı Yakub misali
Gözleri Yusuf-i Kenan’ım tez gel.

Seydi Özcan, ikimizi  de yakından ilgilendiren bu seçkin nefesin öyküsünü şöyle veriyor: “Birinci Cihan Harbi’nin daha başlarında, Osmanlı’nın Kafkas cephesinde çarpışan üçüncü ordusu başarılı olamayınca geri çekilir. Saray’ın çare olarak başvurduğu Hacı Bektaş Tekkesi Postnişini Cemaleddin Efendi’nin çağrısı üzerine Anadolu’nun her yerinden gönüllülerin katılımıyla Erzincan’da Alevi Alayları oluşur. Hacı Bektaş Tekkesi’nden bu alayların birine yüzbaşı rütbesiyle katılan ünlü şair Sıdkı Baba, Cemaleddin Efendi’nin söz konusu alayları teftiş edip moral verdikten sonra Hacı Bektaş’a dönmesi üzerine, yazdığı deyişi gönüllü süvarilerden Abdullah Mehmet’e (S. Özcan’ın dayısı, benim dedem MB), o da askerlik dönüşü eniştesi Aziz Baba’ya (S. Özcan’ın babası MB) verir. Haydar Bulut, Ali Sayılır ve Musa Hazar üçlüsü deyişi Aziz Baba’dan, İbrahim Erdem de adı geçenlerden alır ve besteler.” (Bkz. S. Özcan; Age, s. 44)
Gerçekten de, matbaanın yaygın olmadığı dönemlerde elle yazılan şiirlerin bu tür elden ele geçmesi adeta bir gelenekti. (Sözgelimi Pir- Şair Mücrimi’nin 15 dolayında şiiri de, Aziz Baba’dan yöre şairlerinden Cafer Tan Baba’ya, oradan damadı Nesimi Çimen aracılığıyla Kültür Bakanlığı Folklor Dairesi’nden Hayrettin İvgin’e geçmiş ve onun kitabında yer almıştı. Yayımlanmış olan bu şiirleri biz de, zamanında Mücrimi ile ilgili kitap hazırlayan Ulaş Özdemir’e iletmiştik. Yüzlerce şiir yazdığı bilinen Mücrimi’nin, bu kitapta ancak 50 dolayında şiiri yer alıyor. (Bu kitaptan sonra ulaşabildiğim 15 dolayında başka şiirine ise, İçtoroslar Aşiretleri çalışmamın yeni basımında yer vereceğim).
Öte yandan; II. Abdülhamid döneminde 19. yüzyılın sonlarına doğru, Erdem’in köyünün yanı başındaki Dümüklü köyünde hakikatçı önder- dervişlerden Ali Tumki’ye yönelik ciddi bir katliam gerçekleştirildiği gibi; I. Dünya Harbi sıralarında da Kürecikli Kasımoğlu Memedali gibi toplum önderleri idam edilmiş, çok sayıda ev yakılıp- yıkılmış ve Kızılbaş Kürt topluluğunu dağıtmak amacıyla bazı köyler Elbistan’a bağlanmıştır. Daha da önemlisi, bu katliamı gerçekleştirenler hakkında ise yukarıdan gelen emir doğrultusunda hiç bir takibat yapılmamış ve kimse cezalandırılmamıştır. Ve kuşkusuz tüm bu gelişmeler, bölge insanında bir travma yaratmıştır. Zaten, üstteki şiire konu olan gelişmeler, böylesi bir travmanın ve korkunun sonucudur. Yoksa, Hz. Muhammed’in din savaşlarında kullandığı “Mukaddes Sancağın” altında yürütülen böylesi bir “Harb-ı Mukaddes”de Kızılbaş Kürtler’in veya Aleviler’in ne işi olabilir!..

Sonuç
Kuşkusuz, gerek şiir ve besteleriyle Hakikatçı Alevilik akımında, gerekse sosyal ilişkileriyle toplumda kalıcı bir iz bırakan Erdem Baba’nın şu iki dörtlüğü yaşamının özeti gibi. “Vahdet-i Mevcut’çu Alevi inancındaki (ölümsüzlük) algısını, kuşkusuz Erdem Baba çok iyi biliyordu” deyip, sözlerimizi  bu  dörtlüklerle noktalayalım:

Yürü bre yalan kahpe dünyası
Çarkı kırılıp da viran olası
Benim gibi yurda hasret kalası
Sana güvenecek beller mi kaldı?

Güzel sevdim bana Erdem dediler
Ne murat istesem vermem dediler
Çok yalvardım bana sersem dediler
El atıp tutacak dallar mı kaldı?

MEHMET BAYRAK

Tayyip Beyin „Ali’siz Alevilik Takıntısı

Almanya Başbakanı Joachim Gauck, Türkiye ziyareti sırasında görüp, duyduklarından çok incinmiş olmalı ki, AKP iktidarının demokratikleşme yalanını yüzlerine vurmadan edemedi. „Demokrasinin sağladığı kazanımı, yaşama tecrübesinin etkisiyle herhangi bir yerde hukuk devletini ve birçok ülkede denenmiş olan kuvvetler ayrımını kısıtlama eğilimini gördüğüm zaman bunu özel bir kaygı duyarak izlerim“ dedi. „Dolayısıyla bugün burada hükümetin, hoşuna gitmeyen çok sayıda savcı ve polisi yerinden alışı, çarpık gelişmeleri aydınlatmalarına engel olur“ dedi. „Hükümet kararları kendi lehine etkilemeye veya hoşnut olmayacağı kararlardan kaçınmaya çalışırsa yargı bağımsızlığı hala güvence altında olur mu’ diye soruyorum“ dedi. „Kimi Türk vatandaşı ve kimi Türk siyasetçi bu tarz eleştiriyi kabul etmekte zorlanabilir. Beni lütfen yanlış anlamayın. İfade ettiklerim içişlerine müdahale değil, eşit düzeyde paylaşım arzusu“ dedi. „Bir demokrat olarak, kendi ülkem olmasa da ne zaman hukuk devletinin tehlike altında olduğunu görsem o zaman sesimi yükseltirim. Sesim insanlar içindir; onurları, özgürlükleri ve fiziksel dokunulmazlıkları içindir“ dedi.

„Son zamanlarda birçok kişinin demokrasiye tehdit oluşturduğu şeklinde algıladığı bir yönetim üslubundan ötürü hayal kırıklığı, burukluk ve öfke ifade eden sesler duyuyoruz“ dedi. „Sokak protestoları zor kullanılarak bastırıldığında hatta bu yüzden insanlar canından olduğunda itiraf ediyorum; bu gelişmeler beni korkutuyor. Özellikle fikir ve basın özgürlüğü kısıtlandığı için“ dedi. „İnternet ve sosyal iletişim ağlarına erişimin kısıtlandığını; eleştirel bakış açısına sahip gazetecilerin işten çıkarıldığını hatta yargılandığını; gazetelere yayın yasağının getirildiğini ve yayıncıların hukuki baskı altına alındıkları zamanı yaşıyoruz“ dedi. „Protesto uyarıcı bir sinyaldir. Vatandaşların kendilerini birer emir kulu olarak algılamamaları ülke refahına hizmet eder. Türkiye vatandaşları ülkelerinin kaderini şekillendirmek için ortak hareket etmeye hazırlarsa bu olgunluk işareti olarak övgüye şayandır“ dedi. „Demokrasinin diyaloga ihtiyacı vardır. Kamuoyunda kullanılan dilin zehirlenmesi ve düşman imajının oluşturulması topluma zarar verir“ dedi. „Alevilerin sorunları var“ dedi. Aleviler kelimesi, yukarıda saydığım başlıkların (dedilerin) hepsinin üstünü örtmeye yetti. Cumhurbaşkanı Gauck Türk siyasetçilere beni yanlış anlamayın derken, kendisinin çok büyük bir hata işlediğini bilmiyor. Çünkü bu ülkedenin toprakları Alevi kanı ile doludur. Selçuklusu, Osmanlısı, Cumhuriyeti velhasıl hepsi Sünni ve Alevilik düşmanı iktidarlardır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında, Almanya’nın Ateist Aleviliği desteklediğini ileri sürdü ve şunları ekledi “Almanya’da Ali’siz Alevilik denen bir olay var, yani ateist bir anlayışın, Alevilik kisvesi altında, kendilerinin de desteklemiş olduğu bir yapı var”.. Alman Cumhurbaşkanı bir avuç Ali’siz Alevinin Cumhurbaşkanı olduğu için Tayyip beyin anti-demokratik tutumlarını, dilinin zehirliliğini söylemiş gibi bir gündem çarptırması. Herşeyi tersyüz etmede çok usta bir insanın en kötü acemiliği aslında. Alevilik hakkında benim söyleyeceklerimi Sevgili Ali Kenanoğlu söylemiş, ben sadece sıralayacağım:

Madde -1: Aleviliğin teolojik boyutu, yani Ali’li ya da Ali’siz olup olmadığı bir ülkenin Başbakanının sorunu değildir.

Madde -2 Aleviliğin iç tartışmaları Tayyip Erdoğan’ı hiç mi hiç ilgilendirmez.

Madde -3 Başbakanı ilgilendiren Alevilerin demokratik taleplerinin evrensel insan hakları ve inanç özgürlüğü çerçevesinde yerine getirilmesidir.

Madde -4 Başbakanın bugüne kadarki Alevilikle ilgili yaptığı açıklamalardan Ali’siz Alevilikten neyi kastettiğini çok iyi biliyoruz. Başbakana göre, Ali’siz Alevilik; camiyi değil cemevini ibadethane olarak gören, ibadetini camide namaz değil, cemevinde cem olarak yapan, oruç olarak ramazanı değil, Hızır ve muharrem orucunu gören, “Benim kabem insandır” diyen, Sünni İslam’ın yasakladığı, kadın erkek birlikte ibadeti, ibadette kadınlı erkekli birlikte yapılan semahı, ayet diye nitelediğimiz deyiş ve duvazimamlarımızı, inanç önderi olarak kendilerinin atadığı devlet memuru molla ile değil, Pir-Dede-Baba-Ana’yı gören, Sünni İslam’ın yasakladığı sazı ibadetinin baş köşesine telli kuran olarak yerleştiren, tüm canlıları eşit görüp, doğayı kutsayan, insanı da o doğanın efendisi olarak değil bütünün bir parçası olarak gören Alevilerin yüzlerce yıldır sürdürdüğü inancın tamamıdır.

Madde -5 Başbakan konuştuğunda, çoğu zaman ne söylediğini dahi bilmeyen bir ruh hali ile konuşmaktadır. Türkiye insanı onu başbakan olarak seçti, din işleri başkanı olarak değil. “Ben dört dörtlük Aleviyim” derken camiyi, namazı, hocayı hedef göstermesi kimseyi inandıramaz.

Madde -6 Aleviler ve Alevi örgütleri Ali’siz Alevilik diye bir tartışma yapmamışlardır. Böyle bir tartışmadan medet uman Asimilasyona uğramış, yarı Sünnileşmiş Aleviler vardır.

Madde -7 Hz. Ali, Aleviler için Şahı Merdan Ali’dir. Şahı Merdan Ali Aleviliğin en önemli “sır” kavramıdır. Dede postunda oturan pirdir. Aleviler ölürler ama pirlerine söz düşürmezler.

Madde -8 Alevi inkarcılarının yanıldıkları bir yer var; Aleviler dünkü Aleviler değil artık. Dostunu da, düşmanını da iyi biliyor… Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un söyledikleri modern dünyadaki demokrasilerin en can alıcı söylemler. Bir taraftan tüm demokratik hakları geceyarısı yasalarıyla kırpacaksınız, diğer taraftan itiraz edenlere ucuz çamur atmalarla gün kurtaracaksınız; ustalık tutmuyor… Haa; Kimi devşirme, kimi dönme, kimi çıkarcı, kimi bezirgan kişilerin kurduğu sözde Alevi Dernek ve Vakıfları, Başbakanın bu yaklaşımını geleneksel Aleviliği ve onun inanç bütünlüğünü sahiplenip sürdürmek isteyenleri dışlama ve bu konuda devletin imkanlarına yedeklenmek amacıyla, iktidarların ve egemenlerin gözünde itibar sahibi olmak adına bu söylemleri ortalığa yaymakta olduğunu sağır sultan dahi biliyor, biz de biliyoruz. Tayip Beyin Alevilik takıntısını da biliyoruz… 05.05.2014

 

Kürtler, İslamı Tartışmaya Açıyor

CAN DÜNDAR

Diyarbakır’da bu hafta sonu önemli bir kongre var.

Onun hazırlıkları yapılıyor. İşareti geçen yıl, Abdullah Öcalan çakmıştı.

PYD güçleriyle çatışan El Kaide bağlantılı El Nusra güçlerinin Suriye sınırındaki Öcalan posterlerini çiğnediği günlerdi. Öcalan, bir bayram mesajı kaleme aldı ve İmralı görüşmesinde Pervin Buldan’a verdi.

Mesaj şuydu:

“El Kaide, El Nusra gibi İslama ihanet içinde olan kesimlere karşı Diyarbakır’da Demokratik İslam Kongresi çağrısı yapıyorum. Bu kongre çalışmalarında Alevisi ve Sünnisiyle tüm halkımızın derinlikli tartışmalar yürütmesi son derece önemlidir. Hz. Muhammed’in Medine Şûra çalışmaları örnek alınarak, Şeyh Said gibi tarihi kişiliklerin ruhuna uygun olarak bu çalışmaların yapılması önemlidir.”

***

Böylece Öcalan, Suriye sınırında ve Güneydoğu’da bilek güreşi sürerken, beklenmedik bir hamleyle “gerçek İslam”ı tartışmaya açmış oldu.

Bir yandan devletle müzakere sürdürürken, bir yandan da toplumsal bazda bir zemin çalışması başlatıyordu. Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi’nin temsilcileriyle görüştüm.

Öcalan’ın çağrısını hayata geçirmek için uzun süredir hazırlandıklarını anlattılar.

İki günlük kongreye kurumsal katılım olmayacağını, kişilerin kendi adlarına davet edildiğini söylediler.

***

“Demokratik İslam”, iddialı bir başlık…

Yıllar önce Ali Bulaç’ın tartışmaya açtığı Medine Sözleşmesi”nin Kongre’de yeniden gündeme alınıp tartışılacağı anlaşılıyor.

Çoğulcu bir yapının çatışmadan bir arada var olabilmesinin çerçevesini belirleyen sözleşmenin, Kürt meselesinin çözümünde model olup olamayacağı araştırılacak. 48 kişilik çağrıcılar listesinde Türkiye’den, Avrupa’dan, Rojova’dan isimler var. Din âlimleri çoğunlukta…

Programa göre konferansın ilk gününde, İslamın demokrasi, hukuk, özgürlük, ezen-ezilen çelişkisi konularına bakışı araştırılacak. İkinci gün ise “İslam ve şiddet” ve İslamda kadın” tartışılacak.

Cevap aranacak soru, çağrı metninde şöyle tanımlanıyor:

“Ortadoğu’yu, bu coğrafyanın bütün inançları, kimlikleri, mezhepleri, kültürleri için huzur dolu bir ev haline nasıl getirebiliriz?”

***

Öcalan, PKK bayrağı altında sürdürdüğü 30 yıllık silahlı mücadele ile Türkiye’nin tüm dengelerini kökten değiştirdi.

Yakalandıktan sonra da İmralı’da küçücük bir hücreden, ülkenin kaderine hükmetmeye devam etti.

Ben olsam asardım” demiş bir Başbakan’ı kendisiyle müzakere yapar konuma getirdi.

Birçok yasal, anayasal değişikliğe dolaylı imza attı.

Bölgede kan davalarından kadının pozisyonuna, dağdakilerin dönüşünden partilerin birleşip ayrışmasına, aday seçiminden tahliye kararlarına kadar her alanda ağırlığını hissettirdi.

Şimdi de din alanına giriyor; İslamı tartışmaya açıyor.

“Demokratik bir İslam” şiarıyla, “kafa kesen İslamcılar”ı teolojide mahkûm etmeye, “

Bu din, bildiğiniz gibi değil” mesajı vermeye hazırlanıyor.

Hafta sonu Diyarbakır’a dikkat!

Asırlık bir tartışma yeniden başlıyor.  

Cumhuriyet

Alevi Kadın Akademisi kurulacak

Almanya’nın Köln kentinde gerçekleştirilen Alevi Kadın Konferansı ikinci gününde yoğun tartışmalar ve önemli kararlarla devam etti.

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) tarafından düzenlenen ve Alevi katliamlarında yaşamını yitirenlere ve Dêrsim Soykırımı mağdurlarına adanan Alevi Kadın Konferansı’nda Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen Alevi kadınlar, sorunlarını ve çözüm yollarını tartıştı.

Kadınların üç kimliği…

Konferansın son oturumunda FEDA adına bir konuşma yapan Rojda Yıldırım, Aleviliğin hassas ve yaralı bir kimlik olduğunu belirterek, şunları söyledi: “Bizim kadınlar olarak üç kimliğimiz var: İnanç, cins ve ulus. Bu kimliklerimizi birbirinden ayrı ele almamız söz konusu olamaz. Birçok yerde ve konuda yok sayılıyoruz. Kimliklerimiz baskı altında. Verdiğimiz mücadele de kimliklerimizi yaşatma ve özgürleştirme mücadelesidir. Alevilik de bir ahlak ve felsefedir; bir değerler bütünüdür. Mücadelemizle iç içedir.”

Konferans kararları

Konferansta, Alevi kadınların sorunları üzerine yapılan yoğun tartışmaların ardından konferans delegasyonu tarafından hazırlanan Anlayış Belgesi okunarak onaylandı. Konferans delegelerinin önerileri sonucu önemli kararlar alındı. Konferansta oy birliğiyle kabul edilen kararlar şöyle:

*  Tarih boyunca uygulanan bütün soykırımların aynı zamanda bir kadın kırımı olduğunun kabul edilmesi,
*  4 Mayıs’ın Dêrsim Soykırımı’nı Anma Günü olarak kabul edilmesi,
*   Dêrsim Soykırımı’yla ilgili uluslararası girişimlerde bulunulması,
*  Türk devletinin Kürdistan’da yapılan soykırımlarla ilgili hesap vermesi için mücadele edilmesi,
*   Devlet arşivlerinin açılması için girişimlerde bulunulması,
*  Seyîd Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması için girişimlerde bulunulması,
*   Soykırım anıtlarının yapılması,
*   “Dersim’in kayıp kızları” olarak bilinen kadınlara ilişkin çalışmalar yapılması,
*  Soykırımın diğer bir yüzü olan doğa kırımıyla mücadele edilmesi, HES ve baraj projelerine karşı çalışmalar örgütlenmesi,
*  Karakol yapımlarının engellenmes ve koruculuğun lağvedilmesi için mücadele edilmesi,
*  Alevi Kadın Akademisi’nin kurulması,
*  Alevilik bilinç çalışmaları için atölye çalışmalarının yapılması,
*  Alevi kurumlarında çalışan kadınların ortak çalışmalar yürütmesi,
*  Sembolleşen Alevi kadınlarının yaşamlarının kitaplaştırılması,
Konferans, Dersim Katliamı’na dönük sinevizyon gösterimi ardından sona erdi.


ADEM KARAÇOBAN/KÖLN

Erdoğan’ı öfkelendiren o ‘gizli’ Alevi efsanesi

HAYDAR KARATAŞ

Bugün yeryüzünde varlığını sürdüren her toplumun arkasında bir söylence vardır. Türklerin Ergenekon’u, Almanların Nibelunga’sı, İngilizlerin Beowulf’u, Pers toplulukların Newroz’u; ya da İslam, Yahudi ve Hıristiyanların dini söylencelerini düşünün…

Bu söylenceler bazen bir ulus yaratmıştır ve bazen de inanç topluluklarının hayat felsefelerini, onların gelenek ve göreneklerinin yeniden kendini üretmesine kaynaklık etmiştir.

Anadolu’nun en eski inançlarından biri olan Aleviliğin ve Dersimlilerin de yaradılış hikâyeleri var. Ama onları konuşmak hâlâ büyük bir tabu. Çünkü, birazdan anlatacağım gibi onları var eden bu yaradılış hikâyeleri, geleneksel İslam algısıyla kendini ayrıştırdığı için epeyce belalıdır.

Aslında Aleviler söz konusu olunca Erdoğan’ı böyle hop oturtup hop kaldıran da ‘yasaklı’ bir Alevi inanışıdır. Eskiden Alevilerin ocak geleneği içinde kulaktan kulağa aktardıkları bu mitolojik söylence, hem onların İslam’la kurduğu tehlikeli ilişkiyi açıklar ve hem de neden Alevilerin hâlâ Türkiye’de kimlik olmaya korktuklarını anlamamıza yardımcı olur diye düşünüyorum. Binlerce yıldır geleneksel İslam’a teslim olmadan varlıklarını sürdüren Alevilerin bu mitlerini bilmeden onları anlamak da zordur. Gerçi inanç topluluklarını, Şerif Mardin’in, deyimiyle söylersek onları bir arada tutan tutkal, bir bulut gibidir.

O buluta girip çıkmamak da mümkündür. Sahiden de inanç ve etnik toplulukların söylenceleri onların ruhsal dünyalarının sisidir. Edebiyat açısından ele alırsak gizemli ve masalımsı bir yanları vardır. Roman da bizzat söylence geleneğinden gelmiştir. Onun izlerini taşır.

Sık sık duyarsınız, Aleviler güç getiremediği kişi için, “onu Ulu Divan’a havale ediyorum” derler. İşte Aleviler Hz. Muhammed’i Ulu Divan’a havale eder ve orada İslam Peygamberi ile hesaplarını görürler. Diğer bir ifadeyle onu bir şekilde orada hak yoluna getirip kendi inançlarına “dahil” ettiklerini düşünürler.

Alevilerin, bizim Muhammedimiz ayrıdır derken, arşta Ulu Divan huzuruna çıkmış ve bu dünyada kendisine verilmiş bütün unvanlarından arındırılmış ve fakir bir kula çevrilmiş bir Muhammed’dir.

Gerçi gizli Alevi söylencelerinde, bunun öncesi de vardır ya. Bu on sekiz bin divanelikte neler olur, Muhammediye orduları döneminde semah neden durur ve Muhammed Ulu Divan huzuruna çıktıktan sonra kırklar semahı nasıl yeniden kanatlanıp uçar, hepsi başlı başına ayrı söylencelerdir…

Muhammed Ulu Divan’da Erenlerin Huzurunda!

Alevilere göre, Muhammed öldükten sonra arşa çıkar. Orada yapayalnızdır. Sağında solunda kılıçlı orduları yoktur, ancak Peygamberlik mührü olan yüzük parmağındadır. İşte efsane önce o yüzüğü Muhammed’in parmağından alarak başlar işe.

Nasıl mı?

Öldükten sonra arşa çıkmış ve böyle çıplak bir halde göklerin derinliklerinde giden Muhammed’in karşısına birden kükreyen bir aslan çıkar. Muhammed arkasını döner ve kaçar. Kendine geldikten sonra şöyle der:

“Ey vah, şimdi benim amcaoğlu Ali burada olacaktı da, bu aslana gösterecekti…”

O esnada gaipten bir ses gelir, “Ey Muhammed geri dön” der.

Muhammed, “Nasıl döneyim, görmüyor musun kızgın bir aslan var yolumun üzerinde…”

Gaipteki o ses, “Sen dön” der. “Dön parmağındaki yüzüğü çıkar aslanın ağzına at, o zaman geçer gidersin.”

Muhammed geri döner ve kükreyerek kendisine saldırmaya hazırlanan aslanın ağzına peygamberlik mührü olan yüzüğü çıkarır atar. Atar atmaz da aslan bir koyun kadar uysal olur.

Bu aslanı geçen Muhammed’in yolu dört kapılı, tek katlı bir hana çıkar. Hanın içinden sesler gelmektedir, Muhammed şaşar kalır, der bu han neyin nesi, içeriden gelen bu sesler ne ola ve kapılardan birine “tak!” “tak!” “tak!” diye vurur. İçeriden, “Kim o?” derler. Muhammed, “Ben yeryüzündeki Allah’ın vekili Hz. Muhammed” der.

İçerdekiler onu şöyle cevaplarlar: “Biz öyle birini hiç duymadık.” Muhammed büyük bir üzüntü içinde geri döner. (Tabii bu hikâyeyi köylerde yaşlı Alevilerin dilinden anlatmak güzel olurdu ya! Gazete yazısına yetecek kadar olsun!) Bu üzüntü içinde geri dönen Muhammed’e gaipten gelen o ses yeniden seslenir, “Ey Muhammed geri dön, diğer kapıyı vur?”

Muhammed geri döner, ikinci kapıya gider, “tak!” “tak!” diye vurur. İçerideki ses gene sorar, “Kim o?”

Muhammed, “Ben Müslümanların peygamberi Hz. Muhammed” der.

İçerdeki ses, “Senin peygamberliğin senin cemaatinde geçer” der.

İkinci kez de geri döner ve gaipten gelen o ses, onu üçüncü kapıya gönderir, Muhammed bu kapıda da kendini peygamberlik sıfatlarından biriyle tanıtır, ne yazık ki o kapı da açılmaz ve artık umudu kesmiş geri dönmüşken gaipten gelen o ses ona şunu söyler:

“Ey Muhammed geri dön, de ben fakir bir kul Muhammed bin Abdullah al Talip!”

Muhammed o zaman gaipten gelen bu sesle şöyle konuşur:

“Allah’ın Resulüyüm dedim açmadılar, Müslümanların peygamberiyim dedim açmadılar, fukara birine nasıl açarlar?”

“Sen dön” der bu ses. Ve Muhammed geri döner. Kapıyı vurur.

“Ben fakir bir kul” der. Kapı açılır ve Muhammed içeri girer. İçerde halka olmuş, hasbelkader eden insanlar vardır. Yani Alevilerin ‘Kamil’ insan dedikleri Ulu Divan erenleri.

Muhammed sorar, “Siz kimsiniz, neden sizi hiç duymadım?” Onu şöyle cevaplarlar, “Biz kırk kişiyiz kırkımız da biriz.” Sayar, otuz dokuz kişi çıkar…

“Ya kırkıncı kişiniz nerede?”

“Her gün biri bize lokma toplamaya gider, Salman-i Farsi’nin sırası bugün. Biz seni o sandık” derler.

Muhammed,  “Yani siz şimdi kırk kişi kırkınız da bir misiniz?”

“Evet” derler.

“Birinizin bir yeri acıyınca hepiniz o acıyı duyar mısınız?”

“Duyarız” derler.

“Birinizin bir yeri kanasa, sizin de kanar mı?”

“Kanar” derler.

“Şimdi ben birinizin bileğini kessem, hepinizin bileği kanar mı?”

“Evet” derler. Böyle bir şeyin mümkün olmayacağını düşünür ve bunu denemek ister. Birinin bileğini keser, kırkının bileği kanar, sarar hepsinin kanı kesilir.

Bunun üzerine Muhammed, “Ben Allah’ın resulü sanırdım kendimi, İnsanlara hakkaniyeti göstermeye çalıştım ama böyle bir şey görmedim. Madem sizde bu birlik var; hepiniz bir, biriniz hepinizsiniz. Beni de içinize alın?”

Bunun üzerine, ona şunu derler:

“Aramıza katılabilmen için, bir şartımız var.”

“Nedir o?”

“Hakkaniyeti göstermen lazım” derler.

Muhammed, “Bunu nasıl gösterebilirim ki?”

Bir tasın içinde tek bir üzüm tanesi uzatırlar kendisine ve şöyle derler:

“Bize katılmak istiyorsan, bu üzüm tanesini kırk eşit parçaya bölüp aramızda pay etmen lazım. Eğer onu kırk parçaya böler ve eşit bir şekilde pay edersen, sen de kırklara karışırsın.” Yani Ulu-Divan sorgusu dedikleri sınava tabii tutarlar.

Alevilerin en köklü inanış söylencesi olan bu anlatı, gizli bir Alevi mitidir. Kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Ancak burada bitmez.
Bu üzüm tanesini kırka bölemez ve Ulu Divan Muhammed’i dışarı atarken, gaipteki o ses yardımına gelir ve ona şöyle der:
“Ey Muhammed, demini al onun.” Yani üzümü ez ve çıkan şırasına parmağını batır ve ıslanan parmağını kırkların anlına vur.
Alevilerin İslam’la ilişkisini anlatan bu hikâye bin yıldan fazladır Alevilerin kaderini belirlemektedir. Onlara ölümden ölüm seçtirmiştir. Bu bir çıkmaz. Değil Aleviler, dünyanın öbür ucunda Batılı bir aydın dahi Muhammed’e dokunamazken, onu sorguya çeken, fakir bir kul edip kendi yaşam felsefelerine dahil eden bir topluluğu İslam duygusallığı ne yazık ki kabul etmemiştir. Oysa bu da bir inanış, üstelik bir tür metaforik özeleştiri olarak görülebilir.

Bunun için Erdoğan’ın Almanya Alisiz Aleviliğe izin veriyor tepkisini gereğinden fazla ciddiye alın derim.

Çünkü Erdoğan’ın Muhammed’inin elinde kılıç vardır ve otuz erkeğin cinsel gücüne sahiptir. Erdoğan fazlasıyla hissi bir lider, Ayasofya’nın görüntüsüne dahi tahammül etmeyen bir hissiyatı temsil ediyor, binlerce kiliseye minareler takmış, eski uygarlıklara ait yüzbinlerce heykel kalıntısını putperestlik diye yok etmiş bir geleneğin temsilcisi. Diğer dinlerden kurtulmuşken, Alevilik bu tehlikeli söylenceleriyle din olma yolunda. Korkunç bir geleceği haber veriyor Batı Avrupa’da resmi din olamaya doğru giden Alevilik.

Muhammed’in Ulu Divan’daki hikâyesi burada bitmez. Ulu Divan’da Muhammed’e ne olur, Alevilerin boyunlarına astıkları kılıç neyin nesi, onun söylencesi nasıldır, Ali nasıl dahil olur bu mitolojiye anlatacağım. Ama yolunuza bir Alevi dedesi çıkarsa, yanına yanaşın ve şöyle deyin, “Dede bize Muhammed’in kırklara karışma hikâyesini bi anlat dinleyelim.” Dinlerken içiniz güler, sonra garip bir keder alır! Yerim bitti.
Bugün 4 Mayıs Dersim Tertelesi’nin yıl dönümü, yani bu söylenceye inanmış bir memleketin acı kader günü! Din ve ulus için insan öldürülmese, söylenceler sadece edebiyatta kalsa ne kadar güzel olurdu. İnanmak da güzeldir elbet. Kim ne der, masal der masal, güzel bir masal…

***

Alevilerin İslam’la ilişkisini anlatan bu hikâye bin yıldan fazladır Alevilerin kaderini belirlemektedir. Onlara ölümden ölüm seçtirmiştir. Bu bir çıkmaz. Değil Aleviler, dünyanın öbür ucunda Batılı bir aydın dahi Muhammed’e dokunamazken, onu sorguya çeken, fakir bir kul edip kendi yaşam felsefelerine dahil eden bir topluluğu İslam duygusallığı ne yazık ki kabul etmemiştir. Oysa bu da bir inanış, üstelik bir tür metaforik özeleştiri olarak görülebilir.
Bunun için Erdoğan’ın Almanya Alisiz Aleviliğe izin veriyor tepkisini gereğinden fazla ciddiye alın derim.
Çünkü Erdoğan’ın Muhammed’inin elinde kılıç vardır ve otuz erkeğin cinsel gücüne sahiptir. Erdoğan fazlasıyla hissi bir lider, Ayasofya’nın görüntüsüne dahi tahammül etmeyen bir hissiyatı temsil ediyor, binlerce kiliseye minareler takmış, eski uygarlıklara ait yüzbinlerce heykel kalıntısını putperestlik diye yok etmiş bir geleneğin temsilcisi.

birgün

Meclis’e yeni bir ‘Dersim Kanunu’ çağrısı

Meclis’e yürüyen Dersimliler,  Soykırımın başlamasına vesile yapılan “Tunceli Kanunu”nun yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılmasını amaçlayacak yeni bir “Dersim Kanunu” çıkarılmasını istedi.

Ankara Dersimliler Derneği, Dersim Mağdurları Platformu ve Dersim 37-38 Ortak Bellek Platformu üyeleri, Dersim katliamının 77. yıl dönümüne ilişkin Güvenpark’tan Meclis Dikmen Kapısı’na yürüyüş gerçekleştirdi.

Yürüyüşte “Toprağa kefensiz düşenlerimiz karanlığı aydınlatan ışığımızdır” pankartı açılırken, sık sık “Dersim’i unutma unutturma”, “Arşivler açılsın hesap verilsin”, “Munzur özgürdür özgür akacak”, “Dersim Kürt’tür Kürt kalacak sloganları atıldı. Yürüyüşte ayrıca “Kayıp kızlarımız nerde?”, “Kefensizlerin kefenini giydik” dövizleri de taşındı. Açıklamaya HDP Urfa Milletvekili İbrahim Ayhan, CHP Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün ve çok sayıda kurum temsilcisi de destek verdi. Meclis Dikmen Kapısı’nda polisin yoğun güvenlik önlemleri altında ortak açıklamayı yapan Yaşar Kılavuz, tarihler 4 Mayıs 1937’yi gösterdiğinde cellatlar tarafından tarihsel bir kinin imzasının vicdanlara konulduğunu belirterek, egemenlerin düşman gördüğü Dersim için ölüm fermanının verildiğini hatırlattı.

ÖLÜM FERMANI BUGÜN DE DEVAM EDİYOR

Hitler döneminden sonra Almanya Başbakanı olan Williy Brand’ın Yahudi anıtı önünde diz çökerek, Yahudilerden özür dilediğini hatırlatan Kılavuz, dünya’da bunun gibi birçok örneğinin olmasına rağmen Dersim katliamını yok sayanların bu tavırlarının hak ve hakkaniyetle bağdaşmadığına dikkat çekti. Kılavuz, 4 Mayıs 1937’de dönemin hükümetin tarafından çıkarılan “Tunceli Tenkil Harekâtı”na dair kararın Dersim halkının ölüm fermanı olduğunu hatırlatarak şunları söyledi: “Tarihte benzerine rastlanmayan bir soykırım ve katliamdı bu. Ana karnında süngülenen bebelerle, genç yaşlı on binlerce Dersimli katledildi. Dersim’in onurlu kadınları cellatların eline geçmemek için kendilerini uçurumdan attılar. 4 Mayıs’ta zamanın hükümeti tarafından verilen ölüm fermanı bugün de devam etmektedir. Dünden bugüne çok acılar yaşadık. On binlerce insanımızı toprağa kefensiz gömdük. Soyuna düşman, geleceği olmayan bir nesil yaratıldı.”

4 MAYIS SULARIMIZIN KAN AKTIĞI GÜNDÜR

Asimilasyon politikalarını tüm hızıyla devam ettiğine dikkat çeken, Kılavuz, “Bir yandan inancımız yok edilemeye çalışılırken, bir yandan da dilimiz yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Munzur üzerinde yapılan barajlar ile kutsal mekânlarımız sular altında kalmıştır. Sular altında kalan bütün Dersim’i var eden kültürümüz, doğal yaşam alanlarımızdır. Bu coğrafyada barışın egemen kılınmasını istiyorlarsa, hükmedenler kendi kirli geçmişleri ile yüzleşmelidir. Cumhuriyet tarihinde yüzleşmenin merkezinde Dersim soykırımı katliamı durmaktadır. 4 Mayıs kara vicdanların tarihe düştüğü kara bir gündür. 4 Mayıs sularımızın kan aktığı gündür. Bilinmelidir ki Dersimliler bu acıları unutmadı, unutmayacaktır” diye konuştu.

TALEPLER

Kılavuz, TBMM’de “Tunceli Kanunu” ile yaptığı tüm yanlışlarına karşılık yeni bir Dersim Kanunu’nun çıkarılarak, yerine getirilmesi gereken talepleri şu şekilde sıraladı:

“* Dersim’de bir insanlık müzesi kurulmalı ve müzenin bir bölümü arşiv ve dokümantasyon merkezine ayrılmalı,

* Dersim’de katliam yerlerine anıtlar dikilmeli,

*Zorla alınanve  hizmetçi yapılan kızlarımızın tam listesi açıklanmalı.

*Dersim ismi geri verilmeli,

*Seyit Rıza ile birlikte idam edilenlerin mezar yerleri açıklanmalı,

Köln’de Alevi kadınların sorunları masaya yatırıldı

Almanya’nın Köln kentinde Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) tarafından, Alevi kadınlarına ilişkin bir konferans düzenlendi.

“Hakikat arayışındaki Alevi kadınlar” başlıklı konferansa Avrupa’nın bir çok yerinde delegeler katıldı. İki günlük konferansın bugünkü bölümünde önce bir panel düzenlendi, ardından gelen mesajlar okundu.

Alevi kadınlarının dünü ve bugünü, Alevilikte kadının rolü ve soykırım kıskacındaki Alevilik inancı ve kadın konularının ele alındığı panelde sosyalbilimci ve yazar Nil Mutluer ile antropolog-Yazar Dilşah Deniz, sunumlarda bulundu.

Açılış konuşmasını ise Feda Eşbaşkanı Ayten Arslan yaptı.  Arslan, Alevilik inancının bir kadın inancı olduğunu, fakat kamusal alanda hakkettiği yeri bulamadığına dikkat çekti. “Özünde adalet ve sevgiyi barındıran,  doğa ve kadın eksenli yaşamın özünü barındıran Aleviliği ne kadar yaşatıyoruz, çocuklarımıza ne kadar aktarıyoruz?” diye sordu. Arslan bu konferansın hedefinin Alevi kadınlarının örgütlülüğünü güçlendirmek olduğunu belirtti.

Kısa bir sunum yapan Elif Sonzamancı ise inanç olarak tarih içersinde kırıma uğrayan Alevilik gerçeğine değindi. Sonzamancı, katliamları, sürgünleri ve asimilasyonu anlattı.

Sosyal Bilimci-Yazar Nil Mutluer, barış sürecine dikkat çekerek “Varolan barış süreci hepimizde umut yarattı. Ama kendi içinde tam barışı getiriyor mu, bunun sorgulamasını yapar olduk” diye konuştu.

Mutluer, “Türkiye’de ciddi bir şiddet sarmalı var. En çok kadınlar ve çocuklar zarar görüyor. Bunun getirdiği militarist dil içimize işledi. Gündelik hayatta normalleşti. Türkiye’de adalet sistemi yoktu şuan da yok” şeklinde konuştu.

Dünyaya feminist ve Alevilik gözüyle baktığını belirten Mutluer, Aleviliğin Anadolu’nun ruhu ve ahlakı olduğunu savundu. Alevilere yönelik Türkiye’deki ayrımcılıktan örnekler veren Mutluer, eğitim sistemindeki ayrımcılığa da işaret etti.

ALEVİLİKTE DE KADINLAR EŞİT DEĞİL

“Aleviler diğer inançlara nazara daha derin sıkıntılar ve acılar yaşıyorlar” diyen Mutluer,  Aleviler, Süryaniler ve Ezidîlerin Lozan’da bile tanınmadığını vurguladı.

Antropolog-Yazar Dilşa Deniz, Dersim’deki Aleviciliğe değindi. Dersim merkezinin devlet sisteminin dışında kaldığını söyleyen Deniz, Alevilikte de kadınların “malesef” eşit olmadığını söyledi.  Deniz, “Alevilikte kadınlar eşit değil maalesef. İçinde bulunduğu kültürel sistemden etkilenmiştir. Erkek egemen bir karakter var Alevilikte” dedi.

Konferansta çok sayıda örgüt ve kesimden mesajlar da okundu.

Demokratik Alevi Federasyonu Kadın Birimi, konferansa sunduğu raporunda federasyonu ve faaliyetlerini anlatırken, “Kadınlar olarak kendi yaşadığımız sorunlara daha cesur yaklaşma ve kendi hakikatimizi tanımlamaya ihtiyacımız vardır” tespitinde bulundu.

“Alevi kadınlar olarak oldukça üst boyuta ulaşmış olan ve artık varlık yokluk sorunu haline gelen kültürel soykırım ve asimilasyon politikalarına karşı ciddi olarak durma kararlılığı göstermek durumundayız” diyen Federasyon, diğer bir konunun özgürlük sorunu olduğunu belirterek, Kürt Alevilerin hem inanç bazında hem de etnik kimliğinden ötürü yaşadığı varlık sorunlarına işaret etti.

Örgütlenme sorununa da değinen Federasyon, tarihsel belleğin yeniden canlandırılması gerektiğini ifade ederken, ele alınması gereken bir sorunun da Alevi kurumları ve örgütleri arasındaki birlik sorunu olduğuna işaret etti. Aleviliğin toplumsal olduğu ve iktidar karşıtı bir konumunun olduğunu belirten Federasyon, “Alevilik direnişçi, zulme karşı duruşunu koruduğu ve kendini doğanın bir parçası olarak gördüğü müddetçe insanı ve doğayı can gören anlayışıyla yeniden buluşacaktır” dedi.

ALEVİ ERKEĞİ SİSTEME DAHA FAZLA ENTEGRE OLMUŞ!

Selver Yıldrım, Nevin Balta, Nuray Atmaca, Hatice Demir ve Aynur Gök isimli kadın tutsaklar gönderdikleri mesajda, bir dizi öneride bulundu. Tutsaklar, kadın-erkek ilişkileri, doğa ile ilişki, diğer dini inanç ve toplumlarla ilişkiler konusunda Aleviliğin olumlu bir zemine sahip olmak kadar öncü rol oynayabilecek bir potansiyelde olduğunu vurguladı.

“Alevi erkeği, kadına göre daha çok sisteme entegre olmuş” tespitini yapan tutsaklar,  “Dolaysıyla  kadın konusundaki çabaların yoğunlaştırılması doğru ve olumlu bir gelişme” diye kaydetti.

“Tarihsel olarak direngen kadın kahramanlar var. Onların gerçeğinin daha fazla açığa çıkarılması, bu konuda çalışmaların yapılması bizimde önerimiz” diyen tutsaklar, ortak çalışmaların önemine işaret etti ve komünlerden bahsetti.  Tutsaklar halk oyunları olarak ifade ettikleri semahın daha da canlandırılması ve gençliğin katılımını teşvik edilmesini önerirken, geri dönüşlerin de ciddi şekilde gündemleştirilmesi üzerinde durdu.

ALEVİ KÜLTÜRÜ TEHLİKE ALTINDA

Kürt Kadın Hareketi ise mesajında “Aleviler soykırım çemberinde yaşayan kesimlerdir ve tedbirleri alınmazsa ve alevi kültürü, inancı yaşayışı yeni toplumsallık olarak kendini yaşamsal kılmazsa yok olacaktır” dedi.

“Devlet dışı örgütlenmiş toplumun yaşam tarzı olarak gelişen Alevilik, kadın gerçeğinde kimlik haline gelmiştir” ifadelerinin kullanan Kürt Kadın Hareketi, Alevi olmanın sadece kimliği söz ile taşımak olmadığını belirterek, “İnancın gerektirdiği yaşam ilke ve ölçülerini her alanda somutlaştırmak ve büyütmek, toplumun toplumsallığını korumak ve süreklileştirmek için şarttır” diye kaydetti.

Avrupa’da yaşayan Alevi kadınların da öncelikle kapitalist sistemin ortasında ne kadar sistemden etkilendiklerini, Alevilerin bu sistem etkisiyle nasıl kendi kültürlerinden koparıldıklarını bilince çıkarmaları gerektiğini söyleyen Kadın Hareketi, “Tüm alevi Kürt kadınları, alevi kültürünü tanımak, sahiplenmek kadar yaşatmak ve süreklileştirmek sorumluluğunun bilincinde olmalılar, Alevi inancının musayip kardeşliğinde olduğu gibi özgürlükle sözleşmeli, inancın kız kardeşliklerini oluşturmalıdır” diye belirtti.

Bugün yeni bir dönemin, yeni bir çağın başladığı bir eşikte olduklarını dile getiren hareket, “Demokratik ulus anlayışının pratikleşmesi demek Alevi inancının da özgürce yaşanması demektir ki bu, Aleviler için bir müjdedir. Yeniyi yaşamanın, demokratik moderniteyi yaşamanın gerekliliklerini yerine getirmekle can çekişen bir beden olmaktan kurtuluş mümkündür” dedi.

‘Dersim Tertelesi’ni Unutmuyoruz, Unutturmayacağız…

4 Mayıs 1937 tarihinde, dönemin CHP Hükümeti’nin ‘Tunceli Tenkil Harekatı’ kararıyla Dersim katliamı başlatıldı, operasyonlara hız verildi ve 1938 yılında imha seferberliği sonuçlandırıldı.

Dersim Katliamı’nda resmi görevli olan eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, yaşananları anılarında ‘‘Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinde bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekat oldu. Dersim davası da bitti, hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi, böyle bitti. Bugün Dersim’e rahatça girebiliyoruz’’ diyerek anlatıyor.

1937-38 yıllarında, yediden yetmişe tüm Dersim halkına yapılan operasyonlar sonucu on binlerce insan katledildi. Binlercesi topraklarından kopartılarak zorla sürgüne gönderildi. Binlerce Dersim’li çocuk, özellikle kızlar evlatlık olarak verilerek ailelerinden, köklerinden koparıldı.

Türkiye’nin de üyesi olduğu Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı kararıyla imza altına aldığı ‘soykırım’ tanımı;

– Bir gruba mensup olanların öldürülmesi,

– Bir grubun mensuplarına ciddi suretle bedensel ve zihinsel zarar verilmesi,

– Bir grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldırma hesaplanarak, yaşam şartlarının kasten değiştirilmesi,

– Bir grubun içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler alınması,

– Bir gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek gibi özellikleri sıralar.

Buna göre de 1937-38 tarihlerinde Dersim’de Kürt kimliği ve Kızılbaş inancına sahip olanlara soykırım yapılmıştır. Üzerinden 76 yıl geçmiş olmasına rağmen, açılan yaralar hala kanıyor ve kanatılıyor.

2011 yılında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘‘Devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa, ben özür diliyorum’’ dedi ve konu bu haliyle bırakıldı. Başbakan, siyasi arenada rakibine çelme atmak için Dersim gibi kanayan bir yarayı malzeme etmediğini göstermek zorundadır.

Dersimlilerin yerine getirilmesini talep ettikleri ilk adımlar çok açıktır: Katliamla özdeşleşen ‘Tunceli’ adı değiştirilmeli, ‘Dersim’ adı iade edilmeli; Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalı; 1937-38 döneminde sürgün edilen Dersimlilerin zararları tazmin edilmeli; ailelerinden alınarak başkalarına verilen Dersim’in kayıp kızlarının akıbetleri ortaya çıkarılmalı; Genelkurmay arşivleri açılmalıdır. Hem AKP Hükümeti, hem de devlet özrün gereklerini yapmalıdır.

Dersim Tertelesi’nin hakikatlerine ulaşmak ve gerçeklerle yüzleşmek, toplumsal barış için şarttır. Halkların Demokratik Partisi olarak, 76. yılında Dersim Tertelesi’nde katledilen tüm canları saygıyla anıyoruz. Aynı zihniyet temelleri üzerinde siyaset yapan iktidar ve muhalefet partilerini, ırkçı politikaların savunucularını ve sürdürücülerini tarihle ve gerçeklerle yüzleşmeye çağırıyoruz.

Hatice Altınışık

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı

3 Mayıs 2014