Ana Sayfa Blog Sayfa 64

Cuma Erçe: Irkçılığa ve Cinsiyetçiliğe Karşı Sert Tepki!

PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Bursaspor–Somaspor karşılaşmasında tribünlerden yükselen ve Kürt siyasetçi Leyla Zana’yı hedef alan ırkçı ve cinsiyetçi söylemleri kınadı. Bu tür nefret söylemlerinin toplumsal barışa yönelik açık bir saldırı olduğunu vurgulayan Erçe, kadın kimliğini ve Kürt halkının siyasal temsilini hedef alan saldırıların tesadüf olmadığını belirtti.

Erçe, yaptığı açıklamada, Leyla Zana’ya yönelik tribün tezahüratlarının açık bir nefret saldırısı olduğunu ifade ederek, bu tür söylemleri “ırkçı, çirkin ve cinsiyetçi” olarak nitelendirdi. Söz konusu dilin asla kabul edilemeyeceğini dile getiren Erçe, kadınlara ve Kürt halkına yönelik bu saldırılara karşı sert bir duruş sergilenmesi gerektiğini vurguladı.

Cuma Erçe, benzer saldırıların daha önce de yaşandığını hatırlatarak, nefret dilinin yalnızca hedef alınan kişileri değil, toplumun tamamını yaraladığını açıkladı. Spor alanları dahil olmak üzere kamusal yaşamın her alanında nefret söylemine karşı net ve kararlı bir duruş sergilenmesi gerektiğinin altını çizdi.

Açıklamasında umut vurgusu yapan Erçe, Türkiye halklarının barışa ve kardeşliğe daha güçlü biçimde sahip çıkacağına inandığını belirtti. Nefret söylemine karşı ortak mücadele ve dayanışmanın büyütülmesinin, demokratik ve eşit bir gelecek açısından hayati önem taşıdığını ifade etti.

Alevi birliğiyle Suriye’deki katliama karşı güçlü bir ses yükseltelim!

Alevilerin tarih boyunca katliamlara maruz kaldığını vurgulayan Menşure Doğan, Suriye’deki Alevi katliamlarına dikkat çekerek, “Yeni Suriye cumhurbaşkanı olarak kendini gösteren kişi bir dönem IŞİD’de değil miydi?” sorusunu yöneltti. Alevi toplumunun, ulusal ve uluslararası kuruluşlara soykırımın durdurulması için çağrıda bulunduğunu belirtti.

Doğan, Alevilerin inançları gereği diğer inançlara saygı gösterdiğini ifade ederek, “Kendilerini inançlı olarak tanımlayanlar, kimseyi katletmemelidir. Bugün Suriye’de Alevi oldukları için insanlar öldürülüyor. Farklılıkları kabul etmeyenler, herkesin aynı olmasını istiyor,” dedi.

ABD’nin Colani’yi durduracak güce sahip olduğunu ancak hiçbir şey yapmadığını belirten Doğan, dünya genelindeki seyirciliğin devam etmesi halinde Alevilerin zulme maruz kalmaya devam edeceğini ifade etti. “Katliamı durdurmak için dayanışma şart. Bütün Alevilerin birleşerek Suriye’ye güçlü bir ses göndermesi gerekiyor,” diyerek birlik çağrısında bulundu.

Doğan, Alevilerin sesini yükseltmesi halinde diğer devletlerin de bu duruma duyarsız kalmayacağını, “Sanki nabız yokluyorlar gibi. Biz Alevileri burada katledersek, öbürleri seyirci mi kalıyor? Bunun denemeleri yapılıyor,” şeklinde konuştu.

Zeynel Can: Alevi Diyaneti Kurma Çabası Tehlikeli Bir Girişimdir!

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Tokat’ın Almus ilçesindeki Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik el koyma girişimi, Alevi kurumlarından sert tepkiler almaya devam ediyor. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, bu girişimin Osmanlı döneminden günümüze uzanan Aleviliği asimile etme ve yok etme politikalarının bir devamı olduğunu belirtti. Yargı kararlarının yok sayılarak yeniden el koyma sürecinin başlatılmasının kabul edilemez olduğunu ifade eden Can, Alevi kurumlarına yönelik hassasiyetin, koruma amaçlı değil, el koyma ve denetim altına alma çabası olduğunu vurguladı.

Hubyar Sultan Tekkesi’nin Alevi geleneğinde merkezi bir öneme sahip olduğunu ifade eden Can, bu mekanın İç Anadolu’daki en önemli Alevi dergâhlarından biri olduğunu belirtti. Tekkedeki görünürlüğün coğrafi nedenlerle sınırlı olduğunu dile getiren Can, Aleviliğin tarihsel ruhuyla örtüşen bu durumun, mevcut iktidarın ideolojik yönelimiyle bağlantılı olduğunu kaydetti. Ayrıca, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Hubyar Sultan Tekkesi’ni kontrol altına alma çabalarının bir parçası olduğunu ifade etti.

Can, hukuki sürecin net olduğunu ve mahkemenin Hubyar Sultan Tekkesi’ni köy muhtarlığına tescil ettiğini hatırlatarak, mahkeme kararlarının görmezden gelinerek yeni davalar açılmasının hukukun yok sayılması anlamına geldiğini belirtti. Bu durumun, Aleviliği istenilen rotada yönlendirme siyasetiyle bağlantılı olduğunu vurguladı. Ayrıca, bu girişimin “Alevi diyaneti oluşturma” çabasıyla uyumlu olduğunu ifade eden Can, Alevi dergâhlarının yanına Sünni unsurların yerleştirilmesiyle Aleviliğin izlerinin silinmeye çalışıldığını söyledi.

Cumhuriyet döneminin de bu politikaların devamı olduğunu kaydeden Can, Aleviliğe yönelik asimilasyon politikalarının tarihsel köklerine dikkat çekti. Tekkelerin kapatılması ve dergâhların yok edilmesiyle Aleviliğin fiilen kapatıldığını belirten Can, Hubyar Sultan Tekkesi üzerinden aynı siyasetin sürdüğünü ifade etti. Mücadelenin süreceğini vurgulayan Can, Alevilerin yüzyıllardır dergâhlarını kendi dinamikleriyle yaşattığını ve bu durumun bir insan hakkı mücadelesi olduğunu söyledi.

Zeynel Can, Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik girişimlere karşı yalnızca basın açıklamalarıyla yetinilmemesi gerektiğini belirterek, etkinliklerin düzenlenmesi gerektiğini önerdi. Bu etkinliklerin, Alevilerde duyarlılık yaratacağı gibi dünya kamuoyuna da bu mekanın önemini anlatacağını ifade etti.

Maraş Katliamı: Alevi ve Kürt halklarına yönelik sistematik bir soykırım!

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Maraş Katliamı’nın 47. yıl dönümü dolayısıyla yazılı bir açıklama yaparak, katliamın Alevi ve Kürt halklarına yönelik planlı bir kıyım olduğuna dikkat çekti. Açıklamada, Maraş Katliamı’nın, Alevilere ve Kürtlere yönelik sistematik saldırıların önemli bir halkası olduğu vurgulandı. Katliamın, “Alevisizleştirme ve Kürtsüzleştirmeyi odağa koyan bir soykırım pratiği” olarak gerçekleştirildiği belirtildi.

Maraş Katliamı’nın, 19-26 Aralık 1978 tarihlerinde yaşandığı ve Alevi halkların tarihindeki soykırımlar ve katliamlar zincirinin bir parçası olduğu ifade edildi. Alevilerin tarih boyunca muktedirlerin hedefi haline geldiği ve bu süreçte sistematik olarak yok edilmek istendiği kaydedildi. DAD, bu saldırıların kapitalizm ve ulus-devletler çağında daha da merkezi ve sistematik hale geldiğini belirtti.

Açıklamada, İttihatçı zihniyetin, Kürt halkını hedef alarak Koçgiri ve Dersim gibi olayları tetiklediği vurgulandı. Alevi halkların, devrimci-demokratik ve yurtsever mücadeleleriyle bu kuşatma ve tecrit halini aşabildiği, ancak bu durumun egemen güçler tarafından rahatsızlıkla karşılandığı ifade edildi. 12 Eylül askeri darbesinin, bu dönemdeki planlı saldırıların bir sonucu olduğu belirtildi.

DAD, Maraş Katliamı’nın, tekçi zihniyetin bir ürünü olduğunu ve bu vahşetin sonuçlarının Alevi toplumunu zorunlu göçe maruz bıraktığını hatırlattı. Katliamda yüzlerce kişi yaşamını yitirirken, yargı süreçlerinin göstermelik olduğu ve zihniyetin değişmediği vurgulandı. DAD, Alevi halkların demokratik mücadelenin önemli bir bileşeni olması gerektiğini belirtti.

Açıklamanın sonunda, katledilenlerin huzurunda saygı duruşunda bulunarak, katilleri lanetlediklerini ifade ettiler. “Zaman sahipsiz, mekân rızasız, mazlum çaresiz değildir!” şeklinde bir çağrıda bulundular.

Dersim’de Gazetecilikte Yeni Bir Dönem: Platform Kuruldu

Dersim’de basın emekçileri, artan baskılar ve sansür uygulamalarına karşı ortak bir irade oluşturarak Dersim Gazeteciler Platformu’nu kurduklarını açıkladı. Yapılan açıklamada, yerel medyanın ekonomik ve siyasal baskılar altında zor koşullarda faaliyet gösterdiği vurgulanarak, gazeteciliğin sadece bir meslek değil, hakikatin izini sürme ve halkın haber alma hakkını savunma sorumluluğu olduğu belirtildi.

Platform, Dersim ve çevresindeki gazeteci, muhabir, editör, kameraman ve tüm medya çalışanlarını kapsayan bir dayanışma ağı olarak oluşturuldu. Farklı yayın çizgilerine sahip olan bu basın emekçileri, ortak mesleki etik değerlere inandıkları için bir araya geldi. Bu dayanışma ile gazetecilere yönelik baskı, tehdit ve sansüre karşı ortak bir tutum geliştirilmesi hedefleniyor.

Dersim Gazeteciler Platformu’nun kuruluş amaçları arasında basın ve ifade özgürlüğünü savunmak, yerel medyanın sorunlarına karşı dayanışma içinde çözüm üretmek ve gazetecilik onurunu korumak yer alıyor. Açıklamada, platformun özgür ve dayanışmacı gazetecilik anlayışının yerelden güçlenmesi için oluşturulmuş kolektif bir çaba olduğu ifade edildi.

Açıklamanın sonunda, “Gazetecilik suç değildir. Hakikatin sesi susturulamaz” ifadesiyle, dayanışma içerisinde bulunan basın emekçilerinin seslerini çoğaltacakları vurgulandı.

Celal Fırat: Leyla Zana’ya saldırılar, Kürt halkının onuruna saldırıdır!

DEM Parti Milletvekili Celal Fırat, Meclis’te yaptığı konuşmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevilere yönelik yaklaşımını eleştirerek, cemevlerine statü verilmemesinin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkesine zarar verdiğini vurguladı. Fırat, bu durumun açık bir dışlama anlamına geldiğini belirtti ve Alevi yurttaşların taleplerinin sadece bir ihtiyaç meselesi değil, eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü talebi olduğunu ifade etti.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı’na seslenen Fırat, Anayasa’nın eşitlik ilkesi çerçevesinde inanç özgürlüğünü esas alan bir tutum sergilenip sergilenmeyeceğini sorguladı. Leyla Zana’ya yönelik ırkçı saldırılara da tepki gösteren Fırat, Zana’nın Kürt halkının onuru olduğunu belirterek, onun mücadelesinin herkes için dönüştürücü bir etki yaratacağını ifade etti.

Fırat, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi toplumunun taleplerini sadece ihtiyaçlar çerçevesinde değil, haklar olarak ele alması gerektiğini yineledi. Alevilerin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık taleplerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı.

Samandağ’da üç bin yıllık geleneğin barış umudu!

Hatay’ın Samandağ ilçesinde, tarihi Levant bölgesine özgü üç bin yıllık gelenek olan Bırbara yemeği, yurttaşlarla birlikte yapıldı ve paylaşıldı. Hatay Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Derneği Başkanı Necati Oğural, bu yılki etkinlikte siyah önlükler giyilerek, Ortadoğu’daki savaşların ve gözyaşlarının sona ermesi teması ön plana çıkarıldı.

Bırbara’nın, topraktan çıkan her şeyin birleşmesiyle toplumu güçlendiren bir simge olduğunu vurgulayan Oğural, “Levant bölgesinde yaşayan halklar, dayanışmayı ve paylaşmayı özümseyerek bu geleneği yaşatmışlardır” dedi. Her yıl aralık ayında düzenlenen etkinlikte, bir araya gelerek barış mesajı vermenin önemine değinildi.

Oğural, yaptıkları lokmanın, kanayan yaraların kapanmasına ve barışın gelmesine vesile olmasını umduklarını belirtti. “Filistin’de ve Suriye’de azınlıklara yönelik katliamların sona ermesini, özellikle Suriye’deki Hristiyanlar ve Alevilere yönelik zulümlerin durmasını diliyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu anlamlı etkinlik, sadece bir yemek paylaşımı değil, aynı zamanda bölgedeki barış ve kardeşlik duygularının pekiştirilmesi amacıyla gerçekleştiriliyor. Bırbara’nın tarihi ve kültürel önemi, toplumsal dayanışmanın simgesi olarak her yıl tekrar hatırlatılıyor.

Alevi Kurumlarından Maraş Katliamı’nın 47. Yılında Ortak Açıklama: “Unutmadık, Unutturmayacağız” “Maraş, Planlı Ve İnanç Temelli Bir Katliamdır”

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ve Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, Maraş Katliamı’nın 47. yılında ortak bir açıklama yaparak katliamla yüzleşme, adalet ve cezasızlık politikalarına son verilmesi çağrısında bulundu.

“Maraş, Planlı Ve İnanç Temelli Bir Katliamdır”

Açıklamada, 19–26 Aralık 1978 tarihleri arasında yaşanan Maraş Katliamı’nın Alevi toplumunun yakın tarihinde derin bir toplumsal kırılma yarattığı vurgulandı. Yüzlerce Alevinin katledildiği, binlercesinin yaralandığı ve on binlercesinin evlerinden, topraklarından ve yaşam alanlarından zorla koparıldığı hatırlatılarak, Alevilere ait evlerin, iş yerlerinin ve tarım alanlarının sistematik biçimde yağmalandığı, yakıldığı ve talan edildiği ifade edildi.

“Yarım Asır Geçti, Acımız İlk Günkü Gibi”

Aradan geçen yıllara rağmen Maraş Katliamı’nın Alevi toplumunun kolektif hafızasında tüm açıklığıyla yaşamaya devam ettiği belirtilen açıklamada, Maraş’ın yalnızca geçmişte yaşanmış bir trajedi değil, adalet sağlanmadığı için bugün ve gelecek açısından da açık bir tehdit olduğu vurgulandı. Katliamın, yalnızca Alevi kimliği nedeniyle insanların yaşam hakkının hedef alındığı karanlık bir tarih olduğu ifade edildi.

“Cezasızlık Politikaları Katliamları Derinleştirdi”

Açıklamada, Maraş Katliamı’nın gerçek failleriyle ilgili bugüne kadar kapsamlı ve samimi bir hesaplaşmanın yaşanmadığına dikkat çekildi. Sorumluların büyük bölümünün yargı önüne çıkarılmadığı, bazı faillerin ise siyasi iktidar tarafından milletvekilliğiyle ödüllendirildiği belirtilerek, bu cezasızlık anlayışının yalnızca Maraş’ta değil, sonrasında yaşanan pek çok katliamın da önünü açtığı ifade edildi.

“Devlet Arşivleri Açılmalı, Hakikat Ortaya Çıkarılmalı”

Alevi kurumları, Genelkurmay ve ilgili tüm devlet arşivlerinin derhal açılması, kayıpların mezar yerlerinin açıklanması ve Maraş Katliamı’nın bağımsız ve tarafsız bir heyet tarafından yeniden soruşturulması çağrısında bulundu. Katliamlarla yüzleşilmeden ortak bir gelecek kurulamayacağı vurgulandı.

“Maraş’tan Suriye’ye Alevilere Yönelik Nefret Aynı Zihniyetin Ürünü”

Açıklamada, Maraş Katliamı’nın yalnızca Türkiye sınırları içinde yaşanmış bir olay olmadığına dikkat çekilerek, Suriye’de Alevilere yönelik saldırıların da aynı nefret ideolojisinin ürünü olduğu ifade edildi. Her iki coğrafyada da Alevilerin sistematik saldırılara ve katliamlara maruz kaldığı belirtilerek, Alevilere yönelik tehditlerin uluslararası bir boyut kazandığına vurgu yapıldı.

“Unutmadık, Unutturmayacağız”

Alevi kurumları, Maraş ve Suriye’de katledilen canları unutmayacaklarını vurgulayarak, devleti gerçek anlamda yüzleşmeye, ulusal ve uluslararası kamuoyunu ise Alevilere yönelik nefret politikalarına karşı daha güçlü bir dayanışma örmeye çağırdı. Açıklamada, adalet sağlanana, gerçekler açığa çıkarılana ve eşit yurttaşlık tesis edilene kadar mücadelenin süreceği ifade edildi.

Dr. Filiz Çelik Yazdı Alevilik ve Toplumsal Travma Dr. Filiz Çelik

0
 
Toplumla yüzleşmenin olmadığı, Aleviler’e uygulanan şiddet ve tehditin ortadan kalkmadığı ortamda Aleviler ötekileştirilmeye devam edecek
 
Özet 
 
Bu madde, Alevi kimliğinin tarihsel travma ve kolektif bellek çerçevesinde nasıl şekillendiğini ve özellikle diasporada nasıl anlatıldığını incelemektedir. Psikososyal bir bakış açısıyla, Kerbela’dan başlayarak Dersim, Maraş ve Sivas gibi katliamların Alevi kimliğinin oluşumundaki belirleyici etkisine odaklanır. Alevilik çoğu zaman İslam’a kıyasla tanımlanmakta, bu da onun eşsiz, senkretik ve ezoterik yapısının göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Makale, Alevi toplumunun içsel çeşitliliğine ve homojen olmayan yapısına dikkat çekerken, travmanın kuşaklar arası aktarımının psikolojik, toplumsal ve kültürel etkilerini ele alır. Alevilik bir inanç sistemi olmanın ötesinde, tarihsel zulme karşı geliştirilmiş bir varoluş biçimi olarak ele alınmaktadır. Sonuç olarak, toplumsal iyileşme ve adalet için sadece kültürel farkındalık değil, aynı zamanda devlet düzeyinde tanınma ve telafi gerekliliği vurgulanır.
 

Ben Aleviyim Derken

Alevilik son on yıllarda birçok yönüyle incelenmeye başlandı, bu süreçte Alevilik inanç olarak yeniden tanımlanırken sosyal ve beşeri bilimler de Aleviliğin nasıl yaşandığı ile iligili kapsamlı bir literaür üretti. Alevilik’in gerek Türkiye de gerekse yurt dışında nasıl yaşandığı (Sökefeld, 2004, Bilecen, 2016), Alevilik ile ilgili kurumsallaşmanın nasıl oluştuğu (Şahin, 2012, White & Jongerden, 2021), göç hareketliliklerinin Aleviliği asıl coğrafyasında nasıl etkilediği (Çelik, 2017, Özkul, 2019) ve Alevi kimliğini tanımlama (Aslan, 2017; Jenkins, Çetin, 2018) konularında çalışmalar artarak devam etmektedir. Alevi kimliğinin tanımlanması Alevilik ile ilgili çalışmaların yoğunlaştığı ortak bir noktadır ve gerek Alevi toplumları gerekse Aleviliğe dışardan bakanlar için önemli bir husutur. Ben bu çalışmada Aleviliğin kendini tanımlarken tarihini belirleyen katliamların bu tanımlamadaki rolüne bakacağım. Alevi kimliği ile ilgili çalışmalar bugüne dek sosyolojinin konusu olarak işlenmiştir. Bu çalışmada konuyu görece yeni bir disiplin olarak gelişen psikososyal açıdan ele alacağım.

Ben, uzun yıllardır diyasporada yaşayan ve Alevilik ile ilgili çalışmalar yapan birisi olarak hem Aleviliği anlatmak için çaba gösterdim hem de bana aktarılan Alevilik tanımlarını dinledim. Yerelde Alevilik tanımlanırken en çok duyduğum yorumlardan bazıları ‘biz Ehlibeytin soyuyuz’, ‘biz İslam’ın haksızlığa karşı koyan yanıyız’, ‘biz Ali’ye ve soyuna yapılan haksızlığı unutmayanlarız’, ‘bizim inancımız felsefemiz doğrudan haktan yanadır bunun ötesinde ne olduğu çokda onemli değildir’, ‘Alevilik İslam ile ortak bağları olan fakat farklı bir inançtır’ şeklindedir.

Diyaporada, Aleviği anlatma çabası daha da çetrefillidir. Bunun ilk nedeni Aleviliğin senkretik ve esoterik bir inanç olmasıdır (Kehl-Bodrogi, Heinkele & Beaujean,1997). Senkretik inançlar yaşandıkları coğrafyalarda onlardan önce gelen ve eş zamanlı inançlardan ögeler barındırır. Bu bağlamda Alevilik; Şamanizm, Hristiyanlık ve ana akım İslam’dan ögeler barındırır. Bununla birlikte Anadolu’ya ait bu inancı Akdeniz ve Ege’deki Tahatacılar ile Orta Anadolu’da yaşayan Hubyarlar veya Dersim’deki Zaza ve Kürt etnik kökenli Aleviler farklı yaşarlar. Kimlik grupları ile ilgili yapılan en çok yapılan varsayım her kimlik grubunun homojen olmasıdır. Ulus-devlet akımının yarattığı yanlış anlaşılma hala epistomolijik bağlamda aşılmaya çalışılmaktadır. Aleviler demografik olarak azınlık olma nedenleri ile daha çok homojen bir grup olarak görülür fakat kendi içinde çok farklılıklar gösterirler. Bu bağlamda Aleviliği anlamak için esoterik bir anlayış ile haraeket etmek gerekir. Esoterik bilgi, konuyu anlayan küçük bir grup tarafından anlaşılan güçlü bilgi olarak tanımlananilir (Beck, 2013).

Diyaspora’da Alevilik’i tanımlarken daha anlaşılır kılmak için en çok bilinenden başlanır. Örneğin; Jenkins ve Çetin’in (2018)de Britanya’daki Aleviler ile ilgili çalımalarında belirttikleri gibi ‘bir çeşit Müslüman’ diye başlar çoğu tanımlama. Alevilik maalesef ne oldıuğu değil ne olmadığı anlatılarak tanımlanır coğrafyasından uzaklaştıkça. Birçok tanım şöyle başlar: ‘Alevilik Müslümanlık gibidir fakat diğer Müslümanlar gibi Aleviler camiye gitmezler, namaz kılmazlar, Ramazanda oruç tutmazlar’. Bunun ardından Aleviğin ne olduğu ile ilgili açıklamalar gelir: Ramazanda değil de Muharrem ayında 12 İmamlar için yas-ı matem orucu tutulması, cami değil cemevinde toplanılması ve ibadet edilmesi veya ibadet şeklinin içeriği gibi. Akademisyenler ve diyasporadaki Alevi kuruluşlar bu negatif tanımlama şeklinden uzaklaşmak için çaba göstermermaktedir. Bu çaba özellile 1990’lı yıllar ile başlayan Aleviliğin yeniden canlanması sürecinin bir parçasıdır. Modernleşme, şehirleşme ve göç hareketleri ile Aleviliğin evi olan coğrafyalardan uzakta doğan ve büyüyen Alevi gençliğin kimliklerini tanıması ve benimsemesi bu yeniden şekillenme sürecini ateşleyen sebeplerden biridir.

Psikolojik Travma Kollektif Yaralanma

Bu metinin amacı buraya kadar bahsedilen kolektif çabaya bir katkı sunmaktır. Bu bağlamda Alevi kimlik oluşumuna Aleviğin kor söylemlerini oluşturan Alevi katliamlarına ve bu katliamların yarattığı psikilojik travmalara psikososyal açıdan yaklaşır. Psikilojik travma kendi içinde çok iredelenen büyük bir konudur ve travma kavramı ile neyin kastedildiği yüzyıllar içersinde değişmiştir. Kökeni latince olan bu kelime aslında “yara” anlamına gelir. Fiziksel anlamda düşünüldüğünde derinin parçalanması ile yaralanması, psikolojik anlamda da ruhun aldığı darbe ile parçalanması olarak düşünülebilinir. Psikolojik olarak 1952 yılında Amerikan Psikolojik Örgütünün ilk versiyonunu yayınladığı Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nda (DSM-I) bireyin maruz kaldığı şiddet ve o şiddete karşı verdiği duygusal tepki olarak tanımlanır. Bu tanım hem şiddetin türünü hem de bireyin şiddete measafesini yeniden belirleyerek her versiyonda değişmiştir. Beşinci versiyonun son revizyonunda (DSM-V) (2022) travma yaralanmaya veya ölüme yol açacak ciddi bir şiddete maruz kalmak veya bu tür bir şiddetin tehdini hissetmekten uzun süreli strese maruz kalmaya kadar geniş bir yelpazede kabul etmiştir. Güncellenen psikolijik travma tanımı artık travmanın sadece mağdurunu değil, mağdurların yakılarındaki – aile ve arkadaşlar – insanları da etkileyebileceğini de belirtir.

DSM psikolojik travma ile ilgili tanım üreten ve daha çok klinik çerçevesinde başvurulan bir kaynaktır. Psikololik travma konusunda en çok kaynak üreten klinisyen ve araştırmacı Bassel van der Kolk (1989) travmayı şöyle tanımlar; “Travma bireyin maruz kaldığı tehdit karşısında bu tehditle doğal olarak başa çıkacak kaynaklara sahip olamaması durumudur”. Travmatik olaylara maruz kalanların aslında çok küçük bir kısmı Travma Sonrası Stress Bozukluğu (TSSB) gibi DSM’in önerdiği ölçeklerle tanı koyulabilir rahatsızlıklar yaşarlar (Lukaschek ve diğerleri., 2013). Psikolojik travmaya tanı merkezli yaklaşmayı eleştiren klinisyen ve araştırmacılardan Judith Herman (2015) psikolojik travmayı şöyle anlatır:

Travma’nın meydana geldiği anda mağdurunu çaresiz bırakır, bireyin normalde muhafaza ettiği kontrol duygusunu, kendisini çevresi ile bir bütün olarak algılama mefhumunu ve çevresi ile kurduğu anlamlı bağı tahrip eder… Travmanın yıkıcı etkisi sebep olduğu semptomlar üzerinden tek yönlü açıklanamaz, travmanın etkisini ölçülünebilir, tartılınabilir bir şeye çevirmek sadece yaşanan korkunç şeylerin anlamsızca karşılaştırılmasına yol açar… Travmanın en bariz bir şekilde göze çarpan yanı travmatik olanın uyandırdığı çaresizlik ve korku durumudur.

Psikolojik travma hem bireysel hemde toplumsal olarak yaşanılabilir. Bireysel anlamda kazalar, yaralanma ve ölüme yol açabilecek suç eylemlerini ve cinsel şiddeti örnek verebiliriz. Toplumsal travmalar ise doğal felaketler ve insan yapımı felaketler olarak iki ana grupta değerlendirilir. Doğal felaketler deprem, sel, kuraklık gibi olaylardır, insan yapımı felaketler ise savaş, soykırım, etnik temizlik ve katliamlar gibi daha kompleks şiddet olaylarına tekabül eder. Hedef alınan toplumlar tarafından yaşanırlar ve farklı ölçülerde de olsa toplumun bütün bireylerinin hayatının akışını etkiler ve onlarda derin izler bırakır. İnsan yapımı felaketlerin travmatik etkilerinin doğal felaketlere kıyasla daha ağır yaşandığı kabul edilir ve bu neden sonuç ilişkiside şu şekilde açıklanır: Doğal felaketler ayrım yapmaksınızın belli bir coğrafyada herkesi etkiler ve ne çıkış sebebi ne de yaşanma şekli kontrol edilemez. (Ursana et a., 2017). Bir insan toplumunun diğer insan toplumunu hedef alarak uyguladığı büyük çaplı şiddet kolektif olarak tecrübe edilir ve bütün toplum üzerinde derin izler bırakır.

Kolektif / kültürel/ tarihi travma kavramları psikolik olarak yalın bir perspektifte irdelenemeyecek kadar karmaşıktır. Bu bağlamda travma ve etkilerine psikosoyal perspektiften yaklaşmamız gerekir. Psikososyal perspektif psikoloji ve sosyolojinin kesiştiği bir alandır. Yaşanılan duygusal problemlere ve stress bozukluklarına tanı ve teşhis koyarak yaklaşmak yerine bunları konu içerisinde değerlendirerek bireyin koşullarına bakar. Psikoloji 19. Yüzyıl ortalarında tıp ve felsefeden koparak ayrıca bir bilim dalı haline gelmiştir. Kendi evrimini sürdürürken insan tecrübelerine çok dar bir çerçeveden yaklaşmakla ve insanların yaşadığı duygusal sorunların sebebini bireye indirip, bireyin ruhsal sorunu olduğuna dair teşhis koymak odaklı olmakla eleştirilmiştir. Psikososyal yaklaşım insanların ve toplumların yaşadıklarını kişilerin etkileşim içinde oldukları aile, okul, iş, sosyal çevre, sosyo- ekonomik – politik koşullar, nesiller arası aktarılan travmaları göz önüne alarak değerlendirir. Bu bağlamda toplumsal travmalara ve onların yarattığı nesiller arası etkilere bakmak için psikososyal yaklaşım daha kapsamlı bir methodoloji sağlar.

Suarez-Orozca and Robben (2001, p.1) toplumsal travmalara yol açan toplumsal travmalar ile ilgili der ki; “büyük ölçekli şiddet komplike ve aşırı kararlı bir sosyo-kültürel ortamda meydana gelir ki bu da psikolojik, sosyal, politik, ekonomik ve kültürel boyutlarla da iç içedir.” Bu ölçüde ağır bir şiddet ise hem toplumda ki bireyleri hemde toplumun kollektif kimliğini etkileyecektir. Toplumsal travma gerek o şiddete doğrudan maruz kalan gerekse şiddetin yaşandığı yere uzakta olan fakat kendini o kimlik grubunun üyesi olarak gören herkes üzerinde derin izler bırakır. Toplumsal travmaların yarattığı tahribat toplumun her katmanında tahribata yol açtığı için bu tahribatın etkileri yaşanan travmatik olaylardan coğrafik olarak uzakta olanları etkilediği gibi toplumun geleceği olan sonra ki nesilleri de etkiler. Toplumsal travmayı ‘kültürel travma’ oalrak tanımlayan Alexander ve diğerleri., (2004) bu tür travmaların toplum üzerinde bıraktığı etkiyi şu şekilde tanımlar; “….bir topluluğun (toplumun) üyelerinin topluluk bilincinde silinmez izler bırakır ve ortak belleklerini kaplayan korkunç olaylara maruz kalanların olduğu gibi gelecekte ki kimliklerinin çok kökten ve geri dönülmez şekilde değişmesine neden olur…”.

Kerbela’dan Bügüne: Travma ve Kimlik

Bu çerçevede Aleviliğe yaklaştığımızda Alevi tarihi maruz kaldığı katliamlar ile örülmüştür. Ben yazıma Aleviliğin çıkış noktasını Kerbela Katliamı olarak ele alarak devam edeceğim ve Kerbela Katliamı’na Alevilik’in çıkış miti veya mitilojik kökeni olarak yaklaşacağım. Bunun nedeni Kerbela Katlıamı’nın kronolojik önemi yani tarihi olay olarak Alevi toplumunu ana akım İslam’ı takip edenlerden ayırmasıdır ve Aleviler’in tarihsel görünürlüğünün çıkış noktası olarak kabul edilmesidir. Tarihsel olaylar da toplumda buldukları karşılık nedeni ile mitolojik köken kadar güçlü olabilirler. Kerbela Katliamı (10 Ekim 680) Emevi hükümdarı 1.Yezid’in 5000 kişilik ordusu ile İmam Hüseyin’in ailesi ve askerleri dahil 70 kişilik grubuna ona biat etmediği için yapılan zülm ve katliamdır (Bal, 2016). Kerbela Katlıamı 1400 yıllık tarihe rağmen Alevi tarihi ve ritüelleri ile ortak bellekte yaşamaya devam eder ve Alevilik öğretisinin ve pratiklerinin kalbindedir. Bunu 1514 yılında Çaldıran Savaşı takip eder. Safeviler ile Osmanlılar arasında yaşanan gerilimler sonrası Çaldıran Ovası’nda yapılan savaş Osmanlılar lehine son bulmuştur[1]. Safeviler’in yenilgisi ile Qızılbaş’lar güvenlik umutların tamamen kaybetmistir ve Osmalı zülmüne karşı tamamen korunmasız kalmışlardır. Bu yenilgiden sonra Kızılbaşlar haklarında üretilen türlü iftiralara maruz kalmıştır ve bu iftiraların sahiplerini cezalandırmak yerine ulema tarafından haklarında çıkarılan bir çok fetva ile soyutlanmış, ötekiliştirilmiş ve devamında yüzyıllardır süregelen ayrımcılığın, şiddetin, baskının ve zulmün hedefi olmuştur (Kehl-Bodrogi, Heinkele ve Beaujean, 1997).

Alevilere yönelik ötekileştirme, marjinalleştirme ve yok etme politikaları Alevilerin günlük yaşamlarını kısıtlamış ve onları kendilerini korumak konusunda stratejik olarak çok zayıf bir konuma itmiştir ve bu nedenle de Kerbela’dan bugüne sayısız katliamların hedefi yapmıştır. Osmanlı yönetiminden farklı bir tutum izlemek yerine modernleşme ve laikleşme sürecini düşünsel yapısına koyan erken Cumhuriyet döneminde de Alevi katliamları devam edmiş ve sistem Aleviler’i inanç grubu olarak tanımak yerine yok etmeyi hedefine koymuştur; örneğin Dersim Katliamı (1937-1938), Ortaca Katlıamı (1966), Maraş Katliamı (1978), Çorum Katliamı (1980), Sivas Katliamı (1993), Gazi Mahallesi Olayları (1995). Böylece Kerbela’dan başlayan yok etme politikaları ile Alevilerin fiziksel ve kültürel olarak varlıklarını yok etmeyi hedefleyeren uygulamalar ve kanun yetersizlikleri günümüze kadar güdülmeye devam etmiştir. Her katliam ile Alevilerin meşru yaşama ve var olma durumlarına saldırımıştır.

Bu katliamların her biri çok travmatik olaylardır ve Aleviler için toplumsal psikilojik yaralar açmıştır. Dersim Katliamı ile ilgili yaptığım çalışmada katliamın etkilerinin bir zaman dilimine sığmadığını gözlemledim. Katliamdan on yıllar sonra doğan ikinci ve üçüncü nesil üyeleri yaşanan katliamın etkilerinden, uygulanan şiddetten, sanki kendileri yaşamış gibi, dehşet ile bahsetmiş; annelerinin, babalarının ve diğer atalarının yaşadıkları zulmü kendileri yaşamışlar gibi içselleştirerek anlatmışlardı (Çelik, 2013;2017). Dersim Katliamı’nın üzerinden neredeyse 85 yıl geçti ve katliamdan sağ kurtulanların çok büyük bir çoğunluğu artık yaşamıyor. Benim Dersim ile ilgili yaptığım çalışmalarımda en çok beliren tema şudur: Dersimliler 38’den beri Dersim Katliamı’nın zulmünü yaşıyor ve devlet 38’den beri yaptığı zulmü inkar ediyor. Dersim Katliamı 1937-38 yıllarında içerdiği şiddet ve zulm nedeni ile şüphesiz travmatik bir olaydır fakat katliam yıllarından sonra katliam ile ilgili yaratılan ve devam ettirilen söylem de en az katliam olayları kadar travmatiktir. Benzer bir tabloyu diğer Alevi katliamlarına baktığımızda da görüyoruz. Örneğin Maraş Katliamın’dan sonra 800 kişi hakkında dava açılmış fakat olaylarda sorumluluğu olan 68 kişiye yargılamak için dahi ulaşılamamış, verilen cezalar Yargıtay tarafından bozularak iptal edilmiş veya hafifletilmiştir. Gelişen politik konjektürde de değişiklik olmamış ve Maraş Katliamı’nın sorumluları MHP’den milletvekili olarak seçilmiştir (Poyraz, 2013).

Çorum Katliamı’nda (1980) bir buçuk ay süren siddet olaylarında Aleviler savunmasız bırakılarak evlerine ve işyerlerlerine saldırılmış ve güvenlik güçleri bu saldırılara ve verilen kayıplara duyarsız davranmıştır. Sivas Katliamı’nda (1993) içlerinde yazar, düşünür, otel çalışanları ve bir kısmı çocuk yaşta gençlerin de dahil olduğu 33 kişinin kaldıkları otelin yakılması ile öldürülmüştür. Yıllarca süren yargılama süreci sonrası yalnızca 33 sanığın müebbet hapis cezası alması ile sonuçlanırken, sanıkların avukatları da Refah Partisinden milletvekili seçilerek parlemontaya girmiştir. Cumhuriyet dönemi yapılan bu katliamlar ile ilgili söylem, Osmanlı döneminde ulemanın Alevileri ötekileştirmek için Alevilerin dinsiz olduğuna ve namus ve ahlak mefhumlarına önem vermedikleri yönünde verdiği fetvalara benzer nitelikte iftiralardır.

Yapılan her katliam ile Aleviler çok büyük çaplı şiddet tehdine ve şiddete maruz bırakılmıştır. Aleviler can ve mal güvenliklerinin olmadığı bu koşullarda yaşamak zorunda bırakılmıştır. Bu atmosfer başlı başına çok travmatiktir. Bireylerde endişe, tedirginlik, korku ve uyku bozukluğuna neden olması kaçımılmazdır. Fiziksel olarak ağrı ve organ rahatsızlıklarına ve psikilojik olarak anksiyete, duygu durum bozuklukları, depresyon gibi rahatsızlıklara neden olabilir ve psikoz ile başlayacak daha organik psikiyatrik rahatsızlıklara kadar yol açabilirler. Bunun ötesinde bireyler yaşadıkları koşullara adapte olabilmek için farklı stratejiler geliştirecektir; örneğin ev hayatının dışında güvenlik sağlamak için Alevi olduklarını saklamak, çocuklarının güvensiz bir dünyada yaşadığı için kendilerini Alevi olduklarını ifade etmemelerini öğretmek ve kalınlaşan psikolijik sınırlar örerek Alevi olmayanlarla ilişkiler de daha uzak bir mesafede kalmak gibi. Aleviler için bu stratejiler zamanla değişken olmaktan çıkmış ve kimliği saklamak, mesafesinii korumak nereden ne zaman geleceği belli olmayan bir tehlikeye karşı koruma olmuştur.

Soykırım, etnik temizlik, politik şiddet gibi toplumsal travmalara yol açacak olaylar maalesef bir çok toplumun tecrübe ettiği olaylardır. Bu nedenle toplumsal travmaların açtığı yaraların nasıl iyileştirilmesi gerektiğine dair geniş çaplı bir literatür vardır (Danieli, 1998; Humprey, 2000; Alexander ve diğerleri., 2004). Toplumsal travmanın iyileştirilmesi için atılacak ilk adım yapılan haksızlığı ve zulmü tanımaktan ve kabul etmekten geçer. Buna Türkçe literatür de “tarihle yüzleşme” olarak referans verilir. Tarihle yüzleşme bir topluma yapılan haksılığı kabul etmek ve bu haksızlıklığın devam ettilmeyeceğine dair verilen bir teminattır. Bu aşamadan sonra onarma süreci yani, adaletin tesis süreci başlayabilir. Travma yaşatılan topluma yapısal imkan eşitsizlikleri ortadan kaldırılarak eşit haklar sağlanır. Örneğin Kanada’da yerli kökenden gelenler için eğitim ve istihdam konularında pozitif ayrımcılık yaparak imkan tanımak, Amerika’da yerlilerin kendi toprakları ile ilgili kararlar verebilmesini sağlamak şeklinde yapılmıştır. Bununla beraber toplumun saygınlığını iade etmek amacıyla adaletin tesisinin sağlanması için mahkemeler ve/veya komisyonlar kurularak hem travma mağduru toplumdan özür dilenir hem de onların kimlik grubu olarak güvende yaşayacakları temin edilir. Bu bir toplumsal barışma sürecidir ve toplumların birbirini tanıması ve ortak değerler üretmesi için bir başlangıç noktasıdır. Toplumla yüzleşmenin olmadığı, Aleviler’e uygulanan şiddet ve tehditin ortadan kalkmadığı ortamda Aleviler ötekileştirilmeye devam edecek ve Sunni İslam’ı takip edenlerle aralarındaki sınırlar daha da artmaya devam edecektir.

Maalesef Aleviler hala kendilerine yapılan haksızlıkların ve bu haksızlıkların inkarının gölgesinde yaşamaktadırlar. Bu katliamlar Alevilerin hem sayısal hem de kültürel azınlık olduğunu teyid eder! Azınlık olarak Aleviler korunmasızdır ve kendi savunmalarını yapacak siyasi ve askeri güce sahip değildir. Aleviler’in azınlık konumu onların ötekileştirilmesini kolaylaştırmış ve tarihsel olarak yaşadıkları yerlerde kültürel olarak evsizleştirilmişlerdir. Bu katliamlar Alevi kollektif bilincini de şekillendirmiş ve Aleviler’in kendilerini korumak için daha izole yaşamalarına sebep olmuştur. Alevi toplumuna doğan her çocuk Kerbela’dan bügüne gelen travmaların taşıyıcısı olmuştur, zira Alevi kimliğini anlamanın, kendini Alevi olarak ifade etmenin içinde bir Alevi olarak hayatta durduğun yeri bu katliamlara göre değerlendirmek kaçınılmazdır. Bu tabloda görüldüğü gibi Alevi katliamları zamana sığmayan yaralardır ve bu yaralar kapanamadığı için onları yaşamış, yaşamamış bütün Aleviler’in hayatında yeri vardır.

Psikolojik travmanın nesiller arası geçişleri farklı şekillerde olabilir. Alevilik ekseninde bu geçişlere baktığımızda travma geçişleri nesiller içi, nesiller arası ve nesiller ötesidir. Katliamların ve Alevilerin uğradığı fiziksel ve psikilojik şiddeti doğrudan yaşayanlar ve onların yakınlarını etkileyerek nesiller içinde aktarılır. Bir nesilden diğerine yani ebeveynden çoçuğa aktarımı nesiller arası aktarımdır. Nesiller arası aktarım konuşarak anlatmaktan topyekün sessizliğe birçok süreci kapsar. Bir neslin kendi zaman diliminde sonlandırması mümkün olmayan travmalar ise sonraki bir çok nesli etkileyerek nesiller ötesi travmaya dönüşür. Toplumsal travma ile baş etme sürecinde toplumsal kimlik yeniden inşa edilir. Bu bağlamda en yaygın başvurulan kuram sosyal kimlik kuramıdır (Taijfel ve diğerleri, 1979, Taijfel ve Turner, 2004). Sosyal kimlik kuramına göre kişiler kendilerini bir gruba atfeder ve kendilerini “biz” olarak görürler buna iç-grup deriz. Kendi grubu dışındakileri “onlar” olarak görür, buna da dış-grup deriz. Kişi iç-grubu ile olan bağını dış-grubu ile olan mesafesini belirlemek için kullanır.

Alevilerin yaşadığı travmalar ve ötekileştirilmeleri onların iç-grup olarak yani “biz” olarak güçlü bir ortak bilinç ve kimlik oluşturmasında belirleyici olmuştur. Kendilerine yapılan haksızlıkla bilinçlenerek, hedef kim olursa olsun haksızlığa karşı durmak şiyarını geliştirmişlerdir. Gerek bu farkındalıkla hareket etmeyi sürdürmek gerekse de çözülmemiş tarihsel ve toplumsal travmaları ile başa çıkmak için yaşadıkları katliamları ortak bellekte yaşatarak kendi kollektif ve bireysel kimliklerini yeniden yapılandırırlar. Katliamların yarattığı travmalar bir nesil içerisinde sona erecek kadar sıradan yaşanmışlıklar değildir. Maalesef bu katliamları gerçekleştirenlerin adil bir şekilde yargılanmaması, cezalandırılmaması, tarihsel perspektiften bakıldığında kınanmaması katlimaların yarattığı travmaların da geride bırakılamamasına yol açar. Toplumun üyeleri bu travmaları katlimaları yeniden hatırlayarak/unutmayarak yaşamaya devam ederler.

Bireyler ve toplumlar unutma kapasitesine sahiptirler ve yaşadıkları her şeyi hatırlamazlar, hatırlayamazlar. İşlevsel hafıza kaybı dediğimiz herseyi hatırlayamama kapasitemiz sağlıklı bir yaşam sürdürmemiz için elzemdir fakat yaşadıkları travmatik olaylar bireyin ve toplumun unutma kapasitesine zarar verebilir. Bu konuda Neitzsche derki unutma kapasitesini yitiren toplumların yaşam mücadeleleri daha zor olacaktır ( Ramadanovic,2001). Maalesef Aleviler gibi ağır travmalara maruz kalmış toplumlar için unutmak doğal seyrinde işlemez çünkü yapılan haksızlıklar ve zülm kabul edilmedikçe, bunların telafisi için dış gruptan bir çaba verilmedikçe toplumlar adaletsiz ve güvensiz bir ortamda yaşamaya mecbur edilir. Bu yaşam ortamı hem yaşanılan yaralanmaların iyileşmemine hemde yeni yaralalanmalrın/yaraların açılmasına sebep olur. Böylece hatırlamak veya hatırlamaya devam etmek kim olduğun yani kimlik ile ilgili en güçlü referans haline gelir. Bu bağlamda hatırlamanın yönü de geçmişten bugüne değil, bugünden geçmişedir ( Bergson, 2007) yani bizi takip eden geçmişte yaşanan olaylar değil, bizim onları hatırlama ve bellekte canlı tutma ihtiyacımızdır. Bu konuda Yahudi soykırımı ile ilgili çalışan kültürel tarih uzmanı Dominic La Capra (2000) hatırladıklarımınızın geçmişten çok bügun için işlevsel olduğunu söyler çünkü hatırladıklarımız bizim grup ve bireysel kimliğimizi güçlendirir. Bu bağlamda hatırlananın içeriğnden çok neden hatırlanması gerektiği, toplumların neden unutmadığı/unutamadığı psikilojik travmanın alanıdır.

Hatırlamak zorunda olmak bir toplum için çok ağır bir yüktür. Aleviler yüzyıllardır unutmayarak/unutamayarak kendilerini var etmişlerdir. Çok başarılı bir çaba göstererek kendi özel kollektif kimliklerini muhafaza etmişlerdir. 1950’li yıllar itibarı ile göç ve modernleşme Alevileri kimliklerini kentsel alana ve diyasporaya taşımaya itmiştir. Aleviler gittikleri yerlere kimliklerini götürmüş, özellikle 1990’lı yıllarla birlikte diyaspora da kentsel yerleşim dokusuna uygun olarak kurdukları yapılanmaları Türkiye’ye taşımıştır. Aleviler’in kimlik oluşumu süreci şüphesiz bu yeni gelişmelerden de etkilenmiş ve yeni Alevi kurumları, Alevilik üzerine artarak çoğalan literatürde Alevi kimliğinin belirleyicisi haline gelmiştir. Aleviler yaşadıkları bu yeniden şekillenme sürecinde kendilerini tanıtmak için daha pozitif ve daha kendilerine özgün yorumlamalara başvuruyorlar. Bu değişimi yansıtan tanımlamalar son yıllarda daha çok duyulur oldu, örneğin “Alevilik bir inançtır”, “Aleviler Anadoluda azınlık bir inaç grubudur” gibi.

Aleviler’in travma ile kurduğu belirleyici ilişki, politik koşulları, onlara yapılan zulm ve haksızlıkların kurumsal olarak kabulü ve telafisi yapılamıkça devam edecektir. Fakat biz bu tartışmaları yürütürken en önemli nokta psikilojik travmadan ne anladığımız üzerinde düşünmek olacaktır. Ben psikolijik travma ile ilgili derslerime “travma insanların normal olmayan olaylara verdikleri normal tepkilerdir” diye başlarım. Bu metni bitirirken de burada altını çizmek istiyorum. Travmadan bahsettiğim birçok toplantı ve derste maalesef travmanın bir hastalık olarak algılandığı yönünde birçok geri bildirim aldım. Bu yanlış bir yaklaşımdır! Travma medikal bağlamda tartışılmadığı her ortamda bireyin veya toplumun maruz kaldığı şiddet ve bu siddetin etkilerine işaret eder. Bu etkiyi de bu metinde de olduğu gibi edebi, politik, sosyal ve psikolojik boyutları ile inceleyerek birey ve toplumu anlayamak için metot haline getirebiriz. Bunun ötesine gitmek yani tanı ve teşhis olarak değerlendirmek bilinçcizce, bilgisizce ve etik olmayan bir yaklaşımdır!

Kaynakça & Ek Okumalar

Alexander, J. C., Eyerman, R., Giesen, B., Smelser, N. J., & Sztompka, P. (2004). Cultural trauma and collective identity. Univ of California Press.

American Psychiatric Association. (2022). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed., text rev.). https://doi.org/10.1176/appi.books.9780890425787

Anderson, B. (1983). Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. London: Verso.

Aslan, Ş. (2017). Sürgünde Ölüm. MSGSÜ Sosyal Bilimler, (16), 240-250.

Bal, A. A. (2016). MİTOS, GÜNCEL TARİH OLDUĞUNDA…. İdil Sanat ve Dil Dergisi, 5(24), 1183-1194.

Beck, J. (2013). Powerful knowledge, esoteric knowledge, curriculum knowledge. Cambridge Journal of Education, 43(2), 177-193.

Bergson, Henri (2007). Madde ve Bellek. Çev., Işık Ergüden. Ankara: Dost.

Bilecen, T. (2016). Political participation in Alevi diaspora in the UK. Border Crossing, 6(2), 372-385.

Çelik, F. (2013). Intergenerational transmission of trauma: The case of the Dersim Massacre 1937-38.

In Bray, P., & Nanda, A. (Eds). The Strangled Cry: The communication & experience of Trauma.

(pp.133-160). Oxford: Inter-Disciplinary Press.

Çelik, F. (2017). The Alevi of Dersim: A Psychosocial Approach to the Effects of the Massacre, Time, and Space. Issa,T. (Ed). Alevis in Europe: Voices of Migration, Culture, and Identity, 46-68.

Çolak, B., Kokurcan, A., & Hüseyin, H. Ö. (2010). DSM’ler boyunca travma kavramının seyri. Kriz Dergisi, 18(3), 19-26.

Danieli, Y. (Ed.). (1998). International handbook of multigenerational legacies of trauma. Springer Science & Business Media.

Geaves, R. (2003). Religion and ethnicity: Community formation in the British Alevi community. Numen, 50(1), 52-70.

Herman, J. L. (2015). Trauma and recovery: The aftermath of violence-from domestic abuse to political terror. Hachette: UK.

Humphrey, M. (2000). From terror to trauma: Commissioning truth for national reconciliation. Social Identities, 6(1), 7-27.

Jenkins, C., & Cetin, U. (2018). From a ‘sort of Muslim’to ‘proud to be Alevi’: the Alevi religion and identity project combatting the negative identity among second-generation Alevis in the UK. National Identities, 20(1), 105-123.

Kehl-Bodrogi, K., Heinkele, B. K., & Beaujean, A. O. (Eds.). (1997). Syncretistic Religious Communities in the Near East: Collected Papers Od the International Symposium” Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present” Berlin, 14-17 April 1955 (Vol. 76). Brill.

LaCapra, D. (2000). History and Reading: Tocqueville, Foucault, French Studies. University of Toronto Press.

Lukaschek, K., Kruse, J., Emeny, R. T., Lacruz, M. E., von Eisenhart Rothe, A., & Ladwig, K. H. (2013). Lifetime traumatic experiences and their impact on PTSD: a general population study. Social psychiatry and psychiatric epidemiology, 48(4), 525-532.

Özkul, D. (2019). The making of a transnational religion: Alevi movement in Germany and the World Alevi union. British Journal of Middle Eastern Studies, 46(2), 259-273.

Poyraz, B. ( 2013). Bellek, Hakikat, Yüzleşme ve Alevi Katliamları. Kültür ve İletişim Dergisi

Ramadanovic, P. (2001). From haunting to trauma: Nietzsche’s active forgetting and Blanchot’s writing of the disaster. Postmodern Culture, 11(2).

Suarez-Orozco, M. M., & Robben, A. C. (2000). Interdisciplinary perspectives on violence and trauma. In A. C. Robben, & M. M. Suarez-Orozco (Eds.), Cultures under siege: Collective violence and trauma (pp. 1-40). Cambridge: Cambridge University Press.

Sökefeld, M. (2004). Religion or culture? Concepts of identity in the Alevi diaspora MA RT IN SÖKEFELD: Concepts of identity in the Alevi diaspora. In Diaspora, Identity and Religion (pp. 143-165). Routledge.

Şahin, İ. (2012). Ocaktan Cemevine Yapısal Bir Dönüşüm: İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Örneği. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, (63).

Tajfel, H., Turner, J. C., Austin, W. G., & Worchel, S. (1979). An integrative theory of intergroup conflict. Organizational identity: A reader, 56-65.

Tajfel, H., & Turner, J. C. (2004). The social identity theory of intergroup behavior. In Political psychology (pp. 276-293). Psychology Press.

White, P. J., & Jongerden, J. (Eds.). (2021). Turkey’s Alevi enigma: a comprehensive overview.

Ursano, R. J., Fullerton, C. S., Weisaeth, L., & Raphael, B. (Eds.). (2017). Textbook of disaster psychiatry. Cambridge University PressSonnotlar:

  1. Safeviler 1501-1736 yılları arasında Pers hükümdaralığı sürmüş ve modern İran’ın kurucusu olarak bilinen hanedandır. Peygamberin soyundan geldiklerini söyleyerek Seyid olarak bilinmişlerdir ve Onikiler inancını sürmüşlerdir. Coğrafik olarak Aleviler’in yoğun yaşadığı Anadolu’ya İstanbul’dan daha yakınlardır. Osmanlı hanadanı Sunni mezhebine bağlı olmayan Aleviler’in Safeviler’e hem coğrafi hemde inançsal yakınlığı Osmanlı Hjandanlığı’na endişe ve rahatsızlığa neden olmuştur.

 

Alevilikte Halk Mahkemeleri: Rızalık, Adalet ve Toplumsal İrade HASAN SUBAŞI

Alevilikte adalet, dışsal bir otoritenin buyruğuyla değil; toplumun kendi vicdanı, ortak aklı ve ikrar bağı üzerinden tesis edilir. Bu nedenle Alevi toplumu, tarihsel olarak kendi iç sorunlarını Alevi Halk Mahkemeleri olarak adlandırabileceğimiz yol erkânı mekanizmalarıyla çözmüştür.
Alevilikte adalet, cezalandırmaya değil onarmaya, dışlamaya değil topluma yeniden kazandırmaya dayanır. Bu yönüyle Alevi halk mahkemeleri, devlet yargısından köklü biçimde ayrılır. Devletin mahkemeleri suç–ceza eksenli çalışırken, Alevi yolunun mahkemeleri adalet–rızalık–ikrar temelinde işler. Anaların ve pirlerin rehberliğinde yürütülen bu süreçlerde esas olan; bireyin yol erkânına aykırı davranışının toplumsal bütünlükte yarattığı tahribatın giderilmesidir. Burada karar verici olan tekil bir otorite değil, toplumun kendisidir. Bu nedenle Alevi halk mahkemeleri aynı zamanda birer ahlak meclisidir.
Alevi toplumu, özellikle 1960’lara kadar, kendi iç sorunlarını çözmek için düzenin mahkemelerine başvurmamıştır. Bu bir geri kalmışlık değil; tersine bilinçli, doğru ve yoluna sadık bir tutumdur. Çünkü Aleviler çok iyi biliyordu ki devletin mahkemeleri onların inanç dünyasını, yol erkânını ve rızalık düzenini tanımaz. Devlet yargısı, Alevi toplumu için tarihsel olarak inkâr, asimilasyon ve baskı mekanizmasının bir parçası olmuştur. Dolayısıyla Alevilerin sorunlarını kendi halk mahkemelerinde çözmesi, yalnızca pratik bir tercih değil; yolun ve iradenin korunmasıdır.
Bugün Alevi toplumunun bazı iç sorunlarının düzenin mahkemelerine taşınması, masum bir hukuki başvuru olarak görülemez. Bu durum, yolumuzun temel dayanaklarından biri olan dar kavramını işlevsizleştirmektedir. Örgütsel bağlamda ifade edecek olursak; bu tutum, genel kurulların, yani toplumsal darların devre dışı bırakılması anlamına gelir. Dar, yalnızca bireysel bir yüzleşme alanı değil; toplumsal sorumluluğun ve ortak adalet anlayışının somutlaştığı bir yol meydanıdır! Alevi iradesi, kendi sorunlarını kendi mekanizmalarıyla çözmediği ölçüde zayıflar ve başkalaşır.
Alevi halk mahkemeleri aynı zamanda bir öz savunma mekanizmasıdır. Bu savunma, fiziki değil; ahlaki, toplumsal, inançsal ve kültürel bir savunmadır. Yol erkânını, ikrar ahlakını, örgütsel, inançsal ve toplumsal birliği korur. Dış müdahalelere, devletin asimilasyoncu hukukuna ve bireyci çözülmeye karşı Alevi toplumunun kendi varlığını savunma biçimidir. Bu nedenle Alevi halk mahkemelerini savunmak, geçmişe nostaljik bir dönüş değil; bugünün ve geleceğin Aleviliğini koruma iradesidir. Bugün Alevi toplumu, parçalanma, bireyselleşme ve kurumsal çözülme tehdidiyle karşı karşıyadır. Bu koşullarda Alevi halk mahkemelerini yeniden hatırlamak ve işler kılmak, hayati bir ihtiyaçtır. Alevi değerleriyle bağdaşmayan ilişkilerin, yol erkânına aykırı tutumların çözüm yeri; Alevi halk mahkemeleri ve toplumsal dar meydanları olmalıdır!
Alevilikte adalet dışarıdan ithal edilmez; yolun içinden doğar. Halk mahkemeleri, bu doğuşun somut ifadesidir. Alevi toplumu kendi sorunlarını kendi rızalık hukukuyla çözmediği sürece, ne inancını ne de iradesini koruyabilir. Düzenin mahkemelerine yönelmek, Alevi iradesini güçlendirmez; tersine zayıflatır. Alevi halk mahkemeleri, geçmişte olduğu gibi bugün de doğru, meşru ve yol erkânına uygun bir çözümdür. Alevi halk mahkemeleri, yalnızca geleneksel bir çözüm pratiği değil; Alevi toplumunun kolektif iradesinin, öz yönetim kapasitesinin ve rızalık temelli demokrasi anlayışının somutlaşmış hâlidir. Bu mekanizmalar, Aleviliğin tarihsel olarak devlet dışı, toplum merkezli ve eşitlikçi karakterini görünür kılar.
Bu bağlamda Toplumsal Demokratik Alevi Hareketi, Alevi toplumunun kendi sorunlarını düzenin kurumlarına havale eden değil; kendi darlarında, kendi meclislerinde ve kendi erkânı içinde çözen bir çizgiyi esas almalıdır! Çünkü düzenin mahkemeleri, Alevi yolunun ahlaki kodlarını, ikrar ilişkisini ve rızalık ilkesini esas almaz; tersine bu değerleri bireyci ve cezacı bir hukuk anlayışıyla aşındırır. Bu nedenle Alevi halk mahkemelerinin işlevsizleştirilmesi, yalnızca bir gelenek kaybı değil; Alevi iradesinin siyasal ve toplumsal olarak etkisizleştirilmesi anlamına gelir. Toplumsal Demokratik Alevi Hareketi, halk mahkemelerini; demokratik katılımın, toplumsal sorumluluğun ve ahlaki denetimin temel araçlarından biri olarak görmelidir. Bu anlayışta adalet, yukarıdan dayatılan bir norm değil; aşağıdan, halkın rızasıyla kurulan bir toplumsal sözleşmedir.
Bugün Aleviliğin geleceğini savunmak, yalnızca inançsal haklar talep etmekle sınırlı değildir. Aynı zamanda Alevi toplumunun kendi iç işleyişini, kendi adalet mekanizmalarını ve kendi öz savunma biçimlerini yeniden inşa etmeyi gerektirir. Alevi halk mahkemeleri, bu inşanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aleviler, ancak kendi iradesine yaslanarak ve yazının akışı içinde vurgu yaptığımız Alevi değerlerine bağlı kalarak hem kendilerini hem de Aleviliği özgürleştirebilirler. Bu bağlamda bugün yapılması gereken; halk mahkemelerini romantize etmek değil, çağın koşullarına uygun biçimde yeniden örgütlemek, darları işler kılmak ve Alevi toplumunun kendi adaletini daha güçlü temelde üretmesini sağlamaktır. Çünkü yol, dışarıda değil; toplumun kendi vicdanındadır.