Ana Sayfa Blog Sayfa 6403

Cami-cemevi ve Alevi ağaları

Ahmet ABAKAY

Dinleyin, Prof. İzzettin Doğan,

Bir konuşmanın şu kısa bölümünü iyi okuyun.

Fethullah Gülen diyor ki:

“Tunceli Alevileri aslında Nuseyri olup, Ermenilerin ve Süryanilerin karışımı olan bir topluluktur. Esasen bunların dini yoktur. Dinsizdirler.”

İnternete girenler bu açıklamayı görür.

Alevi ileri geleni diye ortada dolaşan İzzettin Efendi, bu kez F. Gülen ile kolkola, “cami, cemevi projesi” ile ortaya çıktı.

Geçmişte de Çiller-Erbakan iktidarıyla içli dışlı olan bu zat, şimdi de AKP’nin çalışma bakanını, sağcı, parababası, CHP Milletvekili Sinan Aygün’ü de yanına alarak Mamak’ta “cami-cemevi” projesinin temelini atıyor.

Bunlar yetmemiş, yanına ayrıca aylardır ülkede terör estiren, ölümlere neden olan iktidarın polislerini, TOMA’sını, panzerlerini de alıp gelmiş.

Bu polislerin görevi de projeye karşı çıkan bölge halkını şiddet, zor kullanarak dağıtmak, yaralamak, gözaltına almak.

Bu Prof. el ele verip temel attığı bu iktidar elemanlarının ezelden beri Alevi düşmanı olduğunu, K. Maraş, Sivas, Çorum katliamlarında ve son olarak Madımak Oteli’nde aydınların yakılmasında bunların yandaşlarının rolü olduğunu bilmiyor mu? Tekbir getirerek aydınlarımızı yakanları savunanları bunlar vali, milletvekili yapmadı mı?

Bunu bile bile bunlarla neden ortak iş yapar?

Aslında bu soruya en iyi ve kısa yanıtı, bu temel atmaya en doğal tepkiyi yurtdışında master yapan genç arkadaşım Ebru Orhan Facebook’ta vermiş, diyor ki:

“Bunlar engerekler ve çıyanlardır, tanı bunları tanı da büyü, ruhun şad olsun Ahmet Arif.”

Daha ne desin?

12 Eylül’de Kenan Evren’e ve askeri yönetime “minnettarlığını” yazan, şimdi iktidarın parçası olan F. Gülen, bugün bir İzzettin bulmuş; cemevlerini, camilerin müştemilatı, mutfağı, bahçesi haline getirmekle görevlendirmiş.

Geçtiğimiz Pazar günü, TV 8’de cemaatin 3 adamı, İzzettin Doğan ile protestolara neden olan cami-cemevi projesini konuşuyorlar.

Programda nasıl da güzel anlaşıyorlar. Sanki hepsi aynı anadan doğmuş, aynı dölün evlatları, aynı siyasi hareketin elemanları.

Birisi Fatih Üniversitesi’nde doçentmiş. Diyor ki, “Aslında biz müslümanlar olarak camiye gidiyoruz. Aleviler de camiye gelmeliler. Biz de ihmal ettik. Caminin yanında cemevlerine de sık sık gitmemiz lazım. Oradakileri anlamamız gerekir.”

Bakın şuna!

Cemevleri yolgeçen hanı mı?

Kenan Evren’in kankası olup zorunlu din derslerini Anayasa’ya, yasalara koyacaksınız. İktidardasınız ama kaldırılsın denilince, “olmaaz” diyeceksiniz. Bırakın zorunlu din derslerini kaldırmayı, tüm orta öğretimi imam hatipleştirmeye çalışıyorlar.

Kimlerle işbirliği yaptığınızın farkında mısınız?

Hem Alevileri düşman göreceksiniz, patronunuz onlar dinsizdir diyecek. Katliamlara, saldırılara ses çıkarmayacaksınız, sonra da cinayet işlenen yere dönen katiller gibi cemevine gidip orada örgütlenmeye, adam ayarlamaya çalışacaksınız.

Size gerek yok, yorulmayın.

Aleviliği, siyasal çıkara, ticarete, makama dönüştürmek için ortalıkta fır dönen, her iktidara yamanma yarışı veren, delege ağalığı gibi, Alevi ağalığı yapan bir hayli uyanık var piyasada.

İzzettin Bey bu konuda yalnız değil. Bir Alevi örgütü yöneticisi Fermani adlı biri daha var örneğin. Mesut Yılmaz döneminde ANAP’ın kapısından ayrılmamıştı. Şimdilerde de Başbakan’ın “büyük” hizmetlerini anlatmakla meşgul.

Ancak İzzettin Bey bir adım önde. Başba-kan’ın propaganda timi gibi çalışan İzzettin Bey, akil adam yapıldı. Şimdi de cemevlerini camilere monte etmekle görevli.

Alevilerin büyük bölümü Cem Vakfı’nın Başkanı ile pek çok konuda karşı karşıya geliyorlar. Zaten bu Prof.’un görüşleri değer bulsaydı, Alevilerin ezici çoğunluğunu temsil eden ve ortak hareket eden, yurt içinde ve dışında birçok alevi dernekleri ve federasyonları kurulmazdı.

Bir de geçen dönemin CHP Tunceli Milletvekili vardı. Adı Sinan Yerlikaya. Parti yönetiminde görev alamayınca törenle AKP’ye geçti. Geçen hafta AKP Tunceli İl Başkanı yaptılar.

Tunceli sokaklarında yere bakarak yürürken, Dersimliler bu adamı birbirine gösterip, “bu da bizim Caş’ımız” (Caş=hain) diye konuşuyorlar.

Yani, Truva atı bulmak o kadar zor değil.

Ancak, bağımsızlık, demokrasi ve emek mücadelesinde yer alan ve ağır bedeller ödeyen Alevi toplumunu sermaye iktidarlarına, emek düşmanlarına, dinci, mezhepçilere pazarlayamayacaklar.

Alevileri celladına aşık durumuna sokamayacaklar.

Tuzluçayır halkı bunu gösterdi.

Temel atmaya gelenler Turzuçayır halkının tepkisi karşısında korumalar ve zırhlı araçlar eşliğinde “kaçarak” uzaklaştılar Mamak’tan.

sol

Cami ve cemevi projesi

Hilal KAPLAN

Fethullah Gülen Hocaefendi ile Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın işbirliğiyle hayata geçirilen ve camiyle cemevinin yan yana inşa edilmesini öngören proje tartışmalara sebep oldu. Hâlbuki proje, yüzyıllardır Osmanlı toprakları üzerinde çeşitli örnekleri bulunan bir yapılanmayı hayata geçiriyordu.

Eskişehir Seyit Gazi Battal Gazi Külliyesi’nden, Kırıkkale Hasandede’ye, Isparta Senirkent Uluğbey’den, Makedonya Kalkandelen Harabati Baba Dergahı’na ve sanırım en önemlisi Hacı Bektâşi Veli Dergâhı’na kadar pek çok yerde camii ile cem edilen mekân zaten yan yana bulunmaktadır. Bunu sanki nevzuhur ve bize yabancı bir kavramsallaştırma olarak ele almak cehaletten değilse, politik sebeplerle olmalıdır.

Burada sanırım kafa karışıklığına yol açan, bir kavram olarak cemevinin tarihinin 30 yılı bulmamasıdır. Zira bu isimlendirme, 1990’lı yılların başında, yine Cem Vakfı Başkanı Doğan’ın vesilesiyle ortaya atılmıştır. Cemevi, eskiden cem yapılan köy odası, dergâh, tekke ve zaviyeden farklı olarak şehirleşmiş ve modernleşmiş Alevilerin ibadet mekânına işaret eden bir anlama sahipti.

Öncelikle projeyi, sivil bir girişim olmasından ötürü destekliyorum. Devlet destekli olsaydı, yine yukarıdan aşağıya ve ‘halk için, halka rağmen’ metodunu andıracağından muhtemelen daha büyük tepkiyle karşılaşacaktı.

Ancak ilginçtir ki projeye, Alevi mahallerine veya köylerine devlet tarafından cami yapılmasından bile daha çok tepki verenler oldu. Sanırım proje, en çok Aleviliğin İslâm dinine mündemiç olmadığını savunanları kızdırmış görünüyor. Zira cami ile cemevinin birlikteliği, Aleviliğin de Sünnilik gibi İslâm’ın bir parçası olduğunu ima ediyor. Hatta bu bağlamda, farklı mezheplerden inananların birbirleriyle temas eksikliğini de gidermeye yöneliyor.

Elbette Aleviliğin İslâm dışı olduğunu savunmak da fikir özgürlüğü kapsamındadır. Ancak böyle düşünmeyen Alevileri, yine kendisini Alevi olarak tanımlayan diğerlerinin ezmeye, baskılamaya ve hatta ‘aforoz’ etmeye kalkışması üzücüdür. Zira yıllardır devlet tarafından inançlarının sınırı dikte edilen bir grup söz konusudur.

Mezkûr projenin, meselelerimizi konuşmaya, Alevi-Sünni birlikteliğini pekiştirmeye ve birbirimizden öğrenmeye vesile olmasını diliyorum. Ancak Alevi meselesi toplumdan önce devlet kaynaklı olduğu için, bu ve benzeri müsbet projelerden daha da önemli olan, bu hususta devletin üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesidir.

Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi talebi, devlet ile din işleri gerçek anlamda ayrılmadığı müddetçe devam edecektir. Şimdilik devletin tekke ve zaviyelerle beraber cemevlerine statü tanıması, hem Alevilerin taleplerini karşılayacak hem de Sünnilerin endişe-lerini giderecek bir formül olabilir. ‘Tekke ve zaviyelerin ilgasına ilişkin kanun’un yürürlükten kaldırılmasıyla camilerin yanı sıra cemevi, tekke ve zaviyelere de ibadethane statüsü verilebilir ve cemevini tekkeyle aynı göreni de farklı göreni de memnun edebilecek bir çözüme kavuşulmuş olur.

Suriye, Aleviler, Gezi: Yeni faylar, yeni direnişler

Yetvart DANZİKYAN
Gezi eylemleri nasıl ki harekete geçirdiği/geçen dinamikler sayesinde Gezi öncesi – Gezi sonrası gibi bir dönemlendirme yarattıysa, AKP’nin Suriye ve Aleviler politikası da sanırım bir kırılma yaratıyor, yaratacak. Buna da Suriye öncesi ve sonrası diyebilir miyiz, henüz bilmiyorum ama galiba yakın bir gelecekte diyebileceğiz. Bu iki dinamiğin kesiştiği, ayrıştığı bölgeler üzerinden yeni fay hatları şekilleniyor; ona bakmaya çalışacağım.

Gezi için çok konuşuldu; önemli ve ona da geleceğiz ama Suriye ve Aleviler meselesi ile başlayalım.

Suriye’de Esad karşıtı gösterilerin başlaması ve şiddetle bastırılması ile, AKP’nin Kuzey Irak’tan başlayan, Suriye’de Sünni bir iktidar, Filistin’de Hamas ve Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarını içeren mutasavver –ve hamiliğini kendisinin yapacağı– bir Sünni eksen kurma projesi, yaklaşık olarak aynı döneme denk geldi. AKP’nin bu eksen çerçevesinde Suriye’deki Sünni güçlere silah ve lojistik yardım yapması, Suriye sınırındaki, etnik/mezhepsel açıdan hassas kentleri –insani yardımın çok ötesine geçerek– radikal Sünni güçlerin kampları haline getirmesi ilk kıvılcımı çaktı. AKP’nin yine bu politika çerçevesinde Esad’ın Aleviliğini, Suriye politikasına muhalif Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği ile bitiştiren (ki aslında ikisi farklı mezheplerdir) bir argüman geliştirmesi, ortaya yepyeni bir tablo çıkardı. AKP ile Aleviler, bilhassa Güney Anadolu ve Suriye sınır boyundaki Arap Aleviler arasında kolay kolay kapanmayacak bir gerilim hattı oluştu. Bu tabloya, Gezi Direnişi sırasında polis şiddeti sonucu ölenlerin tümünün Alevi olmasını ve sadece Hatay’dan –bu hafta Ahmet Atakan’ın ölümüyle birlikte– üç kişinin hayatını kaybetmesini de eklersek, tablo daha net ortaya çıkar. AKP’nin çıtayı bilerek mi buralara çıkardığını bilemiyoruz ama durduk yere Alevileri huzursuz etme ve sokağa dökme gibi bir planları var idiyse, bunu başardılar.

Dolayısıyla geçen haftasonu Gülen Cemaati’nin bir marifeti olarak Ankara’da yapımına başlanan ‘cami-cemevi yan yana’ projesine karşı Ankaralı Alevilerin gösterdiği direnişi ve güvenlik güçlerinin bu direniş karşısında takındığı tutumu da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Burada küçük bir parantez açmakta fayda var: Başta saydığım gelişmeler olmadığında bile, Türkiye’de artık sadece mezhepsel değil dünyevi olarak da iktidarda olan Sünniliğin, Aleviliği bu biçimde ‘aynılaştıran/kapsayan’ projeler geliştirmesi, Alevilerin tepkisine neden olabilirdi. Dolayısıyla bu proje zaten başlı başına bir meseledir ve iktidar-mezhepler denkleminde belli ki üzerinde çok düşünülmemiş ya da gereğinden fazla düşünülmüş bir hamleyi simgelemektedir.

Konumuza dönelim. Evet; mevcut durumda AKP, bir şekilde bir Alevi meselesi yaratacak, daha doğrusu yaratmış gibi görünüyor. Bu meselenin bilhassa büyük kentlerdeki Alevi mahallelerinde ya da sınır boylarındaki Alevi kentlerinde bir ‘direniş’ kültürü oluşturması ihtimali var. Aslında buna ihtimal demek de fazla temkinlilik galiba, zira böyle. Ve gerek Suriye politikasındaki yukarıda bahsettiğim çizgi, gerek her gösteriyi ‘bastırılması gereken bir darbe girişimi’ olarak gören polis şiddeti sürdükçe, bu direniş kültürünün kemikleşmesi muhtemel. Özetle, burada yeni (aslında eski) bir fay hattı oluşuyor, ya da yeniden canlandırılıyor. Böyle diyoruz, çünkü Alevilik meselesi, daha doğrusu ‘Alevilik’le mesele’ hiç de yeni değil ve bu konuda Alevilerin ‘açılımlar’ gibi sözlerle ikna olması artık hayli zor görünüyor. Hatıralar hâlâ canlı ve mevcut gidişat bu hatıraları tazeler, yeniler nitelikte.

Bir diğer fay hattının Gezi çevresinde –yeniden– oluştuğunu da görmekteyiz. Haftaiçi Hatay’da meydana gelen ölümün ardından, büyük kentlerde Gezi Direnişi’ni sürdüren ‘dinamik’, protesto gösterileri yapmak istedi. Hükümetin bu gösteriler karşısındaki tavrı yine park kapatmak, meydan kapatmak, TOMA ve biber gazları ile gösterici dağıtmak şeklinde oldu. Yani artık Gezi ile bağlantılı bir konuyu, basınçlı su, biber gazı ve polis şiddetine maruz kalmadan protesto etmek imkânsız hale geldi. Bu, artık normal kabul etsek de, başlı başına bir meseledir. Toplantı ve gösteri hakkının fiili olarak bir grubun elinden alındığını görüyoruz. ‘Gezi’ kategorisine giren her türlü muhalefetin baştan suçlu ilan edildiğine tanık oluyoruz. ‘Direniş’e yakınlık duyan semtlerin güvenlik güçlerince terörize edildiğine tanık oluyoruz. Hükümet ya da AKP burada da eğer –büyük oranda– kendi elleriyle bir direniş hattı, bir fay hattı oluşturmayı hedefliyor idiyse, bunu da başarmıştır.

Son olarak, çözüm sürecinden umduğunu bulamayan siyasal Kürt hareketinin de tekrar sokağa çıkma hazırlıkları yaptığını görüyoruz. Ahmet Atakan’ın Hatay’da ölümünün ardından BDP’nin yaptığı çağrı önemlidir. Bilhassa İstanbul’da bu çağrının sanki temkinli bir şekilde karşılandığını –ve bu temkinli duruşu haklı çıkaracak biçimde, kimi ulusalcı çevrelerin BDP’ye yine mesafeli yaklaştığını– görsek de, Gezi Direnişi, Aleviler ve siyasal Kürt hareketinden oluşan bu fayların kimi zaman iç içe geçerek, kimi zaman da ayrılarak, bilhassa büyük kentlerde yeni bir ‘tansiyon’ oluşturması muhtemeldir. AKP’nin büyük oranda kendisinin yarattığı bu tansiyonu düşürme yönünde bir hamle mi yapacağı, yoksa bu tansiyonun belirli bir seviyede devam etmesini mi tercih edeceği, kritik önemde.

/ Agos

Londra’daki Aleviler’den ‘Ahmet Atakan’ protestosu

Türkiye Cumhuriyeti Londra Büyükelçiliği önünde düzenlenen gösteriye, İAKM ve Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, Day-Mer Başkanı Ahmet Sezgin ve Cemevi yöneticilerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda Alevi katıldı. ‘Devletin Alevisi Olmak İstemiyoruz’ ve ‘Cami-cemevi projesi Aleviliğe ihanettir’ yazılı dövizler açan grup Ankara , Tuzluçayır’daki saldırıları protesto etti.

Gösteride konuşan Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, Fethullah Gülen ve İzzettin Doğan’ın Cami-Cemevi ortak projesine tepki gösterdi. Erbil, “Bu tür projelerle Aleviliğin içini boşaltmaya ve Alevi inancını yok etmeya çalışıyorlar” dedi. Projenin Türkiye’de Alevilere yönelik sürdürülen asimilasyon politikalarının bir devamı olduğunu savunan Başkan Erbil, “Bu projeye; Bir kültürü, bir inancı katletme, bitirme ve ortadan kaldırma olarak bakıyoruz” diye konuştu. Antakya’daki gösterilerde Ahmet Atakan’ın ölümünden Fettullah Gülen ve İzetten Doğan’ın sorumlu olduğunu savunan Erbil, “Bizler dostumuzu ve düşmanımızı iyi tanıyamazsak, kandırılmış olanlada da yardımcı olamayız” diye konuştu.

Erbil’in konuşmasının ardından Alevi kurumlarının ortak olarak yayınladığı basın açıklamasını Croydon Cemevi Başkanı Mahmut Aydoğan okudu. Aleviler’in, Sünni toplumu ile çözümlenmeyecek, kavgayı gerektirecek bir sorunları olmadığını vurgulayan Aydoğan şunları söyledi:

“Aleviler, Sünniler’den değil, devletten hak istiyor. Alevileri ötekileştiren, meşru demokratik haklarımızı gasp eden, Aleviliği yasaklayan Sünni toplumu değil ırkçı, gerici, asimilasyoncu devlet anlayışıdır. Biz Aleviler laik, demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık İstiyoruz. Alevi kurumları olarak oyunun farkındayız. Hoca efendilerin ve AKP Hükümetinin aktör olduğu bu asimilasyon, ırkçılık ve katliam senaryosunun uygulanmasına izin vermeyeceğiz. Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlü olan Alevi Kurumları olarak bir araya geldik, Laik, Demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık hakkı için bir kere daha Türkiye’nin her yerinde ‘Gezi Ruhu’ ile alanlara çıkmaya, demokrasi mücadelesini yükseltmeye karar verdik.”

Protestoda ekim ayı içerisinde Türkiye’nin farklı kentlerinde mitinglerin yapılacağı ve Ankara’ya yürüyüşlerin organize edileceği ifade edildi.

Alevi aileye linç girişimi cezasız mı kalıyor?

Malatya’nın Sürgü Beldesi’nde yaşanan Alevi aileye linç girişimi ile ilgili davanın duruşmasında, ailenin hiçbir isteği kabul edilmedi.

Malatya’nın Doğanşehir İlçesi’ne bağlı Sürgü Beldesi’nde geçtiğimiz yıl bir Alevi ailesine ramazan ayında davulcu Mustafa Evşi’nin saldırısıyla başlayıp toplumsal bir olaya dönüşen linç girişimiyle ilgili davanın duruşması görüldü. Malatya Doğanşehir Düğün Salonu’nda görülen 58 sanıklı davanın duruşmasında Alevi ailenin bütün talepleri reddedildi. Ailenin avukatı Ali Hamamcı “duruşmada mahkemeden ne talep ettiysek reddildi, sanık ifadeleri doğru düzgün kayda geçirilmedi. Biz de o yüzden duruşmanın bitmesini beklemeden salonu terk ettik” dedi.
Gelişmeler dolayısıyla, Fidan Evli adil yargılama için bugün tek kişilik eylem yapacağını belirtti.

‘Sen aslında böyle demedin’
Avukat Hamamcı mahkemeden ilk taleplerinin bu davanın bir linç girişimi olduğu ve bu şekilde görülmesi gerektiği, buna göre saldırganlara ceza verilmesi yönündeyken, mahkemenin bunu reddettiğini” söyledi. İkinci taleplerinin mahkeme heyetinin sanık ifadelerinin hepsinin birebir kayda geçirmesi olduğunu belirten Hamamcı, daha önce ifadelerin silinmesi nedeniyle sorun yaşadıklarını belirtti. Hamamcı, mahkeme heyetinin sanıkların bütün suçlarını itiraf etmelerine rağmen sanıkların ifadelerini “sen aslında böyle demedin” uyarılarıyla değiştirdiğini ve ifadeleri istedikleri şekliyle kayda geçirdiklerini belirtti.

Fidan Evli ise adil bir yargılama talebiyle bugün asliye önünde tek kişilik bir eylem yapacağını belirtti. Sürgü’de yaşanan olayda Malatya Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan dava kapsamında saldırıya uğrayan Evli ailesi de hem sanık hem de mağdur olarak yargılanıyordu.

Dink ailesi Çağlayan’daki duruşmalara katılmayacak

Dink ailesi, Çağlayan’da bugün yeniden görülmeye başlanacak olan cinayet davasının duruşmalarına katılmayacağını duyurdu. Aile tarafından yapılan açıklamada “Yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı” ifadelerine yer verildi.

Agos.com.tr – Dink ailesi, Çağlayan’da bugün yeniden görülmeye başlanacak olan cinayet davasının duruşmalarına katılmayacağını açıkladı. “Yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı” ifadelerine yer verilen açıklama şöyle:

Dink ailesi olarak, bundan böyle, bizlerle alay eden devlet mekanizmalarının oyununa alet olmayacak ve cinayet davasının yeniden görülmeye başlanan duruşmalarına katılmayacağız. Daha fazla kirlenmemek adına, yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı o duruşma salonlarına, artık girmeyeceğiz.

19 Ocak 2007’de Hrant Dink’in katledildiği günden bu yana Türkiye’de sistem, yargısıyla, kolluğuyla, asker ve sivil bürokrasisiyle, siyasi kurumlarıyla, bizimle adeta alay etti. Adına devlet denen suç ittifakı, adaleti arar görünürken, gün gün, celse celse, cinayeti yeniden ve yeniden işledi. Bu ittifak, cinayeti planlayan ve sonra da üzerini örten suç örgütünün ta kendisidir.

Cinayetten sonra savcılığa verdiğimiz ilk dilekçede, bugün Ergenekon üyesi olarak mahkûm edilen pek çok kişinin adını verip soruşturulmalarını istedik. Hiçbiri soruşturulmadı. Bu davanın hiçbir aşamasında etkili bir soruşturma yürütülmedi. Devletin tüm kurumlarının dahil olduğu bir cinayette kim hangi soruşturmayı etkili yürütebilirdi ki?

Şimdiye kadar defalarca mahkemelere girdik çıktık. Üzerimize gülündü, hakaret edildi, “Ya sev ya terk et” denildi. Ama en büyük alayı mahkeme, “Cinayette örgüt yoktur” diyerek etti. Son olarak Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını bozan hükmü, sinsice hazırlanmış yeni bir oyunla, var olduğunu tespit ettiği örgütü birkaç milliyetçi gençle sınırlayarak bizlerle bir kez daha alay etti. Yetmezmiş gibi, Yargıtay’ın bu kararı sanki olumlu bir adımmış gibi yansıtılarak kamuoyu bir kez daha yanıltıldı. Bu Yargıtay, Hrant Dink’i sağlığında, türlü hukuksuzluklarla Türklüğe hakaretten mahkum eden Yargıtay’ın ta kendisiydi.

Bu davada, devletin cinayet mekanizmalarının ve suç ittifakının ortaya çıkarılması konusunda gereken tek şey siyasi iradeydi. Siyasi iktidar, kamuoyu önündeki türlü sözlerine ve vaatlerine karşın, bu iradeyi göstermekten ısrarla kaçındı. İrade göstermek bir yana, cinayette rol alan veya katilleri yücelten devlet görevlilerini terfi ettirdi, emniyet müdürü, müsteşar, vali, ombudsman olarak atadı; bazılarını da kendi bünyesine katarak, milletvekili, bakan yaptı.

Muhalefet partileri ise, kah 301. maddeye ilişkin tutumlarıyla, kah ülkedeki milliyetçi-ulusalcı dalgalanmaları körüklemeleriyle, kâh tetikçileri yetiştirdikleri ocaklarıyla, zaten cinayet ikliminin baş aktörleriydi.

İktidar, kendi döneminde işlenen bu cinayeti “namus” meselesi haline getirmek yerine koz olarak kullanmayı, silah sadece kendilerine doğrultulunca suçluları yargılamayı, Cumhuriyet tarihi boyunca yüksek sesle insan hakları mücadelesi vermiş tek Ermeni’nin öldürülmesini yok sayıp “Bizim zamanımızda faili meçhul cinayet olmamıştır” diye böbürlenmeyi seçti. Cinayetin hemen ardından “Bu kurşun Türkiye’ye sıkılmıştır!” demek, ama sonra bu icraatı göstermek, onursuzluktur. Doğrudur! Bu cinayet faili meçhul değildir: Fail, muhalefeti ve iktidarı, askeri, polisi, istihbaratı ve yargısıyla, devlettir.

Biz artık bu müsamerede yokuz. “Bu mahkemenin kararı şundan iyiymiş”lerden, “bu savcı şunda daha doğru demiş”lerden, “bu yapmak istiyormuş da yapamıyormuş”lardan, “şu yapabilirmiş de yapmıyormuş”lardan, “şu aslında iyiymiş de çevresi kötüymüş”lerden sıkıldık.

Ne bekliyorduk ki. Bir tek bizim mi başımıza gelmişti? Daha önce ne olmuştu ki şimdi ne olacaktı. Ama olsundu. Belki bu kez farklı olurdu. Belki önceki davalara, belki sonraki cinayetlere de bir faydası olurdu. Bir de biz deneyelim dedik. Denedik, olmadı. Acıda akraba olduklarımızın yanındaki yerimizi çoktan aldık. Türklüğe hakarete girmesin diye Türk adaleti demekten özenle kaçındığımız bu şey, adı her neyse, biz artık yokuz. Önünde ya da arkasında devlet olan herhangi bir şeyden, bir beklentimiz yok.

Hrant Dink, en yüksek yargı makamı olarak halkların vicdanını görürdü. Bütün bu yaşananlar içinde bizlere gelecek adına hâlâ umut veren tek şey, halkın çok geniş bir kesiminin bu cinayeti vicdanlarında mahkûm etmesi; ona yüreklerinde yer açması oldu.

Bu dava sadece ailemizin değil, Türkiye’de demokrasiye inanan, ayrımcılığı ortadan kaldırmak isteyen, devletin şeffaflaşmasını arzu eden, yüzleşmeden ve barıştan yana herkesin davasıdır. İşte bu insanlar adına avukatlarımız davayı şeklen takip etmeyi, sahipsiz bırakmamayı sürdürecekler.

Bizler olduğumuz ve olmamız gereken yerde olacağız. Öyle ya da böyle, devlet eliyle, sopasıyla, copuyla, bombasıyla öldürülenlerin yakınlarının yanında. Daha iyisinin değil, iyinin kavgasında. Salonlarda değil, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda… İnsanına, vicdanına inandığımız bu toplumun içinde, onlarla birlikte, bu vicdanı temsil eden gerçek adaletin tecellisi için mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.

/agos

Tunceli’ye 78 yıl sonra sürpriz

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklayacağı demokratikleşme paketi dünkü MKYK’da görüşülemediği için son nokta konulamadı. Ancak alınan bilgilere göre, paket büyük oranda netleşti. Tunceli için ise sürpriz bir karar alındı. Paketle Tunceli’nin adı 78 yıl sonra yeniden ‘Dersim’ oluyor. Yerel yönetimlere malî ve idari açıdan nispi özerklik imkânı sağlayan Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhler de kaldırılıyor.

TOPLANTI ERTELENDİ

Zaman’ın haberine göre; Demokratikleşme paketi yine tamamlanamadı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün akşam Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısının ardından, paket üzerinde çalışan ekiple ayrı bir toplantı yaparak çalışmaya nokta koyacaktı. Fakat AK Parti Genel Merkezi’nden verilen bilgilere göre, Erdoğan’ın akşam bir düğüne katılması, komisyondaki bazı isimlerin de özel programları nedeniyle toplantı ertelendi. Önce pazartesi günkü Bakanlar Kurulu sonrası yapılması düşünüldü ancak vakit baskısı olmaması için salı günü saat 13.00’te karar kılındı. Toplantının ucu açık olacak ve enine boyuna tartışılacak.

PAKETE 28 ŞUBAT DA DAHİL EDİLDİ

Paketin içeriğinin büyük oranda netleştiği belirtiliyor. 28 Şubat’taki yargılamaların da pakete dahil edildiği öğrenildi. Bu kapsamda İBDA-C lideri Salih Mirzabeyoğlu ile Malatya davası sanıklarına yeniden yargılama yolu açılıyor. Erdoğan, geçen ay Ülke TV canlı yayınında, “28 Şubat sürecinde hakları gasp edilenlere hak iadesi için çalışmalar yapılıyor. Gerek Salih Mirzabeyoğlu ve gerekse Malatya konularıyla ilgili, Adalet Bakanlığı gerekli çalışmaları yapıyor. Cezaevlerine heyetler de gönderildi, durumları yerinde tespit edildi. Hakikaten iade-i itibar noktasında veya eğer hakların gaspı varsa bunların iadesi noktasında yeniden bir iade-i muhakeme başlatılabilirse bunun önünün açılması için de gerekli çalışmayı yapacaklar. Temenni ederim ki kısa sürede neticelenir, ona göre adımlar atılır.” demişti.

TUNCELİ DERSİM OLUYOR

Pakette üzerinde mutabakat sağlanan diğer düzenlemelerin bazıları şunlar: “Tunceli ilinin adı eskiden olduğu gibi Dersim olarak değişecek. Dersim adı 1935 tarihinde ‘Tunceli’ olarak değiştirilmişti. Kamu hizmetlerinden Kürtçe yararlanılabilecek. Kamuda başörtüsü serbest olacak. Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhler kaldırılacak. Toplantı ve Gösteri Yürüyüş Kanunu’nda değişiklik yapılacak. Ruhban Okulu’nun da yeniden açılması gündemde.”

Bu arada paketin tamamlanmasının uzamasına, Başbakan’ın bazı maddelere itiraz etmesinin neden olduğu öğrenildi. Bu maddelerinse anadilde eğitim, cemevlerine statü tanınması, Alevi dedelerine maaş verilmesi ile daraltılmış bölge seçim sistemi olduğu belirtildi. Erdoğan’ın anadilde eğitime kesin olarak karşı çıktığı, cemevlerine yasal statü verilmesine de ciddi çekinceler koyduğu bildirildi.

ÖCALAN’A GÖNDERİLEN METİN YOK

Daraltılmış bölge sistemininse seçim sonuçlarını nasıl etkileyeceği üzerinde tereddütlerinin bulunduğu ifade edildi. Fakat kesin olarak belirtilen bir husus var ki o da bu paketin son olmayacağı. Buraya yetiştirilemeyen ya da sürecin sonraki aşamalarında ihtiyaç teşkil edecek başlıklar için yeni paketler hazırlanacak. Başbakan’ın, toplantıda, paketin MİT aracılığıyla Öcalan’a gönderildiği iddiasını da yalanladığı öğrenildi. Başbakan’ın, “Öcalan’a gönderilen bir metin yok.” dediği aktarıldı.

Zaman

Cemevi-Cami Projesi Hakkında Zorunlu açıklama

Ankara’da Fettullah Gülen-İzzetin Doğan öncülüğünde yapılan Cemevi-Cami projesi Alevi toplumunda büyük bir rahatsızlık yaratmış ve büyük bir tepkiye yol açmıştır. Bu projeyi gerçekleştirenler buna karşı yapılan gösterilerde polisin saldırısı sonucu birçok insanımızın yaralanmasına ve zarar görmesine sessiz kalarak ortak olmuşlardır.

Özellikle Madımak katliamından sonra devlete bağlı olan ve örtülü ödenekten para alan bazı Alevi Dedelerinin varlığını biliyoruz.Sorun devletten aldıkları paradan ziyade duruşları ve bizleri vareden değerlerimize sahip çıkmamalarıdır. Onların ocakları tarafından devlet güdümünde olan Cemevleri ve Alevi Dernekleri açılmaya başlanmıştı. Son olarak Pertek’teki Cemevide “Cem Kültür Evi” olarak adlandırılmış böylece bir inanç merkezi olmaktan çıkarılmış kültür evine dönüştürülmüştür. Normalde Alevi inancında şimdiye kadar yeri olmayan, birbaşka deyişle bu tür Cemevlerine gerek duymayan Aleviler, günümüzde kent hayatının bir ihtiyacı olarak Cem Ev’i fikri ortaya çıkmış ve hızla her tarafta Cemevleri yapılmaya-açılmaya başlanmıştır. Yasal statüye sahip olmamalarına rağmen devlet ve devlete bağlı ocak ve cemaatler eliyle Cemevi yapılması açıkça bir asimilasyondur.

AKP Hükümeti tarafından Alevi açılımı adı altında Alevileri suni islama entegre etmek, Cemevlerini ve dedeleri Diyanete bağlı kurumlar haline getirerek Alevi toplumunu asimile etmeyi hedefleyen çalışmalar yürütüldü. Bu görev ise başta İzzettin Doğan’ın öncülük ettiği Cem Vakfı ve bazı Alevi Dergah ve Ocaklarına verildi. Bunların asıl görevi Alevileri özünden uzaklaştırarak devlete bağlı hale getirmek ve onları Türk İslam sentezine uygun olarak Suni Hanefi mezhebi içinde asimile ederek eritmektir. Hiçbir Alevi yurttaşın Cami ile bir sorunu yoktur.Cemevlerini bugüne kadar tanımayan kabul etmeyen AKP hükümeti  ve  tüm yönetimler Cemevini caminin kenarına yaparak Alevi inancının farklılığını gölgelemek amacıda gütmektedir.

Kurmeş Derneği yönetimi, üyeleri ve köylüler olarak Cemevi-Cami projesinin Alevilere bir getirisinin olmadığını olmayacağını bu projelerin doğru olmadığını ve bunlara karşı gelişen protestoların görülerek inancımıza müdahelelerin derhal durdurulması ve son bulmasını arzu etmekteyiz. Alevilerin en doğal hakkı olan protestolara şiddetli müdahaleleri faşizan bir tutum olarak değerlendiriyor şiddetle kınıyoruz.

Ayrıca Kurmeş Derneği  olarak, İzzetin Doğan ve onun bağlı olduğu ocak olan Cem Vakfı tarafından yürütülen projeye ortak olmamak ve buna karşı durmak için bu projede yer alan kişilerle aramıza mesafe koymamız gerekmektedir. Cem Vakfı’na bağlı olarak çalışıp bu projede yer alan ve köyümüzde dedelik yapan Hüseyin Güler Dede ilede ilişkilerimizi gözden geçirmek bir zorunluluk halini almıştır. Daha önceleri bu durum kendisine sözlü olarak defalarca bildirilmesine, Cem Vakfıyla ilişkilerini gözden geçirmesi bizi temsil etmeyen bu kurumdan bizzat ayrılması gerektiği söylenmesine rağmen bugüne kadar davranışında herhangi bir değişiklik olmamıştır. Hüseyin Güler Dede’nin Cem Vakfı ile ilişkilerini gözden geçirip tavrını belirleyinceye kadar, ilişkilerimizde mesafe koyma zorunluluğu doğmuştur. Bütün köylülerimizin ve dostlarımızın ortak talebi olan bu açıklamayı yapmayı bir zorunluluk olarak görmekteyiz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Kurmeş Dernegi

Laz Kimliği Üzerine

“Laz ” kime denir? Neden bütün Karadenizlilere “Laz” denir? Laz kimdir?, Lazların feodal, ekonomik yapıları; asimilasyon süreçleri, kültür/kimlik mücadelesi…

Laz halkı ve ilişkili “kimlik” meseleleri üzerine yazmak olaya dahil olan tarihi ve kültürel bazı gerçekler sebebiyle biraz zahmetli olabiliyor.Çünkü “Laz kimliği” derseniz eğer, birden fazla topluluk ve onların bu meseleye dair algıları, Lazların kendi bakış açıları ve “dışarıdaki” toplumların yaklaşımlarıyla olay katmanlı/çok yönlü, subjektif ile objektif olanın birbirine girdiği bir bulamaç halini alıyor, epeyce griftleşiyor.
Bu bizim yazıyı açış konuşmamız olsun.

“Laz ” kime denir?

Birden fazla, ayrı topluluğa “Laz” denir, deniyor. Şüphesiz, soruyu “‘Laz’ kime denir?” değil de “Laz kimdir?” diye sorsaydık -ki sonraki bölüm başlıklarından birinde onu da soracağız- yanıt tek ve belli bir topluma net bir işaretleme yapar şekilde olacaktı. Ancak biz şimdi kimlere “Laz” denildiğine ve kimlerin kendilerine “Laz” dediğine bir göz atalım.
“Laz” ortalama bir Türkiyeli için, en iyi ihtimalle Sinop’tan başlayarak -ki bunu Zonguldak’tan başlatanlar da vardır- Gürcistan sınırına kadar olan Karadeniz kıyı şeridindeki herkesi kapsayan bir addır, bu birinci “tanım”.
İki, Gümüşhane’nin kuzeybatısı “Laz”dır. Üç, Posof halkı, komşu halklara göre “Laz”dır. Dört, bütün Pontos Elenleri/Rumları, diğer Yunan/Elen/Rum milletine göre “Laz”dır. Beş, İspirliler ve Erzurum’un kuzeyinde dağınık bir şekilde yaşayan Hemşinliler, diğer Erzurumlulara göre “Laz”. Altı, Gürcistan’ın batısındaki Megreller “Laz”dır, hatta Acaristan-Guria insanları da öyle, o zaman yedi. Van’ın Pontos Rumcası anadilli Dönerdere köyü sakinleri “Laz”dır, sekiz. Dokuz, İran’da Hazar denizi kıyısında balıkçılık ve ev yapımı alkol kaçakçılığı yaparak geçinen ve haklarında hemen hemen hiçbir bilgiye sahip olmadığımız küçük bir topluluk da “Laz”.
Gördüğünüz gibi “Laz kimliği” oldukça geniş bir topluluklar bütününe işaret edebiliyor. Ancak, Megreller ve Acara-Guria halkı dışındaki tüm toplumlar, algılardaki Karadenizli eşittir Laz formülüyle rahatça açıklanabilir.

Neden bütün Karadenizlilere “Laz” denir?

Sinop’tan itibaren Karadeniz bölgesinde Türk, Gürcü, Laz, Hemşinli, Poşa (Kafkas Çingenesi), Çerkes, Balkan göçmenleri, Kürt, Romeyika/Pontos Rumcası anadilli toplum -kendilerine “Rum” demedikleri için biz de “Rum” diyemeyiz- gibi çeşitli halklar yaşıyor.
Olay sadece Doğu Karadeniz’e indirgense bile karşımıza Türkçe dışında beş tane dil çıkıyor: Lazca, Gürcüce, Hemşince, Romeyika ve Lomavren (Poşaca yani Çingene Ermenicesi).
Ayrıca, bu coğrafya çoğunlukla Hanefi-Sünni nüfustan mürekkep olsa da, burada Aleviler de yaşıyor, Sinop’ta 11, Samsun’da 39, Ordu’da 32, Giresun’da 11, Gümüşhane’de 44, Bayburt’ta dokuz, Trabzon’da da muhtemelen bir Alevi köyü mevcut.
Çepniler Sünniliğe asimile edilmeselerdi bu sayı çok daha fazla olacaktı. “Lazlık” ve “Alevilik” birbirleriyle tamamen temassız iki benlik olsa da -bir Laz dinsiz ya da din değiştirmiş değilse ya Hanefi-Sünni’dir ya da Ortodoks- bu çok az bilinen Karadenizli Alevilere de dışarıda “Laz’ın Alevisi”, “hem Laz, hem Alevi” denilmekte. Halbuki bu insanlar ya Çepni’dir, ya diğer Oğuz boylarından ya da Kürt/Zaza.
Peki Türkü, Hemşinlisi, Gürcüsü ile Sünnisi, Alevisi, Hıristiyanıyla neden bütün Karadenizlilere “Laz” denir? Bunu sadece “cehalet” ya da “kolaycılık”la açıklayabilir miyiz?
Eğer bu şekilde meseleyi açıklamamız yeterli olabilseydi, neden “Gürcü”, “Rum”, “Ermeni” ya da başka bir şey değil de “Laz” denildiğini nasıl açıklayacaktık?
Orta ve Doğu Karadeniz halklarına topluca “Laz” denilmesinin sebebi tarihi bir durum. Bazı tarihsel gerçeklerden besleniyor, böyle olmasaydı zaten küçük bir topluluğun koskoca bir bölgeye nasıl olup da adını verdiğini açıklayamazdık.
Laz halkı yörenin yaşayan ve bilinen en eski halkı, burada dört bin yıllık bir geçmişle tarihlendirilen bir süreçten bahsediyoruz (1). Üstelik bu insanlar “denizci ve savaşçı bir kavim” olarak hep oradalar. “Laz” adının bölge halklarının topluca adı olarak kalması ise Roma’dan yadigar, hatta “Laz” adının bizzat kendisi bir Roma mirası!
Ancak, kendine “K’olxi” (K’olkhi) (“Colchis”e adını veren halk) ya da “Zan”, “Ç’ani” (Tçani) benzeri isimler veren halkta ilk ad karmaşasını yaratan MÖ 7. yüzyılda bölgeye gelen Elen kolonileri oldu, aynı halktan olan insanlara onların yaşadıkları bölgelere, mesleklerine ya da kendi öznel yargılarına göre bir yığın isim verdiler (Makron, Mossynek, Khaliby, Dril…).
Daha sonra milada doğru ve milattan sonra K’olxi/Ç’ani ülkesini fetheden Romalılar, yöre halkına “Laz”, ülkelerine de Yunanların dediği şekilde Colchis ya da Tsanika değil, “Lazika” demeye başladılar.
Milattan itibaren 6. yüzyıllara kadar inceleyeceğiniz hemen hemen bütün Avrupa-Asya haritalarında Karadeniz’in güney batısını “Lazika” adıyla görürsünüz.
“Laz”ın ne demek olduğu ise tartışmalı bir mevzu ve hepsini irdelersek mesele müthiş dağılacaktır ama benim kafama yatanın “Lazikh”ten gelme bir ad olma ihtimali olduğunu da söyleyeyim (2).
Meselemizin bir diğer tarihi gerçek yanıysa, Lazların seneler evvel şu an yaşadıkları topraklardan çok daha geniş bir coğrafyaya yayılmış olmaları, bu da bütün bölge halkına hala “Laz” deniliyor olmasının önemli bir sebebi.
Lazların ataları, Yunanlar gelmeden evvel en azından Ordu ile Sohum arasındaki bölgede yerleşik olan bir kavimdi. Hatta daha eskiden kuzey sınırının daha yukarıda Tuapse’ye doğru olduğunu söyleyenler de vardır, daha sonra Çerkeslerin (Zyghoi) baskısıyla güneye, bugünkü Abhazya’nın aşağı taraflarına doğru inilmiş, bugün de geçerli olan Laz/Megrel-Çerkes sınırı oluşmuş.
Bildiğimiz “Canik” adının Yunanca “Tsanika” yani “Laz ülkesi”nden geldiğini söylemek sanırım bugünkü durumu açıklayacak önemli bir veri olacaktır. Önceleri Romalıların, bölgede Elen kültürüyle yaşayan “yukarı” kültürle, bölgenin yerli ve Kafkasyalı “geri” halkını ayrıştırmak için kullandığı “Laz” adı, Lazlar Yunanlar karşısında Atina’ya (Pazar) kadar eriyip, asimile olsalar da günümüze kalacaktır.
Yani Pazar’a kadar olan bölgede önce Yunanlaşan, sonra da Türkleşen bir Laz toplumu söz konusudur. Fakat, bu şu demek asla değil; “orası gerçekten de bütünüyle Lazdır”.
Hayır, bölgeye zaman içinde çok yoğun Yunan, Gürcü, Ermeni, Türk göçleri yaşandı, nüfus yapısı değişti ama halka verilen isim değişmedi. Ancak, şunu hususiyetle belirtelim, bugün temellerinde, Karadenizlileşmiş Elen kültürüyle harmanlanmış ve üstüne gelen halkların -Gürcü, Ermeni,Türk- birikimlerini koyup, ortaklaştıkları “Laz kültürü” yalnızca Trabzon’dan, Artvin’in sahil kesimine, oradan da Gürcülerin Şavşat içlerinde ilerleyebildikleri bölgeye dek yaşamaktadır.
Bunun birincil göstergesi kullanılan Türkçe aksandır, bu aksan bariz şekilde Lazların Türkçe konuşmasına göre şekillenmiştir, Çayeli’den Vakfıkebir’e Rumcanın, Hemşinlilerin Türkçesinde de Ermenicenin etkisi belirgin olsa da temeldeki dil ekseni Lazcanın dokunuşlarıdır.
Gürcülerle Lazların Türkçesi ise bu iki halkın anadilleri birbiriyle akraba olduğu için zaten benzeşmektedir. Garip bir örnek olacaksa da söyleyelim, bu şivenin temeli Lazların konuştuğu Türkçe olduğu için pek çok Karadenizli şarkıcı eserlerinde kendi özgün şivelerindense Laz aksanını kullanmayı tercih etmektedirler (3).
Giresun’da da insanların kendilerine “Laz” (4) demesi çok yaygın bir gerçekse de buranın şivesinin Doğu Karadeniz şivesiyle bir ilgisi yok (5), ancak Giresunlular da halk oyunlarının horon (6) olması, kemençeyi -hem de en usta şekilde- kullanmaları sebebiyle Doğu Karadeniz kültür halkası içinde yer alırlar.
Bu üç-dört il dışındaki Karadeniz illerininse Doğu Karadeniz/”Laz” kültürü ile, coğrafi koşullar ve yakınlıkla açıklanabilecek bazı benzerlikler dışında, eğer Gümüşhane’nin kuzeybatısını (7) bir kenara koyup da söylersek neredeyse hiçbir bağı yoktur (8).
Doğu Karadeniz kültür alanı dediğimiz bu bölgede bugün Lazların ve Lazcanın yaşamadığı yerler de sanırım bir çıkarsamayla söylersek, Laz halkının atalarının dil ve kültürleriyle daha geç dönemlere dek yaşayabilip, direnebildikleri yerler olmalı.

Laz kimdir?

Lazlar, bütün diğer “yöresel kimlik” adlandırmaları ve “unvan”ları geçip söylersek, Kafkasya orijinli, kendilerine özgü bir dilleri olan (Lazca/Lazuri) bir halktır.
Bu halk Türkiye’de Doğu Karadeniz’de Atina’dan (Pazar) başlamak üzere, Art’aşeni (Ardeşen), Çamlıhemşin’in kuzeyi (Vija/Vijadibi), Vitze (Fındıklı), Arkabi (Arhavi), Xop’a (Hopa) ve Borçka’nın bir kısmında yoğun bir nüfusla yaşıyor, bu coğrafyaya da biz “Lazistan” diyoruz (9).
Lazlar bu ilçeler dışında Marmara ve Batı Karadeniz’de de çok sayıda köy ve mahallede yerleşik durumdalar, bunlar da Osmanlı-Rus Harbi’nden (1877-78) sonra Batum, Hopa, Borçka, Arhavi ve çevresinden sürgün gelmiş Lazların torunları (10).

Laz kimliğinin başat belirleyeni dildir

İkizdere’deki dört köyde ve Tokat, Samsun gibi diğer Lazlara çok uzak kalmış Laz köyleri dışında bütün Laz toplulukların günlük yaşamda kullandıkları anadilleri Lazcadır.
Laz halkının kimliğinin başat belirleyeni dildir, zira diğer özellikleri -din, müzik, yemekler, halk oyunları diğer kültürel durumlar- hemen hepsi yöredeki diğer halklarla büyük benzerlikler gösterir, önemli oranda müşterekleşmiştir.
Kendi içinde Doğu (Batum, Hopa, Arhavi, Fındıklı, diaspora, Borçka -ki kimilerine göre Borçka Lazcası başlı başına bir lehçedir) ve Batı (Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin) Lazcası olmak üzere iki lehçeye ayrılan ve yerli Kafkas dillerinden biri olan Lazca (11) dünyadaki “yok olma tehdidi altında” olan dillerden de biridir (12).
Yani Lazca eğer ölürse Lazları onları yeryüzünün bir rengi yapan hemen hemen hiçbir şey kalmamış olacak (13).

Lazlar ve din

Türkiye Lazlarının hepsinin geleneksel olarak Hanefi-Sünni Müslüman olduklarını söylemiştik. Onların Hanefi olması, aynı zamanda Türkler etkisiyle Müslüman olduklarının da bir göstergesi (14) ve Lazların oldukça geç bir dönemde, on yedinci yüzyıl içinde Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçtiklerini ve bu sürecin de on dokuzuncu yüzyılın ortalarına dek -Arhavi’de olduğu söylenen- birkaç Ortodoks “direnç noktası”nda devam ettiğini söyleyelim (15).
Genel olarak bakıldığında Lazların dindar bir topluluk olduğu, özellikle çevre toplumlarla kıyaslandığında -Andrews ve Ildiko Beller-Hann aksini iddia etseler de -ki ikincisi kendi metinleriyle de yer yer çelişmiştir- söylenemez.
Lazlarla bütün Karadeniz aynı görüldüğü için Lazlar da dindar, muhafazakar hatta yobaz diye bilinse de, gidin görün Lazistan’ı, şeyh, şıh, evliya, türbe, tarikat, tekke var mı (16)?
Bu hususta Lazlarla komşu halklar arasında karşılıklı bir okuma yapmak gerekiyor, yöreyi bilmeyenler için söyleyelim, Pazar, Fındıklı, Arhavi, Hopa’yla, Trabzon, Of, Rize, Çayeli arasındaki dini yaşayış biçiminde derin farklar barizdir. Ildiko Beller-Hann’ın da kitabında (17) belirttiği gibi
Rizelilere göre “Ramazan, Lazistan’ın üzerinden uçup gitmektedir” yani oraya “oruç ayı hiç uğramaktadır”. Elbette ki bunun Rizelilerin dışarıdan bakıp, abartan bir gözle söylediği sözler olduğunu söyleyelim. Yoksa Lazistan’da Ramazan yaşanır, çoğunluk oruç tutar, vakit namazlarına katılım oldukça düşükse de cuma ve bayram namazlarında kalabalık bir cemaat toplanır.
Müslümanlık Lazların kimliğinin önemli bir parçasıdır, ayrıca Hanefi olmaları onları egemen ulusa ve devlete kolayca yapıştıran bir unsurdur da.
Ancak evet, Lazlar genel olarak tutucu değiller, Pazar’da ya da Hopa’da, Fındıklı’da, “Ramazan Ramazan” oturup çayınızı, sigaranızı içebilir, yemeğinizi yiyebilirsiniz fakat aynı şeyi yapmanızı “öteki Lazlar”ın yaşam alanlarında, yani Trabzon’da, Rize’de kuvvetle tavsiye etmiyorum!
Yazının bu din cüzünde şunları da ekleyelim, Ardeşen ve Çamlıhemşin -ki Ardeşen’inki 12 Eylül sonrası baş döndürücü bir değişimdir- Laz toplumu içinde muhafazakarlıklarıyla öne çıkan adalardır. Fakat buralar için de “tutucudur/ başka yaşam tarzlarına saygısızdır” diye pek diyemeyiz.
Son olarak Lazlarda, ’90’ların başından itibaren ve özellikle de ANAP’taki [Anavatan Partisi] Mesut Yılmaz süreci ve sonrasındaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı dönemiyle birlikte siyasal anlamda hızlı bir muhafazakarlığa / muhafazakarlara kaymanın gerçekleştiğini ve de muhafazakarlığın diaspora Lazlarının bir kısmında daha hissedilir düzeylerde yaşandığını da unutmadan belirtelim.
Gürcistan’daki Hıristiyan Lazlar ve Megreller için de dini yaşayış tarzının Müslüman Lazlarınkine benzediği söylenebilir.

Türklük / Türk milliyetçiliği

Çoğuna göre Lazlar Türk’ten çok Türk milliyetçisidirler ve bu yine Karadeniz algısıyla paralel yürüyen peşinci algının bir getirisi. Şurası net, evet Lazların çoğunun bir “üst kimlik” olarak Türklükle hiçbir sorunları yok. Ancak bu Lazların Lazlıklarını unutup, tümüyle Türk olduklarını düşündükleri veya kendilerine bir Orta Asya miti yakıştırdıkları anlamına da gelmiyor (18).
Lazlarınki Türklüğü Müslümanlığın eş anlamlısı olarak görmekten ibaret olan bir algı, ki bu biçim bir okuyuş onlara özgü bir durum da değildir, hatta Türk=Müslüman oldukça “evrensel” bir kodlama.
Yani daha çok yaşlı Lazlara “sen Türk değilsin, Lazsın!” derseniz, “Lazi nasi Turki olmayur, Allayise (Allah aşkına) Laz Musliman değil midur!” cevabını alabilirsiniz. Orta ve genç yaşlıların çoğundaysa durum biraz daha netleşmektedir, yani Lazlık, evet etnik kimlik ama Türklük de ülke kimliği, yani bir nevi “anayasal kimlik” diyebiliriz. Lazların çoğu “Laz mısın, Türk müsün?” sorusuna “hem Laz, hem Türk” diye cevap verir, sadece “Lazım” diyenler de daha az da olsa vardır, fakat bunların oranı sanırım “Laz değilim, Türk oğlu Türküm” diyen Lazlardan çok daha fazladır (19).
Türk milliyetçi hareketi (ülkücülük) Lazlar içinde ’80 öncesine göre çok güçlü olsa da halen oldukça zayıftır. Ancak Mİlliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Arhavi ve Hopa’da tabanının biraz daha güçlü olduğunu -yüzde7 ile 15 arasında bir oy- ve Hopa’da ve zaman zaman da Ardeşen’de -hatta yakın dönemde kısa bir süre Pazar’da da- belli bir sokak gücü edinebildiğini söyleyelim.
Özetle MHP bütün Laz ilçelerinde örgütlü olsa da, Lazistan’daki hayata pek etki edebilen bir yapı değil, daha çok kendi kabuğunda, hatta kimi zaman -bilhassa sokakta hareketlenmeye çalıştığı dönemlerde- “baskı altında” siyasetini sürdüren bir parti.
Yalnız, Sakarya Lazları da bildiğim kadarıyla, Sakarya’da Çerkeslerle birlikte MHP’nin tabanının önemli bir paydasını oluşturmaktalar, bunu da yanılma ihtimali pahasına ekledik.

Komşu halklarla ilişkiler

Laz halkının Lazistan’daki komşuları Türkler, Hemşinliler ve Gürcülerdir. Bu üç esas topluluk dışında çok az sayıda Poşa ve Kürt de bölgede yaşamını sürdürüyor.
Fakat diaspora Lazlarına baktığımız vakit, yaşadıkları bölgelerin kozmopolit muhaceret yerleşim alanları olması sebebiyle çok daha karmaşık bir tabloyla karşılaşırız.
Lazlar oralarda yerli Türk ve yine yerli çeşitli Türki alt gruplar, Çerkes, Abhaz, Gürcü, Boşnak, Arnavut, Pomak, Yunanistan-Bulgaristan-Yugoslavya-Romanya göçmeni Türkler, Kürtler, Dağıstanlılar, Çingeneler gibi çok sayıda halkla yan yana ya da iç içeler.
İlişkide olunan bu kadar çok halka karşın Lazların komşuları deyince ilk akla her zaman Hemşinliler gelir, çünkü iki toplum arasında çok derin özel bağlar söz konusu. İki halkın ilişkileri üzerine dünyanın başka yerlerinde yapılmış az da olsa sosyal psikolojik tartışma da söz konusu.
Lazlar ve Hemşinliler Lazistan’da Arhavi hariç her ilçede iç içe ve yan yana yaşıyorlar, köylerin kimisi komşu, kimisi ise karmadır. Bin üç yüz yıllık ortak yaşam pratikleri Lazlar ve Hemşinliler arasında pek çok ortak kültürel, psikolojik, sosyolojik özellik ortaya çıkarsa da iki halk arasında bazı geleneksel sorunlar da söz konusu.
İki halkın birbirlerine karşı çoğunlukla söylemde de kalsa ön yargı ve aşağılamaları ne yazık ki vardır. Farz-ı misal ortalama bir Hemşinli için Laz “Megrelden dönme” -Hıristiyan geçmişe vurgu- iken, Hemşinliler de Lazlar için “Ermeniden dönme”dir -yine aynı temelde bir aşağılama çabası-.
Burada şunu da belirtelim ki Lazlar için “Megrelden dönme” bir küfür olarak algılanmamakta, zaten Lazların kendileri de köklerini açıklarken “biz Megrelden dönmeyiz”, “Megrelce ve Lazca birdir” demekteler; bunun anlamı şudur; “biz eskiden Hıristiyan Lazdık, şimdiyse Müslüman Lazız” (20).
Hemşinliler içinse Ermeni ithamları son derece rahatsız edicidir, şaşırtıcı olmasa gerek.
Hemşinliler genel olarak Lazları kaba saba, kan güdücü, cahil, dinsiz gibi standart etiketlerle yaftalarken, Lazlar da çoğunlukla tamamen aynı -“kan gütme” hariç- anlamsız saiklerle karşı tarafa hakaret etmektedir.
Hemşinlilerin “Lazdan evliya koyma avluya” sözü kendi çapında bir nama sahipken, Lazların da Hemşinlilere yönelik kullandığı “tiuça” (kara baş) sözü -hem Lazlar gibi çoğunlukla sarışın ya da kumral değil, genellikle daha kapalı renklerde saçlı olmaları; hem de “papaz”, “köpek” gibi anlamlarda- Hemşinlileri en çok kızdıran söylemdir.
Laz da Hemşinli de kendi toplumunu Karadeniz’in en aydın, en ilerici, “Batı kültürüne yakın”, demokrat toplumu olarak görür ve karşı tarafı geri kafalı olmakla aşağılar. Halbuki Lazlar da Hemşinliler de yöreyle kıyas kaldırmayacak seviyede açık toplumlardır, ama bundan da bir rekabet doğuyor anlaşılan.
Yaşanan bu ötekileştirme söyleminde ve geleneksel rekabette iki toplumda da o halka ait olmaktan duyulan onurun etkisi son derece görünür düzeylerdedir. Bu “biz olma şerefi”ni berkitmek için de dünyanın her yerinde olduğu gibi bir öteki gerekmektedir.
Ancak her şey o kadar basit değil. Buradaki problemlerde iki toplumun üretim süreçlerindeki rolleri ve üretim biçimlerinin de önemli bir rolü var.
Lazlar dağlara kadar yayılmış olsalar da esas olarak bir kıyı halkıdır ve ülkeleri sahil boyunca uzanır. Hemşinlilerse daha pastoral yaşayan, dağlı, çoban bir halktır.
Dünyanın her yerinde kıyı ve dağ toplumları arasında benzer söylemlerle benzer sorunlar yaşanıyor. Örneğin Çayeli’nde de yine kıyı halkı olan Horumlar (Horum/Xorum’u açıklayacağız), yukarıların halkı olan Hemşinliler arasında benzer bir yafta yapıştırma ve birbirinden geleneksel olarak hazzetmeme gerçekliği var.
Hatta oradaki Horum-Hemşinli ilişkisi problemlerinin, Laz-Hemşinli ilişkilerine kıyasla daha sıkıntılı olduğunu da ayrıntıya girmeden söyleyelim.
Derin bir “oh” çekerek belirtelim ki Lazlarla Hemşinlilerin arasındaki problemler genelde söylemde kalmakta ve iki halk dostça ilişkilerini sürdürebilmektedir. Hopa’da daha müzmin bazı sorunlar varsa da (21), Lazlarla Hemşinliler için “fiiliyatta da kardeş olan” iki halk diyebiliriz.
Ayrıca son elli yılda Laz-Hemşinli evliliklerinde de muazzam bir artış gerçekleşmiş, hatta bu konuda evvelden beri son derece katı tutum alan Lazların, Hemşinlilere ”kız verme” oranları da, onlardan ”kız alma”ya göre daha seyrek görülse de yükselmiştir (22).
Lazların bir diğer önemli komşuları olan Türklerle ilişkilerinin Hemşinlilere göre daha bir mesafeli olduğunu baştan söyleyelim. Pazar’ın batı sınırında, yani Melyat’ın batısında Kemer burnundan itibaren başlayan Türk nüfusu (23), yöredeki Lazlar ve Hemşinlilerce “Horum/Xorumi” (Khorumi) diye anılır ve bu adlandırma Trabzon Vakfıkebir-Beşikdüzü-Şalpazarı’na dek yaşayan Türkçe anadilli nüfus için geçerlidir.
“Horum”, her iki halkın lügatinde de “Karadenizli Rum” anlamındadır, ancak Rize’de Rumca bilen tek bir kişi bile yoktur, Trabzon’da ise bazı ilçelerde güneye doğru 50-60 köyde Rumca (Romeyika) konuşulmaya devam ediyor.
Durum bu şekilde olmasına karşın, Şalpazarlı Çepnilerin de kendileri dışındaki -yaşadıkları coğrafyanın doğusundaki- Trabzonlulara “Ahriyan” (“dönme”. Bulgarlar da Pomakları aynı isimle anar, fakat etimoloji çok muğlak) diye anmaları da birbirleriyle temasları olmayan halkların “Rumluk” için hemen hemen aynı sınırlara işaret ettiklerini gösteriyor.
Yörede “folklorik fikirler” böyle olmakla birlikte, elbette ki Trabzon ve Rize’de Laz, Hemşinli, Gürcü ya da Çepni olmayan Türkçe anadilliler ve az sayıdaki Rumca anadilli insan bu “Rumluk” göndermelerine şiddetle karşılar, “Horum” adını da -belki meselenin muhataplarından Çayelililer “Horum” adını kullanıyor olabilirler, emin değilim- kabul etmiyorlar.
Kendilerini yalnızca Türk olarak görüyorlar ve yöresel bir unvan olarak da “Laz” adını sahipleniyorlar. Fakat Trabzon’da o kadar yüksek oranda değil ama, Rize ve Artvin’de “orijinal Laz”ın kim olduğunun da bir konsensus halinde bilindiğini de ekleyelim.
Kaldı ki Rize’nin batısında kalan Türkçe anadilli toplumla Trabzon halkı arasında, kültür kemençesi, horon türleri ve figürleri, keşanı, şivesiyle (24) hemen hemen aynı olmasına karşın bir “biz” duygusu filan da yoktur.
Ayrıca Lazların, Hemşinlilerin ve Çepnilerin “Rum” dedikleri bu insanlara, Bayburtlular ve Gümüşhaneliler de “Laz” demektedir.
Karadeniz’e “Lazların denizi” diyen Bayburtlular ise bütün Doğu Karadeniz halkları tarafından “Halt” adıyla anılmaktadır ve bu adın, yöre halkı elbette farkında olmasa da, Urartularla doğrudan çok açık bir bağı var.
Yöredeki Türk toplumla ilgili zaruri bazı açıklamalar yaptıktan sonra, “Rizeliler” diye anacağımız ve daha çok böyle anılan halkla Lazların ilişkisine geçebiliriz.
Bu ilişkinin mesafeli bir ilişki olduğunu söylemiştik. Bu mesafeli durum Lazlar ve Rizelilerin benzemez yönlerinden kaynaklanıyor.
Bir kere Lazların anadilini koruyan farklı bir toplum olması uyuşmazlıklardaki birinci duraktır.
Sonra merkezi olanakları elinde bulunduran Rizelilerle, “eğitim/kültür anlamında ileri” Lazlar arasında hayatın her alanında bir rekabet güdüsü eskiden beri vardır.
Üçüncü olarak dini yaşayış tarzında farklılıklar da öne çıkıyor, Rizeliler genellikle muhafazakarken, Lazlar onlara göre dini çok daha dışarıdaki hayata değdirmeden yaşayan bir toplum.
Dördüncü sebepse, iki toplumdaki siyasal yönelim farklılıkları, Rizeliler geleneksel olarak yoğunlukla sağdayken, Lazlar soldadır -ya da soldaydı-, 12 Eylül öncesinde sağcıların Melyat’tan doğusuna, solcuların da Melyat’tan batısına rahatça seyahat edememeleri de aradaki soğukluğu güçlendiren etkenlerden oldu.
“Rizeliyim” demeyen ya da demeye pek hevesli olmayan, ezelden beri Rizeliler tarafından ayrımcılığa tabi tutulduklarını düşündükleri için Pazar’dan Hopa’ya ayrı bir ilin fantazisini bilincinde besleyen ortalama Lazlar için Rizeliler, “bağnaz”, “kültürsüz”, “saldırgan”, “çıkarcı”, “dost olunamayacak kadar güvenilmez” insanlar.
Sıradan bir Rizeli için ise Lazlar, “dinle pek arası olmayan” hatta düpedüz “dinsiz”, “komünizme meyyal”, “burnu havada” ve yine “dost olunamayacak kadar güvenilmez” insanlar.
Elbette bunların hepsi, karşılıklı ön yargı ve problemlerden beslenen toptancı ve sorunlu yargılar.
Bu sorunlar iki toplum arasında vurdulu kırdılı olaylara sebebiyet vermese de, Lazların Rizespor’u tutmakta çoğunlukla gönülsüz davranması bile mesela, aradaki psikolojik makasın önemli bir göstergesi olmalı (25).
Lazların Lazistan’daki bir diğer komşuları olan Gürcülerle ilişkilerine bakarsak, burada daha halim selim bir yaşayış pratiğini görürüz.
Zaten Lazların, Borçka, kısmen Hopa’da ve Pazar’da bir köy dışında yerli Gürcülerle bir temasları da yoktur. Komşu olunan yerlerde ise ilişkilerin dostane olduğunu söyleyebiliriz.
Ne var ki yukarıdakilere benzer karşılıklı ön yargılı sözler bu iki halk arasında da görülür, ancak bunların “takılma” tarzında olduğunu da söyleyebiliriz.
Pek çok halkla iç içe, yan yana yaşayan diaspora Lazlarına bakarsak, orada komşuluk ilişkilerinin genellikle son derece sorunsuz yürümekte olduğunu rahatlıkla yazabiliriz.
Uzak geçmişte Lazlar, Çerkeslerle birlikte Türklere karşı yıldırma, baskın, yağma hareketlerine girişmişlerse de bugün bu tip sıkıntılar hiçbir şekilde yok. Fakat oradaki Lazların, kader ortakları Gürcü, Çerkes-Abhaz milletleriyle çok daha özel ve güçlü bağlar kurduklarını da belirtelim.
Özellikle Lazlar ve Gürcüler arasında -Gürcülerin ananevi olarak katı olan “yabancıya kız vermeme” düsturlarına karşın- evliliklerin çok yüksek seviyelerde olduğu gözlemlenebilir. Burada Lazlar ve Gürcülerin birbirlerini belli belirsiz bir biçimde birbirlerine yakın halklar diye görmelerinin de elbette etkisi var.

Ekonomi

Lazların pre-kapitalist ögeler taşıyan -sen yunus yağı ver, ben de sana odun kömürü,tuz vereyim- geleneksel üretim tarzları çay ziraatinin gelişiyle yerle yeksan oldu (26).
Bugün Lazların diğer halklardan farklılaşan herhangi bir ekonomik etkinlikleri yoktur. Kapitalist sisteme bu tam entegrasyon, devletle de tam bütünleşmeyi ve teknolojiyi de Lazistan’a sokunca Laz kültürü ve dilinde aşınmalar asırlarca olmadığı kadar hızlandı ve yıkıcılaştı.

Feodalite

Lazlarda bilinen anlamda bir feodaliteye, ağalık sistemine rastlanmaz. Köylülerin çoğu az, orta ya da çok toprak sahibidir, toprağı olmayanlar da “yarıcılık” denilen sistemle ekmeklerini kazanmaya çalışırlar.
19. yüzyılın sonlarına dek Lazistan’da bir derebeylik sistemi -kaynaklarda yirmiye yakın derebeylik sayılır- mevcuttu, bu ağalar genellikle -Megrelya’daki prensler kadar olmasa da- zalimlikleriyle anılırlar.
Eski ağa soyu olan sülalelerin çoğunun aslen Laz olmaması ise -Lazistan’da Lazlaşmış kabileler vardır ve hemen hepsi, daha çok da soy adları sayesinde bilinirler- çarpıcı ve ilginç bir durumdur.
Lazistan’da feodalite Osmanlı’nın harekatlarıyla zorla ve büyük isyanlara sebep olarak -Tuzcuoğlu İsyanları- uzun bir erimde zorla sönümlendirilebildi. Bugün eski ağa soylarının zenginlikleri, siyasal/kültürel baskınlıkları genellikle sürse de, Kürdistan’dan ya da kimi Türk toplumlarından bildiğimiz anlamda bir ağalık durumu hiçbir biçimiyle söz konusu değildir.

Asimilasyon

Lazlarda dil ve kültür anlamında asimilasyon çok yüksek oranlarda yaşanan bir gerçek. Özellikle seksen sonrası kuşakta Lazca bilme oranlarındaki zayıflık dramatik boyutlara varmış durumda.
Türkçeden önce Lazcayı öğrenen çocuk artık yoktur, sadece Fırtına vadisindeki Çamlıhemşin Lazlarında, Ardeşen’in Dutxe beldesinde, Ardeşen ve Arhavi’nin kimi köylerinde ve diasporadaki bazı alanlarda Lazca ve Türkçeyi beraber öğrenerek büyüyen çocuklar yetişmekte.
Tek dilli, yani sadece Lazca bilen Laz sayısı ise zaten uzun yıllardır çok az raslanan bir şeydir ve bugün bir iki çok yaşlı kadın ve seksen öncesinde doğmuş bazı zihinsel engelli vatandaşlar dışında yoktur -Lazcayı çat pat ya da iyi şekilde öğrenebildikten sonra, menenjit ya da başka bir zihinsel rahatsızlık geçirerek, gelişimini sürdürememiş bireyler.
Bizim köyden örneklersek, seksen öncesi doğmuş Lazca bilen ama Türkçesi olmayan iki kişi var böyle. ’85 doğumlu olan başka bir örnekse Türkçeyi yöre aksanıyla biliyor ama o da doğru dürüst Lazca anlamıyor ve hiç konuşamıyor!-
Benim köyüm, Atina’nın (Pazar) Xunar köyü, bu köy yörede “solculuğu”, camisinin cuma, cenaze ve bayram dışında bir iki kişilik cemaate sahip olması ve yüksek oranlarda alkol tüketimi dışında Lazcanın yoğun kullanıldığı bir köy olarak da bilinir.
Ancak şu an durum bizim köyde de felaket, ben ’86’lıyım, benim neslim Lazca anlar ama köyde büyümüş olanı dahil zorlanarak konuşur, bizden sonraki çocuklardaysa Lazca çok çok daha zayıf, Laz kültürünün önemli bileşenlerinden olan oyunların -kix, pox,tahta araba…- oynanma(ma)sı durumuna ise hiç girmiyorum.
Yapılmış herhangi bir istatistik yok ama Lazcanın şu anda Lazlar içindeki durumuna dair bir hissi çıkarmayla şu şekilde dil durumu sıralaması yapılabilir:
1- Lazcayı anlayabilen ama en azından iyi konuşamayan Lazlar. 2- Lazca da Türkçe de bilen ama daha çok Türkçe konuşan Lazlar. 3- Lazca bilmeyen Lazlar. 4- Günlük hayatta daha çok Lazca konuşan ekserisi kadın olan Lazlar. 5- Sadece Lazca bilen Lazlar.
Geçen yıllar içinde Lazcayı unutan ve benliğini kaybeden insan sayısı giderek çoğalıyor, bu böyle giderse Lazlık sadece bir lakap, Lazca ise bir nostalji olarak kalacak.
Laz olma bilinci
Lazlarda ne bir tarih ne de ulus olma bilinci var. Lazlar köklü tarihlerinden, geçmişteki krallıklarından, Yunan kolonicilerle, Roma’yla, Pontos’la, Bizans’la, Perslerle, Araplarla, Gürcülerle, Abhazlarla, Trabzon Krallığı ve Osmanlı’yla, Rusya’yla ilişki ve savaşlarından bihaber bir biçimde yaşarlar.

Lazistan Lazlarında bulundukları yerde uzun yıllardır yaşadıkları için bir Kafkasyalılık bilinci görülmez ama Megrellerle aynı milletten olmanın bilinmesi ve “Rusya’dan gelmeyik” söylemi belli belirsiz bir Kafkasyalılık da içermekte.
Fakat Lazların Pontos bakiyesi Rumların kalıntıları olduğuna, Lazcanın Rumcadan geldiğine inanan az sayıda Laz da var ve bunların sayısı Lazları Gürcü ya da Türk kökenli gören Lazlardan kesinlikle çok daha fazla. Ayrıca Lazcayı Rusçayla akraba sanan ya da Lazcaya “uydurma dil” yahut “Gürcüce-Rumca karışmış” diyen Lazları da görebilirsiniz.
Lazların neredeyse hepsi elbette Lazlıklarının farkında ve bunu aşırı sayılabilecek bir onurla ve “kıskançlık”la da sahiplenmekte fakat burada sorun Lazın ne olduğunu tam olarak bilmemelerinde yatıyor.
Yani bir “Laz olma”/ başka bir şey olma bilinci var ama başka şey ne, onun erimekte olan Lazcadan başka kıstası nedir, o halka Lazlarda yok. Yani Lazlarda bir ulus bilinci yok, iki önemli şeyleri -dilleri ve ülkeleri- olmasına karşın yok.
“Laz olma bilinci”nin daha eli yüzü düzgün şekilde görülebildiği yer için benliğini hemen hemen kaybetmiş Lazistan’a değil, diasporaya, yani Marmara ve Batı Karadeniz Lazlarına bakmak gerek.
Ki bu Lazlarda, Lazistan Lazlarını “Türkleşmişler”, “Rumlaşmışlar” tarzında “kınayan” bir söylemin de yaygın olduğunu söyleyelim. Ancak oradaki Lazlar da hem sürgün/göçmendir, hem de nüfusça oldukça fazla olmalarına karşın epeyce dağınık yerleştirilmişlerdir.

Laz kültür / kimlik hareketi

Laz kültür/kimlik hareketinin tarihi oldukça eski ama epey bir karanlık. Yani Meşrutiyet döneminde başlayan harekete dair bir şeyler biliyoruz ama eksik halkalar çok.
Neyse ki Osmanlı Laz münevverlerinin Lazca ve Lazlık için yaptıkları faaliyetlere dair araştırmacı arkadaşımız İrfan Aleksiva önemli belgeler buldu da artık tarihimizin bu yakın ama bilinmeyen sayfaları da artık aydınlanacak.
Bu satırlarda erken tarihe girmeyeceğiz ama yine de söyleyelim, Lazların, hem Osmanlı’da, hem Çarlık Rusyasında, hem Cumhuriyet Türkiye’sinde, hem Sovyetlerde genellikle oldukça dar kalmış kültürel, siyasi, dilsel çalışmaları oldu.
Hatta bunların içinde özerklik, bağımsızlık ya da Sovyet yanlısı ve bilindiği kadarıyla bir de Menşevik Gürcü hükümeti yanlısı yapılar da vardı. Hepsi baskıyla, cinayetle ve zorbalıkla bastırıldı, anıları dahi hafızalarda kalmadı.
Bugünkü Türkiye’deki Laz kültür hareketine bakarsak eğer onun ilk kıvılcımları ’80’lerin ilk yarısında Almanya’daki Lazebura çevresinin faaliyetleriyle yanar.
Sonra ’90’ların başında da bir grup Laz aydını İstanbul’da toparlanmaya başlar, Türkiye’de çoğu birbirinden habersiz olan insanlar, yine habersiz oldukları ve Türkiye’de yaşayan Lazlara yönelik faaliyetlerini baskı altında ve gizlilik içinde kısıtlı şartlarda sürdürmeye çalışan Almanya ekibiyle kolektif oluştururlar ve bu süreçten 1993’te Ogni (Duy) dergisi doğar.
Almanya ekibinin etkisi zaman içinde kırılır, kültür hareketinde belirleyicilik ve yön, kendi birikimini yaratmış olan İstanbul ekibine geçer.
Bu süreçte tabii Laz kültür hareketi ilk acemiliklerini üstünden atarken pek çok değişim de yaşar, örneğin Ogni’deki “militan” denilebilecek söylem zayıflar.
Ogni’nin DGM’lik [Devlet güvenlik mahkemeleri] olmasından sonra hareket bir dağılma yaşasa da kısa sürede toparlanır ve işini yapmaya devam eder.
Hiç olmayan kitap sayısında önemli bir artış olur, Lazca üretme trendi yükselir, Lazca albümler çıkar ve bu süreç günümüze dek de devam etmektedir, artık ülkemizde bir Laz külliyatı söz konusu.
Ancak hareket, belirli bir politik duruşu olmadığı, periyodik yayınlardaki muazzam istikrarsızlığı, çeşitli iç sorunlar ve Lazların kendilerinden kaynaklanan bilinç ve ilgi problemleri sebebiyle hiçbir zaman gelişip, serpilme imkanı bulamaz.
Hareketin çıkışı ancak oldukça dar anlamda bir bilinçlenme yaratabilir toplumda.
Sadece dil ve kültür sorunlarıyla ilgilenen hareket buna rağmen kendi içinde sürekli bölünme yaşar. Daha en başından beri İzmit’te solculukla arası pek olmayan, devletle arayı daha sıkı tutmaktan yana ve daha çekingen olan bir grup zaten ayrı hareket ediyordu.
Bir “gelenek” olduğu söylenebilecek İstanbul ekibi de 2000’lerin ilk yarısının sonlarına doğru kendi içinde bir çatırdama yaşar, karşılıklı suçlayıcı bildirilerle geçen bu çatlaktan -mesele Laz bir sanatçının bir Amerikan vakfından fon alması ile başlayan Sorosçuluk suçlamalarıdır- sonra Almanya ekibi de İstanbul’la, özellikle de bir şahısla bağlarını kopardığını bir bildiriyle açıklar.
Laz Kültür Derneği nihayet 2008’de kurulur ama iç sorunlar bitmez, Ankara’da bir grup ayrılarak ayrı örgütlenip, dernekleşir. Çok sürmeden LKD’nin [Laz Kültür Derneği] merkezinden de kopma olur ve yapıyı yıllardır beraber mayalamış, Lazların bilinen iki önemli ismi iki ayrı yapının başında, ayrı çalışan aktivistler haline gelirler ve zaman içinde Laz Enstitüsü de doğar.
Bu süreçte yine başka küçük küçük çalışma grupları da kah birbiriyle temas halinde, kah izole oluşur.
Laz kültür hareketinin durumunun özeti de budur, çok iç açıcı olduğu söylenemez.
Saydıklarımız dışında, “Laz sorunu”nu “dil sorunu” dışındaki açılımlarla farklı bir biçimde tanımlayan “radikal” yönelimlere sahip ve kendini “Marksist-Leninist” diye tanımlayan yeni, küçük bir grubun da sosyal medya üzerinden de olsa filizlenmeye başladığını tarihe not düşmek için yazmış olalım.
Yazının son notunu da kendi reklamımıza ayırıp, bitirelim isterim.
Bizler de İstanbul, Lazistan ve Almanya’dan bir grup genç Laz olarak, yeni bir yola girmiş bulunmaktayız.
İki ayda bir çıkacak ve tamamen Laz dilinde yazılacak olan -ancak ileride Türkçe ve dönüşümlü olmak üzere diğer Karadeniz dillerinde bir sayfa koymak da var aklımızda- “Ağani Murutsxi” (Yeni Yıldız) gazetesini çıkarmanın arzusundayız.
Bu politik/kültürel Lazca gazetenin ilk sayısını da Eylül’de okuyabilmeyi hayal ediyoruz. (İGY/HK)
Dipnotlar:
(1) Lazların tarihi için bkz.
(2) Lazikh(e). Zikh, eski Çerkeslere verilen isim, “la” ise yurt anlamı katan bir önek, eski Güney Kafkas dillerinde. Yani Lazikh, Çerkezistan olur. Peki Lazlarla ne ilgisi var? Şöyle; Romalılar bölgeye geldiklerinde bu isimle karşılaşıyorlar ve ismi dönemin Colchis halkıyla karıştırıyorlar. Kelimeyi La+Zikh şeklinde ayıracaklarına, Laz+ikh diye ayırıp, Yunanca Lazika’ya, yani “Laz ülkesi”ne uyduruyorlar. İşte bu, “bir yanlış anlamadan kaynaklanma tezi”, “Laz” adının köküyle ilgili iddialarda bana daha “mantıklı” geliyor.
(3) Bu, şarkıları Laz ağzıyla okumaya bir örnek verelim. Son dönemin ses getiren Karadenizli sanatçılarından Selçuk Balcı’nın “Deniz Üstünde Fener” adlı şarkısı, sanatçı Çayeli Hemşinlilerinden olmasına karşın büyük ölçüde Laz aksanıyla okunmuştur mesela. Gerçi şarkının ilk dörtlüğü bazı nüanslar dışında İstanbul ağzıyladır. Ancak, şarkıda nakarat ve ikinci dörtlük hemen hemen Lazların konuştuğu Türkçeye göredir. Örnekse, Selçuk, şarkıyı kendi Hemşin aksanıyla okusaydı, şarkıdaki “gel k’açalum sevduğum/ dağlarun arkasindan” sözlerini, “gy’al katselum sevduğum, dağle(r)i’n a(r)kasinda/en” şeklinde ya da bundan biraz daha farklı bir formda söyleyecekti. -Burada /”i’/ ile göstermeye çalıştığımız ses e ile i arasında bir seslidir. Hemşin ağzının kendi içinde de bölge bölge bazı farklılıkları olduğunun da altını çizelim-
(4) Çeteci Topal Osman’ın kurduğu birliğin adı bile “Giresun Gönüllü Laz Müfrezeleri”ydi.
(5) Giresun’da kullanılan ağız Batı Anadolu ağızlarına bağlıdır, ancak Trabzon şivesinden, özellikle de doğuya gidildikçe etkiler görülür.
(6) Doğu Karadeniz’de horon Giresun’dan itibaren oynanır ve Artvin’den güneye gittikçe oyunlar bara dönüşür. Giresun, Trabzon ve Rize’nin batısında horon kemençeyle oynanırken -davul zurnayla oynanan horonlar da vardır-, Lazlar, Hemşinliler ve kısmen Gürcüler tulumla horon vururlar. Gürcüler müziklerinde daha çok akordeon kullanırlar. Ayrıca Hopa Hemşinlilerinin asıl çalgısı tulum değil, Hemşin kavalı, Gündoğdu’nun unutulmaya yüz tutmuş enstrümanı ise “mızıka” denilen küçük akordeondur. Giresun, Trabzon, Rizeliler dışında sadece Lazlar kemençe kullanırlar ancak Lazlarda kemençe oyunu yoktur, daha çok “dest’ani” adı verilen geleneksel ağır şarkılarda kullanılır bu enstrüman. Kaldı ki Laz kemençesi diğer kemençelere göre küçük yapılı ve farklı bir sese de sahiptir. Tulum, mübadeleden önce Trabzon’un güneyinde ve Gümüşhane’nin kuzeyinde Rumlarca kullanılıyorsa da bugün İkizdere’nin Hemşinli bölümünün batısında tulum yoktur.
(7) Gümüşhane’nin kuzey batısında mübadeleden önce Rumca anadilli bir nüfus vardı. Bugün aynı bölgede yaşayan insanlar kendilerini Trabzon’a yakın görmekte ve Laz adını sahiplenmekteler. Bu insanlar pek çok Oflu gibi Pontos Rumcasına “Lazca” derler.
(8) Posof’a çevrede “Laz” denilmesinin sebebiyse bu yörenin epey eski dönemde Gürcü yerleşimi olmasından kaynaklanıyor. Oysa ki bugün Posof’ta Gürcü de yoktur, halkı çoğunlukla çeşitli Kafkasyalı toplumlardan Türk’tür. Acara-Guria’nın bazen Lazlıkla anılmasıysa tarihi Laz bölgeleri olmasından kaynaklanıyor. Ama günümüzde o topraklarda Laz sadece birkaç köyde yaşıyor. Diğer yörelerde “Laz” adının kullanımı yine Karadenizlilik/Pontoslulukla ilgili bir durum. Ayrıca Ordu, Samsun ve Sinop’ta insanların kendileri için Laz adını kullanması da doğudaki kadar yaygın bir durum değildir, ama yine de vardır. Hemşinliler içinse ayrı bir parantez açalım, onlar kendilerine Laz denilmesinden kesinlikle hoşlanmazlar. Pontoslu Rumlar “Laz” adını bölgesel bir ünvan olarak dünyanın her yerinde benimserler. Gürcülere gelirsek, onlar kendilerini ancak dışarıda, o da şaka yollu olarak Laz diye tanıtabilirler. Ancak onların kendilerine Laz denilmesine Hemşinliler kadar sinirlenmeyeceklerini de söyleyebiliriz. İspir ise öteden beri Karadeniz kültürüyle alaşım bir kültüre sahip olduğu için ve Hemşinli nüfus barındırdığı için Erzurum’da “Laz” diye anılıyor.
(9) Üç kıstasla Lazistan tanımı yapabiliriz. Bir, tarihi Lazistan: Trabzon’dan Sohum’a kadar olan bölge. İki,Osmanlı Lazistanı: Osmanlı’nın son döneminde sancak statüsünde idare edilen Of-Batum/Gonio (Gönye) arası bölge. Üç, sözünü ettiğimiz bugünkü etnik Lazistan: Pazar ile Batum’un Sarp’i köyü arasındaki coğrafya.
(10) Lazistan’daki ve diasporadaki Laz ve Hemşinli yerleşimleri hakkında en ayrıntılı ama hala eksiklerinin kapatılmasını, hata ve yanlışlarının düzeltilmesini bekleyen bir liste için bkz.;
http://fikirkarargahi.wordpress.com/2012/09/11/turkiyede-laz-ve-hemsinli-yerlesimleri-listesi-dogu-karadeniz/
http://fikirkarargahi.wordpress.com/2012/09/13/turkiyede-laz-ve-hemsinli-yerlesimleri-listesi-2-erzurum-ve-muhaceret-bolgeleri/
(11) Lazca hakkında bilgi; http://tr.wikipedia.org/wiki/Lazca ,
http://www.lazuri.com/lazuri_ceviri/ ,
http://www.doviguram.lazuri.com/ , http://www.lazcaacikogretim.com/ ,
http://fikirkarargahi.wordpress.com/2012/03/09/lazcadaki-yabanci-kelimeler-icin-sozlukce/ ,
http://fikirkarargahi.wordpress.com/
(12) unesco.org language name bölümüne “laz” yazmanız yeterli.
(13) Arkadaşımız Nurten Kurnaz’ın Lazcanın yaşam mücadelesine destek amaçlı hazırladığı video için bkz.;
(14) Türkler tarafından Müslümanlaştırılan Kafkasya halkları Hanefi’dir. Erken dönemde Arap akınlarında Müslümanlaşanlarsa -Çeçenler, Laklar gibi- Şafii’dir.
(15) Hemşinlilerde de Elevit köyü 19. yüzyıl sonlarına dek Ortodokslukta direndi. Hemşinliler, Lazlardan genel olarak daha geç Müslüman oldular ve İslam’ı kabul etmeyen bazı Hemşinli topluluklar Hemşin’den, önce Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun’a göç ettiler. Daha sonra soykırımdan kurtulabilenler de Rusya’ya kaçtılar.
(16) Bildiğim tek evliya türbesi Ardeşen’de bir köyde var. Lazistan’da Rize’nin aksine, marjinal birkaç Nakşi grup dışında tarikatlar, “hocaefendiler”, şeyhler yok, olanlar da toplumca hoş karşılanmıyorlar. Gülen cemaatininse son dönemde bir örgütlenmesi söz konusu.
(17) Hann Ildiko Beller/Chris, İki Buçuk Yaprak Çay/Doğu Karadeniz’de Devlet, Piyasa,Kimlik, İletişim Yay., 2003 (ikinci baskı Mart ’12). Kitap bazı eksikleri ve hatalı tespitlerine karşın Lazistan sosyolojisi üzerine alanında muhtemelen tek olan, önemli bir eserdir.
(18) 1970’lerden itibaren devlet, Fahrettin Kırzıoğlu isimli “tarihçi”ye Lazların Türklüğü üzerine kitaplar yazdırdı. Bu “hoca”nın takipçileri de yörede bu fikirleri yaymaya çalıştılar, bölgedeki tüm kütüphanelerde Lazların Türklüğünü anlatan eserleri görebilirsiniz. Bu propaganda çalışmasının Lazlar üzerinde neredeyse hiçbir etkisi olmadı. Ancak, söz konusu ırkçı kitapların içinde Hemşinlilerin Türklüğüne dair de iddia ve değiniler söz konusuydu. Yörenin Hemşinli “kanaat önderleri” de hemen bu “tezleri” sahiplendiler ve toplumlarına yaymaya çalıştılar. Başarılı oldukları söylenebilir, çünkü Ermenilik iddialarına karşı bunlar kullanıldı/kullanılıyor.
(19) Lazlardaki klasik “Laz milliyetçiliğiyle” harmanlanmış “Atatürk milliyetçisi” tutuma örnek olarak meclis kürsüsünden bir çıkış için izleyiniz.
(20) Megreller de Hıristiyan Laz olduklarını söylerler.
(21) Hopa demografik yapısı son birkaç on yılda değişmiş olan bir kent. Bundan elli sene önce Hopa tamamen bir Laz kentiydi, ancak Lazların büyük şehirlere, Hemşinlilerin de köylerden kente göçüyle yapı değişti ve bugün merkezde karma bir nüfus oluştu. Lazlar ve Hemşinliler arasındaki gerginliğin Hopa’da daha hissedilir olması hem bu demografik değişimin yarattığı sorunlarla; hem de geçmişte Lazların Hemşinlilere yaptıkları baskılarla ilişkilidir.
(22) Lazlar, Hemşinlilerden ”kız almayı” -Hemşinlilerin çok çalışkan olduklarına inandıkları için- destekliyorlar ama onlara ””ye hem Hemşinlilerle ilgili genel küçümseyici stereotip yaklaşımları, hem de Hemşinlilerin kadınları çok çalıştırdıklarına dair yaygın inançları sebebiyle pek yanaşmıyorlar.
(23) Pazar’da da bir Horum köyü var: Venek.
(24) Rize ve Trabzon ağızları Doğu Karadeniz şivesi içinde aynı hücre içinde değerlendirilir. Fakat İstanbul ağzını merkeze koyup da söylersek Rize ağzının daha “ağır” bir varyant olduğunu söyleyebiliriz. Her iki aksan üzerinde de Rumca etkisi barizdir ancak Trabzon ağzında, özellikle de kıyı kesimde epey yoğun bir “öz Türkçe” sözcük ve kalıp birikimi olduğunu da söyleyelim. Bu ağızlar üzerindeki Rumca etkisiyle ilgili bir anımı paylaşayım. Daha çocuk yaşlardayız, yöre televizyonundan Ferhan Şensoy’un adını bilmediğim ve bulamadığım Romalılar (Bizans) temalı bir hiciv oyununu izliyoruz. Oyuncular Yunan aksanıyla Türkçe konuşuyorlar, arkadaşımın bu aksana tepkisi “bunlar niye Çayelililer gibi konuşuyorlar” olmuştu (!). Yine aynı oyunda Roma’nın düşmanları sayılırken -yanlış bir biçimde “Lazikalar” dense de- Lazların adının anılması da bizi heyecanlandırmıştı.
(25) Rizespor taraftarlarının “Pazar’a Kadar Değil, Mezara Kadar!” diye bir sloganları vardır! Madem futbol dedik enteresan bulduğum bir örnek daha vereyim, Rizeli-Laz farkıyla ilgili.
Rize merkez ve çevresinde Trabzonspor’un esamisi okunmaz, ama Pazar’dan içeri adımınızı attığınız andan itibaren bir Trabzonsporluluk atmosferine de girmiş olursunuz, bunu arabalardaki, evlerdeki, dükkanlardaki bayraklardan hissedersiniz. Zira Trabzonspor çok sayıda Laz taraftarının gözünde bir “ihtilal”, “efsane”, “çevrenin merkeze bir çalımı”dır.
(26) Çay tarımının Lazistan’daki etkileri için tıklayın.

/Bianet – İsmail Güney YILMAZ igy_baskan@hotmail.com

‘Biz ibadet icin camiye ihtiyaç duymayız’

Ankara Tuzluçayır’daki protesto gösterilerine polisin sert müdahalesi, temel atma aşamasına gelen ‘Cami-Cemevi’ projesini ülke gündeminin ilk sıralarına taşıdı. Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy, Yurt Gazetesi’nin sorularını yanıtladı:

‘ALEVİ HAKLARI TANINMALI’

Sayın Veliyettin Ulusoy, Cami-Cemevi projesini nasıl yorumluyorsunuz? Bu projenin kardeşliğe hizmet edeceği söyleniyor, ne diyorsunuz?
“Eğer Cami-Cemevi projesi Alevi-Sünni kardeşliğine hizmet edecekse önemli, ancak hiçbir alanda eşitlik yokken buradan bir eşitlik sağlanamaz. Cemeviyle camiyi yan yana yaptık tamam, ama kamu kurumlarında Alevilere hiçbir şans vermiyorsun. Bir Alevi Vali, General, Genel Müdür yok. İnancımızı istediğimiz gibi yaşayamıyoruz. Sonra camiyle cemevini yan yana koyunca kardeş oluyoruz. Önce karşılıklı saygıyı öğrenmeliyiz. İnançlar birbirine saygı duymadıkça, inançlar eşit olmadıkça, ortaya düşmanlık dışında hiçbir şey çıkmaz. Bir düşünün; Camide ezan okunuyor, Cemevinde ise bizim çok kutsal saydığımız darda durduğumuz Duaz-ı İmam aynı anda okunuyor. Birinin susması lazım. Hangisi susacak acaba? Bunlar çok önemli şeyler…

‘CAMİSİZ DE İBADET EDERİZ’
“Bizim dergahlarımızda cami yoktur, bizim ibadet şeklimiz Sünnilerle kıyaslandığında çok farklıdır. Biz ibadet için Camiye ihtiyaç duymayız. Bu projedeki Cami bu anlamıyla bizim için bir asimilasyon harekettir. Şunu da söylemek zorundayım ki; Devlet kendi Alevisini yarattı ve bu Aleviler de asimilasyona alet olan insanlardır. İyi niyetliler şüphesiz vardır ancak bu projede iyi niyet olmadığını temelde görüyorum ben…”

‘GÜLEN’İN ALEVİSİ OLMAYIZ’

Eşit olmadan kardeşlik olmaz diyorsunuz ama sanki bu proje de gözetilen en önemli konu bir “Alevi-Sünni sentezi”. Böyle bir sentez mümkün olabilir mi?
“Böyle bir sentezden ziyade, Alevileri Sünnilik çatısı altında toplama veya Aleviliğin içini boşaltarak, Sünni inancının hakim olduğu ama adı Alevi olan bir inanç, yeni bir inanç yaratmaya çalışıyorlar. Bugün bazı kurumlar bizim gençleri çalıp ve kendilerine Alevi diyen o gençlerle Alevilikle ilişiği olmayan bir toplum yaratıyorlar… Fettullah Gülen, Alevileri Müslüman yapmak amacındadır. Artık kendi gibi düşünen bir toplum yaratmak amacında olduğu için böyle yapıyor olabilir. Devlet de, Gülen de kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor…”

‘ASİMİLASYONA HİZMET EDER’
“Devlet kendi Alevisini ya da Sünnisini yaratmaktan vazgeçmeli, artık dinden elini çekmeli. Devlet hakem olmalı, devlet dine maddi destek sunmamalı. Gerçek devlet, yalnızca inançlar birbirine saygısızca davranırsa parmağını kaldırmalı! İşte o zaman gerçek eşitlik gerçekleşir. Yoksa bu Cami- Cemevi yapma projeleri sadece asimilasyon amaçlı olur, asimilasyona hizmet eder. Tıpkı bugün Hacıbektaş dergahında 1830’lu yıllarda Nakşibendi şeyhleri tarafından yaptırılan cami gibi. Aynı şey Dimitoka’daki Seyit Ali Sultan Dergahı’na sonradan yaptırılan cami için de geçerlidir.”

‘CAMİ EMEVİLERDEN SONRA’

Sayın Ulusoy, bu projenin “bin yıllık bir proje olduğu” da söyleniyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz?
“Ne bin yıllık projesi? Böyle bin yıllık proje mi olur? Geçmişte mescitler vardı. mescitlerde ibadet edilirdi, fakir fukara gecelerdi, yemek yerdi ve orada toplanılıp karar alınırdı. O zamanki şartlarda Mescitler, bugünkü bizim Cemevlerinin aşağı yukarı karşılığıydı. Camiler Emevilerden sonra oldu. Şimdiki camiler mescitlerin işlevini yüklenmediler… İki ayrı yaklaşımı birleştirmeye çalışmak, bir arada olmasını zorlamak yerine; iki ayrı ibadethanenin birbirine saygılı ve yan yana yaşamasını sağlamak gerekir. Önemli olan budur. Bizim yolumuzda kin yoktur. Sünnilerin de bize kini olmayacak ve birbirimize saygılı davranacağız, çıkar yol budur!”

‘KARDEŞ KARDEŞİ VURMAZ!’

Bolca kardeşlikten, barıştan söz ediliyor ama demokratik protesto hakkını kullanan insanlara gaz ve su sıkılıyor. Nasıl yorumlamak gerekiyor?
“İşte gerçek kardeşliği orada görüyoruz. Gerçek kardeş olsak, bir kardeş bir kardeşe böyle bir muamele yapmaz. En azından daha saygılı olur. Herkes kendi inancını istediği gibi yaşar. Bu şekilde müdahale edilmesi bizim yolumuza çok terstir, inancımıza da çok terstir. Bizim için insan önemlidir. Herkes düşüncesini, protesto ederek de yazarak da türkü söyleyerek de söyleyebilir, devlet insanlara gazla, suyla bu şekilde muamele yapamaz. Ölenler var, yaralananlar var. Hep Alevi gençler öldürülüyor, bu düşündürücüdür! Bu projeyi destekleyenler bunu da göz önünde bulundursun…

Önceki gün 22 yaşındaki Ahmet Atakan öldürüldü. Hem Gezi’den, hem de Suriye’den dolayı bölgede gerilim çok yüksek. Ne yapmalı?
Yaşananlardan dolayı, ölen insanlardan dolayı yüreğimiz yanıyor. İnancından dolayı kovuşturmalar, ölümler, kan bu bizleri üzüyor. Ben Reyhanlı’ya gittim. Sünni vatandaşlarımızın evlerine taziyeye gittim. Bir an önce çatışmalar durmalı. Barış sağlanmalı. Alevilerin ölmesi de Sünnilerin ölmesi de bizi üzüyor. İnsanlar ölmesin, barış ve huzur içinde yaşasın!

DİYANET KUL HAKKI

Bugün Diyanet’in her kuruşunda, her yatırımında bizim de hakkımız var. Ben şahsen kendim için söylüyorum; Ben kendi hakkımı helal etmiyorum! Diyanet İşleri Başkanlığı’nda en küçük bir temsil yetkimiz yok, biz Diyanet’te temsil de istemiyoruz. Bizim hakkımız verilmeli. Bizim inancımızın temelinde kul hakkı vardır. Diyanet ise her gün, her dakika kul hakkı yiyor… Kul hakkı önemlidir. Alevi Bektaşi inancının temeli olan eline, beline diline hakim olma düsturunun temelinde kul hakkı vardır. Bu kul hakkının hesabı yıllık görgü cemlerinde verilir. Biz de öldüğünüz (Hakk’a yürüdüğünüz) zaman zaman bile dara durursunuz! Dardan indirme cemleri uygulanır. Hakka yürüyen şahsın, en yakını olan kimse, Müsayibi, oğlu, kimse o kefil olur ve görgüden geçer, helalleşilir! Onun kefili olan kimse her türlü şeyi üzerine alır, borcu varsa öder, alacağı varsa alır, sözü varsa yerine getirir. Bizim inancımıza göre kul hakkını üzerinizden atmak için, ağlattığınızı güldürmek, düşürdüğünüzü kaldırmak vardır…”

röportaj : NECDET SARAÇ – Yurt Gazetesi