Ana Sayfa Blog Sayfa 6413

Alevi hakları CHP ile BDP’nin arasını bozdu

BDP’nin ‘Aleviler devletin hizmetlerinden eşit yararlansın’ önerisine, CHP kanadının ‘hele bir düşünelim’ yaklaşımında bulunması tartışmalara neden oldu.

Anayasa’da Alevi hakları CHP ile BDP’yi karşı karşıya getirdi. CHP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Atilla Kart, BDP Eş Başkan Yardımcısı Meral Daniş Beştaş’ı ‘Ucuz siyaset” yapmakla suçladı. Rıza Türmen, BDP’nin inanç guruplarına ilişkin düzenlemelere karşı çıkan AKP ve MHP yerine CHP’yi hedef seçmesinin anlamlı olmadığını söyledi.

Dün düzenlenen Büyük Alevi Kurultayı’nda, Avrupa Alevi Dernekleri Konfederasyonu Başkanı Turgut Öken’in, BDP’nin komisyona sunduğu “Aleviler devletin hizmetlerinden eşit yararlansın’ önerisine CHP kanadının ‘hele bir düşünelim’ yaklaşımında bulunması tepki yarattı. Sert açıklamalar bugün geldi. Komisyon üyesi Kart ve Türmen, BDP’ye yüklendi.

Kart: Meral Daniş yanlış tweet atıyor

CHP’li Atilla Kart, BDP Eş Başkan Yardımcısı Meral Daniş’in sosyal medyadan yanlış ‘tweet’ atarak gerçeği çarpıttığını söyledi. Kurultayda, CHP’ye okları döndüren düzenlemenin, BDP ile uzlaşılan madde olduğuna dikkat çekti. Kart, “Söz konusu maddenin yeniden düzenlenmesi konusunda BDP ile anlaşma sağlanan madde. Sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi, BDP’li Daniş, tweet atmış. Doğru söylemiyor. Bu hiç etik değil. Doğru değil” dedi.

Türmen: AKP ve MHP yerine CHP hedef yapılıyor

BDP’li Meral Beştaş Daniş’le, maddenin ortak yazımı konusunda mutabakata vardıklarını anlatan Türmen, “Sadece Aleviler değil, bütün inanç guruplarının çıkarlarını düşünerek düzenleme yapıyoruz. Farklı inanç guruplarına eşit muamele için çaba gösteriyoruz. Bu düzenlemelere AKP ve MHP karşı çıkıyor. Buna rağmen BDP, CHP’yi hedef seçiyor. Hiç doğru değil”

t24

Alevi dernekleri saldırıyı kınadı

HATAY’ın Reyhanlı ilçesindeki bombalı saldırılar çeşitli Alevi sivil toplum kuruluşuları tarafından yapılan ortak basın açıklamasıyla kınandı.

Göztepe’deki Şahkulu Sultan Vakfı Külliyesi içinde yapılan basın açıklamasına Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Hüsniye Takmaz, Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, Şahkulu Sultan Vakfı Başkanı Mehmet Tural ile çok sayıda Alevi sivil toplum örgütünden yetkililer katıldı.

Ortak basın açıklamasını okuyan Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Hüsniye Takmaz “Bu katliam Ortadoğu’da pazar yaratmak, var olan olanakları kendi emperyalist çıkarları için kullanmak 21’inci yüzyılın sömürge konseptini oluşturmak ve bu amaçla Ortadoğu halklarını inanç topluluklarını savaşa, kanlı bir çatışmaya sürmek isteyenlerin işidir” dedi.

Hüsniye Takmaz, Reyhanlı’da 46 kişinin katledilerek insanlığa karşı suç işlendiğini ve bu katliamı kınadıklarını belirterek “AKP hükümetinin ve Başbakanın Suriye politikası, Aleviliği bir çatışma unsuru yapmak ve bunun üzerinden Alevilere bir AKP ayarı vermek üzerine kuruludur” diye konuştu.

3. Büyük Alevi Kurultayı yapıldı

“Devletli değil, toplumsal barış” başlığı altında toplanan 3. Büyük Alevi Kurultayı Ankara’da yapıldı.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı öncülüğünde üçüncüsü düzenlenen Alevi Kurultayı Ankara’da yapıldı.

Anadolu Gösteri Merkezi’nde saat 9.30’da başlayan kurultay, “Devletli değil, toplumsal barış” başlığı altında toplandı.

Cem töreninin ardından kürsüye çıkan Ercan Geçmez konuşmasında, Alevilerin özellikle anayasa ve barış sürecinde dışlandıklarını belirtti. Başbakanın ataması ile kurulan “akil insanlar” komisyonunda yer alan, Alevilerin çürük elması olarak nitelendirdiği İzzettin Doğan’a sert tepki gösteren Geçmez’in konuşması sık sık sloganlarla desteklendi. Alevilerin, “İslam dini” vurgusunu hiçbir zaman kabullenmeyeceğini belirten Geçmez, “Biz her zaman barıştan yanayız ama bizim anladığımız barış bu değildir.” diyerek sözlerini sürdürdü.

Ercan Geçmez’in ardından kürsüye çıkan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, sözlerine Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde hayatını kaybedenleri anarak başladı. Demir, kurultayda Alevilerin yol haritasını çıkardıklarını ancak bu yol haritasının sadece Alevi kesiminin değil Türkiye’deki 75 milyon insanın yol haritası olması için uğraşacaklarını kaydetti. Anayasa ve barış sürecinde Alevilerin sözlerini daha gür söyleyeceklerini belirten Demir, mecliste bulunan dört partinin hazırladığı anayasa taslağında Alevilerin aradıklarını bulamadıklarını belirtti. Konuşmasında sık sık Suriye’deki emperyalist saldırganlığa değinen Demir, “Seçilmiş padişahlığa hayır” diyerek konuşmasını bitirdi.

Daha sonra söz alan Avrupa Alevi Dernekleri Konfederasyonu Başkanı Turgut Öken, konuşmasına Alevileri oy deposu olarak gören partilerin kurultaya desteğinin az olmasını eleştirerek başladı. Öken’in, “Burada Çorum’da, Sivas’ta yanımızda direnen devrimci partilerin temsilcileri var.” sözleri alkışlarla karşılandı. Alevilere yönelik şiddeti eleştiren Öken, “Galiba böyle giderse 4. Kurultay’da can güvenliğimizi konuşmak zorunda kalacağız. Bu yüzyılın yezidi Tayyip Erdoğan Alevileri yok etmeye kararlıdır.” diyerek, son dönemde Alevilere yönelen saldırılarla iktidar arasındaki bağlantıya dikkat çekti. Öken, “Tabii ki özgürlük olacak, ama bu özgürlük siyasal islamla olmayacak.” dedi. Öken konuşmasını Suriye halkına dayanışma mesajı göndererek sonlandırdı.

Anayasa tartışmaları, barış süreci ve ‘İslam birliği’ vurgusuyla birlikte, Suriye’de yaşanan gelişmelerin kurultayın genel havasına hakim olduğu dikkat çekti.

Bdp’nin meclise sunduğu ‘Aleviler devletin hizmetlerinden eşit yararlansın’ önerisine Chp’nin “Hele bir düşünelim bakalım” yaklaşımının ciddi bir tepki doğurduğu görüldü.

Ayrıca, kurultayda Maraş’a bir cemevi yapımına başlandığı haberi verildi.

Hacı Bektaş Veli Okmeydanı Semah ekibinin düzenlediği Semah gösterisinin ardından kurultay sona erdi.

Kurultayın ardından yayınlanan sonuç metni şöyle:

III. BÜYÜK ALEVİ KURULTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ

Barış arzusu ve umuduyla izlediğimiz bir süreçten geçiyoruz. Ne mutlu ki eller tetikten çekildi, ne mutlu ki ölüm haberleri gelmiyor dağlardan ve şehirlerden. Kimileri barış koydu bu sürecin adını, kimileri müzakere dedi, kimileri ateşkes, kimine göre çözümdü, kimine göre teslimiyet ve hatta ihanet, kimine göre artık zamanı gelmişti, kimine göre zamanı geçmişti de biz farkında değildik. Herkes bu süreci kendi meşrebince ya bağrına bastı ya da aşina olduğumuz bir nefrete reddetti.

Demokratik Alevi Hareketinin bileşenleri olarak bizler de, bu sürece dair söyleyecek sözümüz var diyerek bir araya geldik.

Bu coğrafyanın Kürtler, Ermeniler, Aleviler, Süryaniler, Çingeneler, Ezidiler gibi adları saymakla bitmeyen zulüm görmüş kadim halkları her seslerini yükselttiklerinde, kimlik siyaseti yapmakla suçlandılar. Oysa kimlik siyaseti yapanlar, bu halkları yalnızca kendileri üzerine söz söylemeye zorlayan, birbirleri üzerine ve birbirleriyle konuşmaktan men eden muktedirlerin ta kendisidir. Çünkü diğerlerini görmeyen, salt kendisiyle meşgul olan her siyaset bir benlik üretir. Benlik siyaseti, kimlik siyasetidir. Bizi benlik üzerinden kimlik siyasetinin çukuruna düşürerek orada hapsetmek istiyorlar. Kimlik siyasetinin Alevi Hareketinin hapishanesi haline gelmesine izin vermemekte kararlı olan bizler, barışın salt devlet eliyle ve devletin istediği kadar değil, halkların iradesi ve sözüyle başarılacağına olan inancımızı ve bu nedenle de barış sürecinin tam göbeğinde yer aldığımızdan hiç şüphe duymadığımızı beyan ediyoruz.

Bu başta olmak üzere öncelikle, barış süreci karşısında kaygılı bir bekleyiş ve atalet içinde olan herkesi, dikkatlerini iktidarın adımlarına çevirmeye, attığı her adıma müdahale etmeye hazır olmaya, barışı tek başına AKP’ye teslim etmemeye ve AKP’nin, süreci konjonktürel çıkarları uğruna istismar etmesine karşı uyanık olmaya çağırıyoruz. Bundan önceki çatışma sürecinde bedeli nasıl hep beraber ödediysek barış sürecini de hep beraber yürüteceğiz. Barış süreci kendinden menkul bir varlık değildir, ancak bizim varlığımızla ete kemiğe bürünür. Barış AKP hükümetinin kerameti kendinden menkul el çabukluklarıyla tesis edilebilecek bir şey değildir.

Bugün iktidarın süreci bir şirket zihniyetiyle ve istihbari bir operasyon gibi yönettiği aşikârdır. Bu durumu da, hedeflerini dikte ederek ülkenin dört bir yanına yolladığı akil adamlar üzerinden bir toplumsal uzlaşma süreci olarak pazarlamaktadır. Alevi toplumunu manipüle etmek üzere görevlendirilenlerin tarihi de, belleklerimizde dün gibi tazedir. Daha düne kadar Fethullah Gülen adlı şahsın Alevilere dönük, Kürtlere dönük nefret kusan yazıları ve sözleri gün gibi ortadayken, bu kişiyi filozofluk payesiyle donatan, bu nefreti ondan ödünç alıp bir de Alevilere hoşgörü gömleğiyle pazarlamaya kalkışan, Alevilerin öz örgütlenmelerini iktidarlara ihbar etmekten geri durmayan, bu örgütlerin yaptığı mitingleri terörizm, bu mitinglere katılanları Kürt teröristi sayan, Alevilerin ayinlerini de kurduğu diyanet taklidi kurullarla yozlaştırmaya çalışan, Alevilere, sosyalistlere yönelik katliamlarda elinin kana bulandığından kimsenin kuşku duymadığı şahsiyetleri ayinlere sokan ve postta dizinin dibine oturtan, en son olarak da Fethullah Gülen’le geliştirdiği ortak cami-cemevi-aşevi projesini övünçle ilan eden İzzettin Doğan, akil adamlığa bihakkın layıktır! Kürtlere, Ermenilere, Alevilere, ez cümle kendisinden gayrı kim varsa, herkese düşman olan ve can güvenliklerini tehlikeye sokmak üzere hedef gösteren Yeni Akit gazetesinin yayın yönetmeni ve yazarları da akil adamlığa o kadar layıktır. Layıktır, çünkü bu isimlerin seslendiği bir taban varsa eğer, düne kadar Kürt ve Alevi düşmanlığına yönelttikleri bu tabanı, şimdi Kürt dostu olmaya da ancak onlar ikna edebilir.

Barışa dair ortak bir irade oluşturmak üzere 3. Büyük Alevi Kurultayı’nda bir araya gelen bizler, yukarıda saydığımız zihniyetlerle ve bu zihniyetleri saygın kılmaya çalışan payandalarıyla yollarımızı kesin olarak ayırdığımızı beyan ederiz.

AKP iktidarının ve onun güdümündeki kalem efendilerinin daha şimdiden faturayı Alevilere kesmeye hazırlandıkları da aşikârdır. On yıllara yayılan bir deneyimi geride bırakmış büyük bir hareketin bileşenleri olarak bizler; Alevilerin terörle ilişkilendirilmesi gayretlerinin, barış sürecini baltalamaya çalışanların PKK içindeki Alevi gruplar olduğu iddialarının, Suriye eksenli olarak geliştirilen Alevi nefretinin Kürt ekseniyle birleştirilmesinin, Paris cinayeti kurbanlarının ve PKK’nın kimi üst düzey isimlerinin Alevi kökenli oluşlarının birden bire öne çıkarılmasının anlamını kavrayacak kadar irfan sahibiyiz.

Bununla birlikte, Alevileri barışın önündeki engel olarak işaretleyen tüm bu girişimler Alevi toplumu içinde büyük bir kitleyi sessizlik ve kaygıya sürüklemektedir. Abdullah Öcalan’ın 2013 Nevroz’unda okunan mesajındaki İslam Kardeşliği vurgusunun bu kaygıyı daha da derinleştirdiği açıktır. Öte yandan, barış sürecinde Alevilerin dikkatini doğrudan ve yalnızca bu vurguya çeken ve buradan tarihsel bir ittifakı, Osmanlı-Kürt Sünni ittifakını, İdris-i Bitlis’i nezdinde gündeme getirip Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlı’yla, Öcalan’ı İdris-i Bitlisi’yle özdeşleştiren bu yaklaşım da bütün hızıyla bilindik devlet zihniyetine teslim olmaktadır. Bugün devlet nasıl Sünniliğe vurgu yaparak Kürt hareketini kavramak istiyorsa, 1514 ittifakını sürekli hatırlatanlar da devletin çıkarlarına uyacak şekilde Kürt Hareketini ve Kürt toplulukları Sünniliğin hanesine yazmaktadırlar. AKP iktidarının barış sürecini domine ederek toplumsal tabana kapatma girişimlerine katkı yapmaktan öteye gitmeyen bu yaklaşıma karşı beyan ederiz ki; Kürt sorunu aynı zamanda Alevi sorunudur, Alevi sorunu aynı zamanda Kürt sorunudur. Çünkü vicdanını yitirmemiş her Alevi, Kürdün Kürtlüğünden ötürü eza gördüğü her yerde bir Kürt’tür. Ve aynı Alevi bilir ki, demokratik reflekslerle şekillenmiş her Kürt, bir Alevinin Aleviliğinden ötürü eza gördüğü yerde, kuşkusuz bir Alevi olacaktır. Yetmiş iki millete bir nazarla bakma düsturumuzu kendilerine göre yontup biçenler bilmelidir ki, yetmiş iki milleti bir nazarla gören göz, halklar arasına sınırlar çizen devletin gözü değildir; bizatihi dervişin, abdalın, meczubun, seyidin, pirin, mürşidin, talibin gözüdür.

Bu nedenledir ki biz, hiç kimsenin kendini ve başkalarını iktidarın aynasından görme lüksünün olmadığı bir eşikte bulunduğumuzun farkındayız. Bu farkındalıkla, barış sürecinin önümüze koyduğu bir imkânı işaretlemek istiyoruz: On yıllardır süren bir şiddet döngüsünün çatışmasızlığa vardığı bu eşikte, birlikte ve barış içinde yaşamayı arzulayan halklar olarak, en yalın halimizle yüzümüzü kendimize ve birbirimize dönmek zamanıdır.

Bu başta olmak üzere; Kürt Hareketi, sınırları daima egemenlerce belirlenmiş bir İslam kardeşliği vurgusuna hapsolmadan, hiçbir ezbere takılıp kalmadan, yeni bir Alevilik inşasına girişmeksizin; Alevilik, inanç ve azınlık sorunu üzerine konuşabilmelidir. Demokratik Alevi Hareketinin bileşeni olduğu iddiasını taşıyanlar da, Kürt sorununa ve Kürt halkına karşı geleneksel düşmanlık ve milliyetçi reflekslerle arasına kesin bir mesafe koymalıdır.
Kimliklerimizin, barışı muktedirlerin eline ve diline terk eden bir hapishaneye dönüşmesini engellemenin yegâne yolu, iktidar şebekesinin zehrinden arınarak kendi dilimize dönmemizdir. Bundandır ki çağrımızı, Aleviliğin diliyle ve Alevice yapıyoruz:

Eğer haklar eşitse, halklar kardeştir. Eğer haklar eşitse, yaşananın adı barıştır. Kardeşlik ve barışın yolu, eşitlikten geçer. Toplumsal barış ve eşitlik ancak toplumsal uzlaşı temelinde yapılmış demokratik ve eşitlikçi bir anayasayla sağlanabilir. Biz Aleviler, bu toprakların eşitsizliğe mahkûm edilmiş cümle kadim halkları gibi, yüzyıllardır ölüyoruz, öldürülüyoruz. Artık yiğitlik, şehitlik ve kahramanlık üzerinden ölümü değil; dostluk ve barış üzerinden yaşamı kutsamanın zamanı gelmiştir. Hüdai’nin de dediği gibi, “ölüm ölür biz ölmeyiz”. Eğer ölümü öldüremezsek, cesetlerimizi kaldıracak kadar dahi var olamayacağız. Şimdi ölümü öldürmenin vaktidir gayrı ve ölümümüz nasıl bu coğrafyanın kadim ötekileriyle birlikte olduysa, dirimimiz de öylece birlikte olacak! Soğuk bir politik aklın labirentlerinde değil, gerilimli, tutkulu bir aklın vicdanıyla, aşk ile… 12 Mayıs 2013

HACI BEKTAŞ VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI
ALEVİ KÜLTÜR DERNEKLERİ
HUBYAR SULTAN ALEVİ KÜLTÜR DERNEĞİ
AVRUPA ALEVİ BİRLİKLERİ KONFEDERASYONU

Alevi Derneklerin raporunda neler var?

Malatya’daki bazı alevi derneklerin çözüm sürecini destekleyici olarak okudukları raporun içeriğinde neler var?.

Cem Vakfı Malatya Şubesi’nde önceki gün düzenlenen basın toplantısında, Cem Vakfı Malatya Şube Başkanı Eşref Doğan, Zeynel Abidin Vakfı Başkanı Erdoğan Ünverdi, Hacı Bektaş Veli Kültür Vakfı Genel Başkanı Hasan Meşeli, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Malatya Şube Başkanı Songül Canpolat, Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt, Elazığ Cemevi Başkanı Polat Şaroğlu ile İkinci Başkanı Cafer Yeşil, Tunceli Üniversitesi Alevi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Kadir Bulut’un da destekleriyle hazırlanan ve Güneş TV imtiyaz sahibi M. Duran Özkan tarafından okunan raporda bakın nelere yer verildi:

“Türkiye, bugün bir sorunlar yumağı ile yüz yüze kalmış durumdadır. Bu siyasi ve sosyal sorunlar tek tek sıralanabileceği gibi üst bir ifadeyle betimlenebilir/ tanımlanabilir.  Bu sorun, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, evrensel standartlara çekilmesi; daha genel söylemle demokratikleşme sorunudur. İçinde bulunduğumuz yüzyıl bu sorunların çözümü noktasında dış bir etki oluştururken, ülkenin iç dinamikleri de çözümü zorunlu kılmaktadır. Doksan yıllık sistem; sosyal, siyasal, ekonomik birçok sorun yaratmış, bu sorunlarla karşı karşıya kalan sosyal grupları baskılamak artık nerede ise imkânsız hale gelmiştir. 30 yılı aşkın bir süredir süren, binlerce insanın hayatına mal olan Kürt Sorunu barışçıl yollarla çözüm sürecine girmiş bulunmaktadır. Üç aşamalı olarak ifade edilen bu sürecin ilk aşaması olan silahların susması ve sınırlar ötesine çekilme başlamıştır. İkinci aşama 1980 askeri darbenin ürünü olan Anayasanın iptal edilerek demokratik bir anayasanın oluşturma süreci olarak düşünülmektedir. Üçüncü aşama ise normalleşme ve demokratik kültürün yaygınlaşması ve silahlı güçlerin tasfiyesidir. Süreci oluşturan aktörler rollerini oynarken, akil insanlar grubu da bu geçiş sürecinde toplumsal refleksi gözlemleme ve raporlama amacıyla tüm ülkeyi dolaşmaktalar. Siyasal iktidar sürecin hızlı işlemesi ve kazaya uğramadan sonlandırılması için muhalefetin desteğini alarak, sürecin sağlıklı ve toplumsal mutabakata dönüşmesini sağlanmalıdır.

Süreci başlatan hükümet kanadının ülkenin önemli sorunu olan Alevilik sorunu konusunda sesiz kalması, bu sorunu dillendirmemesi Alevi yurttaşlar tarafından kaygıyla izlenmektedir. Temel inançsal kaynağını kırklar meclisinin eşitlikçi ve adil paylaşım anlayışından alan Aleviler; 72 millete bir gözle bakmaktadırlar. Tarihsel genlerinden gelen barış ve hoşgörü anlayışı; Alevileri süreci desteklemeye yönlendirmektedir. Tarafların başlatmış olduğu barış sürecinin başarıya ulaşması ve akan kanın durması, Alevi inançsal anlayışının bir parçasıdır. Aleviler bu sorumlulukla hareket ederek sürecin aksamadan devamından ve sonuçlanmasından yana tavır koyacaklardır. Süreç cumhuriyetin demokrasiyle imtihanıdır. Demokratik bir cumhuriyet eşit yurttaşlık anlayışıyla ancak gerçekleşebilir. Ülkeyi oluşturan tüm bireyleri eşit gören temel hak ve hürriyetlerini koruyan bir cumhuriyet ancak demokratik olabilir. Türkiye nüfusunun ciddi bir büyüklüğünü oluşturan Aleviler 90 yıllık cumhuriyet tarihinde kendi kimliklerini gizlemişler, ibadetlerini yapamamışlar, en temel insan haklarından olan inanç hürriyetinden mahrum bırakılmışlardır. Yeni bir anayasanın yapım sürecinden Aleviler görmezden gelinemez.

Temel insan haklarından olan:

– İnananların inançlarını serbestçe ifade edebilme,

– Serbestçe ibadet etme (cem yapma),

– İbadet hanelerini (cem evi) belirleme ve oluşturma,

– Dedelik makamı ve kurumunun yeniden aktif hale getirilmesi,

– Din hizmetlerini yürütecek hizmetlilerin yetiştirilmesi

– İnanç mensuplarının dini inançlarını öğrenme ve kendi sosyolojisinde yayma haklarından mahrum bırakılması düşünülemez.

Bu haklar evrensel hukukun tüm dünyada genel kabul gören insan haklarının ayrılmaz bir parçadır. Kaldı ki bu haklar; yargıçların, hâkimlerin, siyasi iktidarların karar vermesi noktasından çok uzaktır. Aleviler bu hakları, Yaratıcıdan ve onun peygamberi olan Hz. Muhammed’den ve onun Ehl-i Beyt’inden almaktadır.

Aleviler barış sürecini desteklemekte, yeni anayasa yapım sürecinde, seyirci değil; aktif rol alan olmak istemektedirler. Bu nedenle aşağıda sıraladığımız temel haklarımızın süreç içinde gerçekleştirmeye çalışacağız:

1. Eşit yurttaşlık hakkı:  72 millete bir gözle bakarız anlayışına sahip olan Aleviler, Türkiye Cumhuriyetini oluşturan tüm yurttaşların yasalar önünde eşit olması gerektiği bilinciyle hareket ederek, ayrımcı, ötekileştirici nefret söylemi içeren her türlü anlayışa karşıdır. Ötekileştirici nefret söylemi anayasal suç kapsamına alınmalı, bu suçla ilgili ağırlaştırılmış cezalar getirilmelidir. Türkiye Cumhuriyetini oluşturan tüm bireyler eşit yurttaşlık hakkından yararlanmalıdır.

2. Sivil demokratik bir anayasa istemi: Aleviler 1980 darbesiyle topluma dayatılan cunta anayasasının, toplumun özgürlükçü gelişimi önünde engel teşkil ettiği ve değiştirilmesi gerektiği bilinciyle hareket etmektedir. Günümüzün çağdaş anlayışına ters düşen bu anayasa toplumun her kesiminin katıldığı ve temsil edildiği bir şekilde yeniden oluşturulmalıdır.

3. Cemevi istemi: Cemevleri Alevi inancının ibadet mekânlarıdır. Arapgir’in Onar Köyünde 800 yıllık Anadolu’nun en eski cem evlerinden biri bulunmaktadır. Hacı Bektaşı Veli Dergâhı Osmanlının oluşumundan öncedir. Cemevleri Anadolu Alevi inancının ayrılmaz bir tarihsel parçasıdır. Alevi ibadet merkezleri Dergâhlar, tekkeler, ocaklar vb şeklinde daima var olmuşlardır. Bugün Alevilerin tümü ibadethane olarak Cemevlerini kabul etmektedirler. İbadethaneler insanların inançsal irade ile belirledikleri mekânlardır. Bu bağlamda Cemevlerinin inançsal statüsü tanınmalı, ibadet hanelerin yararlandıkları tüm haklardan faydalanmalıdır.

4. Hacı Bektaşı Veli Türbesi Alevilere Devredilsin: Hacı Bektaşı Veli Dergâhı başta olmak üzere Alevi Bektaşi dergâh ve türbeleri bunlara ait mülklerin yönetimi yeniden düzenlenmelidir.

5. Özerk bir diyanet oluşturulsun: Diyanet işleri kurumu anayasal kurum olmaktan çıkartılmalı. Özerk din işleri kurumu haline getirilmelidir. İnanç gruplarını eşit temsiliyeti sağlanmalıdır. İnanç gruplarının belirleyeceği temsilciler tarafından oluşturulan birimler kendi inanç mensuplarına hizmet vermelidirler ve bunun sağlanması için her inanç grubu inanç bütçesinden pay almalıdır.

6. Alevilik ders kitaplarına girsin istemi: Ders kitaplarına giren Alevilik, Alevilerin belirleyeceği bir komisyon tarafından kaleme alınmalıdır. Din kültürü ve ahlak dersleri müfredatının oluşumunda tüm inanç grupları belirleyici olmalıdır

7. Alevi akademisi kurulsun: Alevi İslam inancının öğretilmesi ve din adamlarının yetiştirilmesi için üniversitelerde akademik birimler kurulmalıdır.

8. Alevi köylerine cami yapılmasın: 1980 askeri darbesi ardından hız verilen, alevi köylerine cami yaptırma ve imam atamaları durdurulmalı. Atananlarda geri çağrılmalıdır. Bu mekânlar köy tüzel kişiliğine devredilmelidir.

9. Asimilasyon politikalarına son verilsin: Milli tarih ve islam tarihi mezhepler üstü bir anlayışla doğru ve tarafsız olarak yeniden yazılmalıdır.

10. Madımak Oteli Utanç Müzesi olsun

11. Zorunlu din dersleri kaldırılsın: Din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri zorunlu olmaktan çıkartılıp seçmeli hale getirilmelidir.

12. Alevilerin kutsal mekânlarına yönelik yağmaya son verilmelidir. Alevi kutsal mekânları çevresinde imar yeniden düzenlenmeli. Abdal Musa ve Dersim bölgesindeki kutsal mekânlar başta olmak üzere bu alanlarda oluşturulan taşocağı, baraj gibi çalışmalar derhal durdurulmalıdır.

Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife

Ayşe HÜR

Rivayete göre Nureddin Paşa, “Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler] diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim” demişti. 500 asiyi kendi deyimiyle ‘temizledi’, ‘tepeledi’. 2 bin kişiyi Anadolu’nun çeşitli yerlerine sürdü.

Tarihi Dersim Sancağı’nın batısında yer alan Hafik (Koçhisar), Zara, İmranlı, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Kuruçay ve Ovacık coğrafyasında 135 köyde yaşayan, ezici çoğunluğu Kızılbaş Kürt/Zaza olan Koçgirililer, Dersim bölgesinin geneli gibi, 20. yüzyılın başlarına kadar devletle, İstanbul’la pek sıcak ilişkiler içinde olmamışlardı. Sorunlar devletin resmi belgelerinde ağırlıklı olarak ‘asayişsizlik’ başlığı altında toplanıyordu. Ancak 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edilmesiyle ortaya çıkan özgürlük ortamında kurulan Kürt cemiyetlerinden bazıları Dersim’de de faaliyet göstermeye başlayınca milliyetçi uyanışın ilk filizleri de belirlemeye başladı. Koçgiri aşiretleri 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti (KTC) ile temasa geçtiler. 1919’da İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’yle özerklik için görüşenler arasında Koçgiri eşrafından kişiler de vardı.

Wilson’un 14 ilkesi

Şubat 1920’de, Koçgirililer, ABD Başkanı Wilson’un ünlü ‘14 İlkesi’nden, savaş sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olmayan halklarına özerklik verilmesini öneren 12 ilkesi uyarınca özerklik taleplerini yaşama geçirmek üzere harekete geçti. Hareketin liderliğini II. Abdülhamid tarafından paşalık rütbesi verilen İboların (Koçgiri aşiretlerinin en büyüğüydü) reisi Mustafa Bey’in oğulları Alişan ve Haydar beyler ile bu beylerin maslahatgüzarı olan Alişer (Alişir) Bey yapıyordu. (Mustafa Bey, 1902’de Kürtlerin bayramlarını müsabakalarla kutladığı gerekçesiyle, devletçe zehirlenerek öldürülmüştü.) Alişer Bey’in Birinci Dünya Savaşı sırasında bir süre ortadan kaybolduğu, bu süre içinde Ermeniler ve Ruslarla bölgenin siyasi geleceği için görüşmeler yaptığı, ancak bu görüşmelerin bilinmeyen bir nedenle başarısız olduğu ileri sürülmüştü. Nitekim Alişer Bey, 1917’de Rus ordusu Erzincan’a doğru yürürken ortaya çıkmıştı.

Hareketin fikri önderi ise KTC üyesi olan Baytar Nuri Dersimi’ydi. Bu şahsiyetlerin hepsi de bölge standartlarına göre iyi eğitim görmüşler, devlet işlerinde tecrübe edinmişler, güzel konuşma ve yazma becerilerine ve en önemlisi milliyetçilik bilincine sahiplerdi. Ancak Koçgiri aşiretlerinin ana kitlesi için böyle bir bilinçten söz etmek imkânsızdı.

Bu yüzden ekipten Alişan Bey, kendisini ‘Halife Ordusu Müfettişi’ ilan etti ve Kızılbaş da olsalar, Koçgirililerin bildiği tek otorite olan padişahın asker toplanmasına izni olmadığı propagandası ile Ankara’nın aleyhine çalışmaya başladı. KTC’nin bölgede dağıttığı bildirilerde, bölge halkından, huzursuzluk çıkarmamaları ancak Milli Mücadele’ye (Ankara güçlerine) de katılmamaları, çünkü büyük devletlerin yakında Kürtlerin haklarını verecekleri propagandası yapılıyordu.

Ankara’dan talepler

Öyle ki, Temmuz 1920’de Alişan Bey’in güçleri Kangal-Zara bölgesini kontrol etmeye başladı. Ağustos ayında, Refaiye yöresinden Şadan Aşireti’nin reisi Paşo’nun adamları Ankara’ya bağlı bir birliğe saldırdı. Ardından Alişan Bey Refahiye’yi, kardeşi Haydar Bey İmranlı’yı kontrol altına aldı. Kasım ayında aşiret liderleri Hozat’ta bir araya geldi. 25 Kasım 1920 tarihli toplantıda Ankara hükümetine yönelik bir bildiri hazırladılar. Bildiride Ankara’ya 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Barış Antlaşması’nın Elazığ, Diyarbekir, Bitlis ve Van vilayetlerinde bağımsız Kürdistan kurulmasını öngören maddeleri uyarınca Dersimli aşiretlere özerklik verilmesi çağrısı yapılıyordu. Ayrıca Elaziz (Elazığ), Malatya, Sivas ve Erzincan hapishanelerindeki tutulu Kürtlerin salıverilmesi; Türk memurların ve askerlerin Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerden çekilmesi talep ediliyordu.

Meclis’teki siyasi çatışmalar ve Anadolu’nun dört bir yanında patlak veren iç isyanlarla meşgul olan Ankara hükümeti nihayet durumun ciddiyetini kavradı ve aralık ayında bölgeye bir ‘Nasihat Heyeti’ gönderdi. Heyet, Ferhatuşağı Aşireti Reisi Diyap Ağa, Abbasan Aşireti reislerinden Meço Ağa, Karabal Aşireti’nden emekli süvari binbaşısı Hasan Hayri Bey ve amcaoğlu Ahmet Ramiz Bey ile Mustafa Zeki Bey gibi bölge liderlerini Dersim milletvekili olarak Meclis’e katılmaya ikna etti. Çünkü Dersimli liderlerin kulaklarına Sevr’in sadece Kürtler/Zazalar için değil Ermeniler için de bazı fırsatlar sunduğu fısıldanmıştı. Bölgede bir Ermeni devletinin kurulması olasılığı bölge liderlerinin Ankara’nın yanında saf tutmasını sağlayıvermişti.

Diyap Ağa BMM’ye nasıl katıldı?

Dönemin tanıklarından Enver Behnan (Şapolyo) Bey, 27 Temmuz 1931 tarihli Yenigün gazetesinde yayımlanan röportajında Diyap Ağa’nın nasıl milletvekili olmayı kabul ettiğini şöyle anlatmıştı: “Gâvur Anadolu’yu sardı: Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet, ırz ve namus, Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu paşanın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a, oradan da Ankara’ya gelmiş. Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım. Bana ‘Gitme, ölürsün’ dediler. ‘Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek’ dedim. Benimle mebus seçilen Ayas Uşağı aşiretinden Zeynozade Mustafa Ağa korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım…”

Aynı günlerde 72 Kürt ve Zaza milletvekili, üzerlerinde yerel giysileri olduğu halde Meclis’e getirildiler ve İtilaf Devletleri’ne Ankara hükümeti ile beraber olduklarını bildiren bir telgraf çektiler. Bu tavrı içine sindiremeyen Alişer Bey ve adamları Erzincan Valisi Ali Kemali Bey’e göre Divriği-Kangal arasındaki Hasan Baba Tekkesi’nde, Nuri Dersimi’ye göre Kangal Yellice’deki Hüseyin Abdal Tekkesi’nde toplanarak harekete geçme kararı aldılar. İsyancılar 6 Mart 1921 günü Ankara’nın gönderdiği birliklere saldırmaya başlayınca (6. Süvari Alayı’nın kumandanı Binbaşı Halis Bey’i de öldürürler) asileri tepelemek için Sivas, Erzincan ve Elazığ’da sıkıyönetim ilan edildi. Ardından 13 Mart 1921’de ‘Sakallı’ Nureddin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu bölgeye gönderildi. Rivayete göre Nureddin Paşa görev yerine giderken “Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler] diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim” demişti. Gerçekten de Giresunlu Topal Osman’ın 47. Müfrezesi’nin de yardımıyla Nureddin Paşa kısa sürede görevini başarıyla (!) tamamladı. 500 asiyi kendi deyimiyle ‘temizledi’, ‘tepeledi’. 2 bin kişiyi Anadolu’nun çeşitli yerlerine sürdü.

Koçgiri isyanı bastırıldıktan sonra üç aylığına Sivas Valiliği yapan Ebubekir Hazım (Tepeyran) Bey’in Nureddin Paşa’nın faaliyetlerine ilişkin olarak TBMM’ye sunduğu raporda şunlar yazılıydı: “Ümraniye bucağı ve Zara ilçesinin merkezine bağlı (…) 132 köy, savaşan düşman istihkâmları gibi yakılmış, yıkılmış ve yüzlerce nüfus öldürülmüştür. Ayrıca bütün mal, eşya, zahire ve hayvanları yağma olunmuştur. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda, açlıktan ve yoksulluktan ölüme bırakılmıştır…” (Vali Bey, yıllar sonra kaleme aldığı anılarında “Yazmadıklarım, yazamadıklarım, yazmak azabına tahammül ettiklerimden az değildir” diyecekti.)

Af ve sonrası

Hükümet isyanın bastırılmasını yeterli görüyordu ama Nureddin Paşa bölgeye yönelik sert tedbirlerin devam etmesinden yanaydı. Özellikle Dersimli Kızılbaş aşiretlerin ‘bir daha ayağa kalkamayacak şekilde dağıtılmasında ve Anadolu’nun değişik yerlerine serpiştirilmesinde’ ısrarlıydı. Ancak Meclis bu teklifi reddetti ve mesele küllenmeye bırakıldı. 17 Haziran 1921’de Alişan ve Haydar beylerin etrafı sarıldı ve Ankara duruma hâkim oldu. Nuri Dersimi ve Alişer Bey kaçmayı başarmıştı. 300 civarında isyancı ölüm dahil çeşitli cezalara çarptırıldıysa da Ebubekir Hazım Bey’in telkinleriyle affedildi.

Bu tarihten sonra da Dersim milletvekilleri Kürt milliyetçilerine değil, Kemalist harekete destek vermeye devam ettiler. Örneğin Diyap Ağa, Enver Behnan Bey’in yukarıda sözü edilen röportajındaki “Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktın mı?” sorusuna da şöyle cevap vermişti: “Bir kere de Lozan Konferansı sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım, kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: ‘Lâilaheillâh Muhammedünresullâllah’ dedim. ‘Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Türk’üz. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız’ dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu.”

Bu desteğe rağmen, 1923 Ağustos’unda faaliyete geçen İkinci Meclis’te Diyap Ağa ve arkadaşları yer almadığı gibi, 1925’te Diyap Ağa Diyarbakır’a sürüldü, Hasan Hayri Bey Kürtçülük yaptığı için idam edildi. 1926 yılından itibaren Ankara, Dersim’i kesin şekilde zapturapt altına almak için kolları sıvayacak, yazılan acı reçetelerin sonucu da 1937-1938 Dersim Kırımı olacaktı…

İsyanın liderlerinden Alişan Bey ve Haydar Bey, affın ardından bir süre Erzincan’da kaldıktan sonra Koçgiri’ye dönme izni almışlardı. Ancak 1923’ten sonra İstanbul’da ikamete zorunlu tutuldular. 1931’de affedilerek İmranlı’ya döndüler. 1933’te Zara Kaymakamı Şükrü Bey’in Alişer Bey’in karısı Zarife’nin kardeşi Gaxur aracılığıyla düzenlediği bombalı suikastta Alişan Bey parçalanarak ölürken Haydar Bey yaralı kurtuldu.

Baytar Nuri Dersimi ile Dersimlilerin deyişiyle Alişer Efendi ve karısı Zarife Hanım, Koçgiri yenilgisinden sığındığı Koçuşağı Aşireti’nden sonra Dersim’e geçti. Nuri Dersimi Ankara ile temasını hiç kesmedi, merkez ile Dersim aşiretleri arasında mekik dokudu, 1937’de I. Dersim Harekatı sırasında Halep’e geçti ve 1973’te Suriye’de öldü.

Alişer Bey ve karısı Zarife Hanım ise Dersim’e, Seyit Rıza’nın köyüne yerleşmişti. Alişer Bey, Dersim’de kaldığı süre içinde siyasete karışmadı, eskisi gibi Kürtçe ve Türkçe yazılar, şiirler yazmaya devam etti. Birbirine çok bağlı olan ve birbirini ‘Heval’, ‘Hevale’ (yoldaş) diye çağıran çiftin çocukları olmadı. Nuri Dersimi’nin anlattığına göre “O (Zarife) aslan ki kendi döneminde okuma-yazma bilen, hem siyasi hem de askeri bir Kürt kadınıydı. Çok sefer Alişer bir şey yapmadan önce onun düşüncesini sorar, fikrini alırdı. Ona sormadan karar vermezdi. Zarife savaşçıydı. Çok sayıda bayan da onunla birlikte savaştılar. Onlar da silahlıydılar. Çarpışmalar başlamadan önce silahlı eğitim aldılar, yaptılar.”

Rayber ve Zeynel’in ihaneti

I. Dersim Harekâtı’nın şiddetlendiği günlerde, Nuri Dersimi Halep’e giderken, Seyit Rıza’nın önerisiyle Sovyetler Birliği’ne sığınmaya karar veren Alişer Bey ve Zarife Hanım Tujik Dağı’nda bir mağaraya gizlenmişti. Seyit Rıza’nın devletle işbirliği yapan adamlarından Zeynel ve dört arkadaşı 9 Temmuz 1937’de güya çifti ziyaret etti. Çift, tuzağa düşürüldüklerini anlayınca silahla karşı koydu ama sonunda yenik düştü. Zeynel durumu Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rayber’e bildirdi. Rayber, Seyit Rıza’nın oğlu İbrahim’in 1933’te Sin baskını sırasında öldürülmesinin şüphelisiydi. Dolayısıyla, amcasının kendisinden bir gün mutlaka hesap soracağını bilerek yaşayan Rayber için devletle işbirliği yapmaktan başka çare yok gibiydi. Devlet de bu zorunluluğu para ve övgülerle destekleyerek Rayber ve Zeynel gibileri devletin muhbiri ve milisi haline getirmişti.

Zeynel ve Rayber, çiftin kesik başlarını ve Alişer’e ait kitap, yazı ve şiir tomarını ve değerli eşyalarını Alpdoğan Paşa’ya teslim edip, ödüllerini aldı. Çiftin kesik başlarının fotoğrafını çeken Albay Nazmi Sevgen’e göre, başsız bedenleri gömülmeyip çürümeye terk edilmişti ancak yerel kaynaklar bu iddiayı reddediyor ve cesetlerin cinayetin gerçekleştiği Palaxine mağarasının yakınına gömüldüğünü söylüyor. Merak edenler olabilir; Zeynel Top devletle işbirliğinden vazgeçti, ancak Rayber göreve devam etti, buna rağmen 1938’de parasal anlaşmazlık sonucu devlet güçleri tarafından hem kendi hem oğulları öldürüldü.

Alişer Efendi ve Zarife Hanım’ın acı sonu

Özet Kaynakça: Mustafa Balcıoğlu, İki İsyan (Koçgiri, Pontus) Bir Paşa (Nureddin Paşa), Nobel Yayınları, 2000; Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Basım Yayın, 1997; Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması, Tekin Yayınevi, 1991; Nazmi Sevgen, Tarih Dünyası Dergisi, S. 9, 15 Ağustos 1950; Evin Aydar Çiçek, Koçkiri Ulusal Kurtuluş Hareketi, APEC Yayınları, Stockholm 1999 (Rayber fotoğrafı Çiçek’in kitabından alınmıştır).

BDP, Alevilere ‘ön yargı’ ve sorunlarına Meclis araştırması istedi

BDP’li İdris Baluken: Aleviler, bugün geldiğimiz noktada toplumsal sosyal, kültürel ve ekonomik ayrımcılığa en üst düzeyde maruz bırakılan kesimlerin başında gelmektedir

BDP, Alevilere karşı bazı kesimlerde oluşturulan ön yargının ve kamu hizmeti dahil birçok toplumsal alanda yaşadıkları sorun ve sıkıntıların belirlenmesi ve çözümlerin bulunması için Meclis araştırması istedi.

BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, TBMM Başkanlığı’na verdiği önerge gerekçesinde, “Yok sayılan, kültürel asimilasyona maruz bırakılan ve katliamlardan geçirilen Aleviler, bugün geldiğimiz noktada toplumsal sosyal, kültürel ve ekonomik ayrımcılığa en üst düzeyde maruz bırakılan kesimlerin başında gelmektedir” dedi.

Araştırma önergesinin gerekçesi şöyle:

‘Sosyal, kültürel ve ekonomik ayrımcılığa maruz kalıyorlar’

“Cumhuriyet öncesinde var olan ve Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte devam eden ve günümüze kadar biçim değiştirerek süreklilik kazanan Alevi toplumuna yönelik fiziki ve psikolojik saldırılar kaygı verici bir düzeye tırmanmıştır. Yok sayılan, kültürel asimilasyona maruz bırakılan ve katliamlardan geçirilen Aleviler, bugün geldiğimiz noktada toplumsal sosyal, kültürel ve ekonomik ayrımcılığa en üst düzeyde maruz bırakılan kesimlerin başında gelmektedirler.”

‘Mum söndü, ellerinden yemek yenmez’

“Sünni İslami kesimlerin Alevi toplumuna karşı kışkırtılması tarihte birçok katliamla birlikte sosyal dışlanmanın da yolunu açmıştır. Bu durum bizzat devletin resmi ideolojisinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Alevi toplumunu rencide eden iftira ve gayri ahlaki nitelemelerin yanı sıra inanç ve yaşam biçimlerini horlayan, yok sayan ve dışlayan birçok kavram ve üretilen algı, bugün bizzat devlet ve kamu hizmeti veren kişi ve kurum algısında da yer bulmaktadır. ‘Mum söndü’, ‘ellerinden yemek yenmez’ vb. birçok ilkel düşünceye ve fiili saldırıya maruz bırakılan Alevilerin karşı karşıya kaldığı sorunlar, eğitim müfredatı başta olmak üzere bir çok kamusal alana, formel veya enformel biçimiyle de yansımış bulunuyor.”

‘Binlerce Alevi çocuk Kuran kursuna’

“Topluma pompalan irrasyonel algıların yarattığı linç histerisi Aleviler üstünde fiziki imha ve güç tatbiki gibi özel savaş uygulaması olan “sopa” taktiğinin etkin bir şekilde işlediğini yakın tarihten bilmekteyiz.

En çok bilinen ve Aleviler üzerinde zincirleme travmalar yaratmış Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas katliamları yakın tarihte Alevi toplumunun karşı karşıya bırakıldıkları katliamalar olarak kayıtlara geçmiştir. Bu katliamlarda on binlerce Alevi yurttaş hayatını kaybetmiş, binlercesi sürgün edilmiştir. Alevi çocuklara yönelik özel bir uygulama olarak binlerce çocuk ailelerinden kopartılarak batı illerine kuran kurslarına gönderilmek suretiyle bir insanlık suçu olan kültürel ve inançsal asimilasyona tabi tutulmuşlardır.

Adıyaman, Malatya, Didim ve son olarak da İstanbul’da Alevilerin yaşadığı evlerin fişlenmesinden, fiziki saldırılara kadar varan olaylar durumun vahameti ortaya koymaktadır. Ancak ortaya çıkan bu durum aynı zamanda alınacak acil önlemleri ve mevcut tehlikeyi telafi edebilecek kamusal düzenleme ve bilinçlendirmenin gerekliliğini de ortaya koymaktadır.

Yeni bir Türkiye’nin inşasının mümkün kılınması için yürütülen demokratikleşme çalışmalarında, Alevilerin eşit ve özgür yurttaşlık temelinde varlıklarını idame ettirmeleri ve özgün yapılarını kurumsallaştırmaları bu çalışmaların olmazsa olmaz koşullarından biridir.

Alevi-Kızılbaş yurttaşlara karşı diğer toplumsal kesimlerde oluşturulmuş önyargıların neler olduğu, Alevi yurttaşların kamu hizmetleri dahil bir çok toplumsal alanda yaşadığı sıkıntıların tespit edilip yeni ve doğru bir toplumsal algıyı oluşturulacak çözümlerin bulunması için bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulması elzemdir.”

T24

Hülya Karabağlı / Ankara

Dersim’de kadın olmak

Aysel DOĞAN

Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) kadın meclislerinin çağrısıyla, Amed’de 15 Nisan 2013 günü toplanan Kürt kadınlarının genişletilmiş toplantısından sonra, basında yer alan sonuç bildirisinde alınan kararlar, oldukça anlamlı olmakla birlikte, Dersim’deki kadın korucuları vazgeçirilmeleri için Barış Anneleri ve MEYA-DER’in Dersim’e gitme kararlarını anlamak ve anlam vermekte zorlandım.

Dersim’de korucu kadınların olup olmaması tartışması bir yana, 100 yıldır ırkçı faşizan zihniyet Kürdü Kürde kırdırma politikasının son 30 yıllık tarihinde bir dayanılmaz gerçekliği başta Kürt kadını olmak üzere, halkımızı inciten laneti, bu biçimiyle ele alma ve çözüme iyi niyetten öteye, kadın olmanın, ana olmanın kadın bilincinin yarattığı özgürleşme özlemi, sevginin, barışın, duygusal dışa vurumu olarak yansımaktadır.

Dersim’den 20 yıl uzakta kaldım. Bu süreçlerde mücadelenin diğer alanlarındaydım. Bu 20 yılın son 10 yılında zindandaydım. Ancak bu uzun zaman içerisinde de Dersim’i uzaktan yaşadım ve izledim. Yine zindandan çıktıktan sonra, iki yıl Dersim’de kaldım. Kurucusu da olduğum Dersim İnanç Akademisi’nde faaliyet yürütüyordum. Son iki yıldır da, yürüttüğüm Akademi faaliyetlerinden dolayı zindandayım. Bu iki yıl süresince gerek ailemle görüşlerde, gerekse basından Dersim’deki gelişmeleri izlemeye çalışıyorum.

Dolayısıyla, Dersimli kadınların koruculuk yapmak için -dün olduğu gibi- bu süreçte de devlete bir müracaatları olmamıştır. Kaldı ki, bu, öyle kolay da değildir. Dersim Kürt kimliğiyle olduğu kadar Kızılbaş-Alevi kimliğiyle de çok daha fazla devletin zulmüne uğramış; ancak inkar ve asimilasyon denilen faşizan uygulamalara da boyun eğmemiştir. Bu direnişlerde, Dersim kadını hep öncülük yapmıştır. Kızılbaş Aleviliğin sosyal, siyasal yaşamında kadının oldukça özgün eşitliğe dayanan bir yeri vardır. Kızılbaş Alevilikte kadın, sadece ana olarak değer görmez. Kadın olmanın kendisi bir denge ve barışın dokunulmazlığıdır. Bundandır ki, kadın kavganın nedeni olmadığı gibi kavgayı sonlandıran bir güçtür. Şimdi, Dersim kadın gerçekliğiyle, bu kararı aldıran korucu sistemini nasıl buluşturup izah edeceğiz? Alınan kararların toplumda bir karşılığının olması gerekiyor.

Aynı tarihlerde, Türk medyasının devlet yardakçılığıyla savaştan beslenen ve savaşın hizmeti için yemin eden birçok gazetede ve TV kanallarında da gösterime sokulmuştu. “Dersim’de korucu kadınlar” başlıklı haberde genç bir kadın kucağında bebeği, omzunda keleşli fotoğrafıyla süsleniyordu. Film sahnesi gibi, günlerce gündemden, gazete ve TV haberlerinden düşmedi. Fotoğrafın altında, son 30 yıldır en berbat, en rezil bir dille koruculuğu tanımlayan mehmetçiğin can yeleği, iz sürücü kadınlar olarak yapılan propaganda…

Faşizmin böl-parçala-yönet, tüket-yok et politikalarının Türk versiyonudur uygulanan koruculuk sistemi. Yüz yıldır Kürt halkı, Kürt coğrafyasında uygulanan, sonuç almayan ve almayacak bu çirkefliğin, yasallığının son demlerinden yeniden gündemleştirmek, faşizan ırkçılığa suçüstü yakalanmışlığının telaşıyla, işlediği insanlık suçlarına suç ortaklığını tez elden ilanıdır. Aynı hileyi Ermeni soykırımı için de yapmışlardı. Bir-iki Kürt aşiretini silahlandırarak, düşkünleştirerek kurulan Hamidiye Alayları’na yüklememişler miydi? Bu insanlık suçunu işleyen ortadayken kim inanmıştı ki, ayıptır, günahtır. Devlet mızrak gibi kendini inceltse de, sığar mıydı çuvala bin yılların günahkarlığıyla. Bu rezillik, bu rezilliğe başvuranları kurtarır mı? Günümüzde de, 100 yıldır intikama dönüşen soykırımın son 30 yıllık sürecinde işlenen cinayetler, yakılan, yıkılan köyler ortadayken ve yara da halen kanıyorken, 100 binlere ulaşan ve zora dönüşen ekonomik baskı, korkuyla kendine yabancılaştırılan, ihaneti örgütleyen korucuların üzerine mi yıkacak? Kürtler, Kürtleri öldürdü mü diyecekler? Görünen bu olsa da, Dersim’i işaret etmeleri, Dersim Kızılbaş Aleviliğinin hassasiyetleri üzerinden kurgulanması tesadüfi değildir. Alevileri hedefleyerek incitmek, Kürt Özgürlük Hareketi’yle, demokratik hak ve adalet mücadelesinin bütünleşmesini engelleyerek, hileyle, ne koparırsam kardır, mantığıyla gündeme sokmuştur.

Tarih, ne bu devletin yalan seyir defteriyle ne de devletin her türlü yalanı ve katliamlarıyla beslenen yardakçılıkta ustalaşan medyasının özel savaş haberlerinden yazılıyor. Olsa olsa kendileri yazıyor, suskun tebaa haline getirilen iradeleri teslim alınanların kandırılmışlığı oluyor. Ve gerçek tarih, Kürt halkının demokratik hak ve özgürlük mücadele tarihinin, soykırıma karşı direniş ve kahramanlığının karşısında, insanlığın lanetiyle mahkum olacaktır.

Dersim Kürt coğrafyasının, Kürt halkının zulme karşı hak arayışı, Seyit Rızaların öncülüğünde son isyanın, katliamla-soykırımla bastırıldığı en masum acısıdır. Ve isyan, Alevilik inancını da hedeflediğinden dolayı en mazlumudur, dokunulmazıdır. Özgürlük hareketinin de içerinden filizlendiği bir direnişin, kadın şahsında kahramanlaşan tarihidir. Direnen, kahramanlaşan kadının ihaneti de işbirlikçiliği de söküp attığı tarihsel dönüm noktasıdır Dersim 1938 soykırımı. Her türlü korkuyu kadın şahsında yenmedir. Zalimin kendisine ulaşmaması, dokunmaması, onurunu korumak için kendini kayalıklardan Munzur’a bırakmanın ölüme meydan okuma cesaretidir. Zarife, Bese, Fecire’lerin mirasını yükselten Azime, Beritan, Zilan ve Sara’ların şahsında özgürleşen Kürt kadının tarihe Dersim’de düşen izleridir.

Devletin ırkçı politikaları

Yavuz’dan bugüne yaşanan ve isyanlarda zalimliğin somutlaşan soykırımıyla, Kürtleri ve tüm değerlerini silmek için hep aynı yöntemlerle yakıp yıktı. Coğrafyayı sürgünlerle insansızlaştırıp, Türkleştirmek için her isyan ve katliam sonrası, topraksız yoksul Türk aileleriniyerleştirdi. Devletin bu zorbalığıyla getirip yerleştirilen bir avuç Türk, devletin ırkçı politikalarının hem öncü karakolları, hem de mağdurları olmuşlardır. Ancak Dersim Kızılbaş Aleviliğinin ahlaki, vicdani inanç ritüelleri, buna geçit vermemiş, aşı tutmamıştır. Tam aksine, Çemizgezek -ki Yavuz dönemidir- Hozat ve Pertek’e yerleştirilen Türklerle, Kızılbaş Aleviliğinin hak yolunda yürüyen tüm insanların dokunulmazlığından sosyal yaşamından kirvelik, musahiplik gibi inançsal kutsallıklarla bağlar geliştirmiştir.

Söz konusu köyler, 1970’li yılların sonlarında Dersim’e devrimci hareketlerin girmesi ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin örgütlenmesi üzerine devlet tarafından muhbirleştirilerek ajanlaştırıldılar. Ancak devlet onları koruyamayınca göç ettiler. Ancak 1990’lı yıllarda Kürdistan’da Özgürlük Hareketi’nin öncülüğünde gelişen serhıldanlar karşısında çaresiz kalan devlet, Dersim’den göç edenleri geri getirip yerleştirdi. Yetmedi, camilerin minarelerini yükselterek, termal kameralar taktırdı. Camilerin hemen yanında, karakollar yapıldı. Bu aynı zamanda, yeni katliam ve savaş taktiklerinin halkı hedefleme politikalarıydı. Dahası Türk köylerini hedef haline getirerek halka yönelik katliamlara gerekçe yaratma politikalarıydı. Sözüm ona Kürt Kızılbaş Alevilerle Türk çatışması yaratmaktı. Bu politikaların yeni bir 1938 Dersim Soykırımı yaratamayacağını anlayınca köylüleri silahlandırıp koruculaştırdılar.

Dersim’de koruculuk, devletin kendilerini korumak adı altında silahlandırdığı birkaç Türk köyü ile başlatılmış olmakla birlikte, 2000’li yıllarda darbe meclisinde de yer alan ve mevcut tüm partilerden milletvekili seçilen şimdi de CHP milletvekili Kamer Genç Nazimiye (Qisle) ve Pülümür’de koruculuğu meşrulaştırma faaliyeti yürüttü: “Siz devletten daha zengin değilsiniz, devletten paranızı alın, kahvede oturun.” Devlet de güvenmedi, Kürt Alevi Dersimliye. Silah yerine, yakasına Mustafa Kemal ve bayrak rozeti takmakla yetindi. Muhbirlikten öte bir görev de vermedi.

Şimdi Pertek’te Dersim kadınının kahramanlığını hedefleyerek Kızılbaş Aleviliğinin dokunulmaz değerlerini kirletmek maksadıyla görüntülenen genç kadına gelince: Aşağı Sağman, Dersim Türk köyüdür. Köy, ortasında karakolu, yüksek minareli camii olan ve etrafı tel örgülerle çevrili 20-30 hanelik bir yerleşim yeridir. Dersim’de dağlara taşlara yazılan “Ne mutlu Türküm” demenin canlı örneği olarak duruyor. Dolayısıyla Kürdistan’da koruculuk ve koruculaştırılan Türklerin tarihi iyi bilinmelidir. Bu tarih, lanet bir tarihtir. Devletin siyasal politikalarının, soykırımın, ihanetin örgütlü milis güçlerinin üzerinde denenen ve başarıya ulaşan asimilasyon politikalarının kendine yabancılaştıran, birbirine kırdıran tarihidir. Irkçı faşist uygulama, korucuların da dünden bugüne insanlıktan çıkma sorunudur. Cinsiyetçidir, faşizandır.

Demokratik çözüm sürecinde, devletin kendini günahlarından temizlemesi, tövbe etmesinin ön koşulu, koruculuk denilen bu lanetli yöntemin özeleştirisini vererek ortadan kaldırmasıyla olacaktır. Barış süreçleri, savaş süreçlerinin sorgulanmasının kaçınılmaz gerçekliğidir.

Bu anlamda da, Demokratik Özgür Kadın Hareketi ve Demokratik Toplum Kongresi’nin kadın meclislerinin önünde, Kürt halkının öz savunma gücünün öncüsü olan Kürt kadınlarının özgürlük taleplerine sahip çıkarak geliştirmek, yaymak ve yükseltmek gibi tarihsel sorumlulukları vardır. İsyanlarda ve son 30 yıllık özgürlük mücadelesi içinde kahramanlaşarak özgürleşen Kürt kadınını ve Alevilik inancını hedef alan devlete, bu dokunulmaz değerlerimiz dert olsun.

Elbistan E Tipi Cezaevi

Alevi komşuma dokunma

Elif ŞAFAK

Nicedir görsel ve yazılı basında çıkan, alttan alta kanayan ama buna rağmen ısrarla görmezden geldiğimiz bir toplumsal yara var: Alevilere yönelik ayrımcı söylemler ve tutumlar. Kalıplaşmış, kireç tutmuş önyargılar. Yeterince yazmıyoruz bu konuda, duyarlı davranmıyoruz.

İstanbul Maltepe’de Alevi ailelerin ikamet ettiği evler işaretlendi. Bazılarının üzerlerine “ölüm” yazıldı. Mahalleli tedirgin, üzgün, diken üstünde. Yaşlılarda gençler de. Kadınlar da erkekler de. Şeffaflık ve sisteme güven, adalet ve hakkaniyet beklentisi azalırsa bir yerde, orada hemen komplo teorileri üretilir.

Böyle ortamlarda herkes birbirinden ve illa ki birilerinden şüphelenir. Şu anda da bunlar yaşanmakta. Diyebilirsiniz ki “Bu ve benzeri vakalar birkaç kendini bilmezin Alevi kimliğine yönelik önyargılarının dışavurumudur”. Yahut diyebilirsiniz ki “Yok, aslında mesele daha çetrefilli; birileri durup dururken suları bulandırmak, barış sürecini baltalamak istiyor”. Öyle ya da böyle.

Hükümetin, siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve biz vatandaşların bu konuda sesimizi yükseltmemiz gerekiyor. Şayet Aleviler, bilhassa Alevi-Kürtler kendilerini “ikinci sınıf yurttaş” hissediyorlarsa, can ve mal güvenliklerinden endişe ediyorlarsa ve dertlerini, meramlarını bir türlü Alevi olmayanlara anlatamıyorlarsa, bu ayıp hepimizin demektir.

*

Bilgisayar ekranımda bir fotoğraf karesi duruyor. Bakıyorum bir kadının suretine. Kimimizin teyzesi olabilir, kimimizin annesi. Öylesine tanıdık çehresi. Başörtüsünü geleneksel biçimde bağlamış; aradan görünen saçları beyazlaşmış. Duvara yaslamış kafasını, düşünceli, çaresiz. İşaretlenmiş bir evde oturmanın yükünü taşıyor omuzlarında.

Biz bu resmi tanıyoruz aslında. Çünkü gördük daha önce kimbilir kaç defa. Aynı güvercin tedirginliğini, aynı burukluğu, aynı incinmişliği seyretmedik mi “öteki” ilan edilen nice kardeşimizin yüzünde? Gün oldu Ermeni bir teyzenin bakışlarında; gün oldu “Çingene” diye damgalanan bir çocuğun suskunluğunda; gün oldu Yahudi diye aşağılanan bir sanatçının kırgınlığında; gün oldu bir Kürt ninenin buruk tebessümünde görmedik mi daha evvel?

Azınlıkların “kimlik duygusu” çoğunluğunkinden daha fazla hafızaya bağımlıdır. Zira incinmişlerin hafızası daha derin, daha yaralıdır. Bugün yaşanan ve belki bize “basit ya da fevri” gibi görünen bir hadise, kök salmış eski korkuları ve kaygıları canlandırabilir.

Maraş katliamını, Koçgiri’yi, Dersim’i ve tabii Sivas’ı yaşadı Aleviler. Nasıl hatırlamasınlar? Ne yazık ki gerek Osmanlı tarihi gerek Cumhuriyet boyunca büyük acılara maruz kaldılar ve dalga dalga ayrımcılık ve önyargıya hedef oldular. Kimi zaman art niyetle kimi zaman “iyi niyetli cehaletle”; kâh önyargılı konuşarak, kâh açıktan hedef alarak hep kırdık, öteledik, öteki ilan ettik. Bunların izleri duruyor insanların yüzlerinde ve hafızalarında. Çünkü böyle bir şey azınlık olmak, az olmak.

*

Bugün Alevilerin hükümetten duyarlı bir açıklama, her partiden siyasetçilerden ortak bir vicdan ve bizlerden çok daha eşitlikçi bir yaklaşım beklediklerini ve bu beklentilerinde haklı olduklarını düşünüyorum.

Cemevlerinin ibadethane sayılmamasını üzücü buluyorum. Cemevlerini ibadethane olarak görmek ne bizlerden bir şey eksiltir, ne camilerin önemini azaltır.

Önemli, yapıcı bir barış sürecinden geçiyoruz. Onarılmayı bekleyen çok kırık kalp var Türkiye’de.

Bir söylemle değişir her şey, güzelleşir, iyileşir. Ve iki basit kelimeyle gelir bazen en taze bahar ve en kalıcı barış: “Komşuma dokunma.”

(habertürk)

Büyük Alevi Kurultayı kaygılar ya da talepler

Ferhat TUNÇ

Alevi örgütleri, 12 Mayıs tarihinde Ankara’da toplayacakları büyük Alevi kurultayında çözüm ve müzakere sürecini değerlendirecekler. Kurultaya giderken mevcut gündemin Aleviler cephesinde yarattığı tartışmalara katkı sunacağına inanarak düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Türkiye’de Kürt sorununun çözümü kapsamındaki tartışmalar hızla sürüyor. Genel olarak kamuoyu, sürecin barış ile sonuçlanmasını beklerken, muhatapların mevcut ve olası adımlarını da hiç olmadığı kadar gündemine alıyor. Bu tartışmalarda Aleviler de önemli bir gündem olarak varlığını koruyor.

Tabiri caizse gangrenleşmiş ve pek çok sorun başlığını da içinde barındıran -en azından çözümleriyle bağlantısı olan- Kürt meselesinin çabucak ‘hallolacağını’ kimse sanmıyor. Zaten, çözüm süreci tartışmalarının asıl olgunlaşan müzakere ve güçlenen barış ihtimali sırasında daha sık konuşulacağı malum. Şimdilik, sürecin tarafları ve karşıtları kendini konumlandırma ve tarafgirlik ilişkisi üzerinden elini güçlendirme çabasında.

TARTIŞILMASI ÖNEMLİ

Sürecin, tüm karmaşıklığına rağmen önemsenmesi gerekiyor; bunun için barışın ilk kez bu ‘şiddette’ tartışılıyor olması bile yeterli gibi. Alevilerin süreçle ilgili temayülleri de ayrıca değerli ve irdelenmeli. Geçen günlerde kaleme aldığım bir yazıda “süreç karşıtlığının Aleviler üzerinden yürütülmemesi gerektiğini” ifade etmiştim. Benzer tartışmalar yürütüldü.

Alevilerin malum gelişmeleri mutlaka ele almasını ve “sürecin parçası” olmalarını savunuyorum.

Diyarbakır’daki Newroz kutlamaları sırasında yapılan açıklamayla birlikte “bazı kesimler”in Aleviler üzerinden sürece karşı çıkmasını eleştiriyorum; sebebini de, Alevilerin inançsal, felsefi ve kültürel olarak barışa olan ilgisinde bulmak mümkün.

Tarihsel olarak da Aleviler kendilerini statükocu bakış açısına kaptırmadı ve iktidarcılığın yozlaştıcı karakterine bulaşmadı. İnsan eksenli bir inanç sahipleri olarak Alevilerin ‘barış’ kavramına itiraz etmeleri mümkün değil.

ABESLE İŞTİGAL

Buna rağmen, tartışmalara Alevilik bazında dahil olup Kürt hareketinin de Alevilerin tarihsel niteliğinden bihaber olmasını iddia etmek abesle iştigal olmalı. Şu ülkede Alevilik üzerine belirlemelerin daha ilerici ve gerçekçisini Kürt hareketinden başkası yapmadı. Şahsen, ülke halklarının birlikteliğinin işlendiği bir metinde “İslam kardeşliği”ne tarihsel bir gerçeklik olarak dikkat çekildiğini düşünüyorum. Belki bunu hatırlatmak bile fazlalık olacak ama; Öcalan’ın çeşitli milliyet ve inançlara, hatta siyasetlere olan ilgi ve saygısını onu çok az tanıyanlar da bilir. Sırf İslam’ın baz alınıp, geri kalanların da tahakküme uğrayacağı bir tablonun karşısında herhalde herkesten önce Kürt hareketi ve önderi durur. Dolayısıyla, bu siyasetin ideolojik karakteri ve inançları eşitlikçi, özgürlükçü ele alış biçimi ortadayken, aksi bir belirlemenin iyi niyetle yapılacağını düşünmüyorum.

Kürt hareketinin demokratik yapısı incelendiğinde; çeşitli inançların öz örgütlülüğü için önemli uğraşlar verdiği anlaşılabilir. Hakim inançların dışında kalan; Alevi, Süryani, Ezidi gibi toplumların da özgürlüğüne ciddi bir perspektifle; varlıklarını korumaları ve geliştirmeleri yönünde temas ettiği bilinir. Böyle bir realite ve Kürt hareketinin öncülerinin çağrılarına rağmen ayrıştırıcı ve egemenlerin oluşturduğı tarihsel önyargılardan Alevileri süreç dışında göstermek ilk önce Alevilere kaybettirir. Ayrıca, gördüğüm kadarıyla, bu konuda iyi niyetle ifade edilen kaygıları da Kürt hareketi ciddiye alıyor ve giderme çabasında.

İyi niyetli açıklama ve çağrıları tenzih ediyorum; bence, Aleviler üzerinden ulusalcı-Kemalist Ergeneokuncu çevrelerin oynamak istediği oyunu deşifre etme görevi sadece Kürt hareketinin değil, barış sürecinin gelişmesini isteyenlerin de görevi. Yıllardır siyasetlerini Alevileri “çantada keklik” olarak görerek sürdüren; Aleviler üzerinden statükonun devamını sağlamak isteyenleri eleştirmek gerekmez mi?

‘BARIŞ MÜSAMERESİ’

Gelişmeleri “barış müsameresi” olarak görmek de bence kötü bir yorum. Yaşamın gerçeği müsamerenin ötesinde gelişmeleri işaret ediyor. Sorunu basitleştirmek gerçeği görmeye tabii ki engel oluyor. Kimse zorlanarak bu sürecin parçası olmalı, demiyorum ama barışın savunulması bazen savaştan da çok cesaret istiyor ve en azından eksiklerini gözardı etmeyerek, sürecin barışla sonuçlanması adına çaba sahibi olmayı dayatıyor. Süreç henüz yolun başında gibi ve ancak taleplerle beslenebilir. Seyrederek değil. Böylesi süreçlerde siyasilerin gelişmelerin önüne kendisini koyması da doğru değil. Kimsenin özel olarak “Alevilik hasasiyeti” olması gerekmiyor; herkesin Alevilik, barış, özgürlük eşitlik hassasiyeti olmalı. Kimsenin Alevilik hasasiyeti bir diğerinden fazla olmamalı. Alevi inancına mensup herkes aynı hassasiyeti taşır ve hatta bu hassasiyet sadece Alevilerin değil ortak yaşamı öngören tüm inanç gruplarının hassasiyeti olabilmeli. Bir Alevi ne kadar Ezidi, Süryani hassasiyeti taşıyorsa Sünni, Ezidi, Süryani’nin de aynı hassasiyette olmasıyla barışabiliriz.

Yıllardır mücadelesini verdiğimiz eşit, özgür, demokratik mücadele perspektifine göre bu gerekiyor. Kürt demokratik hareketinin inançsal vurguları ve perspektifi de hassasiyetler üzerinden ifade ediliyor.

Hizbi-Kontra’nın açıklamaları üzerinden kaygıları şekillendirmeyi anlamlı bulmuyorum. Kürtler, bu yapıya karşı büyük bedel ödeyen bir toplum. Bu toplumun siyasetinin de bu açıklamalara itibar edeceğini düşünmek bizi yanıltır.

Sürece “hassasiyetler” ve “kaygılar” üzerinden çözüm bulmak mümkün değil. Korku, kaygı, güvensizlikler yaşamın gerçeği olabilir lakin bütünüyle duygular ile yürümek de yaşamın gerçeğine sığmaz. Öncülük ve devrimci sorumluluk sürecin, hak edildiği gibi hayat bulması için emek sahibi olmayı gerektirir. Sorumluluktan kaçmayı, ‘gerekçeler’in arkasına sığınmayı değil.

Alevilerin bugüne kadar demokratik mücadele içerisinde ödediği bedellerin gereği olarak kendisi gibi ötekileştirilen, ezilen, inkar edilen toplumsal güçlerle beraber yeni süreçte yerini almasının hem Kürt sorununun çözümünde hem de kendi taleplerinin hayat bulmasında yararlı olacağı fikrindeyim. Egemen zihniyetin karakteri ortada. Barış ne “müsamere” olabilir ne de altın tepsi içerisinde sunulur. Barışı egemen kılmanın yegane yolu geçmişte büyük bedelerle edinilen kazanımları kalıcılaştırmak için yeni mücadele dönemini sahiplenmek ve büyütmekten geçecek. Özcesi; barış egemenlerin lütfuyla değil yok sayılanların, ezilenlerin, ötekileştirilenlerin demokratik birliktelik ve mücadelesinin büyümesiyle kazanılacak.

BDP’nin Alevilik önerisine itiraz

BDP’li Altan Tan, yeni anayasaya Alevilerin devletin din hizmetlerinden eşit yararlanması için hüküm eklenmesini isterken Ak Parti ve MHP’li üyeler buna karşı çıktı. CHP’li üyeler ise düşünmek istedi.

Yeni Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümünü yazan, Alt Komisyonu dün tartışmalı maddelerden biri olan “Din, vicdan ve inanç özgürlüğü” maddesini görüştü.

Maddenin ilk fıkrası uzlaşmayla “Herkes din, vicdan ve inanç hürriyetine sahiptir. Bu hürriyet, inanma, inanmama ve inancını değiştirme hürriyetini de içerir” şeklinde yazıldı. İkinci fıkrada ise din eğitimi tartışması yaşandı.

Metinde “Bu hürriyet, tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı olarak ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak sureti ile dinini ve inancını yaşama, açıklama ve yayma hürriyetini de kapsar” cümlesine Ak Parti ve BDP “eğitim” ifadesinin de eklenmesini istedi. “Din kültürü ve ahlâk eğitimi ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” fıkrası da tartışmaya neden oldu. BDP’li Altan Tan bu ifadeye karşı çıkarak, Tevhid-i Tedrisat’a karşı olduklarını söyledi. Ak Parti veMHP zorunlu din eğitiminin devamını isteyerek, “Din kültürü ve ahlak eğitim ve öğretimi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” ifadesinin eklenmesini isterkenCHP , “Din ve din kültürü ve ahlak eğitimi, küçüklerin yaşına uygun olacak biçimde verilir. Seçmeli din ve din kültürü eğitim ve öğretimi çoğulcu, nesnel ve eleştirel olmak zorundadır” cümlesinin eklenmesini istedi.

ALEVİLİK ÖNERİSİNE İTİRAZ
BDP’nin Alevilerin din hizmetlerinden yararlanması için maddeye son fıkra olarak “Dini hizmetlerin sağlanması için kamu kaynaklarının kullanımında devlet adil bir dağılımı sağlamakla yükümlüdür ve elverişsiz konumda olan farklı inanç grupları lehine pozitif ayrımcılık hükümleri uygulanır” cümlesinin eklenmesi talebi de AK Parti ve MHP’nin itirazıyla karşılaştı. CHP ise bu ifade üzerinde düşünmek istediklerini ifade etti.

AZINLIKLAR TARTIŞMASI
Azınlıkların dini hakları da masada tartışıldı. BDP’li Tan, bu konuda anayasaya hüküm eklenmesini talep ederken MHP’li üyeler, azınlıkların Lozan Antlaşması çerçevesinde dinlerini yaşadıklarını ifade ederek öneriye karşı çıktı.

UZLAŞILAN METİN
Dört partinin uzlaşısıyla madde metninde şu ifadeler yazıldı:

“Hiç kimse, ibadet, dini uygulama ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; ya da bunları yapmaktan men edilemez dini inanç, düşünce ve kanaatlerinden ve inancının gereklerini yerine getirmekten ya da getirmemekten dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve farklı bir muameleye tabi tutulamaz.
Devlet, işlem ve eylemlerinde bütün din ve inançlara karşı tarafsızdır; din, inanç ve kanaatlerin çeşitliliğine dayalı toplumsal çoğulculuğa saygı gösterir.
Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir. Din eğitimi ve öğretimi kişilerin kendisinin, küçüklerin ise kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır”