Ana Sayfa Blog Sayfa 6414

FEDA 5. Kongresini yapacak

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) 5. Olağan Kongresini, 11-12 Mayıs’ta olağan kongresine gidiyor. Almanya’nın Gelsenkirchen kentinde yapılacak kongre için hazılıklar ise üç aydan fazla bir zamandır yürütülüyor.

Güçlü kararların çıkmasının da beklendiği kongreye Almanya, Fransa, Belçika, İsviçre, Hollanda, Avusturya, İngiltere, İsveç ve Danimarka’dan 250 delege katılacak.

İlk oturumu misafirlere açık yapılacak olan kongreye KNK, YEK-KOM, Ezidi Dernekleri Federasyonu, İslami Hareket, Avrupa Kürt Kadın Hareketi, Civaka Azad, Şehid Aileleri, Almanya Ermeni Konseyi, Kurmeşliler Derneği, Ovacıklılar Derneği, Karerliler Derneği, Orta Avrupa ve Almanya Asuri Federasyonu ve Kürecik’te Füze Yapımına Hayır İnisiyatifi gibi kurumlar başkan ve yönetim düzeyinde katılım sağlayarak destek ve iyi dileklerini sunacak. Ayrıca birçok Alevi kurumu ve dergahı da kongrede hazır bulunacak.

Mustafa Mısır, Melek Ana, Ali Baba, Hüseyin Bildik, Ali Bali, Rıza Yağmur ve Veli Uğur gibi çok sayıda pir ve ana da hazır bulunacağı kongrede Mehmet Bayrak, Ethem Xemgîn ve Haşim Kutlu’nun birer konuşma yapması da bekleniyor.

Kongre öncesi Alevilerin yaşadığı bütün kentlerde halk toplantıları yapıldı. Toplantılarda delege seçimi yapılırken, Alevilerin yerelde yaşadığı sorunlar ile kongre ve federasyondan beklentileri dinlendi.

FEDA, kongreyi yeniden yapılandırma kongresi olarak ele alıyor. Bu kongre ile birlikte dergah ve derneklerini arttırmayı, hizmetlerini çoğaltmayı hedefliyor.  Ancak en önemli proje olarak da bir inanç merkezi açmayı planlıyor. Bu merkezde yeni pirlerin ve anaların eğitimi, Alevilik konulu araştırma bürosu gibi çok sayıda kültürel hizmet öngörülüyor.

Kongrenin en önemli gündemlerinden birini barış süreci oluşturacak. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın Amed Newrozu’nda yaptığı ve barış ve demokratik kurtuluş süreci olarak adlandırılan süreçte Alevilerin nasıl yer alması gerektiği konusunda da kararlaşmalara gidilmesi bekleniyor.

FEDA kongresi, 11-12 Mayıs’ta şu adreste yapılacak:

Haus Heege Heegestrasse 10, 45897, Gelsenkirchen

KÖLN /ANF

Alevileri korkutarak Kürtlere vurmak!..

Aleviler şimdi korkutularak, Kürtlere ve Kürt hareketine düşmanlaştırılmaya çalışılıyor. Herkes de biliyor ve tarih de yazıyor ki; son yüzyıldaki tüm Alevi katliamları, ki neredeyse tamamı Kürt Alevilere yöneliktir ve İttihat Terakkici gelenek ile onun temsilcisi CHP tarafından gerçekleştirilmiştir. Öldürülenler Kürt Aleviler, öldüren de Kemalist CHP’nin yönettiği devletir.

Türkiye’de siyaset algısının beslendiği kaynak genelde Kemalist devlet ideolojisi olduğundan, en sağdan en sola kadar tüm siyasi aktörlerin pratik ve psikolojik reflekslerinde değişik tonlarda da olsa Kemalist etkiler belirgindir. Hem öyle gizli saklı da değil, ayan beyan… Türk devleti, ‘Türk ve Sünni bir devlet’ olarak şekillendirildi. Anayasada Türk devletin temel özellikleri olarak yer alan, ‘laik, sosyal, hukuk devleti’ gibi kulağa hoş gelen belirlemelerle dünyaya soldan bakan kesimler manipüle edilip sisteme yedeklense de, devlet hiç bir dönemde ne Alevilerinki başta olmak üzere gerçek inanç özgürlüğünü garantileyen laik, ne toplumsal eşitliği gerçekleştirecek tarzda sosyal ve ne de tüm inanç ve etnik grupların hakkını ve özgürlüğünü koruyan bir hukuk devleti vasıflarını taşımıştır. Tersi olsaydı; zaten bugün din, etnisite, insan hakları ihlalleri ve demokrasi sorunlarını konuşuyor olmazdık…

‘Türk ve Sünni’ devletin tornasından çıkan tüm bu siyasal akımlar, siyasetlerinin özünü de özellikle Türklükle mayalamışlardır. Ne solcusu evrensel sol değerleri politikalarının esası yaptı ne de sağcısı ve İslamcısı gerçek İslam anlayışını temsil etti. Çünkü onlar, bugünkü Adalet ve Kalkınma Partisi iktidar sözcülerinin de dillerine doladıkları gibi, ‘tek millet, tek dil, tek bayrak ve tek devlet’in tek mantıktan devşirdiği tekçi anlayışı temsil ededurdular. Dilleri ne söylerse söylesin, ferasetleri herkesi Türk bilir, Türk görür. Farklılıkların eşitliği, özgürlüğü, dayanışması, hak ve hukuk talepleri sadece başka coğrafyalarda yaşayan toplumlar için dillendirilir. Kürtler başta olmak üzere bu coğrafyanın mazlum kadim halkları ise, ayrılıkçı ve bölücüdür zaten!..

Kemalist İttihatçı Türk ulus devletçiliğinin sağ ve sol her versiyonu her zaman olduğu gibi, bugün de Kürtlerin hakları ve Kürt sorununun çözümü konusunuda hemen hemen aynı kelimelerle oldukça kaba bir Türkçülüğü tekrarlayıp duruyor: Cumhuriyet Halk Partisi’nden İşçi Partisi’ne, kendine ‘komünist’ sıfatını yakıştıranlardan dinci Ferhullah Gülen şebekesine, ulusalcısı ve radikal İslamcısından liberaline kadar hemen hepsi…

Ama hepsinin temel gıdasını aldığı ve tarihsel, toplumsal, kültürel köklü bir geçmişi olmayan, yapma Türklük kimliği ve onun etrafında şekillenen toplumsal algı çatırdıyor artık. Türkiye’de algılar artık yalnızca Türklük ve Sünnilik üzerinden tepki vermiyor. Kürt ve diğer etnik ve inanç değerlerinin de kendine yaşam alanı bulacağı ve bu değerlerin canlanması üzerinden sosyal algının kökten değişeceği bir süreç yaşanıyor. Bu toplumsal değişim, Kemalist ideolojinin şekillendirdiği sağ ve sol tüm siyasal kesimlerde bir paniğe yol açıyor. Bundan dolayıdır ki, 90 yıllık zorbalığın zulmü ardından ilk kez nefes alma fırsatı yakalayan Kürtler, sanki bu kesimlerin elinden bir şeylerini alıyormuş gibi saldırıya uğruyor!..

Solculuktan dikiş tutturamayanlar 

Şimdi Aleviliciliği hatırladı!

Bu ürküntünün pratik karşılığı ise, hem Kürtleri hem de dostlarını korkutarak çağdaş demokratik bir güç birliği yapmalarına engel olmak, demokratik bir sistem ve özgürlükleri birlikte tatmalarını engellemek. Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokrasi mücadelesinde en önemli partneri rolü oynayabilecek Alevi hareketi ve sol emek güçleri korkutularak Kürtler yalnızlaştırılmaya çalışılıyor. Hatta korkutmaktan ziyade, yüzyıllarca öncesinin ezop ifadelerle süslü hikayeleri Kürtlere mal edilerek, Kürtler ‘düşman’ gösterilmeye çalışılıyor. Ve bu da solculuk, Alevisevicilik ve komünistlik adına yapılıyor. Bu kesimlerin, bizzat son yüzyıldaki tüm Alevi katliamlarının temsicilisi Cumhuriyet Halk Partisi’ne yamanma siyaseti güden çevreler olması ise işin trajikomik yönünü oluşturuyor. Kendisine ‘sol ve komünistlik’ sıfatlarını yükleyip Kürt düşmanlığı yapanları bir kenara bırakalım. Alevi örgütleri içinde, sayıları fazla olmasa da, Alevi medyasını yönlendirme gayretinde olan ve panellerde kafa bulandırmaya çalışan Kemalist, ulusalcı ve Ergenekoncular aktif bir çaba içindeler. Bunlar ne Alevi gibi yaşarlar, ne Alevi gibi barışçı ve hümanisttirler, ne Aleviliğn esası olan tüm halklara bir nazarla bakarlar, ne de Aleviliğin eşitlikçi, dayanışmacı ve paylaşımcı özelliklerini taşıyan bir sistem yaratma derdindedirler!.. Artık solculuk yapamadıkları için, Alevi örgütlerine kapağı atmış ve o cenahta kendine bir rant alanı, belki bir milletvekilliği, belediye başkanlığı ve mahalle muhtarlığı derdindeki Kemalist şahsiyetlerdir.

Kürt Aleviler nerede?

Şubat 2013’te Demokratik Toplum Kongresi’nin düzenlediği bir Alevi Kurultayı’nda Doğu Kürdistan’daki Yaresan (Ehli Hak), Güney Kürdistan’daki Kakailer ve Rojava ile Kuzey Kürdistan’daki Alevilerin birbirlerini tanımasını ve ortak değerleri geliştirmesini öngören ‘Mezopotamya Aleviler Birliği’ oluşumuna gidilmesi kararı alındı. Bu kararın ardından bazı Alevi örgüt temsilcileri sözü edilen kemalist kesimleri memnun etmek için, “Alevinin Kürdü, Türk’ü olmaz” şeklinde Kürtlere oldukça tanıdık gelen açıklamalarda bulundu. Bu güne kadar Kürtleri yok sayan İslamcılar da, “hepimiz Müslümanız” demiyor mu? Bu tepki aslında, “bırakın Kürtlüğü, o da nereden çıktı; hepimiz Türküz işte” demenin farklı bir biçimidir! Tuhaf; Müslüman veya Alevi olmak için illa Türk olmak mı gerekiyor. Türkçü İslamcılarla Türkçü Aleviciler, konu Kürtler olunca birden aynı slogana sarılıyor! Ayrıca Kürdün sadece Müslüman ve Alevisi yok, Êzîdîsi, Yahudisi ve Zerdeştîsi de var…

Ve işin diğer tuhaf bir yönü de, bu kesimler, sanki hiç Kürt Alevi yokmuş gibi, tüm Alevileri Orta Asya’dan ya da moda deyimle, Horasan’dan kalkıp gelen ‘öz be öz Türkler’ olarak lanse etmektedirler. Son yirmi yıl içerisinde Alevilere ilişkin yüzlerce, belki de binlerce kitap, dergi, gazete yayınlandı. Sayıları fazla olmayan özgün bilimsel çalışmalar ayrı tutularak söylenebilir ki; bu kitaplar hem teolojik hem de tarihi bilgi anlamında genelde bilimsel içerikten yoksun mitolojik hikayeler ile maddi veri desteğinden yoksun hikayelerin oluşturduğu kopyele yapıştır yöntemiyle hazırlanmış yayınlardır. Ve işin en tuhaf yanı da; bu yayınlarda Kürt Aleviler hemen hemen yok gibidir. Ağuçan, Baba Mansur, Kureşan gibi kadim Kürt Alevi ocakları yok ve sanki Aleviler yalnızca Hacı Bektaş Ocağı’na bağlı ve hepsi de Türk!.. Ve sanki ta 900’lü yıllarda büyük filozof ve yol ereni Baba Tahirî Ûryan, Anadolu’daki Kızılbaş yol erenlerinin felsefi önderi Ebu-l Vefaî Kurdî ve daha yüzlerce Kürt kadın ve erkek yol ereni hiç yaşamamış gibi…

Hacı Bektaş Veli bir yol önderidir, onun ve torunlarının yaşamları ile duruşlarının tartışmasını yapmıyoruz, ki Hacı Bektaş Ocağı’na Osmanlının oynattığı rol de onlardan bağımsızdır. Bektaşilik, Osmanlının Aleviliğe bir müdahalesi üzerinden şekillenmiştir. Hacı Bektaş Veli Ocağı’nın tarihi misyonu, Hacı Bektaş Veli’nin hümanist felsefesini yaymaktan ziyade, bugün Dergah’ta sergilenmekte olan Yeniçeri Gulbangı’nda da belirtildiği gibi, ‘kılıç ve kanla’ Balkanlarda Türk ve İslam yayılmacılığının aracı olma işlevi olmuştur. Yeniçeri ordusunun da ocağı olarak 300 yüz yıldan fazla bir süre Osmanlılar tarafından bu rol oynatılmıştır. Hacı Bektaş Veli torunları bu duruma muhalif olsa da bir etkinlik kuramamışlardır.

Kürtlerin ve Alevi Kürt ocaklarının tarihte Hacı Bektaş Veli Ocağı’yla ve Bektaşilikle bir buluşması yoktur. Karşılıklı saygı temelinde tamamen ayrı ve özgündürler. Kürtler kendi ocak ve dergahlarına sahip çıkmalıdırlar. Kürt Aleviliğinin merkezi coğrafyasının Dersim olduğu unutulmamalıdır. Ancak, bu gün Dersim’de 8 tane Hacı Bektaş Veli ve cem vakfı ismini taşıyan dernek veya cemevi bulunurken, Ağuçan, Baba Mansur ve Kureyşan mürşit ve pirlerinin isimlerinin verildiği bir tek cemevinin olmaması hem manidardır hem de Dersimli Kürt Kızılbaşların kendilerini sorgulamaları gereken bir konudur. Aynı şekilde Avrupa’da üyelerinin neredeyse tamamının Kürt olduğu belirtilen bazı Alevi derneklerinde Kürtçe değil de “Türkçe anadil dersi” çağrılarının asılması aynı derecede manidardır. Bu da Alevi inancı üzerinden Alevi Kürtlerin asimile edilmesi anlamı taşır.

Bu günkü Hacı Bektaş Veli Ocağı mürşit ve pirleri de Kürtler ve Kürt Alevi ocakları üzerindeki asimilasyona karşı tavır alabilmeli. Bu ocak, Hacı Bektaş Veli’nin hümanist felsefesi gereği Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesi ile Türkiye’de demokrasinin gelişimi ve tüm kimliklerin kendini özgürce yaşayabilmesi için verilen mücadelenin etkili bir gücü olabilmelidir. Aynı zamanda her yıl devlet erkanının düzenlediği ve tamamen Türkçü bir seremoniye dönüştürülen Hacı Bektaş Veli’yi anma törenlerine Pirler, dedeler, yolun erkanı doğrultusunda müdahale etmelidirler. Herhalde bu durum karşısında Hünkar’ın da kemikleri sızlıyordur…

Sosyalizm, Alevilerin ‘Rıza Şehri’dir!

Bu gün Alevilik bir yandan Şiileştirilip asimile edilirken, diğer yandan da tarihsel, toplumsal ve kültürel algılarından soyutlanarak, ortodoks semavi dinler gibi yalnızca bazı şekilsel ritüellerin ezberlenmesi yoluyla yapma, formel, zahiri bir dine dönüştürülüyor. Oysa Alevilik komünal, demokratik, toplumcu, paylaşımcı, dayanışmacı, ekolojik ve özgürlükçü değerleri bünyesinde barındıran bir felsefeye sahip ve tüm bu değerlerin bileşkesi olan ‘Rıza Şehri’ ya da Şeyh Bedreddinlerin inşa etmeye çalıştığı Ortaklar Köyü misali sosyalist bir toplumsal ütopyayı esas alan bir inanç. Ama bugüne kadar Alevi örgütlerinin, Sünniliğe karşı kendine bir alan açma ve onları taklit etme anlamı taşıyan şekilsel bir kaç talebi aşıp sözü edilen Rıza Şehri’nin güncellemesine dair politakalar dillendirdiklerini duyan oldu mu? Alevilerin biraraya geldiği mekanların birer Rıza Şehri gibi toplumsal paylaşımcılığın yaşatıldığı yerler olması gerekmez miydi?..

72 millete bir nazarla bakan, ceme girdiğinde can olan ve Rıza Şehri’nin insanları Alevilerin, bu gün eşitlik, özgürlük, dayanışma ve adalet mücadelesinin en önünde yer almaları ve yıllardır bu mücadeleyi canını dişine takarak veren mazlum Kürt halkıyla omuz omuza olmaları, inançları Aleviliğin de olmazsa olmaz bir gereği değil midir?…

Aleviler katliamcı anlayışa tavır almalı!

Alevilerin kaygılarına ilişkin önce şunu belirtmek gerekir ki; Alevilerin bu gün bir kaygısı olacaksa, bu, onları katleden egemenlerden ve o egemenliğin anlayış temsilini yapan siyasi organizasyonlardan olmalı. Alevileri Osmanlı devleti ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin iktidar sahipleri katletti, inançlarını yasakladı ve asimile etti. Alevilerin bir tepkisi olacaksa, Aleviliğe karşı inkar ve imha siyaseti yürütmüş ve yürütmekte olan Türk devleti ve onun tekçi ulus devlet mantığını sahiplenen siyasi partilere, yani CHP ve günümüzde de AKP ve diğer irili ufaklı ırkçı, Kemalist, Ergenekoncu oluşumlara olmalı. Ayrıca Kürtlerin de Aleviler gibi Kürtlük ve Aleviliklerinden dolayı hem Osmanlı hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin katliamlarına maruz kaldığı unutulmamalı!..

Aleviler şimdi korkutularak, Kürtlere ve Kürt hareketine düşmanlaştırılmaya çalışılıyor. Herkes de biliyor, tarih de yazıyor ki; son yüzyıldaki tüm Alevi katliamları, ki neredeyse tamamı Kürt Alevilere yöneliktir, İttihat Terakkici gelenek ve onun temsilcisi CHP tarafından gerçekleştirilmiştir. Koçgîrî’den Dêrsim’e, Elbistan, Maraş, Çorum’dan Sivas ve Gazi Mahallesi katliamlarına kadar hepsinde durum budur ve öldürülenlerin tamamı Kürt Aleviler, öldüren de Kemalist CHP’nin yönettiği Türk devletidir. Şimdi ise bizzat Kemalist şerbetten sarhoş olanlar, Türk ulusalcılar, Aleviseverlik ardına saklanıp Alevileri korkutarak Kürtlere düşmanlaştırmaya çalışıyorlar. Oysa, Alevilerin bu gün elde ettikleri özgüven ve taleplerini rahatça ifade edebildikleri koşullar, örgütlü mücadelenin yanısıra önemli oranda Kürt özgürlük mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yoksa Aleviler niye Cumhuriyet tarihi boyunca bir cemevi kurmaya girişemediler!..

Aleviliğin yasaklanması bizzat CHP’nin çıkardığı Tekke ve Zaviyeler ve benzeri kanunlarla, Alevilerin asimilasyonu CHP’nin kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle, Alevilerin katliamları da CHP iktidarında imha harekatlarıyla gerçekleşmiştir!… Türkiye’de bugün bunları bilmeyen kalmış mı?!. Nitekim, bir tek Barış ve Demokrasi Partisi yeni anayasa önerilerinde Aleviliği ve diğer inançları asimile etme kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tamamen kaldırılması gerektiğini belirtirken, ‘Alevi partisi’ olarak yutturulmaya çalışılan CHP ise, AKP ve MHP ile birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kalması gerektiğini kendi anayasa önerilerinde yer vermiştir. Zaten CHP’li belediyelerin (en son nisan 2013’te İzmir Çeşme’de) Kuran Kursları açması olağanlaşmışken, Deniz Baykal da, “Birliğimizi sağlayan ezan ve bayraktır” diyor (Nisan 2013, Kayseri)…

Kim bu İdris-i Bitlisi?

Alevileri korkutarak Kürtleri yalnızlaştırmaya çalıyan bu kesimlerin bir de ağızlarına doladığı İdris-i Bitlisi meselesi var. Geçtiğimiz günlerde bir Alevi sitesinde ‘Adana Alevi Bileşenleri Adına Mikdat Öztürk’e (ABF GYK Üyesi) ait olduğu belirtilen şu ifadere bakın: “… tarihte İdris-i Bitlisi ile Yavuz’un işbirliği yaparak Alevileri katlettiğini biliyoruz. Bu sebeple son dönemde PYD ile Özgür Suriye Ordusu’nun işbirliği, Türkiye’den çıkacak PKK’lıların Suriye’ye geçerek orada çatışacağı söylentileri ve duyumlarımız bize İdris-i Bitlisi olayını hatırlatmaktadır… (Alevi Örgütleri ve HDK Adana’da buluştu, 23.04.13)” Nasıl bir bağlantı ama! Şimdi burada dillendirilen kaygının bilimsel, mantıki, insani, vicdani bir karşılığı var mı? Aleviler hala bu hurafelerle korkutulacak kadar dünyadan bihaber bir topluluk mu? Aynı korkuyu, son günlerde İdris-i Bitlisi üzerine yazdığı kitabını satmak için de kullandığı görülen Yurt Gazetesi köşe yazarı Necdet Saraç da yapmaktadır. Saraç’ın ‘Alevilerin Siyasi Tarihi’ kitabını okuyanlar görecektir ki; yazar, Osmanlı döneminde Alevilere yönelik katliamlarda ismi anılan Osmanlı memurlarını (İdris-i Bitlisi ve Ebussuud) Kürt göstermek için özel bir çaba sarfederken, aynı çabayı Koçgiri ve Dersim katliamlarında katledilen onbinlerce Alevinin Kürtlüklerini gizlemek için de gösteriyor! Kim bu İdris-i Bitlisi ve Ebussuud?

İdris-i Bitlisi, bu Türkçü şahsiyetlerin göstermeye çalıştığı gibi bir Kürt önderi değildir. Kürtler için bir şeyler talep eden biri değil. Bir Kürt gibi yaşamış biri de değildir. Kürt olup olmadığı da tartışmalıdır. Babası Hüsamettin Ali El Bitlisi, kendisi ve oğlu Ebul-Fazl Mehmet Efendi birer saray görevlisidirler. Yani Kürt kökenli olduklarını kabul etsek bile, onlar Hüseyin Çelik, Kamuran İnan, Abdulkadir Aksu vs ne kadar Kürtse, onlardan daha az Kürttürler. Şimdi Hüseyin Çelik, Roboskî katliamını yapan AKP hükümetinin bir bakanıdır diye ileride Roboskî katliamı Kürtlere mi yüklenecek!? Çünkü Necdet Saraç, Murtaza Demir ve Mikdat Öztürk gibilerin mantığından bu çıkıyor! İdris-i Bitlisi’nin babası Diyarbekir’deki Akkoyunlu sarayında, kendisi de önce Diyarbekir ve ardından Tebriz’deki Akkoyunlu sarayında ve 1501’de Safevilerin Akkoyunluların iktidarına son vermeleri ardından Osmanlı sarayında önce II. Bayezit’e ve ardından da Alevi katliamcısı Yavuz Sultan Selim’in hizmetine girmiştir. Yavuz döneminde katledildiği belirtilen 40 bin Alevinin çoğunluğu Yavuz’un tahta çıkmasından bir yıl önce 1511 yılında Batı Anadolu da yaşanan Şah Kulu ve ve 1512 yılında Tokat ve Amasya dolaylarında gelişen Nur Ali Halife ayaklanmalarında katledilen Kızılbaşlardır. İdris-i Bitlisi, daha çok Çaldıran savaşı sonrası Urmiye’den Malatya, Nizip’e, Dersim’den Musul ve Soran bölgesine ve Halep’e kadar, yani Kürdistan coğrafyasının tamamını teşkil eden bölgeyi diplomatik becerisiyle Osmanlı’ya bağlatması ve ardından onları kısmi bir özerk statüye kavuşturmasıyla bilinir (1514-1516). Gayesi Kürtlerin menfaatleri ya da bir Kürt devleti kurmak değil, Türk Osmanlı devletinin hakimiyet alanını genişletmekti. 25 Kürt mirini, ki bunların Safevi iktidarını istemedikleri belirtilir, Hasankeyf’te biraraya getirip Osmanlıya bağlanmaları konusunda ikna etmiştir. Tarih, Mardin’in alınması sırasında yaşanan savaş haricinde bu sürecin çatışmasız geliştiğini yazar. Kürdistan’da o süreçte kendi halindeki Alevi toplulukların katledilmesinden ziyade Safevi egemenliğinin Kürdistan’da sonlandırılması durumu sözkonusudur. İdris-i Bitlisi için Alphonse Lamartine şöyle der: “Osmanlı devleti, o topraklarda doğmuş olan ve yöre halkının dillerini, geleneklerini, örf ve adetlerini iyi bilen İdris Paşa’nın politikası sayesinde silah kullanmaya gerek görmeden ve kan dökmeden o yerleri egemenliği altına adı.” Yani İdris-i Bitlisi Türk Osmanlı devletinin bir memuru, diplomatı ve saray kuludur; eğer Alevi katliamlarında yer almışsa, bu kimlikle yani bir Osmanlı olarak yapmıştır.

CHP gelirse Aleviler katledilir!

Ebussuud Efendi de Aleviler hakkında ölüm fetvaları veren bir Osmanlı şeyhülislamıdır. Kürtlerin kimliğini ve iradeli bir halk olarak tarih sahnesine çıkmalarını sindiremeyenler, her ne kadar ona da büyük bir zorlamayla bir Kürt köken bulup Kürtleri vurmaya çalışsa da, Kızılbaş vicdanı bu lekelemeyi de mahkum etmektedi. Osmanlı devletinde 90’dan fazla şeyhüsislam görev yürütmüş, bunların tamamı da Alevilerin katliamı için benzer fetvalar çıkarmış ve Alevi toplulukları hedef gösterip, katlettirmişlerdir. Herhalde bunların hizmet ettiği Türk Osmanlı devleti, bir Kürt egemenliği değildi!..

Hem İdris-i Bitlisi hem de Ebussuud Efendi, Osmanlı devletinin memurlarıdır. Kürtler ve Kürdistanilikle alakaları yoktur. Bu isimleri güncelleyip Alevileri Kürtlere kışkırtmak, Türk ırkçılığının daniskasıdır!.. Hiç de o kadar uzağa gitmeye gerek yok. Bugün Alevi katliamlarından bahsedilecekse, CHP’nin ‘dişe diş kana kan’ şiarıyla sahip çıktığı Cumhuriyet Türkiyesi’nin Koçgiri’de, Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’, Sivas ve Gazi’de katlettiği Alevilerin hesabı sorulmalı. Henüz tazedirler ve muhataplarının ardılları da meydandadır… Ben de CHP tarihine bakarak iddia edebilirim ki; ‘CHP iktidar olursa, Aleviler yine katledilecek!’.. Tersinin olmayacağını kim garanti edebilir ki?!.

Şah İsmail ve Beşar Esad solcu Alevi peygamberler mi?

Kürtlere yönelik bu saldırganlığın ve Alevi korkutuculuğunun Kürt sorununda demokratik çözümün tartışılmasıyla aynı dönemde gündemleşmesi de manidardır. Alevilik barış, kardeşlik, rızalık, eşitlik, dayanışmacılık inancı değil mi? Niye savaş tüm şiddetiyle sürerken, Aleviler Kürt hareketinden korkmuyordu da şimdi korksunlar?

Kürtler gidip Esad’la savaşacakmış, Aleviler korksunmuş! Nerde mantık, nerde izan? Ya Şah İsmail sevicisi oluyorlar ya da Beşar Esad. Bilinmeli ki Şah İsmail de en az Yavuz kadar zalim biriydi. Tarih, Yavuz’un Anadolu’da onbinlerce Kızılbaşı darağaçlarından sallandırdığını ve kafalarını uçurduğunu, Şah İsmail’in de Tebriz’de binlerce Sünni’yi kazanlarda kaynattığını ve kılıçla doğradığını yazıyor. Biri Kızılbaşları katletmek için babasını katliamlara zorluyor, diğeri de kendisinden Sünnilere merhamet göstermesini isteyen öz annesini öldürtüyor. Evet Alevi sevicilerin Şah İsmail’i savunmasız insanları sırf Sünni diye, aynen Yavuz’un yaptığı gibi, katliamlardan geçirmiş ve buna karşı çıkan kendi annesini de öldürtmüş biridir. Şimdi böyle katliamcı bir zalimden bir Alevi peygamberi devşirmeye çalışanlara ne demeli? Tam 500 yıl önce İdris-i Bitlisi adında bir bir saray memurunun, bu zalimlerden birine sığınıp diğerine karşı savaşmış olmasını Alevileri Kürtlere karşı kışkırtmanın bir aracı yapmanın sosyopsikolojisini analiz etmeyi de bilim insanlarına bırakıyorum.

Bir de Beşar Esad meselesi var. Beşar Esad daha düne kadar Türk Başbakan Recep T. Erdoğan’la ortak bakanlar kurulu bile toplayacak kadar haşır neşir olurken, kimse neden Aleviliğini hatırlamadı acaba? Yüzbinlerce Kürdü yok hükmünde bir statüye mahkum edip tüm kimlik ve demokratik haklarının ayaklar altına alan, aynen Türk hükümetlerin yaptığı gibi baskı ve asimilasyon politikası yürüten, Erdoğan’la anlaşıp yüzlerce Kürt aktivisti işkenceden geçirip Türkiye’ye teslim eden bu Esad değil miydi? Kürtler niye Esad’ı destekleyip iktidarda tutsun ki? Ondan ne çıkarları var? O’nun diğer dinci cihatçı faşist ruhlu çetelerden ne farkı var Kürtler açısından?

Kürtler demokrasi, eşitlik, özgürlük ve adalet davası yürütüyor ve kim bunların önünde engelse ona karşı mücadele veriyor; Türkiye’de, Suriye’de, İran’da ve Irak’ta; anayurtları Kürdistan’da…Bir de Kürtlerin selefi çetelerle birleşip Esad’a karşı savaştıkları, savaşacakları yalanları var medyada. Bazı‘sol’ ve ulusalcı Alevici siteler kaç aydır, Kürt sözcülerin söylemlerini cımbızlayıp bir cihatçı-Kürt anlaşmasına kendisini ikna ederek, bu türden manipülasyonlarla yaygara koparmaya çalışıyor. Ne tür bir solculuk olduğu pek anlaşılmıyor ama, uydurma anlaşma haberlerini yapan ‘sol’ medya nedense hem de aynı günlerde Halep ve Tirbesiyê’de onlarca sivil Kürt kadın ve çocuğun Esad rejiminin hava kuvvetleri tarafından bombalanıp katledilmesini görmezden gelebiliyor. Bu Kürt düşmanlığının bir sınırı yok mu? Sol, sosyalist, komünist ahlak bu mu!?..

Kürt hareketinin pratiği görülmüyor mu?

Kürt hareketinin sözcüleri ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın pratik politikada dile getirdiği bazı söylemlerden rahatsızlık duyulabilir veya anlaşılamayabilir. Ama bu kesimler hiç mi Kürt hareketini tanımıyor? Bu mücadelenin yaratmış olduğu sosyal dönüşümü, kadın devrimini hiç mi görmüyorlar? Kuzey’i bırakalım; Suriye’deki Kürt kentlerinde Kürtlerin Arap, Asuri, Ermeni ve Alevi topluluklarla geliştirdiği ortak yönetim çabaları görülmüyor mü? Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisinde bulunan Kürtlerin tüm Ortadoğu’da en dinamik demokrasi ve sol değerlerin savunucusu ve bizzat pratik yürütücüsü olma gerçekliği neden görülmek istenmiyor? Beşar Esad rejiminden kurtulup kendi özerk yönetimlerini oluşturmak isteyen mazlum Kürt halkının mücadelesini neredeyse Amerikan işgaliyle aynı göstermeye çalışmak sol, sosyalist etiğe sığar mı? Kürt hareketinin sadece Aleviler değil, diğer azınlık inançlara yönelik pratik yaklaşımları nasıl görmezden gelinebilir? Aleviler, CHP’li belediyelere karşı cemevi yeri için yıllardır mahkeme kapılarından sürünürken, Diyarbakır’daki Kürt belediyelelerin Aleviler ve diğer inanç grupları için talep bile gelmeden cemevi yaptırıp, kilise ve havralarını onarmaları nasıl görmezlikten gelinir? Bu günün Kürtleri ve Kürt hareketi nasıl ta 500 yıl önceki İdris-i Bitlisi ile örneklendirilebilir, aynı gösterilmeye çalışılabilir? Bu nasıl Alevilik, bu nasıl vicdan, bu nasıl insanlık, bu nasıl sol ve emekten yana olmak?!..

Kürtler kimseden bir şey talep etmiyor; despotik rejimlerin halkların yakasından düşmesi için mücadele ediyor. Tek başına ve dostluğunu beklediği güçlerden gördüğü bunca yalnızlaştırmaya rağmen hem emperyal güçler hem de tüm bölgesel gerici güçlerle dişe diş bir mücadele yürütüyor!..

Sözün özü; Kürtlerin mücadelesini yürüttüğü Demokratik Ekolojik Kadın Özgürlükçü Paradigma, Alevilik yaşam felsefesinin tüm ruhunu içeriyor. Aynı zamanda sosyalist bir toplumu ifade eden ve her ilişkinin karşılıklı rızalığa ve gerekliliklere dayandığı Aleviliğin Rıza Şehri de, Kürt hareketinin Demokratik Komünal Toplum dediği şeyin ta kendisidir! Ürkmek şöyle dursun, Aleviler, hele Kürt Aleviler açısından Kürtlerin özgürlük mücadelesini desteklememek bir zaafiyet ve yol düşkünlüğü olarak görülmelidir. Her halk kendi toplumsal öz değerleriyle güzeldir. Bu değerlere sahip çıkıp korumak tüm insanlığı savunmaktır. Bunları inkar etmek ise, yolun üslubuyla düşkünlüktür. Aslını inkar eden de ettiren de haramzadedir!..

Ahmet Türk “bu ayıp Dersimliler’e yeter”

DTK eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk Dersim’de anmalara katıldı

Dersim katliamının anma etkinliğine katılmak için Dersim’e gelen DTK eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk, yoğun ilgiyle karşılandı. Türk, Seyit Rıza’nın direniş sembolü olduğunu belirterek, “Hep barıştan yana olduk. Bugün de barıştan yanayız, yarın da zulme boyun eğmeyeceğiz” dedi.

Dönemin bakanlar kurulu tarafından 4 Mayıs 1937 tarihinde alınan karar sonrası Dersim’de 2 yıl boyunca onbinlerce Kürt Alevi katledildi. Dersim katliamının 76’ncı yıldönümünde Dersimliler tarafından saat 13.00’te Pax Köprüsü’nde yapılacak anma etkinliğine katılmak için İstanbul ve Avrupa’da bulunan 20’i aşkın Alevi dernek temsilcisi Dersim’e gelirken, DTK eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk da akşam saatlerinde Dersim’e geldi. Türk ve Tuğluk kalabalık bir grup tarafından Seyitli Köprüsü’nde karşılandı. Burada konvoy ile kent merkezine gelen eş başkanlar, yoğun ilgi ile karşılandı. Türk ve Tuğluk, Seyit Rıza büstünü ziyaret ettikten sonra Seyit Rıza Meydanı’nda bulunan yüzlerce kişi ile kahvede oturup, sohbet etti. Her geçen dakika kahvedeki kitlenin sayısı çoğalırken, Türk burada yaptığı konuşmada, Kürt halkının hiçbir zaman Dersim katliamını ve Dersimlilerin acısını unutmayacağını belirtti.

‘DERSİM’İN YAŞADIĞI ACILARI HİÇBİR ZAMAN UNUTMAYACAĞIZ’

Dersim’in her Kürdün yüreğinde önemli bir yeri olduğunu dile getiren Türk, “Dersim halkının, Kürt halkının hem kimliklerinden hem inançlarından dolayı tarih sayfalarında zalimler tarafından katledilmiş olması asla ve asla Kürtler, mazlumlar ve devrimciler unutamaz. Elbette ki, bu topraklar barış, özgürlük için çok büyük bedeller ödedi. Ve hala bu bedelleri ödemeye devam ediyor. Ama birileri daha özgür bir gelecek için mücadele verirken, o bedeli de hesaplayarak yola çıkmalı. Ama Dersim tarihine baktığımızda aslında bir başkaldırıdan çok özgürce yaşama iradesi gösterdikleri için, topraklarında özgürce bir yaşamı sürdürmek için, inançlarını özgürce gerçekleştirmek için adeta direnen bir halk var. İşte devlet bu halkı Kemalistlerin tabiri ile terbiye etmek için, sindirmek için, yok etmek için Dersim katliamını yaptı” diye konuştu. Kürt halkının hiçbir zaman Dersim’in yaşadığı acıları unutmayacağını ifade eden Türk, şunları söyledi: “Kürt halkı asla ve asla bu katliamı unutmayacaktır. Seyit Rıza’nın her Kürt’ün yüreğinde çok büyük bir yeri vardır. O’nu direnişin sembolü, başkaldırının sembolü, insan olmanın sembolü olarak biz hep hatırlarız. Daha lisedeyken Dersim tarihini okuduğumda, o zaman etkilenmiştim. Dersim halkının yaşadığı o acıları o zaman fark etmiştim. Bugünkü mücadelemiz özgürlük mücadelesidir. Günümüzde de gençlerimiz, yoldaşlarımız daha özgür bir gelecek için büyük bedeller ödedi. Biz artık hiçbir acının yaşanmayacağı Kürdün Türkün, her inancın, her kültürün özgür olabileceği bir gelecek için çabalıyoruz. Bugün de barıştan yanayız, yarın da zulme boyun eğmeyeceğiz. Barış için, daha adil bir gelecek için yine sizlerle birlikte halkımızla birlikte omuz omuza yürek yüreğe bu mücadelemizi sürdüreceğiz. İnanıyorum ki gelecek ezilenlerindir.”

Halk ile yapılan toplantı gece geç saatlere kadar sürerken, Türk ve Tuğluk halkın “sürece” ilişkin sorularına yanıt verdi.

Dersim 1937/38 Soykırımı ve Taleplerimiz

Dersim’de 1937/ 38’de devlet tarafından yapılan uygulama yazarlar, araştırmacılar, tarihçiler, sinema sanatçıları, politikacılar… Tarafından birçok araştırma yapılmış, tartışma yürütülmüştür. Ancak konunun üzerinde dolambaçlı, en direk söylem ve tanımlar devam etmektedir. Dersim’de Alevilere/ Kürtlere karşı yürütülen sistematik bir soykırımdır.

Cumhuriyet için “Türk/İslamcılık” üzerinden tek kimlik yaratmak isteyen “Kurucu irade” Osmanlının mirasını güncellemekten başka bir şey yapmamıştır. Osmanlı’dan “Kızılbaşların katli caizdir” fetvasını devralan “Kurucu irade” tek kimlik için “Gereğini” yapmıştır. Osmanlı döneminde tarifi mümkün olmayan yöntemlerle Türkmen/Alevi soykırımı yapan ve Türkmen/Alevileri bastıran, katleden, susturan “İrade” Cumhuriyette “Tek kimlik” için önce Koçgiri, ardından Dersim’de Kürt/Alevilere soykırım uygulamıştır.

Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi boyunca Türkmen, Kürt, Arap ayrımı yapmaksızın Alevilere dönük sistematik soykırım uygulanmıştır. Soykırım diyoruz çünkü; Alevi Toplumu yaşamsal, kültürel, inançsal değerleri ile toptan hedef alınmış ve yaşadıkları yerleşim yerleri ve doğasıyla birlikte katledilmişlerdir. Bin yıllık “Zinhar katli caizdir!” zihniyetinin uygulamacıları Alevi toplumunu mürşit, pir, dede, talip, yaşlı, kadın, genç, çocuk ayrımı yapmaksızın yaşadığı doğa ile birlikte, inançsal değerlerini de yok etmeyi hedeflemiştir. Bu uygulama soykırımdır. Bu anlamda Dersim Soykırımı, 1235/1240 yıllarında Selçuklu tarafından yapılan soykırımın devamıdır. Egemen zihniyet Alevi Soykırımı yaparken “Kürt Alevi, Türkmen Alevi, Arap Alevi” ayrımı yapmamıştır. “Tahtacı, Çepni, Kızılbaş/Kumsor…” hangi ad altında olursa olsun Alevi topluluklar egemen zihniyetin soykırımına uğramıştır.

Şeyh Bedrettin, Torlak Kemal, Börklüce Mustafa, Şah Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal’ı katleden zihniyet ile Koçgiri’de ve Dersim’de Kürt/Alevi canlarımızı, Pir Seyit Rıza, Alişer, Zarife Anamızı katleden zihniyet aynıdır. Dolayısıyla Alevi kurumları, dernekleri, federasyonları olarak konuyu böyle algılamamız gerekir. Günümüzde Türk/İslamcı zihniyet tarafından yürütülen inkar, asimilasyon ve kapı işaretlemeler soykırımın bir başka biçimidir.

Şimdi Alevi Sorununu algılamaktan yoksun kimi çevreler “Aleviler Cumhuriyetin ve Laikliğin güvencesidir!” diyerek geleneksel inkarcılığı, asimilasyonu sürdürmek ve Alevileri bu kirli politikanın ortağı yapmak istiyorlar. Aleviler için Laik, Demokratik Cumhuriyet vazgeçilmez bir amaçtır. Ancak Aleviler artık bilmektedir ki 90 yıldır uygulanan cumhuriyette ve mevcut AKP uygulamalarında ne demokrasi ne de laiklik vardır. Alevileri mevcut statükodan yana gösterip Kürt sorununun barış yöntemi ile çözümünde araya mesafe koymak isteyenler siyasal kurnazlık yapıyorlar. Aleviler Kürt Sorununun barış yöntemi ile çözümüne destek verirken AKP’yi değil kutsal bir erdem olan barışı destekliyorlar. Türk/İslamcılık Kürt, Ermeni, Rum, Süryani, Çerkez… Etnik kimliklerinin ve Alevi, Hıristiyan, Ezdi… İnanç kimliklerinin inkarı üzerine kurulmuştur. Türk/İslamcılık politikası devletin 90 yıllık politikasıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca hangi parti iktidar olmuş ise Türk/İslamcılık yapmıştır. AKP 90 Yıllık bu uygulamaya “Ecdadından aldığı” mirası da katarak Türk/İslamcılığa devam etmektedir.

“HELALLEŞME” ve ALEVİLER…

Tam da bu günlerde “Helalleşmeden” söz eden devlet ve iktidar yetkilileri bilmelidir ki Biz Aleviler hiçbir zaman Türk/İslamcı ırkçı, katliamcı zihniyetle helalleşmeyeceğiz. Bizim Muaviye Soylu devlet ve iktidar ile Hızır Paşa huylu muhalefet ile davamız var. Bu davanın bitmesi için YAPILMASI GEREKENLER;

1. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyette yapılan sürgün, katliam ve soykırımların belgeleri ortaya çıkarılmalıdır. “Devlet sırrı, devlet arşivi, gizli arşiv” gibi uygulamalara son verilmelidir.

2. Bu arşivler demokratik bir yöntemle oluşturulacak hukukçu, siyasetçi, yazar, sanatçı, tarihçi ve Alevi Kurum yöneticilerinden oluşacak “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” tarafından incelenmeli ve ortaya çıkacak sonuç YARGI KURUMU TARAFINDAN EVRENSEL HUKUK, ULUSLAR ARASI SÖZLEŞMELER IŞIĞINDA SONUCA ULAŞTIRILMALIDIR.

3. “Hakikatleri Araştırma Komisyonunun” vardığı sonuç üzerinden HUKUK KURUMUNUN VERECEĞİ OBJEKTİF KARARA GÖRE; DEVLET, TÜRKMEN, KÜRT, ARAP ALEVİLERDEN, ÖZÜR DİLEMELİDİR. AYRICA, KOÇGİRİ, DERSİM, MALATYA, MARAŞ, SİVAS, ÇORUM, MADIMAK, GAZİ, ÜMRANİYE GİBİ SÜRGÜN, KATLİAM ve SOYKIRIMLARDAN DOLAYI MADDİ, MANEVİ ZARARA UĞRAYAN ALEVİLERE TAZMİNAT ÖDENMELİ; DEVLETİN ÖZÜR DİLEMESİ HEM MADDİ HEM MANEVİ OLMALIDIR.

4. Alevi sorunu makro politik bir sorundur. Bu sorunu yaratan devletin inkarcı politikasıdır. Aleviliği tanımlamak kimsenin haddine değildir. Devlet Alevi inancını tanımalıdır.

5. Alevi toplumunun ve Alevi Demokratik hareketinin talepleri kabul edilmelidir. “Yeni Anayasa” bu gerçeği ve Türkiye’nin etnik, inançsal, kültürel çoğulculuğu yapısını dikte alınarak yapılmalıdır.

a) Yeni, demokratik ve inkarcı olmayan bir anayasa yapılmalıdır.
b) Laik, Demokratik Türkiye için Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır.
c) Eğitim programı çok kültürlü Türkiye gerçeğini kapsayacak biçimde bilimsel olmalı, “Zorunlu din Dersi” kaldırılmalı, her etnik grup kendi ana dilinde eğitim yapmalıdır.
d) Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir. Cemevleri hiç tartışmasız ibadethane olarak kabul edilmelidir.
e) Alevi köylerine cami yapma uygulaması son bulmalı, bu güne kadar Alevi köylerine yapılmış camiler kapatılmalıdır.
f) “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” kaldırılmalı; Alevi dergah, tekke ve vakıf malları ASLINA UYGUN OLARAK ONARILMALI ve biz ALEVİLERE geri verilmelidir.
g) Cumhurbaşkanı tarafından “Madımak Hadisesini Araştırmak Üzere” görevlendirilen “Devlet Denetleme Kurulu” bu görevini “HAKİKATLERİ ARAŞTIRMA KURULUNA” devretmelidir.
h) Madımak Oteli “Anı Evi” değil UTANÇ MÜZESİ olmalıdır. UTANÇ MÜZESİ katliamda yitirdiğimiz 35 canımızı ve PİR SULTAN ABDAL’I YAŞATMALIDIR. UTANÇ MÜZESİ, yapılan katliamı unutturmamak, tarihle yüzleşmek ve DEVLETİN KATLİAMDAKİ İHMAL ve SORUMLULUĞUNU KABUL ETMEK İÇİN YAPILIR. Dünyadaki örnekleri de böyledir.
i) Yeni Anayasa ve yasalarda “İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar ve nefret suçları” için düzenleme yapılmalıdır.
j) Madımak Katliamı davasının bir bölümü için verilen “Zaman aşımı” kararı iptal edilmelidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 13 Mart 2012 Tarihinde Madımak Katliamı davasının “Zaman Aşımı” kararına “Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun!” dediği için Alevilerden ve Türkiye kamuoyundan özür dilemelidir.
k) 2 TEMMUZ tarihi MADIMAK KATLİAMININ ANLAMINA UYGUN OLARAK tıpkı 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI, 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ gibi DÜNYA ÇAPINDA EVRENSEL BİR GÜN OLARAK KABUL EDİLMELİDİR.
l) Alevi Mahallerinde, sokak ve caddelere verilen “EBU SUUD CADDESİ, YAVUZ SELİM CADDESİ” vb. isimler kaldırılmalı bunların yerine ALEVİ ERENLERİN ADI VERİLMELİDİR.
m) “Tunceli” ismi derhal iptal edilmeli ve DERSİM ismi kabul edilmelidir.
n) Mezarı “Kayıp” olan PİR SULTAN ABDAL, PİR SEYİT RIZA gibi mürşitlerimizin, pirlerimizin mezar yerleri DEVLET TARAFINDAN BULUNMALIDIR. Sivas “Mal Meydanı” Pirimiz Pir Sultan Abdal’ın, Harput “Buğday Pazarı” Pir Seyit Rıza’nın “İdam” edildiği yerdir. Bu meydanlara PİRLERİMİZİN ANITI YAPILMALIDIR. Sivas’taki üniversitenin adı PİR SULTAN ABDAL ÜNİVERSİTESİ, Dersim’deki üniversitenin adı SEYİT RIZA ÜNİVERSİTESİ olarak değiştirilmelidir.
o) Dersim, Maraş, Çorum… Gibi toplu katliamların yapıldığı yerlere SOYKIRIM ANITI yapılmalıdır.
p) Yüzyıllar Önce “İLİMDEN GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR” diye Serçeşmemiz Hacıbektaş’a saygı için; Hacıbektaş İlçesi’ne HACIBEKTAŞ DOĞA VE TOPLUM BİLİMLERİ ÜNİVERSİTESİ açılmalıdır.
q) Eskişehir’deki devlet üniversitelerinden birinin adı YUNUS EMRE ÜNİVERSİTESİ, Tokat’taki Üniversite’nin adı KUL HİMMET ÜNİVERSİTESİ olarak değiştirilmelidir.
r) Alevi basın ve yayın kuruluşlarının, Alevi federasyon ve derneklerinin ARAPÇA, KÜRTÇE (Kurmanci, Dımılki) yayın yapmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
(03 Mayıs 2013)

KEMAL BÜLBÜL
PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI

Alevi ihlal raporu açıklanıyor

Basına ve Kamuoyuna;
İnançlarından dolayı tarih boyunca kimlikleri reddedilen Aleviler, son yılların daha da ağırlaştığını görüyorlar. Hakları ihlal edilen, ayrımcı uygulamalara, baskı ve asimilasyon politikalarına maruz bırakılan Alevilerin durumunu belgelemek üzere izleme raporu hazırlanmış bulunuyor. Alevi Bektaşi Federasyonu, İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Fransa Alevi Federasyonu tarafından Türkçe, İngilizce ve Fransızca olarak yayınlanan rapor, 2011 ve 2012 yılına ait verileri içeriyor.
AleviRapor, Türkiye’de Alevilerle ilgili yabancı dilde yayınlanan ilk izleme raporu olma özelliğini de taşıyor.
Bu raporda, Alevilerin ne tür baskı, saldırı, nefret suçu, hak ihlali, ayrımcılık gibi uygulamalara maruz kaldıkları, baskı ve ayrımcı uygulamaların kaynağı, istatistik verilerle kamuoyuna açıklanacaktır.
Örneğin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümet kanadının, Alevilere karşı kaç kez nefret suçu işledikleri, Alevilere yönelik ihlallerin adeta patlama yaptığı bilgisi takdim edilecektir.
Sözkonusu raporun sunum toplantısı büyükelçilerin de davetli olduğu kahvaltılı toplantı ile yapılacaktır.
Toplantıya katılımınızı bekler, iyi günler dileriz.
Selahattin Özel
Genel Başkan
LCV: 6 mayıs 2013 saat 13:00’e kadar
Tarih: 7 Mayıs 2013
Saat: 09:30
Yer: Neva Palas/ Küçükesat- Ankara

 

Hubyar Sultan Ocağı

Halk arasında Hubyar, Hubyar Sultan, Hubyar Devletlü, Hızır Hubyar, Hubyar Baba, Hubyar Derviş olarak adlandırılmaktadır.

Birleşik bir kelime olan Hûbyâr’ın iki anlamı vardır. Hû: Allah anlamındadır. Hûb: güzel, hoş, iyi demektir. Yâr: yârân, dost, sevgili, ahbab, mahbûb, muhibb ifade etmektedir. Hûbyâr ise birincisi dünyevi anlamda “Güzel Dost” demektir.Türkmence; Huday (Hudaay): Allah, Hüda. Hudayyolı (Hudayyoolı): Allah için kesilen kurban. Demektir ki eski Orta-Asya Türkçesinde ve lehçelerinde aynı anlamlara gelen benzer kelimeler vardır. İkincisi ise manevi anlamda “Allah’ın sevgilisi”, “Allah’ın Güzel Dostu” ya da “Hakk Ereni”ni, Allah yolunda başını (serini) kurban etmeye hazır, kamil insanı ifade eder ki; Alevilerde bu manada “Hubyar Sultan”ı telakki etmişlerdir.

Hünkâr Hâce Bektaş-ı Veli (1209/10-1271/3) ile çağdaş olan Hubyar Sultan’ın Türkistan’da evli olduğuna dair bir rivayete rastlamadık. Bu durum Alevilik’te tek eşlilik anlayışından kaynaklanmış olabilirliğindendir. Ortak ittifak Hubyar Sultan, Anadolu’ya gelip yerleştikten sonra evlendiğidir. Karamanoğlu Mehmet Bey (Ö.1277) yöreyi irşat amacıyla Yalıncak Sultan adlı bir zatı gönderir. Bu zatta bugünkü Sivas’ın Hafik İlçesinin Yalıncak Köyü’ne yerleşerek dergahını kurar. Hubyar Sultan’da Yalıncak Sultan (Ö. 1283 )’ın kızı Gönül Ana ile evlenir ve soyu bu hatundan devam ederek bugünlere gelir. Bu evliktende anlaşılacağı gibi Hubyar Sultan ile Karamanoğlu Mehmet Bey arasında sıkı bir siyasi ilişki mevcuttur. Varolan bu ilişki bölgedeki halk hareketlerinede yansımıştır.

Bugünkü Kazakistan’ın Türkistan bölgesinden Oğuz-Beydili boyu oymakları ile Anadolu (Rum)’a göçerek; Tokat bölgesine yerleşen Hubyar Sultan’da Hâce Ahmet Yesevi halifelerindendir. Hubyar Köyü’nde tarihsel olarak Beydili Sıraç topluluklarına ve Hubyar Dede Ocağı’na damgasını vuran Hubyar adında iki zat vardır. I.Hubyar Sultan 13.yüzyılda, II.Hubyar Abdal 16.yüzyılda yaşamıştır. İki Hubyar’ın yaşam öyküsü, rivayetleri, menkıbeleri, kerametleri, ozanların deyişleri birbirine karışmıştır. I. Hubyar Sultan’ın konar – göçer bir şekilde zaman zaman geldiği Ormanlık yöre kutsal kabul edilmektedir.Kendi adıyla anılan bugünkü Hubyar Köyü’nü kuran II.Hubyar Abdal ise Horasan’dan gelen Hubyar Sultan’ın torunlarındandır.

I.Hubyar Diye de bildiğimiz ve 13.yy da yaşayan Hubyar Sultan’ ın tam olarak ne zaman ve nerede öldüğü bilinmemektedir.

16.yy da yaşayan Hubyar ‘ ın ise eldeki belgelere göre 1573 lü yıllarda öldüğü düşünülmektedir. Hubyar Abdal diye de adlandırdığımız II.Hubyar ‘ ın Türbesi Tokat Almus Hubyar Köyündedir. Bu türbenin nezdinde her iki Hubyar bir kabul edilmiş ve dua ve kurbanlar buraya sunulmaktadır.

Hubyar Abdal 1527 yılında Tokat Bölgesinde yapılan Celali İsyanlarından Zünnünoğlu Halil ayaklanmasına katılmış hatta bu ayaklanmanın organizesini sağlamıştır. Bu isyanın kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra Bugünkü Hubyar Köyü sınırları içerisinde bulunan Tekeli Dağı eteklerinde bulunan Gürgençukuru diye de bilinen Ormanlık alana yerleşmiş ve Hayatını bu bölgede tamamlamıştır.

Hubyar Abdal Hubyar Köyüne bir Tekke kurarak taliplerine ve gelip geçenlere aş imkanı sağlamıştır. Buraya kurduğu Dergahta yetişen Dedeleriyle Kızılbaş Beydili Sıraç Türkmenlerine hizmet etmiş onların birliğini ve dirliğini temin etmiştir.

Barışın anatomisi, demokrasinin biyolojisi, toplumun psikolojisi

Anatomi, Yunanca’da “çıkarmak” anlamına gelen “ana” ve “kesmek” anlamına gelen “tome” sözcüklerinden türetilmiştir. Canlıların yapısı ve düzeniyle ilgilenen bir bilimdir. Barışın da bir anatomisi olmalı. Barış, öyle durup dururken, bir eylem ve yaratım olmaksızın, kendiliğinden oluşacak bir durum değildir. Öncelikle geçmişi, yaşanmış olanı görmeyi, anlamayı ve yorumlamayı gerektirir. Bundan murat edilen, tarafların yaşanan acı gerçekteki sorumluluklarını kabul etmeleridir. Ancak barışı talep eden ile barışı ret edenin arasında, talep edenden yana pozitif ayrımcılık gerekir. Bir örnekle ifade etmeye çalışayım. Sendika yöneticiliği yaptığım yıllarda bir toplantıda “İşçi sendikası konfederasyonu” yöneticisi; “Ne barışı? Savaş yok ki barış olsun! Terörist saldırı ve bunun karşısında güvenlik güçlerinin vatan savunması var!” demişti. Bildiğiniz ve ne yazık ki tanık olduğunuz gibi bu resmi söylemle bu güne geldik ve yaklaşık 50 bin canımızı yitirdik. Yaşadığımız diğer acılar da cabası… Oysa askeri yetkililerin de ifade ettiği gibi “Düşük yoğunluklu” olsa da bir savaş vardı ve üstelik bu savaş kirliydi. Barışın anatomisi için öncelikle bu kirden arınmak gerekir. “Helalleşme” ancak kirden arınmayla mümkündür. Mevcut anatomiye bir müdahale olmaksızın oluşacak barış, yaraları içinde taşıyan bir anatomik yapıda olacaktır ki bu da yeni hastalıkların üremesine zemin hazırlayacaktır. Barışı sağlıklı bir anatomiye kavuşturmak için mevcut durum tümüyle ortaya serilmelidir. Bu anlamda oluşturulan çalışma grupları yanlış yöntemle, eksik oluşturulmuş olsa da gereklidir. Ama bu yanlışlığın ve eksikliğin tez elden giderilmesi gerekir.

Barıştan murat edilen “Canım birbirimizi öldürdük ama unutalım gitsin! El sıkışalım, barışalım!” gibi sıradan bir tutum değil elbette. Barıştan murat edilen “Yeni bir yaşam” oluşturmaktır. “Yeni yaşam” esvap değiştirmek gibi basit değil. Zihniyetten tutalım da uygulamaya, anayasadan yasalara bir bütün yeni ve demokratik olandır “yeni yaşam.” Sahiden bir demokrasi oluşturacaksak, ki kuşkusuz öyle, 90 yıldır “demokrasi” diye ifade edilen hastalıklı biyolojiye de müdahale etmek gerekir. Kah organ nakli, kah terapi, kah ilaç tedavisi… Ama tüm bu tedavi süreçleri için hastanın da hastalığını kabul etmesi gerekir. Zira hasta hastalığının farkında değilse, kabul etmiyorsa ona hiçbir tedavi kar etmez. Düşünme becerisinden yoksun ve bu durumunun farkında olmayan kişiye alimin, insanı kamilin beynini de nakletseniz nafile! Farkındalık çok önemli. Gelişme, ilerleme, tedavi, sağalma ancak farkındalıkla mümkündür. Farkına varmak tam da barışın anatomik ve biyolojik açıdan sağlıklı olmasını sağlayacak yegane ilaçtır. Bugün bir “barış ortamı” oluştuysa, bu farkında olanların farkındalığı sayesinde oluştu. Barışın sağlıklı bir biyolojik yapıda olmasını istiyorsak bir gerçeği cesurca ifade etmemiz gerekli. “Türkiye toplumu olarak anatomik, biyolojik ve psikolojik açıdan çok örselendik ve hastayız!” örselenmenin de ötesinde yaralandık, paralandık, darmadağın olduk!.. Gözümüzün gördüğünü anlamaz, kulağımızın duyduğunu işitmez, dokunduğumuzu duyumsamaz, tattığımızın tadına varmaz, kokladıklarımızı hissetmez olduk. Duyularımızı yitirdiğimiz için, idrak ve anlamayı da yitirdik lakin farkında olmadık!

Bu anatomik ve biyolojik manzaraya karşın psikolojimiz sağlam olabilir miydi?.. “Düşük yoğunluklu savaş” öyle bir toplumsal ruh oluşturdu ki büyük bir çoğunluğumuz henüz bunun farkında bile değil. Şiddetten haz alanlar, linç hezeyanları geçirenler, öfke nöbetleri, saldırılar, çıldırmalar, cinnet geçirmeler!.. Ne yazık ki, hemen her gün bir film sahnesi gibi izlemeye alıştığımız kadın cinayetleri bu tablonun yarattığı bir sonuç değil midir? Acımasızlık, merhamet denen insani erdemden yoksunluk haliyle cinnet geçirmeler tam da “düşük yoğunluklu” denen kirli savaşın bir sonucudur. Oysa barış kabul ve saygı ile başlar. Ve ne yazık ki biz barış erdemini isteyenler çok önemli bir şeyin daha farkında değiliz! Bu manzara içinde barışı sağlamak, barış isteyenlerin kaldıracağı çok ağır bir yüktür. Barış erdeminin ve toplumdaki bu halin farkına varanlar, farkına varmayanları farkına vardırmak görevi ile karşı karşıyadır. Bu da yeni bir dil, eylem ve söylemi gerektirir. Aslında ‘barışça’ diye bir dil var ve bu dili öğrenmemiz, konuşmamız gerekiyor.

Bütün bunları sağlamak için çoğul olmak gerekir. Barışın anatomisi, demokrasinin biyolojisi, toplumun psikolojisi çoğul olanların, çoğul düşünebilenlerin işidir. Anatomik, biyolojik, psikolojik… Devasa Türkiye vücuduna, devasa bir operasyon yapılacaksa bu operasyon için çok uzman gerekir. Öyle ya operasyon, bir uzman grubunun insicamlı çalışmasıyla yapılan zor bir iştir. Türkiye’deki demokrasi, barış mücadelesini oluşturan kurum ve örgütlerin bu operasyonu yapacak becerisi vardır. Ama uzmanların uyumlu çalışması için operasyonun doğru yönetilmesi gerekir. Bu anlamda Kürt Siyasal Demokratik Hareketinin “Konferans” vb. süreçleri barışın dinamikleri ve demokrasi güçleri ile birlikte oluşturması, çoğul bir yapıya kavuşturması gerekir. BDP’nin şu telaş halinden sıyrılıp barış ve demokrasiyi dert edinen parti, sendika, dernek, meslek odası, federasyon, konfederasyon vb. kurumlara bir çağrı yapması ve “Konferansların” çoğul bir katılım ve çoğul bir akılla coşkulu bir yöntemle örgütlenmesi gerek.

1 Mayıs Emek Bayramı kutlu olsun. Yaşasın 1 Mayıs… Bijî Yek Gulan…

Yazar Aziz Tunç’un Tutsaklığı Ve Kitabı Üzerine

 Mustafa ELVEREN

Yazar Aziz Tunç “KCK” adıyla yapılan operasyonlar sonucunda uzun süredir Silivri 2 No.lu L tipi cezaevinde tutsaktır. Tutsak olmadan önce onlarca makaleleri ve bir de kitabı yayınlanmıştı.

Sevgili Aziz Tunç’la yüz yüze hiç görüşme imkânım olmadı. Ancak, internet üzerinden MSN ile birkaç kez görüşmelerim oldu. Zaten bu görüşmelerimiz devam ederken değerli Aziz kardeşimin “KCK operasyonu” adı altında yapılan operasyonla tutsak alındığını basından öğrenince şaşırmış ve çok üzülmüştüm.

MSN ile dostluğunu kazandığım yazar Aziz Tunç ile ilgili basında okuduğum bir-iki haberin dışında tutsak olduğu günden beri hiç haber alamadım. Ancak birkaç gün önce oğlu Feyzullah’tan Aziz’in yazdığı kitap ile ilgili bir mesaj aldım ve çok memnun oldum. (1)

Sayın Aziz Tunç’un zindana tutsak olmasına neden olduğunu düşündüğüm(üz) “Maraş Kıyımı, Tarihsel Arka Planı ve Anatomisi” isimli kitabın 4. baskısını yaptığını Feyzullah’ın mesajından sevinçle öğrenmiş bulunmaktayım.

Bulunduğum şehirde kitabı temin edemedim. O nedenle Gomanweb Sitesi yazarlarından Sayın Ali Erdoğan’ın kitapla ilgili yaptığı değerlendirmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Sayın Erdoğan’ın bu uzun değerlendirmesini özetlemeye çalıştım;

“Kalesi özgürlük, amacı adalet olan yazar kardeşimiz Aziz Tunç de, Türkiye’nin değişik bölgelerinde yaşayan Kürt Alevilere yapılan / yapılmakta olan soykırımı dile getirmek için, “Maraş Kıyımı, Tarihsel Arka Planı ve Anatomisi” isimli bir kitap yazmıştı. Kitap okuyucunun ilgisini fazlasıyla çekmiş olacak ki, kısa zamanda bir, iki ve üçüncü baskıları tükenmiş, dördüncü baskısını okuyacağınız kitabın yazarını susturmak için, ‘Sen kitap mı yazarsın, bizleri deşifre mi edersin dercesine’ KCK yaftasıyla cezaevine aldılar.

Dikkatinizi çekmiştir sanırım, kitapta “Neden Maraş?” diye çok önemli bir bölüm var. Tekrar tekrar okumanızı öneririm: “… Aleviliğin tarihsel özelliği, her zaman düzene muhalif olmaları; Alevilerin henüz, devletin ve sistemin denetimine tam olarak girmemiş olmaları, düşünsel ve inançsal dünyalarının egemen ideolojisiyle barışık olmaması; asimilasyona direnç göstermeleri devletin çözmesi gereken sorunların başında gelmekteydi. Bu nedenle Aleviliğin yok edilmesini veya asimile edilmesi gerekmekteydi. O yıllarda Maraş’ta Kürt Aleviler, kitlesel olarak devrimcilerin yanında yer alıyorlardı. Kürt Alevilerin siyasallaşmasının, Kürt halkının gelişen Ulusal Özgürlük talepleriyle buluşma ihtimali çok güçlüydü. Ve bu ihtimal, egemen güçleri fena halde korkutmaktaydı. İşte soykırım bu halkanın oluşmaması için yapılmıştı….” diyor yazar. Bu kanıya her duyarlı insan, aydın ve demokrat imzasını atar…” (2)

Sayın Ali Erdoğan’ın bu tespitlerine ben de aynen imzamı atıyorum. Bu kitabın yazarı Sayın Aziz Tunç şu anda çok ağır bedel ödemektedir. Sayın Tunç’un bu direncini selamlıyorum.

-Önce vatan sonra insan- diyen bir sistemin tornasından üretilen kişiler insanlık konusunda ne kadar sağlıklı düşünebilirler? Sağlıklı karar verebilirler mi?

Daha 4 yıl önce “Terör örgütünü övmek” gerekçesiyle ceza alan öğretmen arkadaşım Mehmet Artan Elazığ E Tipi Kapalı cezaevinde kitap okuduğu sırada kalp krizinden hayatını kaybetmişti. Bu acı hala yüreğimdeyken başka arkadaşlarımın cezaevine konulmasına yüreğim artık taşıyamıyor. Şu anda birçok dostum ve arkadaşım ne yazık ki cezaevlerinde tutsak edilmişlerdir.

Alevi felsefesinin öznesinde “önce insan” vardır. O nedenle Kızılbaş olmak zordur. Kızılbaş Kürt olmak daha da zordur. 3K’li (Kürt-Kızılbaş-Komünist) olmak ise, hepsinden daha çok zordur ve bedeli de o kadar ağırdır.

Dostum Aziz Tunç gibi binlerce insanın tutsak edilmesi ülkemizde barışın ve özgürlüğün oluşmasına en önemli engellerden biridir. Bu tür tutuklamalar ülkemizin yararına değil, tam tersine zararınadır.

Bu baskılardan kurtulmak için Alevilerin, tüm ezilen halkların ve emekçilerin oluşturdukları demokratik örgütlerle birlikte siyasi zeminde mücadele etme düşüncesini benimsemeleri gerekmektedir.

“Siyasi partilere bağımlı kalmadan gücümüzü birleştirelim, örgütlenmemizi geliştirelim. Adil ve yaşanılır bir dünya, demokratik, laik, eşit yurttaşlığa, barış ve demokrasiye dayalı bir Türkiye projesinde yerimizi alalım” (3)

Yarın 1 Mayıs. Emekçilerin Birlik-Dayanışma-Mücadele Günü. Bu vesileyle başta dostum Aziz Tunç olmak üzere; zindanlardaki tutsakların, ezilen halkların, emekçilerin 1 Mayıs Bayramı’nı kutlar, barış ve dostluk temelinde tüm siyasi tutsakların bir an önce özgür olmalarını dilerim.
30/05/2013

NOT: Bu yazının bir kopyası Silivri Cezaevi’nde tutsak bulunan Sayın Aziz Tunç’a tarafımdan posta ile gönderilecektir.

Mustafa Elveren
elverenmustafa@hotmail.com

KAYNAKLAR:
(1) – Feyzullah Tunç’un e-posta ile bana gönderdiği mesaj
(2) – Ali ERDOĞAN-gomanweb.org
(3) – Kemal Bülbül–PSAKD Gn. Bşk.

Kendine yabancılaşmak …!!!

Başbakanın Alevilik ve cemevi tanımı bir canımızın mizahi tasviri ile “tekamül” etti. Öyle ya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaparken, “Cemevi cümbüş evi” demiş, dozerlerle Karaca Ahmet Dergahı üzerine “Sefer etmeyi” bile düşünmüştü. Akabinde “Yürü ya kulum” nidasına binaen parti kurmuş, başbakan olmuş… “Çırak, Kalfa…” derken “Usta olmuştu.” Ecdattan devşirme akılla “Usta” mertebesine “Terfi eden” başbakan bu kere cemevini “Ucube” diye sıfatlandırmıştı…!!! “Ustalıktan, devlet başkanlığına” terfi etmeyi tahayyül ettiği her halinden anlaşılan başbakan bu kere bir AKP milletvekilinin “Sayın Başbakanım cemevleri Alevilerin ibadet merkezidir. Bunun gereğini yapalım!” demesi üzerine “Alevilik İslam’ın bir alt yorumudur. İslam’ın ibadet mekanı cami olduğuna göre Aleviler de camiye gitsin. Cemevi kültür evidir!” demez mi?… Belediye Başkanlığında “Cümbüş evi” Başbakanlığın “Ustalık” mertebesinde “Ucube” Devlet Başkanlığını tahayyül ederken “Kültür evi!…” Az tekamül etmemiş hani!

Başbakanın bu psikolojisi makamından ve inancından dolayı kendine uluhiyet vehmetmesinden olsa gerekir. Lakin sadece psikoloji kaynaklı değil bu tavır. Alevilik söz konusu olunca devletin ve iktidarların karakterleri ortaya çıkıyor. Gaye “Milli Birlik Projesi” ise Alevilik “İslam’ın alt yorumu” olarak kalacaktır. Zira Türkiye’nin demokratikleşmesinde Alevi sorununun çözümü temel göstergelerden biridir. Yüz yıllardır topluma sistematik olarak enjekte edilen kin, nefret, ötekileştirme, aşağılama, katliam, soykırım ne yazık ki, bir tavır olmayı aşıp zihniyet haline dönüşmüştür!Tam da “Yeni anayasa” ve “Kürt sorununun çözümü” gündemde iken AKP bu “Ağır gündem” içinde Alevileri “Kültür evi” teraneleri ile oyalayarak Osmanlı’nın “Görmezden gel!” taktiğini uyguluyor. Ve bu mizansen içinde bir Kürt, Alevi karşıtlığı oluşturmaya uğraşıyor. Türkiye’nin demokratikleşmesini bir bütün algılamaktan yoksun zihniyetler ise “Kürt sorunu Alevi sorununun çözümünü engelliyor!” yargısına varma mahirliği (!) göstermekten geri kalmıyorlar! Türkiye’nin temel sorunlarından ikisi olan Alevi sorunu ve Kürt sorunu karakteristik olarak benzeşiyor. Devletin Türk/İslamcılık statükosu inkar edilen tüm etnik ve inançsal kimlikler yanında asıl olarak Kürt etnik kimliği ve Alevi inancının inkarı üzerine inşa edilmiştir. Bu inkarı “İlelebet” yaşatmak için oluşturulan devlet kurumları ve bu yolla yapılandırılan toplumsal karakteristik demokratik hakların kazanımı için dayanışma oluşturacağı yerde ayrışmaya sebep olabiliyor! Mevcut durum her iki kesimin toplumsal yabacılaşmasından kaynaklanıyor. Siyasallaşmış, örgütlü Kürt kitlesinin tabanı Alevileri “Kemalist/Alevici” olmakla Alevilerin de Kürtleri “Kürtçülükle” suçlaması yabancılaşmanın temel kaynağıdır. Örgütlü, siyasallaşmış Kürtler Alevi sorununu, çoğulcu siyaset aklı ile Aleviler de Kürt sorununun nedenlerini ve çözüm yollunu Alevi aklı ile kavramadığı sürece bu garabet sür git devam edecek!

Laiklik ve demokrasinin iki temel unsuru bu yabancılaşmayı nasıl aşacak? Aleviler “Kürt, Türk, Arap fark etmez. Hepimiz Aleviyiz!” Kürtler de “Alevi, Sünni fark etmez hepimiz Kürt’üz!” ezberinden vazgeçmediği sürece yabancılaşma devam edecek!

Dil, etnik kimliğin ve sosyal iletişimin temel unsuru ise inançta kişiliğin ve sosyal yaşamın oluşmasında bir o kadar belirleyicidir. Kaldı ki Kürtler ve Türklerin Alevi ortak paydasında buluşuyor olması ortaklaştıran bir unsur olması gerekirken yıllarca uygulanan resmi ideolojiden dolayı yabancılaşmayı getirmiştir. Kimi “Alevi araştırmacılarının” kerameti kendinden menkul belirlemelerle Kürt Aleviliğini kimilerinin de Türk Aleviliğini “Daha muteber” görmesi ve buna bağlı toplumsal algılar da yabancılaşmanın bir başka nedenidir. Hünkar Hacıbektaş’ı Türk/İslamcı ideolojinin saptırmaları ile “Anadolu’yu Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için gelen Türk/İslamcı!” kabul eden Kürt Alevilerin sayısı az değil!… Pir Seyit Rıza’yı resmi ideoloji bakışı ile “İngiliz Ajanı” sayan Türk Alevilerin sayısı da az değil!… Alevi Yol Uluları yaşanmış bir deneyim ve toplumsal hakikat üzerinden “Herkesin inancı kendine kutsal.” diyecek kadar bilge ve anlayışlı yaklaşırken bazı “Kürt Alevi araştırmacıları” Dersim Kızılbaş Aleviliği gibi kavramlar üretip İç ve Batı Anadolu’da yaşanan Aleviliği küçümseyip Munzur Baba, Düzgün Baba ve Kul Himmeti, Pir Sultan Abdal’ı ayrıştırma basiretsizliği gösterebiliyorlar!!! Tersinden Çepni, Tahtacı gibi toplumsal sıfatlandırmaları Alevilikte ayrışma unsuru gibi gören ve “Kürt’ten Alevi olmaz!” diyen “Türk Alevi Araştırmacıları” da yok değil!!! “Anadolu Aleviliği” Türk Misakı Milli algısıyla üretilmiş ve Kürt, Arap, Arnavut… Alevileri yok sayan bir yaklaşımdır. Ayrıştırıcı bir yaklaşımla kutsanan “Kürt Aleviliği” ise aynı amaca hizmet etmektedir.

Çare Aleviliğin özünde ve Kürt siyasal hareketinin çoğulcu perspektiflerindedir. Alevi erenleri, evliyaları “Yol bir sürek bin bir. Gönül kalsın yol kalmasın!” deyişini ezbere söylemediler! Günümüz toplumsal yaşamının yolu demokrasi, yöntemi çoğulculuk temelinde etnik ve inançsal kimlikleri kabul, saygı ve dayanışmadır. Aleviler bunun farkına varır, Kürtler ise siyasal perspektifi doğru algılarlarsa laik, demokratik Türkiye özlem olmaktan çıkmaz mı?..

Dersim’de 4 Mayıs anmasına çağrı

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Dersim İl Meclisi öncülüğünde 4 Mayıs 1937 Dersim Katliamı’nın yıl dönümü nedeniyle düzenlenecek anmada “Katliamı unutmadık” denecek. Anmaya çok sayıda Alevi kurumu ve DTK Eş Başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk da katılacak.

Alevi ozanların ağıt ve deyişler seslendireceği anma Dersim Katliamı’nın başladığı yer olarak bilinen Pax Köprüsünde başlayacak. Konuya ilişkin bir basın toplantısı düzenleyen HDK Dersim İl Meclisi adına konuşan HDK Sözcüsü Hüseyin Tunç, “4 Mayıs yas gününde Dersim 37-38’de yaşananları unutmamak, unutturmamak, yaşananların tüm detaylarıyla halka açıklanmasını sağlamak için katliamın yapıldığı bölgelerde olacağız” dedi.

Ülkede demokrasinin hakim hale gelmesi, bütün milliyetlere ve inançlara mensup halkların bir arada, kardeşçe ve eşitlik temelinde yaşamasının koşulunun geçmişle yüzleşmek olduğunu belirten Tunç, “Bu amaçla 4 Mayıs’ta saat 13.00’da Seyit Rıza Meydanı’ndan katliam yeri olan Pax Köprüsüne yürüyeceğiz. Aynı gününün akşamı saat 20.00’da da Seyit Rıza Meydanı’nda toplanarak yetirdiklerimiz anısına mum yakacak ve karanfiller bırakacağız” dedi. Dersimlilere etkinliklere güçlü biçimde katılım çağrısı yapan Tunç, “Tüm halkımızı evlerinde, iş yerlerinde 4 Mayıs akşamı başına yastık, bedenine döşek, ölüsüne kefen nasip olmayanlarımızın anısına bir mum yakmaya çağırıyoruz” dedi.

4 Mayıs etkinliklerine katılacak kurumlar şöyle: “İzmir, Ankara, Alibeyköy, Pertekliler, Kurmeşliler, Gebze, Gemlik, Avuçhan, Ovacık Kedekliler, Ovacık Ziyaret dernekleri, Dersim Dernekleri, Munzur Çevre Derneği, Munzur Kültür Derneği, Özgür Alevi Kültür Derneği, PSAKD, Koçkiri Platformu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Huybar Sultan Alevi Kültür Derneği, Sivas İmranlı Derneği, Divirği Kültür Derneği, KAYY- DER, İstanbul Vartolular Derneği, Sev-Der, Almanya  Dersim 37-38 Soykırım Karşıtı Derneği, Almanya Dersim yeniden İnşa Derneği, Dersim gazetesi ve DTK, BDP, EMEP, ESP, Partizan, Cem Evi, Dersim Belediyesi, Pertek Belediyesi, Hozat Belediyesi, KESK, DİSK, TÜRK-İŞ, İHD, Dersim Barosu.(Dersim/EVRENSEL)