Ana Sayfa Blog Sayfa 6400

Horasan kimlik karartma oyunu

Yazar Bayrak’ın Horasan üzerine yaptığı araştırma çok önemli yeni bilgiler ortaya koyuyor

Yazar-araştırmacı Mehmet Bayrak, yeni kitabı “Kürt ve Alevi Tarihinde Horasan”ı gazetemize değerlendirdi. Bayrak, “Horasan Kürt Alevi tarihinde Kürt kimliğini karatmaya dönük coğrafik mekan tasarımı açısından önemli bir yere sahip” dedi.

Horasan kimlik karartma tasarımıydı

Kürtler ve Alevilik üzerine önemli araştırmalar yapan Mehmet Bayrak’ın yeni kitabı “Kürt ve Alevi Tarihinde Horasan” Alevilerin kafasında yer alan birçok soruya yanıt olacak nitelikte. Cumhuriyet tarihi boyunca, asimile edilmeye çalışılan Kürt ve Alevi kimliği üzerine yoğunlaşan Bayrak, araştırmalarını içerden ve dışardan asimile edilmeye çalışılan bu kimlikleri korumak ve orijinatesini ortaya çıkarmak için yaptı. Odaklandığı konulardan biri de Türkleştirilmeye çalışılan Kürt – Alevileri. Yeni kitabı bu Türkleştirilme konusunda stratejik önemde olan Horasan’ı bütün yönleriyle ele alıyor. Bayrak, Horasan’ın cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt-Alevi kimliğini kararmak için coğrafik mekan tasarımı olarak kullanılan pilot bölge olduğuna dikkat çekiyor. Ayrıca bu Türkleştirme politikasının tersine, Horosan ile Kürdistan’daki Kürt-Alevileri arasındaki sosyal, kültürel ve inançsal benzerlikleri vurguluyor.

Bayrak’a Horasan’ın yanı sıra Kürdistan’taki Alevilik, günümüz Aleviliğinin yaşadığı sıkıntılar, cami-cemevi projesi ve Aleviliğin islamdaki yerine ilişkin sorularımızı yönelttik.

Horasan, bu topraklardaki bazı Alevilerin kendi köklerini dayandırdığı yer olarak karşımıza çıkıyor. Horasan uzun süre Türk olarak bilindi. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Şunu hemen söyleyeyim ki Horasan Kürt Alevi tarihinde Kürtlerin, Kürt kimliğini karatmaya dönük coğrafik bir mekan tasarımı açısından önemli bir yere sahip. Cumhuriyet tarihi boyunca özelikle 30’lu yıllarda başlayıp 60’larda patlama yapan dini halk kitapları furyası bu tasarımı yoğun olarak işledi. Bu kitaplar özellikle Darendeli çerçiler aracılığı ile Alevi Kürt coğrafyasına sokuldu. Merkezi İstanbul’dur. Bunun üzerinden asimilasyon örgütlenmeye çalışıldı. Kitapların önemli kahramanlarından biri de Hz Ali’dir. Kitaplardaki Hz Ali, Alevilerin inanıp bağlandığı Ali değildir. Erdoğan’ın dediği gibi islam uğruna kılıç sallayan kafirleri öldüren bir süpermendir. Ali üzerinden Aleviler islamiyete çekilmeye çalışıldı. İkinci önemli figür Ebu Müslim Horasani’dir. Alevilik açısından önemlidir. Horasani de hem Türk hem de İslam uğruna mücadele veren bir cengaver biçimde sunularak Aleviliğin asimilasyonunda kullanıldı. Üçüncü önemli husus Horasan olgusu.

Özellikle belirli bir kuşak üzerinde Horasan’ın Türk olduğu ve bütün Alevilerin kökeninin oradan geldiği propagandası etkili oldu..

Cumhuriyet döneminde, Horasan eyaletinden gidilerek tüm Alevilerin Türk olduğu, dahası Kürt-Alevi olunamayacağı ileri sürüldü. Orta Asya yakın olduğu için bu kurgu üzerinden tüm Alevi-Kürtlerin Türkleştirilmesi öngörüldü. Horosan Kürt – Alevi kimliğini karartmada bir pilot bölgedir. Oysa Aleviler ne Aleviliğin tarihi ne sosyolojisi ne etnolojisi ne de kültürel yapılanmasını biliyor. Öyle ki Horasan denince Erzurum’un Horasan ilçesi akla geliyor. Ayrıca kim biliyor Güney Kürdistan’da ve Horasan’da ve Alevilerin olduğunu. Bu bilgisizlikten yola çıkarak Türklük merkezi saydılar. İşte bu politikanın bilimsel gerçeklikle uyuşmadığını göstermek, belgelemek için bu kitabı hazırladım.

Horasan’ın Alevilik üzerindeki etkisi nedir?

Esas olarak İran coğrafyasının devamıdır. İslam öncesinde de orada Kürtler vardı, islamiyet döneminde de Kürtler var. İşte bu Ebu Müslim Horasani döneminde sonraki süreçte de var. Özellikle bugün kimlik karartmada kullanılan olgu şudur: Horasan Eyaleti Şah İsmail’in döneminde fethedilerek Safavilere bağlandı ve Şah İsmail o dönem kendine bağlı olan Dersim toprağından binlerce, bazı kaynaklara göre on binlerce gerek Dersim gerekse de Dersim’in uzantısı olan Doğu Kürdistan’dan on binlerce aileyi alarak Horasan’ın sınır bölgelerine yerleştiriyor.

Yani Dersim’den Horasan’a götürülüyor?

Elbette işin püf noktası bu zaten. Kuzeyde sünni Özbek ve Türkmenler yaşıyor. Bunlar sürekli olarak Safevi topraklarına saldırıyor. Durum böyle olunca Şah İsmail’den başlayarak 17. yy başlarından I.Şahbaz dönemine kadar 3 büyük dalga halinde gerek Dersim’den gerekse Doğu Kürdistan’dan Kuzeydoğudaki Horasan’ın sınır bölgesine kitleler halinde Kızılbaş Kürtler yerleştiriliyor. Niye, çünkü hem milliyet olarak hem din olarak sünni Özbek ve Türkmenlere ters Kızılbaş Kürtler. Kitapta 40 dolayında yerleşim bölgelerinin haritaları var. Bugün Horasan’da 1.5 milyon civarında Kürt yaşıyor tüm asimilasyon çabalarına rağmen. Bunların yüzde 75’i Alevi, Şii, Êzidî gibi farklı inançlara mensup. Ordaki Şiilik de tipik İran Şiiliği değil. Alevilere daha yakın bir Şiilik.

Horasan’dan Dersim’e gelme olgusu tamamen yanlış mı?

Hayır. Horasan’a mecburi iskana tabi tutulan Dersim aşiretlerinden önemli bir kısmı eski yurtluklarına geri geliyor. Dolayısıyla hani sözün yalanı yok, yanlışı var diye bir söz var ya Dersim’e gelme hikayesi de buna denk geliyor. Yani Horasan’dan gelme olgusu esas olarak Dersim ve doğusunda kalan Doğu Kürdistan’daki Kürtlerin 1639 Kasr-ı Şirin antlaşmasından sonra eski yurtluklarına geri gelmesi olayıdır.

İnanç boyutuyla ne gibi benzerlikler gösteriyor, bugün hangi boyutta inanç benzerlikleri?

Safevi devletini kuran ve imparatorluk haline getiren Safevi hanları hanedanlık ailesidir. Safeviler köken olarak Sincar Kürtleridir. Alevilik bunlarla birlikte önemli ölçüde İran’da yaygınlık kazandı. Şah İsmail döneminde Alevilik daha da yaygın hale geldi. Fakat özellikle Osmanlı I. Selimi hilafeti alınca Safeviler’e karşı Kuranı ve ahkamı sürekli baskı unsuru olarak kullandı. Safeviler de bunlarla mücadele edebilmek için o Alevilik formunu Şiilik formuna dönüştürdüler. Yani islama daha yaklaştırmak, Osmanlılarla mücadele etmenin bir aracı olarak kullandılar ve Alevilik giderek Şiilik formuna dönüştü. İran’da resmi din haline geldi. Daha sonra kendi içlerindeki Noktavi, Hurufi, Kalenderi gibi Alevi öğretilerine savaş açtılar. Alevileri etkisizleştirmeye başladılar.

‘Kimlik haklarını verin havra da olur’
Bugün Alevi asimilasyonunda gelinen nokta cami-cemevi projesi…
Alevilerin kimlik haklarını, inanç ve kültür haklarını verip anayasal güvence altına alırsınız, Alevi toplumunun yaşadığı yerlerde cemevlerinin kurulmasına destek olursunuz ya da serbest bırakırsınız, ondan sonra halkların kardeşliği gibi dinlerin kardeşliğini savunuyorsanız o zaman sembolik olarak hatta sadece cami ile cemevi de değil yanına havrayı da koyabilirsiniz. Ama Alevilerin hakkı hukuku yokken bunun hiçbir anlamı yok.

Kültürel olarak ne gibi benzerlikler görüyoruz?

Kültürel olarak bir defa oradaki dengbêjlik, aşıklık, ozanlık geleneğini Kürdistan’ın diğer coğrafyalarından kesinlikle soyutlayamazsın. Aynı zamanda bu coğrafyadaki gibi halk şiiri ve lirik eser örneklerine rastlayabilirsiniz. 17. yy da yaşamış Horasanlı Cafer Kuludiye çok önemli bir Kızılbaş Kürt şairidir. Yöre Kürtçesiyle Alevi edebiyatını temsil eden çok önemli bir şahsiyet. Şunu söylemek istiyorum gerek edebiyatına gerek anonim halk şirlerine gerek kilim dokumlarına bak yani etnolojik ürünler açısından büyük benzerlikler var. Hatta şunu söyleyeyim Horasanlı Kürtlerle, Kurmancî konuşan bir Kürt olarak ben çok rahat anlaşıyorum.

Müziğe ilişkin ne dersiniz. Ordaki müzikle ibadet arasındaki ilişki için ne diyorsunuz?

Tambur dediğimiz saz türü Horasan’da ve diğer Alevi Kürtlerinde olduğu gibi temel kutsal enstrumandır. Aynı Kürdistan Alevilerinin kendi sazına telli Kuran demesi gibi. Onlarda bağlamayı tamburu kutsarlar. Ek olarak oradaki Alevi Kürtler vurmalı çalgılarda kullanıyor ibadetlerinde. Hatta bu nedenle çok güçlü çok gelişkin bir Alevi Kürt müziği var İran ve Horasan’da. Orada sexiştin, yani üç dizeli şiir, nazım türleri şarkılar var buradaki halk şarkıları gibi. Horasan Kürt halk şarkıları bunların bir bölümünde Dersim’e olan Erzurum’a olan özlem ifade edilir. Onun ötesinde çok ilginçtir bazı oyunlar ve halk dansları aynen Dersim’deki halk danslarına benziyor. Sopayla oynanan o meşhur Varvara denen oyun türünün, aynen bir versiyonu Horasan’da da var. Yani ibadetin kadın erkeklerle beraber icra edilmesi, müzik enstrümanları, okunan ayet ve beyitler açısından da Horasan’daki Kürtlerle bu coğrafyadaki Kürtler arasında benzerlikler var.

Geçmişte Horasan üzerinden kimlik karartma süreci yaşandı. Bugün ise bu asimilasyon süreci devam ediyor. Devlet bir şekilde kendine uygun inanç yaratmak için araçlarını yaratıyor. İçerden de birçok enstrümanı kullanıyor. Son dönemde de İzzettin Doğa çizgisi zirvesi oldu..

İzzettin Doğan ailesi ile Alevilik misyonu ile ilgili 1997’de yayınlanan “Alevilik ve Kürtler” kitabımda ilk defa bir bölüm açtım. “Bir Siyaset Tarzı Olarak Alevi Katliamları” kitabında ‘Alevi asimilasyonunda bir iç mimar İzzettin Doğan’ başlığıyla bir bölüm kaleme aldım. İzzettin Doğan ve onun babası cumhuriyet tarihi boyunca Kürt ve Aleviliğin asimilasyonunda önemli bir işleve sahipti. Babası Hüseyin Doğan’ı ilk defa 1925 Kürt isyanında görüyoruz. Nuri Dersimi, isyanda Hüseyin Doğan’ın Dersim aşiretlerini nasıl isyancılara karşı kışkırttığını, tahrik ettiğini gerek “Kürdistan Tarihinden Dersim”, gerek “Hatıratımda” bu işbirlikçiliğin ayrıntılarını verir. Bu ailenin misyonerlik faaliyetleri cumhuriyet tarihi ile yaşıttır.

Peki bu anlayışın inanca ne gibi zararları var?

Aslında bunlar bir zihniyeti temsil ediyorlar. Devletin asimilasyon faaliyetinde iç misyoner. Zaten Cem Vakfı’nın kuruluşunu irdeledik. Vakfın nasıl güdümlü kurulduğunu, 1980 yıllarında gizli Gölbaşı Toplantıları’na İzzettin Doğan’ın nasıl katıldığını, vakfın kuruluş aşamasında seyrinin nasıl değiştirilerek cumhuriyetçi eğitim merkezine dönüştürüldüğünü, daha önemlisi de Fethullah Gülen’le olan diyaloglarını çeşitli vesilelerle anlattık.

Bir de Aleviliği inançsal olarak sünnileştirip islam içine çekme çabaları var. Cemevleri aracılığı ile de bu faaliyetler sürdürülüyor. Bu noktada Aleviliğin geldiği nokta nedir?

Cem Vakfı çizgisi Alevi islam kavramını ortaya çıkardı. Yani Aleviliğin doğal ve felsefi bir din olduğunu söylemek bir yana Aleviliği ısrarla islamın bir kolu, bir yorumu, dahası gerçek islam olarak sunmaya çalışıyor. Bu nedenle Aleviliğin tanımında ciddi bir fark var. Uygulamaları bütünüyle bu anlayışı hayata geçirmeye yönelik. Ne yapıyor, cem törenleri düzenliyor. Törenler sünni ibadetinin bir versiyonu gibi. Dışarda eşarp dağıtılıyor. Alevilikte yok böyle bir şey. Adım adım gerek oradaki söylemler, yapılan konuşmalar ve ritüeller de Alevilik islamın içinde eritilmeye çalışılıyor. Aslında devletin gizli belgelerinde Atatürk’ün etno-politika uzmanı Prof. Hasan Reşit Tankut’un gizli belgelerinde açıkça ifade ediliyor. Alevilik asla müslümanlık olmadığı gibi asla Şiilikle de karıştırılmaması gereken bir dindir deniliyor. Dolayısıyla devlet açık söyleminde inkarcı, gizli söylemde itirafçı ve kabulcüdür. Açık söylemde ülkenin yüzde 99’u islamdır derler, gizli planda Aleviliğin ayrı bir din olduğu itiraf edilir. Alevlikle islam arasında gerek tanrı algısı, gerek ritüller gerek çeşitli konular arasında farklar var.

Güney Kürdistan’da da Aleviler var

Güney Kürdistan’daki Alevilerden söz ettiniz. Bunu bilmiyordum daha önce, bu konuyu biraz açar mısınız?

Lozan ile birlikte adeta bir demir perde gerildi sınırlar boyunca. Yani hemen yanıbaşımızdaki Alevi Kürtleri de tanıyamadık, diğer Kürtleri de öbür tarafta Êzidîleri de tanıyamadık. Bu sebeple açık söyleyeyim, daha bilinmesi gereken ortaya çıkarılması gereken çok şey var. Kakailik de demin söylediğim gibi kardeşlik dini demektir. Kürtçe’de kek kardeş demektir. Kakai kardeşlik demektir bunların üst adı ‘yaresan’dır. Kakailerin yaşadığı coğrafya, İslam’ın etkisinden uzak kalan Kürt coğrafyası. Aynen Êzidîler gibi. Nasıl Êzidîler eski Zerdüşt dininin devamı olarak kimliklerini Kürdistan’ın orta coğrafyasında kalmış olmalarından dolayı korumuşlarsa, Aleviler de öyle.

Önder ELALDI / Ozgur Gündem 04.10.2013

Hemşinliler Kimdir? Nereden Geldiler, Nereye Giderler?

Cemil AKSU**

Hemşinliler ve Hemşinlilik son yıllarda daha belirgin bir sosyal ve siyasal ilginin odağı haline geliyor.Hemşinliler üzerine yapılan tartışmalar ve yayınlardaki artış bunun bir göstergesi.Hemşin Gizemi,* bütün bu tartışma ve yayınlara rağmen hâlâ giderilmiş görünmemektedir.Hemşinliler kimdir?Rize’nin Hemşin ve Çamlıhemşin’inde yaşayanlara,oralı olanlara verilen bir ad mı?Yoksa farklı bir etnik kimlik midir;-sonradan Müslüman olmuş- Hemşinli Ermeniler mi?Ermenicenin bir diyalekti kabul edilen Hemşinceyi konuşanları mı ifade ediyor?Yoksa hepsi birden mi?

Kökenleri Türk mü yoksa Ermeni mi?Türk iseler neden Ermenicenin bir diyalektini konuşuyorlar;Ermeni iseler neden Hemşinli adını kullanıyorlar?Hopa Hemşinlileri ile Rize Hemşinlileri arasında ne gibi bir bağ/fark var?Hemşinliler neden ve ne zaman,nereden geldiler ve nerelere gittiler?Bu sorulara şimdiye kadar net cevaplar verilememiş olmasının sebep olduğu muğlâklık,spekülasyona uygun bir ortam yaratıyor.Bu kısa çalışma,Hemşinlilere dair yapılan araştırma ve tartışmalar için konunun sınırlarının ve ilgili sorunların ortaya konulması açısından bir girizgâh olarak değerlendirilmelidir.

Günümüzde Doğu Karadeniz’in Artvin,Rize,Trabzon illerinin birçok ilçesinde,ayrıca Erzurum,İzmit,Kocaeli gibi illerde kendilerine Hemşinli diyenlerin oluşturduğu yerleşimler mevcuttur.Genelde,Türkiye’deki Hemşinliler coğrafi olarak Doğu Hemşin ve Batı Hemşin şeklinde iki ana parçaya bölündüğü varsayılmaktadır.Doğu Hemşin Artvin’in Hopa ve Borçka ilçesindeki Hemşin köylerinden oluşmaktadır.Batı Hemşin’in genellikle Rize İli Çamlıhemşin,Hemşin,Pazar,İkizdere,Çayeli ve Fındıklı ilçelerindeki Hemşin köylerini içerdiği düşünülür.Bu coğrafi bölümlenmenin aynı zamanda dil itibariyle kültürel bir ayrımı da ifade ettiği iddia edilmektedir.(1) Batı Hemşin’de Türkçe ağızlar konuşulmasına karşılık Doğu Hemşinlilerin iki dilli olduğu ve “Homşetsma-Hemşince” denilen bir Batı Ermenice ağzını da konuştuğu kabul edilmektedir.(2)

Türkiye dışında,Kırgızistan,Kazakistan,Abhazya ve Rusya’da yaşayan Hemşinli gruplar da mevcuttur.Bu Hemşinliler de kendi aralarında iki gruba ayrılmaktadır.Kırgızistan ve Kazakistan’da yaşayan Hemşinliler,Birinci Dünya Savaşı sonunda Sovyetler Birliği ve Türkiye arasındaki resmi sınırın belirlenmesiyle Batum ve havalisinde kalan,İkinci Dünya Savaşı öncesinde de buralara sürgün edilen anadili Homşetsma olan Müslüman Hemşinlilerdir.Abhazya’da yaşayan Hemşinliler ise,kimi hukuk mücadelesi sonucunda kimi de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Kırgızistan ve Kazakistan’dan bu bölgeye göç edenlerdir.Bu gruptakilerin Hopa Hemşinlileri ile canlı akrabalık bağları olduğu gözlenmektedir.Rusya’da (Krosnodar ve Moskova) yaşayan,Osmanlı döneminde Hemşin’den ayrılmak zorunda kalmış ve 1915′e dek Samsun,Ordu,Trabzon ve Giresun’a göçerek o bölgelerde yaşamış,1915 kırımından kaçarak bu bölgeye yerleşmiş Hemşinliler,anadili Homşestmayı/Hemşinceyi konuşmakta olan Ermeni Apostolik Kilisesi’ne bağlı Hristiyan bir gruptur.(3)

Hemşinlilik: Dil, Köken Sorunu ve “Unutulanlar”

Bu kısa sınıflandırmadan da anlaşılacağı gibi,Hemşinlileri tek yönlü (sadece etnik,sadece kültürel ya da sadece bölgesel olarak) kimliklendirmek oldukça zor görünmektedir.Rusya’da yaşayan Hristiyan Hemşinliler kendilerini Hemşinli Ermeniler olarak kabul etmektedirler.Oysa diğer Hemşinli gruplar bu netlikte kendilerini tanımlayamamaktadırlar.Hemşinlilik kimliğinin tanımlanmasında karşılaşılan en önemli güçlük dil ile ilgilidir.Dil bir kimliği tanımlamak için önemli bir araçtır.Çünkü bir dilin mevcudiyeti,etnik kimlik tanımlamasında kullanılan diğer araçlar olan,ortak tarih,yurt birliğinin vb. olmasını gerektirir.(4) Günümüzde Batı Hemşinliler dışındaki Hemşinliler günlük yaşamlarında Homşetsma/Hemşince konuşmaktadırlar.Hemşincenin Ermenicenin bir diyalekti olduğu bu alanda çalışmış dilbilimcilerce kabul görmüş bir anlayıştır.(5) Batı Hemşinlilerinin ise yer-yöre,kap-kacak,bitki vb. adları dışında bildikleri çok az Hemşince kelime var.Bazı araştırmacılar,(6) Batı Hemşin’deki Türkçe ağızlarda Hemşinceden geçen alıntı sözcükler bulunmakla birlikte,bunun bölgede yaşamış olan Ermenilerden kalma olduğunu ve Hemşincenin Batı Hemşinliler tarafından asla anadil olarak konuşulmadığını iddia etmektedir.Diğer yanda,kimi araştırmacılar da,(7) Hemşincenin Batı Hemşin’de anadil olarak konuşulmuş olduğunu ancak bugün tamamen unutulmuş olduğunu iddia etmektedir.Hopa Hemşinlilerinin Hemşinceyi yaşatmayı başarmalarına karşın,Rize Hemşinlilerinin “unutmuş” olmaları açıklanması gereken önemli bir sorundur.(8) Diğer taraftan,her iki durumda da,en başta cevaplanması gereken ama en sona bırakılan,pek sorulmayan soru şudur:Hemşin’de yaşayan Ermenilere ne oldu?Bu soru cevaplanmadan Hemşinlilik kimliği tartışmalarına girişildiği için de sorun alan-dışı kaygılar ve korkularla tartışılmaya devam edilmektedir.

“Batı Hemşinlileri” ya da “Rize Hemşinlileri” tanımlaması da sorunludur,dolayısıyla açıklanması gerekir.”Rize Hemşinlileri”,Cumhuriyet’le beraber iki ilçeye bölünen Hemşin bölgesinde yaşayan ve oralı olan herkesi kapsayan bir tanımlamadır.Eğer dil üzerinden bir Hemşinlilik kimliği tanımlayacaksak,”Batı ya da Rizeli Hemşinliler”in bir kısmının Hemşinceyi sadece “unuttukları” değil hiçbir zaman öğrenmedikleri de doğrudur.Çünkü tarihten biliyoruz ki,Osmanlı egemenliği altında bu yöreye birçok Müslüman aile yerleştirilmiştir.Osmanlı’nın gerileme döneminde hız kazanan Müslümanlaştırma ve sonrasında Ermeni Soykırımı sürecinde Ermenilerden boşalan yerlere göçmenlerin iskân politikası kapsamında birçok aile yerleştirilmiştir.Ayrıca daha önceden ve şimdi burada Lazlar ve diğer yerli ve Kafkas göçmeni halklara mensup ailelerin yaşadığı bilinmektedir.(9)

Dolayısıyla,ne dil ne de yerlilik açısından kendine Hemşinliyim diyenleri kapsayacak bir Hemşinli kimliği tanımlaması yapılması güç görünmektedir.Din,dil,tarih ve diğer kültürel öğeler bakımından birçok farklılık biraradadır.Bir etnik kimlik olarak Hemşinlilik,”Batı ya da Rize Hemşinlileri”nin hepsini kapsamaktadır.Lazca konuşan/bilen Lazlar dışındaki Hemşinliler (yani Çamlıhemşin ve Hemşin ve diğer ilçelerde yaşayanlar,oralılar) için kimin etnik kimlik olarak Hemşinli olup olmadığını ortaya koymak,ancak Osmanlı döneminde buralara yapılan iskânlarla ilgili belgelere bakarak ailelerin soyağaçlarının çıkarılmasını gerektirmektedir.Rusya’daki Hemşinliler için Hemşinlilik zaten oralı olma/oradan gelme anlamına gelmektedir ve etnik köken tartışmasının dışındadırlar;kendilerini Ermeni olarak kabul etmekteler ve Ermeni Apostolik Kilisesi’ne bağlılar.

Gordion Düğümü: Hopa Hemşinlileri 

Hemşinli kimliği tartışmasında kilit halka Hopa Hemşinlilerinin durumudur.Çünkü sadece Hopa Hemşinlileri Hemşinceyi yani Ermeniceyi konuşmaktalar.Buna karşılık Hopa’ya nereden (Çamlıhemşin?),ne zaman ve niye geldiklerine dair henüz günyüzüne çıkmış bir bilgi yoktur.Hopa Hemşinlileri,farklı dil,gelenek-görenekleriyle açıkça bir etnik grup görünümü vermelerine rağmen,Rize Hemşinlileri kadar araştırma konusu edilmemiştir.Hopa Hemşinlilerine dair saha araştırmalarına yer veren Biryaşam(10) dergisinin bu açıdan önemli bir adım olduğuna dikkat çekmek gerekir.Biryaşam dergisinde yayınlanan folklorik derlemeler ve yazılar,söyleşiler Hopa Hemşinlilerine dair önemli bilgiler sunmaktadır bize.

Hopa Hemşinlilerinin ne zaman,hangi nedenlerden ötürü ve hangi yolla buralara geldiğine dair yazılı bir kaynak yoktur.Konu ile ilgili sözlü tarih çalışmaları çok yeni olduğundan,yerleşim konusunda çok fazla geriye gidilememektedir.Hopa köylerinde yaptığımız araştırmada,birçok ailenin üçüncü-dördüncü kuşak atalarına dair bilgilere erişilememiştir (Hopa’nın en büyük Hemşinli köyü olan Başoba’da Osmanlı dönemine ait beş adet mezar tespit edilmiştir).Bölgeyi 1640 yılında dolaşmış olan Evliya Çelebi,buradaki halkın tamamının Laz ve bir kısmının da Rum olduğunu belirtmiştir.(11) Fahrettin Kırzıoğlu,Yavuz Sultan Selim dönemine ait 1516 tarihli “Trabzon Mufassal Tapu Tahrir Defteri”ne dayanarak,bu tarihlerde Hopa’nın Arhavi’ye bağlı bir nahiye olduğunu,buralarda yaşayan 23 Hristiyan “ra’iyyet”in “Martolos”(12) kaydedildiğini belirtmektedir.(13) Kızıoğlu,”Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defteri”ne dayanarak,”Nahiye-i Laz” hakkında “Arkhave”,”Viçe”,”Khopa”,”Makriyalu”,”Misopotamya”,”Yakovid” dahil 35 köyden oluştuğunu ileri sürmektedir.(14) Zeki Koday’ın çalışmasında Başoba (bugün Hopa’daki en büyük Hemşinli köyü) olduğunu belirttiği “Vilayeti Bagobit” hakkında ise Kırzıoğlu aynı belgeye dayanarak şunları aktarıyor:”Vilayet-i Bagobit ki (Başoba Köyü-Zeki Koday) haric-i ez-defterdir.Hopa ile şimdiki sınıra yakın Kemalpaşa (Makri-Yalu) arasındadır;hepsi beşi bulan köylerin (Başköy,Esenkıyı,Yoldere,Çavuşlu,Koyuncular-Zeki Koday) geliri yerli Hristiyan ‘Martolos’lara bırakılmıştır.”(15) Kırzıoğlu,yukarıda adı geçen belgeye dayanarak 1966 yılında Türk Folkloru Araştırmaları dergisinde yayınlanan yazısında “Vilayet-i Bagobit”in köylerini şöyle aktarmaktadır:”1)Bagobit,halkı Hristiyan;Martolos tımarı.2)Lukhabe,Martolos tımarı.3)Erçid,Martolos tımarı.4)Şokh-Khibe,Martolos tımarı.5)Âbıs-Çine,Martolos tımarı.6)Bakho.”(16) Zeki Koday,1486′da Kemalpaşa’nın 47 hane Hristiyan’dan oluştuğunu ve Yagobit nahiyesi olarak adlandırılan (Başoba-Hopa) merkezde 68 hanenin bulunduğu ayrıca bu merkezin 1515 yıllarında daha yeni kurulduğunu aktarmaktadır.Aynı defterde 1520 yılında Yagobit (Başoba) ve İskele (Hopa)’nin nahiye merkezleri olduğu,Yagobit’in bir merkez ve altı köyden,İskele’nin (Hopa) ise bir merkez ve sekiz köyden oluştuğu belirtilmiştir.(17)

Yukarıdaki bilgilerden 1515 yılında yeni kurulan bir köy olan Başoba’da yaşayanların Lazlar ve Rumlar olduğu anlaşılmaktadır.Sözlü tarih çalışmaları da Başoba’daki arazilerin Lazlardan Hemşinlilere geçtiği bilgisini desteklemektedir.Bugün hâlâ Hemşinlilerin yaşadığı köylerdeki bazı yerlerin Laz sahiplerinin isimleri bilinmektedir.Bazı Hemşin köylerinin isimleri de Lazcadır (Yoldere’nin eski adı Jürpici’dir ve “iki kardeş” demektir).Yine de Hemşinlilerin Hopa’ya göçlerinin ne zaman başladığına dair kesin bilgilere ulaşmış sayılamayız.Hemşinliler üzerine yapılan tarih çalışmaları da Hemşin’den Müslümanlaştırma sürecindeki göçlerin batıya doğru olduğu bilgisine yer verilmektedir.

Hemşinlilerin onbeşinci yüzyıldan itibaren,Trabzon’dan başlayarak tüm Doğu Karadeniz’in Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmesiyle İslam’ın etkisine girdiği düşünülebilir.Fakat sürece dair yeterli bilgi mevcut değildir.Genel kanı Müslümanlaşma sürecinin onsekizinci yüzyılın ortalarında tamamlandığı,Hristiyan kalmayı tercih edenlerin ise başta Trabzon olmak üzere diğer Karadeniz kentlerine dağılmış oldukları yönündedir.(18) Hemşinlilerin Müslümanlaş(tırıl)ma sürecine dair önemli bir belge yakın zamanlarda Sergey Vardanyan tarafından yayınlanmıştır.(19) Venedik Mkhitar Manastırı üyesi Poğos vardapet Meheryan,hayatını anlattığı kitapta 1776 yılında Hemşin’deki Khevak köyüne gidişini ve köyde yaşadıklarını aktarmaktadır:”[…] yanıma Ter Petros’u,Ter Avetis’i ve Hemşinli Ter Serobe’yi alıp Hamamşen’deki Khevak köyüne gittik […] Köye girince köydeki Türkleşmiş erkekler ve kadınlar sağdan-soldan elimi öpüyorlardı.Serobe’nin evinde kaldık.Varlıklı amcaları vardı.İlkin evde masa kurduk ve […] ayin yaptık.Ayini görmeye Türkleşmiş olanlar da geliyorlardı.Onlara,’Burada kilise var mı’ diye sordum.’Evet,var,ama yıkık’ dediler.Kiliseyi tamir etmenin kolay olduğunu görünce hemen tamir ettim […] ve üç papazla ayin düzenledik.Gel gör ki ayin zarfında dinlerini değiştirenler kiliseyi doldurdular.”(20)

Hristiyan geçmişten günümüze pek bir şey kalmamış gibidir.”Kara gemi ön gider/ön gider de yan gider/Hemşin’in gelinleri/İslam’a kurban gider”(21) gibi birkaç masal,mani,kilise ve manastır kalıntıları…Hemşin’deki manastır ve kiliselerde yazılan Ermeni alfabesiyle Hemşince metinlerin Kudüs’teki Ermeni Patrikhanesi’nde olduğu belirtilmiştir.(22) Rize Hemşinlileri eski bir Hristiyanlık geleneği olan Vartavor’u bir yayla şenliği olarak hâlâ devam ettirmelerine karşılık Hopa Hemşinlilerinde Hristiyanlık dönemine ait neredeyse hiçbir iz yoktur.Bugünkü Hopa Hemşin köylerinin bazılarında “Kilise” olarak adlandırılan yer isimleri bulunmakla birlikte bunların Hemşinlilerden önceye ait olması ihtimali yüksektir.Dolayısıyla Hopa Hemşinlilerinin bu bölgeye Müslümanlaşma sürecinden sonra geldikleri ileri sürülebilir.

Bugün Hopa ve Kemalpaşa’da birçok Hemşin köyü vardır.Başoba/Ğigoba,Yoldere/Jürpici,Çavuşlu/Çavuşin,Koyuncular/Zaluna,Eşmakaya/Ardala,Güneşli/Tzağista,Balıklı/Zendit,Hendek/Garç,Pınarlı/Ançuroğ,Kaya Köyü/Ğalvaşi,Çamurlu/Çançağan,Şana,Üçkardeş,Köprücü,Osmaniye,Karaosmaniye/Ğetselan,Akdere/Çölüket,Kazimiye/Veyi Sarp.Hemşin köylerinin genelinde kardeş aileler/sülaleler yaşamakla birlikte Başoba,Ardala ve Hendek köylerinin birbirinden bağımsız ailelerden oluştuğu,dolayısıyla yerleşim süreçlerinin de farklı zamanlarda olduğu sanılmaktadır.Sadece Üçkardeş ve Köprücü’de Hemşinliler Lazlar ve Rizelilerle beraber yaşamaktadırlar.Akrabalık ilişkileri üzerine yaptığımız araştırmalardan Kemalpaşa’daki Hemşinlilerin Hopa’dan giderek oraya yerleştikleri anlaşılmaktadır.Yani Hemşinliler ilkin Hopa’nın köylerine yerleştikten belli bir süre sonra Kemalpaşa’ya yerleşmeye başlamışlardır.Bu yerleşimlerin,tarıma ve hayvancılığa daha elverişli olan Kemalpaşa’daki arazilerde tarım işçiliği ya da yarıcılık yapan Hemşinlilerin sonraları işledikleri arazileri sahiplerinden satın alarak başladığı anlaşılmaktadır.Kemalpaşa köylerindeki sülalelerin bir kısmı Hopa’dadır ve bunlar “ana ocaklarının” Hopa’daki köyler olduğunu söylemektedirler.

“Modern” Dönüşüm: Asimilasyon

Sosyo-ekonomik gelişmeler Hemşinlilerin kültürel ve siyasal hayatlarını da belirlemiştir.Hopa Hemşinlileri,Hemşince konuşan tek Hemşinli gruptur.Hopa Hemşinlilerinin dillerini koruyabilmiş olmaları genellikle kapalı köy yaşamına bağlanmaktadır.Tarım ve hayvancılıkla sürdürülen içe dönük köy yaşamı,dilin kuşaktan kuşağa aktarımına ve belli geleneklerin sürdürülmesine olanak sağlamıştır.Bu durum,Cumhuriyet dönemiyle değişmeye başlamıştır.Cumhuriyet’le beraber merkezi eğitim ve öğretim sisteminin kurulması ve gelişmesi Türkçeyi öğrenmeyi zorunlu hale getirmiştir.Diğer taraftan ekonomik olarak artık kentleşmeye ve ticarete atılanlar ticaretin “dili”ni öğrenmek,itibarlı mesleklerde çalışmak için devletin resmi dilini anadili gibi öğrenmek durumunda kaldığını,en azından bu faktörün asimilasyonda “doğal” bir faktör olarak etkili olduğunu çıkarsayabiliriz.

Orta ve üst yaş gruplarından kişilerle yaptığımız görüşmelerde birçok Hemşinli Türkçeyi okulda öğrendiğini ifade etmiştir.Bu durumun 1980′lere kadar sürdüğü anlaşılmaktadır.Okullarda Türkçe dışında bir dil kullanımının yasak olmasının yanı sıra okul yönetimleri aileleri de ev ortamında çocuklarla Türkçe konuşmaya zorlamışlardır.Çocuklarının iyi bir eğitim alarak itibarlı mesleklerde çalışmasını isteyen aileler de ev ortamında Türkçe konuşmaya başlamışlardır.Buna rağmen Hemşince de konuşulmaya devam edilmiştir ama Türkçe konuşma baskısı Hemşincenin zayıflamasına,fakirleşmesine neden olmuştur.Eskiden herkes Hemşince konuşur ve anlarken,şimdilerde yeni nesilden birçok çocuk Hemşinceyi çok az anlamalarına karşılık konuşamamaktadırlar.

Önceleri Hopa merkezde hemen hemen hiç Hemşinli yokken,1970′li yıllardan itibaren tarım ve hayvancılığın gerilemesiyle beraber artan ticari etkinliklere bağlı olarak bugün artık nüfusun yarıya yakınını oluşturmaktadırlar.Hemşinlilerin Hopa ilçe merkezine “inmeleri”nin hiç de kolay olmadığı anlaşılmaktadır.Hopa’nın Laz ve Hemşinlileri arasında,bugün bile hafızalarda yerini koruyan ve güncel gelişmelerde “Laz-Hemşin ayrımı/çatışması” olarak zuhur eden geçimsizlikler yaşanmıştır.İlçe merkezindeki Laz ağalarının kendilerini Hopa’ya sokmadıkları,satmak amacıyla pazara götürdükleri mallarına bu ağaların adamları tarafından el konulduğu,kendilerine karşı şiddet uygulandığı yönlü “anılar” Hemşinlilerin toplumsal hafızasında yerini korumaktadır.(23)

Önceleri ekonomik faaliyet alanı mıdır ve bahçe tarımı ile hayvancılık ve orman ürünleri olan Hemşinliler,zamanla zanaat işlerinde ve taşımacılık sektörlerinde ticarete başlamışlardır.Ailelerin büyüyerek parçalanması,uzun yıllar sürüler için kışlık yatak işlevi gören Batum ve çevresindeki Hemşinlilerin 1940′larda sürgün edilerek sınır geçişinin kati bir şekilde kapatılması,Ardahan,İspir,Oltu gibi yerlerdeki yaylalarda sürdürülen hayvancılığın koşullarının zorlaşması,Hemşinlilerin de yüzlerini yavaş yavaş kentlere ve ticarete çevirmelerini getirmiştir.Hemşinlilerin zanaatçılık ve ticaret alanındaki gelişimleri açısından uzun yıllar Hopa merkezde fırıncılık ve pide ustalığı yapan Hızır Yazıcı şunları anlatmaktadır:”1935 yılında fırıncılığa başladım.Altı tane fırın vardı o zaman.Hemşinli olarak beş tane esnaf vardı,Hopa’da.Koyunculardan Muhammed,Yağcılardan iki kardeş,Şükrü Akbıyık’ın dedesi de fırıncıydı.Zendit’ten Topal Cemal’in babası Harun,bir de Mehmet Topaloğlu vardı.Altıncı ben oldum.Gerisi hep Lazlardandı.Kibaroğlu,Tosunoğlu,Mustoğlu,Vacoğlu… bunların hepsinin sürüleri vardı.1940′lara kadar böyle.”(24)

Hopa,1972′de açılan liman işletmelerinden önce ticaret açısından çok faal bir yer olmamasından dolayı diğer Hopalılar gibi Hemşinliler de Ardahan,Murgul,Batum hatta Zonguldak gibi çevre il ve ilçelerde işçilik yapmışlar,oralarda öğrendikleri zanaatlarını sonradan Hopa’da ve başka yerlerde sürdürmüşlerdir.1970′li yıllarda bölgede devlet teşvikiyle çay tarımının başlamasıyla mısır ve bahçe tarımından vazgeçilmiştir.İlk başlarda çaya verilen teşviklerin yüksek olması bütün tarıma elverişli arazilerin çay bahçesi yapılmasını getirmiştir.Çay tarımı aynı zamanda hayvancılığa da alternatif oluşturmuştur.

Hopa Limanı’nın açılması ve çay tarımı ile birlikte taşımacılık sektörü hızla gelişmeye başlar.Bu süreçte birçok Hemşinli de taşımacılık sektörüne girmişlerdir.Şoförlük ve fırıncılık adeta Hemşinlilerle özdeşleştirilmektedir hâlâ.İlk başlarda başkalarının yanında şoför olarak başlayan süreç zamanla kimi ailelerin ortaklık kurması yoluyla şirketleşmelerle tekâmül etmiştir.Koyuncular,Yalçınlar,Dalkılıç,Yenigüller gibi birçok Hemşinli nakliyat firması sektörde önemli bir ağırlık kazanmışlardır.Özellikle 1990′lı yıllarla beraber eski Sovyet ülkelerine ticaretin başlamasıyla kârlarını hızla katlayan taşımacılık sektöründeki şirketler yavaş yavaş sanayici olmaya başlamışlardır.Bugün artık bütün ticaret alanlarında Hemşinli girişimciler varlıklarını sürdürmektedirler.(25)

Ekonomik alandaki artan etkinliğe bağlı olarak siyasal ve sosyal yaşamda da Hemşinliler öne çıkmaya başlamışlardır.Hopa Belediye Başkanlığı’na ilk kez 2004 yılında bir Hemşinli seçilmiştir.Şoförler Odası Başkanı İsrafil Kotil,Hopa Ticaret ve Sanayi Odası’nın Başkanı Engin Koyuncu Hemşinlidirler.Bürokraside,eğitim ve sağlık alanı gibi devlet memurluklarında birçok Hemşinli bulunmaktadır.

Türkiye açısından önemli bir siyasal dönemeç olan 1974-1980 arası ve 1980 askeri darbesinin etkilerinden çıkılmaya başlandığı 1990′lı yıllardan sonra sağda da solda da “partizanlık” yapanlar Hemşinliler olmuştur.Bu durumu açıklamak için çok katlı bir yol tutturmak gerekir:Birinci olarak,Hemşinliler sosyal ve ekonomik olarak piyasa ve kentleşme süreçlerine sonradan dahil olmuşlardır.Örneğin ilçe merkezinde yaşayan Lazlar devletle iç içe iken (kentli olmanın avantajıyla modernleşme sürecine daha erken dahil olmuşlardır) Hemşinliler bu sürece çok geç girmişlerdir.Hemşinliler,1980′lerde bile kendi köy yollarını imece ile yapmışlardır.İkinci olarak,devletin “tek dil (Türkçe),tek millet (Türk)” anlayışına karşı ayrı bir anadilleri olan Hemşinliler “doğal” olarak bir ötekileşmenin öznesi olmuşlardır.Dolayısıyla onların sosyal ve siyasal talepleri daha çok muhalif siyasetlere,1970′li yıllardan itibaren de “Karaoğlan” Bülent Ecevit’in CHP’sine ve özellikle gençlik kesimleri de daha çok devrimci sol siyasetlere meyletmişlerdir.(26)

Diğer taraftan,Hemşinlilerin önemli bir kesimi de,ekonomik alanda yükselmenin bir yolu olarak devlet çizgisindeki partilere yakın durmayı tercih etmektedirler.Aslında bu “devletçi çizgi”nin bilinçaltında başka bir “kaygı”nın yattığını söyleyebiliriz:Ermenilik.Hemşinliler,kendilerinin Müslümanlaşmış Ermeniler olarak görüldüklerinin farkındalar ve bazıları bu imajdan kurtulmak için sağ partilere yakın durmak istemektedirler.

“Postmodern” Dönüşüm: Kimliğinin Keşfi

Hemşinliler açısından kimlik konusu asıl olarak 1990′lı yılların sonuna doğru gündemleşmeye başlamıştır.Bunda çok farklı etkenler rol oynamıştır.En başta,Kürtlerin kimlik temelli siyasetinin ülke çapında yarattığı sarsılmadır.Kürt hareketlerinin anadil ve kültür konularındaki talepleri,Cumhuriyet rejiminin asimilasyona tabi tuttuğu diğer etnik kimliklerde de “resmi ideoloji”ye karşı uyanışı sağlamıştır.Kürtlerden sonra,Hemşinlilerle yan yana yaşayan Lazların dil ve kültür alanındaki uyanışları ve özellikle Lazca müzik alanındaki gelişmeler takip etmiştir.

Cumhuriyet tarihi boyunca Türk olmayan etnik kimliklere karşı yürütülen asimilasyon çalışmaları,bu alt kimliklerde farklı psikolojilerin oluşmasına neden olmuştur.Asimilasyon,Türkçeyi devletin dili olmanın yanı sıra modernliğin,kentli olmanın dili ve kültürü olarak da beyinlere kodlamıştır.Dolayısıyla yerel diller bir tür “yabanilik”,geri kalmışlık,köylülük ile özdeşleştirilerek “utanılacak” bir hal olarak telakki edilmesini sağlamıştır.Kamusal alanda Türkçe dışında bir dil kullanmak ayıplanır hale gelmiştir.Kürtlerin kültür ve dil alanındaki mücadeleleri,sonrasında Lazların onları takip etmeleri en başta bu piskolojinin berhava olmasını sağlamıştır.Farklı etnik kimlikler kendi dillerine,müziklerine daha açık yüreklilikle sahip çıkmaya başlamışlardır.(27)

Hemşinlilerin de yok oluşa giden dillerine ve kültürlerine sahip çıkmaya başlamalarında bir Laz müzisyen olan Kâzım Koyuncu’nun albümlerinde Hemşince şarkılara,manilere yer vermesinin büyük etkisi olmuştur.Kısa zamanda çalışmaları ülke çapında popülerlik kazanan Kâzım Koyuncu’nun hem Lazlar hem de Hemşinliler için yukarıda tarif edilen psikolojinin dağılmasında büyük katkısı oldu.Kâzım Koyuncu’dan sonra birçok Hemşinli genç,o zamana kadar ninelerinin mahfuzlarında saklı kalan,anadillerinin şarkılarını keşfetmeye hatta Hemşince yeni şarkılar yapmaya başladılar.Teknolojinin imkânlarından da yararlanarak bu şarkıları,sözcük derlemelerini sosyal paylaşım ağlarında yayınlamaya başladılar.Müzik alanında Gökhan Birben,Bizim Yaşar (Kabaosmanoğlu),Aydoğan Topal,Vova,Aydoğan Yılmaz,Salih Yılmaz,Meluses,[Altan Civelek] gibi birçok kişi ve grup Hemşince şarkılardan oluşan albümler çıkardılar.Hemşinlilerle ilgili araştırmalar,derlemeler sosyal paylaşım ağlarında ve bloglarda yayınlandı.Hopa’da yayınlanan Biryaşam dergisinde ilk kez Hemşince-Türkçe (iki dilde) yazılara yer verildi.2012 Mart’ında İstanbul’da HADİG (Hemşin Kültürünü Araştırma ve Yaşatma Derneği) kuruldu.

Kültürel alandaki bu gelişmeler Hemşinliler açısından kimlik sorunlarının çözümü konusunda farklı eğilimler ortaya çıkarmıştır.Hemşinli kimliğinin en önemli parçası olan dilin korunması nasıl sağlanacaktır?Bu konuda sadece mevcut kelime dağarcığının korunmasıyla mı yetinilecek yoksa Hemşincenin ana kaynağı olan Ermenice ile temas mı kurulmalı?Kürtler ve diğer etnik gruplar gibi,Hemşincenin yaşatılması için,Hemşinlilerin yaşadığı yerlerde okullarda en azından seçmeli dil olarak okutulması talep edilmeli midir?”Hemşin kültürü” derken ne kastediliyor?Daha birçok soru karşısında Hemşin kimliğine sahip çıkanların kafası karışık durumda…

*** *”Hemşin Gizemi”, 1996 yılında Belge Yayınları tarafından Levon Haçikyan’ın “Hamşen Ermenileri Tarihinden Yapraklar” kitabının Türkçe baskısına verilen addır. 

1-Gülsen Balıkçı,”Rize-Pazar/Akbucak, Ortayol ve Uğrak köylerinin etnik yapıları”, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Ankara:Ankara Üniversitesi,1997), s.43; Levon Haçikyan, Hemşin Gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları,1996), s.53; Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği,2002), s.54; Peter A. Andrews, Türkiye’de etnik gruplar, (İstanbul:Ant,1992), s.181-182.Aktaran, Ayşenur Kolivar “Bir Hemşin köyünde konuşulan Türkçe ağız üzerine düşünceler”; http://www.biryasam.com.tr/Detay/39 : erişim tarihi 25 Şubat 2012.

2-Ayşenur Kolivar, a.g.y.

3-Bert Vaux,”Hemshinli: The Forgotten Black Sea Armenians”, Journal of Armenian Studies, 6.2:2001, 47-71. Aktaran, Hemşin ve Hemşinli Ermeniler (Konferans makaleleri), Yerevan, 2007, Ermenistan Cumhuriyeti Bilimler Ulusal Akademisi Tarih Enstitüsü.

4-Kemal İnal,”Kürt sorununun önemli bir boyutu olarak dil”; Eğitim Bilim Toplum Dergisi, cilt: 10, sayı 37, 2012, s.79.

5-Bert Vaux,”Homshetsma: The Language of the Armenians of Hamshen”, The Hemshin, edited by H.H. Simonian, s.257-278; George Dumézil,”Revue des E’tudes Armeniennes”. Aktaran, Lusine Sahakyan, “Hamşen (Hemşin) mikro yer isimleri”, Yerevan: YDU Yayınları, 2012, s.67-69.

6-Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), s.68; Orkun Yaman,”Etniklik ve Hemşin Üzerine”, Halkbilimi, 7:1998, s.56.

7-Levon Haçikyan, Hemşin Gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1996), s.55.

8-Bu konuda yapılan özgün çalışmalardan biri Ayşenur Kolivar’ın “Bir Hemşin köyünde konuşulan Türkçe ağız üzerine düşünceler” adlı makalesidir.

9-M. Hanefi Bostan,Karadeniz’de Nüfus Hareketleri ve Nüfusun Etnik Yapısı,Nöbetçi Yayınevi,2012,s.397,vd.

10-Biryaşam Yerel Tarih,Folklor,Biyografi ve Coğrafya Dergisi,2008 yılında Hopa’da yayınlanmaya başlanan dergi 13 sayı çıktı.Ayrıntılı bilgi için www.biryasam.com.tr

11-Evliya Çelebi,Seyahatname Cilt 3′ten aktaran Zeki Koday,”Hopa İlçesi Coğrafyası” yayınlanmamış doktora tezi.Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Coğrafya Anabilim Dalı,Erzurum,1995.

12-Martolos: Hristiyan tebaadan olup, Osmanlı Devleti için sınır bölgelerinde çalışan kimselere bu ad verilmektedir.Bunlar,casusluk,hububat nakli,geçitlerin korunması,asayiş ve küçük kalelerin muhafazası gibi işlerde çalıştırılmaktadır.

13-Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi (1450-1590), 2. bs., Türk Tarih Kurumu,1998,s.12.

14-Fahrettin Kırzıoğlu, a.g.e., s.48.

15-Fahrettin Kırzıoğlu, a.g.e., s.49.

16-Fahrettin Kırzıoğlu,”I. Selim çağında Hopa ile Arhavi köyleri”, Türk Folklor Araştırmaları,İstanbul:Nisan 1966,cilt 10,s.201.

17-M. Hanefi Bostan, XV-XVI Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadi Hayat,(Basılmamış doktora tezi) Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yeni Çağ Tarihi.s.194-195.Aktaran,Zeki Koday,e.g.e.,s.112.

18-Levon Haçikyan, e.g.e., s.57-59.

19-Sergey Vardanyan,”1776 yılına ait ‘Müslüman Hemşinli Ermeniler hakkındaki önemli bir şehadetname”.”Hemşin ve Hemşinli Ermeniler (Konferans makaleleri)”,Yerevan:Ermenistan Cumhuriyeti Bilimler Ulusal Akademisi Tarih Enstitüsü,2007,s.278.

20-Aktaran Sergey Vardanyan, a.g.e., s.283.Yazıdaki “Türkleşmiş” ifadesinin Müslümanlaşmış olanlar için kullanıldığı anlaşılmaktadır.

21-Talin Büyükkürkciyan,”Hemşinlilerde unutarak ve gizlenerek var olmak”, yayınlanmamış yüksek lisans tezi.İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı,2011.

22-Levon Haçikyan, a.g.e., s.38,dipnot 30.

23-Hopalı esnaf Hızır Yazıcı ile yapılan görüşme Biryaşam dergisi, sayı 2.Temmuz 2008.

24-A.g.y.

25-Artvin İş Rehberi, ATSO Yayınları, 2012.

26-Cemil Aksu,”Karadeniz’in sol köşesi: Hopa”; Karardı Karadeniz içinde,(ed.) Uğur Biryol,İstanbul:İletişim Yayınları,2012.

27-Özcan Alper&Cemil Aksu,”Sol, Yerellik ve Demokratik Özerklik”, Birikim dergisi, sayı 259, 2011.

**Cemil Aksu, Hemşinliler Kimdir? Nereden Geldiler, Nereye Giderler?

Toplumsal Tarih, sayı: 236, Ağustos 2013, s.40-47. 

Üniversitenin ismi değişti içi aynı!

Hande KANDİL

Son zamanlarda oldukça sık tartışılan cami-cemevi projesi ve “demokrasi paketi” üzerinden Hükümetin Alevi yaklaşımındaki samimiyetini, projeden kaynaklı Alevilerin “ayrışmaları”nı ve beklentilerini Alibeyköy-Karadolap halkı ile konuştuk. İlk günden beri bu projenin samimiyetine inanmadığını söyleyen Sakine Dönmez, projenin üstü kapalı kendileri reddetme projesi olduğunu söyledi. Bunların dün de olduğunu bugün ve yarın da olacağını belirten Dönmez, “Önemli olan bizim burada ne yapacağımız?” dedi. Alevi yurttaşlar olarak beklentilerinin belli olduğunu aktaran Dönmez, “Ama mevcut yapı bunlara karşılık vermekten çok uzakta. Paket bunun delilidir” diye konuştu.

MASA BAŞI İŞLER

“Böyle bir projeye niçin ihtiyaç duyulmuştur? Ona bakmalıyız. Alevi yurttaşların böyle bir talebi mi oldu?” diyen  Milkinaz Demir, bunların halkın istekleri olmadığını, masa başı işler olduğunu söyledi. Hal böyleyken beklentilerden söz etmenin garip olduğunu belirten Demir, “İşte pakette de samimiyetlerini gördük. Bir tek Alevilikle ilgili bir çalışma yok. Üniversitenin içi aynı kaldıktan sonra adını değiştirsen ne olur?” dedi. Dini bir asimilasyon projesi olduğuna dikkat çeken Veysel Ak, projenin bahane edilerek ibadet yerlerini deforme etmeye çalıştıklarını kaydetti. Yurttaşlara durumu iyi anlatmak gerektiğini söyleyen Ak, “Al sana proje sözde açılım yapıyor. Birde kaç gündür reklamı yapılıyor. Bizle ilgili açılıma bak. İşte projenin özeti” diye konuştu.

SAMİMİYETLE İLGİSİ YOK

Cemaat projesi olduğunu belirten , “Düne kadar cemevi için yer vermeyen Melih Gökçek bugün cami-cemevi için kendini parçalıyor. Buradan bile projenin amacının samimiyetle ilgili olmadığını çıkarabilirsiniz” dedi.  Bölünme veya bölme çabasının yeni bir şey olmadığını kaydeden, Kami şöyle devam etti: “Alevilik adına bu Hükümetten hiçbir beklentim yok. Sivas olaylarının zaman aşımına ‘Hayırlı olsun’ dedi bu anlayış. Bir beklentim olabilir mi. Pakette bu çok açık zaten fazla söze gerek yok. Dünden bugüne ezilmişliğimiz devam ediyor. (İstanbul/EVRENSEL)

Ezidiler,El Konulan Arazilerini Mahkeme Kararıyla Geri Aldı

Batman’ın Beşiri İlçesi Kuşçukuru Köyü’nde yurtdışına göç ederken emanet ettikleri toprakları ellerinden alınan Ezidiler, açtıkları mahkemeyi kazanarak topraklarını geri aldı. Ezidilerden Nedim Erkiş, “Kuşçukuru Köyü içerinde bulunan tüm tapulu arazilerimiz bize iade edildi. Bundan dolayı çok memnunuz ve mutluyuz. Bu davanın kazanılması bizim köye ve ülkemize geri dönmemizin mesajıdır” dedi.

Batman’ın Beşiri İlçesi Kuşçukuru Köyü’nden 1992 yılında Almanya’ya göç eden Ezidiler, ve köydeki arazilerini bir aşirete emanet etti. Ancak, yıllar sonra arazilerine geri isteyen Ezidilere iddiaya göre arazileri aile tarafından geri verilmedi. Ezidiler, üzerlerine tapulu arazilerini geri almak için Batman 2’nci Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dava açtı. Açılan davanın karar duruşması yapılırken, duruşmaya Almanya’dan gelen 10 Ezidi ile avukatları, Batman Belediye Başkan Vekili Serhat Temel ile bazı sivil toplum örgütü üyeleri de izledi.

Duruşmada mahkeme, köydeki Ezidilere ait tüm tapulu arazilerin kendilerine iade edilmesini karar verdi. Mahkeme heyeti, köyde bulunan evlerin üzerinde yer aldığı arazinin ise, hazineye ait olduğuna hükmederek, söz konusu dosyayı Sulh Ceza Mahkemesi’ne sevk etti.

Ezidiler adına konuşan Nedim Erkiş, kendileri açısından çok tarihi bir dava olduğunu belirterek, öncellikle destek veren tüm sivil toplum örgütleri, siyasi parti yöneticilerine teşekkür ettiğini söyledi. Kendileri açısından Batman’da bir tarih yazıldığını ifade eden Erkiş, “Tarih haklının yanında yer aldı. Kuşçukuru Köyü içerinde bulunan tüm tapulu arazilerimiz bize iade edildi. Bundan dolayı çok memnunuz ve mutluyuz. Bu davanın kazanılması bizim köye ve ülkemize geri dönmemizin mesajıdır. Umarız bundan sonra sürekli adalet ve hukuk mazlumun yanında yer alsın. Bundan sonra Türkiye ve Kürdistan’a barışın hızlı gelmesini istiyoruz. Açılan pakete her ne kadar Ezidi olarak unutulmuşsak da bu mahkeme bize umut vermiştir. Bundan sonra anayasada yerimizin olmasını istiyoruz. Burada kendi inancımızı özgür ifade edebilmek istiyoruz. Biz de bundan sonra dönüşlerimizi hızlandıracağız” dedi. – Batman

Postnişin Hacı Bektaş’taki caminin hikayesini anlattı…

Deniz GÜNEŞ

Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy da son günlerdeki cami-cemevi projesini değerlendirdi.

Hacıbektaş’ta Türbe’nin yanı başındaki caminin Cemevi ile Cami Projesi’yle bağdaştırılmasına tepki gösteren Ulusoy o caminin II. Mahmut Yeniçerileri ortadan kaldırınca, Hamdullah Çelebi, Amasya’ya sürgün edilip Hacı Bektaş Dergâhı’na postnişin olarak Nakşibendi Şeyhleri atanınca yapıldığını anlattı.

Hacı Bektaş Veli’nin soyundan gelen bir ‘Çelebi’ olan Veliyettin Hürrem Ulusoy, “Gerçekten kardeş olmamız isteniyorsa, ancak her konuda aynı haklara sahip olan -ne bir milim aşağı, ne bir milim yukarı, aynı haklara sahip olan- insanlar kardeş olur. Biri seni ötelerse, hiçbir hak vermezse sana, “Cemevin cümbüş evi” derse, onunla nasıl kardeş olacağız?” dedi.

Geçtiğimiz günlerde, Amasya’da, Hamdullah Çelebi’nin makamında yapılan muhabbet toplantısında Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’un “Cemevi ile Cami Projesi” hakkındaki değerlendirmeleri şöyle oldu:

“Bu Projede amaç kardeşlikse, kardeş olmaksa eğer, başka konularda da kardeş olmamız lazım. Hangi konuda kardeş olmamız lazım? Bakıyorsunuz bir tane Alevi-Bektaşi vali göremiyorsunuz; bir genel müdür göremiyorsunuz. Sen Alevi-Bektaşi misin? Geri dur! Böyle bir şeyde kardeş olmuyoruz, ama her ne amaçsa -ki buna şüpheyle bakıyorum ben- cemevi ile cami yan yana.

Cemevi ile cami yan yana olduğunda, camide ezan okunurken cemevinde de duvaz okunuyorsa ne olacak? Hangisi susacak acaba? Buna neden ihtiyaç duyuluyor? Cami-kilise-havra yan yana olunca sokak ortasında insanlar öldürülmedi mi? Mezhep ya da din savaşları olmuyor mu?

Gerçekten kardeş olmamız isteniyorsa, ancak her konuda aynı haklara sahip olan -ne bir milim aşağı, ne bir milim yukarı, aynı haklara sahip olan- insanlar kardeş olur. Biri seni ötelerse, hiçbir hak vermezse sana, “Cemevin cümbüş evi” derse, onunla nasıl kardeş olacağız? Biz Alevi-Bektaşi toplumu olarak kardeş olmaya hazırız, ama aynı haklara sahip olmak isteriz. Elimiz kolumuz bağlı, ama sen boks eldivenlerini takıyorsun: O zaman eşit olmayız. O zaman avantaj hep sende, hep dayak yiyen ben.

Burada farklı amaçlar olduğunu düşünüyorum ben. Herkes kendi inancına devam etsin ve birbirlerine saygılı olsunlar. Devlet de artık inançtan elini çeksin. Devletin inancı olmaz, devlet inançsızların da devletidir. Her farklı inançtan olanların da devletidir. Sadece bir mezhebi kucağına çekip, öbürlerini itmesin.

“ALEVİ-BEKTAŞİLERİN DE BARIŞ MASASINA OTURMASI LAZIM”

En son barışta, Kürtlerle olan barışta da eksiklik var. Türkiye’de yaşayan bir sürü grup var. Bu grupların hepsinin birden, tabii Alevi-Bektaşilerin de barış masasına oturması lazım. Gerçekten bir barış isteniyorsa, gerçekten herkesin hakkı kendine teslim edilmek isteniyorsa, gerçekten herkes inancını yaşamak istiyorsa, devletin inançlardan elini çekmesi lazım, herkese aynı uzaklıkta olması lazım, din ile ilgisini bitirmesi lazım.

Bunda hiç şüphe yok, amaç bunun tam tersi. Biz yoğurdu üflüyoruz, çünkü şimdiye kadar Alevi-Bektaşi toplumuna bir milim bile hizmet gelmedi. Peki, neden gereksinim duyuluyor buna?

“ALEVİLİKLE İLİŞİĞİ OLMAYANLARLA TEMAS KURUYOR”

Biz sadece şunu görüyoruz: “Aleviler kim? Biziz!” diyecek birileri yaratıldı. Gerçek Aleviler kenarda duruyor. Sadece protesto ediyorlar, kendi aralarında tartışıyorlar. Diğerleri, “Ben Aleviyim” deyip de Alevilikle ilişiği olmayanlarla temas kuruyor. Cemevi ve Cami Projesi de bunun devamı bence.

Buna neden ihtiyaç duyuluyor? Herkes kendi yoluna gitsin, isteyen cemevini, isteyen camisini yapsın, ama birbirlerine saygılı olsunlar. Cemevi ile cami yan yana olduğu zaman biz kardeş mi olacağız? Diğer yönlerden kardeş olamıyoruz, ama ikisi yan yana inanç mabetleri tamam!

Bu saçma bir şey! Çok saçma bir şey! Asimilasyona hizmet ediyor. Amaç o!

“ZORLA YAPILMIŞ BİR CAMİDİR O”

Hacıbektaş’ta Dergâhı’nın içinde, Türbe’nin yanı başında da bir cami var deniliyor. Bu Cemevi ile Cami Projesinin onunla hiçbir ilgisi yok.

O caminin orada bulunmasının tarihi bir nedeni var: Sultan II. Mahmut 1826’da Yeniçerileri ortadan kaldırınca, şu anda makâmında bulunduğumuz Hamdullah Çelebi de Kırşehir’de idamla yargılandı.

O dönemde yargılanan bir tek Hamdullah Çelebi de değildi. Hem İstanbul’da hem de tüm Anadolu’da Alevi-Bektaşi Dergâhlarının başındakiler yargılandı, kimini öldürdü, kimini sürdü.

Hamdullah Çelebi, Kırşehir Şeriat Mahkemesinde on gün yargılandı. (Parantez içinde belirteyim: Vakfımız bu mahkeme tutanaklarını kitap olarak yayınladı. Hamdullah Çelebi’nin bu mahkemede yaptığı savunması, günümüzün Alevi-Bektaşi toplumuna ve toplumumuzun sorunlarına cevap verecek niteliktedir. Tüm Alevi-Bektaşilere bu kitabı edinmelerini tavsiye ediyorum) Mahkeme sonunda özel ulakla bir ferman geldi. Belki Padişah, Osmanlı’da yeni bir isyan çıkar diye biraz çekindi ve Hamdullah Çelebi, Amasya’ya sürgün edildi.

O Amasya’ya sürgün edilince, Hacı Bektaş Dergâhı’na postnişin olarak Nakşibendi Şeyhleri atandı. Türbenin yanındaki o camii, onların döneminde yapıldı. Bizim geleneğimizde olmayan bir şeydir bu.

1826 daha dün! 1834 yılında yapılan o caminin bizimle bir ilişiği yoktur. Dergâhımız 1300’lü yıllardan beri var. 500 yıl sonra dergâhımıza cami yaptırılması bizi asimile etmek amaçlıdır. Yani, Serçeşme’mizin tam içine, ortasına zorla yapılmış bir camidir o.

Biz, herkesin inancına saygı duyuyoruz, ama bizim inancımıza da saygı gösterilsin. Lütfen bu gerçeği herkes görsün ve toplumumuz da bu gerçeği dikkate alsın.”

Demokrat Haber

Katliam Öyküleri?

Mehmet SÖĞÜT

Yazar Fikret Güneş farklı bir yazar. Kitaplarında Alevi ve Kürt katliamlarını kendine eksen alır. Olanları adeta gözümüzün önünde canlandırır. İnsanların dramlarını okudukça nutkumuz tutulur. Yaşananlar yüreğimizi burkar. Ve insanlığımızdan utanırız.

Dersim, Maraş derken, sıra Çorum Katliamı’na gelmiş. Gitmiş mağdurlarla görüşmüş, onların anlattıklarını ve yaşadıklarını öyküleştirmiş. İyi de yapmış yazarımız.

Fikret Güneş’in “Kırkların Direnişi” adlı kitabı Ozan Yayıncılık’tan çıkmış. Öyküleri tanıkların anlatımlarından oluşuyor. Tanıkların söylediklerini edebi bir dille kaleme almış. Her bir öykü insanı derin hüzünlere sürüklüyor. İsterseniz biraz da Çorum’dan söz edelim.

Çorum’un aydınlık yüzü
Çorum denilince akla iki kişi gelir. Biri İbrahim Kaypakkaya’dır. O Çorum’un aydınlık yüzüdür. Haktan, hukuktan ve ezilenlerden yana olmuştur. Kemalizm ve Kürt sorunu noktasında yaptığı çözümlemelerle insanların içinde hayranlık uyandırmıştır. Ve Türkiye devrim tarihinin en cesaretli devrimcisidir. Düzenden tam bir kopuş içerisindeydi. Sistem de onu lime lime ederek intikamını almıştı.

Diğer Çorumlu ise Ebu Suud’dur. Kanuni döneminin şeyhulislamıdır. Alevilerin katli için fetvalar çıkartır. “Alevinin malı, canı ve namusu size helaldir”der. Ebu Suud’da Çorum’un kara yüzüdür. Canidir ve insanlıktan asla nasibini almamıştır. İşte Çorum olaylarında Ebu Suud’un kara kalpli adamları devredeydi. Ruhu dolaşmaktaydı Çorum’un üzerinde. Türk İslam sentezinin bir gereği olarak Aleviler ve Kürtler yaşamamalıydı. MHP’nin üst adamlarımdan Gün Sazak’ın öldürülmesinden sonra başlar olaylar. Alevi ve ezilen diğer kesimler ekmek derdindedir. Gün Sazak’ın öldürülmesiyle uzaktan yakından bir alakaları yoktur. Diğer şehirlerden Faşistler Çorum’a takviye edilir. Halbuki Çorum değişik milliyet ve inançlardan oluşmaktaydı. Ve insanlar birbirlerine saygılıydılar. Birkaç gün içinde nasıl insanlar birer vahşiye dönüşebildi?

Camilerimizi yakıyor! yalanı
Yukarıda sorduğum sorunun cevabını kitabı okudukça anlıyorsunuz. Söylenen yalan hep aynı, “Kızılbaşlar camilerimizi yakıyor,” biçiminde. TRT Radyosu’nda bile bu yalan haber verilir. Türklüğün ve İslamın elden gideceği propagandası yapılır. Cahil insanlar galeyana getirilir. Başlarında ise cezaevinden çıkartılmış sapık ruhlu biri vardır. Acımaz hiç kimseye. Kadınların memelerini keser. Çocuklar öldürülür. Polis katillere yardımcı olur. Asker ise mağdurlara yardım ediyormuş izlenimini verir. Bazen de gerçek yüzlerini ortaya koyarlar. Vali’den tutalım, Milli Eğitim Müdürü’ne kadar bütün kurumlar katliamın birer parçasıdırlar.

Yalnız Çorum’un demokratları da vardır. Sünni Türk olmalarına rağmen, Alevilerden yana tavır koyarlar. Milönü Mahallesi’nde tam bir dayanışma örneği gösterilir. Namaz kılan insanlar bile gidip barikatlarda nöbet tutarlar.

Kitapta dikkatimi çeken bir nokta oldu. Dersimli Alevi Kürtlerin daha çok hedef olmalarıydı. Hıdır amcanın anlattıkları tüylerimi diken diken etti. Hıdır amcanın ailesi Dersim Katliamı’nda öldürülmüştür. Dayısı bunu alıp saklamaya çalışır. Çocuktur henüz. Dayısını tarlada öldürürler. Geceyi bekler. Ve gece gidip dayısının koynuna girer.
Fırına atılarak yakılan Dede Veli Solmaz da bir Dersim sürgünüdür. Ölümüne dövülen öğretmen de bir Kürt Alevisi. Ve doğal olarak Maraş Katliamı’yla kıyasladım. Kürt olmak katmerli suçların başında geliyormuş, anladım. Sistem, o güzelim ülkeyi Türk ve İslamlaştırmak için özellikle Kürtleri gözden çıkarmış. Hele de Alevi Kürtleri.

Kurtarın Beni
Kitabın en can alıcı öyküsü ise, “Kurtarın Beni,” dir. Bir katliamcının yaşadığı vicdan azabını anlatır. Yazar Fikret Güneş’in bu öyküsü sadece kurguya dayanmış ya da ben öyle hissettim. Ama o cahil köylünün yaşadıkları beni derinden sarstı. “Keşke insan başkasına alet olmasa,” dedim. Çünkü fakir bir Türk köylüsüdür ve bir anlık gaza gelmiştir.
Yazar Fikret Güneş’in kaleme aldığı, “Kırkların Direnişi” adlı kitabı ibret verici katliam öyküleriyle doludur. Onun için insanların okuması gerekiyor. Kitapta cellatların nasıl çarpıtılarak, melek kılığında insanlara sunulduğunu göreceksiniz.

Özgür Politika  01.10.2013

 

 

Demokratikleşme Paketi’nde azınlıklar için neler olmalıydı?

Emre ERTANİ
Nüfusu erimeye yüz tutan ve kültürünü yaşamak yerine yaşatma mücadelesi veren azınlıklar için bir ‘demokratikleşme paketi’ hazırlanıyor olsa neler yapılması gerekirdi?

Yeni anayasa daha kapsayıcı ve bütün etnik gruplara eşit mesafede duran bir vatandaşlık tanımı içermeli.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana toplumun Türk olmayan unsurlarını tehdit öğesi olarak algılayan ve gizli kodlarla fişleyen anlayış sona ermeli.

Gayrimüslimlerin devlet memurluğu konusundaki yazılı olmayan yasaklara son verilmeli.

Eğitimden vakıfların faaliyet alanlarına kadar birçok konuda azınlık haklarının askıya alınmasına neden olan, hukuk dışı ve çağdaş insan haklarına aykırı ‘mütekabiliyet’ uygulaması terk edilmeli.

Türkiye’nin imzaladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Irk Ayrımcılığının Tüm Biçimlerinin Önlenmesi Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelerin getirdiği ayrımcılığın önlenmesine yönelik yükümlülüklerin iç hukuka entegre edilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı.

Nefret söylemini caydırmak ve cezalandırmak için TCK’nın 216. maddesi yeniden düzenlenmeli; nefret suçu sadece ‘kamu düzenini’ veya ‘kamu barışını’ tehdit eden bir fiil değil, ilkesel bir yanlış olarak ele alınmalı.

‘Türk kimliğine hakaret’ konusunda gösterilen hassasiyet bütün etnik ve dinsel kimliklere karşı gösterilmeli ve mevcut kanun maddesi bu doğrultuda düzeltilmeli.

Her türlü ayrımcılığın yasal kovuşturmasına imkân verecek ‘ayrımcılığın önlenmesi ve ortadan kaldırılması’ için tartışmaya açılan yasal düzenleme daha kapsamlı bir hale getirilmeli; kanunun etkin uygulanmasını sağlamak için bir kurulun oluşmasında Türkiye’de sistematik bir şekilde ayrımcılığa maruz kalan grup ve bireylerin ihtiyaçları belirlenmeli ve görüşleri alınmalı.

Azınlık okulları özellikleri itibariyle kalıcı bir özel statüye kavuşturulmalı. Bu konuda yapılacak yasal düzenlemede pozitif ayrımcılık ilkesi gözetilmeli.

Azınlık okullarının ders kitaplarının hazırlanmasında, öğretmen yetiştirilmesinde, öğretmen maaşlarının ödenmesinde ve bütçe açıklarının kapatılmasında hükümet finansal destek sağlamalı.

Tarih ders kitapları azınlıklara karşı ‘kin ve düşmanlık’ ve ayrımcı söylem içeren anlatımlardan arındırılmalı.

İbadet mekânlarının açılmasından ve idamesinden din adamı yetiştirmeye kadar uzanan geniş alanda Müslümanlarla eşitlik gözetilmeli.

Kilise ve mezarlıkların bakımı ve onarımı için Lozan Antlaşması hükümleri uyarınca devlet ve yerel yönetim bütçelerinden pay aktarılmalı.

Restorasyon görmüş tarihi kiliseler ibadete açılıp yönetimleri ilgili Patrikhanelere verilmeli.

Ruhban eğitiminin yapılabilmesi için ruhban yetiştiren okulların açılmasına izin verilmeli.

Patrikhanelerin tüzel kişilik tanınmalı. Patrikliğe tüzel kişilik tanınması, Lozan Antlaşması’na aykırı olmayacağı gibi, kurumsal varlığın korunması açısından öngörülen pozitif haklara içkin bir uygulama olacaktır.

Hükümet, patrik seçiminde geleneksel teamüller doğrultusunda sivil katılımın belirleyici olması için, hükümetten talep edilen patrik seçiminin yapılmasına izin vermeli. Her patrik seçiminin hükümetin iznine tabi kılınması yerine, kalıcı bir seçim tüzüğünün resmiyet kazanması mümkün olmalı.

Vakıflardan alınan ve devletin tasarrufuna geçen tüm taşınmazlar iade edilmeli, üçüncü kişilerin eline geçenler için de tazminat ödenmeli.

Cemaat vakıflarının mülk edinmesinin önlenmesine yönelik 1936 Beyannamesi gibi hukuk dışı gerekçelerden vazgeçilmeli. Cemaat vakıflarının mülk edinmesiyle ilgili 1974 Yargıtay Kararı gibi eşit vatandaşlık ilkesini çiğneyen yargı kararlarının önünü kesmek için anayasal güvence sağlanmalı.

Kışanak: Paket Kürt’e Kürt, Alevi’ye Alevi diyemedi

BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak Demokratikleşme paketini eleştirdi. Parti Genel Merkezi’nde bir açıklama yapan Kışanak, “Demokratikleşme Paketi’nin beklentileri karşılamadığını, Kürt’e Kürt, Alevilere Alevi demediğini” dile getirdi. Kışanak, paketin halkın sıkıntıları dikkate alınarak hazırlanmadığını söyledi.

“Demokratikleşme paketi, Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacına yanıt veren bir paket değildir” diyen Kışanak’ın açıklamaları şöyle: “Çok beklemeye değer bir paket miydi? Tüm Türkiye gördü. Bizler Barış ve Demokrasi Partisi olarak, Kürt sorununda demokratik yol ve yöntemlerle çözülmesi konusunda büyük emek ve çaba sarf etmiş bir geleneğin temsilcisi bir partisiyiz. Kürtler, Kürt sorununun çözülmesini, Aleviler inanç özgürlüğü sorununun çözülmesini, ülkenin ötekileştirilen tüm kesimleri, kendilerini yönetime katabilme fırsatını yakalayabilmeyi arzu ediyordu. Yıllarca bunun mücadelesini verdiler. Bu paketin, bu beklentilerin hiç birine yanıt vermediğini çok açık ifade ediyoruz. Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacına yanıt veren bir paket değildir.”

radikal

Alevilerden ‘boş paket’ tepkisi

“Demokratikleşme Paketi” Alevi cephesinde tepkiyle karşılandı. Alevi kurum temsilcileri Kenanoğlu, Geçmez, Özel ve Bülbül, pakette kendileriyle ilgili bir düzenlemenin olmamasını, “Alevilere yönelik yasaklar devam edecek” şeklinde yorumladı.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Kenanoğlu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül “demokratikleşme paketi”ni ANF’ye değerlendirdi…

KENANOĞLU: ALEVİLERE YASAK DA, HAKARET DE DEVAM EDECEK

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Kenanoğlu, “Bir hayal kırıklığına uğramadık. Çünkü pakette, AKP hükümetinin en fazla Alevileri kendi kontrolüne alma gibi bir çabası olabileceğini düşünüyorduk. Oysa buna bile tahammül edilmediğini gördük” dedi.

Nevşehir Üniversitesi’nin isminin Hacı Bektaş Veli Üniversitesi olarak değiştirilmesinin ise Alevilerin taleplerinden olmadığını belirten Kenanoğlu, şöyle devam etti: “Bu bizi ilgilendiren bir konu değildi. Hacı Bektaş Veli’nin zaten toplum üzerindeki etkisi biliniyor. Üniversiteye adının verilmesi onu yüceltmez. Bu, ‘Aleviler açısından iyi oldu’ denilecek bir değişiklik değil. Dersim adının iadesi ve cemeviyle ilgili statü de konuşuluyordu ama pakette bunlarla ilgili de bir madde bulamadık.”

“Dini inançların yaşanmasının engellenmesine de cezalalandırılma getirilmesi Alevileri kapsamıyor” diyen Kenanoğlu, ekledi: “Çünkü mevcut uygulamalarda da bu tür kanunlar sadece devletin kabul etmiş olduğu inanca göre işliyor. Alevilere dönük hiçbir olumsuz uygulama, hakaret cezalandırılmadı. Alevi inancı zaten devlet nezdinde kabul gören bir inanç olmadığı için pakatteki düzenleme de bizi kapsamayacaktır. Bizlerin inancı ‘dini inanç’ olarak kabul edilmediği için, paketteki bu engellemenin kapsamına girmiyoruz. Anladığımız kadarıyla; Alevilere yasaklar, küfürler devam edecek ve cezasız kalacak.”

GEÇMEZ: TÜRK-SÜNNİ BİR PAKET

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez ise “Paketi dinlediğimizde devlet dilinin devam ettiğini gördük. Sünni olan devleti tamamen sünnileştirmeye dönük bir paket olarak görüyoruz” dedi.

Geçmez, pakette Alevilere yer verilmemesinin, Aleviler açısından “mücadeleyi aktifleştirme nedeni” olduğuna dikkat çekerek, “19 Ekim’de Mersin’de yapacağımız mitingde, mücadelemizi yükseltmeye başlamış olacağız. Paketteki diğer düzenlemelerin de yerel seçime dayalı olduğunu düşünüyoruz. Başbakan sadece yerel yönetimlerle ilgili seçimde malzeme almak istedi ama eline yüzüne bulaştırdı. Devlet politikasını daha yaygın bir hale getirdi; laiklikten, eşitlikten, haklardan uzak bir paket ile Sünni-Türk sistemini korumuş oldu.”

ÖZEL: HÜKÜMET ALEVİLERİ YOK SAYDIĞI GİBİ; ALAY DA EDİYOR

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Selahattin Özel de, “Demokrasiye inanmayan birileri demokratikleşme paketi hazırlarsa, böyle bir sonuçla karşılaşıyoruz” diyerek, paket içeriğinin Alevilerin bir kez daha yok sayıldığı anlamına geldiğini belirtti.

Özel, “AKP hükümeti demokrasiyi amaç değil araç olarak görüyor. Açıklanan paketle bunu yeniden anlamış olduk ve yanılmadık. Hükümet Alevilerle ilgili şu ana kadar olumlu hiçbir adım atmadı ve bundan sonra atmayacağını da öğrenmiş olduk. İnanç özgürlüğü kapsamında sorun çözülebilecekken, bunu ısrarla yapmıyor. Bu sadece Alevilerin değil; temel insan hakkıdır” dedi.

Hükümetin, Aleviliği bir inanç olarak tanımadığı için, kendilerine dönük ayrımcılığın da ‘inanca saldırı’ şeklinde değerlendirilmediğini ifade eden Özel, “İnanç olarak tanısaydı uğradığımız saldırı ve hakaretlerin bir yaptırımı olabilirdi. Ama pakette yok sayıldığımız gibi, aslında alay ediliyoruz. Alevilerin temel hakları var. Bunları gündeme almak yerine bir üniversitenin adını değiştirmenin bizim için bir hükmü yok” diye konuştu.

Özel, Aleviler olarak ekim ayında düzenleyecekleri eylemlerle hükümete yanıt vereceklerini bildirirken, önümüzdeki günlerde “demokratikleşme paketi” ile ilgili ayrıntılı değerlendirme yapmak için basın toplantısı düzenleyeceklerini duyurdu.

BÜLBÜL: AKP’NİN BİZLERİN SORUNUNU ÇÖZME YETENEĞİ YOK

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, “Yüzde 10 seçim barajının, öğrenci andının okunmasının bir meşruiyeti var mı? Bunlar zaten toplumun demokratik mücadelesi ile kazandığı fakat yasalarda yer almayan düzenlemeler. Bunlar zaten toplum tarafından kazanılmış. Başbakan bu hakları tanıdığını söylemekle demokrasi bahşettiğini mi sanıyor? Ya da bizi ahmak yerine mi koyuyor?” diye konuştu.

Hükümetten Alevi toplumunun demokratik talepleri konusunda güven vermediği için bir beklenti içine girmediklerini belirten Bülbül, şöyle devam etti: “Alevi açılımı devam ediyormuş da, o tamamlanınca açıklama yapacaklarmış… Bu da, ipe un sermenin bir başka biçimi. Açıkçası bu hükümetin bizim haklarımıza dair bir gelişme sağlayabilme becerisi, yeteneği ve demokratik algısına sahip olmadığını düşünüyorduk, yine düşünüyoruz. Bu paketin değerlendirmesi şudur: Bu paketten bize inkar, asimilasyon ve ret çıkmıştır. Biz de bu inkar asilimasyon ve reddin karşısında meşru, demokratik haklarını kullanan, alanlara çıkan, eylem yapan bir tavır sergileyeceğiz. Bu sadece bize mahsus bir görev değil; Türkiye’nin bütün ötekileştirilen, inkar edilenlerinin aynı mantıkta buluşması gerekiyor. Böyle algılanmadığı sürece AKP’nin paketi, matruşka bebekleri gibi birbirini takip edecek. Paket beklemek yerine AKP’yi paketlemek lazım!”

Bülbül, “Bu paketin bizim cenahımızda, demokrasi, temel hak ve özgürlükler bekleyen kesim tarafından bir tek tarifi vardır; rezalet ve kepazelik” dedi.

ALİ BARIŞ KURT – ANKARA / Fırat

PSAKD: Paket beklemek yerine AKP’yi paketlemek lazım

“Demokratikleşme Paketi” Alevi cephesinde tepkiye neden olurken “Alevilere yönelik yasakların devam edeceği” değerlendirmesi geldi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, “Bu paketten bize inkar, asimilasyon ve ret çıkmıştır” derken, Türkiye’nin bütün “ötekileştirilen, inkar edilenlerinin” aynı mantıkta buluşması gerektiğini belirtti. Bülbül, “Böyle algılanmadığı sürece AKP’nin paketi, matruşka bebekleri gibi birbirini takip edecek. Paket beklemek yerine AKP’yi paketlemek lazım” ifadelerini kullandı.