Ana Sayfa Blog Sayfa 6404

Beş Alevi Yurttaşımız Öldürüldü

Ahmet SAYMADİ

Direnişte yaşamını yitiren Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş Aleviydi. Hayati tehlikesi olan insanlar da Alevi. Polis Alevi mahallerinde hedef alarak ateş ediyor…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Reyhanlı’da bombalı araçların patlatılması sonucu yaşamını yitiren insanlar için Türkiye tarihine geçecek şu cümleyi sarf etmişti, “53 Sünni yurttaşımızı öldürüldü.”

Türkiye’de mezhepçiliğin, ayrımcılığın ifade edildiği en kötü cümle olarak tarihe geçen bu cümle iki sokağı yerle bir eden patlamanın ardından sarf edilmişti. Ölenlerin henüz kim olduğu bile bilinmiyordu. Kim olduğu bilinse bile, böyle bir cümleye ne gerek vardı ki.

Alevi olmayanların pek kolay anlayamadığı hatta fark etmediği bu cümleyi, bu toprakların kendilerine ne yaşattığını iyi bilen Aleviler hemen anlamıştı. Uzun süredir hissettikleri, dostlarıyla paylaştıkları, artık gerçekliğinden şüphe etmedikleri şey Başbakanın dilinden en sarih biçimiyle dökülmüştü. Bir katliamda ölenlerin bile kim olduğunun bir önemi vardı…

AKP, iktidara geldiği günden beri Alevileri kapsama, Cumhuriyet’in onlardan aldığını geri verme yoluna gitmedi. Alevi açılımı Alevileri Sünnileştirme projesine dönüştü. Aleviler açılım kelimesinden nefret eder oldu.

Cemevi bahsi açılınca ağız birliği edilmişçesine şu minvalde sözler edildi, ¨Cemevi ibadethane değildir¨ Cemevleri’ne ibadethane statüsü vermemek için elinden geleni yaptı AKP. Bunu yapmadığı gibi Alevi mahallerine cami dikmekten geri durmadı. Hatta İstanbul Nurtepe’de bir camiyi yıkıp yerine daha büyük cami inşa etti. Alevi mahallesine yapılacak en büyük iyilik cami ihtiyacını gidermekti hatta daha büyüğünü inşa etmek. 12 Eylül cuntasının Kürtlere ¨Vatandaş, Türkçe konuş çok konuş.¨ demesi gibi, AKP’de Alevilere, ¨Vatandaş camiye git, daha çok git¨ dedi.

Bu da yetmedi, Aleviliğin nasıl olması gerektiğini, ne olduğunu tarif etmeye çalıştı. Her söz alan AKP’li yetkili, ¨Alevilik aslında …¨ diye cümleler kurmaya başladı. Malum, majesteleri her şeyin aslını da iyi bilir. Bu devletin en kadim teamülü devreye girmişti; Alevi’ye nasıl bir Alevi olmasını, Kürde nasıl bir Kürt olmasını anlatmaya başlamıştı. Aşık Veysel demişti ya, ¨Sen altınsın da ben tunç muyum? Aynı vardan var olmuşuz, sen gümüşsün ben sac mıyım?¨ bir hükmü yoktu Hızır Paşa’ların torunlarına…

Bitti mi? Tabii ki hayır…
Maraş’ta 12 Eylül’de katledilenlen insanları anmaya gidenlere ¨Müdahale edildi¨. Aynı şey Sivas’ta da yaşandı. Malum, bazı makbul vatandaşların hassasiyetleri vardı… 12 Eylül darbesinin katlettiği insanları anmaya gidenlerin karşısına, 12 Eylül darbesiyle yüzleştiğini iddia eden hükümet çıkıyordu. Şüphesiz onlar yüzleşmesini de iyi bilir… Ayrıca Sivas davasının zaman aşımından düşmesi ¨memleketimize hayırlı olsun¨. Olmasın mı?

Bu toprakların yetiştirdiği en mürşit insanlardan birisi olan Neşet Ertaş’ın cenazesini camiden kaldırmaya kalktılar. Gönül Dağı’nın tepesindeki bir insanı cami avlusundaki musalla taşına indirdiler.

Şüphesiz kısa bir yazı yetmez Alevilere AKP hükümetinin yaptıklarını. Bir de ben Alevi değilim, mutlaka bilmediklerim vardır. Alevi kardaşlar affetsin…

Şimdilerde eski bir oyun tekrar perdeye konulmaya çalışılıyor. 12 Eylül darbesinin hazırlığı niteliğindeki önemli olaylar, Alevilerin yoğun yaşadığı illerde, Çorum ve Maraş’ta karılmıştı. Kimsenin hatırlamak istemediği, yaşayanların aklından çıkmayan katliamlar yaşandı. Yüzlerce Alevi katledildi, on binlercesi gurbet ellere göçmen oldu. Maraş Elbistanlılar, Elbistan’da açamadıkları Cemevi’ni, Kanada Montreal’de açtı. Anlamayana Alevi kutuplarda da Alevi… Kürt Antartika’da bile Kürt…

Cemevi yapamadık, cami-cemevi verelim? Zaten İzzettin Doğan’a göre bunu istemeyenler, “Alevi değil” Gezi Direnişçileri de ağaç düşmanıydı zaten…

AKP hükümeti Gezi Direnişi’nin devamı niteliğindeki eylemler İstanbul’un ve bazı illerin çeperindeki emekçi mahallerinde devam ediyor. Ancak AKP hükümeti özellikle Alevi mahallerinde çok daha farklı bir politika izliyor. Alevi mahallerindeki direnişlerde çok daha sert bir yol izliyor. Antakya’da Armutlu ve Samandağ; İstanbul’da Nurtepe, Gazi ve Okmeydanı mahallerinde polis çok sert saldırıyor.

Direnişte yaşamını yitiren Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş Aleviydi. Hayati tehlikesi olan insanlar da Alevi. Polis Alevi mahallerinde hedef alarak ateş ediyor.

AKP hükümeti Gezi Direnişi’nin ardındaki demokrasi ve özgürlük talebini görmezden geliyor. Direnişi daha mütedeyyin kesimlerin nazarında Sünni Alevi çatışması gibi göstermeye çalışıyor. Bir mezhep çatışmasını körüklüyor. Suriye’deki iç savaşın çıktığı günden beri Hatay’da izlediği politikayı tüm ülke sathına yaymaya çalışıyor. Bu toprakların sinir uçlarıyla oynuyor…

Ama neyse ki henüz bir Alevi çıkıp yazının başlığındaki cümleyi sarf etmedi. Çünkü aleviler bu topraklarda kardeşliğin mayası. Gerçeklik payını çok iyi bildikleri bu cümleyi bile söylemekten imtina ediyorlar…

Biz bugün Alevilerin ahvalini böyle yazdık. Elbet geçer bugünler, bu topraklar ne Hızır Paşa’lar, ne Kenan Evren’ler, ne Yavuz Sultan’lar gördü. Hepsi toprak oldu, adlarını anan yok…

Ancak kimse AKP’nin bu oyununa gelmeyecek, Gezi Direnişi ¨kardaş kavimlerle¨ hasretliği çoktan sona erdirdi, o da yetmezse “Ağlama gözlerim Mevla Kerim’dir.”

(Gezi Direnişi’nde yitirdiğimiz Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım ve Mehmet Ayvalıtaş’ı saygıyla ve rahmetle anıyoruz.)

Alevi kurumları “Bu bir barış projesi değildir”

ALEVİ KURUMLARI OLARAK YAPTIĞI BASIN AÇIKLAMASI METNİ; 

BASINA ve KAMUOYUNA

Pensilvanyalı Hoca Efendi ve İzzettin Doğan Hoca Efendi ortaklığında yapılan “Cami, Cemevi iç İçe” projesi “Barış projesi” değildir. Her iki inanç açısından da bir meşruiyeti ve hakkaniyeti yoktur. Arsasından, imar projesine, temelinden, harcına kadar yöntemi korsan zihniyeti gayrı meşrudur! Bu bir Asimilasyon projesidir, Aleviliği “ılımlı Siyasal İslam” içinde eritmeyi amaçlamaktadır. İki Hoca Efendinin “Mukaddes maksadı” Alevi Toplumunu demokratik hak taleplerinden uzaklaştırmak, hak ve özgürlükler mücadelesinde toplumsal muhalefetten koparmak ve “Ehlileştirme” çalışmasıdır. Mevcut anlayış tarafından bilinçli ve kasıtlı olarak “Alevileri, Sünnilerle barıştırma” kavramı kullanılmaktadır. Biz Alevilerin Sünni toplumu ile çözümlenmeyecek, kavgayı gerektirecek bir sorunumuz yoktur. Aleviler, Sünnilerden değil, devletten hak istiyorlar. Alevileri ötekileştiren, meşru demokratik haklarımızı gasp eden, Aleviliği yasaklayan Sünni Toplumu değil ırkçı, gerici, asimilasyoncu devlet anlayışıdır. Biz Aleviler Laik, Demokratik Türkiye ve Eşit Yurttaşlık İstiyoruz. Aslında biz Aleviler hak alma noktasında bile değiliz! Varlık yokluk noktasındayız!!! AKP eliyle Türkiye’nin dört bir yanında ve Suriye’de Alevilere karşı yürütülen devletin geleneksel inkarcı politikası haklarımızı ve inancımızı tanımak yerine kendi siyasetine göre bir Alevilik tanımı yapıyor.

Mamak ve Tuzluçayır Alevilerin yoğun olduğu çok kültürlü ve köklü demokratik mücadele geleneği olan bir yerleşim birimidir. İki Hoca Efendi ve proje ortakları Mamak/Tuzluçayır’ı özellikle seçmiştir. Hoca Efendilerin proje ortakları evlerimizin içine kadar girip adına “Gaz bombası” dedikleri kimyasal silahlarla beşikteki bebeklerimizi, yatak odalarımızı zehirlemişlerdir. Gezi Eylemlerinde genç canlarımızı hunharca katleden polis güçleri dün yine Hatay’da Ahmet Atakan Canımızı katletmiştir. Polisin insan hakları, demokrasi ve toplum düşmanlığı, kimyasal gaz terörü, katliam tutkusu bizzat Başbakanın talimatlarıyla yürüyor. Soruyoruz, Gezi Eylemlerinde katledilen canlarımızın katilleri nerede? Bunca somut delil ortada iken, neden katilleri koruyup saklıyorsunuz?… Hangi hukuk katilleri koruma, kollama ve saklama hakkını size veriyor???

AKP Hükümetinin “İleri demokrasisi” sahtedir! AKP İçte ve dışta ısrarla yürüttüğü şiddet ve nefret politikasının adını “Çözüm süreci” koymuştur. AKP’nin “Alevi açılımı” ve “Çözüm süreci” de sahtedir. Maaşlı dedelik, devletleştirilmiş Alevilik, ibadethane statüsü tanınmaksızın cemevini diyanet vakfı içinde camileştirmek taleplerimiz arasında yoktur. Başbakanın yegane çabası sahte demokrasi paketleri ile Yerel seçimler için zaman kazanmaktır. Bakınız “Yeni anayasa” dedikleri “Süreç” 12 Eylül Askeri Darbe Anayasasını yamalama sürecine dönmüştür. Yarın 12 Eylül 1980 Faşist darbesinin 33. Yıldönümüdür. 33 Yıldır Türkiye 12 Eylül zihniyeti ile yönetilmektedir. “Darbecileri yargılayacağını” söyleyen AKP rejimi 12 Eylül zihniyetini yaşamın her alanında ısrarla sürdürmektedir.

Alevi kurumları olarak oyunun farkındayız! Hoca Efendilerin ve AKP Hükümetinin aktör olduğu bu asimilasyon, ırkçılık ve katliam senaryosunun uygulanmasına izin vermeyeceğiz.

Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlü olan Alevi Kurumları olarak bir araya geldik, Laik, Demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık hakkı için bir kere daha Türkiye’nin her yerinde “Gezi Ruhu” ile alanlara çıkmaya, demokrasi mücadelesini yükseltmeye karar verdik.
Ekim (2013) ayı içinde Adıyaman, Mersin, İzmir, İstanbul’da yüz binlerce canımızla yapacağımız mitingleri Türkiye genelinden Ankara yürüyüşümüzle sürdüreceğiz.

Hiç kuşkusuz hak almanın, demokrasi ve özgürlükleri edinmenin yolu sokağa çıkmaktan, baskı ve katliam politikasına inat meydanlarda buluşmaktan geçiyor. Demokratik Alevi Hareketi olarak eylem programımızı yerel örgütlerimizle dost ve müsahip kurumlarla paylaştıktan sonra takvimlendirip, uygulamaya koyacağız.

Alevi Bektaşi Federasyonu (Federasyon üyesi 34 Dernek)
Avrupa Alevi Konfederasyonu (Avrupa’da 12 Federasyon ve 250 Alevi Kültür Merkezi-Cemevi) 
İngiltere Alevi Kültür Derneği ve Cemevi (İngiltere’de 9 Alevi Kültür Merkezi)
Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (43 Şube) 
Alevi Kültür Dernekleri (110 Şube)
Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (75 Şube) 
Şahkulu Sultan Vakfı (İstanbul) 
Garip Dede Dergahı (İstanbul) 
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği (İstanbul) 
Hacıbektaş Kültürünü Yaşatma Derneği (İzmir) 
2 Temmuz Pir Sultan Abdal Kültür Vakfı

Dersim Sakine’ye döndü

Ali KALİK

Bir semah bin kadın bir Sakine bin kadın semahı; ülkenin birçok bölgesinin Alevilerini bir araya getirdi. BDP’li kadın miletvekilerinin, DÖKH, BDP Belediye Başkanları, Özgür Demokratik Aleviler Derneği, Barış Anneleri, KESK’li kadınların hazır bulunduğu ve binlerin semaha durduğu etkinlik, Alevi kültürünün özünün korunmasını bir daha açığa çıkardı.

Sakine Cansız’ın mezar ziyaretiyle başlayıp, Ana Fatma ziyaretinden sonra Gola Çeto alanına yüzlerce kadın akın etti. Yapılan konuşmalar, dönülen semahlar adeta İzzettin Doğan’ın yapmış olduğu cami-cemevi iç içe açıklamasına bir yanıttı. Dersim’in özgünlüğü, kültürel özgürlüğe olan özlemi ve özüne dönmenin yoğun arzusu her alanda hissediliyordu.

Farklı farklı bölgelerden gelen semah ekiplerinin sahne almasına Dersim’li kadınlar da eşlik etti ve hep beraber Sakine’ye döndüler. Sakine’nin yaratmış olduğu özgür kadının, toplumu arındırmak için semaha durmaları Alevilik kültüründe kadının rolünü ortaya koymuştur. Alevilik felsefesinin anaerkil sistemin yaşam bulduğu bir alan olduğu, Dersim’deki semahla bir kez daha kanıtlandı.

Alevilik felsefesinde semah dönmek; geriliklerinden arınıp özüne dönme, yani hakka-halka yüzünü dönmektir. Dersim’de de binler semah dönerek arınıp paklanarak Sakine’ye yüzünü döndüler. Dönülen semahlarla ve söylenen deyişlerle özelde Alevi halkının genelde ise tüm toplumun barışa olan özlemlerine dikkat çekildi. Her kültürün, dilin kendisini özgürce ifade etmesinin bir simgesi olarak semahların dil ve kültür farklılıkları ile temsil ediyordu.

Yaşanan tekniki eksik ve yetersizliklerin dışında herkes büyük bir sorumluluk ve ciddiyetle sorumluluklarını yerine getirmişti. Büyük bir görselliğe sahne olan Gola Çeto, aldığı her nefesten döndüğü her semahtan özgürlük, barış ve eşitlik akıyordu. Hak divanından halk meclisine akan bir sevgi seli vardı. 72 milleti kucaklayan, hoşgörüyü, sevgi ve saygısıyla her zamanki gibi örnek bir yaşamın öncülüğü de yapılıyordu.

Kırklar kapısının dört makamına Sakine oturmuş kadınların özgürlük maratonunda aldığı yolu izliyordu. Her şeye rağmen gururlu duruşuyla semaha duran herkesin kalbinde yerini çoktan almıştı. Dersim Sakine’ye dönüyordu, Sakine de özgürlük yolunda doğrultu vermeye devam ediyordu. Çünkü Alevilik’te düşküne küsküne yer yoktu tıpkı özgürlük yürüyüşünde olduğu gibi. Gözü hep üstümüzdeydi dört makamda otururken…

Farklı bölgelerin semah ekipleri kendi kültürlerini semah figürlerinde işlerken Alevilik sorununun bir insanlık ve özgürlük sorunu olduğunu ortaklaştırdılar. Alevilik sorununun çözümü için ilk adım olan Dersim semah etkinliğinin artık sosyal, kültürel ve siyasi olarak da ele alınmasının zaruriyeti görüldü. Sistemin dayatmalarına, asimilasyon politikalarına bir başkaldırıydı aynı zamanda Dersim’deki semah.

Evet, Dersim semahla Sakine’ye döndü çünkü Sakine özgürlüğün kıblegahıydı. Dersim halkı her zaman olduğu gibi bu sefer de topluma öncülük etme görevini aldı. Toplumun kanayan yarası olan Alevilik ve dolayısıyla özgürlük sorununa parmak bastı. Çözümünü de döndüğü semahın kardeşliğiyle ortaya koydu. Gelin canlar bir olalım özgürlüğe beraber yürüyelim mesajıyla toplumun karşısına çıktı Dersim.

Belki anlatılacak, yazılacak daha fazla şeyler var ancak bazı şeyleri yazmaktan öteye yaşamak lazım. Duygunun, düşüncenin, saflığın, temizliğin iç içe geçtiği özgürlük semahı ciddi mesajlar verirken, birliği de temsil etti. Dersim semaha döndü, Sakine’ye döndü, Sakine özgürlüğe dönmemizi emretti. Hadi semahla özgürlüğe…

ozgur gündem

Alevi isyanı

Gülen ve Doğan’ın Alevileri asimile etme projesine tepkiler büyük. Ankara başta olmak üzere Dersim, İzmir ve İstanbul’da onbinler sabaha kadar polisle çatıştı. ‘Hızır Paşa projesini kabul etmiyoruz’ diyen halk, Doğan’ı yol düşkünü ilan etti

‘Hızır Paşa’ projesine tepki

Fethullah Gülen ve Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin Doğan’ın ortaklaşa yaptığı, “Cami-Cemevi-Aşevi” projesine tepki de öfke de dinmiyor. Asimilasyon projesinin temeli Ankara’nın Mamak ilçesinde bulunan Tuzluçayır mahallesinde önceki gün atıldı. Proejnin iptalini isteyen onbinlerce yurttaş ise Tuzluçayır’da bir araya gelerek protesto gösterisi düzenledi. Ancak onbinlerin taleplerine polis gaz bombaları ve TOMA’larla saldırdı.

Önceki gün başlayan eylemler sabaha kadar devam etti. Yaşanan müdahale sonrası Tuzluçayır Meydanı’nı adeta gaz bulutu kaplarken, sert müdahale nedeniyle bazı yurttaşlar yaralandı. Polisin aşırı derecede kullandığı gaz bombası stokunun bir ara tükenmesi üzerine, polisin göstericilere taş atarak müdahalesini sürdürmesi dikkat çekti. Tuzluçayır’ın hemen hemen bütün sokaklarında yaşanan çatışmalar sabaha kadar devam ederken, temeli atılan “Cami-Cemevi-Aşevi” projesinin inşaat alanı ise polis ablukası altında tutuluyor. Ayrıca 16 yurttaşın da gözaltında olduğu belirtildi.

‘Asimilasyon projesi’

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyeleri de cami ve cemevi projesine tepki gösterdi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyeleri, ara sokaklarda göstericilere müdahaleye giden bir TOMA’nın önünü kesti. Halka seslenen PSAKD Başkanı Kemal Bülbül, polis saldırısına sert tepki göstererek, gözaltına alınan yurttaşların derhal serbert bırakılmasını istedi.

Sünnilerle sorunumuz yok

Cami ve cemevi projesinin asimilasyon projesi olduğunu vurgulayan Bülbül, “Bizim sünni vatandaşlarla bir sorunumuz yok. Biz asimilasyoncu, ırkçı devlete karşıyız” diye konuştu. Bülbül, projeyi yürüten İzzettin Doğan’ın da “yol düşkünü” olduğunu söyledi. Bülbül’ün konuşması sık sık “Devletin alevisi olmayacağız” sloganı ile kesildi.

Projeye karşı sadece Ankara’da değil Dersim, İzmir ve İstanbul’da da tepki eylemleri gerçekleştirildi. Öte yandan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Genel Merkezi, Ankara Tuzluçayır’da yaşananlara ilişkin yaptığı açıklamada, “Saldırı farklı inanç, kimlik ve kültürlere yönelik tahammülsüzlüğü ortaya koymaktadır. Tuzluzayır’da yapılan saldırıyı kınıyor, yaralılara geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz” dedi.

ozgür gündem

Tarihten güncelliğe Alevilik

Konunun uzmanı Ayfer Karakaya Stump ile dünden bugüne Aleviliği konuştuk

Ayfer Karakaya Stump Kimdir?

Doktorasını 2008 yılında “Sultan’ın Tebaası, Şah’ın Öğrencileri: Osmanlı Anadolusunda Kızılbaş/Alevi Toplulukların Oluşumu ve Dönüşümü” başlıklı teziyle Harvard Üniversitesi’nde tamamlayan Karakaya, ABD’de The College of William and Mary’de tarih bölümünde öğretim üyeliği yapıyor. Karakaya’nın Aleviliğin kaynaklarına dair birçok makalesi ve yayın hazırlığında olduğu bir çok kitap çalışması bulunuyor.

…………………….

Alevilik tarihi üzerine daha önce akademik çalışmalara konu edilmemiş, görmezden gelinmiş icazetnameler, hilafetnameler, şecereler, Kerbela ziyaretnameleri gibi Aleviliğin birincil kaynaklarına dayanarak hazırladığınız Alevilik tarihyazımı açısından çok önemli çalışmalarınız var. Bu çalışmalarınızda Alevilik tarihine ilişkin pek çok yerleşik kanıyı sarsıyorsunuz. Sarstığınız fikirlerin başında da Anadolu Aleviliğinin köklerinin Safaviler tarafından “kandırılmış” göçebe aşiretler olduğu biçimindeki neredeyse resmiyet kazanmış tez yer alıyor. Bu anlayış yerine ocaklar biçiminde örgütlenmiş köklü Sufi çevrelerinin, Vefai tarikatının önemini vurguluyorsunuz. Bize çalışmanızdan kısaca bahseder misiniz?

Evet, sanıyorum çalışmalarımın en ayırdedici özelliği arşiv belgelerinin yanı sıra bizzat Alevi dede ocaklarına mensup ailelerin ellerindeki yazılı belgeler ve yine aynı ailelerden derlediğim sözlü anlatılara dayanmaları. Bu şekilde Alevi tarihini devlet-merkezli bir perspektiften ve dışardan yakıştırmalarla değil, içerden bir gözle ve Alevi toplumunun kendi içinden çıkmış kaynaklara ve kategorilere binaen, tüm karmaşıklığı ve zenginliği ile okumaya ve anlamaya çalışıyorum. 1995’ten beri bu yaklaşımla sürdürdüğüm çalışmalarım sonucunda Aleviliğe dair birçok yerleşik kanının sağlam ampirik dayanaklarının olmadığını gördüm. Bu hiç sorgulanmayan ama herkes tarafından tekrar edilen varsayımlara ben Alevi tarihyazıcılığının mitleri diyorum. Fuad Köprülü’den ber tekrarlanagelen, Kızılbaşların hepsinin Türkmen ve göçebe olduğu bu mitlerden biri mesela. Oysa kaynaklara baktığınızda Kızılbaşların önemli bir kısmının köylü ve yerleşik olduğunu, hatta Osmanlı bürokrasisinde bile Kızılbaş inancında kişilerin bulunduğunu görüyorsunuz. Benzer şekilde ta en başından beri Kızılbaşlar arasında Türkmen olmayan grupların, özellikle de Kürtlerin varolduğuna dair açık tarihi kayıtlar var. Dolayısıyla, her ne kadar zamanla kendi başına yarı-etnik bir kimlik niteliği kazanmışsa da tarihsel olarak Aleviliği etnik bir öze dayandırmak, bu ister Türklük, ister Kürtlük, ister Zazalık, ister başka birşey olsun, ampirik olarak desteklenemez bir iddiadır.

Kızılbaşlığın ortaya çıkışının kandırılmışlıkla, göçebe yaşam tarzıyla veya yüksek İslam’ı anlamamakla alakalandırılmasının da son derece sorunlu bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Benim bulgularıma göre Kızılbaş hareketi Safevi liderliğinde bir araya gelmiş, köklü bir takım Sufi ve gezginci derviş gruplarının bir koalisyonu olarak ortaya çıkmıştır. Bu grupları bir araya getiren de müteşerri Sünni İslam’a karşı bilinçli bir muhalif tavır ve mistik yönü ağır basan, Ali-merkezli inançlarıdır. Zamanla bu farklı gruplar Alevi ocakları olarak kendi içlerinde organize olmuş, nevi şahıslarına münhasır bir sosyo-dinsel örgütlenme modeli geliştirmişlerdir. Zaten böyle güçlü bir felsefi omurgası, başarıyla işleyen bir iç örgütlenmesi ve titizlikle uygulanan ritüelleri olmasa bu kadar baskıya rağmen Aleviliğin bugüne kadar ayakta kalması mümkün olmazdı.

Peki Vefailik bu resimin neresine oturuyor?

Vefailik bu resmin içinde önemli bir yer kaplıyor. Diyebilirim ki Alevi yazılı kaynaklarının bize sunduğu en çarpıcı, en beklenmedik bulgular Vefailik ile ilgili olanlardı. Alevi dede ailelerinin ellerindeki, en eskileri 14. yüzyıl sonu ve 15. yüzyıla giden icazetname, şecere, ziyaretname gibi belgeler bize Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki birçok ocağın Vefai kökenli olduğunu, bunun ötesinde Vefailiğin bir gezginci dervişler grubu olan Rum Abdalları ile yakın bağlantısı bulunduğunu ve Rum Abdallarının zamanla Kızılbaşlık ve Bektaşilik içinde eridiğini gösteriyor.Yani, bir cümle ile söylemem gerekirse, Irak menşeli bir tasavvufi hareket ve oluşum olan Vefailik tarihte Kızılbaş hareketinin ana damarlarından birini teşkil etmiş görünüyor. Burada ilginç olan bir nokta, Vefailiğin kendine referans aldığı şahsiyet, Ebü’l-Vefa el-Bağdadi, 11. yy’da, yani daha tarikatlar tam olarak şekillenmeden yaşamış, menakıbnamesine göre baba tarafından seyit, anne tarafından Kürt, Iraklı bir mutasavvıfdır.

Aslında Vefailik sadece Kızılbaş/Alevi tarihinde değil, tüm Anadolu dini ve kültürel tarihinde çok önemli rol oynamış görünüyor. Bu tespit Kızılbaş hareketinin köklü Sufi çevrelerin ve gezginci derviş gruplarının bir koalisyonu olduğu tezini desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda Aleviliği Orta Asya İslam öncesi Türk inanışlarının devamı olarak gören Köprülü paradigmasını da sorguluyor. Vefailiğe dair bulgularımız, Köprülü paradigmasının dayandığı, ‘yüksek İslam’ ile ‘halk İslamı’ arasında net bir ayrım öngören modele yönelik de ciddi soru işaretlerinin ortaya çıkmasına neden oluyor, zira Anadolu’daki serüveni bağlamında Vefailiğin hem mezhepsel hem de sınıfsal sınırları aşan bir tasavvufi akım olduğunu görüyoruz. Nitekim doğuda bir Vefai şeyhi, mesela meşhur Dede Kargın, zamanla bir Alevi dedesine dönüşürken, batıda Şeyh Ede Balı gibi bir başka Vefai şeyhi ilk Osmanlı beylerinin en yakınındaki dini figürlerden biri olarak karşımıza çıkabiliyor.

Kızılbaşların sünnileştirilmesine dönük gayretlerin oldukça eski olduğunu biliyoruz. Osmanlı’dan günümüze değin hangi tarihsel uğraklar ve hangi toplumsal değişimler Aleviliğin resmi yahut “yüksek İslam” anlayışı içerisine yerleştirme yönündeki çabayı kuvvetlendirmiş ve hızlandırmıştır?

Osmanlı beyliğinin imparatorluklaşma süreci dini sahada da bir ortodokslaşma ve merkezileşme sürecidir. İlginçtir; bu süreçte Osmanlı hanedanının meşruiyetine yönelik en güçlü ideolojik tehdit Osmanlıların yükşelişine kadar bölgede başat güç olan, Mekke ve Medine’nin hakimi (Sünni) Memlüklerden değil, yeni ve taze bir güç olarak ortaya çıkan, seyyitlik iddiaları ve bölgenin en saygın tarikatlarından birinin varisi olmaları hasebiyle Osmanoğullarından çok daha güçlü bir dini meşruiyet zeminine sahip (Şii) Safevilerden gelmiştir.

Bu ciddi ideolojik tehdide karşılık Osmanlılar sınırları Ali-ci hareketlerden ve antinomiyan Sufilikten net bir şekilde ayrıştırılmış yeni bir Sünni kimlik tanımlama ve bu resmi Sünniliği tebaasına elinden geldiğince, icabında zor kullanarak benimsetme ihtiyacı duymuştur. Ebusuud’un doğru Sünniliği tanımlamaya yönelik yüzlerce, hatta binlerce fetvasının, Kanuni döneminde başlatılan mescit ve cami yapma kampanyalarının, halkın namaz, oruç gibi ibadetleri yerine getirmesi konusunda devletin artan titizliği ve o dönemde süregiden Kızılbaş takibatlarının nihai amacı imparatorluk sınırları içinde daha homojen ve konsolide bir Sünni kimlik yaratmaktı. Tabii 16. yüzyıl ve sonrasında uygulanan bu Sünnileştirme politikalarının hedefi sadece Aleviler değil, aynı zamanda nominal olarak Sünni olmakla birlikte Sünniliği resmi tanımlandığı şekliyle anlayıp yaşamayanlardı.

Yeni çalışmalar ilerde başka bir resim ortaya çıkarır mı bilmiyorum, ama şu anki bilgilerimiz özellikle 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra ve 18. yüzyıl boyunca devletin Alevilere yönelik politikalarında bir gevşeme ve yumuşama olduğu yönünde. Daha doğrusu bu dönemde artık büyük oranda kırsal bölgelerle sınırlanmış Kızılbaş/Alevi nüfus Osmanlı devletinin öncelikli dertleri arasında değildir, hatta adeta unutulmuşlardır. Ancak bu durum 19. yüzyılda değişecek ve devlet bir kez daha tepeden inme Sünnileştirme politikalarını uygulamaya koyacaktır. 1826’da Bektaşiliğin yasaklanması ile birlikte Bektaşi tekkelerine Nakşibendi şeyhlerinin atanması ve buralara camii yapılması sürecini bir kenara koyarsak, devletin Aleviler ve Yezidiler gibi ‘yoldan sapmış’ kabul ettiği gruplara yönelik Sünnileştirme çabalarında ikinci büyük dalga II. Abdülhamid döneminde yaşanmıştır. Bu dalganın itici gücü Protestan misyonerlerin sözkonusu grupları Hristıyanlaştırabileceği korkusudur ve zaten metodları itibari ile de kısmen misyonerleden etkilenmiştir.

Daha yakın dönemlere gelirsek, 1980 darbesinden sonra, bilhassa Kürt hareketinin yükselişini takiben Alevilerin Türk-İslam sentezi içerisinde asimile edilmesi konusunda devlet daha önce hiç olmadığı kadar sistemli bir çaba içine girmiştir. AKP iktidarı ile birlikte bu asimilasyonist çizgi büyük oranda devam etmiş, ancak zamanla Sünni ilahiyatçıların sürece daha aktif müdahil olmasıyla yeni bir mertebeye taşınmıştır. Nitekim daha önceleri ‘öz Türklük’ vurgusuyla, yani milliyetçilik kanalıyla Türk-İslam sentezi içine dahil edilmeye çalışılan Alevilik, artık daha çok teolojik zeminde belli bir kalıba sokularak, özellikle de sıradan bir ‘tarikate’ indirgenerek müteşerri İslam çemberine entegre edilmeye çalışılıyor. Oysa Alevilik klasik anlamda, daha doğrusu Sünni müteşerri İslam’da anlaşıldığı şekliyle bir tarikat değildir, dolayısıyla Kadirilik, Nakşibendilik gibi tarikatlarla bir tutulması imkansızdır.

Aleviliğin toplumsal tarihi ötekileştirmeye yönelik bir çok örnek ile dolu. Bu örnekler hem resmi düzeyde hem de gündelik hayat içerisinde görülebiliyor. Bunları açıklarken genellikle ayrımcılık kavramını kullanılıyor. Ancak sizin kullandığınız bir başka kavram daha var; Alevifobi. Temel hatlarıyla Alevifobiyi nasıl tanımlarsınız? Ayrımcılıktan farkı nedir?

Alevifobi kavramını, toplumdaki Alevi karşıtlığının inançsal önyargıların çok ötesine geçen, dini olduğu kadar sosyo-psikolojik boyutlara da sahip bir olgu olduğunu vurgulamak için kullanıyorum. Herşeyden önce Alevifobi kimlik politikaları ile yakından ilişkilidir. Ta Osmalılar devrinden beri Sünnilik sadece pozitif anlamda değil, negatif anlamda Alevi/Kızılbaş olmamak şeklinde tanımlanmıştır. Nitekim Osmanlı-Sünni kimliğinin hep ‘ötekisi’ olan Alevilik, Cumhuriyet döneminde de Türk-Sünni kimliğinin yarı-resmi ‘ötekisi’ olmaya devam etmiştir. Alevifobinin sıradan bir ayrımcılıktan diğer bir farkı Alevilere karşı içinde barındırdığı irrasyonel korkudur. Aleviler devlet ve Sünni çoğunluk tarafından hep bir ‘iç tehdit’ olarak algılanmış, varlıklarının toplumun bütünlüğüne ve saflığına halel getireceğinden korkulmuştur. Alevilere yönelik bu irrasyonel korkular mum söndü gibi cinsellik temalı iftiralarla derinleştirilmiş ve Alevilik adeta bir nefret objesi haline getirilmiştir.

Alevifobik refleksin toplumumuzda ne kadar derin ve yaygın olduğunu gösteren en carpıcı emare, farklı görünümlerde de olsa toplumun Türk, Kürt, dindar, laik, sağcı, solcu tüm kesimlerine nüfuz etmiş olmasıdır. Oysa önyarıgısız ve dışardan baktığınızda Aleviler ile Sünnilerin tarihsel, kültürel ve hatta demografik olarak aralarında ciddi ortaklıklar ve akışkanlıklar olduğunu görürsünüz. Zaten Alevifobinin yarattığı güçlü anksiyete de tam da bundan kaynaklanıyor olsa gerek, yani ‘öteki’den uzak olma arzusu ile maddi gerçeklikte ‘ötekiye’ olan yakınlık arasındaki çelişkiden. Mesela sürekli Alevi deyişleri dinlediğine şahit olduğumuz dini bütün bir Sünni komşumuzun, Alevi müziğine olan hayranlığını itiraf ettiği aynı cümle içinde Alevileri namaz kılmadıkları, camiye gitmedikleri, velhasılı eksik Müslümanlıklarından dolayı keskin bir dille eleştirme ihtiyacı duyması böyle bir anksiyetenin tezahürü bence.

Buna paralel olarak Türkiye’de Aleviliğin muhalif ve genel itibariyle sola açık bir siyasi kimlik olarak şekillenmesinde bir takım tarihsel dönüm noktaları tespit edilebilir mi?

Aleviliğin düşünsel olarak hakim din anlayışına radikal bir eleştiri getirdiğini kabul etmeliyiz. Aleviler dönem dönem bu din anlayışını temsil eden Osmanlı idaresine karşı direnmekten ve ayaklanmaktan da geri durmamışlardır. Tabii bu Aleviler her an her dakika isyan halindeydi, hep dağlarda izole şekilde yaşardı, Osmanlı devleti ile hiç işleri olmazdı şeklinde anlaşılmamalı. Alevi belgeleri arasında bulunan tahrir kayıtları, mahkeme hüccetleri gibi belgeler Alevilerin de diğer reaya gibi vergi ödediklerini, çeşitli nedenlerle kadı mahkemelerini kullandıklarını ve Alevi dedelerinin seyit olarak bazı vergi muafiyetlerinden faydalandıklarını göstermektedir. Ama öyle ya da böyle, Alevilerde kısmen tarihi şartların ürünü kısmen de inançsal temellere dayanan bir siyasi ve dini muhalefet geleneğinden bahsetmek yanlış olmaz. Ayrıca başta cem olmak üzere dini ritüellerine ve musahiplik gibi sosyo-dinsel kurumlarına yakından baktığımızda Alevilikte güçlü bir paylaşımcı ve eşitlikçi vurgu olduğunu da görmemek imkansız.

Bütün bunlar ötelenmiş bir azınlık olmanın yarattığı ruh hali ile birleşince Aleviler doğal olarak sol akımlara meyletmiştir. Tabii Alevilerin modern anlamda sol siyasetle tanışması 1960’lardan sonra, yani köyden kente büyük çaplı göçlerle başlamıştır. Şehirde yetişen ve yüksek öğrenim imkanına kavuşan ilk kuşak Aleviler için sol ideolojiler Türkiye toplumuyla entegre olmalarının bir anlamda önünü açmıştır. Ancak aynı dönem geleneksel Alevi kurumlarının da çok ciddi şekilde erozyona uğradığı bir dönemdir. Büyük şehirlere göçle bir yandan talip-dede bağlarında çözülmeler yaşanmış, diğer yandan da dedelik kurumu sol ideolojileri benimsemiş genç kuşak şehirli Aleviler tarafından sert ve yıpratıcı eleştirilerin hedefi olmuştur. Ama 1990’lardan sonra, özellikle de Sivas katliamını takiben sol hareketin içinden gelen bu ilk kuşak şehirli Aleviler bu kez Alevi örgütlenmesinin başını çekmişlerdir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviliği Sünni İslam’ın kabul görmüş kavramları ile tanımlamaya çalışmasını, Başbakan’ın giderek keskinleşen ayrımcı söylemini ve nihayet dış politikada artık iyiden iyiye gözlenen mezhepçi tavır göz önüne aldığımızda AKP döneminde Alevilik meselesinin niteliksel bir değişime uğradığını ya da boyut atladığını söyleyebilir miyiz?

Yukarıda da söylediğim gibi, 1980 askeri rejimi ile başlayan Alevilere yönelik aktif asimilasyonist politikalar AKP hükümetleri ile artan bir hızla ve kamusal kaynak aktarımıyla sürdürülmekte, hatta bir adım daha ileri gidilerek bu çabaların teolojik ve yasal bir zemine oturtulması için gayret sarfedilmektedir.

Ancak Alevilikle ilgili AKP döneminde yaşanan belki de en önemli niteliksel değişim, Erdoğan hükümetinin özellikle son yıllarda mezhepçiliği daha önce görülmemiş bir sıklıkta ve alenilikte bir siyaset aleti olarak kullanma eğilimidir. Türkiye’de mezhepçilik bir siyaset aleti olarak özellikle sağ partiler tarafından aslında her zaman kullanılmıştır. Soğuk savaş döneminde sol partileri Sünni çoğunluğun gözünde öcüleştirmenin en kestirme yolu, kahir ekseriyeti köylü ve işçi olan Alevilerin 60’lı ve 70’li yıllarda sol ideolojilere olan yakınlığından da faydalanarak geleneksel Kızılbaş nefretini komunist nefretine tahvil etmekten geçiyordu. Bu çabalarında büyük oranda başarılı olan sağ partiler bu sayede muhafazakar Sünnilerin sol partilere karşı duygusal kopuşlarının da temelini attılar. Yani AKP’nin Alevi karşıtı mezhepçi söyleminin sağ siyasi geleneğimizde yeri vardır. Ancak Alevi adını anmanın tabu olduğu 90’lı yıllar öncesinde mezhepçi siyaset daha alttan alta ve daha çok yerel düzlemde uygulanırken AKP ile birlikte, bilhassa da son yıllarda ulusal, hatta uluslararası düzeyde ve çok daha yoğun ve açık bir şekilde tedavüle sokulmaktadır ki bu da son derece kaygı vericidir.

AKP’nin Suriye krizindeki tutumundan bahsediyorsunuz herhalde…

Evet, bu mezhepçi söylem Suriye krizi ile birlikte uluslararsı platforma taşındı. Aslında biraz geriye dönüp baktığımızda, AKP hükümetinin hayat memat meselesi addettiği tüm siyasi kavşaklarda mezhepçi söyleme rahatlıkla tevessül edebildiğini görüyoruz. Suriye krizinden önce bu açıdan en derin kırılma noktası 2010’daki referandum sürecidir. Referandumda ‘evet’ oyu verilmesi için yaptığı miting konuşmalarında Erdoğan muhtelif defalar Alevileri hedef alan “yargıda belli bir mezhebi grup var,” “bana Alevi hakimler ceza verdi” türü sözler etmiştir. Ayrica, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bazı üyelerinin Alevi kökenlerini ima ederek “dedelerden artık talimat alınmayacak” ifadesini kullanmıştır. Hem Tayyip Erdoğan hem de Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek gibi AKP’nin diğer üyeleri, ana muhalefet partisi CHP’nin yeni başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun Aleviliğini kamuoyu önünde defalarca ve alaycı bir tavırla vurgulamışlardır. Nitekim o günlerde MHP genel başkanı Devlet Bahçeli, AKP’lilerin MHP’nin tabanına “yüksek yargıdan Alevileri temizliyoruz” şeklinde propaganda yaptıklarını bizzat ve birden fazla kez ifade etmiştir. Bu propagandanın belli oranda başarılı olduğunu ve referandumda verilen %58’lik evet oyu içerisinde bu şekilde Alevifobik refleksleri kaşınan bir grup MHP’li ve başka partili seçmenin de bulunduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek. Hükümetin Suriye krizi bağlamında kesifleşen mezhepçi söylemini de, bu ülkeye yönelik uyguladığı müdahaleci politikalarına baştan beri düşük seviyelerde seyreden seçmen desteğini Sünni kesimdeki Alevifobiyi harekete geçirerek arttırma çabalasının bir parçası olarak okuyabiliriz.

Söyleşi: soL Bakış

Cami+Cemevi projesi Alevilerin sorunlarını çözmez

Murat AKSOY

İki buçuk yıl önce Suriye’de halkın daha demokratik bir Suriye özlemi için başlattığı mücadele bugün hala devam ediyor. Suriye’de iki buçuk yılda yaşananlar en yakın komşusu olarak Türkiye’nin iki sorununa ayna tuttu; Kürtler ve Aleviler.

Bu süre içinde Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın bir anlamda yasal devamı olan PYD’nin elde etmiş olduğu otonom yapı, PKK’yı Türkiye’de devam eden çözüm sürecine mesafe alacak kadar heyecanlandırmış görünüyor. Bayık’ın ‘geri çekilmeyi durdurduk’ açıklaması PKK’nın bölgedeki olası gelişmeleri hesaplayarak ‘bekle gör’ stratejisine geçmiş olduğunu gösteriyor. PKK -ve Öcalan da- şimdi hem Suriye’ye olası operasyon seçeneği hem de bölgedeki değişimleri izleyerek çözüm sürecindeki rolünü yeniden tanımlayacak.

Özetle PKK’nın çekilmeyi durdurma kararında, Türkiye’nin demokratik adımları atmada yavaş davranmasından çok Suriye merkezli bölgesel değişimlerin rolü daha fazla. Türkiye’nin atmadığı adımlar PKK’nın bahanesi sadece.

ALEVİLER SORUN DEĞİL

Suriye’nin yüzümüze tuttuğu ikinci ayna ise Aleviler. Her ne kadar Suriye’de Esad rejimi Alevi değil; Nusayri olsa da -ki fark önemli- Türkiye’de Antakya-Hatay çevresinde yaşananlar Alevi sorununun Türkiye için önemini göstermektedir.

Dahası Aleviler giderek ‘AK Parti karşıtlığının’ merkezi olarak algılanmaya başladılar. Gezi sürecinde en önde Alevilerin oldukları sıkça ifade edildi. Geçtiğimiz Ağustos ayının ortasında ayaklanacakları rivayeti bile çıktı.

Kürt sorununu çözme sürecinde Alevilerin, Alevilerin sorunlarının gündeme gelmesi hatta getirilmesinin, Türkiye dışı kaynakların çok destekleyecekleri bir durum olduğu aşikar. Ancak bunlar Türkiye kaynaklı olunca insan ‘neden’ diye düşünmeden edemiyor.

Son bir hafta içinde Aleviler farklı nedenlerle yeniden gündemde.

İlki, Suriye’deki savaştan kaçan Alevilerin kamplar yerine İstanbul’daki parklara sığınması. Parklara sığınan ve zor şartlarda yaşayan Suriyelileri bazı Alevi dernek ve vakıflar Cemevlerinde misafir etti.

Açık ki, Türkiye, kendisine sığınan 500 bine yakın Suriyeliye her türlü insanı yardımı yapmış ve dünyaya bu konuda örnek olmuştur. Gönlü ve kalbi bu kadar açık bir ülkenin sayısı 300’ü bulan Suriyeli Alevilere -eğer kasıtlı bir durum yoksa- aynı misafirperverliği gösterememesi düşündürücüdür.

Alevileri konuştuğumuz ikinci tartışma ise Fethullah Gülen’in Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’a yapmış olduğu ‘Cami-Cemevi birlikte olsun’ önerisi ile başlayan gelişmelerdir.

Gülen’in Cami ve Cemevi’nin bir kompleks içinde olması önerisine Cem Vakfı olumlu cevap verdi. Bu önerinin bu kadar hızla hayata geçmesi akla bazı soruları getirdiği gibi seçilen yerin Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerde (Tuzluçayır) olması da kimilerine göre ayrı bir anlam taşıyor.

Bu komplekse karşı çıkanların temel atma törenini protesto etmeleri sırasında yaşanan şiddet tartışmayı başka bir düzleme çekti. İnsanların yapılan bir projeyi protesto etme hakkı var. Ancak şiddet kullanılması protesto hakkının suistimal edilmesi olur. Polis şiddeti ise kabul edilemez. Yine bazı siyasilerin, vakıf ve derneklerin bu şiddet ortamını kendi meşruiyetleri için kullanmaları ahlaki değildir.

Her ne kadar bazı kesimler tartışmayı ‘Aleviler-şiddet’ ekseninde okusa da Cami-Cemevi tartışması Alevilerin yaşadıkları sorunları görmeye ve tartışmaya fırsat vermiyor.

Cami ve Cemevi’nin bir arada olması ilkesel olarak karşı çıkılabilecek bir proje değildir. Ancak, verili durum okuması yapıldığında ortadaki resime göre Cemevi’nin Cami’ye eklemlenerek meşruiyet kazanması durumu söz konusudur ki, bu Alevilerin geneli açısından kabul edilecek bir durum değildir.

SORUN CEMEVİ Mİ AYRIMCILIK MI?

Aleviler açısından Cemevi müstakil bir ibadet ve kültürel birliktelik mekanıdır. Alevilerin bu konuda talepleri açık ve nettir: Cemevlerinin ibadethane olarak tanımlanması.

Alevilerin bugün kamusal alanda Sünnilerle görünür bir sorunu yoktur. Sorun devletin/kamunun Alevilere karşı uyguladığı ayrımcı, dışlayıcı ve ötekileştirici uygulama ve politikalarıdır. Bu açıdan Cami-Cemevi projesinin şiddet üzerinden tartışılması hatta Alevilerin ‘şiddetin esas aktörü’ oldukları imajının yaratılması Alevilerin sorunlarının tartışılmasının önüne geçmektedir.

Cami ile Cemevi’nin bir arada olması Alevilerin belediyede, bürokrasiye girişlerdeki mülakatlarda, terfi ve atamalarda karşı karşıya kaldıkları ayrımcılığı ortadan kaldırmamaktadır.

Bir zamanlar ‘Aleviler CHP’den kurtuldukları gün özgürleşecekler’ başlıklı yazı yazmıştım. Aradan geçen süre içinde şunu daha iyi anlıyorum ki, Aleviler için CHP tercihi sadece Atatürk üzerinden kurdukları bir ilişki değil. Aleviler için CHP, gündelik hayatta kendilerini daha eşit, daha özgür ve daha güvenli hissettikleri bir liman. Onun için çoğunluğu CHP’ye oy veriyor.

twitter.com/murataksoy

Alevi örgütlerinden ortak açıklama

TÜRKİYE, AVRUPA, KUZEY AMERİKA VE AVUSTRALYA’DAKİ
ALEVİ ÖRGÜTLERİNDEN TÜRKİYE VE DÜNYA KAMUOYUNA ORTAK AÇIKLAMA

AKP hükümetinin “demokrasi paketi” adı altında hazırlamakta olduğu yeni yasal düzenlemeler arasında Alevi toplumunu yakından ilgilendiren maddeler bulunduğuna dair Türkiye basınında haberler çıkmaktadır. Basında “İkinci Alevi Açılımı” olarak lanse edilen, fakat hazırlanmalarında Alevi örgütlerinin hiç bir dahli olmayan bu düzenlemeler basından öğrenebildiğimiz kadarıyla “inanç ve kültür merkezi” olarak cemevlerine yasal statü verilmesi ve Alevi dedelerine maaş bağlanması gibi maddeler içermektedir. Türkiye’de ve Türkiye dışında yaşayan Alevi toplumunun meşru temsilcileri olarak bizler, toplumumuzun ortak taleplerinin çok uzağında kalan, hatta taleplerimizle çelişen bu düzenlemelerin nihai hedef olarak Aleviliği Sünni/müteşerri İslam’da anlaşıldığı şekliyle “tarikat,” cemevlerini yine Sünni/müteşerri İslam’daki manasıyla “tekke,” dedeleri de “devlet memuru” mertebesine indirgemeyi hedeflediğine inanıyoruz. Bir takım şahıs ve cemaatlerin, AKP hükümetinin bu asimilasyoncu vizyonuna paralel gündeme getirdiği “cami-cemevi kompleksi” türü kurguların toplumumuz için hiçbir anlam ve hüküm taşımadığının, bu tür oldu bittilerin Alevilere tepeden bakan, Alevilere rağmen Aleviliği tanımlamaya çalışan kaba ve dayatmacı bir zihniyetin ürünleri ve kabul edilemez olduğunu bu basın bildirisi ile ilan ediyoruz.

Alevilik, kendine has öğretileri, kurumları ve ritüelleri olan özgün ve kadim bir inanç sistemidir. Tarihsel olarak tasavvufî akımlarla yakın ilişkisi olsa da Sünni/müteşerri İslam’da anlaşıldığı şekliyle klasik bir tarikat değildir. Aleviler, ritüelleri arasında ibadet-ayin ayrımı yapmazlar ve tüm dini ritüellerini cemevlerinde ifa ederler. Bu nedenledir ki Alevilik klasik anlamda bir tarikat olmadığı gibi, cemevleri de yaygın kullanılan manada “tekke” değildir. Cemevleri Alevilerin “ibadethanesidir” ve her inanç grubu gibi Alevilerin de ibadet mekanlarını devlet ve mahalle baskısından uzak, özgürce tanzim etme ve kullanma hakkı vardır.
Alevilik’teki dedelik kurumu da yine Sünni/müteşerri İslam’ın ulemalık kurumundan farklı olarak talip ile bağlı olduğu ocak arasında varolan manevi irtibat temelinde işler. Alevi inancına göre dedenin vereceği hizmet, dedenin veya devletin değil, tümüyle talibin inisiyatifine bağlıdır; yani bir dede ancak taliplerinin talebi ve daveti üzerine inanç önderliği görevini yerine getirebilir. Bu önemli inançsal farklılık göz önüne alındığında ve üzerine Alevilerin hakim dini ve siyasi güç odaklarıyla yaşadığı çatışmalı tarih eklendiğinde, dedelerin cami imamları gibi devlet tarafından maaşa bağlanması önerisinin ne kadar uygunsuz, Alevi öğretisine ve tarihine nasıl külliyen aykırı olduğu kolaylıkla görülecektir.
Uzun bir tarihsel süreç ve organik gelişme sonucu ortaya çıkmış Alevi öğreti ve kurumlarına dışarıdan müdahele etmeye, bunları toplum mühendisliği yöntemleriyle deforme etmeye veya değiştirmeye çalışmak hiçbir kişi veya grubun haddi ve gücü dahilinde değildir. Her inanç sistemi gibi Alevilik de sadece ve yalnızca bu inanca ve kültüre mensup insanların kollektif olarak şekillendirdiği ve şekillendirebileceği bir alandır. Başta devlet olmak üzere, Alevi olmayan tüm kurum ve kişilerin bu özel inanç alanına saygı duymaları ve bu alanın dışında kalmaya özen göstermeleri gerektiğinin altını kalın çizgilerle çiziyoruz.
Şu bilinmelidir ki Alevilerin politik platformdaki tek meşru temsilcileri, bu toplumun kendi içinden çıkmış örgütleridir. Kürt sorununun çözüm sürecinde ve sözde yeniden başlatılan Alevilik açılımı bağlamında, hükümetin, diğer bazı siyasi aktörlerin ve kimi analistlerin bu gerçeği görmezden gelerek Alevilere adeta haklarında keyfi tasarrufta bulunulabilecek pasif objeler muamelesi yapması asla kabul edilemez. Örgütlü bir toplum olarak Alevilerin vazgeçilmez hedefi demokratik-laik bir sistemde eşit vatandaşlar olarak yaşamaktır. Bu hedefimize ulaşmamızı sağlayacak, olmazsa olmaz taleplerimiz daha önce farklı mecralarda da defalarca dile getirildiği gibi şunlardır:

1) Cemevlerimiz derhal “ibadethane” olarak yasal statü kazanmalıdır. Cemevlerinin “ibadethane” dışında, tekke veya inanç merkezi gibi başka bir kategori altında tanınması ve ona uygun muamele görmesi kabul edilemez.
2) Alevi köylerine ve mahallelerine zorla cami yapımından vazgeçilmelidir. Bu bağlamda, çeşitli kamu hizmetlerini cami yapımı şartına bağlamak suretiyle bazı Alevi köylerinde yaratılan yapay cami taleplerinin demokrasi ve ahlakla çelişen “zorlamalar” olduğu bilinmelidir. Bu tip dolaylı baskılara derhal son verilmelidir.
3) Sünni/müteşerri İslam’ın normatifliği fikri üzerine kurulu ve Sünni ilahiyatı eğitimi almış kişilerce verilen zorunlu ve seçmeli ek din dersleri Alevilerin din ve vicdan özgürlüğünü açıkça ihlal etmektedir. Bu dersler derhal kaldırılmalıdır. Devlet din eğitiminden elini tümüyle çekmeli, bu işlev aileler ve sivil toplum örgütleri tarafından yerine getirilmelidir.
4) Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır. Tarafsız devlet ilkesine uygun olarak her inanç grubu kendi içinde örgütlenip, kendi kaynaklarıyla ve kendi tercihlerine göre inanç hizmetlerini tanzim etmeli ve yürütmelidir.
5) Nüfus cüzdanlarından din hanesi kaldırılmalıdır. İnsanların inançlarına göre bu veya başka yöntemlerle fişlenmesi engellenmeli, kamu hizmetlerinin eşit vatandaşlık temelinde sunulması sağlanmalıdır.
6) Devlet tüm açık ve gizli asimilasyoncu politika ve uygulamalarına derhal son vermelidir.
7) Aleviliğe ve Alevilere yönelik aşağılayıcı ifadeler, hakaret, tehdit ve saldırılar, nefret suçları kapsamına alınıp ağır şekilde cezalandırılmalıdır.
8) Ders kitapları, sözlükler, ansiklopediler ve Milli Eğitim Bakanlığı’nca önerilen yardımcı kitaplardaki Aleviliği ve Alevileri aşağılayan tanım ve ifadeler düzeltilmeli veya çıkarılmalı, ikisinin de mümkün olmadığı durumlarda bu yayınların kullanımına son verilmelidir.
9) Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamlarından dolayı devlet Alevi toplumundan resmen özür dilemeli ve bu Alevi katliamları ile ilgili olarak meclis araştırma komisyonları kurulmalıdır.
10) Mahallelere, caddelere, sokaklara ve diğer kamu projelerine “Yavuz Sultan Selim” gibi Alevileri rencide edici isimler verilmesinden vazgeçilmelidir. Mevcut bu tür isimler değiştirilmelidir.
11) Madımak, utanç müzesi olmalıdır.
12) Başta Hacı Bektaş Veli Dergâhı olmak üzere devlet tarafından el konulan tüm Alevi-Bektaşi vakıfları Alevi-Bektaşi toplumuna iade edilmelidir.
Bu haklı taleplerimizin tümü karşılanana kadar mücadelemizin artan bir kararlılık ve örgütlülükle devam edeceğinden hiç kimsenin en ufak şüphesi olmaması gerektiğini, vazgeçilmez hedefimiz olan eşit yurttaşlığa er ya da geç ulaşacağımıza dair inancımızın tam ve sarsılmaz olduğunu Türkiye ve dünya kamuoyuna saygıyla duyururuz.

Türkiye Alevi Bektaşi Federasyonu ve Bileşenleri
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve Bileşenleri (Almanya, Fransa, İsviçre, Avusturya, Hollanda, Belçika, İsveç, İngiltere, Danimarka, Romanya, Norveç, İtalya Alevi Birlikleri Federasyonları)
Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu
Amerika Pir Sultan Abdal Kültür Derneği
Kanada Alevi Kültür Merkezi

Cemevi Cami İçinde Eritilmeye Çalışılıyor…

Fettullah Gülen ve İzzettin Doğan’ın ortaya attığı ancak Alevi halkının büyük bir asimilasyon hamlesi olarak gördüğü “cami-cemevi bir arada” projesini tarihçi yazar Erdoğan Aydın, Erdoğan Çınar ve akademisyen Ali Murat İrat’a sorduk.
Erdoğan Aydın
Bu projeye geçmeden önce söylemeliyim ki; Osmanlı İmparatorluğu gibi Sünni referanslarla idare edilen bir devlette bile, 1825 yılında 2. Mahmut’un tekkeleri ve cemevlerini yasaklamasına kadar, buralar camilerden bağımsız olarak tanınıyordu. Bugünkü laik Türkiye, Osmanlı imparatorluğundan bile geridedir.

Özellikle son yıllarda Alevi halkın, kimliğine sahip çıkarak, eşit yurttaşlık hakkı için mücadele etmesi böyle bir projenin ortaya çıkmasının nedenidir. Zorla Sünnileştirilme işe yaramayınca Alevi halkının içindeki “Hızır Paşalarla” beraber cemevlerini ve aşevlerini camilerin içine yerleştirmeye kalkıyorlar, projenin uygulaması da böyle. Hiyerarşik olarak camiyi en üste, onun altına da cemevi ve aşevlerini yerleştirerek Alevileri caminin basıncı altında bırakacaklar. Yoksullaştırılan Alevi halkını, aşevleri ile deyim yerinde ise midesinden Sünni sermayeye bağlanmaya mecbur etmek istiyorlar.

Bu laikliğe, kardeşliğe ilişkin bir şey olamaz. Alevileri eşit yurttaş saymadan böylesi bir proje gerçekliğe kavuşamaz. Bu proje Fettullah Gülen ve İzzettin Doğan’ın eski anlayışa yeni kılıf geçirmesinden başka bir şey değildir.

Ali Murat İrat
Bugün yaşananlar Gezi sürecinin parçasıdır, AKP’nin süreci istediği formata taşıma hareketidir. Bu işi sadece Alevi sorununun parçası olarak göstermeye çalışıyorlar. AKP’ye yükselen karşı çıkışı daraltmak için, aktörler ve proje son derece iyi seçilmiş; zamanlama da son derece uygun.

Bu cemevi-cami projesinin bu hale geleceğini emin olun İzzettin Doğan hariç herkes biliyordu. İzzettin Doğan ne halkı tanır, ne de Aleviliği bilir. Düşünün bu İzzettin Doğan Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin kurucularındandır. Maalesef ki, Alevi toplumunda, benim çok da doğru bulmadığım bir biçimde, dedelik makamı sayesinde karşılığı var, bunun için ona bağlı olan bir grup insan var.

Projeye bakarsak; devlet cemevlerini tanımıyor, bir halkın ibadet yeri olarak kabul etmiyor. Ama yaptıkları caminin yanına böyle bir ucubeyi de koymak istiyorlar. Aleviler ibadet de yapsın ama Sünnilerle kardeş olsun… Madem kardeşlik için bu proje, neden Sünni yoğunluğun içinde, kendi alanlarında yapmıyorlar? Neden Sincan değil seçilen yer? Neden Sünnilere, bu insanların artık ölmeye bile mecali kalmamış, artık zulmetmeyin demiyorsun? Kolaysa kendi camilerinizi açın Alevilere, gelin burada ibadet yapın diyin. Bu yaşananları herkes görüyor; ama onlardan kimse ses çıkarmıyor. Bakın, ne olursa olsun, o cenahın en net tepkisini Akit çevresi açık açık gazetelerinde yazıyor; “bu aleviler zaten sapık hayvanlardır, İslam’la da alakaları yoktur” diyorlar. Büyük bir nefret suçu işleseler bile, en azından takiye yapmıyorlar.

Bakın; hükümetten biri ne zaman kardeşlik, barış dese benim ödüm kopuyor. Çünkü onlar ne zaman böyle bir kelime etseler, halkın kanı akıyor. Devlet bu projeyi daha başlamadan kan akıtarak bitirmiştir.

Ancak, bir yandan da söylemeliyiz ki, kendi ibadethanelerini peşkeş çekenler de bu sürecin içinde. Doğan Bermek, Taraf gazetesinde; “binlerce yıldır asimile edemediler, böyle mi asimile edecekler” diye yazı. Bermek, sanıyorum asimilasyon ne demek, bir halk nasıl asimile edilir bilmiyor. Kimseyi asıp keserek asimile edemezsin, aksine kemikleştirirsin; ancak kültür ve yaşamını değiştirerek onu kendi inancından koparabilirsin. Düşünün, bugün cemlerde kadının başını kapatmasını istemek, onları artık cemde bir can olarak değil, bir kadın olara gördüğünüz anlamına gelir. Sonra bir bakarsınız cemevinden değil, Cuma namazından çıkıyorsunuz. İzzettin Doğan ve çevresindeki bir grup bunu yapıyor.

Asıl olarak, Gezi direnişi tüm dünyayı salladı, hangi ülke olursa olsun herkes bunu konuşuyor. Biz şimdiye kadar gördük ki, sadece kimlik ve inanç meseleleri ortasına oturtulan mücadele hatları hep zarar gördü. Bizim, Gezi ruhunu öldürmeden, bir indirgeme yapmadan emek-sermaye çelişkisi ile bütünleştirerek mücadele hattını büyütmemiz gerekir.

Erdoğan Çınar
Cami-cemevi çok net olarak ortaya çıkardı ki İzzettin Doğan Aleviliğin asimilasyonu için çalışıyor. Eskiden beri bir alevi esnafı olduğunu ve bunun için sermaye ile işbirliği içinde olduğunu da görmüştük, bu da durumu ispatladı. Cemevi-cami yan yana olmaz, bu girişim cemevinin cami içinde eritilme çabasıdır. Burada yapılan şey bir cemevi değil, Alevilerin cami adındaki binaya gitmelerini zorlamaktır. Burada ibadet edilemez, cemevlerinin itibarı düşürülmemelidir.

Bu proje ile çok şiddetli biçimde asimilasyon hedefleniyor ve yapılan tüm bu faaliyet hızlandırılıyor. Her ağacın kurdu kendi özünden olur, bu Alevi özdeyişinin doğru çıktığını gördük. Bizim içimizi kemiren kurt İzzettin Doğan’dır ve görüldüğü gibi malum çevrelerle bunun için çalışıyor. Eğer önlem alınmazsa Alevilik kaybolacak, bunun için de mücadele edilmeli.

Aleviler önce kendi bünyelerinden Alevi görünümlü olan sahtekârları temizlemeli ve teşhir etmelidir. Alevilerin birlik olması ve birlikte mücadele etmesi çok önemli; bir yandan da devlerin Alevilerin eşit yurttaşlık hakkını tanıması gerekli.

İki tarih yazılıyor: birisi insanca, diğeri kanlı, kinli

Türkiye devletinin emriyle önce, Medeni Yıldırım, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, dün de Ahmet vuruldu. Ağaçlarının ve çocuklarının katliamına karşı durmak için sokaklara çıkan bir avuç yürekli insanın çoğu kör edildi, çoğu yaralandı. Gaz yediler, sopa yediler, gözaltına alındılar, hapislere atıldılar.

Tarihten bu yana ağaçlarına, akarsularına ve insanına düşman olan devlet, dün de Ahmet Atakan’ın canını aldı. Yine bir avuç yürekli insan sokaklara çıkacak. Gaz soluyacaklar, sopa yiyecekler, sakat edilecekler, gözaltına alınacaklar ve vatan hainliği ile suçlanarak mahkemelerde yargılanacaklar.

Bu çocukların ne bir avuç toprağı vardı nede apartmanları, yazlıkları. İstedikleri tek şey insanların geleceğiydi. Ağaçlarına sahip çıkıyorlardı; Bu ülkenin insanları biraz temiz hava soluyabilsinler, ağaçların gölgelerinde çocuklarıyla, eşleriyle oturabilsinler diye. Akar sularına sahip çıkıyorlardı, ülkelerindeki tüm canlılar bir yudum içecek su bulabilsinler diye. Kendileri ne o ağaçların altında oturma nede o sulardan içme beklentisi vardı.

İnsanların yaşadıkları ülkelerin doğası, toprağı, suyu o ülkede yaşayan herkesindir. Kimsenin o doğayı, o suları kendi çıkarları için kullanma hakkı yoktur. Devlet denilen kurumun da böyle bir hakkı yoktur.

BİRAZ GERİLERE GİDELİM:

Ünlü coğrafyacı Strabon’un överek bahsettiği tarihi Zeugma, Hellenistik dönemin en ünlü kentlerinden birisi sular altında bırakılırken, yine bir avuç yürekli insan tarihine sahip çıkmış, güçleri yetmemişti. Rant çevreleri ve tarih düşmanı devlet için Zeugma yeterli değildi.

Bergama’daki Allianoi Antik Kentini sular altında bırakmaya karar verdiler, bir avuç yürekli insanın gücü buraya da yetmedi.
Hasankeyf için hazırlıklarını yaptılar. Cumhuriyet ile başlayan ve 12 Eylül faşizmi ile temelleri sağlamlaşan Sünni, kindar devlet kurumlaşması tarihini yeniden yazacaktı. Bunu yapması için geçmişin tüm izleri silinmeli, Türkiye İslam devleti olduğunu kanıtlamalıydı..

Bunlar için gerekli sermaye yine halkın ortak malı olan doğasından çıkarılacaktı. “Size iş vereceğiz, sizi zengin edeceğiz” söylemleri etkili oldu ve dağlara saldırı başladı. Bu gün en ilkel yöntemlerle her dağın, her tepenin üzerinde bir maden ocağı açılmış durumda. Ormanlar yok ediliyor, akar sular siyanür ve kimyasal maddelerle zehirlenirken, bu durumu yöre insanına anlatmaya çalışanlara, kafası uçuk, zengin olacağını zanneden yöre insanı karşı çıkıyor. Güçleri yetmediği yerde, işkencesi ve katliamıyla dünya tarihine geçen askerler gönderiliyor.

Madenlerin çalışabilmesi için yollar yapılıyor. Yapılan yolların, kendileri için yapıldığını düşünen, gelecekten haberi olmayan cahillik yine söz dinlemiyor. Birileri zengin oluyor ama zengin olanlar çalışanlar değil, talancılar.

TÜM BUNLAR YAŞANIRKEN

Talanlar, katliamlar yaşanırken insanların oyları ile seçilmiş olan bir başka durum daha yaşanıyor. Ülkesine, vatanına, insanına sahip çıktığını söyleyen muhalefet partileri. Hiç birinden ses yok. Birey olarak katılanlara sözüm yok. Sular altında bırakılan tarih, bu toprakların tarihi değil mi? Yok edilen doğa, bu ülkenin doğası olmuyor mu? Kirletilen sular hangi ülkenin akar suları? Öldürülen gençler bu ülkenin çocukları değil mi? Neredesiniz? Neden sesiniz çıkmıyor? Siz kimsiniz sahi?

Festivallerde, açılışlarda boy gösteren, büyük büyük sözler söyleyen sizler, insanlığınızı tarif eder misiniz?

Her gün bir örgüt kurarak başkan olanlar, örgüt yönetimlerinde fiyaka satanlar, en tepeden ahkam kesenler size de soruyorum; insanlığınızı nerede bıraktınız?

Birkaç yürekli örgüt ile, bir avuç yürekli insan bu katliamların önüne geçemiyor, siz bari onların önüne duvar olmayın..

ALEVİ CANLAR

Alevi köylerine yapılan camiler, bu camilere atanan imamlar ve bilinçsiz muhtarlar, yapılan cemevlerine yönetici seçilen asimilasyoncu yöneticiler (bilinen sayıları az da olsa) aracılığıyla süren asimilasyon Alevi kimliğini yok etme sürecine girdi. Ramazan cemi adı altında, bayram namazları cemevlerinde kılınır oldu. Muharrem yasında iftar yemeği vermeler başladı. Cemler de haremlik selamlık oturulur oldu, kadınlarımız cemlerde türban bağlar boyuta geldi. Gülbenklerin yerini Kuran ayetleri aldı, Sazla söylenen düvazların yerini ilahilere bırakmaya başladı, kutlu doğum haftaları yapılmaya başlandı. Dedelerin bazıları ortada molla elbiseleri ile dolaşıyorlar. Dedeleri Osmanlı’nın en kanlı katliamlarına karşı kimliğini korumuş olan bir toplumun bu yaşananlara ses çıkarmıyor oluşu sizleri yaralamıyor mu?

Kıpırdayın yerinizden canlar. Dedelerinizin mirasına sahip çıkın. O sizin kimliğiniz, sizi insan eden binlerce yıllık birikim. Çocuklarınıza sahip çıkın Ahmet’ler ölmesin diye bir şeyler yapın. Sokaktaki bir avuç yürekli insanın yanı bizim yerimiz. 30 yıldır bu ülkede ölen her insanımıza sahip çıksaydık, bu gün böylesi katliamları, böylesi asimilasyonları yaşamazdık.

Sonuç olarak: Bu ülkede tarihiyle, geçmişiyle, doğasıyla kanlı dindar bir tarih yazılırken, bir avuç yürekli insan bu ülkenin gerçek tarihini de yazıyor. İnsan yüreği taşıyan o güzel yüreklere selem olsun…

Alevilere yönelik asimilasyon projesi

Mustafa KARASU

Fethullah Gülen’le Cem Vakfı (Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı) başkanı çok dikkat çekici bir proje üzerinde anlaşmışlardır. Camilerle Cem Evlerinin iç içe olduğu bir projeyi gerçekleştirmek istemektedirler. Bunun da Sünnilerle Alevilerin barışması adına yapıldığı söylenmektedir. Fethullah Gülen’in neyi amaçladığı bellidir. Ancak İzzettin Doğan bunu neden kabul etmiş anlamak mümkün değil. Ortada şaibeli bir durum bulunmaktadır. Nitekim Alevi örgütlerinin tümüne yakını bu yakınlaşmaya ve projeye karşı itirazlarını yükseltmişlerdir.

Kuşkusuz Alevilerle Sünnilerin birbirlerini anlamaları ve ortak yaşamayı bilmeleri çok çok önemlidir. Sürekli birbirlerine karşı güvensiz olarak yaşamak mümkün değil. Aleviler Sünnileri, Sünniler de Alevileri anlamak durumundadır. Sürekli komşu olacakları bilinciyle hareket etmeleri önemlidir. Zaman zaman bu durum unutulmakta, buna uygun olmayan yaklaşımlar gösterilmektedir. Tabii herkes birbirini olduğu gibi kabul edecektir, sen benim gibi olacaksın denmeyecektir.

Ortadoğu coğrafyası ağırlıklı olarak bir İslam coğrafyasıdır. İslam’ın da Sünni mezhebi ağır basmaktadır. Bu gerçeği görüp anlamadan Alevilerin doğru tutum ortaya koyması mümkün olmaz. Sünnilerin inanç, ibadet ve kültürü anlaşılacak ve ona saygı duyulacaktır. Sünniler de Alevileri doğru anlayacak, benim düşündüğüm gibi olacaksın demeyecektir ya da Aleviliği bir sapkınlık olarak görmeyecektir. Geçmişte Alevilere kefere denildiğini bilmekteyiz. Bu nedenle de çok olumsuzluklara, hakaretlere maruz kalmışlardır. Her inanç gibi Alevilik de kutsaldır. Her toplumun inancı kendisine kutsaldır. Kutsallara saygı göstermek ve anlamak önemlidir.

Sünniler çoğunluk toplum olarak Alevileri anlamada daha duyarlı olmaları gerekir. Şimdiye kadar dayatma ve haksızlıklar esas olarak Sünni çoğunluk adına yapılmıştır. Özcesi her iki toplumun önyargıları bırakıp birbirlerini anlamaları ortak yaşam için zorunludur. Ortak yaşamı sağlamada da pozitif yaklaşım önemlidir.

Sünnilerle Alevilerin ortak yaşamı birbirini anlayarak sağlamaları çok önemlidir. Bu coğrafyanın en temel görevlerinden biri bunu sağlamaktır. Ancak bunu sağlamanın yöntemi çok önemlidir. Camiyle Cem Evini yan yana yapalım demekle Sünniler ve Alevilerin birbirlerini anlamaları ve ortak yaşam kültürü geliştirmeleri sağlanamaz. Cem Evleri söz konusu olduğunda diyanet işleri başkanının “İslam’ın tek ibadet yeri vardır, o da camidir” demesi, hükümetin hala Cem Evlerini bir ibadet yeri olarak kabul etmemesi ve bir kültür evi gibi görmesi böyle bir projenin ne anlama geldiğini ve sonuçlarının nasıl olacağını ortaya koymaktadır. Bu açıdan Alevi örgütlerinin çoğunluğunun “bu bir asimilasyon projesidir” demesi haklıdır. Bu açıdan Cem Vakfı Alevilerin asimilasyonunda rol almış beşinci kol gibidir. Düşünülen proje Alevileri Sünnileştirme ve Şiileştirme planıdır. Alevileri olduğu gibi kabul etme yerine, İslam içi mi, dışı mı tartışmasının neden başlatıldığı şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.

Cami ile Cem Evi yan yana getirildiğinde İslam’ın tek ibadet yeri Cami’dir denilerek giderek Alevilerin Cami’de ibadet etmesi sağlanacaktır. Bu da Cem yapma değil namaz kılma biçiminde gerçekleştirilecektir. İlk önce bayram namazlarına, sonra cumalara, daha sonra da tüm vakitlerde camiye çağırma gerçekleşecektir. Bu projenin yaratacağı sonuç budur. Bu durum Sünnilikle Aleviliğin yan yana yaşamasınaı sağlamak mıdır, yoksa birini asimile etmek ve diğerine benzetmek midir? Benzetmek ortak yaşamak değildir; yan yana yaşama değildir. Doğru ve demokratik zihniyet kesinlikle benzeştirmek olamaz. Bu proje birbirini anlama adına benzeşmeyi hedeflemektedir. Bu açıdan bu bir ortak yaşama projesi değil, bir asimilasyon projesidir. Alevilerin karşı çıkması haklıdır. Bu projeye karşı çıkmamak, kendilerini inkar anlamına gelir. Aslını inkar eden haramzade olacağına göre bu projeye sessiz kalmak haramzade olmaya adım atmaktır.

Aleviler tabii ki İslam’ı Sünniliği ve Şiiliği anlamalıdır. Bu konuda doğru olmayan yaklaşımlar ve söylemler Aleviler içinde de görülmektedir. Bu coğrafyada bin yıllar daha yan yana yaşanılacağı ve birbirini anlamadan ve saygı duymadan bu yaşamın zor olacağı bilinmektedir. Öte yandan Aleviler kendi inançlarına çok pozitif rol yüklemektedirler. Bu doğrudur, ancak İslam da pozitif rolü olan bir dindir. Toplumlara, halklara çok şey kazandırmıştır. Toplumsallığın sürmesinde ve ahlakın varlığında çok önemli rol oynamıştır. Ortadoğu’da Nemrutlara, Firavunlara karşı isyanın önemli büyük bir inancıdır. Toplumsal karakteri nedeniyle hak, adalet ve eşitlik değerleriyle yüklü bir dindir. Farklı inançlar ve dinler hak, adalet ve eşitlik değerlerini farklı söylem ve formlarla dile getirmişlerdir. İslamiyet de bu değerleri kendi söylemi, formu ve kültürü içinde dile getirmiştir. Bu açıdan kültürel İslam’la iktidara, sömürüye alet eden İslam arasındaki farkı görmek gerekir. Ya da iktidar ve sömürü İslam’ın yaptıklarını kültürel İslam’a ve İslam kültürüne mal etmemek gerekir. Kuşkusuz İslam adına yapılanlar konusunda İslam’ın inanç önderleri, otoriterleri de kendini sorumlu duymalı ve bunları aşmada çaba göstermelidir. O ayrı bir konudur. Ama iktidar İslam’ından yola çıkarak kültürel İslam olumsuzdur yaklaşımı göstermek de yanlıştır. Böyle bir yaklaşım yanlışken tabii ki, Aleviliği İslam içileştirip sonradan asimile etmek de Alevilerin kabul edeceği bir şey değildir.

Tabii ki Alevilik devlet, iktidar ve sömürüye alet olmadığı için daha anlamlıdır. Aleviler bu olumlu özellikleriyle kendi inançlarının diğer din ve inançların düştüğü olumsuzluklar ve tuzaklara düşmediğini söyleyebilirler. Bu konuda inançları konusunda gurur duyabilirler. Hıristiyanlık da, İslamiyet de, Yahudilik de iktidara, devlete ve sömürüye alet edilmiştir. Ancak Mezopotamya ve Anadolu Aleviliği iktidara alet edilmemiştir. Zaten Mezopotamya ve Anadolu Aleviliğinin güzelliği ve değeri buradadır. Kuşkusuz Balım Sultan Bektaşiliğin üzerinden Alevilik de iktidar ve sömürüye alet yapılmak istenmiştir. Ancak bu tutmamış ve fazla uzun sürmemiştir. Bu açıdan Bektaşilik tarihi kendini sorgulayabilir. Yine Suriye Aleviliği kendini sorgulayabilir. Ancak genel Alevilik devlete, iktidara ve sömürüye bulaşmadığı için temiz ve değerli kalmıştır. Bunlarla övünürse ayrıdır, ama İslam’a, İslam’ın değerlerine olumsuz yaklaşması ayrıdır. Birincisi ne kadar doğruysa diğeri de o kadar yanlıştır.

Aleviler İslam’a ve İslam kültürüne doğru yaklaşacaklar. Kaldı ki Alevilerin Müslümanlara bir zararı olmamıştır. Zararları olması da hem inançları hem de nüfus yapılarıyla mümkün değildir. Ancak İslam adına zulme uğradıkları için bazı önyargılar ve tepkiler oluşmuştur. Bu durum zaman zaman sübjektif değerlendirmeler ortaya çıkarmaktadır. Ancak bunlar aşılabilir. Özellikle Alevilere olduğu gibi kabul edilip, ötekileştirilmekten vazgeçildiğinde Alevilerdeki önyargıların aşılmasının zor olmayacağını düşünüyoruz.

Yine vurgulamalıyız ki karşılıklı önyargıları aşmada önemli sorumluluk bu topraklarda çoğunluk inanç olan Sünnilere aittir. Aleviler bize neden böyle yaklaşıyor dememelidirler. Çünkü bunun objektif temelleri vardır. Bu nedenle ilk önce Aleviler anlaşılmalı ki Aleviler de önyargıları bırakıp Sünniliği daha iyi anlasınlar.

Alevilerin sorunlarının Cem Evinin Cami yanına götürülerek çözülmesi zordur. Bu yanlış bir çözüm arayışıdır. Hatta Aleviler üzerindeki tarihi haksızlığı ve baskıyı yeni biçimde sürdürmekten başka bir anlam ifade etmeyecektir. Yüzyıllardır kullanılan zorun yerine şimdi “mahalle baskısı” denilen zoru koymak hiçbir şey değiştirmez. Fethullah Gülen Aleviler üzerinde böyle bir baskı kurmak isterken İzzettin Doğan’ın buna evet demesi keklik soylu rolü oynamaktan başka bir anlama gelmemektedir.