Ana Sayfa Blog Sayfa 6420

Karasu: Aleviler kültürel soykırım tehdidi altında

KCK yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Alevilere yönelik inkar ve asimilasyon politikasının günümüzde AKP eliyle sürdürüldüğünü belirterek, “AKP Alevileri kültürel soykırıma uğratma politikası izliyor” dedi.

Bir toplumun inancının devlet baskısı altında tutularak yeniden şekillendirilmesi, kendine göre bir şekil kazandırılmasının kültürel soykırım olduğunu kaydeden Karasu, “Bunu Türkiye cumhuriyeti tarihinde Aleviler çok sıcak bir şekilde yaşamışlardır” diyerek Alevilere yönelik gerçekleşen katliamlara dikkat çekti.

Sorunun çözümünün Türkiye’nin demokratikleştirmesinde olduğunu belirten Karasu,  “Alevilerin Radikal Demokratikleşme Stratejisi olmalıdır” dedi.

KCK yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu Alevilerin tarihte ve günümüzde yaşadıkları sorunlar ile çözüme ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı.

‘ULUS DEVLET BİR YÖNÜ İLE ETNİK VE DİNSEL TOPLULUKLARIN KÜLTÜREL SOYKIRIMINA DAYANIR’

Kürtler, Ermeniler ve Aleviler dediğimizde Alevi sorunu diyoruz ve bu sorun çözülmeli diyoruz. İnanç gruplarının, kültürel ve etnik gruplarının varlığı niye sorun oluyor?

Tarih içinde inançlar sorun olmuştur. Belli inanç savaşları, mezhep savaşları yaşanmıştır. Özellikle kapitalist Modernite’nin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte, ulus devlet anlayışının ortaya çıkışı, devlet içinde tek bir etnik topluluk, tek bir inanç topluluğu yaratma gibi bir eğilim ortaya çıkarmıştır. Ulus devlet anlayışı bir yönüyle etnik ve dinsel toplulukların kültürel soykırımına dayanır. Tek millet, tek inanç yaklaşımı Hakim kılınmaya çalışılır. Bu Avrupa’da da böyledir. Avrupa’da da devletler, bir kısmı İngiliz, Alman, Fransız bunlarda da aslında Alman Milletinin, İngilizlerin Fransızların hakim kılınması yaklaşımı yanında Katoliklerin, Protestanların yada Anglikan Kilisesinin hakim kılınması gibi yaklaşımlar görülmüştür. Bu gerçeklik Avrupa’dan kaynaklı bu kapitalist Modernist zihniyetin, kapitalist anlayışın daha çarpık biçimi Ortadoğu’ya da yerleşmiştir. Kuşkusuz Aleviler ve inançları üzerinde çok önceleri baskılar vardır. 15, 16 ve 17. yüzyılda da bu yönlü baskılar oluşmuştur. Bu yönlü katliamlarda gerçekleşmiştir. Daha çok o dönemdeki devletlerin belli bir inanç topluluğunun daha ağır basması, diğerlerinin biraz daha zayıf olması karşısında önyargılar oluşmuş ve kavgalara neden olmuştur. Orada da sorun var, demokratik olmayan, diğer inançlara saygı göstermeyen bir yaklaşım var. Özellikle dinlerde böyle bir dogmatizm katı yaklaşım oluşmuş. Hem bu İslamiyet içinde, hem Hıristiyanlık içinde hem de diğer dinlerin içinde oluşmuş.

Nitekim Avrupa’da da din savaşları çok şiddetli bir şekilde yaşanmış ve boğazlaşmalara kadar varmıştır. Ortadoğu’da da sayısı az olan inanç toplulukları, mezhepleri üzerinden baskılar olmuştur. Fakat bu ulus devlet zihniyeti gerçekten daha katmerli bir kültürel soykırımı esas almış, buda tek inanç, tek millet kavramını devletler içinde yerleştirmiştir. Bunun Türkiye Cumhuriyetine yansıması gerçekten daha ağır olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar Osmanlı halifeliği döneminden bir farklılaşma yaşasa da pozitivizm, laikliği benimsemiş olsa da, cumhuriyet geçiş yapmakla birlikte kendine bağlı bir din politikası, bir İslamiyet politikası izlemiştir. Tabi bunu yaparken belirli farklı İslami toplulukları ya da bazı kesimleri dışlamış, ama kendine bağlı bir İslamiyet yaratmaya, devlete bağlı bir İslamiyet yaratmaya çalışmıştır. Bu politika diğer taraftan da tek millet, Türklüğe dayalı bir devlet yaratmaya çalışınca Türk İslam sentezi Türkün ve İslam’ın makbul olduğu Kürtlerin, Arapların, Ermenilerin diğer toplulukların eritilip Türkleştirilmek istendiği, yine Alevilerin, Ezidilerin, Süryanilerin ve başka inançların da tümden tasfiye edilerek, Türkiye sınırların da sadece Sünni İslam mezhebinin hakim kılınacağı bir devlet politikası izlenmiştir. Sorunu yaratan özellikle de son iki yüz yılda ulus devlet politikasıdır.

Avrupa ülkelerine baktığımızda ulus devlet politikası karakter değiştirerek bir değişime uğramış. Fakat Türkiye’ye baktığımızda halen bu politikalar devam etmektedir. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ulus-Devlet’in ilk çıkış yeri Avrupa’dır, ama zamanla ağır sorunları ortaya çıktı. Ülkeler kendi içinde ağır sorunlar yaşadılar. Milliyetçilik, ulus devletin katı milliyetçiliği Avrupa’ya birinci ve ikinci dünya savaşı yaşattı. Bu açıdan, çok dar diğer toplulukları reddeden o milliyetçilik anlayışından törpülenme oldu, kırılma oldu. Yine farklı inançlara katı yaklaşımın yarattığı sorunlar tarihte mezhep savaşlarını ortaya çıkarttı. Mezhep savaşlarının Avrupa da yarattığı büyük acılar daha sonraki yüz yıllarda ise, giderek inançlara karşı bir hoşgörü zihniyetini ortaya çıkardı. Bu yönüyle tabi ki Ortadoğu’da var olan ve yahut hala çok katı süren diğer inançlara karşı hoşgörüsüzlüğün olduğu doğrudur. En azından Hıristiyanların kendi mezhepleri açısından Katolik, Protestan, Anglikan ya da Gregoryen mezhebi var, Protestanlık var, Protestanlığın farklı kiliseleri var, bunlar arasındaki geçmiş çekişmeler önemli oranda aşılmıştır. Ama Türkiye de, özelde Osmanlı imparatorluğunun dağılmasından sonra çok kaygılı bir ruh hali ve Kürtler ayrılacak dağılacak, şunlar gidecek dağılacak psikolojisi vardı. Öte yandan Erdoğan’ın yakın zamanda söylediği bir söz var; ‘Avrupa bizi Alevilikle bölmek istiyor.’ Sanki Aleviliği Avrupa ortaya çıkarmış, Avrupa’nın yarattığı bir inançmış gibi onu da bir bölünme gerekçesi yaparak devletin zayıflanması olarak değerlendiriyor.

İNANÇ KATLİAMI

Cumhuriyetin ilk yıllarına bakıldığında başka bir paradoks karşımıza çıkıyor. Cumhuriyet döneminde Aleviler kendilerini Cumhuriyete daha mı yakın hissediyordu? Buna ne dersiniz?

Türkiye cumhuriyeti kurulunca bir din devleti olarak kurulmuyor, kendine göre bir İslam yaratmak istiyor. Öte yandan kendine göre biraz daha batıya yakınlaşmak istiyor. Aslında batıya bu kadar yakınlaşmasının, iş kurmasının bir nedeni de; ulus devleti batı destekliyor ve ulus devlet içinde de Kürtlerin tasfiye edilmesine batı göz yumuyor. Bu yönüyle Türkiye Cumhuriyeti batı desteğini alarak Kürtleri tasfiye etmek ve ortadan kaldırmak istiyor. Bu bakımdan Kürt inkarın da, Kürtlerin soykırımında batının önemli bir rolü, suçu vardır.

Bir Alevi olarak çocukluğumuzdan biliriz ki; Aleviler horlanır, okulda ve her hangi bir iş yerinde kesinlikle Alevi olduğunu söyleyemiyordu. Bu da Kemalist zihniyetin okullarda ve devlet kurumlarında hakim olduğu bir düzendi. Cemler Alevilerin yoğun olduğu mahallelerde olurdu. Acaba basılacak mı? Basılmayacak mı? Ne olur ne olmaz diye nöbetçi koyuyorlardı. Alevilerin Türkiye tarihindeki inançlarının özgür olduğu, baskılara maruz kalmadığı yönündeki değerlendirmeler kesinlikle gerçeği doğrulamıyor,  baskı devam ediyor. Fakat eskisi gibi çok katı ve çıplak zor şeklinde yürümüyor olabilir. Neden? Çünkü dünya koşulları değişmiş ve biraz farklılaşmış, Avrupa’yla biraz ilişkiler gelişmiştir. 20. yüzyılda genel inançlara karşı saldırının hoş görülmediği bir dünya var idi. Özellikle de Türkiye Ermeni ve Süryani katliamını yapmış ve bundan dolayı suçlandığı için, Alevi toplumunu tümüyle katletmesi belki çok büyük tepkilere yol açabilirdi. Alevilerin giderek Alevi inancını yitirmesi, Dersimin veya güney-batının hem Kürtlükten koparılması, hem de Alevi inancının baskı altına alınarak devletin istediği bir Aleviliğin, devletin istediği bir inanç sisteminin ortaya çıkması için devlet büyük bir çaba göstermiştir. Bu zaten başlı başına devletin bir yandan inanç üzerine baskı kurması o inancı kendine bağımlı hale getirmesi en büyük inanç katliamı değil midir? En büyük inanç soykırımı değil midir? Bir toplumun inancının devlet baskısı altında tutularak yeniden şekillendirilmesi kendine göre bir şekil kazandırılması da tabi ki kültürel soykırımdır. Bunu Türkiye cumhuriyeti tarihinde Aleviler çok sıcak bir şekilde yaşamışlardır.

‘TÜRKİYE’NİN KÜRT ALEVİLER İLE TÜRK ALEVİLERE YAKLAŞIMI FARKLIDIR’

Alevi Kürtler daha fazla mı baskı görüyorlar? Birde işin içinde Kürtlük varsa iş daha fazla mı değişmektedir? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu açıktır ki, Türkiye’nin, Türk Alevilere yaklaşımı ile Kürt Alevilere yaklaşımı farklıdır. Maraş katliamı, Sivas, Dersim katliamı olmuş, büyük katliamların çoğu Kürt Alevilerin olduğu illerde olmuştur. Çorum’da da katliam olmuş, ama Çorum’da ki olay biçimin de gelişmiş, o dönemde sağ ve sol çatışmasının yarattığı ortamda olmuştur. Çorum gibi faşistlerin yoğun olduğu bir yerde, Alevilerin önemli bir bölümüne, sol Alevilere yönelik büyük bir saldırı gerçekleşmiştir. Ama Türkiye Cumhuriyeti tarihine bakılırsa Kürt Alevilerin üzerinde yürütülen baskının, Türk Aleviler üzerine yürütülen baskıdan fazla olduğu görülür. Türk Alevileri üzerinde baskı yoktu, onlar inançlarını özgür biçimde ifade ediyordu, onların inançları kabul ediliyordu diye bir şey yok. Onlarda gerçekten hakim inanç olan Sünni inancın baskısı altında kendilerini ifade edememiş, örgütleyememiş, kendilerini geliştirememiş, komünist, Kızılbaş ve Kürtler mevcut Türk devletinin en büyük düşmanları biçiminde bir yargı hep olagelmiştir. Bu yargı gerçekten de doğrudur. Çünkü pratikte de solcular, Kızılbaşlar ve Kürtler üzerinde gerçekten yoğun baskı yürütülmüştür.

‘ALEVİLERE YÖNELİK TÜRK DEVLETİNİN POLİTİKASI DEĞİŞMEMİŞTİR’

Bugün devletin Alevilere dönük yürüttüğü politikaları nasıl buluyorsunuz? 

Devlet ve hükümetlerin Alevilere yaklaşım değişmemiştir. Alevileri gerçek anlamda tanıma, onların sorununu çözmekten çok kimi yumuşamalar yaparak, Alevileri aslında kültürel soykırıma uğratma politikası izleniyor. AKP de öyle Alevilerin Cem Evleri’ni tanıması, diyanet işleri başkanlığı fes edilerek devletin bütün dinlere, bütün mezheplere eşit mesafede yaklaşması, din dersinin kaldırılması ya da bütün eğitim müfredatlarında üniversitelerde, kitaplarda, toplumsal zihniyet de Alevilere karşı önyargıların kaldırılmasını sağlayan bir zihniyet değişimi içinde değildir. Bu açıdan gerçekten de aynı Kürtlerdeki gibi, daha önceki yıllardaki kendine göre Kürt yaratma, Kendi Kürdünü yaratma politikası varken, Aleviler içinde aynı politika yürütülüyor. Bu açıdan Alevilere yönelik Türk devletinin politikası değişmemiştir. AKP öncesinde de aynıydı. Demirel zamanında da aynıydı, veyahut CHP’nin iktidarda olduğu koalisyonda olduğu dönemlerde de Alevilere yönelik politikalar değişmemiştir. Bugün o politikaları AKP devam ettirmektedir.

‘SORUN ULUS DEVLET ZİHNİYETİDİR’

Bazı Alevi örgütleri ve temsilcisi sanki Alevi sorunu AKP’den kaynaklı ya da bugün başlamış gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlar, buna ne dersiniz? Yani dün Alevilerin sorunu yok muydu?  

AKP siyasal İslamcı bir zihniyete sahip olduğu için Alevi sorununa eğilmesi mümkün değildir. Bu yönüyle bu gün gelinen aşamada hala Alevileri eşit inanç olarak kabul edip, onları olduğu gibi kabul etme yaklaşımında değil.  Onlara göre İslam’ın içindelerse o zaman camiye gitsinler biçiminde çağrıları var. Bu yönüyle yaklaşımları ortadadır. Ancak Alevi sorununu AKP yaratmamıştır. AKP daha 2000’lerde iktidara gelmiştir. Ama Alevilere yönelik büyük katliamlar, büyük baskılar önceki on yıllarda daha fazlaydı. Bu günde sürüyor tabi. Sorunu sadece bir partiye indirgemek yanlıştır. O zaman sorunu çözemeyiz. Sorun bir ulus devlet zihniyetidir. Türkiye’nin kuruluşundan beri, özellikle diyanet işleri başkanlığı kurulmasıyla, cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra gerçekleşiyor.  Yani sorunu bir bütün olarak Türkiye’deki devlet zihniyeti olarak anlamazsak, devletin Türk İslam sentezi denen bir ulus yaratma projesi doğru anlaşılmaz. Sadece Türkler olursa millet bölünmemiş olacak, sadece tek inançları olursa inanç bölünmemiş olacak, böylelikle güçlü bir Türk milleti yaratılacaktı. Bu zihniyetle Alevi sorunu ortaya çıkmıştır. Alevilerin sorunlarının ağırlaştığı an, bu güne kadar çözülmemesine neden olan bu zihniyettir. Bu açıdan sorunu öyle ayırmak doğru değildir. Ama AKP’nin de aynı zihniyetin devamı olduğunu, AKP’nin de Alevi sorununu çözme yaklaşımı içinde olmadığını, hatta Sünni İslam’a daha fazla dayandığından Alevileri asimilasyon politikalarıyla eritme eğiliminin daha fazla olduğu söylenebilir.

‘ALEVİLERİN RADİKAL DEMOKRATİKLEŞME STRATEJİSİ OLMALIDIR’

CHP iktidarda olduğu dönemde Maraş ve Sivas katliamları yaşandı, ama CHP buna adres olarak başkalarını gösteriyor ve kendini sorumlu olarak görmüyor. Bazı Alevi örgüt ve temsilcileri de bu paralelde açıklamalar yapıyor. Buna ne dersiniz?

Yanlıştır. CHP’nin bu kadar milletvekili var o zaman çıksın Cem Evleri Alevilerin ibadet yeri olarak sayılması için kanun teklifi versin. Bu konuda yoğun propaganda yapsın. Yapıyor mu? Bunu gündemleştiriyor mu? Diyanet işleri başkanlığının kaldırılmasını gündemleştiriyor mu? Din derslerinin kaldırılmasını gündemleştiriyor mu? Yok. Yani CHP böyle bir politika izlemiyor. CHP içinde zaman zaman bir iki Malatya, Adıyamanlı milletvekili sorunu gündeme getiriyorlar. Bu da her hangi bir şeyi değiştirmiyor, sadece Alevilere yaranmak için yapılıyor, Alevilerin oylarını almak için. CHP, blok olarak Alevilerin sorunlarıyla ilgilendiğini iddia ediyorsa, Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması, din derslerinin mecburi olmaktan çıkarılması, Cem Evleri’nin ibadet yeri olarak kullanılması için meclis zemininde radikal bir mücadele versin. Bu bakımdan ‘CHP Alevilerin haklarını savunuyor’ demek gerçekten de yanlıştır. En büyük yanlış da şuradadır. Türkiye demokratikleşmediği müddetçe Alevi sorunu çözülemez. Alevi sorunu da Kürt sorunu gibi demokratikleşme sorunudur özünde. Demokratik bir anayasa sorunudur. Şimdi CHP Kürtler yararlanmasın diye, Türkiye’nin demokratikleşmesini istemiyor. Türkiye’nin demokratikleşmesini istemeyen bir partinin Alevilere faydası olabilir mi? Alevilerin stratejisi şu olmalıdır:  Kim gerçek anlamda Türkiye’nin demokratikleşmesini istiyorsa, onu desteklemelidir. Bir dönemler AKP’nin yaptığı gibi kendine demokrat, kendine Müslüman biçiminde değil. Gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyen parti hangisi ise,  ama gerçek anlamda hem Kürtlerin sorununu çözecek, hem Alevilerin hem de diğer sorunları çözecek demokratik bir zihniyet yaklaşımıyla, partilere eğilim göstermeleri gerekiyor. Özellikle de Türkiye’nin temel sorunu olan Kürt sorununu çözmeyen ve Kürt sorununa doğru yaklaşmayan parti Türkiye’yi demokratikleştirebilir mi? Hayır. Demokratikleştiremez. O açıdan Kürt sorununda bu kadar inkarcı olan hala Kürtleri kültürel soykırıma uğratmak isteyen bir CHP zihniyetine Aleviler nasıl destek verebilir. Demek ki CHP’nin demokratikleşme zihniyeti yok. O zaman Alevilerin böyle bir partiye tabi ki farklı tutum alması gerekiyor. Böyle bir partiden demokratikleşme zihniyeti olmayan bir hareketten uzak durmaları gerekiyor. Alevilerin Radikal Demokratikleşme Stratejisi olmalıdır.

 Şimdiye kadar konuştuklarımızdan da anlaşılıyor ki, sorun devletin politikalarından kaynaklı bir sorun. Sorun Alevilerin inancını sorun haline getirmektir. Dolayısıyla Alevi toplumunun devlet ile yüzleşmesi gerekmiyor mu, yani sorunun tam da burada çözülmesi gerekmiyor mu?

Her partinin politikası aynı değil, ama Türkiye demokratik bir ülke olmadığı için, yani devlet demokrasiye duyarlı bir hale getirilmediği için sistem bir bütün olarak anti demokratik olduğu için, tabi ki esas olarak değiştirilmesi gereken devlettir. Devletin değiştirilmesi gerekir. Yani devletin değiştirilme sorunu var. Örneğin bazı ülkelerde belirli demokratik bir sistemi var. Bu açıdan orada partilerin politikaları değişiyor. Ama Türkiye’de devletin kesinlikle değişmeyen zihniyeti söz konusudur;  mesela tek millet, tek inanç ile güçlü bir devlet olma mantığı var. Devleti şekillendiren anayasa ise, dolayısıyla devletin değiştirilmesi de anayasanın değiştirilme sorunudur. Bu açıdan Aleviler, özellikle de anayasanın değiştirilmesinin gündem de olduğu bir dönemde, devleti değiştirecek biçimde bir politika izlemeleri gerekir. Partilerin politikaları eleştirilebilinir. Ama şu anda hedef devletin değiştirilmesi olmalıdır. Devlet değiştirildiği takdirde, devletin zihniyeti de değişir. Demokratik bir sistem ortaya çıktığı takdirde örneğin; yarın seçimlerle başka hükümetler de iktidara gelebilir, o zaman sorunlar ağırlaşamaz, belirli sorunlar çözülmüş olur. Ama devlet değişmediği için hangi parti gelse de bir şey değişmiyor. Demokratik bir ülkede partiler değişse de pek fazla bir sorun olmaz.

‘ALEVİLER KÜRTLERİN MÜCADELELERİNİ KENDİ MÜCADELELERİ OLARAK GÖRMELİ’

Şimdi Alevi toplumuna baktığımızda daha çok kendi sahasında demokrasi arayışı içerisindeler. Ama Türkiye’de diğer etnik gurupların, toplulukların, inanç guruplarının da sorunları var. Demokrasi ortak payda ise, diğer kesimlerle, etnik guruplarla mesela Kürtlerle ve diğerleriyle ortak mücadele yürütülmesi de gerekmiyor mu? Yürütülüyor ama daha güçlü olması gerekmiyor mu?

Tabi ki Aleviler bir demokrasi gücüdür. Demokrasi mücadelesi de yürütüyorlar. Bu nedenle Alevi gençleri geçmişte hep sosyalist hareketler içinde yer aldılar. Çünkü o hareketler Türkiye’nin değişmesi, demokratikleşmesi, bütün etnik ve dinsel guruplara eşit mesafede toplum öngördüğü için –çünkü sosyalizmin özü budur-  Alevi gençleri yer aldılar. Gerçekten geçmişten bu güne eğer büyük demokrasi mücadelesi geliştiyse, devrimci hareketler geliştiyse bunda Alevi gençlerin rolü çok büyüktür. Yine bütün demokrasi hareketleri içinde yer aldılar. Ama şöyle bir eğilim oldu. Devlet tarafından, özellikle CHP içindeki belli kesimler tarafından Alevilerin diğer demokrasi güçleriyle, özellikle Kürtlerle bütünleşmesinin önüne geçilmeye çalışıldı. Bu bilinçli bir devlet politikası idi. 1990’larda Avrupa’da Alevilerin Kürtlerle birleşmemesi, yine Türkiye’de Alevilerin Kürtlerle birleşmemesi için devlet özel politikalar izledi. Özel stratejiler izledi. Bu açıdan Alevi ve Kürtler büyük demokrasi mücadelesi vermesine rağmen, son kırk yılın ağır bedellerini vermelerine rağmen örgütlü ve ortak bir mücadeleyi geliştiremediler. Bunun sonucu olarak; Alevi dernekleri ve Alevi örgütleri Kürtlerin mücadelesinden uzak kalmayı tercih ettiler. Bizim mücadelemiz içerisinde binlerce Alevi genç yer aldı. Başta Dersim, Maraş, Malatya, Adıyaman olmak üzere birçok yerden gençler, Alevi toplumu bu mücadeleye destek verdi. Çünkü aynı zamanda kimlik, dil, Kürtlük,  ve kültürel sorunları vardı. Hem Alevi idiler, hem Kürt’tüler. Ama Aleviler üzerinde öyle politikalar izlendi ki, bırakalım Alevi Türkleri bir kesim Alevi Kürtleri bile kendi kimlik, dil, kültür yani etnik kimliğinden gelen sorunlarla ilgilenmesini engellemeye çalıştılar. Böylelikle bir kesim Alevi Kürdü Kürt sorunundan uzaklaştırmaya çalıştılar. Son yıllarda kimi değişikler var, ama hala yetersizdir. CHP zihniyetiyle yaşayanlarda,  Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı mesafeli duran yaklaşımlar, doğru olmayan söylem ve yaklaşımlar hatta önyargılar görülmektedir. Bunların kesinlikle aşılması ve düzeltilmesi gerekiyor.  Alevilerin Kürtlerin özgürleşme sorunlarına karşı duyarlı ve mücadelelerini kendi mücadeleleri olarak görmeleri gerekiyor. Bu hem Kürtler açısından gereklidir, hem de Aleviler açısından gereklidir.  Kürtler de Alevilerin kimliği ile kültürel inançlarını özgürce yaşamalarına ve bunu sağlamada mücadelesini ortak paydalarda birleştirmesi gerekmektedir.

‘HDK MODELİ ÇÖZÜM İÇİN ÇIKIŞ NOKTASI OLABİLİR’

Türkiye modelinde inanç sorunlarından söz ettiğimizde HDK tam da burada işlevli görünüyor. HDK çok önemli bir modeldir. Bu konuda ne diyorsunuz?

Geçen gün bir dernek başkanı şunu söylüyordu : “biz birey olarak değil de, kendi kurumsal kimliğimizle HDK’ye katılmak istiyoruz.” Tabi ki kendi kurumsal kimliğiyle HDK’ye katılmaları en doğrusudur.  Çünkü Radikal Demokrasi anlayışı, ya da Demokratik Konfederal sistem zihniyetinde bütün toplulukların örgütlü bir biçimde bu gibi örgütlenmeler içinde yer almaları gerekiyor. Birey olarak değil, işte Aleviler, Kürtler, Ezidiler, Süryaniler, kadınlar, emekçiler ve gençler kendi örgütlülüğü ile demokratik sistemin içinde yer almalıdırlar. Sadece birey olarak gidip partiye üye olma değil, toplumsal tabanda kendi kimliklerini örgütleyerek demokrasi mücadelesi içinde yer almalıdırlar. Gerçek demokrasi böyle olur. Gerçek demokrasi; Tüm etnik, dinsel ve sosyal toplulukların kendi kimliğiyle örgütlenerek sistem içinde yer alması, demokratik kurumlaşmalarıyla yer almasıyla mümkündür. Bu açıdan biz tabi ki Alevilerin de kendi kurumsal kimlikleri ile HDK içinde yer almalarını doğru buluyoruz. HDK bütün Türkiye’yi esas alan bir hareket olarak Alevilerin de, Kürtlerin de, bütün etnik dinsel toplulukların, Çerkezlerin, Süryanilerin, Ermenilerin haklarını savunabilmelidirler. Zaten Türkiye’nin böyle bir model partiye, model harekete ihtiyacı var. Böyle bir hareket zaten Türkiye’yi kapsayabilir, çözüm için de bir çıkış noktası olabilir. Bu hem Türkiye için, hem Kürdistan için hem de Türkiye’nin tüm ihtiyaçlarına cevap veren bir modeldir. Aynı zamanda sorunları çözecek bir modeldir.

‘ALEVİ KÜRTLER, HEM KÜRT, HEMDE ALEVİ KİMLİKLERİNE SAHİP ÇIKMALI’

Devletin Alevilere yönelik politikasını, bakışını anlamaya çalıştık.  Bu politikanın halen AKP’nin eli ile yürütüldüğünü söylediniz. Asimilasyon devam ediyor. Buna karşı siz Alevilerin örgütlülüğünü yeterli buluyor musunuz?

Alevilerin kendi taleplerini dinlendirmesi için kendi özgün örgütlemelerini geliştirmelidirler. Alevi örgütlemeleri her yerde olmalıdır. Alevi örgütlemelerinin bulunduğu her yerde, Avrupa’da, Türkiye’de, Dersim’de, Sivas’ta örgütlenmelidirler. Özgün örgütlenmelerini korumalıdırlar. Şunu söylemeye çalışıyorum: Aleviler iki kimliklidir; Kürt Alevilerin, hem Kürt kimliği, hem de Alevi kimliği vardır. Aleviler, özgün örgütlemeleri ile ilgili taleplerini savunurlar. Başta PKK,  KCK, BDP gibi örgütleriyle de hem Alevi kimliğine duyarlı bir politikanın içinde olurlar, hem de Kürt kimliği ile ilgili sorunlarını sahiplenebilirler. Yani bu yönüyle Alevi Kürtlerinin iki kimliğinden kaynaklı,  sorunlarını ve çözümünü sağlama sorumlulukları vardır.  Biz başından beri 90 ‘lı yıllardan itibaren Kürdistan Aleviler Birliğini ön görüp örgütledik. Avrupa’da ve her yerde Alevilerin kendi özgün örgütlemelerini geliştirmeleri için teşvik ettik. Kendi özgün gazetelerini çıkarabilirler, dergi çıkarabilirler yayın yapabilirler. Bunlar Alevilerin hakkıdır, yapmaları gerekiyor dedik. Bu açıdan biz her zaman her yerde Alevilerin kendi özgün örgütlemelerinin içinde yer almasından yanayız. Bu Alevilerin özgün örgütlemeleri, Kürt Alevilerin özgün örgütlemeleri, Kürt özgürlük mücadelesine zarar vermez, daha da güçlendirir. Çünkü bir toplum ancak bütün sorunlarına sahip çıkarsa gerçekten özgürlükçü olabilir, özgürlük mücadelesi verebilir. Bu açıdan Alevi sorunlarına duyarsız, üzerindeki baskılara karşı mücadeleyi sahiplenmeyen bir Kürt Alevi’si özgürlük mücadelesi de veremez. Çünkü gerçek bir özgürlükçü ve demokrat değildir. Alevilerin bütün sorunlarına duyarlı değil demektir. O bakımdan ancak bütün sorunlarına karşı duyarlı olan Aleviler Kürt özgürlük mücadelesine cevap verebilir, Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yer alabilirler. Alevi Kürtler de gerçekten Kürt mücadelesini Kürt kimliğinden kaynaklanan haklarını iyi savunurlarsa, onun mücadelesini gerçek anlamda verirlerse, Alevilik mücadelesini de verebilirler. Yok, Kürtlüğünü savunmayacak, ama Alevilik mücadelesini doğru verecek ya da Aleviliğini savunmayacak, ama Kürtlük mücadelesini verecek. Bu olmaz.  Alevilerde meşhur bir söz var; aslını inkar eden haramzadedir. Aslını, ya da bir tarafını inkar ettiği zaman o gerçekten doğru bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi verebilir mi? Veremez. Bu açıdan bütün kimliklerinden kaynaklanan sorunlarını gören, onun mücadelesini veren doğru anlamda özgürlük ve demokrasi mücadelesini de verir. Gerçekten de doğru tutum içinde olur, biz bu bakımdan Alevi Kürtlerden bunu bekliyoruz: Hem Alevi kimliğine, hem de Kürt kimliğine sahiplenmesini bekliyoruz.

SİPAN CUDİ / DEVRİM AMED – BEHDİNAN – ANF

Kayseri Alevi Kültür Merkezi: “Çözüm Sürecini Destekliyoruz”

KAYSERİ Kayseri Alevi Kültür Merkezi Başkanı Rüstem Gümüş, çözüm sürecine ilişkin, “Kürt sorununun eşit haklara dayalı, barışçıl çözümünü bundan önce olduğu gibi bundan sonra da destekliyoruz, üzerimize düşen sorumluluklarda görev almaya talibiz” dedi.

KAYSERİ Kayseri Alevi Kültür Merkezi Başkanı Rüstem Gümüş, çözüm sürecine ilişkin, “Kürt sorununun eşit haklara dayalı, barışçıl çözümünü bundan önce olduğu gibi bundan sonra da destekliyoruz, üzerimize düşen sorumluluklarda görev almaya talibiz” dedi.
Gümüş, merkezde düzenlediği basın toplantısında, Cumhuriyet tarihinin çözülememiş problemlerinin tartışıldığı bir süreçten geçildiğini söyledi.

Alevilerin bütün ırkları ve halkları eşit gördüğünü ifade eden Gümüş, bin yıldır farklı kültür ve inançtan insanların dostça yaşadığı Anadolu’da, kardeş ölümlerinin artık son bulmasını istediklerini belirtti.

Çözüm sürecinin Alevileri de umutlandırdığını vurgulayan Gümüş, “Kürt sorununun diyalog ve müzakereyle çözümü konusunda Alevi toplumunu da umutlandıran bir dönemden geçiyoruz. Kürt sorununun eşit haklara dayalı, barışçıl çözümünü bundan önce olduğu gibi bundan sonra da destekliyoruz, üzerimize düşen sorumluluklarda görev almaya talibiz” diye konuştu.

Gümüş, “Yeni anayasanın tartışıldığı bu dönemde, Türkiye’nin çözülmemiş sorunlarının çözülmesi konusunda biz Aleviler ısrarcıyız. Nasıl ki Kürt sorununun çözülüp, savaş ve çatışma ortamının ortadan kaldırılmadığı anayasa, yeni bir anayasa olmayacaksa Alevilerin taleplerinin de yer almadığı anayasaya yeni demek mümkün değildir” ifadesini kullandı.

Bursa’da Alevi Gerginliği

Bursa’nın Gemlik İlçesi’nde Endüstri Meslek Lisesi’nde bir öğretmenin Alevilere hakaret ettiği gerekçesiyle yapılan eylemde Emniyet ve Savcılığın söz konusu öğretmen hakkında yasal işlem yapması istendi.

Bursa’nın Gemlik İlçesi’nde, Gemlik Dersimliler Derneği ile Hacı Bektaş Kültür ve Dayanışma Derneği üyeleri, Endüstri Meslek Lisesi’nde bir öğretmenin Alevilere hakaret ettiği gerekçesiyle eylem yaptı.

Endüstri Meslek Lisesi’nde görevli felsefe öğretmenin derste Aleviler’e hakaret içeren cümleler kullandığı, daha sonra da öğrencilerle tartıştığı iddiaları üzerine Gemlik Dersimliler ve Hacı Bektaş Kültür ve Dayanışma Derneği üyeleri, Dereboyu Taşköprü Mevkii’nde bir araya geldi.

Yaklaşık 200 kadar dernek üyesinin katıldığı gösteride konuşan Gemlik Dersimliler Derneği Başkanı Murat Kocamış, öğretmen hakkında yasal işlem yapılması için İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Cumhuriyet Savcılığını göreve çağırdı

DAD”dan Çözüm Süreci Açıklaması

Mersin Demokratik Alevi Derneği (DAD) Başkanı Hasan Yurtsever, çözüm sürecinde bu aşamadan sonra tek bir canın yitirilmesine, tek bir damla kanın dökülmesine asla izin verilmemesi gerektiğini belirterek, TBMM’nin devreye girmesini ve toplumun tüm dinamiklerinin sorumluluk almasını istedi.

Demokratik Alevi Derneği (DAD) Başkanı Hasan Yurtsever ve Yönetim Kurulu üyeleri, Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde çözüm sürecine ilişkin açıklama yaptı. Dernek üyelerinin de katıldığı açıklamada, Alevi inancına mensup kesimler olarak Türkiye’de yaşanan acıların birebir mağduru olduklarını belirten Yurtsever, buna rağmen nefret ve intikam duygularıyla hareket eden bir tek Alevi toplumu ve hareketi olmadığını söyledi. Başat sorunlara çare bulunmadığı sürece çözüm yoluna asla girilmeyeceğini ifade eden Yurtsever, bu çerçevede Kürt sorununda yaşanan 30 yıllık çatışmalı ortamın ülkeyi onarılması güç bir zemine götürdüğünü kaydetti.

“Bu çatışmalı ortam durulmadığı sürece, sorunlarımızı konuşma ve tartışma olanağına da asla sahip olmayacağız” diyen Yurtsever, çözüm sürecine yönelik birkaç aydan beri var olan arayışlar ve Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarında açıklanan deklarasyonun, barışa dair umutları arttırdığını ifade etti. Ancak, geçmişte yaşananlar nedeniyle korkuları ve endişelerinin devam ettiğini dile getiren Yurtsever, “Bunun için barış, demokrasi, özgürlük, hak ve hukuk arayışında olanların, çok örgütlü, diri, uyanık, kesintisiz ve birlikte mücadeleyi sürdürmeleri gerektiğine inanıyoruz” dedi.

Çözüm sürecinde taraf ve muhatap olanlara seslenen Yurtsever, yeni bir üslup, şeffaf bir arayış ve samimi bir duruşla kamuoyuna güven kazandırılmasını istedi. Muktedir olanların ‘ben bilirim’ alışkanlığından vazgeçerek sivil toplumun sesine kulak vermesi gerektiğine işaret eden Yurtsever, “Zarara göre, bedel ödeyen insanlarımızın feryatları mutlaka dikkate alınmalıdır. Bu aşamadan sonra tek bir canın yitirilmesine, tek bir damla kanın dökülmesine asla ve asla mahal verilmemeli, çünkü artık buna tahammül edecek durumda değiliz. Sürecin başlamasından bu yana gelişen olumlu girişim ve diyaloglar vardır. Ama unutmayalım ki barış, çok kapsamlı, uzun erimli bir mücadeleyi gerektirdiği gibi, cesaret ve mahareti de gerektirir. Barış, hükmedenlere, muktedirlere ve şahıslara bırakılmamalı, toplumun tüm dinamikleri harekete geçerek sahiplik etmelidir” diye konuştu.

“TBMM DEVREYE GİRMELİ, ANAYASA VE YASALAR DEĞİŞTİRİLMELİ”

Yurtsever, çözüm sürecinde atılması gereken adımları da şöyle sıraladı: “Parmaklar derhal tetikten çekilmeli, bir daha dönüşüne de mahal bırakılmamalıdır. TBMM devreye girmeli, barışa şans verilmelidir. Anayasa ve yasalar değiştirilmeli, yerinde-yerelde yönetme esas alınarak toplumsal dinamikler açığa çıkarılmalı, eğitim mevzuatı taranmalı, diller, inançlar ve kültürlerin önündeki engeller hemen kaldırılmalı, demokratik açılımlar gerçekleştirilmelidir. Tarihimizle yüzleşerek dersler çıkarılmalı, yaşanan acıların dindirilmesi mutlaka gerçekleştirilmelidir.”

Barışa taraf olduklarını vurgulayan Yurtsever, tüm siyasi partileri, sivil toplum kuruluşlarını ve kendisine ‘insanım’ diyen herkesi sorumluluk almaya davet etti. Oluşturulan akil insanlar heyetini önemsediklerini de söyleyen Yurtsever, heyette görev alanlara teşekkür ederek, başarılar diledi. Yurtsever, dernek olarak sürecin sağlıklı yürümesi konusunda üzerlerine düşen görev ve sorumluluklara da hazır olduklarını sözlerine ekledi.

Alevi Pirleri barışı konuştu

ÖDAD tarafından düzenlenen “Alevi Pirleri Barışı Konuşuyor” panelinde Kürt sorununun çözümü konusunda yaşanan süreç değerlendirildi. Alevi Pirleri, “Aleviliğin temel felsefesi barıştır. Bu felsefeyi savunmaya devam edeceğiz” dedi.

Özgür Demokratik Alevi Hareketi (ÖDAD) tarafından Beyoğlu’nda bulunan dernek binasında Kürt sorununun çözümü konusunda yaşanan son süreci tartışmak amacıyla “Alevi Pirleri Barışı Konuşuyor” adlı panel düzenlendi. Panele, Ağuçan Ocağı’ndan Pir Mikail Demirtaş, Hubyar Ocağı’ndan Pir Alican Yıldırım, Koca Haydar Ocağı’ndan Pir Sefer Kocakaya, Baba Mansur Ocağı’ndan Pir Kadim Tan, Baba Mansur Ocağı’ndan Pir Mustafa Metin, Sivas Alibaba Ocağı’ndan Tahir Aslantaş ve Ağurhan Ocağı’ndan Pir H. İbrahim Erdoğan konuşmacı olarak katıldı. Panele ayrıca İmranlı ve Köyleri Kültür Dayanışma Derneği yöneticileri, Vartolular Derneği yöneticileri, Bağcılar Dersim Derneği yöneticileri, HDK İstanbul İl Yürütmesi üyesi Mehmet Boztemur ve Hubyar Sultan Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu ve çok sayıda yurttaş izleyici olarak katıldı. Saygı duruşu ile başlayan panelde Hubyar Ocağı’ndan Pir Alican Yıldırım saz eşliğinde deyiş okudu.

Panelde açılış konuşmasını yapan ÖDAD Başkanı İmam Balsever, yaşanan siyasi süreçle Ortadoğu ve Türkiye’nin yeni bir sürece girdiğini, Aleviler açısından da bu sürecin büyük bir önemi olduğunu söyledi. Toplumsal barıştan Aleviler olmadan bahsedilemeyeceğini kaydeden Balsever, Aleviler’in de barış sürecine aktif katılması gerektiğinin altını çizdi.

‘Aleviler barışa hazır’

Panelde konuşan Koca Haydar Ocağı’ndan Pir Sefer Kocakaya ise, Alevilerin tarih boyunca yok sayıldığı ve katliamlara uğradığını; fakat tüm bunlara rağmen kin gütmediklerini söyledi. Barışa en çok Alevilerin hazır olduğunu dile getiren Kocakaya, “Bir barışa ihtiyaç var ve bu barışa en hazır olanlar da Aleviler. Kapitalist düzenin içinde bizleri asimile etmeye çalışıyorlar, inançlarımızla, geleneklerimizle oynuyorlar. Ama biz bu oyuna düşmedik düşmeyeceğiz de. Bizim barışa daha çok ihtiyacımız var. Ama barış koşulları ne ise unsurları ne ise biz de hakkımıza düşen her şeyi almamız gerekir” dedi.

‘Aleviler tarih boyunca barış mücadelesi yürüttü’

Ağurhan Ocağı’ndan Pir H. İbrahim Erdoğan ise, konuşmasında Alevilerin tarih boyu barış mücadelesi yürüttüklerini ifade etti. Alevi felsefesinde savaşa yer olmadığını dile getiren Erdoğan, “Bir umut da olsa felsefemiz gereği barışa hizmet etmemiz gerekiyor. Barışa gönlümüzü vermeliyiz. Hallac-ı Mansur’un derisi yüzüldü; ama barıştan başka bir şey düşünmedi” diye konuştu.

‘Barışı korumak büyük erdemdir’

Baba Mansur Ocağı’ndan Pir Kadim Tan da, barış mücadelesinin savaştan daha zor olduğunu; ama barışa sahip çıkmak için mücadele edilmesi gerektiğini söyledi. Tan, “Barışı korumak ve sahip çıkmak büyük bir erdemdir ve zordur. Süreci iyi bir şekilde takip edip katılımcı bir mücadele ile barışı örgütlemelidir. Barış Aleviliğin temel felsefesidir. Ve bu felsefeyi savunmak zorundadırlar” dedi.

Panel yapılan konuşmaların ardından son buldu.

Kürt itirazı ve Aleviler

Can KASAPOĞLU

Yıllardır devam edegelen özgürlük mücadelesi, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında yaşayan halklara ve inançlarına muazzam olanaklar sunmuştur..

Başta Aleviler ve Kürtler olmak üzere toplumun her kesiminden ezilenler baskı ve şiddet altında yok sayıldılar.  Her türden ırkçı, gerici, faşist saldırılarla mağruz kalan azınlıkların imdanına ise 20.yüzyılın son çeyreğinde başlayan ‘Kürt İtirazı’ yetişti..

70’li yıllarda önce grup, sonra parti ve 80’li yıllar ile birlikte silahlı mücadele ile ortaya çıkan Kürt itirazı kısa sürede milyonları etkiledi ve Türkiye, ortadoğu derken dünyanın gündemine girdi..

Bu gelişmenin en önemli özelliklerin birinin, özellikle coğrafyamızda kimlerin gerçekten demokrat ve sosyalist olup olmadığını ortaya çıkarmakla kalmadı ve kendisine ‘sosyal demokratım’ diyen düzen partilerinin maskelerini ise birer birer alaşağı ederek gerçek yüzlerini gösterdi.

Kendisine ‘sol’um diyen ancak pratikte ise teoriden öteye geçemeyen, teorisini de Türkiye ve Kürdistan halklarının gerçekliğinden öteye, başka kıtalardan aldıkları ilhamla hayata geçirmek isteyen ‘bazı’ anlayışların da ne kadar sol olup olamadıklarını gördük…

Örneğin Alevilerin on yıllardır desteklediği, oy verdiği CHP’nin gerçek yüzü ortaya çıktı.. Diğer yandan Aleviler ve Dersimliler ise Dersim Soykırımı planlayıcısı ve sanığı CHP’nin hiçte laik olmadığını, diyanet işleri vb bütün kurumlaşmaları esdasen CHP’nin örgütlediği ve ‘eşittir-devlet’ olduğunu yıllar sonra görebildiler.  Her şeyden önemlisi Aleviler örgütlenmeye, kurumlaşmaya ve beklentilerin uzağındada olsa hak taleplerini dile getirmeye başladılar..

Belki Kürt hareketi direk olarak Aleviler ile kol-kola vya omuz omuza  Alevilerin hak taleplerinin içinde, yanında olamadı her zaman için ancak, dolaylı veya endirek olarak Alevilere muazzam koşullar ve destek sunmuştur.. Yakın döneme kadar, Alevi olduğunu söyleyemez durumda olanlar, Kürt itirazı ile birlikte cesaret alarak hem kendini ve hemde devleti sorgulamaya başlamışlardır.

Özel olarak Kürt, Kızılbaş-Alevilerin örgütlendiği ve sistemden bir kopuş yaşadıklarını belirtmek hiçte abrtı olmayacak.. Genel olarak ise devletin ve onun tekçi, inkarcı, islam sentezli, gerici politikalarından oldukça nasibini almış Alevilerde Kürt itirazı’nın ortaya çıkardığı koşulları az-çok değerlendirmeye çalışarak kurumlaşmalara, örgütlenmelere gitmişlerdir..

35 yıllık mücadelenin öncüleri ise gelinen aşamada ‘yeni bir dönem’ olarak adlandırdıkları ‘stratejik’ bir süreç başlattıklarını açıklayarak ‘silahlı mücadele zamanı sona ermiştir’ dediler..

Beğenelim veya beğenmeyelim, eksikleri, yetmezlikleri veya fazlalıkları nedir ne değildir sorusunun yanıtlarını ise yine zaman ortaya çıkaracaktır..

Ancak beklemek yerine mücadeleye omuz vermek ise bir görev olarak karşımızda durmaktadır..

Kaldıki dünyanın her yerinde savaşlar bir şekilde ‘müzakere’ ile sonuçlanmıştır.. Müzakerenin koşulları vs farklıdır elbet.. zaten sorun birazda buradan kaynaklanıyor.. Ancak bu durumunda ileriki süreçte ortadan kalkacağı ve ‘eşit koşullarda müzakere’ olunacağı yönünde umutlar oldukça fazladır..

Elbette bu durum, başta Kürtler ve onların partileri, organları, kurumları, aydınları vb bir çok kesim tarafından tartışılmaya başlanmıştır ve bundan böylede uzun süre tartışılacak ve üzerinde çok şeyler söylenecek, yazılacak ve çizilecektir.. Diğer taraftan karşı cephede de benzer bir çok tartışma yapılmaktadır ve yapılacaktır..

Her şeyden evvel silahlı mücadele ile başlayan Kürt itirazı’nın geldiği aşamada ve alınan kararda Kürt halkına, ‘savaşmaya, ölmeye ve öldürmeye devam edin’ demek hiç kimsenin hakkı olmamakla birliklte hiçte etik olmayacaktır.. Kaldıki bunun siyasal, sosyal ve kültürel boyutunun yanı sıra birde askeri boyutu vardır.. PKK, HPG, KCK vb yanında BDP, DTK, HDK ve daha bir çok legal-illegal örgütlenmeleri ve bu örgütlenmelerinde ayrı ayrı tüzükleri, programları ve işleyiş tarzları, yönetim şekilleri vardır..

Devlet ile başlatılan görüşmelerin ya

nında bütün bu yapılanmalarını üstüne yer alan, bu kurumlaşmaları ortaya çıakaran Abdullah Öcalan ise yine bütün bu kurumların ortak iradesi ile yapacağı müzakereler sürece yön verecektir..  

Şunun altını önemle çizemek gerekmektedirki alınan bu kararlarla Kürt itirazı sona ermemiştir.. Tam tersine ortaya, yıllardır özlenen ve on binlerce cana mal olan bu savaşın yerine ‘Barış mücadelesi’ iradesi geçmiştir.. Bir başka deyişle barış mücadelesi, savaşın bir başka boyutu ile devam etmesi değilmidir?  

Bu durumda böylesine önemli ve tarihsel bir süreçte bu organlar, şahsiyetler ve kurumlar barışın nasıl tahsis edileceğini tartışırken Aleviler ne yapacaktır?

Akan kanın durması, savaşın son bulması ve artık anaların ağlamamasını isteyen ve kendi inancı gereğide barıştan, kardeşlikten ve özgürlükten yana olan Aleviler ve kurumları bu sürece nasıl bakmaktadırlar buna göre nasıl durum sergileyeceklerdir?

Aleviler, bu ‘Siyasal, demokratik süreç’ mücadelesinin neresinde yer alacaklardır?

Yıllardır devam edegelen Kürt itirazının başarıya ulaşması ve özgürlük, eşitlik, anayasal taleplerinin pratikleşmesi ancak ve ancak coğrafyamızın diğer ezilen, Kürt itirazının olanaklarından şu yada bu şekilde az-çok yararlanan kesimlerin sürece var güçleri ile katılmaları ile başarıya ulaşacaktır..

Barış çabalarının ve mücadelesinin, savaşın diğer bir boyutu olduğu gerçeğinden yola çıkarak unutulmamalıdırki Kürt itirazı aynı zamanda Alev ilerinde itirazıdır..  

Çünkü Kürt, bu itirazı salt kendisi için yapmamıştır..

Bu itiraz ise bitmemiş, aksine dahada geniş bir yelpazede ancak farklı kulvarlarda devam etmektedir.

ÖDAD: Süreci destekliyoruz

ÖDAD: Alevi-Kızılbaş felsefesinin gereği olarak süreci destekliyoruz

Özgür Demokratik Alevi Derneği (ÖDAD), PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın tarihi çağrısındaki “İslam kardeşliği” ifadesinin manipüle edildiğine dikkat çekerek
Bütün mücadele süreci boyunca bölgenin gericileşmesine karşı mücadele etmiş demokratik özgürlükçü bir hareketin bu şekilde suçlanmasının iyi niyetle yorumlanamayacağını kaydetti.

Özgür Demokratik Alevi Derneği (ÖDAD), PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır Newroz’unda okunan mektubunda yer alan “İslam kardeşliği” ifadesinin ardından yaşanan tartışmalara ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, “Aleviler adına ortaya konan bazı görüşlerdeki garabet, insani temelde yaklaşımdan uzak anlayışlar; demokratik özgürlükçü düşünceden nasibini alamamış tarzı siyaset karşısında barışın, kardeşliğin, hoşgörünün, demokratik ve özgürlükçü yaklaşımın tarafı olduğumuzu bir kez daha haykırmak istiyoruz” denilerek, “İslam kardeşliği” ifadesinin özünden koparılarak, manipüle edildiğine dikkat çekildi.

‘Alevileri korkutma siyaseti ile yedeklemeye çalışıyorlar’

“Dün televizyonlarda Alevilik İslam’dır demekte beis görmeyen manipülatörler bugün ‘İslam kardeşliği’ sözüne karşı Aleviliği Kürt özgürlük hareketinden koparma çabalarına niyetlidir” değerlendirmesinin yapıldığı açıklamada, bütün mücadele süreci boyunca bölgenin gericileşmesine karşı mücadele etmiş demokratik özgürlükçü bir hareketin bu şekilde suçlanmasının iyi niyetle yorumlanamayacağı kaydedildi. Alevi-Kızılbaş felsefesinin gereği olarak süreci desteklediklerini belirten ÖDAD, “Mesele açıktır, Ergenekoncu-ulusalcı Kemalistler bir kez daha Alevileri korkutma siyaseti ile yedekleme çalışıyorlar. Oynanan bu oyunun farkında olan bizler Sayın Öcalan tarafından yapılan barış ve demokratik siyaset çağrısını sonuna kadar destekliyoruz” denildi.

‘Hz. Pir’in sözünü yere çalıp mazlumun yanında yer almayanlar’

PKK Lideri Öcalan’ın çağrısının herkese, her kesime ve tüm halklara yönelik barış içinde yaşama çağrısı olduğunun dile getirildiği açıklamada, “Alevi felsefesinin temelinde barış ve demokrasi, hoşgörü içinde birlikte yaşama ilkesi vardır. Oysa silahlı mücadele yürüttüğü için Kürt Hareketi’ne -Alevilik adına- tavır alıp arasına mesafe koyanlar; şimdilerde ise Kürt hareketi barış masasına oturacak diye tavır alıp tepki gösteriyorlar. Bu ‘Alevileri’ biraz hatırlayalım: Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan haksızlıklarda Alevilik adına ahkam kesip, kendi ülkelerindeki kirli savaşa çıtını çıkarmayanlardır. Hz. Pir’in sözünü yere çalarak zalime karşı mazlumun yanında yer almayanlardır. Zalimin zulmüne kalbiyle bile buğzetmeyenlerdir. Kemalist oligarşinin inkar ve asimilasyon politikalarını Alevilere, Kürtlere ilericilik-devrimcilik olarak sunup zehiri bal diye yutturanlardır” ifadelerine yer verildi.

Kaytan: Bir geri çekiliş var, bir de dönüş

PKK’nin kurucu üyelerinden Ali Haydar Kaytan, Kürt hareketinin sadece 40 yıllık değil, bir insanlık mirasına sahip olduğunu belirerek, “PKK içinde aslında Hz. Muhammed’in İslam’ı var. Hz. Ali’nin Aleviliği var. İmam Hüseyin’in Aleviliği var” dedi. Yaratılmak istenen Alevi-Sünni tartışmalarına bu şekilde yanıt veren Kaytan, geri çekilme konusuna ise çarpıcı bir yorum getirdi: “Mesela biz gerillamızı sınır dışına çekeceğiz. Ama öte yandan bir de Kürdistan’a dönüş başlıyor. Yani bir geri çekiliş, ama bir de ülkeye dönüş ve yöneliş var. Boşaltılan 4 bin köyümüz var. Mesela o köylerin yeniden dolması lazım.”

PKK’nin kurucu üyelerinden Ali Haydar Kaytan, Nuçe TV’den gazeteci Erdal Er’e konuştu. Kaytan, Öcalan’ın sorunlara çözüm yaklaşımını değerlendirirken, özellikle PKK’nin mücadelesinin hangi felsefik temeller üzerine kurulu olduğu, dinlere ve devlete bakış açısı, mücadele tarzı, son zamanlarda yeniden ortaya çıkarılan Alevi-Sünni tartışmaları, geri çekilme konusu ve “Kürdistan’da nasıl bir ekonomi?” konularında çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Alevi-Sünni ayrımına karşı çıkan Kaytan,  PKK hareketi ilk ortaya çıktığında iki noktada yoğunlaştığına işaret etti. ” Bir Antep. İki Dersim. Belki de PKK’nin ilk gelişme gösterdiği alandır Dersim” diyen Kaytan, PKK’nin aynı zamanda o etnitiselerin direnişlerine ve bilgelerin direnişine dayandığının altını çizdi.

Toprağa bağlılığın önemine vurgu yapan Kaytan, PKK’nin fabrikalar kurmayacağını belirtirken, Kürdistan coğrafyasının tarihten bu yana tarım konusundaki önemine işaret etti.  Öcalan’ın “Hz. Musa Firavundan nasıl kaçtıysa, Hz. İbrahim nasıl Nemrud’tan kaçtıysa, Hz. Muhammed nasıl cahaletten kaçtıysa, Hz. İsa nasıl Roma İmparatorluğundan kaçtıysa, bende kapitalist moderniteden öyle kaçardım. İlk yapmam gereken şey bu” sözlerini aktaran Kaytan, ” Zerdüştün ziraat tutkusundan ve hayvan sevgisinden ilham alırdım. Kürdistan’da ekonomi neye dayanır” diye ekledi. Kaytan’a göre insanın devlete muhtaç hale geldiği yerde demokrasi ve özgürlük yoktur.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır Newroz’undaki çağrısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

1973 yılı ile birlikte başlatırsanız bu hareketin şekillenmesini yaklaşık 40 yılı geride bırakan bir mücadele gerçekliğimiz var.  Bunun 1984 yılından bu yana geçen dönemi ise silahlı direniş dönemi oluyor. Barışçıl demokratik çözüm arayışları olmasına PKK’nin bu süreçte bazı adımlar atmasına rağmen yine de mücadelenin esas olarak dili silahlı direniş dili oldu. silahlı mücadele dili oldu. bu bir tercih sorunu değildi, bir zorunluluktan kaynaklanıyordu. İnkar ve imha sistemini dayatan güçlerin duruşundan, özelliklerinden, mücadele gerçekliğimize yaklaşımlarından kaynaklanıyordu.  Aslında Önderliğimiz 15 şubat uluslar arası komplosu sonrasında gerçekten de mücadelenin dilini köklü bir biçimde değiştirmek istedi. Demokratik siyasete öncelik tanımak istedi. Yada şöyle denilebilinir. Fikrin ve ideolojinin ve demokratik siyasetin hükmünü icra ettiği bir döneme geçmek istedi. Bunun içinde o süreçte güçlerimizin sınır dışına çekilmesini öngördü. Hareketimiz de buna uyum sağladı. Ve sonrasındaki süreç, aslında ortaya çıkan bu durum, Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü için gerekli ortam, en azından PKK açısından, önderliğimiz açısından, gerçekten hazırlamış oldu. ama karşıdaki güçler bunu doğru okumadılar. Bunu bir bakıma, Kürtlerin, hareketin bir yönüyle çözüldüğü, geri adım attığı, hatta önderliğimizin bile bir yönü ile idam tehdidi yüzünden aslında bu tehdidi savurmak amacıyla böylesi bir sürecin önünü açmaya çalıştığı biçiminde çok basit, çok sıradan, çok yüzeysel bir yaklaşım içerisine girdiler.  Bu süreç doğru değerlendirilmedi.

İmralı sürecinden önce barış, çözüm süreci başlatılmıştı zaten?

Evet, daha öncesinde başlatılmıştı. Fakat buna verilen cevap esas itibariyle, uluslar arası sistemin de dayatmasıyla birlikte uluslararası komplonun, 9 ekim komplosunun geliştirilmesi oldu.  sonrasında işte önderliğimizin esaretine varan 15 Şubat komplosu ile tamamlanan bir süreç var. O yeni bir dönemi başlattı.

AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte, aslında AKP’de bir yönü ile süreci doğru okumadı. Bu süreçten yararlanmak istedi. Ateşkes ortamından yararlanmaya çalıştı. Sorunu sürekli erteledi. Kürt sorunu benim sorunumdur denildi. Sahip çıkıldı soruna ad konuldu. Çözüleceği doğrultusunda umutlar yaratıldı ama bu umutlar sürümcemede kaldı. Pratikleştirme doğrultusunda her hangi bir adım atılmadı. Tam tersine imha doğrultusunda adımlar atıldı. Hatta şöyle de denilebilinir. Gelinen aşamada birazda, en azından son kertede, Sri Lanka modeli tarzında bir modelle aslında Kürt hareketinin sonu getirilmek istendi.

2011 süreci bu konsept uygulandı. Bu konsept boşa çıktı. Bu konsept boşa çıkınca, bir de tabi bölgesel çapta Kürt sorunu öne çıkmaya başlayınca, Batı Kürdistan’daki gelişmeler yakıcı bir biçimde kendini ortaya koyunca, AKP de bölgedeki amaçlarına ulaşamayınca, siyaseti tutmayınca durum değişmeye başladı.

PKK bu süreçte belki en çok devrimci halk savaşı üzerinde yoğunlaştı. Bizim bütün odaklanmamız oydu gerçekten. Belki de önderliğimizin bu süreçte, yani 21 Mart’taki açıklamasıyla yeni bir süreci başlatması gerçeği karşısında, başlangıç itibariyle biraz zorlanmamız kendimizi bütünüyle devrimci halk savaşına odaklamamızdan kaynaklandı. Bütün yoğunlaşmamız onun üzerineydi. Belirli bir tecrübe de edindik tabi.

Kamuoyunda en çok sorulan sorulardan biri şudur. PKK savaşa hazırlanırken, Sayın Öcalan’ın hazırladığı süreçle birlikte demokratik çözüm hamlesi geldi, PKK tercihini bundan yana kullandı.     

Aslında Kürtlerin çok iyi anladıkları, ama Kürtler dışındaki güçlerin anlamadığı gerçeklik birazda orada yatıyor. PKK bir önderlik hareketidir. Köklü değişimler, dönüşümler bizde önderlik tarafından gerçekleştirilir. Yani önderliğe rağmen PKK’de çok köklü değişim ve dönüşümlerin ortaya çıkması doğru değil.

Hareketimizin çıkışı hep önderliğimizin kişiliği etrafında şekillendi. Aslında belki de bir çocuğun isyanı ile birlikte başladı. Oradan başlamak gerek. Zaten 21 Mart’taki tarihi açıklamada da Önder Apo bugünkü, mücadelede yöntem değiştiren Kürt isyanının kendi çocukluğundaki ilk isyanla başladığını ve bir halkın isyanına dönüştüğünü, gerçekten de Kürt tarihinin en köklü isyanlarından birini ifade ettiğini ve gelinen noktada da aslında bu isyanın bir yönü ile dil değiştirdiğini ifade etti. Yani isyanın birçok kazanımları ortaya çıkardığını, Kürtlerin bu sayede kendi kimliklerini kazandığını, kendi tarihsel gerçekliklerine dönüş yaptığını, kendi kökleri ile yeniden buluştuğunu, diriliş devrimini tamamladığını, kurtuluş sürecine, demokratik kuruluş sürecine geçtiğini, onun koşullarını da olgunlaştığını açık bir biçimde ortaya koydu.

Gelinen aşamada kazanımlar var, bu kazanımları görmek lazım. Yani birden bire siz bir şeyi geride bırakıyorsunuz, yeni bir tercihe girmiyorsunuz. Bu bir tercih sorunu değildir.

ULUS DEVLETİN TEKLEŞTİRİCİ YAKLAŞIMI DEMOKRASI SINIRLARINI DARALTIYOR

Sayın Öcalan’ın sık sık vurguladığı, demokratik siyaset, demokratik cumhuriyet, halkların kardeşliği gibi önemli kavramlar var. Mücadeleye başladığımızda direniş adını verdik dediniz ama, orda da yine ilkeler, demokrasi öncelikli durum olarak karşımıza çıkıyor…

O süreçte kuşkusuz, devlet odaklı iktidar eksenli olmamıza rağmen öngördüğümüz şey gerçekten de Kürdistan’da bir demokratikleşmeyi ortaya çıkarmak, Kürdistan’da esas itibariyle bir ulusal demokratik devrim gerçekleştirmekti. Demokrasi vurgusu son derece belirgindi. Bizi aslında öteki Kürt gruplarından ayıran en temel özelliklerden biri de esas itibariyle buydu.

Fakat sonradan bizde demokrasi kavramının içeriği değişti. Bizde zaten paradigma değişiminin özü de bunu ifade eder. Geçmişte demokrasi deyince biz daha çok bir devlet biçimi anlıyorduk. Yani demokrasi devlet biçimidir diyorduk. Bu açıdan da devletin demokratikleşebileceğini düşünüyorduk. Burjuva demokratik devletten söz ediyorduk ki, devlet ile demokrasinin bir biriyle çeliştiğini, özünde iki farklı gerçekliği ifade ettiğini, aslında demokrasi ile devletin bir biriyle bağdaşmadığını, birinin çokluğunun diğerinin azlığını ifade ettiğini, demokrasinin aslında devlet dışında yaşayan toplumun kendi kendini yönetme biçimi olduğunu gerçekten sonrasında çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyduk. Önderliğimizin bu anlamda demokrasi tanımı mükemmel bir tanımdır. Bu tabi çok yoğun çok tarihsel araştırma ve incelemelerin sonucunda ortaya çıkan bir gerçekliktir. Biz demokrasiyi yeniden icat etmiyoruz. Demokrasi devletin karşısında halkın duruşunu ifade ediyor. Halkın yaşamı komünal, devlet karşısında duruşu ise demokratiktir. Günümüze doğru geldiğinde devlet, yaşamın kuşkusuz daha çok alanlarına hükmeden duruma geliyor, özellikle de ulus devletle birlikte.  Ulus devletle birlikte demokrasinin alanı kuşkusuz daha çok zayıflıyor. Ulus devletin tekleştirici yaklaşımları demokrasinin sınırlarını alabildiğine daraltıyor ve neredeyse demokrasiyi yok etme noktasına getiriyor. Demokrasi ile toplumsallık gerçekten de bir birlerine oldukça bağlı. Yani toplumun olduğu yerde mutlaka demokrasi vardır. Demokrasinin olduğu yerde toplum kendini mutlaka demokratik tarzda yönetir demektir. Fakat ulus devletin olduğu yerde gerçekten toplumun ölümünden söz etmek gerekir. Bunu büyük filozoflar da çok net bir biçimde ifade ediyorlar.

TOPLUMUN ÖLDÜĞÜ YERDE İNSAN DA KAYBOLUR

Nietzsche’nin meşru sözüdür:  ‘Tanrı öldü!’. Tanrı öldü sözü bir yönüyle de aslında toplumun öldüğü gerçeğinin ifadesidir. Biliniyor, tanrı Durkee’de toplumun kimliği olarak tanımlanır. Dolayısıyla ‘tanrının ölümü’ toplumun da ölümünün ilanı anlamına gelir ki Nietzsche’nin bu tespiti gerçekten de son derece yerindedir. Toplumun öldüğü yerde insan da kaybolur.  Yani günümüzde öyle bir sistemde yaşıyoruz ki aslında toplumun ve insanın yitiminden söz etmek gerek. Dolayısıyla demokrasi toplumun yeniden, yaşamın doğru tanımı temelinde kendi kendisini örgütlemesi, kendi kendisini yönetir duruma gelmesi demektir. Demokrasiyi devletten beklemek yerine, toplumun devletin dışında, devlete ihtiyaç duymaksızın, özgürce kendi yaşamını kurması, bir yönüyle demokrasinin tanımını verir. Mesela bizde beklenti biraz böyle değil yani..

PEYGAMBERLERİN MESAJLARINDA DİLE GELEN HAKİKATLER

Hep devletten bir şeyler bekleme alışkanlığı, kültürü edinmiş toplumda en çok sorulan soru devletin olmadığı yerde biz demokrasiyi nasıl inşa ederizdir. Bu nasıl olacak?

O konuda ben önderliğimizin kullandığı bir kavramı işleteceğim. Aslında bir metafor. Gerçekten de çok çarpıcı. Biraz peygamberlerin yaşamlarına bakmak gerekecek.  Önderliğimiz 21 Mart konuşmasında Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammed’in mesajlarında dile gelen hakikatlerden söz etti.  Onlar gerçekten hangi hakikatleri dillendirdiler? Yada onların pratiklerine bakılabilinir.  Mesela Hz. Musa’nın pratiğine bakılabilinir.  Hz. Musa aslında firavundan kurtulmak istedi. Bir yönü ile Firavunla savaşmak yerine, Firavundan uzlaşarak halkını kendi topraklarına taşımaya çalıştı. Firavunun egemenlik sahasının dışına çıkmak istedi. Ama firavun buna karşı çıktı. İnat etti sonuna kadar, ve ardından Hz. Musa son çare olarak kurtuluşu firavundan kaçışta buldu. Kavmini yola çıkardı ve vaadedilmiş topraklara doğru yola çıkardı. Hikaye Tevrat’ta çok çarpıcı bir biçimde anlatılır. Önemli olan burada bu hikayeyi tekrarlamak değil, ama mesajı doğru kavrayabilmektir. Hz. Musa’nın bu hareketi bu anlamda demokrasiyi tanımlar. Yani firavun sistemi içinde kalınarak demokrasi yaşanamaz. Orada kalındığı müddetçe köle olarak yaşamak kaçınılmazdır. Aslında kölelik bir yönüyle de devletin her şeye hükmetmesi anlamına gelmektedir.

DEVLET VE İKTİDAR ÇELİŞKİLERİ HEP KUTUPLAŞTIRIR

Devleti doğru tanımlamak gerekir. Devlet aslında bir toplum biçimi. Ama bir üst toplum biçimi. Üst toplumun bir de alt toplumu var. Üst toplum sömürenlerden, çalışmadan başkalarının yarattığı değerler üzerinden geçinenlerden oluşan toplumdur ve aslında devleti ifade eder. Bir de tabi yönettiği değerlerini sömürdüğü bir toplum var. Bu da alt toplum olarak değerlendirilebilir ki, özü itibariyle köleliği ifade eder.

Biz devleti yıkmayı öngören bir hareket değiliz. Bu yaklaşım doğru değil. Bizim felsefemiz buna dayanmaz. Başından itibaren, özellikle de yeni paradigma açısından ifade ediyorum, bizim mantığımız bizim sistemimiz devleti yıkmaya dayanan bir devrimi esas almaz. Devrimi bu tarzda değerlendirmez. Bu tarzdaki bir devrim anlayışı bizim açımızdan gerçekten de sakattır. Biz bu yönü ile bakıldığında,  çelişkileri kutuplaştıran yaklaşımlara karşıyız. Biz düşmanlaştıran eğilimlere karşıyız. Biz düşmanlaştıran eğilimlere karşı mücadele ediyoruz. Yani şöyle ele almıyoruz. İşte devlet düşmandır, Türk devleti bizim düşmanımızdır, biz bu Türk devletini yıkacağız tarzındaki yaklaşım kesinlikle doğru değil.

Öz itibariyle düşman yaratmıyoruz, düşmanlıkları ortadan kaldırmak için mücadele ediyoruz diyorsunuz…  

Devlet ve iktidar hep çelişkileri kutuplaştırır. Toplumu ve devleti bir birine düşmanlaştırır. Biraz da bu tarzda yönetir. Çelişkileri derinleştirerek, toplumları bir birleriyle çatıştırarak, onlar arasına nifak sokarak, onlar arasındaki çelişkileri ve çatışmaları körükleyerek, derinleştirerek, bir birleriyle çatıştırarak yönetmeye çalışır. Bu anlamda biz öncelikle bu çatıştıran, bir birleriyle çelişkileri kutuplaştıran, düşmanlaştıran yaklaşımları ortadan kaldırmak zorundayız. Biz bunlarla mücadele ediyoruz. Bu yönü ile ele alındığında, özelikle yeni paradigma ile birlikte ele alındığında Apocu hareketi anti devletçi bir hareket olarak tanımlamak kesinlikle yanlıştır. Biz anti devletçi değiliz. Önderliğimizin yeni paradigma döneminde tanımladığı çok çarpıcı bir cümle ile ‘biz a devletiz’. Yani devlet olmayan bir sistemin temsiliyiz. Öyle bir sistemi temsil ediyoruz. Bu açıdan sorun devleti yıkmak değil, devlet dışında kendi kendini yönetebilecek bir duruma gelebilmektir. Bu bütün halklar için, topluluklar için geçerlidir. Türkler için geçerlidir, kadınlar için geçerlidir, tüm emekçiler, tüm ezilenler için geçerli olan bir durumdur. Yani sadece Kürtlere özgü bir durum değildir.
SOSYAL GERÇEKLİKLER, İNŞA EDİLMİŞ GERÇEKLİKLERDİR

PKK bugüne kadar halklar arasında bir düşmanlık oluşturdu mu, yoksa aksine bir kültür mü oluşturdu?

Şunu söylemekte yarar var. Sosyal gerçeklikler inşa edilmiş gerçekliklerdir. Yani insan eli ile inşa edilmişlerdir. Mesela çelişkilerin kutuplaştırılması bir sosyal gerçeklik. Milliyetçilik dediğiniz şey aslında bir sosyal gerçeklik. Halklar arası düşmanlık bir sosyal gerçekliktir. İnşa edilmiş bir gerçeklik. Şovenizm sınırında seyir eden bir milliyetçilik, ulus devletçilik, devleti alabildiğine yüceleştirme tanrısallaştırma, toplumu hiçleştirme tarzındaki yaklaşımlar. Bütün bunların hepsi insan eliyle yaratılıyor. İnsan eliyle yaratılan insan eliyle yıkılabilir ve yeniden yaratılabilinir.

TOPLUM PARANOYAK BİR DURUMA SOKULDU

Şimdi burada, belki sıradan, çok basit bir olaydır ama, son günlerde televizyonlarda çıkan bir görüntü vardı. Serdar Ortaç. Özür diledi. Özellikle Ahmet Kaya’ya yapılanlardan dolayı, kendisinin burada oynadığı rolden dolayı özür diledi. O haliyle o insanın kurduğu cümleler var. “Bizi kışkırttılar”, “bizi dolduruşa getirdiler” diyor. Bu çok çarpıcıdır. Bizi dolduruşa getirdiler. İşte Kürt denince vatanı bölen, Türkiye’ye karşı karpuz kıran. Yani Kürt demek, Kürtçe okumak demek Türkiye’nin bölünmesi demek. Kürtçe bir şarkı söylemek, Türkiye’nin altını üstüne getirmek demek. Bu algı yaratıldı. Bu insan eliyle yaratıldı. Devlet denilen, üst toplum eliyle yaratıldı. Öyle bir literatür oluşturuldu ki, mesela televizyonlarda haber okunurken kullanılması gereken kavramlar var. İşte PKK’den söz ederken ‘bölücü terör örgütü’ diyeceksiniz. Bu resmen söyleniyor yani. Herkes böyle kullanmak zorunda.  Önder Apo’dan söz ederken ‘bölücü başı’, ‘terörist başı’ diyeceksiniz.  Gerilladan bahsederken işte ‘eşkıya grubu’, ‘terörist’, ‘eşkıya’ diyeceksiniz. Bu kavramlar sürekli tekrarlana tekrarlana, PKK sürekli işte ‘vatanı bölecek’, ‘Türkiye’yi bölecek’, bilmem ne edecek, diye diye toplumu öyle bir noktaya getirdiler ki, Pavlov’un deneyiminden söz edilir ya, gerçekten öyle yani. Toplum gerçekten paranoyak bir duruma sokuldu. Şimdi o düzeltilmeye çalışılıyor. Öyle bir dehşet verici bir durum ortaya çıktı ki devlet için aslında ciddi bir tehdit teşkil ediyor.

Neredeyse bütün sorunların sebebi olarak Kürtleri görecek toplum…

Tabi. Ama açılan yeni bir şey var. 21 Mart deklarasyonu, orda verilen mesajın gerçekten Türkiye toplumunda yaratığı muazzam bir patlama var. En azından şunu yarattı. Bu sorun bir biçimde çözülmeli. En gerici çevreler demiyeyim, şovenizmle en çok koşullandırılan, şartlandırılmış çevrelerde bile böylesine bir yaklaşım var. Artık çözülmek zorunda.

SERDAR ORTAÇ ÖRNEĞİNDEKİ ALDATILMIŞLIK DUYGUSU

Serdar Ortaç örneğinde görüldüğü gibi bir aldatılmışlık duygusu da oluşuyor, gerçekle buluşunca…

Evet, gerçekten de öyle. O insanın sözlerinden çıkarılan sonuçlar var. Kullandığı kelimeler gerçekten anlamlıydı. Dolduruşa getirilmek.

Herkesin kabul ettiği sayın Öcalan’ın Amed’te açıkladığı manifestoda dikkati çeken birden fazla nokta var. Bütün toplumu, gençliği, kadınları, etnik grupları, inanç gruplarını kucaklayan bir açıklamadır tespiti yapılıyor. Bu şimdiye kadar anlattıklarınızın bir sonucu olarak mı böyledir.

Kürt sorunu Türkiye’deki tüm sorunların anası. Dolayısıyla Türkiye’deki demokrasi sorununun çözümü gerçekten de Kürt sorununun çözümüne bağlı. Bütün sorunların gelip kör düğüm olduğu nokta Kürt sorunudur. Kürt sorununu çözmeden demokrasinin kapısını aralayamazsınız.

KÜRT HAREKETİ DESPOTİK DEVLET VE İNKARCI REJİMİ GERİLETTİ

Aslında herkesin de geleceğini ipotek altına almış..

Kesinlikle aynen. Kullandığınız kavram gerçekten de çok önemli. Herkesin geleceğiniz bu tarzda ipotek altına alan bir sorun yani. Bu sorun mutlak süretle çözülmek zorunda. Dolayısıyla bu sorunu çözme ile yoğunlaşanlar da kaçınılmaz olarak kendi eylemlerinin, türkiye’de tüm ezilmişlerin, tüm dışlanmışların, tüm emekçilerin, büyük felakete uğramış toplulukların, mezheplerin, inanç gruplarının özgürleşmelerinin de, demokratik bir yaşama geçmelerinin de önünü açtığını çok iyi biliyorlar, farkındadırlar. Hepimiz gerçekten de bunun farkındayız.

Bu açıdan hitap edilen kesimler nettir, bellidir. Burada önemli olan şey şu: bizim mücadelemiz bir noktada despotik devleti çözdürdü. Despotik devleti geriletti. Özellikle CHP’nin kurduğu, CHP’de ifadesini bulan devlet tipini, despotik devlet, inkar ve imha sistemini gerçekten de geriletti. Şimdi yerine, yeni bir Türk İslam sentezi ama  yine de inkarcı yolu sürdürmek isteyen bir rejim ikame edilmek istendi ama onu da geriletti. Dolayısıyla gelinen noktada Türk devleti, Kürt gerçekliği de dahil olmak üzere demokrasi karşısında biraz daha duyarlı hale getirildi. Artık öyle bir devlet ki halkları ciddiye alacak, ezilen kesimleri ciddiye alacak, onların önünü açacak.

DEVLET MUAZZAM BİR DÜŞMANLIK OLUŞTURDU

Ödediğiniz bedeller üzerinde aslında herkes bir soluk aldı

Kesinlikle böyledir. Biraz vicdanlı olmak gerekir. 15 Ağustos atılımı başlamadan önce Türkiye’de Kenan Evren ipe tespih dizer gibi insanları idam sehpasına çıkarıyordu. 15 Ağustos atılımı bir anda bütün idamları kesti. İdamlar durduruldu. O dönemde bile, örneğin rahmetli Bülent Ecevit siyaset yasaklıydı, Demirel siyaset yasaklıydı. Onların yeniden siyasete katılmalarının önünü açtı. Bir sürü sendika, siyasi parti yasaklıydı onların önünü açtı. Sonrasında aslında belkide toptancı bir yaklaşım doğru değil ama Türkiye solunun önemli bir bölümü Kürdistan’daki mücadeleye gerekli desteği vermemesi, suskunluğu tercih etmesi, böyle bir yaklaşımı benimsemesi Kürdistan’daki mücadeleyi yanlızlaştırdı. Devlet Kürdistan’daki mücadeleyi Türk toplumuna bir öcü gibi gösterdi. Türkiye’deki milliyetçiliği alabildiğine körükledi. Halklar arasında muazzam bir düşmanlık oluşturdu. Kürtlerde böyle bir düşmanlık yok. Ben bunu çok net bir biçimde ifade ediyorum. Bizim felsefemiz düşmanlığa dayanmaz. Düşmanlığa dayansaydı biz anti devletçi olurduk, devlet yıkardık. Böyle bir felsefemiz yok. Demokrasinin buradan geçtiğini, bu yoldan geçtiğine inanmıyoruz.

LİNÇ KÜRDİSTAN’DA YOK, BATI’DA VAR

Bağımsız kaynaklar da bu hakkı teslim ediyor. Diyarbakır’a veya Kürdistan’ın her hangi bir bölgesine gittiğiniz zaman kimliğinizden dolayı linç edilmezsiniz ama Kürt olarak Türkiye, batı illerine gittiğinizde başka bir tablo ile karşılaşırsınız.

Kesinlikle başka bir tablo ile karşılaşıyorsunuz. Kuşkusuz buda inşa edilmiş bir gerçeklik. Diyorum ya. Ben bunun değiştirile bilineceğine inanıyorum. Bunu bir kadar olarak görmüyorum. Eğer inşa edilmiş bir gerçeklikse bu, yani devlet denilen olgu, belirli güçler, egemen güçler  böyle bir gerçekliği ortaya çıkarmışlarsa, bu gerçekliği değiştirmek, tersine halklar arasında kardeşliği, birliği de yeniden tesis etmek de bizim elimizde. Devrimcilerin elinde, demokratların elinde. Devlet bunu yapamaz biz yapmak zorundayız yani.

PKK İNSANLIK MİRASINA SAHİP ÇIKIYOR

Öcalan’ın halklarla ilgili, inançlarla ilgili görüşleri biliniyor. Bilinmesine rağmen bir takım çevreler hareketinize yönelik, özellikle Alevileri kastederek, “Sünni PKK AKP ile birleşiyor, Alevileri dışlıyor” diyor. Diğer taraftan ise Fetullah Gülen çevresi “PKK’yi Aleviler ele geçirdi, yönetiyor” diyor. İki uç şey. CHP’ye kalırsa Sünni PKK ile AKP birleşiyor, dolayısıyla burada Alevilere yer yok. Bir de tabi Sayın Öcalan Ermeni lobileriyle ilgili bir tespitte bulundu, sanki Ermeni halkına Rum halkına karşı olumsuz bir açıklaması oldu gibi sundular sunmaya çalıştılar. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

PKK algısı, PKK gerçekliği çok farklı. PKK’nin bir 40 yıllık mirası yok. Bir insanlık mirası var. İnsanlığın uygarlığa karşı bir direniş mirası var. PKK bu mirasa sahip çıkıyor. Uygarlık sistemine karşı uygarlık içerisinde direnen güçler var, PKK bu mirasa sahip çıkıyor. Sistem içerisinde sisteme karşı direniş denildiğinde, aslında en köklü gelenek Peygamberlik geleneğidir. Biz buna İbrahimi gelenek diyoruz. Aslında PKK hareketi bu geleneğin mirasını devralıyor. Önderliğimiz Newroz mesajında onu çok çarpıcı bir şekilde ifade etti. Şunu söyledi. Dedi ki “biz İsa’nın, Musa’nın ve Hz. Muhammed’in mesajlarında dile gelen hakikatlerden nasipleniyoruz. Ve bunları günümüzün gerçeklikleriyle birleştirerek, kendi sistemimizi, demokrasimizi inşa ediyoruz, inşa etmeye yöneliyoruz.”  Dolayısıyla, PKK’yi Alevi, Sünni, Ezidi vs. şeklinde tanımlamak yerine bir geleneğin devamı olarak ele almak gerekiyor. Uygarlığa karşı demokrasi mücadelesi kapsamında değerlendirilebilinecek bütün güçlerin mirasının sentezi biçiminde değerlendirmek çok daha doğru bir yaklaşım olur.  Elbette devlet dışında etnisitenin de bir direnişi var. PKK aynı zamanda o etnitiselerin direnişlerine dayanıyor. Bilgelerin direnişine dayanıyor. O direnişlerin hepsini miras olarak ele alıyor. Batının aydınlanmasına, rönesansına dayanıyor. Orada da nasiplendiği şeyler var. Deyim yerinde ise, bütün bunların toplamı, öyle bir birleşim oluşturuyor ki bal kıvamında bir güzellik yani. Bu güzellik aslında PKK’nin gıdasını oluşturuyor. PKK’nin içerisinde her şey var yani. Alevilik var, Sünnilik var, ama hangi anlamda. Demokratik Sünnilik, elbette demokratik Alevilik. Gelenek anlamında söylüyorum bunu. Alevilik, Sünnilik de dememek lazım.

PKK İÇİNDE HZ. MUHAMMED’İN İSLAM’I, HZ. ALİ’NİN ALEVİLİĞİ VAR

PKK içinde aslında Hz. Muhammed’in İslam’ı var. Hz. Ali’nin Aleviliği var. İmam Hüseyin’in Aleviliği var. Ama Hz. Muhammed’in vefatı ardından, özellikle Emevilerle birlikte başlayan İslam’ı çok da İslam olarak da değerlendirmiyor PKK. Bunu daha çok karşı İslam olarak değerlendiriyor, buna sahip çıkmıyor. Çoğu İslam alimi de ondan sonraki İslam’ı İslam olarak değerlendirmiyor. Ortada olan İslam aslında karşı bir İslam. O açıdan hangi İslam sorusu büyük önem taşıyor. PKK bu anlamda bu mirasa gerçekten de sahip çıkıyor. İseviliğe sahip çıkıyor bu anlamda. Bu toprakların gerçekliği. Museviliğe sahip çıkıyor, onun değerlerine sahip çıkıyor. O da bu toprakların gerçekliği. Hepsinin toplamı olarak İbrahim’i gerçekliğe, İbrahim’i geleneğe sahip çıkıyor. Bu gelenek olmadan PKK fazla bir anlam ifade edemez.

PKK İLK ORTAYA ÇIKTIĞINDA İKİ NOKTADA YOĞUNLAŞTI: ANTEP VE DERSİM

Gerçek bu iken neden bu ithamlar yapılıyor. Maksatlı buluyor musunuz?

Bir sürü neden var. Art niyetler var. Bakış açılarındaki sakatlıklar var. Pozitivizmle yoğrulmuş bakış açıları var. Gerçekten de parçalayıcı, hakikate kapalı, hakikatleri görmeyen, görmek istemeyen yaklaşımların sahipleri var. Derler ya, görmek istemeyen gözden daha kör yoktur. Bakar kör denir ya. Gerçek kör bakar kördür. Mesela insanın gözü görmeye bilir ama onun bir gönül gözü var, gerçeği çıplak gözle bakan bir insandan çok daha iyi görebilir. Böyleleri vardır gerçekten.

Ama, PKK’yi bu tarzda suçlayan insanlar bunu söylemiyorlar. Bir örnek verelim. PKK hareketi ilk ortaya çıktığında iki noktada yoğunlaştı. Bir Antep. İki Dersim. Belki de PKK’nin ilk gelişme gösterdiği alandır Dersim. Burası çok büyük önem taşıyor. Daha önce solun hakimiyeti var. Ona rağmen Dersim’de PKK en çok gelişme gösteren hareket oldu. Dersim’in en yiğit oğulları ve kızları PKK hareketi içinde yer aldılar. Mücadele içerisinde müthiş kahramanlıkları vardır. Alevilerde müthiş kahramanları vardır. Örnek verilebilinir. Belli kişiliklerimiz var. Tarihimize adlarını altın harflerle yazmışlardır. İşte Şehit Beritan: Kürt ve Alevi Dersim kızı. Şehit Zilan: Bir Alevi kızı. Azime Demirtaş: Kürdistan’ın ilk kadın şehidi, mücadelemizin ilk kadın şehidi. Bese Anuş: Kürdistan’da Azime ile birlikte ilk kadın şehidi, Pazarcık, Maraşlı. Antep’teki gelişmemiz de bir yönüyle, Pazarcık kitlesine, Maraş kitlesine, Alevilere dayanır. Urfa’ya dayanır, Urfa gerçekliğine dayanır. Urfa gerçekliği gerçekten de Peygamberlik gerçeğidir. Urfa’nın gerçekliği, Urfa’nın kutsallığı o dur yani. Kökeninde neolotik toplumun kutsallığı var ama Urfa’nın kutsallığı gerçekten İbrahim’i kutsallığın merkezi gerçeğine dayanır.

ALEVİ OLDUĞUM KADAR İSLAM’IN ÖZLÜ DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMAK GURUR VESİLESİ

Mazlum Doğan, Sakine Cansız, Yücel Halis var. Yücel Halis gerçekten efsane bir kişilik. Mücadele ortamımızda yaşayan insanlarımız var. Sorun bunlar değil. Sorun biz çetele tutmuyoruz. Kim Alevi, kim Sünni. Böyle bir şeyin kendisi yanlış. Ben Alevi olduğum kadar İslam’ın en özlü değerlerine sahip çıkmayı büyük bir gurur vesilesi sayıyorum. Onun tüm değerlerine sahip çıkıyorum. İseviliğin tüm değerlerine sahip çıkıyorum elbette. Hz. Musa’nın mesajlarındaki en soylu değerlere sahip çıkıyorum. Bunlara sahip çıkmasam kendime nasıl insanım diyebilirim.

Butüm bu propagandaları yapan çevreler esas itibariyle CHP’nin kuyruğuna takılmış çevrelerdir. Bu çok önemlidir. Şimdi kim en çok devleti savunuyor şu anda. İşte devlet nasıl bu kadar küçülür, nasıl Öcalan’la görüşür diyen kim. Kılıçdaroğlu değilmi. CHP yani. Sözüm ona Alevi. Bu ne biçim Aleviliktir ki devleti bu kadar kutsuyor. Kürdistan’daki katliamları yapan, Dersim katliamını yapan, takriri sükün kanunlarını çıkaran, Tunceli kanunları çıkaran bir partinin başına genel başkan oluyor. Nasıl bu mümkün oluyor. Nasıl bu biçimde Aleviliğini koruyabiliyor. Alevilikle gerçekten ne alakası var. Kürtlükle ne alakası var. Anadilde eğitimi, bilmem ulusu böler, devleti böler diyen adamdır.

KILIÇDAROĞLU EN YAKIN ÇEVRESİNDEN 40 AKRABASINI KAYBETTİ

Vatanı böldürmeyiz diyor..     

Tabi korkunç bir şey. Gerçekten korkunç bir şey.

Bir trajedidir

Trajediden önce utanç verici bir şey. Yüz kızartıcı bir durum. Trajedi diyemezsiniz. Trajedide bir geriye dönülmezlik var.  Elinizde değildir. Bunun ki ise bir tercih sorunudur. Gerçekten bir tercih sorunu. Tercihini o tarzda yapıyor. Trajedide elinizde olmayan nedenlerle acılar yaşarsınız ve o acılardan çok vazla kurtuluş mümkün değil. Ama bunun ki öyle değil ki. Bilerek tercihini yapıyor. Karşısındaki adam Dersim katliamı diyor. Bu katliamda en azından 40 akrabasını kaybetmiş. Yani Kılıçdaroğlu en yakın çevresinden en az 40 kişi kaybetmiş, katledilmiş, süngülenmiş, yokedilmiş. Ama ona rağmen o Dersim demekten ısrarla imtina ediyor, Dersim katliamı demekten ısrarla imtina ediyor. Kürt demekten imtina ediyor. Hata bilmem biz hangi yesevinin torunlarıyız diyor. Kökenini bilmem nereye, Türklüğe, şuraya buraya dayandırıyor. Horasan’dan gelmiş Türk oğlu Türk imiş. Be mubarek adam senin Türklük ile ne alakan var.  Seni Türklüğe kabul eden Türklük batsın.

SİYASET YAPAN HER İNSANIN KORKU VE KAYGILARI OLUR

Bir çok Alevi kurumu da “süreci destekliyoruz, Sayın Öcalan’ın açıklamasını destekliyoruz, arkasındayız” açıklamasında bulundu, bu hakkı da teslim ederek bu konuyu kapatıp, başka bir konuya geçelim. Beklentili ruh halleri. Açıklamadan sonra bazı Kürt çevrelerinde de beklentili bir ruh hali var. Kaygılar var. Bu duruma ne dersiniz?

Siyaset yapan insanın her zaman korkuları olur, kaygıları, endişeleri olur. Hele hele özgürlük davasına giren insanların kesinlikle böylesine büyük korkuları, endişeleri, kaygıları vardır. Siz korkularınızla, kaygılarınızla, endişelerinizle hareket etmezsiniz. Siz anlam gücünüzle hareket edersiniz. Elbette korkularınız, endişeleriniz, kaygılarınız sizi tedbirler almaya yönetir, bunun için siz örgütlenirsiniz. Örgütlenme, öngörü, karşınızdakilerin sizi yok etmek isteyenlerin  neler yapmak istediklerini önceden bilince çıkarma ve bunları boşa çıkarmak üzere tedbirler geliştirme, bir politikacının yapması gereken en temel şeylerden biri.

BİR GERİ ÇEKİLİŞ, BİR DE ÜLKEYE DÖNÜŞ VAR

Politikacı buna dayanmaz. Bunun yerine anlam gücüyle hareket eder. Anlam gücü önemlidir. Ona yön veren fikridir, ideolojisidir, politikasıdır, demokratik siyasetidir. Bu açıdan bu üçlü son derece önemlidir. Bizde aynı şeyi yapıyoruz. Aslında tüm Kürtlerin de aynı şeyi yapması gerekiyor. Bizim yapmamız gereken şudur: Abdullah Öcalan ne istiyor? Biz önderimiz diyoruz, biji Serok Apo diyoruz, etrafında kenetleniyoruz. O zaman yapmamız gereken şey şu: bizden ne istiyor. Anlamadan uygulayamayız. Anlamadan yaşamsallaştıramayız. O zaman demek ki anlamak en temel görev olarak karşımıza çıkıyor.  Anlamak özgürlüktür diyoruz. Biz anlamayı böyle tanımlıyoruz. Anlamayan yapamaz, anlamayan uygulayamaz, anlamayan izleyemez, anlamayan pratikleşemez, özgürleşemez. Özgürlük gerçekten anlamaya bağlı. O zaman biz neyi anlayacaz: Önder Apo’nun mesajlarında dile gelen gerçekliği anlayacağız. Bizden ne istiyor. Bizim için istiyor, bizim önümüzü açıyor. O zaman bizim ne yapmamız gerekiyor, yoğunlaşmamız gereken esas itibariyle budur.

Yine bir kavram kulanacağım. Mesela biz gerillamızı sınır dışına çekeceğiz. Ama öte yandan bir de Kürdistan’a dönüş başlıyor. Yani bir geri çekiliş, ama bir de ülkeye dönüş ve yöneliş var. Boşaltılan 4 bin köyümüz var. Mesela o köylerin yeniden dolması lazım. Böyle bir hareketin kesinlikle başlaması lazım. Adeta şöyle bir yaklaşımla hareket etmek lazım bu süreçte. Tufan bitti. Nuhun tufanı bitti. Ortam duruldu. Kara görüldü ve Nuhun gemisi karaya oturdu.  Tufandan çıktık biz, ve gemiden dışarı çıktık. Yaşamı yeniden örgütleyeceğiz. Nuhun gemisinden çıkmış insanlar gibi davranacağız ve örgütleyeceğiz.

TOPRAĞA BAĞLILIK ŞART

Sürece böyle mi yaklaşıyorsunuz? Yada böyle mi yaklaşılmalı?

Kürtlerin kesinlikle, en azından ana topraklarından kopmuş insanlarımızın kesinlikle böyle bir ruh hali ile yaklaşmaları gerekir. Toprağa bağlılık şart. O topraklara dönüş kesinlikle olmak zorunda. En azından böyle bir seferberlik başlamak zorunda. Çözümün en önemli unsurlarından biri bu. 4 bin köy, milyonlarca insan yani. Bunlar yeniden kendi ana topraklarına geri dönmek zorunda. O köle yaşamdan kurtulmak zorunda. Ama dönerken, bu dönüş hareketi, eski yıkıntılara dönüş tarzında olmamalı. Eskinin tekrarı değil. Bizim bir sistemimiz var. Nasıl bir köy. Ekolojik bir köy diyorsun, demokratik bir köy, demokratik bir sistem diyorsun. Ekolojik, demokratik bir sistem nasıl oluşacak. Cinsiyet özgürlükçü bir sistem nasıl oluşacak. Köyde o sistemi nasıl kuracaksın. Ekonomiyi burda nasıl örgütleyeceksin. Bunlar gerçekten önemli. Şimdi ekonomi deyince insanlar paradan başka bir şey anlamıyor. Ekonomi paramıdır. Senin toprağın var. İnsanlık toprakla insan oldu, beslenme sorununu ordan çözdü. Para mı vardı. Nuh işe başlarken parayla mı başladı. Nuh yaşamı yeniden kurmaya başladığı zaman aman cebimde para olsun, para olsaydı ne yapardıki parayı.

KAPİTALİST MODERNİTEDEN KAÇMAK GEREKİYOR

Bu anlamda önderliğimizin o kadar muhteşem şeyleri vardır ki, mesela son savunmasında bir paragrafı var çok önemlidir. Şunu söyler. Ben dışarda olsaydım ne yapardım der. Kürdistan’ın değişik yerlerini sayar. İşte Munzur dağlarının eteklerinden Iğdır ovasına kadar. İşte Zağros dağlarından Cudi dağ eteklerine kadar. İşte Muş ovasından bilmem nereye kadar. Kürdistan’da nerede olursam olayım yani. Öncelikle şöyle bir şey yapardım. Musa Firavundan nasıl kaçtıysa, İbrahim nasıl Nemrud’tan kaçtıysa, Hz. Muhammed nasıl cahaletten kaçtıysa, İsa nasıl Roma İmparatorluğundan kaçtıysa, bende kapitalist moderniteden öyle kadardım. İlk yapmam gereken şey bu. Bunlardan kaçardım. Bunların dışına çıkardım. Yaşam tarzının dışına çıkardım. Devleti yıkardım değil yani. Bu yaşamın dışına çıkardım. O modernist yaşamın, kesinlikle kapitalist modernist yaşamın dışına çıkardım. Yine tıpkı Tufandan çıkan Nuhun gemisinden inmiş gibi bir insanın ruh hali ile davranırdım.

ZERDÜŞT’ÜN ZİRAAT TUTKUSU VE HAYVAN SEVGİSİ

Zerdüştün ziraat tutkusundan ve hayvan sevgisinden ilham alırdım. Kürdistan’da ekonomi neye dayanır. Tarıma dayanır, hayvancılığa dayanır. Aslında insanlığın yaşamı buna dayanır. Kapitalizm bunları öldürdü. Ama bunları yeniden diriltirdim Kürdistan’da. Ekonomi en başta onlar üzerinde inşa ederdim. Ekonominin tümü bu olmazdı ama burdan başlardım. Tabiki kimlerden ilham alırdı. İşte ismini saydığım tüm peygamberlerden ve bilgelerden, onların toplumsal gerçekliklerinden ilham alırdım, işlerimi öyle koyulurdum, kesinlikle böyle başlardım ve kendi cemaatimi kendi toplumumu inşa etmeye başlardım. Devlet bunun önünde engel olamaz ki.

PKK FABRİKA KURMAYACAK, KÜRDİSTAN TARIMIN İLK YAPILDIĞI YERDİR

Ama şudur. İnsanlarda şu var.  İşte çözüm olacak, gerilla çekilecek, ortam yumuşayacak, devlet Kürdistan’a yatırım yapacak, sanayiciler, iş adamları gelecek Kürdistan’da fabrikalar açacak bilmem ne edecek, ondan sonra bizde gidecez fabrikalarında çalışacağız, maşallah gidip emeğimizi satacağız, alan razı satan razı, bizim karnımız doyacak, onların da kasaları şişecek. Böye değerlendiriyorlar. Kafasında öyle bir anlayış varki, aslında ekonomik soykırımın, yeni köleci bir yaşamın, Kürdistan’ın zenginliklerinin talanının önü açılıyor. Eğer çözüm buysa, bu kesinlikle çözüm değildir. Bu en büyük çözümsüzlüğü yaratır. Şunu demek lazım. Senin gırtlağın başkasının elindeyse sen özgür değilsin. Ekonomi yaşamın kendisidir. Yani senin yaşamını, varlığını, bedensel olarak bile sürdürebilmen için diyelim geçim araçlarına ihtiyacın vardır. Ekmeğe ihtiyacın var, nana (ekmeğe) ihtiyacın var. Ama sen nanın ülkesinde nansızsın. Devlet gelecek bana nan verecek, ekmek kapısı açacak. Kendi toprağını işletmiyorsun. Bir üretim hamlesi düzenlesen Kürdistan’da 10 tane ülkeyi beslersin. Kürdistan’ın iki üç katı nüfus beslersin. Sadece bir Urfa ovasında bir üretim hamlesi başlat. Bir Muş ovasında başlat, bir Odur ovasında başlat. Kürdistan böyledir. Şunu demek lazım. Kürdistan tarımın ilk yapıldığı yerdir. Ziraatın ilk geliştirildiği yerdir. Tarım devriminin ilk geliştiği yerdir. Bu anlamda insanlığın beşiği denir.

İNSAN HALE DEVLETE MUHTAÇ İSE ORADA DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK OLMAZ

Bunları çözüm sürecinin bir parçası olarak söylüyorsunuz tabi..

Tabi. Çözüm sürecinin bir parçası. Çözüm budur yani. Demokrasi demek bunun önünün açılması demektir. Devletin bu konuda engelleyici olmaması demektir. Vatandaşlarımızın, insanlarımızın devlete muhtaç olmasından çıkması demektir. Eğer böyle bir şey yoksa, insan hala devlete muhtaç ise kesinlikle orda ne demokrasi var ne özgürlük var.

SİYASETİ TOPLUMUN İŞLERİ OLARAK TANIMLIYORUZ

Siyasetle ilişkisini nasıl kuruyorsunuz. Çünkü sayın Öcalan demokratik siyasetten söz ediyor. Toplum-siyaset ilişkisini de dikkate alarak bu konuda ne diyeceksiniz?

Biz siyaseti iki tarz tanımlıyoruz. Bir, üst toplum siyaseti. Yani devlet siyaseti. Devlet idare eder. İşte hükümetiyle, şusuyla busuyla idare eder. Biz siyaseti toplumun işleri olarak tanımlıyoruz. Toplumun kendi işleri üzerinde tartışması. Toplum demek çalışmak demektir. Bir köy düşünün. Köy değince akla çalışmak gelir. İnsanlar çalışırlar, tarlasında çalışır, hayvanlarına bakar, bağında çalışır, otunu biçer, şurda şalışır, burda çalışır. Köylülerin kendi işleri üzerinde tartışmaları, bu işleri netleştirmeleri, planlamaları ve uygulamak için güçlerini seferber etmeleri demokrasinin ta kendisi oluyor. Aslında demokrasi toplumun işleri demek oluyor. Öyle demek lazım.

EMEK ÖZÜ İTİBARİYLE KOMÜNALDİR

Bu anlamda biz çalışmayı özgürlük olarak tanımlıyoruz. Toplumun olduğu yerde çalışma vardır. İnsanlık tarihine bakın. Üretim vardır. Üretim de çalışma ile olur, emek ile olur. O açıdan emek en yüce değerdir. Emek üzerinde yükselen düzen. Tabi ki komünal emekten sözediyoruz, zaten bireysel emek olmaz. Emek özü itibariyle komünaldır. Emekle üğretilen her türlü değer komünaldır. Bireye dayalı, birey eliyle yaratılan hiçbir değer yoktur. Değerin kaynağında komünalite vardır.

ÖZGÜRLÜK ESNEKLİK GEREKTİRİR

Sayın Öcalan’ın sürekli vurguladığı bir nokta özgürlük meselesidir. Her konuşmasında, savunmalarında, kitaplarında sık sık karşımıza çıkan bir durumdur. Son manifestodaki önemli noktalardan biri de buydu. Özgürlük tanımı, devletler, toplumlar veya kişiler arasında farklılıklar arzediyor ki, ama sizin dolayısıyla Sayın Öcalan’ın özgürlük anlayışı da çok farklı. Mesela Alevilerin özgürlüğü aynı zamanda Sünnilerin de özgürlüğüdür. Böyle mi anlamamız gerekiyor.

Özgürlük esneklik gerektirir. Esneklik çeşitliliğe yol açar. Yani çeşitliliğin olmadığı yerde özgürlük yoktur. Yani bir yönüyle de özgürlük farklılıkların birliğini ifade eder. Farklılıkların bir arada yaşamasını ifade eder. Şöyle de denilebilinir. Özgürlük denildiğinde insanın ilk aklına gelen oluşmaktır. Olmak, oluşmak son derece anlamlıdır. Kendi kendisini oluşturmak, yaratmak geliştirmek, kendi dinamiklerini harekete geçirmek, kendi dinamikleri demelinde değişimi, dönüşümü yaşamak, dolayısıyla kendi farkını en göremli bir biçimde ortaya koymak. Bunu yaparken başkalarının özgürlüklerini tehdit etmek değil, karşılıklı olarak bir birlerini tanımlamak, bir birine saygı duymak. Başka farklılıkları da bir zenginlik olarak ele almak ve zenginliği farklılıkların birliğinde görmek. Özgürlük esas itibariyle buna dayanır.

ULUS DEVLET ÖZGÜRLÜKLERİN BİTTİĞİ YERDİR

Yani biri özgür olmadan diğeri özgür olamaz…

Bir birine benzediği yerde aslında hayat yoktur. Şöyle diyeyim. Belki de en çarpıcı tanımlardan biri olur. Amip te bir canlıdır. Amip tarzı bir yaşamda hep bölünerek çoğalma vardır. Yani bir Amip bir diğerinin benzeridir. Dolayısıyla aslında orda fark etme diye bir şey yoktur. Bu anlamda orda gerçek anlamda bir yaşam yoktur. Her şeyin bir birine benzediği, tekleştiği yerde ölüm sessizliği vardır. Ölüm farklılıkların tek potada eritildiği yerde başlar. Gerçek ölüm budur. Bu açıdan ulus devlet aslında özgürlüklerin bittiği yerdir.

Saydığımız kesimlerin, etnik grupların, inanç grupların veya kadınların özgürlük sorunu vardır. Peki durum buysa, ortak payda demokrasi ise, ortak mücadele için ne dersiniz?

Her bir mücadele kendi zemininde başlar.  Her bir mücadele opjektif olarak bir diğer mücadele ile dayanışmayı da ifade eder. Önemli olan başlangıç noktası olarak, kendini oluşturmak üzere örgütlenmektir. En başta geleni de anlam gücünde derinleşmektir. En azından şunu sormak gerek. Hayatın anlamı nedir. Bu anlamıyla düşünce gücüne yüklenmek gerekir. Öncelikle sorgulanması gereken şey, bu ulus devlet neye yol açtığıdır. Bölgede son 200 yıldır ulus devletin yol açtığı felaketler nelerdir. Bu bölgede en büyük katliamlar bu süreçte yaşandı. Büyük felaket olarak tanımlanan bu soykırımlar en çok bu 200 yıllık süreç içerisinde yaşandı. Öncesinde belki vardır ama şuna tanığız, bin yıllık halklar birlikteliği var. Osmanlı İmparatorluğu içerisinde bölgede Araplar, Müseviler, Hıristiyanlar, Kürtler, Türkler, Asuriler, Ermeniler hepsi birlikte yaşayabiliyorlardı. Her biri kendi kimliklerini özgürce ifade edebiliyorlardı. İnkar yoktu. İmha yoktu. Savaşlar olsa bile ithat birçok sorunu çözebiliyordu. Üstte egemenlerin dayanışması altta halkların dayanışması vardı. Kimliklerin bir birleriyle kesinlikle dayanışması vardı. Ama ulus devlet bunları yok etti ortadan kaldırdı. Her şeyi tekleştirdi, tek potada eritti.

TÜRK YERİNE BİZ KAVRAMINI GELİŞTİRMEK ÖNEMLİ

Sayın Öcalan Ortadoğu, halklar vurgusu yaparken burdan yola çıkarak mı yapıyor?

Tabi halklar kesinlikle kardeşçe yaşayabiliyorlardı. İslam ummeti açısından belirli bir birlik vardı. En azından hak dini anlamında, Hıristiyan hak dini sayılıyordu, Musevilik hak dini olarak sayılıyordu, kitabi dinler, bu dinlere mensup insanlara hoşgörü ile yaklaşılıyordu. Belki farkı biraz şuradaydı. Hıristiyanlardan Müsevilerden biraz daha fazla vergi alınıyordu. Devlet de onların özellikle de kimliklerini korumalarına öncelik tanıyordu. Müslümanlaştırma yaklaşımı da yoktu. Çünkü, devlet biraz da çıkarını düşündüğü için, onların Müslümanlaşması vergilerinin ortadan kalkması anlamına geliyordu ik devlet bunu çok fazla göze almıyordu.

Tek ben yerine, Türk yerine biz kavramını geliştirmek önemli. Bizin içinde de sayısız varlık var. Toplum demek çokluk demektir. Topluluklar topluluğu demektir. Tek bir Ermeni toplumu bile tek homojen bir topluluktan oluşmaz. Onun içinde de pek çok topluluk var. Kürtlerde de olduğu gibi. Kürtlerde de muazam bir topluluklar topluluğunu ifade eden bir gerçeklik söz konusu. Bir sürü lehçesi var. Muazam bir gerçekliktir. Her bir köyün adeta kendine has bir kültürü var. Her aşiretin kendisine has bir kültürü var. Bu Kürtlerde demokrasi için muazam bir zemin oluşturuyor. Demokrasi gruplara dayanıyor, demokrasi işte bu topluluklara dayanıyor. Kürdistan’da demokrasi, Ortadoğu’da demokrasi esas itibariyle topluluklara dayanıyor.

KÜRTLERDE KADINLARIN BÜYÜK BİR UYANIŞI VAR

Tabi kadın apayrı bir şey. Tarihin en eski ezilen cinsi ulusu ve sınıfı olarak kadın bu süreçte demokrasinin gerçek uyanan öncü gücüdür. İnsanlığın gerçekten büyük sürükleyici gücü, demokrasiyi inşa eden gücü, buna önderlik eden gücü olacak. Kadınların büyük uyanışı var Kürtlerde. Herkesin bunu gerçekten görmesi lazım. Bu muazam bir güçtür. Bizim güç kaynağımız esas itibariyle burdadır. Bizim demokrasimiz gerçekten kadının rengini taşıyacak. Yıkılmaz demokrasi de esas itibariyle budur. Biz zaten kadını öncü olarak da tanımlıyoruz. Kadın bu öncülüğünü esas itibariyle yapacak, kişiliği de barışa uygun. Kesinlikle çözüm sürecinin de öncüsü olacaktır.

4 Nisan’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın doğum günü kutlanıyor. Amara’ya gidiliyor. Neredeyse Kürtlerin her evinde Öcalan’ın resmi var. Alanlarda meydanlarda ‘Biji Serok Apo’ sloganları atılıyor. Öcalan, kadın için, toplum için, Kürtler için ne demek?

Bir ulusun, bir toplumun yeniden dirilişine adanmış bir kişilikten sözediyoruz. Kendisini bütün toplumsal alanlar içerisinde eriten bir kişilik. Kendisi için bir yaşamı olamamış bir insandan bahsediyoruz.  Bir özel yaşamı yok. Kendisi için bir yaşamı yok. Bu anlamda, Kürtlerin şahsında, bütün ezilen insanlığa onların özgürleştirilmesine kendisini adamış bir kişilik. Belki de bu anlamda kendisini tarihin en eski ezilen cinsi, sınıfı ve ulusu olan kadınların özgürleştirilmesine varlığını adamış bir kişilik. Ve anlam gücü boyutuyla ortaya çıkaran, anlamda derinleşen, gücü, özgürlüğü anlamda, anlamakta gören, anlamak fiilini muazam bir biçimde işleten bir kişilik. Böyle bir gerçeklikten söz ediyoruz.

Bir ışıktan söz ediyoruz. Yol aydınlatan bir insandan söz ediyoruz. Gerçekliklerin üzerindeki bütün karanlık perdeleri kaldıran, yüzlerdeki maskeleri indiren, dolayısıyla maskesiz insana ulaşan, çıplak insana, bu anlamda gerçeğe ulaşan bir kişilik. Bize hakikati gösteren bir kişilik. Tüm insanlığa hakikatı gösteren bir kişilikten bahsediyoruz. Bu anlamda Kürtler için bir şans. Muazam bir şans. Bir yeniden doğuş imkanı, var oluş kurtuluş imkanı. Kendi özü ile yeniden buluşma imkanı. Kendi tarihsel kökleriyle buluşma imkanı. Kürtler bütün insanlığı beslediler. Uygarlığın ve insanlığın kaynağında Kürtler var. Ama uygarlığın, insanlığın kaynağında var olan, tüm insanlığı besleyen Kürtler bugün, PKK’nin doğuşundan önce, daha doğrusu Abdullah Öcalan’ın tarih sahnesine çıkışından önce yeryüzünden silinme ile karşı karşıya gelmişlerdi. Bu anlamda silinen Kürtlük silinen insanlıktı. Kürtlerin yeniden tarih sahnesine girişi, insanlığın da kendi kökleri ile yeniden buluşması anlamına geliyor. Kürtler bu yönü ile Kürdistani olan, evrenseldir. Bizim önderliğimiz gerçekliği de öz itibariyle evrenseldir. Yerellik ve evrensellik elbette bir birine bağlı. Ama Kürdistani olanın evrensel karekteri son derece belirgindir.

4 Nisan’ın bu anlamda, herkes için, özellikle Kürtler için, daha çok da kadınlar için belirgin bir yeri var. Zaten 4 Nisan’ı da gündemleştiren kadınlar oldu, Kürt kadınları oldu.

Önderliğimizin öngördüğü demokratik bir sistem var. O anlamda demokrasi elbette evrensel bir sistem ve önderliğinden rahatlıkla söz edilebilinir. Elbette dar anlamda bir ulusa mal etmek fazla uygun düşmeyebilir.

Önderlik kavramı önemlidir. Burda bir kişiyi fetişleştirmiyorsunuz, putlaştırmıyorsunuz. Zaten her türlü fetişleştirici putlaştırıcı yaklaşıma karşı kesinlikle mücadele etmek gerekir. Önderliğimizin düşünceleri de öyle tamamlanmış, artık bitmiş oluşmuş, kesinleşmiş düşünceler değil. Gelişecek, zaten her geçen gün gerçekten gelişiyor daha da derinleşiyor, daha da derinleştirecek. Pratikleştikçe, yaşamsallaştıkça belki de daha fazla eksiklikleri görülebilecek, eksiklikleri belki de olabilecek, fark edecek onarı daha da zenginleşir pratik deneyimlerle, dha da gelişecek güçlenecek. O açıdan insanlık için gerçekten bir kurtuluş ışığı umudu. Onun düşünceleri önemli. Bizim açımızdan önemli olan odur. Önderlik anlam gücüdür. Önderlikler gerçekten büyük anlam güçleridirler, hakikatın temsilcileridirler.

O ESİR OLDUĞU MÜDDETÇE BİZ ÖZGÜR DEĞİLİZ

Sayın Öcalan’ın özgürlüğü tartışılıyor. Milyonlarca insan özgürlüğü için kampanyalar yürütüyor. Bu çözüm sürecinde de sürecin daha sağlıklı yönetilebilinmesi için başta koşullarının düzeltilmesi gerekiyor. Birçok çevre bu konuda hem fikir. Sayın Öcalan’ın özgürlüğü ile ilgili siz ne dersiniz?

Dediğim gibi, kendisini toplumsal bütün alanlarda eritmiş olan bir kişilik söz konusu. Eğer bugün bir halk topyekün ayakta ise, sadece bir parça da değil, bütün Kürdistan parçalarında ve aynı zamanda dünyanın neresinde yaşıyorlarsa yaşasınlar bütün Kürtler içerisinde bu kadar benimsenen bir gerçeklik, sahiplenilen bir önderlik gerçeği söz konusu.  Ama bütün bu halkı da aydınlattı. Kürtleri demokratik ulus bilinci ile bir araya getirdi. Kürtleri demokratik ulus olma yoluna soktu. Kürtlerde ulus bilincini, ama yeni tipte demokratik bir ulus bilincini geliştirdi. Kürtler bu anlamda, bu önderliğin önemini herkesten çok daha fazla bilince çıkarıyorlar. Ama önderliği özgürleştirmenin yolu, önderliğimizin önünü açtığı bu toplumun açılan bu yolda daha fazla ilerlemesine bağlı. Toplum ne kadar örgütlenirse, ne kadar örgütlü bir mücadele verirse, kendini ne kadar sistemleştirirse, ne kadar kurumlaşma yaratırsa önderliğimizin özgürlüğünü de o kadar yakınlaştırır. Dolayısıyla esas olan anlam gücü temelinde kendisini yapısallaştırmaktır, kendisini kurumlara kavuşturmaktır. Örgütsüz bir toplumun önderliği özgürleştirmesi mümkün değildir. Örgütsüz, sistemsiz bir toplumun özgür olduğunu söylemesi de mümkün değildir. Dolayısıyla önderliğimizin özgürlüğü ile halkımızın özgürlüğü gerçekten etle tırnak gibi bir birine bağlı. Kendisini özgürleştiren, özgürleştirme yolunda ilerleyen, bu anlamda örgütlenen, yapısallaşan, kurumlaşan bir Kürt toplumu, önderliğimizin özgürleşmesi yolunda da muazam adımlar atmış demektir. Önderliğin özgürlüğü için somutta, yani günlük olarak mücadele edilmemesi gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine her yerde, kesinlikle dillendirilmesi gereken önderliğin özgürlüğüdür. O esir olduğu müddetçe biz özgür değiliz. Belki benzetme bazıları tarafından yanlış yorumlanabilinir ama, Peygamberi devreden çıkarın, peygamberleri devreden çıkarın, onları önemsemeyin ama İsevilerin, Müsevilerin, Müslümanların özgürlüğünden söz edin. Gerçekten abes kaçar. Bu açıdan da önder Apo’nun özgürleşmesi kesinlikle bütün bir halkın özgürleşmesidir. Türkiye halklarının özgürleşmesidir. Türkiye’deki bütün ezilenlerin, emekçilerin özgürleşmesi, onların kardeşçe bir arada birlikte yaşamalarının önünün açılması, hatta bunun filiyatta gerçekleşmesi demektir. Zaten normalleşme denen dönem de esas itibariyle budur.

Yani demokratikleşmenin sağlanması. O zaman herkesin kendisini demokratikleşmeye adaması gerekir. İşte devlet demokrasiyi getirecek, her şeyi ordan bekle bu doğru bir şey değil. Şunu net bir biçimde vurguluyorum. Demokrasiyi kuran toplumun kendisidir. Demokrasiyi devlet kurmaz. Devlet demokrasiye saygılı davranır. Devleti o noktaya getirmek önemlidir. Saygı duyacak.

Önder Apo’nun verdiği mesajlar var. Son 5 ciltlik savunmaları var. Yol haritası var. Önderiniz olarak kabul ediyorsanız bu insan size nasıl bir yaşam kurmaniz gerektiğini gösteriyor. Nasıl bir toplum sistemini, nasıl bir demokrasi inşa etmeniz gerektiğini gösteriyor. Eğer önder olarak benimsiyorsanız, o zaman, hem onun dili, hem onun eli olacaksınız. Ve siz kuracaksınız. Yok, o gelsin kursun demiyeceksiniz. Ne onu o tarzda bekliyeceksiniz, ne de devletten bekleyeceksiniz. Devletten hiç beklemeyeceksiniz. Abdullah Öcalan, yani önder Apo, yani sizin önder olarak kabul ettiğiniz insan size, deyim yerinde ise, nasil bir cennette yaşamanız gerektiğini gösteriyor. Bu kutsal topraklar üzerinde, Tevratın bile cennet olarak değerlendirdiği bu topraklarda nasıl bir yaşamı inşa etmeniz gerektiğinin yolunu gösteriyor. Size düşen, aydınlatılmış bu yolda yürümek ve bu işin inşasına girişmektir. Ben öncü düzeyde bu işte rol oynayanlara, gerçekten bu işe kafa yoranlara, kendisini öncü olarak değerlendirenlere şunu söylüyorum: İnşa kavramı üzerinde yoğunlaşın. Demokratik inşa. Demokratik modernitenin inşası. Bu kavramların içini açın doldurun. Hiç bir şeyden anlamıyorsanız Nazım’ın yapıcılar türkü söylüyor şiirini okuyun. O şiirden biraz ilham alın. Yapıcılar türkü söylüyor. Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı bu iş biraz zor. Ama yapı yapılacak. Bu inşaat yükselecek. Çekiç seslerini biraz duyun. Budur. Böyle olmak zorunda.

Devlet işte bu noktada mesafeli davranacak. Sen devleti yıkmayacaksın. Devlet sana saygılı davranacak, sen devlete saygılı davranacaksın. Devlet artı demokrasi budur. Devlet ile demokrasi bir arada yaşayacak. Devlet bazı alanlardan çekilecek. Bazı alanları halka bırakacak topluma bırakacak. O alanlarda toplumun kendi kendisini yönetmesine saygılı olacak. Özgürlükler dediğimiz şey budur. Toplumun örgütlenme özgürlüğünü tanıyacak. Toplumun ifade özgürlüğünü tanıyacak. Toplumun siyaset yapma özgürlüğünü tanıyacak. Bütün bunların önü açılacak. Bu konuda özgürlüklerin alanı genişleyecek. Daha doğrusu özgürlüklerin önündeki engeller tümüyle ortadan kaldırılacak. Zaten demokrasi de budur. Devletin sınırlandırılması denilen gerçeklikte budur. Ama bu devletin bittiği anlamına gelmez. Devlet alan daraltır. Despotik devlet, ben olmasam olmaz, her yerde ben olmalıyım biçimindeki devlet tamda Hitler faşizmini ifade eder ki, Firavun bile bu kadar şey değildi, her yere hükümetmiyordu. Osmanlı padişahları bile her yere hükmetmiyorlardı. Her şeye karışmıyorlardı. Ama günümüzde ulus devlet her yerde toplumun sırtına binmiştir. Her yerde ulus devlet var. Ailede bile ulus devlet var. Ailedeki erkek, ulus devletin aile içindeki temsilcisidir. “

Akil İnsanlar Heyeti’nde Aleviler yok sayıldı

Akil İnsanlar Komisyonunda Alevi dernek ve federasyonlardan temsilcilere yer verilmemesine ilk tepki Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül’den geldi. Bülbül yaptığı yazılı açıklamada, “Akil İnsanlar Heyeti”nin gerekli olduğunu belirtirken, burada Alevi temsilcilerinin yok sayıldığını, üstelik Alevilerin barış karşıtı şeklinde gösterildiğini ifade etti. Komisyonun eksik bileşenlerden oluştuğuna değinen Bülbül, Alevi dernek ve federasyonlarının Alevi toplumunu temsil eden bir irade olduğunu belirtti.

EŞİT YURTTAŞLIK TEMELİNDE ÇÖZÜLSÜN

Kürt sorununun demokratik, barışçıl yöntemlerle, eşit yurttaşlık temelinde çözüme kavuşmasının önemine vurgu yapan Bülbül, “Bu temel Alevi inancının bir gereği ve demokratik Alevi hareketinin soruna bakışıdır. Ama egemen güçler tarafından Türkiye ve Ortadoğu’da oluşturulmaya çalışılan

‘Yeni Yüzyıl Projesinin’ 20.Yüzyılın cilalanmış bir tekrarı olacağı kaygısını taşıyoruz. Bu nedenle aynı acıları ve katliamları yeniden yaşama olasılığını dikkate alarak demokratik güç birliği çerçevesinde toplumsal barış ve eşit yurttaşlık mücadelesini yükseltmek gerektiğine inanıyoruz” dedi. Aleviliğin, Diyanet İşleri Başkanlığı veya geleneksel Osmanlı anlayışıyla ifade edildiğini vurgulayan Bülbül, Türk-İslam inkarcılığıyla oluşan ırkçı yapının ortadan kaldırılmasının toplumsal barışın ertelenemeyecek şartlarından biri olduğuna dikkat çekti. Bülbül, “Akil İnsanlar Heyetinde bizleri yok sayan veya kendi Alevi’sini akil kabul eden zihniyet, inkarcıdır” dedi.

Alevi Bektaşi Federasyonu Bileşenleri İskenderun’da buluşuyor

Alevi Bektaşi Federasyonunun daha önce İzmir Narlıdere’de; İzmir, Manisa, Denizli, Aydın, Antalya, Muğla’daki bileşenleri, Bursa Nilüfer’de; Bursa, Balıkesir, İstanbul, Kocaeli, Zonguldak, Kütahya bileşenleri ile gerçekleştirdiği atelye çalışmalarının ücüncüsü bu kez İskenderun’da yapılacak.
AKD İskenderun şubesinin ev sahipliğinde gerçekleşecek çalışma 6 nisan cumartesi günü saat 10.30 başlayacak, 7 nisan pazar günü saat
16.00′da sona erecek. Örgütlenme, hukuk, medya, ritüeller konu başlıklı çalışmaya; ABF Genel Başkan Yardımcıları ve MYK üyeleri Engin Gündük, Servet Demir, Adnan Özdemir, Miktat Öztürk, Hüseyin Kaya, AKD Genel Başkanı Doğan Demir ve PSAKD Genel Başkanı Doğan Demir ve akademisyenler, inanç önderleri katılacak.
ABF Genel Başkan yardımcısı Servet Demir ile Genel Sayman Adnan Özdemir’in koordinatörlüğündeki çalışmaya; Antep, Mersin, Tarsus, Yenice,Mezitli,Toroslar,Bozyazı, Silifke, Hatay, İskenderun, Adıyaman, Gölbaşı, Osmaniye, Kadirli, Maraş, Pazarcık, Kömür, Yaylakonak, Narlı, Göksun, Urfa, Kayseri, Hacebektaş, Konya, Konya Eregli, Malatya, Diyarbakır, Hekimhan, Varto, Doganşehir’de örgütlü bulunan ABF bileşenleri katılacak
.