Ana Sayfa Blog Sayfa 6406

Aleviler beraat kararına tepki gösterdiler!

İstanbul  Kartal’da Alevi evlerinin işaretlenmesinin hemen ardından, Pendik Pir Sultan Cemevi’ne gece vakti giderek, “Siz Hz. Muhammed’i ret mi ediyorsunuz, inkâr ve reddedenin başını kesmek Kuran’da cihattır” dediği iddiasıyla yargılanan polis memuru Muharrem Kırımlı ve arkadaşı Özgür Yolcuhakkındaki beraat kararının gerekçesi açıklandı. Anadolu 29. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi Mahmut Erdemli, “Tehdit var mı yok mu ben karar veremedim, Yargıtay karar versin” diyerek aldığı beraat kararının gerekçesinde şunları kaydetti:

“Kutsal kitabı inceleyenlerin doğru ya da yanlış olarak tutarsızlıklar içerdiği kanaatine varması mümkündür. Bu yöndeki bir düşünceyi ifade etmenin suç oluşturduğunu kabul etmek, gerek İslam dinini gerekse diğer dinleri eleştirmeyi tamamen yasaklamak anlamına gelir. Yasaklama Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlali anlamına gelir. O nedenle dini değerleri aşağılamadan beraatine karar verilmesi gerekir.” Hâkim Erdemli, sanık polis memurunun cemevinde “Hz. Muhammed’i reddetmenin cezası İslam dinine göre kafa kesmektir” demesinin ise Aleviler açısından tedirginlik yaratmış olmasının kabul edilebilir olduğunu ifade etti. Ancak devamında şöyle dedi: “Sanık, katılanlara kutsal kitabın kendi yorumuna göre emrini iletmiştir. Bunun ötesinde genel olarak Alevilere bir zarar vereceği yönünde açık bir beyanı bulunmamaktadır. Evleri işaretleme olayında sanık polis memurunun iştirakinin bulunduğu ispatlanmadıkça ‘halk arasında korku, panik ve endişe yaratmak’ suçu da oluşmaz.”

YARGITAY’A TAŞINDI

Kararı eleştiren Avukat Hasan Cem Yılmaz, sanık polis memurunun “En kısa zamanda yine geleceğiz” sözünün açıkça tehdit olduğunu, suçun cezasız kalmasının toplumda azınlıklara ve farklı inançlara yönelik nefret suçlarının artmasına neden olacağını belirtti. Karar Yargıtay’a taşındı.

NE OLMUŞTU?

İSTANBUL Kartal’da bazı Alevi evlerinin işaretlendiği yönünde iddiaların hemen ardından 6 Eylül 2012 gecesi Pendik Cemevi’ne kuaför arkadaşı Özgür Yolcu ile giden polis memuru Muharrem Kırımlı, önce Kuran’ın çarpık noktaları olduğunu belirtip ardından da cemevi yetkililerine “Siz Hz. Muhammed’i ret mi ediyorsunuz, inkâr ve reddedenin başını kesmek Kuran’da cihattır. Tekrar geleceğim” demişti.

Cami-Cemevi projesi ve tepkiler!

Ankara’da hayata geçirilmesi planlanan cami-cemevi projesi bazı Alevi dernekleri tarafından tepki ile karşılandı. Alevi Kültür DernekleriHacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı,Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği ve Sultangazi Pirsultanabdal Cemevi tarafından yapılan ortak yazılı açıklmada, “Cami- Cemevi- Aşevi projesinin, dinler arası hoşgörü ile açıklanabilecek bir projenin ötesinde; yüzyıllardır Alevilere hayatın çeşitli alanlarında nefes almaksızın sürdürülen asimilasyonun gelişmiş, yeni bir versiyonu olduğuna inanıyoruz” dendi.

Ortak açıklamanın tam metni şöyle:

Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı(CEM) ile Fettullah Gülen cemaatinin birlikte yapmaya karar verdiği; “Cami- Cemevi- Aşevi” projesi, dinler arası hoşgörü ile açıklanabilecek bir projenin ötesinde; yüzyıllardır, Alevilere, hayatın çeşitli alanlarında, nefes almaksızın sürdürülen asimilasyonun, gelişmiş, yeni bir versiyonu olduğuna inanıyoruz.

01.09.2013 tarihinde, Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı (Onursal) Başkanı İzzettin Doğan kendisi tarafından düzenlenen “inanç önderleri” toplantısında yaptığı konuşmayla uzun süredir kamuoyunda spekülasyonu yapılan, Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı ile Fettullah Gülen cemaatının birlite yapacakları “Cami-Cemevi-Aşevi” projesinin varlığını ve başladığını açıklayarak, kabullenmiştir.

Tarih boyunca, iktidarlar, Aleviliği asimile etmek için türlü oyunlar, hileler ortaya atmıştır. Alevi Toplumu bunların acısını çekmekle birlikte, bunlara karşı da durmasını bilmiştir.

Lakin, yüzyılda bir de olsa, iktidarlarla işbirliği yapan ve Alevi toplumunun içinden çıkan ve ne yaptığını bilmeyen kişiler Aleviliğin asimilasyonuna hizmet etmişlerdir.

Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın bu projesinin, asimilasyonun yeni bir türü ve Alevilere dönük yeni bir versiyondur! hazırlanmış asimilasyon projesi olduğunu düşünüyoruz.

İzzettin Doğan’ın üstlenmeye çalıştığı yeni misyon, Aleviliğe yeni yaralar açacak, tehlikeli bir misyondur. Bu misyon, Alevilerin -elleri en başta Aleviler olmak üzere tüm ezilenlerin kanına bulaşmış olan- muktedirlerin yanında saf tutmasını sağlar ve böylece, Aleviliğin bir daha geri dönmemek üzere tarihten kazınmasına yol açacaktır.

Doğan, kendi ağzından yaptığı açıklamalar ile kendi niyetlerini açıkça ifade ediyor ve diyor ki:”Fettullah Hoca Efendi, bir müşterek dostumuz aracılığıyla mesaj yolladı; ‘Hocam, camiyi de Cem evini de artık aynı bahçede yapsak olmaz mı?’ diye. Bizim açımızdan niye olmasın ki. Zaten bizim İslam anlayışımızda mekân dediğiniz şey, zaten insanın gönlüdür. Devlet taraf tutarak, ‘Camiden başka ibadet yeri olamaz İslam’da’ gibi ipe sapa gelmez, hiç bir bilgiye dayanmayan bir düşünceyi kendisine düstur yapamaz. Onun için de kendilerine olumlu cevap verdim vakfın başkanı olarak. Sadece bir de şart ekledim; ‘Hocam tamam bizim için hiç bir sakıncası yoktur, cami de, Cem evi de bir bahçe içinde bulunsun. Ama camilere de artık yeni fonksiyonlar kazandırma zamanı çoktan geldi geçti. Camiyle Cem evi arasına bir de aşevi yapalım.’ Onlar (…) dediler ki; ‘Tamam, mutabıkız yapılabilir.’ Bunun bir örneği olarak da Alevi-Sünni yakınlaşmasının sağlanmak üzere bütün masrafları onlar kabullendiler, camiyi de, Cem evini de, aşevini de yapacaklar. 7 dönümlük bir arsa içerisinde, 5 dönümlük de galiba parkı varmış, yaklaşık 12 dönümlük bir alan içerisinde Ankara’da ayın 8’inde bunun temelleri atılacak.”

Bu itirafın da gösterdiği gibi, bugüne değin Alevilerin hiçbir yarasına merhem olmayan bu örgüt ve onun başkanı, Alevilerin ayinleriyle, ibadetleriyle ve bununla ilgili sorunlarla uzak ara ilgisiz, devletin ve cemaatin sıkıştığı her yerde “Cumhuriyetçi” adlarına bihakkın layık bir biçimde onların imdadına koşmaktadır! Diyanet’in camilerin işlevlerini değiştirerek camileri yirmidört saatimizin hükümranı kılmak istemesi yetmezmiş ve sanki pek yeni bir şey söylüyormuş gibi, bu zat bir de cemaat muktedirlerine akıl vermeye soyunuyor: Camilere yeni fonksiyonlar kazandırılmalıymış!
Camilere yeni fonksiyonları Diyanet kazandırıp durduğuna göre, İzzettin Doğan Hocaefendi’nin sözünü ettiği bu yeni fonksiyonlar, belli ki kendi inançları içinde camiye yer vermeyi kabul etmeyen Alevi toplulukları camiye çekme ve cami içinde eritme fonksiyonlarıdır!

Bu kadar açık sözlülükle kendi konumunu kamuoyuyla paylaşan bu şahsı bir kez daha açık sözlülüğe davet ediyoruz: Bu büyük yatırımın tüm maliyetini Fethullahçı cemaat karşılayacağına, siz bir kuruş bile harcamayacağınıza göre, bunun karşılığında onlara siz ne vereceksiniz? Neyin sözünü verdiniz; Alevileri ve Aleviliği Fethullahçılığa ve devlete tapınmaya teslimden gayrı?
Herkes bilmelidir ki Cem evleri bizim ibadethanemizdir ve ibadethane olarak sayılması için yanında ne camiye ihtiyacı vardır, ne başka bir mescide!

Bu projesiyle ortaya konan şey, açıkça bir ibadethane olarak cemevlerinin meşruiyetini ve bu meşruiyetten doğan haklı talepleri ortadan kaldırma ve Alevi itikatlarını inkar ve Sünnileşmiş bir Aleviliği,  Alevi topluluklara dayatma projesidir.

Herkes bilmelidir ki sıklıkla tüm muktedirlerin iddia ettiği gibi, sorun kardeşlik sorunu değildir! Aleviler hiçbir inanç grubuna önyargıyla yaklaşmadığı, onlara düşmanlık etmediği gibi, aynı ölçüde kendi başlarına saygı görme hakkına, diğer inanç topluluklarının sahip olduğu tüm haklara bihakkın layıktır! Aleviliği soysuzlaştırıp Sünnileştirerek hak sahibi kılmaya çalışmak demek, Aleviler Sünnileştikçe, Aleviliğin değil, Fethullahçı bir Sünniliğin haklarının daha da genişletilmesi demektir! Buna dönek olarak geliştirilmiş bu proje, kendini topluluklara kabul ettirmek için, sanki Alevi topluluklar Sünni topluluklara düşmanmış gibi, kardeşlik vaazlarıyla topluluklararası nifak tohumları serpmektedir!

Herkes bilmelidir ki:

Değil bir, bin proje de yapsanız; Türkiye’deki inanç topluluklarının çeşitliliğini değil bir, bin kez de inkar etseniz bizler tüm haklılığımızla, tüm taleplerimizle burada olmaya ve her seferinde, her platformda zulmünü zalimin suratına haykırmaya devam edeceğiz!

Çünkü; Aleviler vardır; Alevilik Hakk’tır!

 

Suriye’den gelenler açlık grevinde!

Suriye’de El Nusra örgütünün zulmünden kaçarak Türkiye’de parklarda yaşamak zorunda kalan Alevi mülteciler, dün gece kaldıkları Bayrampaşa Spor Kompleksinden polis zoruyla çıkarılmaya ve kamplara götürülmeye çalışıldı. Olayı haber alan PSAKD yöneticileri mültecilere sahip çıktı.

PSAKD karayolları cemevi ve bir kısım PSAKD yöneticisi bugün yaşanan gelişmeler çerçevesinde bir değerlendirme yaparak devletin “ikiyüzlü ve ayrımcı tavrını protesto etmek” amacı ile PSAKD karayolları cemevinde 2 günlük açlık grevi yapma kararı aldı. Yapılan açıklamada tüm demokratik kamuoyu, savaşa ve ayrımcılığa karşı ÖSO’cu katillerden kaçarak ülkemize sığınan Suriyelilerle dayanışmaya ve açlık grevine destek olmaya
çağrıldı.

Suriye’de El Nusra örgütünün teröründen kaçarak Türkiye’ye sığınan ancak parklarda yaşamak zorunda kalan Alevi mülteciler, dün gece kaldıkları Bayrampaşa Spor Kompleksinden polis zoruyla alınarak kamplara gönderilmek istendi. Olayı haber alan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD)yöneticileri, Alevi mültecilerin kamplara gitmek istemediğini belirterek böyle bir uygulamaya izin vermeyeceklerini söyledi. PSAKD yöneticileri Alevi mültecilerini güvenlik nedeniyle tekrar Gaziosmanpaşa Karayolları Cemevi’ne yerleştirdi.

Türkiye’de uzun süredir parklarda kalan Alevi mültecilerine PSAKD yönetimi sahip çıkmış, mültecileri Karayolları Cemevine yerleştirmişti. Daha sonrasında güvenlik güçleri ve belediye ile yapılan görüşmelerden sonra mülteciler Bayrampaşa Spor Kompleksine nakledilmişti.

Bir şeyler yapmalı…

Baran BOZYEL

Bir eylül dünya barış günü kutlamalarında, yanıma yanaşan kadın arkadaşımın bana kurduğu şu cümleler, bana çocukluğumda babaannemin Elazığ sokaklarında, cezaevine giderken anneme söylediği şu söz kadar etkiledi. ’’ Bukê, giştî darda kirine’’(Gelin,hepsini asmışlar.) Babaannem bu cümleyi kurduğunda annemin kucağında küçük kardeşim, diğer eliyle de beni arkasından sürüklüyordu. Annemin yüzü sapsarı kesilmişti. Hızlıca karakola doğru yürüyorduk. Cadde bomboştu.Işıklı dükkânlara bakarken, bir kasap dükkânında derileri soyulmuş ayaklarında asılı duran hayvan etlerini  gördüm. İşte tam o sırada “sanki babam amcam ve arkadaşlarını asılı duruyorlar gibi aklımdan geçiriyordum” Çocuk aklı işte… Korkunç bir psikolojiydi. Korkumdan ağlayamamıştım. Annem daha çok üzülür diye kocaman çığlığımı içimde patlatmıştım. O kocaman postallı adamlar gelip herkesi öldürmüştü demek…

Varlığını şidet ve baskı üzerine inşa eden devlet;Topluma baskı uygulayarak sindirmeye çalışması neticesinde toplumun, beynini ve ruhunu esir almıştır.Küçücük çocukların gözleri önünde ebeveynlerini kötü muameleye tabi tutmalarının tek bir nedeni vardır…”Yılan küçükken başı ezilmelidir”zihniyetin ürününden başka bir şey değildir.

Beyni iğdiş edilen erkek devletin, gücü karşısında kendilerini ifade edip konuşturamadıkların’dan olacak’ki, evde kadına baskı uygulayarak varlıklarını kanıtlamaya kalkışmaları, sahibine benzemeye çalışan köle ruhlu olanlardır.Devlet erk’i erkek eliyle kadını iki defa esaret altına almıştır.Özgürlük meşalesini elinde taşıyan Nezihe ana Kürt Halkının bağrında taht kurmuştur.Aydınlıkta korkan karanlık güçler yine boş durmadılar…Beyni esir alınmış köle ruhlu erkek eliyle 1- Eylül Dünya Barış gününü aydınlatan Barış ve özgürlük meşalesine kurşun sıktılar.

Bir şeyler yapmalı;

‘’Küçükçekmece Kadın Meclisi üyesi Nazliye Sincar adlı kadın arkadaşımız eşi tarafından kurşunlanarak öldürülmüş baran heval.’’ Aynı dehşet duygular içerisinde kalakaldım o an. Bir eylül dünya barış gününe gelmek için yola çıkan kadın, eski eşi tarafından sokak ortasında katledilmişti. Ne bu katliamı kınamak bu kadın arkadaşımızı geri getirebilir, nede lanetlemek. Artık beş bin yıllık esareti ve egemen zihniyeti eleştirip, nefesimizi ve enerjimizi tüketmek yerine, bir an önce harekete geçilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kürt halk önderliği Sayın Abdullah Öcalan’ın demokratik kurtuluş, özgür yaşam paradigmasının diğer adı olan kadın devrimini, ne kadar anlamış ve yaşamsallaştırmışız? Sorusu geliyor akıllara.

BDP kadın devrimi konusunda ne kadar çalışma yapabiliyor? Hem tüm eylemliklerde ön saflarda devlet den şiddet gören kadının, hem de evde eşinden gördüğü şiddet konusunda ne tür çalışmalar yürütebiliyor?

Önümüzde duran bu sorunu nasıl çözebiliriz? Nasıl en aza indirgeyebiliriz? Sorularına cevaben şunlar yapılabilir kanımca.

Tüm siyasi kurum ve kuruluşlar, önce kendi çalışanlarına ulaşarak eğitimler ve alınan eğitimin yaşamsallaştırılıp, yaşamsallaştırmadığını görmek için gözlem yapılabilinir.

Bunun için bir komisyon kurulabilinir. Bu komisyonda sosyalist, anarşist ve tüm feminal kadın hareketlerinden temsilciler yer alabilir.

Kadın özgürleşmesini biçimsel bir dil oluşturarak değil, erkek ve kadının dönüşmesiyle gerçekleşeceği algısını önce kadına sonrada erkeğe kavratmak gerekiyor. Kadınlar da bu temelde çok zayıf ve zayıf kalması için ya şiddete maruz kalıyorlar yada yaşam hakları ellerinden alınıyor.

Erk zihniyetini parçalamak demek, devlet anlayışını yıkma ve dolayısıyla özgürleşmek demek.

Özgür toplumların yaratıcıları, özgür bireylerden geçeceğini ve önce işe kendimizden başlamamız gerektiğini, bunu söylemde değil artık harekete geçerek yapmanın zamanının çoktan gelip geçtiğini düşünüyorum.

Alevi derneklerinden cami cemevi açıklaması

Bazı Alevi dernekleri, Cem Vakfı ile Fethullah Gülen cemaatinin birlikte yapmayı planladıkları “cami-cemevi” projesini sert bir dille eleştirdiler.

İSTANBUL – Okmeydanı’nda bulunan Hacı Bektaş Ve…li Anadolu Kültür Vakfı Okmeydanı Cem Evi’nde basın toplantısı düzenleyen Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Okmeydanı Cem Evi Başkanı Zeynel Şahin ile yönetim kurulu üyesi Vedat Kara ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Sekreter Yardımcısı Timuçin Gültekin ‘Cami Cemevi Aşevi Projesi’ne tepki gösterdi. Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, “Cem Vakfı’nın Onursal Başkanı İzzettin Doğan’ın, Fethullah Gülen ile daha önce birlikte organize ettiği Ankara ‘da birincisi yapılmak istenen cami ve cemevi projesinin ortak yapılma projesiyle ilgili basın açıklaması yapıyoruz. Bu pazar günü Ankara’da 5 dönümlük bir kapalı alanda bir tarafında cami, bir tarafında cemevi arasına da cemevi projesinin temel dayanağının aslında bir kardeşlik projesi olmadığını, buradan çıkan sonuç tamamen Alevileri asimile etmek olduğunu, Türkiye ‘de yaşayan 20 milyon Alevi bunun farkında. Alevilerin ibadet yerleri olarak cemevlerinin kabul edilmediği sürece cami ve cemevi projesini bir arada yapmanın çok doğru olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz” dedi.

“DEVLET ELİYLE, CEMAATLER ELİYLE ALEVİLERE BİR KEFEN BİÇME POLİTİKASIDIR”
Camilere karşı veya rakip olmadıklarının altını çizen Demir, “Camiler ibadethanedir. Oralar Sünniler için kutsalsa, Aleviler için de o kadar kutsaldır. Biz istiyoruz ki ülkede Sünni vatandaşlarımız, özellikle devletin Alevilerin inanç yerlerini kabullenmesi gerektiğine inanıyoruz. Dolayısıyla bugün 21. yüzyılda bu ülkede hâlâ yeni yeni Alevi örgütleri adına insanlar bir araya gelip de örgütleniyorsa bu devletin ayıbıdır. Bu yetmiyormuş gibi Aleviler üzerinde tarih boyunca süregelen asimilasyonların son damlası burası. Yani bir cemaat eliyle, bir de Alevi dedesiyim diye bu işe alet olan İzzettin Doğan’ın Türkiye’de yapmak istedikleri aslında bir kardeşlik projesi değil. Topluma hizmet eden bir proje değil. Tam da Alevileri asimile eden, Alevileri Sünnileştiren, Alevileri camiye götürmenin yollarıdır bunlar. Oysa bu ülkede Alevilerin dışında, Süryaniler, Ermeniler ve diğer azınlıklar da var. Onların temel hak ve özgürlüklerini bu ülkede herkesin sağlama gibi bir düşüncesi olması lazım. Nasıl ki biz Aleviler bu ülkede bütün insanlara eşit mesafede duruyorsak, bütün halkları kardeş biliyorsak, bütün insanların inançlarına saygı gösteriyor ve öyle kabulleniyorsak istiyoruz ki bütün yurttaşlarımız da Alevilerin inançlarında, temel hak konularında, değer noktalarında aynı noktadan bakabilsin. Çok net bir şekilde cami ve cemevi projesinin arasına da aşevi yapma projesinin Alevileri aslında gerçekten rencide edici, gerçekten asimile edici olduğunu bütün alevi kurumları biliyor. Bu sonuç burada devlet eliyle, cemaatler eliyle Alevilere bir kefen biçme politikasıdır. Biz bunu şiddetle reddediyoruz. Şiddetle kınıyoruz. Hiçbir Alevi örgütü de bu işe alet olmayacak. Olanlara da toplum vicdanında mahkum edeceğiz. Bu sürecin takipçisi olacağız” ifadelerini kullandı.

“ALEVİLERİN EŞİT YURTTAŞLIK TALEBİ VAR”
“Alevilerin bu ülkede tek talebi var. Eşit yurttaşlık talebi” diyen Demir, “Eşit yurttaşlık talebimiz, hak ve özgürlük mücadelesinde verdiğimiz talepler yerine gelirse bu ülkede o zaman herkesin inanç özgürlüğünün olduğu bir alan olur, biz bu ülkede tam da o noktada barış içinde yaşamış oluruz” diye konuştu. Soru üzerine Doğan Demir, Suriye’de olası savaşa en başından beri karşı olduklarını söyledi.

“KİMSE CEMEVİNE, CAMİ MÜŞTEMİLATI MUAMELESİ YAPMASIN”

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu da ‘Cami Cemevi Aşevi Projesi’ne eleştirerek, “Burada cemevine şöyle bir muamele yapılıyor, cemevi camiinin müştemilatıymış gibi bir muamele yapılıyor. Kimse cemevine, cami müştemilatı muamelesi yapmasın. cemevleri, camilerin müştemilatı değildir. Cemevleri, cami gibi, kilise gibi, havra gibi müstakil bir ibadethanedir” dedi.

“DEVLETİN KORUMASINDA HİÇ BİR ALEVİ SURİYELİ YOKTUR”
Suriye’de yaşananlara değinen Kenanoğlu, Suriye’de muhaliflerin katliamından kaçan Türkmen Aleviler olduğunu belirterek, “Biz Alevi kurumları olarak gittik, sahip çıktık. Cem evlerimize yerleştirdik. Devlet telaşa düştü. Kapımıza dayandılar biz bunları daha iyi yerleştireceğiz. O gece vermedik. Ertesi gün valilik ve kaymakamla akşama kadar müzakere edildi. Dediler ki ‘Tamam biz bunlara uygun yer bulalım’. Bayrampaşa’daki spor kompleksinde mutabık kaldık. Bir gün sonra 130 kişilik grup yerleştirildi. Bunlar Alevi olduğu için ve muhaliflerden kaçtıkları için Türkiye hükümetinin de Suriye politikasını bildikleri için bunlar hiç bir şekilde devlete sığınmak da istemiyorlar. Korkuyorlar. Dün gece saat 22.00’de polis 3 tane otobüsle Bayrampaşa’daki spor kompleksine dalıyor diyor ki ‘Biz sizi götüreceğiz’. Bütün kurum kuruluşlarımızla oraya gittik, müdahale ettik ve onları vermedik. Dün gece bunların tamamını cemevimize yerleştirdik. Şu anda devletin korumasında hiç bir Alevi Suriyeli yoktur. Tamamı Alevi kurumlarımızın koruması altındadır” şeklinde konuştu. (Serpil KIRKESER/DHA)

Alevi Kürtler ve Dêrsim gerçeği

Halil DALKILIÇ

Bugüne kadar Alevilik üzerine yayınlanmış kitaplar arasında, Alevi toplulukların sosyal algılarının gelişimi ve batıniliğini es geçen, birbirinin tekrarı, oldukça zorlama ve objektivizmden uzak anlatımlarla dolu olanların sayısı oldukça fazla. Dolayısıyla okuyucu, bu yayınlardan Alevilik inancını ve bu inanca sahip toplulukların tarihi ve sosyal davranışlarının gelişimi konusunda elle tutulur bir bilgi edinmekte zorlanıyor. Bu yayınlarda ayrıca, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet iktidarlarınca yasaklanan  Aleviliğin, yalnızca Türklükle özdeşleştirilmeye çalışılması da belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Alevi Kürtler ve Alevi Kürt ocaklarına ilişkin veriler ise, sözkonusu yayınlarda neredeyse yok gibi…

İşte, Erdal Gezik’in bizzat alan araştırmalarına dayanan ve bilimsel metodla geliştirdiği çalışmaları, bu anlatım kaosu içinde oldukça büyük bir önem taşıyor. Gezik’in önemli çalışmalarından biri olan ‘Alevi Kürtler’ kitabı, Aleviler üzerine anlatılan birçok ezberi bozacak bir bilgi içeriğine sahip. Hans-Lukas Kieser’in de tanıtımında vurguladığı gibi, “Kitap, Bektaşilik ve batı Aleviliği üzerinden yapılan araştırmaların neticelerinin Alevilik için genel olarak geçerli olmadığına açıklık getiriyor. Anadolu Aleviliğinin anlaşılması için Dêrsim’in önemine vurgu yapıyor.”
Biz de, Gezik’le yaptığımız söyleşide, Alevi Kürtler, özellikle Dêrsim’de inancın aşiret- iktidar ilişkilerine yansıması, Kürt Alevi ocakları ile Bektaşi Dergahı’nın ilişkileri ve  Dêrsim merkezli Alevi muhalifliğin tarihsel etkenleri gibi soruların cevapları ışığında Alevi Kürtlere dair bir pencere aralamak istedik.

Günümüzde Alevilerin yoğun örgütlülükleri sözkonusu. Bu konuda Hacı Bektaş ismi belirgin olarak öne çıkarılıyor. Yayın alanında da gözle görülür artışa rağmen, halen genel olarak tek tip yaklaşımlar ön planda…
Evet, maalesef durum hala böyle. Her ne kadar yirmi yıl öncesiyle karşılaştırıldığında önemli bir dönüşüm olsa da, Alevi çalışmaları istenilen nitelikte değil. Aslında Aleviler merkeziyetçi veya tekçi eğilimlerini terk edip, alan çalışmalarına ağırlık verseler, bu sorun kendiliğinden çözülecek. Merkeziyetçi  eğilimlerle kastım, her şeyi bir tarihsel süreç veya bir olguyla başlatmak ve açıklamak. Artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:  Alevilik Anadolu’ya bir güzergahdan girmemiş, bir merkezden yönetilmemiş ve bir olguyla onun tarihsel kaderi şekillenmemiştir. Zaten böyle bir durum olsaydı, Alevilik büyük ihtimalle çoktan tarihi bir vaka olurdu. Yani tıpkı Bektaşi Dergahı’nın şu andaki durumuna düşerdi. Adı var ama kendisine ait, küçük gruplar dışında, hiç bir örgütselliği olmayan bir oluşum. Buna karşın her türlü değişim ve olumsuzluğa rağmen dinamik bir Alevi kitlesi var; tüm eksikliklerine rağmen, sorunlarına dernekleri ve Ocak temsilcileriyle birlikte yeni çözümler arayan bir kitle bu. İşte bu kitlelerin temsil ettikleri geleneklere ilgiyi çevirirsek, çok daha gerçekçi bir tabloyla karşılaşmamız kendiliğinden olacaktır.

Alevi Ocakları ve özellikle Hacı Bektaş Dergahı ile ilişkileri ile buna karşı tarihsel duruş konusundaki belirlemeleriniz nelerdir? 
Az evvel belirttiğim gibi, günümüzde faal bir Bektaşi Dergahı veya örgütlenmesi yok. Son iki yüz yılda Dergah iki defa resmi girişimlerin kurbanı oluyor; birincisi 1826 yılında, ikincisi Cumhuriyet’in başlangıcında gerçekleşiyor. İlk darbeyi bir süre sonra atlatıyor, ama ikincisi, kısmen kendi rızasıyla, onun bugünkü işlevsiz durumunu belirliyor. Şimdi Alevi Ocakları bu kaderi onunla paylaşmıyor; yani ne 1826’da ne de 1924 yılı kararları Alevi Ocaklarının çalışmalarını durdurmalarına vesile oluyor. Hatta aksini söylemek belki doğru bile olabilir: Örneğin 19. yüzyılın başlarından itibaren Dêrsimli Ocaklar çalışma alanlarını bir hayli genişletiyorlar. Bu farklılık, Bektaşi Dergahı ile Alevi Ocakları arasında tarihsel bir gerçeği de ortaya koyuyor. Bektaşi Dergahı başından itibaren bir şekliyle idarenin denetiminde, gözetiminde ve izniyle varlığını sürdürüyor. Kaderini de bu yüzden idari kararlar belirleyebiliyor. Alevi Ocakları ise bu alanın dışında hayat buluyorlar; resmi olan zaten onları tanımıyor, onlar da bu gayri resmi durum üzerinden sistemlerini kurup, sürdürmeyi başarıyorlar.
İki grup arası etkileşim, geçişler ve dayanışma olduğu gibi, karşıt pozisyonlarda oldukları dönemler de yaşanıyor. İlişkiler tek başlık altında değerlendirilemeyecek kadar zengin. Maalesef 20. yüzyılda gelişen Alevi tarihçiliği, Ocakların tarihsel rolüne yeterince değinmedi. Bu şimdilerde değişiyor. Bilgilerimiz arttıkça, Aleviliğin şekillenmesinde Ocak geleneğinin ne kadar önemli ve tarihsel bir rol oynadığını görüyoruz. Bazı ocakların faaliyetlerinin  Bektaşilik öncesinde başladığını öğrenmek, artık sürpriz olmayacak.

Dêrsim Alevilerinin yaşadığı bölgelerde 16. yüzyıldan başlayıp 37-38 Katliamı’na kadar süren ‘özerk’ bir sosyal ve idari yapılanmanın var olduğu biliniyor. Siz de bunda, 16. yy’daki Kürt-Osmanlı uzlaşmasının belirgin etkisi olduğunu belirtiyorsunuz. Oysa, genel ‘Alevi yayınlar’ İdris-i Bitlisi’yi bir ‘Alevi katliamcısı’ olarak lanse ediyor ve bu genel bir algıya da dönüşmüş durumda. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Burada genel bir hatırlatma yapmam gerekiyor. Alevi araştırmalarında önemli eksikliklerden birisi de, tarih yazımının maddi zeminden yoksun oluşudur. Sanki, kendi başına gelişen ve yalnızca dini prensiplerin her şeyi belirlediği bir geçmiş sözkonusu. Ocak örgütlenmesinin detayına inmek, bu algının yıkılmasında önemli bir adım. Çünkü, bu dini örgütlenme sonuç itibarıyla, taraftarlarıyla (talipleri) yaşayabildi. Bu talipler de önemli ölçüde aşiret temelli bir sosyal oluşuma sahiptiler. İşte bu aşiret sosyolojisini ve gelişimini bilmeden bölgenin Alevi tarihini yazmak mümkün değil.
Şimdi sorunuza dönelim. Genel kanıya göre, Aleviler Yavuz’un kırımlarından sonra Osmanlı dönemi boyunca merkezlerden uzak, ücra bölgelere çekilmiş ve pasif bir konuma geçmişlerdi. Bu tür iddialar iki soruyu cevapsız bırakıyor: Birincisi, Anadolu’nun diğer bölgelerinde bu geri çekilme belki yaşanmış olabilir fakat, Dêrsim bölgesi bunun tam tersi bir görünüm sergiliyor. En azından 17. yüzyıldan itibaren Dêrsimli aşiretlerin bölgede yayılımını belgeleyen ve çevreyi baskı altına aldıklarına dair veriler var. İkinci olarak, Yavuz ve sonrası dönem katliamların Dêrsim bölgesinde uygulandığını destekleyen veri yoktu. Aksine, 16. yüzyılın başlarında yaşanan gelişmeler (yerel beyliklerin tanınması ve bu beyliklerin iç işlerine karışılmaması) Dêrsim’in konumunu öne çıkartıyor. Bu anlaşmanın temeli İdris-i Bitlisi ve Yavuz Sultan Selim tarafından atıldı. Ve bu anlaşma, açıkca Safavi taraftarlığı yapmış Çemişgezek beyliğini de kapsamaktaydı. İdris-i Bitlisi savaşın son aşamasında devreye girdi ve onun ‘Kızılbaş’ karşıtlığı daha çok Safavi karşıtlığı üzerine kurulmuştu. En azından Şerefname’den çıkarttığımız sonuçlar bunlar. Alevilerin 16. yüzyıl algısı, genelleştirmeler ve bir kurgunun uzantısında şekillenmiştir. Bunu temellendirmek için tarih çalışmaları henüz yoktur.
İdris-i Bitlisi ile Yavuz’un yaptığı anlaşma sayesinde Dêrsim bölgesindeki beyler ve aşiretler, tüm Kürt beyliklerinde olduğu gibi, güçlerini korudular. Bu durum 19. yüzyıla kadar sürdü. Dêrsim’in bu statüsü, Ocak örgütlenmesi açısından bulunmaz bir fırsattı. Hem aşiretler tarafından korunmaya alınmış hem de devletin doğrudan müdahalesinden uzak bir bölgedeydiler. Bu sayede aşiretler coğrafik sınırlarını genişlettikçe onlar da bundan faydalandılar. Takip edebildiğimiz kadarıyla, bu dönemde Dêrsim’i merkez yapan birçok ocak var: Adıyaman ve Elazığ gibi tarihsel olarak Alevi ocakları açısından önemli merkezler, yerlerini bu dönemde Dêrsim’e bırakıyorlar.
Burada Bektaşi Dergahı ile farklılaşmanın önemli bir nedenini de görüyoruz: 16. yüzyıldan itibaren bu dergah Osmanlı denetimine dahil oldu; Dêrsimli ocaklar ise devletin denetiminin en az olduğu ve Kürt beyliklerin etkili olduğu alandaydılar. Bu yüzden, Dêrsim merkezli Aleviliğin muhalifliğini irdelerken, ilgimizi dini olgulardan çok, aşiret varlığına ve yerel beyliklere çevirirsek, bu tarihi süreci yazma şansımız olacak.

Kürtlerin dindarlığının sosyal yaşama yansıması hep bugünkü gibi miydi? Formel dini uygulamalar ile Batınilik arasında Kürtlerin yaşadığı gerçeklik neydi, nasıl ve hangi dönemlerden itibaren bugünkü formel uygulamalar öne çıktı? (Mirlerin yerini şeyhlerin alması ve seyitlik…)
Dağlık ve izole bölgelerde dinin merkezi prensiplerinin ne kadar yaşatılabildiği her zaman tartışma konusudur. Bu, dünyanın her tarafında görülen bir durum. Ben bu yüzden gruplar arası ilişkileri irdelerken, doğmalar yerine, günlük hayatın şekil aldığı mekanlara bakmayı tercih ettim. Örneğin 19. yüzyılın Bingöl’ü, Elazığ’ı veya Malatya’sı ne tür geçişler göstermekteydi. Ne tür aşiret birliktelikleri hakimdi ve bunlar içinde dini farklılıklar ne kadar etkili oluyordu? Yine, göçebe veya yarı göçebe topluluklar dini ne ölçüde yaşatıyorlardı; dinin katı prensipleri mi yoksa halk inançlarıyla karışık bir yapı mı etkiliydi? Bildiğimiz şu: Formel dinin yerini hem Aleviler de hem de Sünnilerde tarikatlar ve tarikat temsilcileri olarak seyitler ve şeyhler aldı. Bunlar 16. yüzyıldan itibaren varolan olgulardı. Son döneminde liderliğini İbrahim Paşa’nın yaptığı bir aşiretler birliği olan Mîlan, bu ilişkilerin yumuşak seyiri açısından önemli bir örnek. İbrahim Paşa kendisini, Dêrsim’den Êzîdî Sincar’a kadar tüm bölgede tek rahat gezebilecek kişi olarak tanıtıyordu. En hararetli dönemde bile, bir Hamidiye paşasının bu konumu, gerçekten de araştırılmaya değer.

Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in şekilleniş döneminde bu sürecin politik alandaki yansımasına ilişkin neler söylenebilir?
Kaldığımız yerden devam edelim. Osmanlı siyaseti 19 yüzyılda Beyliklerin güçlü konumuna son verdi. Bunlar yerini küçük ölçekli aşiret liderlerine bıraktılar. Bu süreç, Sünni Kürtlerde şeyhlerin bir aracı grup olarak öne çıkmasını sağladı. Bu, Osmanlı’nın İslamcı siyasetiyle de ayrı bir destek bulmuştu. Alevi kesimde ise böyle bir süreç görmüyoruz. Seyitler, aşiret kargaşasının arttığı bir dönemde pozisyonlarını güçlendiremediler; çünkü onlar kendi içinde fazlasıyla alt düzeyde bölünmüşlük yaşayan bir sistem yaratmışlardı. Bu yüzden, aşiretlerin yaşadıkları değişimlere paralel olarak, seyit ailelerinde de daha çok altkol oluşumu görmekteyiz. Böyle bir yapıyla 20. yüzyıla giriş yapıldı. Her düzeyde bir kargaşa yaşayan Dêrsim ve etki gücü sınırlandırılmış bir seyit örgütlenmesi: Bunun ne kadar zayıf bir konum yarattığını, Koçgiri’den Dêrsim’e giden dönem boyunca görmek mümkün. Cumhuriyet döneminin etkili denetim ve uygulamaları, Dêrsim’de şekillenmiş geleneksel Aleviliğin adeta kanatları ve kollarını kırmıştır.

Kürt Aleviler ile Kürt Sünniler arasındaki inançsal kırılmanın 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ve genelde de egemen siyasi aktörlerin müdahil olmasıyla geliştiğini belirtiyorsunuz analizlerinizde. Bunu biraz açar mısınız?

Evet, bu tür kırılmalarda devlet siyaseti önemli bir rol oynayabiliyor. Osmanlı’nın son dönemi bunun en açık örneklerinden. Fakat grupların konumlanışlarını yalnız devlet olgusuyla açıklamak yanlış olur. Özellikle hızlı dönüşümlerin yaşandığı süreçlerde, şehirleşme veya modernleşme gibi, gruplar farklı stratejiler geliştirebilirler. Bu da onları zıt konumlara getirebilir.

 


 

38’de inanca da ağır darbe vuruldu

20. yüzyılın başlarındaki Kürt isyanları ve direnişlerinde inançsal refleksleri ve sonuçlarını açımlar mısınız? Kürt ulusalcıları ve aydınları gelişmelerde nasıl bir rol oynadı?
1921 Koçgiri ve 1925 Şeyh Said olayları bu sorunun cevabı için kullanabilecek örnekler. Genel olarak şu söylenebilir: Her iki isyanın temelinde 1918 sonrası İstanbul’da oluşan Kürt faaliyetlerinin izlerini bulmak mümkün, fakat her iki  başkaldırıda aydınların rolü oldukça sınırlıdır. Belirleyici olan, geleneksel liderler ve onların etki alanıdır. Bu iki isyan aracılığıyla Alevi ve Sünni Kürtler arası ilişkilerin, temkinli bir pozisyon aldığını söyleyebiliriz. 19. yüzyılın sonlarından itibaren yaşanan gelişmeler, her iki grubu birbirine olan mesafesini açmışa benziyor. Buna rağmen ilişkilerin tamamen koptuğunu da söylemek zor. Aslında bir bütün olarak değerlendirme yapmak çok zor. Alevi aşiretler şöyle, Sünni aşiretler ise böyle davrandı demek mümkün değil. Her iki olayda iç bölünmeler ve farklı tutum içinde olanları görmek mümkün.
Koçgiri isyanına karşı duran Alevi aşiretler olduğu gibi, Şeyh Said isyanında da bu söz konusu. Şeyh Said isyanı bu açıdan biraz daha ilginç. Bildiğimiz kadarıyla ilk kez modern tarihte Aleviler ile Sünniler karşı karşıya geliyor, en azından bir bölümü. Bir bölüm diyorum çünkü, isyanın en önemli merkezlerinden olan Varto’da bile isyancıları destekleyen Aleviler var. Yine, Dêrsim açısından da durum böyle; isyana karşı faaliyetler kısmen Doğu Dêrsim’de etkili oluyor, fakat Batı Dêrsim’de farklı bir yaklaşım var. Biliyorsunuz, Şeyh Said’in komutanı Şeyh Şerif, Elazığ’da Hozatlı Hasan Hayri aracılığıyla Dêrsimli aşiretlerle görüşmeler yapmak istiyor. Yine, Batı Dêrsim aşiretleri de fırsat kollayan bir tutum içerisindeler. Herhalde Şeyh Said kuvvetleri Elazığ’ı ellerinde tutmayı başarabilselerdi, Batı Dêrsim aşiretleri ilçe merkezlerine saldırıyı başlatacaklardı. Üstelik bu saldırıları yönetecek kişi de, bu olaylardan dört yıl önce Ankara’da Atatürk’le fotoğraflar çektiren Diyap Ağa’dan başka birisi olmayacaktı. En azından istihbahrat bilgileri bunu aktarıyor. Bu örnek bize, bu tarihe yalnızca dini sınırlar çerçevesinde bakamayacağımızı gösteriyor. Aşiret hesapları ve davranışları sık sık dini sınırları aşabiliyor.

Kürt Aleviliğinin merkezi sahası Dêrsim özgülünde inanç ve etnisite konusunda 1937-38 katliamının yeri nedir? 

Tek cümleyle, bu katliam bu merkezin tarihsel rolü ve temsili olduğu yapının sonu olmuştur. Devlet başından itibaren iki grubu bölgedeki etnik yapının sorumlusu olarak görmüş: Ağalarla temsilini bulan aşiret örgütlenmesi ve seyitlerin sembolize ettiği inanç yapısı. Her iki grubun temsilcilerine sonuç alıcı darbeler vurulmuş. Bu yüzden bahsi geçen her şey tarihi bir vaka olarak algılanmalıdır. Dêrsim adı altında çizdiğimiz inanç tablosu için de bu sonuç geçerlidir… 

 

Başbakan Yardımcısı Bozdağ’dan Alevilere büyük müjde

Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun ‘Dedelik, müritlik, seyitlik, babalık’ gibi Alevi yurttaşların kullandığı ne kadar sıfat varsa yasakladığını hatırlatan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Kanun diyor ki ‘Dedelik yasaktır.’ Öte yandan ‘Maaş verilsin’ deniliyor. Verilmesi lazım. Bu kanun doğru yanlış, tartışması ayrı. Bu kanun burada dururken, maaş gene de verilebilir” dedi.

Kanuna rağmen verilebilir mi?

Bir televizyonun canlı yayınına katılan Bozdağ, Alevi dedelerine maaş bağlanmasıyla ilgili ilginç değerlendirmelerde bulundu. Bozdağ “Dedelik, Çelebilik, Müritlik, Seyitlik, Babalık gibi alevi kardeşlerimizin kullandığı ne kadar sıfat varsa, Tekke ve Zaviyeler Kanunu yasaklıyor. Bunlara hizmet verilmesini de yasaklıyor. Hizmet verenlere, hapis ve para cezası veriliyor. Daha önce ifade ettim, Tekke ve Zaviyeler Kanunu üzerinde tartışmayı Türkiye’nin sağlıklı bir şekilde sürdürmesi gerekiyor. Bir yandan bu kanun diyor ki, ‘Dedelik yasaktır.’ Öte yandan ‘Maaş verilsin. ‘deniliyor. Verilmesi lazım. Bu kanun doğru yanlış, tartışması ayrı. Bu kanun burada dururken, maaş gene de verilebilir. Nasıl yaparsınız başka isim altında yaparsınız” diye konuştu.

Yasak olan şeyler hayatta

Alevi çalıştaylarında bunları konuştuğunu ancak Takke ve Zaviyeler Kanunu konuşma konusunda ortak yaklaşım olmadığını belirten Bozdağ şöyle devam etti: “Önerilen şey: Dedenin başka bir isim altında nitelendirilerek, ona bir imkan sağlanması yönünde ki, esasında Aleviliğin özüne gibi bir müdahale gibi geliyor bana. Çünkü siz adını değiştiriyorsunuz. Dedenin adını değişmeden versek kötü mü olur? İyi olur. Ama bu noktada, Tekke ve Zaviyeler Kanununu değiştirilmesinde bir ittifak yok. Şu anda dedelik yasak mı? Yasak. Dedelerin hepsi var mı? Var. Hizmet ediyorlar mı? Ediyorlar. Çalışmalarını yapıyorlar mı? Yapıyorlar. Ben bakan olarak veya CHP’nin Genel Başkanı, milletvekilleri dedeleri ziyaret edip, hürmette bulunuyor mu? Bulunuyor. Dedelik yasaklandı diye yok oldu mu? Olmadı. Tarikatlar yok oldu mu? Onlar da olmadı. Şu anda yasaklanan ne kadar tarikat varsa hepsi faaliyette. Herkes, herkesi tanıyor. O zaman yasak olan bir şey nerede, bir anlamı kalmış mı bunun. ‘Türbeler yasak’ diyor. Ama bakın açık olmayan türbe var mı Türkiye’de? Onun için bizim bu kanunu sağlıklı tartışmaktan korkmamamız lazım, ideolojik yaklaşmaktan vazgeçmemiz lazım ve bunu doğru tartışmamız lazım.”

haberdar

Fatih Belediyesi’nin parklardan kovduğu Suriyeli mültecilere Alevi dernekleri sahip çıktı

Suriye’den kaçan Alevi Türkmenler, kamplarda barınamadıkları için bölgedeki belediyeler tarafından batı illerine gönderiliyor

Fatih Belediyesi, Kumkapı sahilindeki parklarda kalan Suriyeli Alevilerden parkın boşaltılmasını istedi. Mültecilere Alevi Kültür Dernekleri sahip çıktı. Suriye’den kaçan Alevi Türkmenler, kamplarda barınamadıkları için bölgedeki belediyeler tarafından batı illerine gönderiliyor.

Taraf gazetesinden Ayfer Çalıkılan‘ın haberine göre, Halepli Türkmen Alevileri İstanbul Fatih Kumkapı’daki parklarda yaşam savaşı veriyor. Suriyeli mülteciler şimdi de Fatih Belediyesi’nin parkı boşaltın engellemeleriyle karşı karşıya. Dün Fatih Belediyesi’nden Nedim Bucak isimli bir belediye görevlisi Suriyeli mültecilere çarşamba gününe kadar parkı boşaltmalarını, çünkü parkın içine tüp geçit yapılacağını söyledi. Taraf’a konuşan Muhammed Arif isimli Suriyeli sığınmacı ise, polis ve zabıtanın kendilerine hafta sonuna kadar bu parktan çıkarılacakları uyarısında bulunduğunu söyledi. Parka her geçen gün daha çok Suriyeli sığınmacı geliyor. Şu an parkta 35 aile var. Toplamda da 300 sığınmacı parkta kalıyor. Belediye, Suriyelilere başka bir yer göstermeden parkın etrafını bariyerlerle kapattı. Bu arada, konuyla ilgili sorularımızı yanıtlaması için aradığımız Büyükşehir Belediyesi ve Fatih Belediyesi’nden yetkililer konu hakkında açıklama yapmadılar.

 

İsimlerimizi aldılar

 

Selef Cuma isimli sığınmacı ise başlarından geçen diğer olayları şöyle anlattı: “Bir hafta önce kendilerini belediye başkan yardımcıları olarak tanıtan kişiler parka geldi. Bizim tek tek isimlerimizi aldılar. Bize yardım yapılacağını söylediler. Ancak kimse, şimdiye kadar bize yardım yapılmadığı gibi, bir daha da gelen olmadı. Sonra tekrar geldiler ve bizden beş kişiyi Belediye Başkanı’yla görüştürmek istediler ama biz korktuk ve gitmedik dedi. Bizimle beraber gelen bir çocuğun karnına sürekli kramp giriyor. 112’yi aradık. Sağlık görevlileri gelip bir şurup verdi ve başka bir şey yapmadan gittiler. Çocuk hâlâ aynı ağrılarla boğuşuyor. Selef Cuma, polisin gece parkta güvenlik önlemi almadığını söyleyerek şöyle devam etti: “Gece parka başta madde bağımlıları olmak özere birçok kişi geliyor. Bunlar arasında madde bağımlıları, esrar ve içki içen insanlar var. Bunlar parkta yatan sığınmacılara küfür ediyor.” Zeliha adındaki bir sığınmacı sabahları yiyecek almak için kağıt mendil sattıklarını ancak polisin kendilerini engellediğini söyledi. Zeliha, “Polis gelip bizi yakalıyor. Mendillerimize, paramıza el koyuyor. Sonrada bizi kaldığımız parktan çok uzak olan bir yere götürüp bırakıyor” dedi. Zeliha ayrıca atılan kimyasal gazdan dolayı çok sayıda akrabasının da öldüğünü belirtti.

 

Yardımları bize sattılar

 

Sığınmacılardan Ali Ergüneş, Suriyeli Muhaliflerin kendilerine gelen yardımlara el koyup kendilerine parayla sattığını ifade ederek şunları söyledi: “Esad bize orada yardım gönderiyordu. Pirinç şeker vs yiyecek gönderiyordu. Ama yakınımızda bombalar patlamaya başladı. Ailelerimizden ölenler olunca bizde korktuk ve kaçtık. Suriye’deki muhalifler gelen yardımlara el koyuyorlardı. Sonrada o yardımları bize parayla satıyorlardı. Bu Türkmen Alevilere İstanbul’daki Alevi dernekleri sahip çıktı.

 

Aleviler sahip çıktı

 

Parklarda kalan 150 sığınmacı, Alevi Derneği ve Pir Sultan Abdal Derneği’nin girişimiyle İstanbul Gaziosmanpaşa’daki Pir Sultan Abdal Cemevi’ne götürüldü. Sığınmacılarla ilgili Alevi Kültür Dernekleri Harekete geçti. Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Doğan Demir, Sığınmacıların durumunu Taraf’ın haberinden öğrendiklerini söyleyerek sığınmacılara yardım etmek için çalışma başlattıklarını söyledi. Akabinde Suriyeli Alevi sığınmacılar, Alevi derneklerinin parka gönderdiği dört otobüsle geçici olarak ikâmet edecekleri Pir Sultan Abdal Cemevi’ne götürüldü.

Esad’dan kaçan kampta Nusra’dan kaçan Aleviler parkta!

İstanbul’un tarihî Kumkapı sahili, Suriye’nin Halep şehrinden kaçan Alevi Türkmen sığınmacıların “evi’’ oldu. Son iki ayda Halep’ten kaçarak Gaziantep’e, oradan da İstanbul’a gelen sığınmacıların çaresizliği yürek sızlatıyor. Yaklaşık 120 kişiden oluşan 35 Alevi Türkmen aile, Kumkapı sahilindeki parklarda yaşam mücadelesi veriyor. Savaş nedeniyle göç eden pek çok Sünni Suriyelinin mülteci kamplarına yerleştirildiği gözlenirken, Alevi Türkmen ailelerin parklarda yaşamaya mecbur edilmesi dikkat çekiyor. Çaresizlikle, Kumkapı’nın da bağlı olduğu Fatih Belediyesi’ne müracaat eden Suriyeli sığınmacılara, belediye ekiplerinin yardım etmediği öğrenildi.

SAVAŞ BİTİNCE GERİ DÖNMEK İSTİYORLAR

Türkmen Alevisi ailelerin üyeleriyle Suriye’deki savaşın Kumkapı sahiline vuran dramını konuştuk. Hüseyin Hüseyn, 40 yılını geçirdiği Halep’ten ailesiyle birlikte Türkiye’ye gelmiş. Bir buçuk aydır Kumkapı sahilinde yatıp kalkan Hüseyn, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Savaştan kaçtık. Muhalifler evlerimizi, mallarımızı yaktı, sınırdan çıkarken tüm paramızı aldılar. Kiraya çıkacak paramız yok. Hamallık yapıyorum, hurda satıyorum, kazandığım parayla çocuklarımın karnını doyuruyorum. Yardım bekliyoruz.’’

Hüseyn, muhaliflere öfkeli. “Muhalifler bizi rezil etti’’ diyor ve ekliyor:

“Esad bizi bu duruma getirmezdi, muhalifler yaptı. Ülkelerden destek aldılar bize de bunu yaptılar. Muhalifler Suriyeli değil, çoğu başka yerlerden, Türkiye’den giden insanlar da var. Suudi Arabistan ve Katar’dan da geliyorlar. Bizi malımızdan mülkümüzden ettiler.”

Hüseyn’in tek isteği, savaşın bitmesi ve ülkesine geri dönebilmek.

MUHALİFLER ORTALIĞI KARIŞTIRDI

Aynı aileden Abdullah Hüseyn ise savaşın acı yüzünü tek cümleyle özetliyor: “Karım savaşta öldü. Bomba patladı ve öldü.” Daha fazlasını söyleyemiyor.

Hüseyn ailesinin komşusu Muhammed Ali ailesinin yanına gidiyoruz. Ayşe Muhammed Ali, “Kimse vatanını unutmaz’’ diyerek başlıyor söze:

“Halep’te yaşadığımız yerde patlamalar oluyordu, korktuk. Geleli iki gün oldu. Kocam hasta, solunum problemi var. İş yok, güç yok. Orada ortalığı karıştırdılar. Bunları yapan muhalifler. Biz Osmanlı zamanından beri orada yaşıyorduk. Evlerimiz yıkıldı, çocuklarımız gitti, biz de buraya geldik. Gece soğuktan uyuyamadık.”

Beş kız çocuğuyla Türkiye’ye gelen Zariha Muhammed, “Bir haftadır parkta yaşıyoruz. Eşim mendil satıyor. Halep’te evlerimize saldırıyorlardı, kaçtık geldik buralara” diyor. 57 yaşındaki Ahmed Veli de muhaliflerden şikâyetçi: “Muhalifler evlerimizi elimizden aldı. Savaş orada her yerde. Bir kızım ve kız kardeşim öldü, üzerlerine bomba düştü.”

SEKİZ AYLIK HAMİLE

Hamide teyze ise yaşadıklarını söyle aktarıyor: “Oğlumu vurdular, gelinimi kaçırdılar. Beş ay olacak kaçırılalı. Evimize, arabamıza, herşeyimize el koydular, yağmaladılar.”

Bir başka ailede ise hamile bir genç kadın göze çarpıyor. Kaç aylık olduğunu sorduğumuzda sekiz aylık olduğunu öğreniyoruz. Yaşı 18 ve yanında da üç çocuğu… Ama konuşmak istemiyor.

İzmir’de Suriyeli sığınmacı manzaraları

İzmir’e gelip kalacak yer bulamayan Suriyeliler, Konak Meydanı da dahil olmak üzere şehrin çeşitli noktalarındaki açık alanlarda yatıp kalkıyor. Son haftalarda neredeyse her gün yeni gruplar gelip İzmir’e yerleşiyor. Basmane semtinde de çok sayıda Suriyeli yaşıyor. Türkçe bilenler, kendilerine barınacak bir yer konusunda yardımcı olunmasını istiyor. Konak Meydanı’ndaki Suriyeliler, “Kimse vatanını isteyerek terk etmez. Ya kalıp öldürülmeyi bekleyecektik, ya da ailemizi kurtarmak için ülkemizi terk edecektik. İmkânı olanlar ucuz otellerde tek odalı evlerde ya da buradaki akrabalarının yanında kalıyor. Fakat biz barınacak yer bulamadık. Çoluk çocuk parklarda yatıyoruz, beslenme sorunumuz var. Banyo yapamıyoruz. Valilik ve Kaymakamlık’tan yardım istedik, ‘Birkaç gün sonra gelin’ dediler. Sesimizin duyulmasını istiyoruz” diyor.

TSK’da Alevi baskısı: Mezhebin beni rahatsız ediyor!

Çorlu’da görev yapan Uzman Çavuş, ‘Alevi olduğu’ gerekçesiyle komutanı tarafından baskıya maruz kalıyor.

Çorlu’da görev yapan 20 yıllık asker Cengiz Erarslan, komutanı Orçun Gültakan tarafından baskıya maruz kalıyor.

Yurt’tan Uğur Can Biçer‘in haberine göre, Çorlu 105. Topçu Alayı 1. Topçu Taburu 1. Batarya’da görevli Uzman Çavuş Cengiz Erarslan’ın eşi Solmaz Erarslan, yaşadıklarını anlattı. Eşinin komutanıyla arasının iyi olduğunu, ancak Alevi inancına sahip olduğunu öğrendikten sonra sıkıntılı günler yaşadıklarını belirten Erarslan, bu süreç içinde sürekli bahaneler gösterilerek dava açıldığını söyledi.

Eşinin bütün davalardan beraat ettiğini vurgulayan Solmaz Erarslan, “Kendisine hep angarya işler verildi. Eşim ‘iki kişinin yapamayacağı işleri bana veriyorlar’ diye sitem ediyordu” diye konuştu.

Eşinin sıkıntılı günler geçirdiğini, bunun nedenini sorduğunda ise yanıt alamadığını anlatan Erarslan, “Yoğun ısrarlarım sonucunda, bana yaşadıklarını anlattı” dedi. Bu tür ırkçılık ve kafatasçılık ile bir yere varılamayacağını dile getiren Erarslan, “Komutanlar eşimle ast üst kavgası içine gireceğine ülke geleceğine kafa yorsunlar” şeklinde konuştu.

Solmaz Erarslan, eşinin 28 Nisan’daki eğitim toplantısında Komutanı Yüzbaşı Orçun Gültakan’a ‘sesini yükselttiği’ gerekçisiyle, savunması alınarak 5 gün hapis cezasına çarptırıldığını dile getirdi. Cezaya itiraz eden eşinin “Sizi bu kadar hiddetlendirecek ne gibi bir hatam oldu?” diye sorduğunu aktaran Solmaz Erarslan, komutanının “Arkadaş senin tipin, şeklin, duruşun ve mezhebin beni rahatsız ediyor, ben seni görünce kıl oluyorum” şeklinde yanıt verdiğini ifade etti.

Eşinin Alevi mezhebine mensup olduğunu öğrendikten sonra, komutanının eşini yıldırmaya yönelik çalışmalar içine girdiğini savunan Erarslan, eşinin babasının cenazesine katılmak için izin verilmediğini, araç sevk amirliği yaptırıldığını, sürekli nöbet tutturularak meslekten soğutulmaya çalışıldığını da anlattı. Erarslan, komutanının eşine “Üste saygısızlık” ve “Hoşnutsuzluk yaratmak” suçlamasıyla dava açtığını, ancak bunlardan beraat ettiğini belirtti. Eşinin tüm yaşadıklarını Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) bildirdiğini söyleyen Erarslan, sonucu merakla beklediklerini söyledi ve ekledi; “Kimsenin yaşadığı sıkıntıyı saklamaması gerek, günümüz Türkiyesi’nde bu tür baskı ve husumetlere dur dememiz gerek!”