Ana Sayfa Blog Sayfa 6409

İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları

Ayşe HÜR

Hükümetin bilmem kaçıncı Alevi ‘açılımı’ vesilesiyle, teolojik tartışmalara girmeden, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi tarihinde bir gezinti yapmaya ne dersiniz?

II. Abdülhamit yönetiminin Ermeni Taşnak partisi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) başını çektiği muhalifler tarafından alaşağı edilmesi, Kürtler, Kızılbaşlar gibi kolektif kimliklerin de kendilerini açıkça ortaya koymalarına olanak sağlamıştı. İTC ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askeri güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Bu politikanın erken dönem meyvelerinden biri, 25 Mayıs 1910 tarihli bir belgeye bakılırsa, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinden Balabanlıların reisi Gül Ağa’nın İTC’ye kabul edilmesiydi. Gül Ağa, 1912 seçimlerinde İTC’nin adaylarına destek vermiş, Kasım 1914’te başlayan Sarıkamış Harekâtı’na da birlikleriyle katılmıştı.

Bektaşi Mücahiddin Alayı 

1915’te, Ermenilerin ülkeden sürülmesine karar verildiği günlerde Harput Valisi Sabit Bey, Dahiliye Nezareti’ne bir mektup yazmış ve Dersimli Kızılbaşları Ermenilere ve Ruslara karşı örgütlemeyi önermiş, teklifi beğenen Enver ve Talat paşalar da Harput Vilayeti’nde bir teftiş gezisine çıkmıştı. Görüştükleri bazı aşiret reisleri Dersim’in batısında söz sahibi olan Seyit Rıza’yı ikna etmenin zor olduğunu ama Hacı Bektaş Dergâhı’nın ‘Çelebi’si Ahmed Celaleddin Efendi’den yardım istenebileceğini söylemişlerdi İttihatçı paşalara. Nitekim Çelebi yardıma razı ve sonbaharda Arguvan’ın Minayık (bugün Kuyudere) Köyü’nde, 40’ın üzerinde ‘seyit ocağı’nın katıldığı bir ‘Dedeler Kurultayı’ toplamıştı. Fakat bu misyonu sırasında kendisine eşlik eden Dersimli kanaat önderlerinden Baytar Nuri Dersimi’ye göre Bektaşi Türkmen aşiretlerinden bir ‘Bektaşi Mücahiddin Alayı’ kurulduysa da Kızılbaş Kürtler böyle bir oluşuma ilgi göstermemişti. Bu olay Çelebi’nin itibarını da epey zedelemişti. Çünkü alayın adından da anlaşılacağı üzere alay fikri Sünniliğin ‘cihat’ ideolojisi üzerine inşa edilmişti.

Ziya Gökalp’in projesi 
İTC’nin Anadolu’daki dinsel ve etnik grupları asimile etme çabalarının bir ayağını da Ziya Gökalp liderliğinde yürütülen etno-politika çalışmaları oluşturuyordu. Bu amaçla önce Muhacirin ve Aşairin Umum Müdürlüğü kurulmuş, başına da Şükrü (Kaya) getirilmişti. Ardından Kızılbaş, Mevlevi, Bektaşi, Alevi ve Nusayrîleri incelemek üzere Baha Sait ve Zekeriya’yı (Sertel), Ahîleri incelemek üzere Bursalı Mehmet Tahir (Olgun) ve Hasan Fehmi’yi (Turgal); Türkmen ve Kürt aşiretlerini incelemek için daha çok ‘Habil Adem’ adıyla bilinen Naci İsmail’i (Pelister), Ermenileri incelemek üzere Ahmet Esat’ı (Uras)Anadolu’ya göndermişti. Ayrıca Ziya Gökalp de Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri üzerine sosyolojik araştırmalar yapıyordu.
Konumuzla ilgili kişilerden Baha Sait Bey’e göre, kendisine bu görevin verilmesinin nedeni Merzifon Koleji’nde ele geçirilen bazı listelerdi. Bu listelerde, 1800’lerin başından beri Protestan misyonerleri tarafından Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan Dersimli Aleviler kayıtlıydı. Bu listeler İTC’yi çok endişelendirmiş, bu duruma karşı bazı propaganda metinleri hazırlayıp bunları başta Türk Yurdu dergisi olmak üzere çeşitli yollarla yaymayı düşünmüşlerdi. Bu makaleler için de Baha Said Bey’den başka Mehmed Fuad (Köprülü), Yusuf Ziya (Yörükan), Hamid Sadi ve Süleyman Fikri beyleri görevlendirmişlerdi.
Arapça, Farsça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Bey 1912’de Meclis-i Mebusan’daki tartışmalardan sonra Anadolu’daki lonca teşkilatlarını araştırmakla görevlendirilmiş, Ankara ve Kırşehir’de yürüttüğü çalışmalarının sonunda ‘Anadolu’da Ahilik Teşkilatı’ adlı makalesini yazmıştı. Alevilik çalışması ikinci önemli göreviydi.

‘Kızılbaş propagandası’ 
Baha Said Bey 1914-1915 arasında yaptığı çalışmalarından pek çok metin üretti ancak bunları o tarihlerde sansürsüz yayımlaması mümkün olmadı çünkü Saray (Sultan V. Mehmed Reşat ve Şeyhülislam) İTC’nin bu projesini ‘Kızılbaş propagandası’ olarak nitelemişti. Baha Said Bey tahmin edileceği gibi bu yazılarında Aleviliğin, Kızılbaşlığın ve Bektaşiliğin Şamanizm ve İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu ileri sürüyordu.
Baha Said Bey 1920’de Mustafa Kemal’den habersiz Karakol Cemiyeti adına Bolşeviklerle bir anlaşma imzalayınca bir süreliğine gözden düştü, ancak soğukluk kısa sürede giderildi, Baha Said Bey Anadolu halkını Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dahil edildi. Ardından Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edildi. Bu görevi sırasında özellikle doğudaki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş Kürt, Türk aşiretlerin soy, dil, mezhep ve geleneklerini incelemeyi kendisine iş edindi. Amaç, bu kesimleri Kemalist modernleşme projesi kapsamında asimile etmenin yollarını bulmaktı. Baha Said Bey, İTC döneminden iibaren yazdığı ‘Türkiye’de Alevî Zümreleri, Tekke Alevîliği, İçtimaî Alevîlik’, ‘Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı’, ‘Anadolu’da Gizli Mabetler: Nuseyrîler ve Esrâr-ı Mezhebiyeleri’, ‘Bektaşiler’ gibi makalelerini ise ancak 1926-1927’de Türk Yurdu dergisinde yayımlayabildi.

Veliyüddin Çelebi’nin Beyannamesi 
Hikâyesini 10 Mart 2013 tarihinde yine bu sayfalarda anlattığım 1921 Koçgiri İsyanı, Kürt Kızılbaşlarla Ankara’nın arasını bozmuştu ancak 1920’de faaliyete geçen Birinci Meclis bir oldubittiyle feshedilip seçimlere gidildiği günlerde, Hacı Bektaş-i Veli’nin torunu Veliyüddin Çelebi’nin bir ‘Beyanname’ ile ‘Tarikat-ı Aleviye’yi ‘Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek için çalışmaya çağırdığı biliniyor. Tahmin edileceği gibi Aleviler genel olarak cumhuriyeti ‘laiklik’ politikası yüzünden umutla karşılamışlar ama umduklarını bulamamıştı. Çünkü Kemalist rejim, 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştu. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Sünni-Hanefiliğin devletin uygun gördüğü bir formunu esas alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kuruluşu, 13 Aralık 1925 tarihli kanunla tekke ve zaviyelerin kapatılması izledi. Amaç, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması idi. Bu tarihten itibaren diğer İslami inanç grupları gibi, Aleviler de Sünni-Hanefi İslam’a asimile edilmeye başlandı.

Reşit’in etno-politikaları 
1925 sonrasında İTC’nin başlattığı etno-politika çalışmalarını yürütecek kişi ise bizzat Mustafa Kemal tarafından Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit (Tankut) idi. Hassa subayı olan babası, görev yaptığı Şam’da koleradan ölünce birkaç yıllığına Elbistan- Kalaycıklı Alevi-Kürt Seydo Ağa tarafından koruma altına alınan Hasan Reşit, hukuk ve siyaset bilimi tahsil etmişti. İlk raporunu 1928 yılında Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunan Hasan Reşit, daha sonra (1930, 1938, 1949 ve 1961’de, bizzat Mustafa Kemal’e ve CHP’ye) gizli raporlar sunmuştu. Bu raporlardan birinde Kürt coğrafyasını Kuzey’de Zaza Kızılbaşlar, Batı’da Alevi-Kızılbaş Kurmançlar ve Doğu’da Şafii Kurmançlar olarak üçe ayırmakta ve bu unsurları birbirinden ayırmak için aralarına ‘Türklük barajı’ konulmasını önermekteydi. Kemalist rejim bu ‘önlemi’ yetersiz görmüş olmalı ki, 1937-1938’de Dersim ‘Soykırımı’nı gerçekleştirdi.
Bu tarihten sonra uzun süre sindirilmiş şekilde yaşayan Alevi-Kızılbaşlar 1950’de Demokrat Parti’ye (DP) de oy verdi ama bu iddia edildiği kadar büyük bir destek değildi. Haksız da değillerdi çünkü 15 bin yeni caminin yapıldığı, ezanın Arapça okunmaya başladığı 10 yıllık DP dönemi Aleviler için büyük bir hayal kırıklığı oldu. 27 Mayıs 1960 darbesi de Aleviler için olumlu mesajlar içermiyordu (hatta DİB bu tarihten sonra daha da kurumsallaşmıştı) ama yine de 1961 Anayasası’nın doğurduğu özgürlükçü hava Alevileri de cesaretlendirdi. Bu yıllarda Kızılbaş-Alevi yazarlar Türklük vurgulu da olsa, kültürlerine dair yazılar yazmaya başladı. İlk açık semah 1965’te İzmir Narlıdere’deki Muharrem Şenlikleri’nde yapıldı. Yine 1965’te ciddi bir Alevi oyu Türkiye İşçi Partisi’ne gitti. 1966’da ilk Alevi partisi Birlik Partisi kuruldu fakat parti 1969 seçimlerinde sadece yüzde 2.8 oy aldı, 1970’te ise tüm tabanını kaybetti. Bu arada 1966-1967’de Ortaca ve Elbistan’da Alevilere yönelik saldırılar yaşanmıştı.
1971’de Kırıkhan’da, 1978’de Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş’ta ve 1980’de Çorum’da derin devlet tarafından tezgâhlanan katliamlardan sonra, Alevi-Kızılbaş çevreleri tekrar içlerine kapandı. 1980 sonrasında Tunceli’ye atanan Kenan Güven adlı vali, Kızılbaş bölgesinde ‘yeniden ezan seslerinin yükselmesini’ sağladı.
10 yıllık bir içe kapanma sürecinden sonra, 1990 Şubatı’nda Hamburg Alevi Derneği’nin öncülüğünde bir araya gelen, 34 Alevi-Sünni-ateist yazar, şair, sanatçı, biliminsanı tarafından imzalanan ‘Alevi Bildirgesi’ bazı büyük gazetelerde yayımlandıktan sonra durum değişmeye başladı. Kısa süre sonra Alevilik ve Bektaşilik üzerine yayınlarda patlama oldu. (Kızılbaşlık hâlâ bir tabuydu.) Her iki topluluk da artık kimliklerini saklamamaya başladılar, hatta kimlik problemlerini açıkça tartıştılar. Bazı Kürtçe konuşan Aleviler Kürt Aleviliğine vurgu yapmaya başladı.
Elbette bu durum devlette alarm zillerinin çalmasına neden oldu. (İlk kez 1964’te kutlanan, 1970’lerde sol rengi belirginleşen, 1980’lerde apolitikleşen, 1990’larda tekrar politikleşen) Hacı Bektaş Şenlikleri, devletin patronajı altına alındı. Alevi köylerine cami yapımı hızlandı. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Katliamı ile Aleviler büyük bir travma daha yaşadılar. 12-16 Mart 1995’te İstanbul’da Gaziosmanpaşa’da kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateşle başlayan ve 17 kişinin ölümü, onlarca kişinin yaralanmasıyla biten ‘Gazi Olayları’ Alevilerin ‘Sünni’ devlete güvensizliğini iyice arttırdı.
10 yıllık AKP iktidarı sırasında hem iç dinamikler hem de AB ilişkileri ve dünyayla entegrasyon sayesinde Alevi-Kızılbaş kimliğinin ifadesi açısından önemli gelişmeler yaşandı ama Kemalist rejimin Sünni esasa dayalı dini kurumları, kanunları, uygulamaları neredeyse hiç değişmeden sürüyor. Üstüne üstlük 3. Köprü’ye Yavuz Sultan Selim adı vererek Alevilerin sinir uçlarıyla oynanmaya devam ediliyor. Bu son Alevi ‘açılımı’nın hem bu tip tahrikçi politikaları hem de Gezi Direnişi’nin heyecanını nötralize etmek için planlandığını söyleyenler haklı mı, değil mi, bekleyip görelim…

Çamlıca Nur Baba (Bektaşi) Tekkesi Şeyhi Nuri Baba (Ekrem Işın Koleksiyonu)

Kızılbaş, Alevi, Bektaşi 
Yazı içinde geçen Kızılbaş, Alevi ve Bektaşi terimlerinin tarihçesi hakkında (teolojik tartışmalara girmeden) kısa bir açıklama yapmayı yararlı görüyorum. Yazılı kaynaklarda ilk olarak Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Divan’ında (örneğin “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” şeklinde) görülen Kızılbaş terimi Arap tarihçisi Nehrevâli’ye (ö. 1582) göre Şah İsmail’in babası Şah Haydar’ın, askerlerine giydirdiği dokuma yünden (çuha) yapılmış 12 dilimli kırmızı taçtan gelir. Benzer bilgileri İranlı tarihçi Ahmed el-Kirmâni (ö. 1610), Osmanlı tarihçisi Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1702) ile İran ülkesini ziyaret eden seyyahlar ve tüccarlar da tekrarlar.
Kızılbaş teriminin Safevilerden önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya
çıktığını ileri sürenler de vardır ancak
böyle de olsa 16. yüzyıldan itibaren
Kızılbaş terimi Osmanlı ülkesinde
Safevi kökenli Şiilik biçiminin adı olarak tahkir edici (pejoratif) anlamda kullanılmıştır. Nitekim 1500’lerden 1700’lere kadarki Osmanlı fetvalarında Kızılbaş terimi ‘dinsiz’ anlamına gelen ‘zındık’, ‘rafizi’, ‘mülhid’ terimleriyle birlikte veya yerine kullanılmıştır.
İran’da ‘Ali’nin soyundan gelenler’, Azerbaycan’da ‘Ali’ye tapanlar’ anlamına gelen Alevilik terimi Osmanlı ülkesinde ancak 19. yüzyıla doğru çıkmıştır fakat sadece ‘Ali’nin yoluna saygı duyan, bağlı olan şairleri adlandırmakta kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da Alevi ya da Kızılbaş terimleri yerine daha çok ‘mezhep’, ‘tarikat’, ‘Tahtacılar’, ‘Çepniler’, ‘Sufiler’, ‘köy Bektaşileri’ gibi terimler; Alevi-Kızılbaş geleneğinin en önemli unsurlarından ‘semah’ için ‘Türk köy dansı’, ‘Türk dini oyunları’, ‘mezhebî oyunlar’, ‘Bektaşi dansı’, ‘sema dansı’ gibi muğlak terimler kullanılmıştır. Bu arada başta da belirttiğim gibi Baha Said’in makaleleri yayımlanmıyor, Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu)1921’de Akşam gazetesinde tefrika edilen Nur Baba adlı romanı “Sünni ve Alevi-Bektaşiler arasında düşmanlığa sebep olacağı” ve “cephede Ya Allah, ya Ali, Ya Hacı Bektaş diyerek çarpışan Alevi-Bektaşileri rencide edeceği” gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sansür edilmişti. Alevilik teriminin bir şemsiye kavram olarak kullanımı 1960’lardan sonra oldu.
Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilikle birlikte ele alınan Bektaşilik ise adını 13. yüzyılda yaşadığı sanılan Hacı Bektaş Veli’den alan Alevi meşrepli bir tarikattır. Kurucusunun Hacı Bektaş Veli mi yoksa Balım Sultan (ö.1516) mı olduğu tam bilinmeyen Bektaşiliğin Babagân ve Çelebiyan olmak üzere iki kolu vardır. Hacı Bektaş Veli’nin evli olmadığına inanan Babagân kolu daha çok şehirlerde yaygındır. Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana ile evli olduğuna ve ondan Seyyid Ali Sultan adlı bir oğlu olduğuna inanan Çelebiyân kolu ise kırsal bölgelerde yaygındır. Bu kol Kızılbaş-Aleviliğe daha yakındır.

Özet Kaynakça: Baha Sait Bey, İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, Yayına Hazırlayan: Nejat Birdoğan, Berfin Yayınları, 1995; Vatan Özgül, “Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, 2000; Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, 1996; Mehmet Bayrak, Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları (1973-2009), Öz-Ge Yayınları, 2009; Necdet Saraç, Alevilerin Siyasi Tarihi (1300,1971), Cem Yayınevi, 2011.

2 Temmuz anması için çağrı

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, 2 Temmuz Sivas Katliamı ile ilgili anma programına ilişkin Mülkiyeler Birliği’nde basın toplantısı düzenledi. “Sivas katliamını unutmayacağız” pankartının üstüne Sivas’ta yaşamını yitiren 33 kişinin fotoğrafları ve Gezi Parkı eylemlerinde polis kurşunu ile yaşamını yitiren Ethem Sarısülük’ün fotoğrafı asıldı. Toplantıya; Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, 78’liler Derneği, KESK, Ankara Dersimliler Derneği, BDP İl Örgütü, CHP Ankara Şubesi ve çok sayıda Alevi kurumu katıldı. Basın toplantısı öncesi Gezi eylemlerine ilişkin kısa bir açıklama yapan PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül, “Türkiye eskiden derin devletti. Şimdi ise polis devleti oldu. Bu direniş sırasında yaşamını yitiren 4 arkadaşımızı saygıyla anıyoruz” diye belirtti.

‘Madımak katliamı tüm Alevi katliamlarının toplamıdır’

20 yıl önce Madımak Oteli’nde bir katliamın yaşandığını hatırlatan Bülbül, “20 yıldır Alevilerin canı, teni, inancı, kültürü, maddi ve manevi varlığı yanmaya devam ediyor. Aslında bu yangın yüzlerce yıllık bir yangındır” dedi. Madımak katliamının yüzlerce yıldır egemen güçler tarafından yapılan Alevi katliamlarının toplamı niteliğinde olduğunu dile getiren Bülbül, katliamların Koçgiri ile başlayıp Dersim ile devam ettiğini, Maraş, Malatya, Sivas, Gazi katliamlarının toplamının Madımak olduğuna dikkat çekti. Madımak katliamını unutmayacaklarını belirten Bülbül, “Madımak katliamı hakkında verilen ‘zaman aşımı kararı’ ve bu karar hakkında Başbakan’ın ‘Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun’ demesini de unutmadık” diye konuştu. 

‘Madımak Oteli Utanç Müzesi yapılmalı’

Alevi toplumu ve Alevi kurumları olarak taleplerinin açık ve net olduğunu dile getiren Bülbül, “Burası taleplerimizi sıralama yeri değil. Ancak Türkiye ve dünya demokratik kamuoyunun üzerinde mutabık olduğu bir talebimizi ifade edelim. Ey AKP hükümeti yetkilileri ve Başbakan, Alevi toplumunun taleplerini demokrasi, hukuk ve adalet bağlamında tanımanızın ve kabul etmenizin ilk ve en önemli ölçütü Madımak Oteli’ni Utanç Müzesi yapmaktır” dedi.

2 Temmuz günü Sivas Madımak Oteli önünde herkesi buluşmaya davet eden Bülbül, “2 Temmuz Sivas katliamı anmasında bütün işler bırakılsın. O gün önemli tek gündem Sivas olmalı. Tüm Alevi yurttaşlarla orada buluşacağız” diye belirtti.

DTK’den 2 Temmuz mitingine çağrı

DTK İnanç ve Azınlıklar Komisyonu, Sivas Katliamı’nın 20. yıldönümünü protesto etmek amacıyla 2 Temmuz’da Sivas’ta gerçekleştirilecek mitinge katılım çağrısında bulundu.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) İnanç ve Azınlıklar Komisyonu, 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak Oteli’nde gerçekleşen Sivas Katliamı’nın 20. yıldönüme ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, yüzyıllardır çeşitli biçimlerde baskı altında tutulan, dönem dönem fiziki imhalara tabi tutulan Alevilerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile açık bir yıldırma politikası ile karşı karşıya kaldığı belirtildi. “Bir yanda sürekli vurgulanan laiklik ilkesi ile inançlara saygı retorikleri anlatılırken, diğer yanda hem asimilasyonist politikalar hem de katliamlarla tek tiplik içinde eritilmek istenmiştir” denilen açıklamada, şunlar belirtildi: “1970’ler boyunca hem Kürt hem de Alevi kimliğine saldırılar pervasızlaşmıştır. Maraş, Çorum ve Malatya’da insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen katliamlar bu politikaların pratikleşmesi olmuştur. Bu katliam ve yıldırı politikalarının hafızalardan silinmeyecek örneklerinden biri de 20 yıl önce yaşadığımız Sivas katliamdır. Sivas’ta bilinçli ve oldukça organize bir katliam gerçekleştirilmiştir. Devlet güçleri ve onlara bağlı sivil güçler hedefi açık bir cinayeti hep beraber gerçekleştirmişlerdir. Bu katliamın sorumluluğu sadece fiili olarak katliamın içinde olanlar değil, en az onlar kadar buna izleyici kalan, örgütlenmesini sağlayan devlet görevlilerindedir.”

Açıklamada, şunlar belirtildi: “Sivas katliamında hedef seçilen Alevi toplumunun en seçkin evlatları şahsında Alevilik bilincidir. Bu katliamla bu bilinç ortadan kaldırılmak istenmiştir. Alevi toplumunu sindirmek kadar demokrasi ve eşitlik mücadelesinde Kürt halkından ayrıştırmak da bu katliamın hedefleri arasındadır. Bu katliamı unutmayacağımız gibi bu saldırıların amacını boşa çıkarmak ve eşit, özgür Alevi kimliğini bilince çıkarmak için mücadelemizi yükselteceğiz. Bu bizim Sivas katliamında yitirdiğimiz canların anısını yaşatmamızın gereğidir. Bu temelde 2 Temmuz 2013 tarihinde hem katliamın sorumlularından hesap sormak hem yüreğimizdeki acıları hiç dinmeyecek olan canlarımızı anmak için Sivas’ta yapılacak olan miting çok önemlidir. Başta bileşenlerimiz olmak üzere tüm Alevileri ve demokrasi güçlerini de bu amaçla yapılacak olan mitinge katılmaya ve güç vermeye davet ediyoruz.”

Aleviler eşit yurttaşlık istedi

Pir Sultan Abdal Derneği’nin Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Alevileri anmak için düzenlediği miting, Kadıköy’de yapıldı. “Unutmayacağız, 2 Temmuz’da Sivas’tayız” denilen mitingte konuşan PSAKD Genel Başkanı Bülbül, “tekçiliğe son, daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük” dedi.

Aleviler: Tekçiliğe hayır

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) tarafından organize edilen “Sivas Katliamı’nı unutmadık, unutmayacağız” mitingi için binlerce yurttaş Kadıköy’de bir araya geldi. Mitinge PSAKD, DİSK, KESK, HDK, BDP, ESP, SDP, ÖDP, TKP 1920’nin de aralarında bulunduğu bir çok siyasi parti ve kurumların yanı sıra çok sayıda yöre derneği de destek verdi. Kürsü alanına “Unutmadık, unutmayacağız”, “Madımak Oteli’nin müze olması için 2 Temmuz’da Sivas’tayız” yazılı dövizleri asılırken, Aleviler, miting boyunca Madımak’ın utanç müzesi olması, inkara asimilasyona son verilesi taleplerini haykırdı. Kürsü programı saygı duruşuyla başladı. Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin isimleri sayıldı, kitle hep bir ağızdan “Burada” yanıtını verdi. Binlerce insan yüzünü, talan edilen Galata, Haydarpaşa ile direnen Taksim ve Gazi’ye dönerek, duran insan eylemini gerçekleştirdi. Eylem sırasında “Her yer Taksim, her yer direniş”, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganlarıda atıldı.

Tekçiliğe son verin

Mitingde konuşan PSAKD Başkanı Kemal Bülbül, hükümetin “teklik” politikasını eleştirdi, “Bu teklerin hiçbiri kabul etmedik, etmeyeceğiz” dedi. İstanbul’a yapılacak 3. köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verilmesine tepki gösteren Bülbül, “Bu ismi kabul etmiyoruz. Köprünün meydana getirdiği doğa katliamı unutuldu” diye konuştu. Cumhurbaşkanı’nın “İki devlet projesinin birine Pir Sultan, diğerine Hacı Bektaş adını veririz” açıklamasına dikkat çeken Bülbül, “Bunu kabul etmiyoruz” diyerek taleplerini sıraladı: “Sivastaki üniversitesinin adını Pir Sulkan Abdal Kültür Üniversitesi yap. Hacı Bektaş’a Hacı Bektaş doğa Üniversitesi kur. Tunceli’nin adını Dersim yap, üniversitenin adını Seyid Rıza Üniversitesi yap. Hakikatleri Araştırma Komisyonu kur, halklardan maddi ve manevi özür dile.” Bülbül, seçim sürecine dikkat çekerek, emekçi sol hareket ile Kürt devrimcilerine ve tüm solculara bir araya gelme çağrısında bulundu. PSAKD Ataşehir Başkanı Metin Aslan’a yönelik saldırıya dikkat çeken ve Sürgü davasında sanıkların “Biz yaptık” sözlerinin tutanağa geçirilmediğini hatırlatan Bülbül, “Bu devlet demokratikleştirilmek zorunda” dedi.

2 Temumuz’da Madımak’a

Bülbül, bir hafta sonra Madımak Oteli’nin önünde olacaklarını duyurdu, “Katledilen tüm canlarımız için Madımak’ın önüne gelin” diyen Bülbül şöyle devam etti: “20 yıldır Madımak yanıyor. Dava zamanaşımına uğratıldı. 28 Haziran’da bir duruşma daha var. Başbakan kalkıp dedi ki, ‘bu dava, Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun.’ Bu en basit tabiriyle siyasi terbiyesizliktir. Tarihimize sahip çıkmak zorundayız. Daha fazla cesaret, daha fazla eylem, daha fazla direniş.”

2 Temmuz’da canlar Sêwaz’a

Adana Alevi Platformu üyeleri, Madımak Katliamı’nın 20’inci yılında yapılacak olan anma etkinliklerine katılım çağrısı yaptı.

2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı’nın 20’inci yılında yapılacak anma etkinliklerine ve Sêwaz’da (Sivas) yapılacak mitinge ilişkin Adana’daki Alevi örgütleri, sivil toplum ve siyasi parti temsilcileri, Adana Alevi Kültür Derneği binasında toplantı düzenledi. Yapılan toplantı sonrası Adana Alevi Platformu adına Mikdat Öztürk, kısa birkonuşma yaptı. Öztürk, Sêwaz’da yapılan anma etkinlikleri öncesi Adana’daki Alevi örgütleri, sivil toplum ve siyasi parti temsilcileri bir araya geldiklerini ve buradan alınan kararlarla Sêwaz’a güçlü katılım sağlayacaklarını vurguladı. Öztürk, “Anma etkinlikleri kapsamında ilimizde 29 Haziran tarihinde Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda ‘2 Temmuz 1999’ten 2013’e bir hukuk gezisi’ adlı bir panel düzenlenecek. Bugün de hemen Adana’da anma etkinliği hem de Sivas’taki anma etkinliğine ilişkin bilgilendirme yapıldı. Bu anma etkinliklerine tüm canlarının katılımı bekliyoruz” dedi. ADANA

Yavuz Sultan Selim ve Sabiha Gökçen adları hakkında suç duyurusu

Ali TOPUZ

Kerbela, İslam tarihinde, İslam içinde bir trajedi olarak da tanımlanır; 1400 yıl canlı kalan bir yarılmayı yaratan trajedi. Fakat ‘trajedi’ kavrayışı, daha çok ladini ya da bilimsel denilebilecek bir kavrayıştır. Şii, Alevi kavrayış için konu bir trajediden çok ötededir; onlar için Kerbela bir kurucu olay, bir kurucu yaradır. Şii ya da Alevi oluşun bir parçasıdır. Bir zamanlar tarihte olup bitmemiştir, bugün hâlâ ruhta, zihinlerde ve hatta bedende olmaya devam etmektedir.

Hüseyin adını zikir eşliğindeki gözyaşı ve sinezenlik sadece hafızayı canlı tutan sembolik yas işlemleri değil, onu doğrudan bedene kazıyan bir jest, bir yazılama işlemidir. Bu yüzden “Alevilik Ali’yi sevmekse biz de Aleviyiz” sözü, bizzat Başbakan olmak üzere, hükümet ve iktidar mensuplarından sık duyduğumuz söz, Aleviliği tahkir kastını sübjektif olarak taşımıyorsa bile, incitme kastından ayrıştırılamayacak bir taş haline bürünür. Konu, ‘Ali sevgisi, Ehlibeyt sevgisi’nin bir tekel olarak görülmesi değil, Kerbela üzerinden o sevginin bir acıyla birlikte kurucu öğeye dönüşmesidir.

Teolojik ve tarihsel tartışmalarda sonuç nereye bağlanırsa bağlansın, toplumsal ve bireysel kurucu özellik değişmeyecektir: Kerbela bir yaradır, eski bir yara değil, yeni bir yaradır; her yeni yarada, darbede açan ve o yeni yara ve darbeleri kavramaya yarayan temel bir darbe ve yara. Kim bilir, belki de bir Alevi nefesindeki “Seversen Ali’yi değme yarama” dizesi bu uyarıyı taşımaktadır.

Ağır kötülüklerin, beşeriyete hakaretlerin Kerbela’ya atfen algılanması, ruhta, zihinde ve bedende kazılı bu ‘yazı’nın bir etkisidir: Bugünden geriye Sivas’ın, Maraş’ın, Elbistan’ın ve Dersim’in Aleviler içinde kavranışı Kerbela’dır. Kerbela yazısının her canlanışı, akıldışı temel bir kötülüğün canlanışıdır. Yatışmaz üzüntü, geçmez korku ve öfke.

Gökçen ve Muğlalı

Bugünden geriye giderek her birinin bir kriminal alan olduğunu da eklemek gerek: Sivas, Maraş ve Dersim, insanlığa karşı suçlar olarak övülemez, onaylanamaz ve tekrarını hazırlayacak, bırakın hazırlamayı, çağrıştıracak fiil ve söylemlere izin verilemez. Bunların övgüsü ve yüceltilmesi, barış içinde bir arada yaşama arzusunun yokluğu ve dahası, barış içinde bir arada yaşama imkânının çökertilmesi kastını içerir. Bu nedenle İstanbul’da havaalanına verilen Sabiha Gökçen adı, arkasındaki parıltılı yüceltme fikriyatıyla birlikte bir suçtu, isim hâlâ durduğuna göre suç hâlâ işleniyor. Tıpkı, yakın dönemde Mustafa Muğlalı adının Van’da bir kışlaya verilmiş olması gibi. O kışlaya verilen ismi kaldıran iradenin, benzer suçları içeren fiillerden de uzak durması, sadece tarihsel bir algıya yönelik hassasiyeti değil, kriminal alandaki sonuçlarına yönelik bir aklı da barındırıyor olması gerekir.

Gelelim Yavuz Sultan Selim adına… Bu isim de Alevi varoluşu için Kerbela’ya atfen okunur. Alevi aklı, ruhu ve bedeninde Kerbela müsebbipleri ve failleri yanına yazılı bir isimdir. Alevilerle birlikte barış içinde yaşamak istediğini öne sürecek bir iradenin bu ismi kamusal bir yapıya vermesi, kendi iddiasını çöpe atmasıdır: Kamusal irade olduğu iddiasını… “Biz Yavuzumuzu bulduk, siz de Şahınızı bulun” demek olur. Kin ve düşmanlık külünü savurup közünü harlandırmak olur. Modus vivendi’nin imhası olur. Kriminal alanda da, sosyolojik planda da, politik açıdan da açıkça saldırgan bir modus operandi olur. Hasılı, barış içinde bir arada yaşamadan başka her şey olur.

Yavuz sevgisi, sempatisiyle Alevilerin algısı arasında kökten bir uyumsuzluk, bir uzlaşmazlık bulunması hiç ‘makul’ bulunmayabilir, fakat çeşitli biçimlerde objektifleştirilmiş bilgilerle aşılacak bir rasyonel alanda değiliz, bedene kadar geçirilmiş zihin ve ruh unsurları alanındayız. “Sizi yaralıyorsa yaralasın, bize şifa oluyor” demeye getirirseniz, ‘barış içinde bir arada yaşama’yı, bir tarafın acısını içine gömmesi, boynunu bükmesi olarak anlıyorsunuz demektir. En güçlü bir egemenlik için bile akıllıca sayılmayacak bir seçim. Seçim sizin. Seçimle geldik, her şeyi yaparız derseniz, o seçimi de anlamlı kılan ilkeler ve ülküleri yerle bir etmiş olursunuz. Bu tür seçimler hiç hayırlı olmadı; ne bir kişiye ne bir topluma ne de bir devlete…

Kin ve düşmanlık

Başa döneyim, başlığa: Sabiha Gökçen ve Yavuz Sultan Selim isimlerinin kamusal yapılara verilmesi, ilki için öncelikle Kürt Alevileri, ikinci için tüm Alevileri kendi cinayetlerine ya ortak ya seyirci olmaya çağırmaktır. Sembolik planda o şiddetin tekrarıdır.

TCK’daki ‘halkı kin ve düşmanlığa kışkırtma…’ suçu tam da bunu tanımlar. “Kışkırtan güçlü egemense, suç değil kamu hizmeti vardır” demek, kamunun çok önemli bir kesimini kesip atmış olmak demek olur. O halde tam da “Savcıları göreve çağırıyoruz” denilecek bir noktadayız, son dönemlerin moda çağrılarından biri diyerek küçümsemeyin. “Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” düsturu, “Devletin egemenlerinin dediği olsun, isterse kıyamet kopsun” düsturuna dönüşmemelidir, zira her biri ayrı gelecekler hazırlar. Ayrı mahşerler. Birinde hak konuşmuştur, diğerinde haksızlık. Biri adalete doğru bir adımdır, diğeri Kerbela’ya.

radikal

Sivas Katliamı, Siyasal İslam, Devlet ve Kemalistler

1

Bundan tam 21 yıl önce 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin önünde cani bir kitlenin saldırısı sonucu çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan ile düşünür yanarak hayatlarını kaybetti.

Sivas katliamı için çok şey yazıldı çizildi ama buna rağmen Sivas katliam tam anlaşılmadı. Çünkü Sivas Katliamı sadece bir kesimi hedefe koyarak, anlatılabilinecek, anlaşılacak bir katliam değildir. O dönem ve günümüzdeki yaklaşımları bütünlüklü ele almazsak sağlıklı sonuçlara varamayız.

Siyasal İslam

Bu Katliamı anlamak için ülkemizdeki Siyasal İslam anlamamız gerek. Tarih boyunca Siyasal İslam’ın yaptıkları iyi anlaşılmadan Sivas Katliamı anlaşılmaz. Alevi düşmanlığı yapılmadan, insanlar böyle eğitilmeden 2 Temmuz Sivas’da yaşanan yaşanmayacaktı. Alevilere karşı kim ve nefret öğretisi olmasaydı o kadar kalabalık bir araya getirilemezdi. Bunun için siyasal İslam’ın o dönem yayın organlarında Aleviler üzerinde yazılan çizilen ve propaganda edilen söylemler araştırılmadan Sivas Katliamı anlaşılmaz. Böyle bir araştırma bize gösterecektir ki; siyasal İslam’ın, Alevilere yönelik iftira ve nefret söylemleri Madımak Katliamına yol açmıştır.

Diğer önemli konu ise Sivas davasında Siyasal İslam’ın öncülüğünü yapan partilerin durumudur.  Katliam sonrası sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında Refah yol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan’da vardır. Kazan bu katliamı yapan katilleri bakanlığı sırasında hapishanede ziyaret etmiştir. Katilleri ziyaret etmekte bir mahsur görmemiştir. Daha sonra geniş avukat listesinden çok sayıda Refah Parti üyesi ve yöneticisi olmuştur. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AKP ve Saadet Partisi’ne katılmaları ve içlerinden üst yönetim görevlerine yükselenler, milletvekili olanların olması tesadüf değildir. Bu durum Siyasal İslam’la katliamın bağını ortaya koyan önemli göstergelerden birisidir. Dolaysıyla13 Mart 2012 tarihine gelindiğinde davanın zamanaşımından düşürülmesi ve ardında Başbakan Erdoğan’ın “hayırlı olsun” değerlendirmesi tesadüf değil, bu ilişkinin bir parçasıdır.

Devlet

Tabii ki; katliamı sadece Siyasal İslam’a mal etmekle de bu işin içinde çıkamayız. Bir devlet aklı olarak ele alamazsak yanılırız. Cumhuriyet projesinin bir parçası olarak ele almalıyız. Cumhuriyetin kendisini şekillendirmek istediği Türkçü ve Hanefi Sünni anlayışın hayata geçirilmesinin uzun yıllara yayılmış bir uygulaması olarak da bakmak zorundayız. Sivas katliam davasının düşürülmesi bilinçli bir olaydır. Bunu Aleviler üzerindeki devlet politikasının bir sonucu olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü bu katliamı ve benzer katliamları yapanlar eğer gerçek anlamda yargılansaydı, kamuoyunun vicdanını rahatlatan ceza alsaydı aleviler bu kadar kolay saldırılara maruz kalmazlardı. Yine Sivas davası doğru değerlendirilmiş olsaydı bu Alevilere yönelik politikanın değiştiği anlamına gelirdi. Aleviler de bundan dolayı kendilerini daha özgür ve rahat hissedebilirlerdi, psikolojik olarak rahatlayabilirlerdi. O tarihsel olarak üzerlerinde oluşmuş baskıyı atabilirlerdi. Bu davanın düşürülmesiyle birlikte Aleviler üzerindeki bu psikolojik baskı, bu katliamların yarattığı korku sürdürülmek istenmiştir. Dolayısıyla zamanaşımıdır, şundandır, bundandır biçiminde sıradan bir durum gibi değerlendirmek yanlıştır. Bu durum devletinin Aleviler üzerindeki politikasının değişmediğini, korkuyla, baskıyla, sindirerek yok etme politikasının devam ettiğinin gösterilmesi anlamına gelmektedir. Son zamanlardaki devlet merkezli siyasetin sıkça Alevileri tahrik eden, içlerine korku salan açıklamaları da bunu bir kez daha doğrulamaktadır. İktidarlar değişiyor ama Alevi politikaları değişmemektedir.

Kemalistler ve Ergenekon

Bir diğer konu neden 93 yılı, çünkü 93 yılı çok özel bir kompseptin hayata geçtiği yıldır. Ülkemizde aydınların ve binlerce Kürdün faili meçhullere gittiği, 33 Askerin öldürüldüğü, 5 bin köyün boşaltıldığı, Turgut Özal’ın öldürüldüğü, Hizbullah’ın her gün Güneydoğuda insan avına çıktığı, devletin çeteleştiği, Sivil siyasetin önünün kapatıldığı bir dönemdir. Sivas katliamı işte bu sürecin bir parçasıdır. Neden Aleviler sorusu önemli. Çünkü bu aynı zaman Kürtlerin Kürt bilincine ve Alevilerin Alevi bilincine kavuştuğu yıllardır. Bu uyanışa bir set çekilmek isteyen devletin uygulamalarıydı yapılanlar. Kürtlerin payına düşen 17 bin faili meçhul ve 5 bin köyün boşaltılması, Alevilere düşen ise Sivas katliamı ve sonrasında sindirme hareketiydi. Madımak katliamı Alevi uyanışının barajlaşması, suyun akışının yön değiştirilmesiydi. Bu baraj, bu yol değişikliği kime yaradıysa bu katliamda onların parmağı vardı. Derin yapıların, derin ilişkilerin ürünü idi Sivas. Kimse dönüp sorgulamadı. Sorgulayanlar da hep sokaktaki güruhla kaldı. Bizlere de korkular salındı, slogan attırıldı; “Mollalar İrana”

Bu slogan ne kadar Alevilere ait olabilirdi ki; “Mollalar İran’a” diye slogan atanlar bugün Suriye’nin, İran’ın “Alevi” olduğunu keşfettiler. Alevi uyanışının önüne Kemalist/Ergenekon devletin derin eliyle barajlar kuruldu. Aleviliği yasaklayan ve bugün Alevilerin asimilasyonunda temel rol oynayan Tekke ve Zaviyeler yasasını bile Alevilere savunduracak kadar tarih ve politika algısı çarpıtıldı. Alevilik unutturulmak istendi …

Tam 21 Yıl sonra tekrar benzer bir süreci yaşıyoruz. Sokaklar özgürlükler ve demokratik taleplerin haykırıldığı alanlar haline geldi. Devlet mevcut durumda bu anlayışla yürüyememekte, aşılmış durumda ya herkesin payına düşen şiddeti devreye koyacak yada özgürlüklerin herkes için tanındığı bir döneme gireceğiz. Gezi parkı etrafında yürütülen mücadele bunu hepimize gösterdi. Sokaklar Siyasal İslam’a da, Kemalist / Ergenekon toplum mühendisliğine hayır demekte. Herkes için Demokratik değerlerin ve Özgürlüklerin tanındığı Türkiye’yi istemekte.

Aşk ile

Medyanın acı kaybı! Suat Yeğen’i kaybettik

NTV, Habertürk’te yıllarca çalışan, son olarak IMC TV’de haber koordinatörlüğü yapan Suat Yeğen’i kaybettik.

Yeğen, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

AleviNet olarak ailesine, yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Toprağı bol, devri daim olsun…

AleviNet

Alevi açılımı kaldığı yerden devam…

Hükümet, geçtiğimiz yıllarda başlayan ve 9 çalıştayla önemli bir yol kat edilen Alevi açılımı için yeniden start vermeye hazırlanıyor

Çözüm sürecinde kaydedilen olumlu aşama üzerine hükümet geçtiğimiz yıllarda başlayan ve yapılan dokuz çalıştayla önemli bir noktaya gelen Alevi açılımının yeniden raftan indirmeye hazırlanıyor. Edinilen bilgilere göre AK Parti ve hükümetin üst yönetiminde Alevi açılımının yeniden başlaması ve bu konuda çarpıcı adımlar atılması fikri ağırlık kazandı. Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’nin devreye girmesinin ardından hükümet kendisini dışlanmış hisseden diğer kesimlerin de sorunlarını giderme kararı almış, Alevi açılımı bu çerçevede başlatılmıştı. Kaynaklar, çözüm sürecinde alınan mesafeye de dikkat çekerek hükümetin Alevi açılımında yeniden düğmeye basmayı gündemine aldığını ifade etti. Faruk Çelik’in başkanlığında yapılan dokuzuncu çalıştayda “Hacı Bektaş Veli Vakfı’nın kurulması, Alevi dernek ve Vakıfların bu vakıfla irtibatlandırılması, hükümetin Hacı Bektaş Veli Vakfı’nı maddi olarak desteklemesi, böylece devletin Alevi vatandaşların etkinliklerine de kaynak aktarması” formülü üzerinde durulmuştu. Kulislerde paralel çalışmaların başlamasıyla Vakıf formülünün yeniden ele alınabileceğini belirtiyor. Bu arada hükümet Nevşehir Üniversitesi’ne Hacı Bektaş-ı Veli, Tunceli Üniversitesi’ne de Pir Sultan Abdal isminin verilmesini kararlaştırdı. Bu adımın yanı sıra Alevi toplumunun önde gelenleriyle diyalog geliştirilmesi ve bu diyalogun kurumsallaşması da ifade edilen adımlar arasında yer alıyor.

9 çalıştayla bu noktaya gelinmişti
Toplam 202 sayfalık Alevi Çalıştayları Nihai Raporu’nda, Alevi sorununun, hukuk devleti normlarıyla hiçbir şekilde çelişmeyen bir laiklik anlayışıyla ele alınması ve yeni ayrışma alanlarına yol açmayacak şekilde çözülmesi gerektiği belirtilmişti. Raporda, gerek zorunlu gerek seçmeli din derslerinde Alevilik konularında belirleyicilik hakkının, Alevi toplumuna verilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığının, diğer mezheplere nasıl hizmet götüreceği, devletin nasıl bir yapılanmaya gideceği konusunda hukuki çerçevede çalışmalar yapılması önerilerinde bulunulmuştu. Aşure Günü’nün resmi tatil yapılması, Hacıbektaş ilçesinin misyonuna uygun şekilde ihya edilmesi gibi somut öneriler yer almıştı.

sabah gazetesi

Bülbül, Gül’e Alevi açılımını sordu

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e “3. Köprü hakkındaki açıklamanız temsil ettiğiniz görevin ve makamın ciddiyeti ile uyuşmuyor. Başbakan Türkiye’yi kendi zihniyetinden ibaret sansa da köprü sadece Yavuzu ecdat belleyen kanlı tarih savunucularına hizmet vermeyecek. Bırakınız köprüyü, projeyi de Alevi Açılımı ne oldu?” diye sordu.

İşte basın açıklaması:

BASINA ve KAMUOYUNA;

Sayın Cumhurbaşkanı 3. Köprü hakkındaki açıklamanız temsil ettiğiniz görevin ve makamın ciddiyeti ile uyuşmuyor! 3. Köprüye “Yavuz” adı verilmesi basit bir olay değildir. Bu isim köprüye kasten ve açıkça biz Alevileri aşağılanmak, ötekileştirilmek, aba altından sopa göstermek ve kanlı bir tarihin hatırlatılmak için verilmiştir. İki kıtayı bağlayan, Doğu – Batı kavşağı olan bir köprünün adı birilerini memnun etmek için biz Alevilere zulüm, sürgün, katliam ve kırımı reva gören “Padişah Efendinin” adı verilemez. Başbakan Türkiye’yi kendi zihniyetinden ibaret sansa da köprü sadece “Yavuzu” ecdat belleyen kanlı tarih savunucularına hizmet vermeyecek. Bırakınız köprüyü, projeyi de “Alevi Açılımı” ne oldu?

Sayın Cumhurbaşkanının demecinden “3. Köprünün adı Yavuz Sultan Selim olsun da başka bir devlet projesine Hacıbektaş veya Pir Sultan Abdal adı verelim!” anlaşılıyor. Bizim amacımız “Bir devlet projesine Hacıbektaş veya Pir Sultan Abdal adı verilmesi” değildir. Serçeşmemiz Hünkar Hacıbektaş Veli’nin adı ilim, irfan, edep, haya, kemalet, sevgi ve aşk ile dünya insanlık tarihinin evvel, ahir değerlerine nakşolmuştur. Piri Piran Pir Sultan Abdal yaşamı, eylemi, söylemi ile sadece Alevilerin değil, dünya insanlığının ortak değeri haline gelmiştir. Osmanlı’dan süregelen inkarcı ve katliamcı zihniyet Koçgiri’den başlayan, Dersim, Kırıkhan, Ortaca, Elbistan, Hekimhan, Maraş, Malatya, Sivas, Çorum, Madımak, Gazi, Ümraniye ile devam eden sistematiktik bir politika halini almıştır. Günümüzde “Kapı işaretlemeleri” başbakanın dolaylı ve direk tehditleri, istihbarat raporlarında “Potansiyel suçlu” tanımları ile hedefteyiz!!! Bu hakikatler ortada dururken köprüye Pirimizin, “Esaslı bir devlet projesine” Hünkarımızın adını verseniz neye yarar ki? Sayın Cumhurbaşkanım öncelikle devlet olarak yüzleşmek hakikatlerle yüzleşmeniz gerekir.  13 Gün sonra anmasını yapacağımız Madımak Katliamını da Yavuz, Kuyucu Murat Paşa, Topal Osman, Sakallı Nurettin ve Sabiha Gökçen gibi katilleri ecdat bilen devlet zihniyeti yaptı.

Biz Aleviler devlete, hükümete güvenmiyoruz. Bu somut ve derin kaygımızı azaltmak için devletin öncelikli olarak yapması gerekenler;

  1. Madımak Oteli Utanç Müzesi olmalıdır.
  2. Yüzyıllar önce “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyen Hünkar Hacıbektaş’a saygı için Hacıbektaş ilçesine “Doğa ve Toplum Bilimleri” üniversitesi kurulmalıdır.
  3. Sivas’taki mevcut devlet üniversitesinin adı Pir Sultan Abdal Üniversitesi olmalıdır.
  4. “Tunceli” adı derhal resmi kayıt, evrak ve tabelalardan silinmeli Dersim yazılmalı ve Dersimdeki mevcut üniversitenin adı Seyit Rıza Üniversite’si olmalıdır.
  5. Antalya, Murat Paşa İlçesinin adı Kuyucu Murat Paşa’dan gelmektedir. İlçenin adı değiştirilmelidir.
  6. TBMM’de Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmalıdır. Milletvekilleri, bilim ve hukuk insanları, Alevi kurum yöneticilerinden oluşacak komisyon gerekli araştırmaları yapmalı, araştırmanın hukuki, insani, vicdani sonuçlarına göre devlet MADDİ ve MANEVİ ÖZÜR dilemelidir. (19 Haziran 2013)

Kemal BÜLBÜL

PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI

 

Kendini bilmek…

Bilinen öyküdür. Yunus, kıtlık kıranda çare aramak ve buğday almak için Hacıbektaş Dergahına gelir. “Bir ulu kişi varmış. Açlara aş, yokluk çekenlere çare, hastalara şifa bulurmuş. Muradımız tohumluk buğday almaktır. Fukarayız. Ulu kişiye eli boş gitmek olmaz. Yabandan alıç topladım.” Der ve Hacıbektaş’a götürüler Yunus canı. Mürşidi kamil, Serçeşme o saat fark eder Yunus’taki cevheri. “Buğday mı istersin himmet mi?” Yunus, duraksar yutkunur “Buğday isterim. Köyde beni beklerler.” Der. Hacıbektaş “Çuvallarındaki alıç tanesi kadar nefes edeyim!” Yunus,…! Hacıbektaş “Alıçların içindeki çekirdek tasni kadar!…” Yunus,…! “İlle de buğday!” Ve alır buğdayını düşer köyün yoluna… Yunus mesuttur. Lakin… Aniden çarpılmış gibi irkilir ve “Ben ne yaptım??? Ulu kişinin dediğini neden kabul etmedim. Acep himmet ve nefes dediği ne ola ki?” diyerek geri döner. Zaten Yunus buğdayı alıp dergahtan ayrılırken Hacıbektaş “Geri gelecek!” demiştir. Yunus geri gelmesine gelir de Hacıbektaş “Biz senin kilidini Taptuk Emre’ye verdik. Var git. Hizmet et himmet bul Yunus can!” der.

Yunus varır Taptuğun kapısına. “Taptuğun tapusunda/ Kul olduk kapusunda/ Yunus miskin çiğ idik/ Piştik elhamdüllilah! Ayak idik baş olduk/ Kuru idik yaş olduk/ Kanatlandık kuş olduk/ Uçtuk elhamdüllilah!” demeden önce, nice demlere, devranlara, acılara, hakikatlere vakıf olacak, kırk yıl dergaha “Odun taşıyacak! Bir tek eğri odun bile getirmeyecek!” Benliği ile yüzleşecek, savaşların en büyüğünü, belik savaşını yaşayacak, çile çekecek… Çalkalanıp, bulanacak, arınıp, durulacak ve Yunus Emre olacak!.. Mürşidinden el alıp “Diyar diyar gezmek” yüreğinden akanları “Paylaşmak için” yollara düşecektir…

Günümüz yaşamında da böyle değil midir? Nice Hak ve hakikat erbabı kendinin farkına varamaz! Bir mürşit de çıkıp o cana hakikati izah etmez ise nice değerler amiyane tabirle “Harcanıp gider!!!” Boşuna dememişler; “Dehre sultan olmak boş bir heyula imiş!/ Bir mürşide bend olmak her şeyden evla imiş!” Mürşit ışıktır, mürşit yol göstericidir. Mürşidi olmayan murada eremez!

Yunus Emre hiçbir kitaba sığmaz. “Dört kitabın manasın/ Okudum ezber ettim/ Aşka gelince gördüm/ Bir uzun hece imiş!” deyişinde hakikate vasıl olur. Hakikat ne kitaptır, ne kelamdır ne de ezberdir… Hakikat aşktır… Aşkın mürşidi Yunus Emre ve Hak Aşıklarıdır.

Hakkın ve hakikatin sırrına vakıf olan Yunus Emre “Aradım durdum. İnsandan yola çıktım… İnsanı buldum!” der. Yunus Emre, Şemsi Tebrizi’nin ışığı ile nurlanan Mevlana diyarına varır. “18 bin beyitlik” Mesnevi’yi okur. Ve uzun sözün kıssası “Ete kemiğe büründüm/ Yunus diye göründüm/ Yunus miskin yok oldum/ Külli varı Hak oldum!…” diyerek var oluşun, devridaim olmanın hakikatini ifade eder.

Yunus’un aradığı Hak ve hakikattir. Ne kadar kendini bilse, benlik savaşı yapsa, çile çekse de hala bir hakikatin farkında değildir!!! Yazı yabanda üç dervişle tanışır ve yaren olurlar. Maksat Hak için halka hizmet etmektir. Rivayet odur ki, her gün öğün vakti geldiğinde dervişlerden biri “Hak aşkına dilekte bulunur” ve meydana yemek gelir. Bizim Yunus telaş içindedir. “Sıra bana gelecek. Ben rezil olacağım! Benim dileğim Hak katında makbul olmaz! Yemek gelmez!” diye içten içe kıvranmaktadır. Dayanamaz ve sonunda dervişlerden birine gizlice sorar. “Ey can! Siz ne yapıyorsunuz? Ne diyorsunuz da dileğiniz Hak katında kabul olup yemek geliyor?” Derviş, Yunus’un kulağına şöyle fısıldar; “Biz diyoruz ki; Ya Hak, Taptuk Emre dergahında Yunus diye bir derviş var. Onun yüzü suyu hürmetine bize yemek gelsin!!!” Hani, Yunus dergahtan buğday alıp köye dönerken, “Bu himmet ve nefes neydi? Neden ulu kişiden buğday yerine himmet ve nefes istemedim?” dediği andaki gibi çarpılmış, dona kalmıştır. Yunus’u Yunus yapan hakikatlerden biri de budur…

Kim bilir kendi hakikatinin farkına varmayan nice Hak ve Hakikat aşığı var aramızda. Son yaşanan şaşırtıcı ve bir o kadar da öğretici olaylar da bu gerçeği işaret etmiyor mu?…