Ana Sayfa Blog Sayfa 6407

Esad’dan kaçan kampta Nusra’dan kaçan Aleviler parkta!

İstanbul’un tarihî Kumkapı sahili, Suriye’nin Halep şehrinden kaçan Alevi Türkmen sığınmacıların “evi’’ oldu. Son iki ayda Halep’ten kaçarak Gaziantep’e, oradan da İstanbul’a gelen sığınmacıların çaresizliği yürek sızlatıyor. Yaklaşık 120 kişiden oluşan 35 Alevi Türkmen aile, Kumkapı sahilindeki parklarda yaşam mücadelesi veriyor. Savaş nedeniyle göç eden pek çok Sünni Suriyelinin mülteci kamplarına yerleştirildiği gözlenirken, Alevi Türkmen ailelerin parklarda yaşamaya mecbur edilmesi dikkat çekiyor. Çaresizlikle, Kumkapı’nın da bağlı olduğu Fatih Belediyesi’ne müracaat eden Suriyeli sığınmacılara, belediye ekiplerinin yardım etmediği öğrenildi.

SAVAŞ BİTİNCE GERİ DÖNMEK İSTİYORLAR

Türkmen Alevisi ailelerin üyeleriyle Suriye’deki savaşın Kumkapı sahiline vuran dramını konuştuk. Hüseyin Hüseyn, 40 yılını geçirdiği Halep’ten ailesiyle birlikte Türkiye’ye gelmiş. Bir buçuk aydır Kumkapı sahilinde yatıp kalkan Hüseyn, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Savaştan kaçtık. Muhalifler evlerimizi, mallarımızı yaktı, sınırdan çıkarken tüm paramızı aldılar. Kiraya çıkacak paramız yok. Hamallık yapıyorum, hurda satıyorum, kazandığım parayla çocuklarımın karnını doyuruyorum. Yardım bekliyoruz.’’

Hüseyn, muhaliflere öfkeli. “Muhalifler bizi rezil etti’’ diyor ve ekliyor:

“Esad bizi bu duruma getirmezdi, muhalifler yaptı. Ülkelerden destek aldılar bize de bunu yaptılar. Muhalifler Suriyeli değil, çoğu başka yerlerden, Türkiye’den giden insanlar da var. Suudi Arabistan ve Katar’dan da geliyorlar. Bizi malımızdan mülkümüzden ettiler.”

Hüseyn’in tek isteği, savaşın bitmesi ve ülkesine geri dönebilmek.

MUHALİFLER ORTALIĞI KARIŞTIRDI

Aynı aileden Abdullah Hüseyn ise savaşın acı yüzünü tek cümleyle özetliyor: “Karım savaşta öldü. Bomba patladı ve öldü.” Daha fazlasını söyleyemiyor.

Hüseyn ailesinin komşusu Muhammed Ali ailesinin yanına gidiyoruz. Ayşe Muhammed Ali, “Kimse vatanını unutmaz’’ diyerek başlıyor söze:

“Halep’te yaşadığımız yerde patlamalar oluyordu, korktuk. Geleli iki gün oldu. Kocam hasta, solunum problemi var. İş yok, güç yok. Orada ortalığı karıştırdılar. Bunları yapan muhalifler. Biz Osmanlı zamanından beri orada yaşıyorduk. Evlerimiz yıkıldı, çocuklarımız gitti, biz de buraya geldik. Gece soğuktan uyuyamadık.”

Beş kız çocuğuyla Türkiye’ye gelen Zariha Muhammed, “Bir haftadır parkta yaşıyoruz. Eşim mendil satıyor. Halep’te evlerimize saldırıyorlardı, kaçtık geldik buralara” diyor. 57 yaşındaki Ahmed Veli de muhaliflerden şikâyetçi: “Muhalifler evlerimizi elimizden aldı. Savaş orada her yerde. Bir kızım ve kız kardeşim öldü, üzerlerine bomba düştü.”

SEKİZ AYLIK HAMİLE

Hamide teyze ise yaşadıklarını söyle aktarıyor: “Oğlumu vurdular, gelinimi kaçırdılar. Beş ay olacak kaçırılalı. Evimize, arabamıza, herşeyimize el koydular, yağmaladılar.”

Bir başka ailede ise hamile bir genç kadın göze çarpıyor. Kaç aylık olduğunu sorduğumuzda sekiz aylık olduğunu öğreniyoruz. Yaşı 18 ve yanında da üç çocuğu… Ama konuşmak istemiyor.

İzmir’de Suriyeli sığınmacı manzaraları

İzmir’e gelip kalacak yer bulamayan Suriyeliler, Konak Meydanı da dahil olmak üzere şehrin çeşitli noktalarındaki açık alanlarda yatıp kalkıyor. Son haftalarda neredeyse her gün yeni gruplar gelip İzmir’e yerleşiyor. Basmane semtinde de çok sayıda Suriyeli yaşıyor. Türkçe bilenler, kendilerine barınacak bir yer konusunda yardımcı olunmasını istiyor. Konak Meydanı’ndaki Suriyeliler, “Kimse vatanını isteyerek terk etmez. Ya kalıp öldürülmeyi bekleyecektik, ya da ailemizi kurtarmak için ülkemizi terk edecektik. İmkânı olanlar ucuz otellerde tek odalı evlerde ya da buradaki akrabalarının yanında kalıyor. Fakat biz barınacak yer bulamadık. Çoluk çocuk parklarda yatıyoruz, beslenme sorunumuz var. Banyo yapamıyoruz. Valilik ve Kaymakamlık’tan yardım istedik, ‘Birkaç gün sonra gelin’ dediler. Sesimizin duyulmasını istiyoruz” diyor.

TSK’da Alevi baskısı: Mezhebin beni rahatsız ediyor!

Çorlu’da görev yapan Uzman Çavuş, ‘Alevi olduğu’ gerekçesiyle komutanı tarafından baskıya maruz kalıyor.

Çorlu’da görev yapan 20 yıllık asker Cengiz Erarslan, komutanı Orçun Gültakan tarafından baskıya maruz kalıyor.

Yurt’tan Uğur Can Biçer‘in haberine göre, Çorlu 105. Topçu Alayı 1. Topçu Taburu 1. Batarya’da görevli Uzman Çavuş Cengiz Erarslan’ın eşi Solmaz Erarslan, yaşadıklarını anlattı. Eşinin komutanıyla arasının iyi olduğunu, ancak Alevi inancına sahip olduğunu öğrendikten sonra sıkıntılı günler yaşadıklarını belirten Erarslan, bu süreç içinde sürekli bahaneler gösterilerek dava açıldığını söyledi.

Eşinin bütün davalardan beraat ettiğini vurgulayan Solmaz Erarslan, “Kendisine hep angarya işler verildi. Eşim ‘iki kişinin yapamayacağı işleri bana veriyorlar’ diye sitem ediyordu” diye konuştu.

Eşinin sıkıntılı günler geçirdiğini, bunun nedenini sorduğunda ise yanıt alamadığını anlatan Erarslan, “Yoğun ısrarlarım sonucunda, bana yaşadıklarını anlattı” dedi. Bu tür ırkçılık ve kafatasçılık ile bir yere varılamayacağını dile getiren Erarslan, “Komutanlar eşimle ast üst kavgası içine gireceğine ülke geleceğine kafa yorsunlar” şeklinde konuştu.

Solmaz Erarslan, eşinin 28 Nisan’daki eğitim toplantısında Komutanı Yüzbaşı Orçun Gültakan’a ‘sesini yükselttiği’ gerekçisiyle, savunması alınarak 5 gün hapis cezasına çarptırıldığını dile getirdi. Cezaya itiraz eden eşinin “Sizi bu kadar hiddetlendirecek ne gibi bir hatam oldu?” diye sorduğunu aktaran Solmaz Erarslan, komutanının “Arkadaş senin tipin, şeklin, duruşun ve mezhebin beni rahatsız ediyor, ben seni görünce kıl oluyorum” şeklinde yanıt verdiğini ifade etti.

Eşinin Alevi mezhebine mensup olduğunu öğrendikten sonra, komutanının eşini yıldırmaya yönelik çalışmalar içine girdiğini savunan Erarslan, eşinin babasının cenazesine katılmak için izin verilmediğini, araç sevk amirliği yaptırıldığını, sürekli nöbet tutturularak meslekten soğutulmaya çalışıldığını da anlattı. Erarslan, komutanının eşine “Üste saygısızlık” ve “Hoşnutsuzluk yaratmak” suçlamasıyla dava açtığını, ancak bunlardan beraat ettiğini belirtti. Eşinin tüm yaşadıklarını Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) bildirdiğini söyleyen Erarslan, sonucu merakla beklediklerini söyledi ve ekledi; “Kimsenin yaşadığı sıkıntıyı saklamaması gerek, günümüz Türkiyesi’nde bu tür baskı ve husumetlere dur dememiz gerek!”

Gezi Tutsaklarından Her İki Kişiden Birisi Alevi

CHP Cezaevi İnceleme ve İzleme Komisyonu’nun Kırıklar Buca F1 ve F2 Nolu Cezaevi ziyaretine ilişkin raporunda, tutuklu bulunan kişilerin genelde 20’li yaşlarda oldukları ve neredeyse hepsinin üniversite öğrencisi olduğu belirtildi.

Raporda, “Tutuklu ailelerinin ağırlıklı olarak Dersim kökenli oldukları görülmüştür. Her 3 Gezi tutuklusundan birinin Dersim doğumlu ya da kökenli olduğu tespit edilmiştir. Her iki kişiden birinin ise Alevi olduğu kaydedilmiştir” denildi.

CHP Cezaevi İnceleme ve İzleme Komisyonu’nun Kırıklar Buca F1 ve F2 Nolu Cezaevi ziyaretine ilişkin raporu açıklandı. Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, Manisa Milletvekili Özgür Özel ve Muğla Milletvekili Nurettin Demir’den oluşan CHP Cezaevleri İnceleme ve İzleme Komisyonu Üyeleri, KESK Davası, Askeri Casusluk Davası ve Gezi tutuklularıyla yaptığı görüşmenin notlarını paylaştı.

CHP’li vekiller, 21-22 Ağustos’ta yapılan ziyarete 35 tutukluyla görüştü.

SOHBET HAKKI KISITLANIYOR

Yasanın esnekliğinden ve hapishane idarelerinin olumsuz tutumu nedeniyle, F Tipi hapishanelerde genellikle sohbet hakkının sınırlı uygulandığı vurgulanan raporda, haftada 10 saat olması gereken sohbet hakkının bazı hapishanelerde yer ve personel eksikliği gibi nedenlerle kısıtlandığı aktarıldı.

Uygulamada hiçbir şekilde tretmana tabi olmayan ve kısıtlanamayacak bir hak olan sohbet hakkının Buca cezaevinde kullandırılmamasının bir disiplin cezası olarak uygulanmaya başlandığının görüldüğü ifade edilen raporda, “Mahkumlar hücre cezası almış dahi olsa, bütün hakları mahrum edilse de sohbet hakkı mahrum edilemez” kuralının ihlal edildiği ve cezaevi yönetimi tarafından keyfi olarak sohbet hakkının kısıtlanmaya başlandığı belirtildi.

Ayrıca, daha önceden avukat görüşme odalarının dışarıdan görülmesi ya da dinlenmesi mümkün olmadığı belirtilen raporda, “Burada avukat görüşme odalarının duvarları yıkılmış yerine cam yerleştirilmiştir. Yan yana bütün odalar birbirini görebilecek hale getirilmiştir. Hatta bazı mahkumlar hakkında da ‘avukatı ile görüşmesinde şu şu ifadeleri söyledi’ şeklinde tutanakların bulunuyor olması, bu odalardaki konuşmaların personel tarafından dinlemeye açık olduğunu kanıtlamaktadır. Bizzat Komisyonumuz tarafından da odalar görülmüş olup, avukat müvekkil mahremiyetinin tamamen ortadan kaldırdığı tespit edilmiştir.

Ayrıca, yan yana oluşan odaların koridora bakan sonuncusuna one way vision cam takıldığı ve cezaevinin niyetinin dışarıdan içeriyi görmek olduğu anlaşılmıştır. Ancak takılan cam ters takıldığı için işlevsiz kalmıştır” denildi.

A.A.’ın rahatsızlanarak hayatını kaybettiği bilgisinin basında yer aldığı hatırlatılan raporda, A.A’nın önce 3 kişilik hücreden tek kişilik hücreye geçmek istediği ve daha sonrasında ise kendisini asarak intihar ettiği bilgisinin ortaya çıktığı belirtildi.

“POTANSİYEL SUÇLUDAN SUÇA DOĞRU GİDİLMEYE ÇALIŞILMASI”

Gezi Parkı olayları kapsamında İzmir’de tutuklanan kişilerle de görüşen heyet, görüşülen tutukluların tamamı kendilerine çok sayıda resim gösterildiğini, bunların sadece birinde yüzlerinin açık ve net olduğu, hatta bu resimlerin çoğunun 1 Mayıs, 8 Mart ya da çeşitli demokratik eylemlerde çekilmiş resimler olduğunu ifade ettikleri bilgisine yer verdi.
Görüşülen kişilerden ikisi hariç hepsinin ilk kez tutuklandığı belirtilen rapora şu şekilde devam edildi:

“Revire çıkmak ve doktora gitmek için bir aydır bekleyenler tutuklular bulunmaktadır.
Bir hücreden dışarıya aynı kişiye ortak mektup atmak isteyen bazı Gezi tutukluları 3 kişinin aynı zarfta mektup göndermesine yönetimin izin vermemesinden rahatsızlık duymaktadırlar.

Genelde 20’li yaşlarının başlarında olan ve neredeyse hepsi üniversite öğrencisi olan tutuklular, ağırlıklı olarak 9 Eylül Üniversitesi, bir kısmı da Ege Üniversitesi öğrencisidir.
Tutuklu ailelerinin ağırlıklı olarak Dersim kökenli oldukları görülmüştür. Her 3 Gezi tutuklusundan birinin Dersim doğumlu ya da kökenli olduğu tespit edilmiştir. Her iki kişiden birinin ise Alevi olduğu kaydedilmiştir.

İzmir’de diğer illere göre olayların sadece bir-iki gün sürmüş olmasına (31 Mayıs ve 1 Haziran) rağmen, İstanbul’da ve Ankara’da olanın çok üzerinde gözaltı ve tutuklama olduğu Komisyonumuzca tespit edilmiş, özellikle gözaltıların tutukluluğa dönüşme oranının çok yüksek olduğu görülmüştür.

Bir şiddet olayı ile ilgili (örneğin bir TOMA’nın kamerasının ya da bir Banka’nın ATM’sinin tahrip edilmesi) ilgili bir durumda bunu yapan kişinin fotoğraf görüntülerinin bulunması ya da şahitlerin sorgulanması beklenirken, Gezi tutukluları için olaylar boyunca zarar görmüş her şeyin dökümü yapılmış ve eldeki tüm tutukluların hepsi zararın tümünden sorumlu tutulmuştur.

Normal olarak “suçtan suçluya ve delillerden suçluya” gidilmesi beklenirken, Gezi tutukluları için farklı bir mantık çalıştırılmaktadır. Gerekçe olarak da bu kişilerin önceden katıldıkları eylemler, üye oldukları dernekler gösterilmektedir. Bu noktada, ‘potansiyel suçludan suça doğru gidilmeye çalışılması’ büyük bir haksızlık ve hukuksuzluğu anlamına gelmektedir.

Gezi eylemlerine katılan bu kişilerin eski katıldıkları eylemlerin bir suç ile ilişkilendirilmesi durumunda geçmiş eylemlerine ilişkin soruşturma açılması gerekirken, geçmişte gerçekleşen bu eylemlerin Gezi eylemlerine kanıt olarak gösterilmesi hukuk ve mantık dışıdır.

Gezi tutukluları zorla parmak izi vermek durumunda kalmış ve hepsi darp edilmekten şikayetçidirler. Hemen hepsinin parmak izlerinin alınması sırasında parmakları tek tek bileklerine kadar kıvrılmıştır ve bu yöntem kırık yapmayan ama can yakan yeni bir polis işkence yöntemi olarak ifade edilmiştir.”

“İZMİR’DE 5 BÖLÜMLÜK CADI AVI FİLMİNİN KRALINI ÇEKTİLER” 

Raporda, görüşülen tutukluların tamamına yakınının, “Cadı avı yapmayacağız” denilmesine rağmen, cadı avının ta kendisinin yapıldığını ifade ettikleri bilgisine yerildi. İzmir’deki 1 günlük çatışmaya 5 dalga haline operasyon yapıldığı belirtilen raporda, “Hala daha devam etmekte olduğu söylenmiştir. Bu 5 dalga operasyonun da kastederek tutuklular “İzmir’de 5 Bölümlük Cadı Avı Filminin Kralını Çektiler” tabirini kullanmaktadırlar” denildi.

Gezi tutuklularının, okudukları dergiler yüzünden bir şekilde yasadışı örgüt ile ilişkilendirildikleri iddiasına yer verilen raporda, bu dergilerin devlete yüzde 18 KDV ödediği hatta bu dergilerin hiçbir yasaklama olmadan cezaevine girebildiği ifade edildi.

Tutuklanan gençlerin önemli bir kısmının AK Parti Gençlik Kollarının sivil polislerle birlikte eylemler sırasında ellerinde sopalarla ve çekiçlerle kendilerine ve kamu mallarına saldırdıklarını ifade ettikleri belirtilen raporda, “Bu grupların durakları kırdıklarını, bazı yerlerin camlarına vurduklarını ve ‘Vur vur gezicilerin hesabına yazılıyor/ Vur vur gezicilerin üstüne kalır’ diyerek birbirilerine teşvik ettiklerini söyleyen Gezi Tutukluları kendilerinin ise bu gruba müdahale ettiklerini, ‘yapmayın arkadaşlar’ deyince de ‘Ya Allah Bismillah’ diyerek kendilerine saldırdıklarını belirtmişlerdir. Gezi tutukluları sonradan bu grubun AKP Gençlik Kolları olduğunu öğrendiklerini söylemişlerdir” ifadeleri kullanıldı.

“ADINI EZBERLEYEBİLECEK OLSAM, ZATEN OKULU BİTİRİRDİM”

Raporda, cezaevinde görüşülen tüm tutukluların, cezaevi şartlarının her geçen gün biraz daha ağırlaştığını ifade ettikleri ve yemeklerin genelde kötü olduğunu söyledikleri belirtildi.

Öğrencilerin bazılarının üye olmakla suçlandıkları örgütün ismini ilk kez duyduklarını söylerken, görüşülen öğrencilerden bir tanesi, “Üye olmakla suçlandığım örgüt Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi Marksist Silahlı Propaganda Birliği (THKP-C/ MSPB). Ben bunun adını ezberleyebilecek olsam, zaten okulu bitirirdim” dediği raporda yer aldı.

Tutukluların, taşıdıkları pankart, üye oldukları veya gittikleri derneğe göre ilişkilendirdiği bilgisi paylaşılan raporda, Tutukluların, Barikat okuyorsa, THKP-C ya da MLKP, Kızıl Bayrak okuyorsa, Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP), İşçi Kültür Evi’ne gidiyorsa, Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP), Partizan Okuyorsa, TKP/ ML TİKKO, Grup Yorum Konserine gitmiş ya da Yürüyüş okuyor ise DHKP-C gibi örgütlere üye oldukları gibi bir sonuç çıkarıldığı değerlendirmesinde bulunuldu.

“BENCE ESAS ERDOĞAN SOLCULARI TOPLAMAK İÇİN GEZİYİ FIRSAT BİLDİ”

Raporda tutuklu bulunan bazı kişilerin demeçlerine de yer verildi. Verilen demeçlere göre, S.G.Y.’nin gözaltına alınırken, kolu kırılıyor. Rapor ise aynı şahıs hakkında, “Gözaltı sırasında gördüğü işkence nedeniyle kolu kırılan kişi, parmak izi alınırken sürekli aynı kolunun zorlandığını, çok acı çektiğini, iki gün sonra ancak doktora yalvar yakar gidebildiğini ve kırık kolla iki gün geçirdiğini belirtmiştir” denildi.

M.P. simli bir başka tutuklu ile ilgili ise “Parmak izi alınması sırasında parmaklarını tek tek bileğine kadar kıvırdıklarını söyleyen M.P. 20 gün parmaklarının şiştiğini ifade etmiştir. Canı yanınca ‘insanlık onuru, işkenceyi yenecek’ şeklinde slogan atmış, bu sefer de boğazını sıkarak susturmuşlar” ifadesine raporda yer veriliyor.

E.İ. ismindeki bir şahıs ise yaşadıklarını şu şekilde anlatıyor:

“Biri 3 biri 5 yaşında olan iki kızımın ellerinden tuttum ve anneleri ile birlikte Gezi eylemlerine gittim. Şimdi burada polisle çatışmakla suçlanıyorum. 3 ve 5 yaşında iki çocukla nasıl çatışırım? Ama ben bunlara alışkınım. İzmir’in en mimli devrimcisi olduğum için her şeyde beni suçlarlar. Mesela 20-30 senedir hiç Tunceli’ye gitmedim. Ama TKP/ML TİKKO Dersim’de eylem yapar, polis beni götürür. Gitmediğimi ispatlarım salıverirler. Bu eylemi televizyondan dahi izlesem içeri alırlardı zaten beni.

Metris’te 1988 yılında tünel kazıp, kaçmıştım. O zamanın meşhur firarilerindenim. Bence asıl mesele şu. Recep Tayyip Erdoğan diyor ya hani ‘yasa dışı örgütler Geziyi fırsat bildi’ diye. Bence esas Erdoğan solcuları toplamak için Geziyi fırsat bildi.”

“BAKANA YUMRUK ATAN TUTUKSUZ, TOMA’YA YUMRUK ATAN TUTUKLU”

M.V. isimli bir şahıs ise “Bakana yumruk vuran tutuksuz, TOMA’ya yumruk atan tutuklu yargılanıyor, ben bir şey yapmadım, gittim TOMA’yı yumrukladım, çekil buradan dedim” şeklinde yaşadıklarını anlatıyor. Tutuklu bulunan M.V. mühendislik tamamlama sınavının kendisi cezaevindeyken açıldığını, sınava gitmek istediğini ancak ringin mazotu, jandarmanın kumanyası vs. derken kendisinden 1850 lira istendiğini ama para olmadığı için gidemediğini anlatıyor.

Raporda, Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nde okuyan H.P.’ye telefon dinlemesi yapıldığı ve Jeoloji Mühendisliği bölümünden hocalar ve öğrencilerle arazideyken telefonda kullandığı “Arazideyim, dolanıyorum dağlarda” ifadesi, “örgütün dağ kadrosunda yer alıyor zaman zaman araziye çıkıyor, dağa çıkıyor. Zaman zaman da şehre iniyor” şeklinde kayıtlarda yer aldığı belirtiliyor.

Din Dersine Girmeyen Alevi Öğrenciye Takdirname Yok!

Tüm dersleri pekiyi olan Nazlı Şirin El, girmediği Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine Şube Öğretmenler Kurulu Kararı ile 5 üzerinden 2 verilerek bir üst sınıfa geçirildi. Nazlı, “Girmediğim derse bir verilmiş ardından da kurul bu notu iki yapmış. Benim takdirname almamam gerekir” dedi.

Eğitim- Sen Şube Başkanı Ali Paşa Şanlı, Süleyman Havva Kamışlı İlkokulu öğrencisi Nazlı Şirin El ve babası Hüseyin El ile birlikte şube binasında basın toplantısı düzenledi.
Laik eğitim ve laik yaşam hakkının hükümet tarafından ortadan kaldırılmak istendiğini öne süren Ali Paşa Şanlı şöyle devam etti:
“Bunun somut örneklerinden sadece biri de Türk Dünyası Kültür Başkenti olan ilimiz Eskişehir’de yaşanmaya devam etmektedir. Nazlı Şirin El, Alevi inancına sahip olması nedeniyle geçen yıl, Havacılar İlköğretim Okulu’nda Din Kültür ve Ahlak Bilgisi dersine laik eğitim hakkını kullanarak girmeyerek bunu yargıya taşımış ve bundan dolayı bir üst sınıfı geçmede sorunlar yaşamıştı. Yargı sürece halen devam etmektedir. Yaratılan kamuoyu sonucunda öğrenci Şube Öğretmenler Kulu Kararı ile bir üst sınıf olan 7’nci sınıfa geçirilmişti. İnancı nedeniyle okulunda yaşadığı psikolojik baskı ve okul yönetimi ve öğretmenlerin yeterince sahiplenmemesi nedeniyle 2012- 2013 eğitim ve öğretim yılında önce Mehmet Gedik ardından da Süleyman Havva Kamışlı İlköğretim Okulu’na naklini yaptırarak eğitimine orada devam etmek zorunda kalmıştır. Öğrencinin karnesinde tüm derslerin notu pekiyi ve bu yıl da Şube Öğretmenler Kurulu Kararı ile 8’inci sınıfa geçirilmiştir. Öğrenci sadece Din Kültür ve Ahlak Bilgisi dersine girmediği için, geçen yıl da, bu yıl da almayı hak ettiği ‘Teşekkür’ ve ‘Takdirname’ler kendisine verilmeyerek mağduriyeti sürmektedir. Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri başta olmak üzere Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’yı Nazlı Şirin El’in mağduriyetini gidermeleri için hemen gereği yapmaya davet ediyoruz. Yoksa onlar da bu mağduriyetin sorumluları olacaklardır.”
‘KIZIM PSİKOLOJİK BASKI GÖRDÜ’
İnşaat işçisi baba Hüseyin El de, kızı Nazlı’nın Din Kültür ve Ahlak Bilgisi derslerine girmediği için okulunda psikolojik baskı gördüğünü öne sürdü. Baba El, kızının Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulması için İdare Mahkemesi başvurduklarını ve davanın halen devam ettiğini söyledi.
GEÇEN YIL KARNE VERİLMEDİ
Nazlı Şirin El geçen yıl kendisine karne dahi verilmediğini söyledi. Bu yıl karne aldığını, ancak hak ettiği takdirnameyi kendisine vermediklerini anlatan Nazlı Şirin El şöyle konuştu:
“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine hiç girmedim. Buna rağmen bu ders için bana birinci dönem bir, ikinci dönem de bir notu verilmiş. Şube öğretmenler kurulu da bu biri 2 yapıp beni bir üst sınıfa geçirdi. Ayrıca girdiğim bütün derslerimin notu pekiyi. Takdirname almam gerekiyor. Ben takdirnamemi ve geçen yıl bana verilmeyen karnemi istiyorum.”

Dikmen’de havaya ateş eden Alevi dedesine 52 yıl hapis istemi

Dikmen’de yıkım için gelen ve halkın üzerine ateş açan saldırganları uzaklaştırmak için havaya ateş açan Alevi dedesi İbrahim Seven hakkında 52 yıla kadar hapis cezası istendi.

Dikmen Vadisi halkı üzerine ateş açıldığı için havaya ateş eden Alevi dedesi

İbrahim Seven hakkında, 52 yıla kadar hapsi istenen iddianame hazırlandı.

Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek’in evleri için direnen vadi halkını ideolojik eylemler yapmakla suçlaması ve direnişe devam etmeleri durumunda ceza alacakları tehdidinde bulunması “İddinameyi Gökçek mi hazırladı?” sorusunu akla getidi. “Kasten adam yaralama”, “mala zarar verme” ve “ruhsatsız silah taşıma” suçları gerekçe gösterilen iddianameye ilişkin Seven’in avukatı Ender Büyükçulha, “Ethem Sarısülük’ün tüm kamera ve isanların gözü önünde öldürülmesi olayında, ‘meşru savunma’dan söz eden savcılığın; evini, yuvasını savunan yurttaşlar için böyle bir ceza talep etmesi adalete duyulan inancı bir kez daha sarsmıştır” yorumu yaptı.

Yıkım ekipleri, Dikmen Vadisi’ne 14 Mart tarihinde kadınlı çocuklu direniş gösteren halkın üzerine silah sıkmıştı. Silah seslerine çok yakında bulunan polis karakolundan dahi müdahale edilmemesi dikkat çekmişti. Yıkım için gelen ekip, halkın direnişi karşısında yine geri çekilmek zorunda kalmıştı. Aynı günün akşamı vadi halkından Alevi dedesi İbrahim Seven, silah çektiği için evinden alınmış, ardından da tutuklanmıştı. Savcılıkta, yıkım ekiplerinin pala ve tüfekle görüntülenmesine karşın bir kişi hakkında dava açıldı. Cumhuriyet Savcısı Halis Özmen’in hazırladığı iddianamede, 11 kişinin yaralanmasının yanı sıra “tabanca bulundurmak” ve “mala zarar vermekle” suçlanan Seven’in, 16 yıldan 52 yıla kadar hapsi istendi. Seven’in avukatı Ender Büyükçulha, vadideki yıkımın hukuki ve meşru olmadığını kaydetti. Ankara’nın göbeğindeki bir mahallenin elleri silahlı bir grup tarafından basıldığını söyleyen Büyükçulha, “Bölgede yaşayanların malına, canına ve çocuklarına kastedilmiştir. Orada yaşayanlar en fazla meşru savunma haklarını kullanmıştır” değerlendirmesini yaptı. Gezi olaylarının ikinci gününde polis kurşunuyla yaşamını yitiren Ethem Sarısülük’ü anımsatan Büyükçulha, “Ethem tüm kamera ve insanların gözleri önünde öldürüldü. Bu olayda ‘meşru savunmadan’ söz eden savcılığın; evini, yuvasını savunan yurttaşlar için böyle bir ceza talep etmesi adalete duyulan inancı bir kez daha sarsmıştır” diye konuştu.

Aleviler Manisa’da Büyük Cemevi İstiyor

ALEVİ Kültür Dernekleri Manisa Şube Başkanı Sevim Savunmaz, kendilerini ziyarete gelecek belediye başkan adaylarından tek taleplerinin büyük cemevi olacağını belirterek, “Artık bizi yok sayanı biz de yok sayacağız” dedi.

Alevi Kültür Dernekleri Manisa Şubesi Başkanı Sevim Savunmaz, 2014 yerel seçimlerinde Manisa Büyükşehir ve ilçe belediye başkan adaylarından Alevilerin beklentilerini anlattı. Manisa’da, yaklaşık 60 bin Alevinin yaşadığını belirten Savunmaz, en önemli ihtiyaçlarının büyük bir cemevi olduğunu söyledi.

Belediye başkanı adaylarının vizyonlarında ve hedeflerinde inançlara saygılı bir anlayışa yer vermeleri gerektiğine vurgu yapan Savunmaz şunları kaydetti:

“Geçen yerel seçim öncesinde de ziyaretimize gelen adaylara aynı talebimizi iletmiştik. Şu an kullandığımız tek cemevimiz yetersiz. Manisa’ya büyük bir cemevi yapılması veya bize yer gösterilmesini istemiştik. İsteğimiz yerine getirilmedi. Mevcut siyasi iktidar gibi yerel iktidarlar da Alevileri hep geri plana itti. 2014 yerel seçimlerinde hangi partiden olursa olsun kendilerini ziyarete gelecek belediye başkan adaylarına cemevi konusundaki isteğimizi bir kez daha ileteceğiz. Cemevi yapılacağının sözünü kim verirse ve kararlı olduğuna inanırsak desteğimiz onun yanında olacak. Artık bizi yok sayanı biz de yok sayacağız. Kimse Aleviler’in desteğini küçümsemesin.”

Veli Baba Cemevi törenle açıldı

Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Küçükyapalak Köyü Veli Baba Cemevi Kültür ve Dayanışma Derneği, düzenlenen törenle hizmete açıldı.

Cemevi, Küçükyapalak Köyü Veli Baba CemeviKültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Ali Öztürk’ün açış konuşmasıyla başladı. Konuşmasında birlik beraberliğin önemine değinen Ali Öztürk, “Bundan tam 3 yıl evvel yapılamaya başlanan dayanışma ve kaynaşma gecelerinde atılan bir fikir beni derinden etkiledi. Ali Sayın’ın cemevi fikriydi. Cemevi’nin olmaması köyümüz için büyük bir eksiklik ve ihtiyaçtı. Bu eksikliği gidermek için köylülerimiz ile toplantı yaptık. Ve Cemevi yapılması için karar kıldık. Şimdi bakıyorum çalışmalarımız güzel sonuçlandı. Cemevi’nin yapımında emeği geçen herkese çok teşekkür ederim” dedi.

 

Yapılan konuşmaların ardından Küçükyapalak Köyü Veli Baba Cemevi Kültür ve Dayanışma Derneği’nin açılış kurdelesi Sinan Dede tarafından yapılan dua eşliğinde, gelen konuklarla birlikte kesildi.

Açılış töreni, semah gösterisinin ardından sona erdi.

Adıyaman Bulam Beldesine Cemevi

Adıyaman’ın Çelikhan ilçesi, Pınarbaşı (Bulam) beldesinde BDP’li belediyenin tahsis ettiği araziye yapılacak cemevinin temeli atıldı. Temel atma törenine BDP, DTK yöneticileri ile, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri temsilcileri ile çok sayıda kişi katıldı. Törende konuşan BDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, “Alevilerin ibadetini özgürce yapabilmesi için cemevlerinin yasal statüye kavuşmasını istiyoruz” dedi. Konuşmaların ardından gençler söylenen deyişler eşliğinde semaha durdu.

Veliyyettin Hürrem Ulusoy: Alevi açılımı samimiyetsiz

Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyyettin Hürrem Ulusoy Alevi Açılımıyla İlgili Değerlendirmeler Yaptı.

Veliyyettin Hürrem Ulusoy Dede öztle şunları söyledi:

İnancımıza göre hükümet ya da devlet eliyle inançlara müdahale etmek ya da bir inancın yararına diğer inanç toplumlarına baskı uygulamak kabul edilemez. Çağdaş demokratik hukuk normlarına, insan hakları ilkelerine göre kimsenin görüşü zorla-şerle değiştirilemez, hiçbir toplum zorla asimile edilemez.
Laiklik ve demokrasi konularındaki kaygımızı açıkça dile getiriyoruz. Devlet zoru ile Alevilere ve devlet Sünniliği dışındaki inançlara karşı uygulanan her türlü baskı ve asimile etme çabasına karşıyız. Dinin devlet işlerinden, devletin de din işlerinden elini çekmesinden yanayız. Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olmaması gerektiğini ısrarla vurguluyoruz. Devletin, beğenmediği inançları ve o toplumların tarihini silme çabalarına girişmesine ya da böyle girişimlere destek olmasına karşıyız.

‘LAİKLİK DİNSİZLİKTİR’ ÇARPITMA
Bazı çevreler, ısrarla laikliğin dinsizlik demek olduğunu öne sürmektedir. Aynı çevrelerden, “Ben laik değilim!” sözünü duymaktayız. Bu bir çarpıtmadır, çünkü laiklik kişisel bir konu değildir, devletin örgütlenmesi ve dinlere-inançlara karşı tutumu ile ilgili bir ilkedir. Laiklik, bu çevrenin iddia ettiği gibi topluma devlet eliyle dinsizliği dayatmak demek değildir. Devletin, bir inanç adına diğer inançları baskı altına almaya bir son vermesi demektir.
Sünni olmayan vatandaşların vergilerinin Diyanet İşleri Başkanlığına aktarılması kendilerince nasıl “helal” sayılıyor, bilemiyoruz. Bu tutum ve davranış bize çok ters geliyor. Bu nedenle devletin ve yerel yönetimlerin, inanç toplumlarına her hangi bir mali yardım yapmasına karşıyız.
Buna karşın devletin zorla el koyduğu dini vakıfların mülklerinin gerçek sahibi olan inanç topluluklarına iade edilmesi gerektiği açıktır.
İktidar tek yanlı kararlarla, toplumla tartışmadan, rıza almadan bir dizi büyük projeyi, alelacele uygulamaya koyacağını ilan etmiştir (Üçüncü boğaz köprüsü için ormanları yeşil alanları yok etmeye girişmiştir. Üstelik bu köprüyü Kızılbaş-Alevi-Bektaşi toplumunun burnunu sürtercesine Yavuz Sultan Selim olarak isimlendireceklerini tebliğ etmişlerdir. Son olarak yeşil alan olan Gezi Parkı’nda eski bir kışlayı yeniden inşa etmek bahanesi ile yeni bir AVM yapmaya girişeceğini duyurmuştur.
Gezi Parkı’nın oldu-bittiye getirilip yok edilmeye girişilmesi üzerine yeter deyip, bunlara karşı çıkan genç, okumuş, ilim ve hilim sahibi, aşına-işine-eşine sahip gençlerin sözlerini dinlemek yerine, söz söylemelerini bastırmak üzere ağır bir şiddet uygulanmıştır. Polisin ve adalet sisteminin, iktidarın istediği gibi dindar ve kindar yaklaşım gösteren, hukuki çerçeveye sığmayan uygulamaları hepimiz tarafından görülmüştür. Canlara kıyılmıştır, cenazeler engellenmiştir, namuslu, yalan söylemez din adamlarına bile baskı yapılmıştır.
Barış süreci ve özellikle Gezi Parkı direnişi ardından gelişen siyasi ortamda başbakanın ağzından hükümetin Alevi Açılımına “bırakıldığı yerden devam” edileceği sözlerini duyduk. Bu tutum ve sözler bile çok üzücü ve samimiyetsizdir: Demek ki hükümet isterse Alevi toplumun hak ve istemlerini olduğu gibi “bırakmakta”, isterse yeniden bıraktığı yerden “devam” etmektedir.

ÖLÜ DOĞMUŞ ÖNERİLER VAR
Hükümetin bu yeni tutumuna göre Alevi Açılımının ölü doğmuş önerileri bir kez daha gündeme getirilecekmiş. Örneğin, Alevilere Diyanet İşleri Başkanlığında yer verilecekmiş; Devlet bütçesinden cemevlerine yardım yapılacakmış; Cemeveleri, tekke ve zaviye sayılmayarak yasak kapsamı dışında tutulacakmış; dedeler bir üniversitede eğitilecekmiş ve inanç önderi olarak cemevlerine atanacakmış.
Kızılbaşlık-Alevilik-Bektaşilik, bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu içinde yer alamaz, almaz. Alevi-Bektaşi toplumu laikliği esas alır. Hem laikliği savunup hem de laiklik dışı bir kurumda temsil edilmek istemeyiz.
Mevcut durumda sorunumuz, görüşlerimizin Sünni İslam tarafından meşru görülmesi ya da Başbakanlığa bağlı bir “genel müdürlük” veya Diyanet’te temsil değil, laik ve demokratik bir devlet yapısında kültürel ve bireysel düzeyde eşit ve özgür olmak istediğimizin bir türlü kabul edilmemesidir.
Dedelerin-zakirlerin devlet tarafından cemevlerine atanması ve maaşa bağlanması, bizim toplumumuzun kabul edeceği bir şey değildir. Devletten maaş alan dede, bu devletin memuru olur, artık iktidarların dümen suyunda gitmek zorundadır. Maaşlı dede, benim dedem olamaz, ona maaş verenin görevlisi olur. Böylece, Devlet kendi Alevisini yaratır. Böylece dedelik kurumu biter; dedelik bittiği zaman Alevilik-Bektaşilik de biter. Hiç şüphesiz Alevi-Bektaşi toplumunun içinden de bazı bireyler böyle devlet imkânlardan yararlanmak isteyecektir. Bizim inancımızda böylelerinin, “Yediği haram, yuduğu murdar, tacı delik, kendi murtad” sayılır. Bizim toplumuz, devlet tarafından atanmış maaşlı dedeyi-zakiri ve diğer hizmet sahiplerini asla benimsemez. Bir dede görevlerini devletten alacağı maaş karşılığı yaparlarsa, yaptıkları dedelik değildir. Dedelerin görevi gönülleri tamir etmek ve insanları mutlu etmektir. Tarih boyunca dedeler maaş almadan, toplumumuzun öğretmeni, doktoru, psikologu, hâkimi, yol göstericisi olmuşlardır. Toplumumuzda Hakkullah bir rıza lokmasıdır. Bu sadece bir araçtır, amaç değildir. Dedelik kurumu bir hizmet kapısıdır; geçim kapısı değildir. Dedeliği geçim kapısı gibi gören dede Alevi-Bektaşi inancına ihanet etmiş olur.

Aleviler’in Hacıbektaş talebi reddedildi

Başbakanlık, Hacıbektaş Müzesi’nin Aleviler’e devredilmesini isteyen Alevi-Bektaşi Federasyonu’nun (ABF) talebini “vakıf, hayrat taşınmazlarının herhangi özel veya tüzel kişilere tahsisi mümkün değildir” diyerek reddetti.
ABF’nin Hacıbektaş Dergahının Aleviler’e devredilmesi yönündeki isteğine Başbakanlıktan olumsuz yanıt geldi.
Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Genel Müdür Yardımcısı Kenan Karadeniz, 13105 sayılı dilekçe numarasıyla Başbakanlığa verilen “Nevşehir ili Hacıbektaş İlçesinde bulunan Hacı Bektaş Veli Külliyesinin Alevi Bektaşi Federasyonu adına tahsis edilmesi istemi”nin incelendiğini belirterek, Vakıf Hayrat taşınmazlarının herhangi özel veya tüzel kişilere tahsisinin mümkün olmadığını bildirdi.
Külliyenin Bakanlar Kurulunun 13.10.1996 tarih ve 96/2735 sayılı kararıyla kütüphane ve müze olarak kullanılmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığına tahsis edildiğini anımsatan Karadeniz, buranın halen tahsis amacı doğrultusunda kullanıldığını kaydetti.

ABF: “YARGIYA TAŞIYACAĞIZ”

Öte yandan karara tepki gösteren ABF Genel Sekreteri Fevzi Gümüş, ANKA’ya yaptığı açıklamada, söz konusu kararla Aleviler’in kutsal mekanlarına “parayla” girmek zorunda bırakıldığını söyledi. Kararı yargıya taşıyacaklarını ifade eden Gümüş, inanç özgürlüğü konusunda hükümetin güven vermediğini savundu.
Gümüş, Hacıbektaş Dergahı’nın müze statüsünde olması nedeniyle, ziyarette sıkıntılar yaşandığına dikkat çekerek, 5 Ağustos’ta müzenin kendilerine bırakılması için Başbakanlığa başvurmuştu.