Ana Sayfa Blog Sayfa 6422

Melûli’nin Yaşam Öyküsü

Karaca Hüseyin ERBİL

Melûli’nin babası Raşo, Malatya’ın Hekimhan İlçasinin Engizek Köyünde doğup büyümüş.

Köyün toprakları taşlı, kıraç ve verimsizdir.Köy Çoğraş Aşiretine bağlı; ama gel zaman, git zaman aşiret büyür, çoğalır ve hem kendi içinde kollara ayrılır, hem de zaten verimsiz topraklar o kadar insana yetmez olur.Bu nedenle aşiret içinde çatışmalar başlar ve insanlar daha rahat yaşayabilecekleri başka yerler bulmak üzere köyü birer, ikişer terk ederler.

O dönemde (1870’lı yıllar) henüz yerleşilmemiş yurt edinilebilecek yerler kıyamet gibidir . Böylece Çoğraş aşireti uçtan uca dağılır. Kimi Gürün’e Kimi Afşin’e(Yarpuz)gider, ağaların yanında maraba iş bulur köyler kurarlar.

Raşo, Kürt boylarından Çoğraş (Cawraş) Aşiretinin Şüştü(yıkanmış,arınmış) ler kolundandır.Raşo’nun babası Derviş Mehmet, Onunda babası Kel İsmail’dir. Raşo, evlenme çağına geldiğinde aynı aşiretten Senem’le evlenir, ama aşiret içinden ayrılmak zorunda kalır ve Gürün’ün Elmalı köyüne gider.Bir yıl buradan kaldıktan sonra Afşin(Yarpuz)’in Arıstıl (Bakraç) köyüne gider.Ancak oradan da uzun süre kalmaz ve Afşin(Yarpuz)’in Kötüre köyü’ne yerleşir.

1880’li yıllarda Kötüre Köyü her tarafı ormanlarla kaplı bakir bir arazi idi.Toprakların sahipleri Afşin(yarpuz) de Ağalar namıyla anılan kabilelerdi.

Çok geçmez Raşo ile Senem’in Bange adında bir kız çocuğu dünyaya gelir.Daha sonra Raşo Hatun ve Fatma ile evlanir.Hatun’dan Gülsüm, Karaca(Melûli), Cuma, Memik, Şâre, Parre, Fatma’dan Çoro, Rahim, Fatma, Ali, Hassık dünyaya gelir.

Karaca(Melûli) 1892 yılında dünyaya gelir.Karaca’nın çocukluğu köyde geçer, 7-8 yaşlarına kadar köye gönderilmiş Arap Hoca adında bilgili bir adamın eğitimiyle Arapça okuma-yazma öğrenir.9-10 yaşlarında babası onu Afşin(Yarpuz) deki aile dostu Ermeni Penes’in yanına verir ve Karaca Ermeni Mektebinde tahsile başlar.

Ermeni okulunda Arapça-Ermenice, Matematik ve Edebiyat öğrenir ve Dinleri inceleme fırsatı bulur.Yıl 1915’e gelindiğinde Osmanlı Tehçir Kanunu gereğince tüm Ermenileri yerlerinde göçürür ve Karaca’nın yanında kaldığı Ermeni ailede bu göç eder ve bir daha haber alınamaz.

Karaca’nın çocukluğunun geçtiği bu Ermeni ailenin evi 1960’lı yıllarda Afşin İlçe Cezaevi olarak kullanılır ve hayatın cilvesine bakın ki, Karaca daha sonra ki yaşamında cezaevine düştüğünde 4-5 ay bu evde mahpus olarak yaşadı.

Ermeni Mektebindeki tahsilinin bitimine doğru 18-20 yaşlarındadır. Okul zamanı Afşin’e gitmekte, yazın boş zamanlarda okuyarak avlanarak vakit geçirmektedir.Karaca Çiftte-çubuk ta çalışmaz rençberlik ona göre değildir.Karaca, 10-12 yıl Ermeni okullarında yaptığı tahsil neticesinde Arapça ve Ermenice’nin yanı sıra Farsça ve Osmanlıca’yı da anadili gibi bilir.Bu dil yeteneği sayesindedir ki, tarih, felsefe ve din üzerine zengin bir okuma-inceleme olanağı bulmuştur.

20 yaşlarına geldiğinde babası Raşo Ağa artık köyün en zengini ve ağası olmuştur. Ama ondan daha çok kendisini oğlu gibi seven dayısı Ali, Karaca’yı evlendirmek isterler çevrede gösterilen kızların hiç birini beğenmez Karaca:”Benim için boy bos, yüz güzelliği, mal varlığı hiç önemli değildir.Yeter ki birbirimizi sevebilelim ve inandığımız yolda birlikte yürüyebilelim. Oysa sizin bana teklif ettiğiniz kızların hepsini tanıyorum ve hepsi de gösterişe, zenginliğe, süze düşkün insanlardır.Ben onlarla mutlu olamam.” Der.

Sonra günlerden bir gün Ali dayısı ona Gürünün Konakpınar köyünde Apo kâ’nın kızından söz eder. Karaca teklifi kabul eder ve kızı görmeye giderler ve Karaca kızı beğenir ve birkaç zorluktan sonra Apo Kâ’nın kızıyla Karaca evlenir ve kızı alıp köyüne döner.

Yaşam bir yandan böyle devam ederken Karaca aile içerisinde evin mali hesaplarını yapar.Alacak verecek defterlerini tutar.Şehirdeki işlerle uğraşır.Ne var ki, babasının çevresi oldukça geniştir; dağda gezen eşkıyalarla yakın ilişkisi vardır, mal çalıp götüren hırsızlar evine uğrarsa onlara yatak-yemek verir mallarını birkaç gün orada gizlemelerine yardımcı olur, zorla kız kaçıran olursa onlara sahiplik eder vs. vs. … Karaca babasının bu davranışlarını tasnif etmemekte ve babasını bu konudaki düşüncelerini babasına söyler ve babasını uyarmak ister.Babası Karaca’nın sözlerine kızar ve aldırış etmez. Bunun üzerine Karaca baba ocağından ayrılır. Köyde kalacak başka bir ev bulur ve ekmeğini kazanmak için ortakçılık yapmaya başlar ama bu konuda pek becerikli değildir Köylülerin yardımlarıyla o yıl ki geçimini zorlukla temin eder, ama başka yerlerde ekmek kapısı aramak zorunda olduğunu da anlar.

Ertesi yıl Ali dayısının yanında ticaret hayatına atılır. Yanlarında Serkizçayırlı Kıyno(Mustafa Yılmaz) ile Sefil Ali çoban olarak bulunmaktadır. Böylece Karaca’nın hayatında yeni bir dönüm notası başlamış olur. Dürüstlüğü ve güvenilirliği sayesinde kısa sürede herkes tarafından fark edilir ve işinde başarılı olmaya başlar. Halep’e, Erzurum’a kadar geniş bir çevrede ticaret yapar(Koyun sürüsü alıp-satar).

Bu arada Karaca artık araştırmalarını tamamlamış, Karaca yirmi beş yaşında Dayısı Ali’nin etkisiyle Bektaşilik tarikatına girmiştir. Karaca Bektaşilik Tarikatına girmiş olmasına rağmen Dedelere karşı çıkması, onların Peygamber soyundan gelme düzmecelerini belgeleriyle açığa çıkartıp, halk içerisindeki sahte davranışlarını eleştirir. Bektaşilik tarikatını hurafelerden, şekilci davranışlardan arındırmaya başlar ve hayatın gerçeklerine uyan yeni felsefi donanımlarla süsler. Kültürü, bilgisi ve insanlar karşısındaki etkin davranışları onu sevmeyen, ona düşmanlık ve buğz eden insanlarda bile korkuyla karışık, bir saygınlık yaratır. Tarikata girmek demek, elbette, bir Pîr’e bağlanmak demektir; ama Karaca’nın böyle bir Pîr’i olmaz ona Pîr’inin kim olduğu sorulduğunda “Hacı Bektaşı Veli’nin bizzat kendisidir” der. Babasından ayrıldıktan sonra iki kardeşi Cuma ve Memik’te onu izleyerek Abilerinin yanına gelirler. Kendisi ticaretle uğraşırken onlara ev işlerine bakarlar. O yıl Karaca Dayısı Ali’yi kaybeder ve bundan sonraki ticaret hayatına Kıyno ve Ali dayısının oğlu Hasan ile devam eder ve gerçek bir komin hayatı yaşmaya başlarlar. Karaca’nın eşi Bağdat ile Kıyno’nun eşi Goşe bu komin yaşamına uyum sağlarken Hasan’ın eşi uyum sağlayamaz ve ayrılır . Bunun üzerine Hasan Meyrem’le evlenir.Bu üç ailenin aynı evde sürdürdükleri ortak yaşam tam 12 yıl sürer. 12.yılın sonun da Goşe’nin ani ölümüyle bu maddi-manevi ortak yaşam sona erer. Goşe’nin ölümü üzerine geride kalan üç çocuğu(Bağdat, Hüseyin ve Zeynel Abidin) Karaca tarafından evlat edinilir.

Goşe’nin ölümü Karaca için ağır bir darbe olur. 20’li yaşlarda başladığı şiir hayatının “Seyfeti” yada “Heybeti” biçimindeki mahlasını Goşenin ölümü üzerine Melûli olarak değişitirir. Böylece Melûli doğar.

Artık geçmişin acılarının unutulduğu bir sırada büyük oğlu Hüseyin Kimliği bilinen, ama şahit olmadığı için asla ispatlanamayan bir suikaste kurban gider(1958). Bu Melûli için son derece büyük bir acıdır. Bu olay neticesinde ortaya çıkan karışıklıklardan dolayı Melûli’de 4-5 ay Afşin Cezaevi’nde yattıktan sonra Elbistan’a gönderilir ve orada (2,5)iki buçuk yıl cezaevinde kalır. Çıktıktan sonra eski yaşamına devam eder. Yaşamının ortalarına doğru köyün en zengin kişisi konumuna gelmiştir. Buna rağmen son derece gösterişsiz, sade hatta yoksul denilecek bir giyim-kuşamı vardır. Çocuklarına, eşine, ailesine her türlü harcamayı yapar ama kendisine gelince, “Temiz olsun da, eski olmuş, yeni olmuş ne fark eder” der.

1981 yılında faşist cuntanın doğrudan denetimi altındaki ünlü Kahramanmaraş sorgulamaları sırasında 89 yaşında olmasına rağmen sorgulanmak üzere götürülür ve işkence görür. Buna rağmen 97 yıllık ömründe ne bu olayda ne de başka olaylarda haklı gördüğü hiç bir davasından taviz vermemiştir. Hatta kendisi zor durumdayken bile başkalarını teselli etmiş onlara manevi güç vermiştir.1986 yılında eşi Bağdat’ı kaybeder. Eşinin ölümünden dolayı son derece üzülür ve yıl 1989‘a geldiğinde hayata gözlerini yumar.

Ölümünden hemen bir ay önce Arap alfabesiyle kaleme aldığı “Hayatım Yazısı” başlıklı 7(yedi) sayfalık yazısında son sayfayı şöyle bitirir:”Bu gün 97 yaşıma girdim: Gerçek muhabbetim arttı; aklımda batıl güçlere karşısında zerre kadar sarsılmadı” Reşit yaşım bu; hayatım böyle geçti. Ve bütün Ehl-i Beyt dostlarına âhir dünya son nefesine kadar içleri Ehl-i Beyt’in muhabbetiyle dolu yaşamalarını dilerim.Amin-Hayatımın Sonu.97 yıllık bir yaşam böylece sona erer.
Bektaşilik felsefemiz yolumuz

Cahillerden gizlen dedi ulumuz

Lanet okur yalancıya dilimiz

Yalanın başını vurdukta geldik

Bektaşi’yim diyen hepsi olamaz

Sazın sözün bilir özün bilemez

Namert tamah bu meydana gelemez

Cömertlik sofrasını serdikte geldik

İkrar verdik bir mürşide bağlandık

Hayli zaman eğitildik elendik

Nice nice sınav gördük denendik

Bir çok imtihanlar verdik de geldik

O vakit açıldı birlik yolları

Rıza bahçesinin gonca gülleri

Hak hak diye söyleşirdi dilleri

Hakkı burda hazır gördük de geldik

Melûlim soyun gel üryanlık budur

Hak için kesilen kurbanlık budur

Eski evi yaktık viranlık budur

Külünü rüzgara verdikte geldik

***

Melûliyim bu pazarım

Gayriye yok nazarım şah

Hüseyin der gezerim

Gayrıya minnetim nedir

Dersim’de “Kara Çarşamba” Etkinliği


TUNCELİ (İHA) – Tunceli’de alevilerce kutsal sayılan ve halk arasında baharın müjdeleyicisi gün olan ‘Kara Çarşamba’ inanışı münasebetiyle etkinlik düzenlendi.

Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Tunceli Alevilerince kutsal sayılan ve halk arasında ‘Kara Çarşamba’ olarak bilinen inanış münasebetiyle ‘Gole Çetu’ ziyaret edildi. Yöre halkının yoğun ilgi gösterdiği ziyaret yerinde Tunceli Üniversitesi Alevi Araştırma ve Uygulama merkezi Müdürü Kadir Bulut ve Cemevi dedelerinin yönettiği anma töreninde dualar edilip, mumlar yakılarak niyaz yenildi. ‘Gole Çetu’yu ziyaret edip niyaz dağıtan Abdullah Urun adlı emekli memur, ilkbaharın müjdeyicisi gün olduğu inanılan Kara Çarşamba’da, Alevilerce kutsal sayılan bu mekana gelerek dualar ettiklerini belirterek, bu geleneğin eskiden beri sürdürüldüğünü söyledi. Tunceli Üniversitesi Alevi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Kadir Bulut ise, Kara Çarşamba ile ilgili yaptığı açıklamada, bu törenlerin Mezopotamya kadim halklarının tümünde yaşandığını belirtti. Bulut, “Eski takvime göre, Şubat ayının son çarşambası ile mart ayının ilk iki Çarşambası arasında kalan çarşamba günleri halk arasında ‘Kara Çarşamba’ olarak adlandırılır. İnanışa göre Allah dünyayı yedi günde yaratmış. Çarşamba günü kötülükler ve belaları yaratılmış, bu nedenle bu tarihler arasına rast gelen çarşambalara ‘Kara Çarşamba’ denilmiştir. İnsanlarımız bugün iki suyun birleştiği bu yere gelerek dua ederler, o yıl boyunca kötülüklerden korunmalarını dilerler” dedi

Danimarka’da Aleviler Protesto İçin Erdoğan’ı Bekliyor!

Başbakan Erdoğan’ın yarın sabah başlayacak Kopenhag temasları öncesinde Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu miting çağrısında bulundu.

Acil eylem Çağrısı” adı altında yapılan açıklamada ” Alevi inancını, taleplerini tanımayan Cemevine Ucube, cümbüş-evi diyen Tayyip Erdoğan 20 Mart Çarşamba günü Danimarka’ya geliyor” denilerek Danimarka genelindeki Alevilerin taleplerini gündeme taşımak için Parlamento binası önünde Saat 11.00’de miting yapılacağı bildirildi.

Mitingde bir de basın açıklaması yapılacağı belirtilerek Danimarka’da yaşayan tüm Alevilerin katılması istend

Dikmen Cemevi Dedesi Tutuklandı

 

Dikmen Vadisi’nde yıkım ekibinin silahlarla bölgeye gelmesi üstüne çıkan çatışma nedeniyle Dikmen Cemevi dedesi İbrahim Seven tutuklanırken, şirketin getirdiği silahlı kişilerden tutuklanan olmadı.

 Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kentsel dönüşüm amacıyla Dikmen Vadisi’nde yıkım için açtığı ihaleyi kazanan şirketin, bir kepçe ve pompalı tüfekli, sopalı kişilerle birlikte Vadi’ye girmek istemesi üstüne çıkan çatışma nedeniyle Dikmen bölgesinin en eski cemevinin dedesi İbrahim Seven tutuklandı.

Seven’in tutuklanması üstüne Vadi halkından 96 kişi Yıldız Karakolu’na giderek kendilerinin de şüpheli sıfatıyla dosyaya dahil edilmesi için talepte bulundu.

bianet’e konuşan Seven’in avukatı Deniz Özbilgin, olaylarda yaralanan kişiler olduğunu ve bu kişilerin Seven’in silahından çıkan kurşunlarla yaralandığının ileri sürüldüğünü ifade etti.

“Seven kasten insan yaralamakla suçlanıyor. Olaylar Seven’in evinin önünde gerçekleşti. Kendisini korumak ve evinin önündeki silahlı kişileri korkutmak amacıyla havaya ateş ettiğini beyan ediyor. Herhangi bir şekilde kimseyi vurmak amacıyla nişan alarak ateş etmediğini söylüyor. İbrahim Seven’in ateş ederken değil, elinde silahla koşarken görüntüsü var sadece.”

“Suçsuzluğumuzu ispatlamamız isteniyor”

Dosyayla ilgili sıkıntılarının başında mahkemenin kendilerinden suçsuz olduklarını kanıtlamalarını istemesinin yer aldığını dile getiren Özbilgin, vurulan kişilerin vücutlarından çıkan mermilerin Seven’in silahından çıkmadığına ilişkin balistik raporların ve bu kişilerin yaralanmalarının başka bir silahtan çıkan kurşunlar nedeniyle olabileceğine ilişkin adli tıp raporlarının kendileri tarafından mahkemeye sunulmasının istendiğini belirtti.

“Bir kişi suçsuzluğunu ispatla mükellef değildir. Savcılık suçluluğu ispatla mükelleftir. Bu raporları ortaya koymak ve mahkemeye sunmak bizim değil savcılığın görevleri arasındadır. Ben savunmasını yaptığım kişinin ateş etmediğinin fotoğrafını sunamam mahkemeye.”

“Karşı taraftan gözaltı yok”

Özbilgin, silahlarla mahalleye gelip evlere ateş eden kişiler arasından gözaltına alınan hiç kimsenin olmamasına dikkat çekiyor.

“Yıkım ekibinin içinde dört terörle mücadele şubesinde görevli polis tespit ettik. Yaralananlardan biri bu kişilerden.

“Görüntülere bakınca iki tarafta da silah var. Dolayısıyla görüntülerle ilgili bir sıkıntımız yok. Bizim en büyük sıkıntımız adli dosyada taşeron şirketinin getirdiği kişilerin silahlı görüntülerinin yer almaması.

“Sekiz yıllık mücadele süresince bir kez bile silah kullanılmadı. Ancak artık insanlar evlerine silahla saldırı olunca kendilerini savunmak zorunda kaldılar. Karşı tarafın silah kullandığına, evlere ateş ettiğine dair ben bizzat fotoğraf çektim. Ancak bunlar hala dosyada yok.”

Alevi hareketi yeniden yapılanmalı

Hafta sonu Türkiye’nin en büyük Alevi kuruluşlarından biri olan Alevi Kültür Dernekleri’nin (AKD) 10. Genel Kurulu’nu izledim. Federasyon yapısındaki derneğin 108 şubesi ve bu şubelerin de yaklaşık 80 bin üyesi var… Bu yazıyı kalem aldığımda henüz oylama bitmemişti. Engin Gündük ve Doğan Demir Genel Başkanlık için yarışıyorlardı. Her ikisi de Alevi hareketi için değerli olan bu isimlerden kim kazanırsa kazansın Alevi hareketinin temel sorunlarına çözüm getirmeleri gerekecek…

1963-70 döneminde “Alevi” ismi kullanılmadan yapılan Alevi örgütlenmelerini bir kenara bırakırsak, modern tarzda Alevi örgütlenmesinin tarihi 1988’lerde başlıyor. 25 yıllık sürede bugün Türkiye’de Alevilerin yaşadığı her ilde, ilçede hatta her köyde bir dernek veya Cemevi kurulmuş durumda. Sayıları 2 bine ulaşan Cemevi, 200 bin civarında üye, potansiyelin büyüklüğünü yeterince gösteriyor…

Bu potansiyel bugün artık bir dönemi geride bırakmış gözüküyor. Hafta sonu AKD Genel Kurulu’na da bu yansıdı. Özellikle kentlerde yaşayan Alevilerin ve Alevi örgütlenmelerinin artık çözmesi gereken dört temel sorunu olduğu görülüyor.

Birincisi, sistemden ve siyasi iktidardan kaynaklanan sorunlar. Bu sorunların adı bugün yasalar ve günlük yaşam karşısında “eşit yurttaşlık” talebine dönüşmüş durumda. Özellikle AKP’nin “bu Aleviler bir araya gelmiyor, taleplerinin de ne olduğu belli değil” şeklinde yarattığı yanlış algının tersine, aklınıza gelecek bütün Alevi örgütleri (buna AKP tarafından kurulmuş veya kurdurulmuş bazı Alevi isimli dernekler ve federasyonlar da dahil) bir çok temel talepte hem fikirler: Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın laiklik ve eşitlik ilkesine aykırı olduğu için, devletin kurumsal kimliği dışına çıkartılması, Alevilere yönelik kin ve nefret içeren söylemlerin yasaklanması ve cezai yaptırım uygulaması gibi…

İkinci temel sorun ise, Alevilerin Alevilikle ilgili yaşadıkları “teolojik iç sorunlar”. Kamuoyunda kendisini daha çok “Alevilik İslamın içinde mi, dışında mı” şeklinde ifade eden bu sorun, bunun çok ötesinde olduğu gibi, genel Alevi taleplerini karşılamak istemeyen siyasi iktidar tarafından özel olarak “teşvik ediliyor” ve sürekli gündem de tutulmaya çalışılıyor olsa da, siyasi iktidarı ve Alevi olmayan çevreleri ilgilendiren bir sorun değil. Kuşkusuz yüzlerce yıla yayılan baskılardan ve asimilasyondan ciddi bir pay almış olan bu “sorun”, bun rağmen yalnızca Alevilerin bir “iç sorunu”. Teolojik eksenli sorunların tek bir yorumları ve kesin çözümleri de olamayacağı için, bu sorun, daha doğrusu sorunların yarın da, öbür gün de devam edeceği kesin.

Üçüncü temel sorunu ise Alevilerin örgütlenme sorunları olarak ifade etmek mümkün. Aleviler için dün ne pahasına olursa olsun dernek, vakıf, federasyon biçiminde örgütlenmek önemliydi. Bugün ise bu “ihtiyaç” tümüyle olmasa da önemli ölçüde aşılmış, yerini yeni ihtiyaçlara bırakmış durumda. Cemevleri halen ibadethane olarak yasla bir statüye kavuşamamış olsa da, insanlar Alevi kimliklerini telaffuz etme de ve Cem ibadetlerini yerine getirmede, cenazelerini Cemevi’nden kaldırmada dün ile kıyaslanmayacak ölçüde rahatlar. Ancak bu “rahatlık” artan ihtiyaçları karşılayabilecek fiziki mekanları ve maddi olanakları sağlayabilecek oranda değil. Mevcut yapıların ve yönetim organlarının kurumsallaşması, liyakatlı ve profesyonel yönetim ihtiyacı kendisini dayatmış durumda. Dün ihtiyaca cevap veren Alevi dernekleri bugün ihtiyaca cevap veremiyor. Örneğin üniversiteye giden Alevi gençlerin gittikleri kentte yurt ihtiyacı kendisini dayatmış durumda. Aynı şey burs içinde fazlasıyla geçerli bir durum. Dedelerin eğitimi, “Sünnileşen” Alevi cenaze erkanına müdahale edilmesi, semboller, Cemevlerinin mimari ve fiziki yapıları gibi sorunlar ise, hem teolojik anlamda, hem de örgütsel anlamda ciddi sorunlar. Bu sorunlara eklenen diğer en önemli bir başka sorun ise, azınlık toplumlarının hep en başta yer alan “birlik” isteği. Taleplerde ve söylemlerde giderek yakınlaşan, hatta aynı şeyleri söylemeye başlayan Alevi örgütleri bu gelişmeye rağmen, ciddi bir “taban” baskısıyla karşı karşıya. Alevlerin ezici bir çoğunluğu “tek bir çatı örgütü”  yaratılmasında ısrarcı. Bunun adının federasyon, konfederasyon ya da bir başka isim olması hiç önemli değil. Önemli olan, Alevilerin çoğunluğunu kucaklayacak bir “Alevi Lobisi”nin yaratılması…

Yani özetin özeti şu: Hem günün ihtiyaçları, hem de AKP’nin “Alevisiz bir Türkiye” kurguladığı düşünülürse, Alevilerin yeniden yapılanmasını artık bir zorunluluk!

PAK Merkez Yeni Başkanını Seçti

Paris Alevi Kültür Merkezi bugün yaptığı genel kurul ile yeni başkanını seçti. Yapılan seçimler sonucu Gülay Ulutaş Paris Alevi Kültür Merkezi’nin yeni başkanı oldu. Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu olarak Gülay Ulutaş ve yeni genç dinamik ekibine başarılar diliyoruz. Gülay Ulutaş ile birlikte Fransa genelinde seçilmiş dördüncü bayan başkandır.

Bugün saat 13.00’te Harbes Kültür Derneği’nde düzenlenen Genel Kurul Veli Boztosun başkanın hoş geldin konuşması ile başladı. Demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde hakka yürüyen canlar için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Saygı duruşunun ardından divanın seçilmesine gidildi. Divana FUAF Kurumsallaşma Komisyonu Sorumlusu Dursun Coşar, FUAF 2. Bölge Sorumlusu Arif Tilki ve Gülsenem Ceber seçildi. Divan seçiminin ardından denetlemenin yapılmasıyla birlikte Veli Boztosun başkanlığındaki yönetim aklandı. Seçimlere geçilmesiyle birlikte PAK Merkez’in yeni yönetimine Hasan Başıbüyük ve Gülay Ulutaş aday oldular. Ardından Hasan Başıbüyük başkanlık adayından geri çekildiğini açıkladı. Bu gelişme üzerine salondakilerin rızalığı sonucu Gülay Ulutaş PAK Merkez’e iki yıllığına başkan seçildi. Gülay Ulutaş başkan seçilmesiyle birlikte kendisine destek veren tüm canlara teşekkür etmek amacıyla bir konuşma yaptı. Ardından Gülay Ulutaş iki yıl boyunca Paris ve çevresinde yaşayan Alevileri kuçaklayan PAK Merkez’de kendisiyle birlikte hizmet verecek ekibi açıkladı.

FUAF Basın Yayın temsilcimiz Engin İnci Gülay Ulutaş ile görüşerek duygu ve düşüncelerini aldı.
Engin İnci, PAK Merkez’e başkan seçildiniz bu konuda duygu ve düşüncelerinizi alabilirmiyiz?
Gülay Ulutaş “Bana destek veren ve güvenerek PAK Merkez yönetimine başkan seçen tüm canlara teşekkürlerimi iletiyorum. PAK Merkez’de yeni bir döneme
başlıyoruz. PAK Merkez çatışı altında tüm canlarımızı kucaklayarak birlik ve beraberliğimizin daimini devam ettireceğiz. Yeni ekibimle birlikte asıl amacımız Başkan Veli Boztosun ve ekibi tarafından harcanan emek sonucu bugünlere getirilen bu mücadeleyi bizler devraldık ve devam ettireceğiz. Yapacağımız çalışmalarla Fransa Alevi harekâtına büyük katkılarda bulunacağız. Başkentten FUAF’ımıza güç katacağız, enerji dolduracağız heyecan vereceğimizi hedefliyoruz. En büyük hedefimiz ise tadilatlarını bir an önce yeni satın aldığımız kültür merkezimizin ve cemevimizin canlarımıza hizmete açmaktır.”


Engin İnci, FUAF Basın Yayın Komisyonu olarak yeni görevinizde size ve ekibinize başarılar diliyoruz.
Gülay Ulutaş: Ben teşekkür ediyorum iyi yayınlar.

PAK M
erkez’in yeni yönetiminin listesini sizlere sunuyoruz:

Başkan: Gülay Ulutaş
Başkan Yardımcısı: Hüseyin Mendeş
Sekreter: Arzu Cinkılıç
Sayman: Hüseyin Alagöz
Halkla İlişkiler: Nasır Kanat
Eğitim ve Araştırma Yıldız Kılıç
Kadın Aile ve Çocuk Komisyonu Figen Mendeş
Kültür Sanat Hasan Öztürk
Gençlik Komisyonu Sorumlusu: Mustafa Kavak
Basın Yayın Komisyonu Sorumlusu: Sinan Alıcı
Yol ve Erkan Komisyonu Sorumlusu: Erdi Öztürk
Esnaf ve İşadamları Komisyonu: Fevzi Bakır
Doğa ve Çevre Komisyonu: Koray Gökpınar

Denetleme Kurulu
Mehmet Ali Ulutaş, Nazlı Mendeş, Veli Boztosun, Şengül Balta, Ahmet Çelik

Disiplin Kurulu üyeleri:
Cafer Erdoğan, Deniz Uygar, Aziz Gözükara, Doğan İşiçok

FUAF Basın Yayın
Düzgün Doğan

AKD’de yeni başkan Doğan Demir

Alevi Kültür Dernekleri’nin dün başlayan ve bugün biten 10. Genel Kurulu’nda Doğan Demir Genel Başkan seçildi. Blok liste şeklinde yapılan seçimlerde Doğan Demir’in genel Başkan adayı olduğu 21 kişilik Genel Yönetim Kurulu da seçildi.

Üç adayla başlayan Genel başkanlık yarışı, bir adayın çekilmesi sonucu Engin Gündük ve Doğan Demir arasında geçti. 700’e yakın delegenin oy kullandığı kurultayda Doğan Demir 375 oy alarak genel başkan olurken, Engin Gündük 291 oyda kaldı.

Kocaeli Alevi Kültür Dernekleri Başkanı olan Doğan Demir, sonuçlar açıklandıktan sonra yaptığı konuşmada herkese teşekkür etti ve “bu yarış aile içi bir yarıştı, bizler Alevilerin temel sorunlarının çözümü için mücadelede ve haklarımızı almada birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi. Alevi Kültür Dernekleri’nin yeni Genel Başkanı olan Doğan Demir, teşekkür konuşmasını “başta Alevi Kültür Dernekleri üyeleri olmak üzere, bütün Alevileri ortak davranmaya davet ederek” bitirdi.

Alevi Kültür Dernekleri’nin yeni Genel Yönetim Kurulu şu isimlerden oluşuyor:

Doğan Demir, Yılmaz Demirdelen, Haydar Olcay, Kurtuluş Geyik, Fethi Yuka, Ali Aktaş, Sevim Savunmaz, Belkıs İzgin, Şükrüye Turan, Hüseyin Karakaş, Hüseyin Özveren, Ali Genç, Timuçin Gültekin, Abidin Özkan, Ali Arıkan, Ali Haydar Öztürk, Hayri Aydın, Ersin Soğanlı, Kemal Keser, Ahmet Doksöz, Coşkun Özgür Piroğlu.

Dopan Demir’in listesinde ayrıca 101 kişilik Alevi Bektaşi Federasyonu delegasyon lsitesinde ise Hakverdi Çelik, Tekin Özdil, Abbas Tan, Kemal Çelik, Sadık Özsoy , Mehmet Tüm gibi isimler de yer aldı.

Gerekirse sokağa ineriz!

Türkiye’nin en büyük Alevi kuruluşlarından biri olan ve Türkiye çapında 108 şubesi olan Alevi Kültür Dernekleri (AKD) 10. Genel Kurulu Ankara’da toplandı. Kurultayın açılış konuşmasını yapan AKD Genel Başkanı Engin Gündük, “AKP’nin politikalarını ve Alevilere karşı tavrını biliyoruz, gerekirse sokağa ineriz” dedi.

ANKARA – Alevi Kültür Dernekleri (AKD) 10. Genel Kurulu 803 delege ile Ankara Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda toplandı. İki gün sürecek Genel Kurulun açılışı Gülbenk ile yapılırken, Semah’a dönen Mersin Cemevi’nin semah ekibi büyük beğeni topladı. Semah bittiğinde delegeler ve misafirler ayağa kalkarak hep bir ağızdan Pir Sultan Abdal’ın “gelin canlar bir olalım” türküsünü söylediler.

Divan seçimine geçilmeden Gülcihan Koç ve Hilmi Yarayıcı mini bir konser verdiler. AKD eski Genel Başkanı Tekin Özdil’in oybirliği ile divan başkanı seçildiği Genel Kurul’un açılış konuşmasını yapan AKD Genel Başkanı Engin Gündük “22 yıllık örgütlenme sonucunda bugün onlarca üye derneğimiz, onbinlerce üyemiz var ama Alevilere yönelik sistematik saldırılar devam ediyor” dedi.

TEK TİPÇİ YAKLAŞIM TERKEDİLMELİ

Yavuz Selim döneminden başlayarak Alevi tarihinden kesitler anlatan Gündük, Alevilere saldırıların 500 yıldır devam ettiğini belirtti. Cumhuriyet’in ilanının, Hilafetin kalkmasının Aleviler tarafından büyük bir coşkuyla karşılandığını belirten Gündük, aradan geçen yıllarda Alevilerin hak ettikleri pozisyonu Cumhuriyet döneminde de alamadıklarını söyledi. Darbelerin en çok Alevileri ve solcuları ezdiğini belirten Gündük, AKP dönemi ile birlikte Alevilerin daha fazla hedef tahtasına oturtulduğunu, AKP’nin Alevilere yönelik kin ve nefret söyleminin artarak devam ettiğini ayrıca vurguladı. “Aleviler dünkü Aleviler değil, gerekirse sokağa çıkarız, hesap sorarız” diyen Gündük, “bu ülkede tek tipçi yaklaşım terk edilmeden, eşitlik de olmaz” dedi.  Suriye konusunda AKP politikalarını eleştiren Gündük, “biz Aleviler savaşa karşıyız” dedi. Gündük, konuşmasını “biz AKD olarak Alevi hakları için çalışan bütün kurum ve kişilerle bir araya gelmek istiyoruz, konu Alevilikse gerisi teferruattır” diye bitirdi.

BARIŞI UZAKTA ARAMAYIN

Genel Kurul’da CHP adına konuşan Genel Başkan Yardımcısı Yakup Akkaya, AKP iktidarının Alevilere yönelik politikalarını eleştirirken, “barışı arayanların uzağa gitmelerine gerek yok, barış hemen yanımızda. İnsanı ve hümanizmi merkeze alan Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Virani, Yemini hep barışı işaret etmişler” dedi. Akkaya, “CHP Alevilerin haklı taleplerinin yanındadır” dedikten sonra, “AKP’nin ve Başbakan’ın tavrı ortada, dert bizde, derman ellerimizde, gelin birlikte mücadele edelim” dedi.

YAŞASIN ÖN BAHÇE

Genel Kurul’un en etkili konuşmalarından birini sendikacı ve yazar Yaşar Seyman yaptı. Alevilikte kadın-erkek eşitliğinin önemine dikkat çeken Seyman “bu eşitlik sözde kalıyor. Alevi örgütleri de birer erkek örgütleri gibi. Bu durum 21. Yüzyıla yakışmıyor. Eşitlikten söz eden Aleviler bile halen ‘kadın’ değil ‘bayan’ diyorlar, ‘mücadele arkadaşı’ değil ‘bacı’ diyorlar, öncelikle bu bakış değişmelidir” dedi. Seyman’ın “Aleviler arka bahçe değildir. Yaşasın ön bahçe” sözleri ise büyük alkış aldı.

Genel Kurul’da yapılan diğer konuşmalarda CHP Sivas Milletvekili Malik Ejder Özdemir Cumhuriyetin ve laikliğin tasfiyesine dikkat çekerken, ABF, TKP ve EMEP adına yapılan konuşmalar başta olmak üzere bir çok konuşmacı ortak mücadele etmenin zorunluğuna dikkat çektiler.

ÜÇ ADAY VAR

Konuşmalardan sonra, Çalışma ve Mali raporların okunduğu Genel Kurul’da birçok delege raporlar üzerine söz alarak değerlendirmelerde bulundu. Bugün 21 kişilik Genel Yönetim Kurulu seçimi yapılacak. Genel başkanlık için ise Engin Gündük, Doğan Demir ve Hakverdi Çelik yarışıyor.

“Alevilik bizim yolumuz olduğu için tekrar aday oldum. Yaşam tarzımız içinde inancımıza hizmet etmemiz bizim görevimiz” diyen Engin Gündük “1993 yılından beri, bu örgüte hizmet ediyorum. Alevilerin siyasetten, devletten kaynaklı sorunlarının çok farkındayım. Tekrar başkan seçilirsem, özellikle hukuk alanındaki mücadeleyi daha da yükselteceğim” dedi.

Diğer adaylardan Doğan Demir ise aday oluşunu şöyle değerlendirdi. “Alevi dernekleri 22 yıldır var. Ama gelinen nokta iyi değil. 20 milyon alevi yurttaşın yaşam tarzı devlet tarafından halen yok sayılıyor. Biz değişimin adayı olarak varız. Seçilirsek, yeni Anayasa’da Alevilik tanımı için çalışacağız. Daha fazla halka ve sokaklara ineceğiz” dedi.

BELEDİYE BAŞKANLARI KONGREDE

Genel Kurul’a katılan bir çok belediye başkanından Çiğli Belediye Başkanı Metin Solak “Alevi Kültür Derneklerinin kongresini son derece dolu buldum. Konuşmalar yerli yerindeydi. Genel Başkan’ın konuşması çok iyiydi. Bir tarihi özetledi. Bu dernek, Türkiye’de alevi hareketinin öncülerinden. Alevi hareketinin belli bir noktaya gelebilmesi içinde güzel çalışmalara yapıyorlar. Bu kongrenin daha da geliştirebileceğini umuyorum” derken, Pazarcık Belediye Başkanı “yok sayılan Alevilerin yeni Anayasa sürecinde de dikkate alınmadıkları görülüyor. Bu kongrenin Alevi örgütlenmesinin etkisinin artmasına ve yeni projeleri geliştirmesine vesile olacağını inanıyorum” dedi.

Seda Bugari, Necdet Saraç / YURT GAZETESİ

Aleviliğin Evrensel değerleri

Ali YILDIRIM

Anadolu etnik, inançsal, kültürel farklılıkları bünyesinde barındıran çok renkli bir mozaiktir. Büyük ve zengin tarihsel geçmişi ile bir dünya kültür mirası coğrafyasıdır. Doğaldır ki bu dünyanın insanlık ailesi için son derece değerli birçok inançsal/kültürel unsuru yeterince bilinip tanınmamaktadır.

Anadolu’da yaşayan kültürel inançsal topluluklardan birini de kendilerine özgün yapıları ile Aleviler meydana getirir.
Alevilik nedir, Aleviler kimlerdir?

Alevilik; insanı merkezine koyan (insanı merkez alan) Anadolu’ya özgü eşi benzeri olmayan bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğreti ve hatta bunların tümünü de aşan bir toplumsal olgu, kadim ve doğal bir doğa dinidir. Düşünüldüğünün tersine Alevilik İslamiyet’ten farkı, onun şartlarına, olmazsa olmazlarına uzak duran bir kadim dindir.

Aleviler Anadolu toprakları üzerinde 3000 yıldır yaşamlarını sürdürmektedirler. Alevilik Anadolu’daki resmi dinsel anlayışın dışında oluşmuş ve olmuştur. Bu nedenledir ki tarihte Anadolu’da kurulan gerek Roma-Bizans gerek Selçuklu devleti zamanında gerekse Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyeti altında sürekli olarak Aleviler baskı ve zulüm görmüşler, aşağılanmışlar, horlanmışlar, yadsınıp yok edilmeye kalkışılmışlardır.

Alevilik Osmanlı’nın resmi dinsel anlayışı olan Şeriatı/İslamiyeti yadsıyan bir inanç/öğreti olduğundan Aleviler birçok katliama maruz kalmış, tarihsel süreçte kendi varlığını korumak için bedeller ödemiştir. Avrupa’da ortaçağda yaşanan engizisyonun bir benzeri Anadolu’da Aleviler üzerinde uygulanmıştır.

Hümanizm Aleviliğin Temel Karakteridir

Aleviler tarihte salt inançlarından/ kültürlerinden/öğretilerinden dolayı birçok katliam yaşamış olmalarına rağmen Alevi öğretisinin temelini insan sevgisi yani hümanizm oluştur. Aleviler insanda tanrısal özellikler görürler. Onlara göre insan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana değer verilmelidir çünkü insan dünyadaki her şeyin yaratıcısıdır. İnsan yaratan ve yaşatandır. Hümanizm, insan sevgisi temelinde tüm “kerametlerin/ mucizelerin” insanda olduğuna inanır. Bunu “her ne arar isen insanda ara” özdeyişiyle dile getirir.

Aleviler insanlar arasındaki her türlü ayrımcılığa karşıdırlar. İnsanın insan olarak doğmasından ötürü saygıya, hak ve özgürlüklere layık olduğuna inanırlar.

İnsan hakları evrensel bildirgesinde ifadesini bulan temel insan haklarının bütün insanlar için gerçekleşmesi gereğine inanırlar.
Alevi toplumu barıştan, dostluktan, hoşgörüden yana, bilime ve gelişime açık zengin sanatsal ve estetik değerleri ile insanlığın gelişimine katkıda bulunmaktadır.

Alevilik dünyada yaşayan tüm insanlık ailesini/tüm insanları dost ve kardeş bilir. Farklı olmayı insanlık için bir zenginlik sayar.
Aleviler Demokrasiden Yanadır.

Aleviler ve Alevi öğretisi demokrasiye bağlıdır. Bu onun tarihsel geleneğinden, Alevi öğretisinin yapısından kaynaklanır. Aleviler kendilerini demokrasi cephesinde görür. Çünkü demokrasi genel anlamıyla halka ve çoğulculuğa dayanan ama bireyin ve azınlıkların haklarına güvence veren inançların, düşüncelerin, siyasi eğilimlerin özgürce tartışıldığı farklılıkların kendisini ifade edebildiği çoğunluk ilkesinin hakim olduğu ve sorumluluklarının yüklendiği bir ortamı varkılar.

Yoksul Anadolu insanlarının varoluş öğretisi olan Alevilik sürekli bir gelişim, oluşum ve değişim içerisinde olmuştur. Alevilik 1000 yıllık tarihi boyunca mazlumdan yana zalime karşı, ezilenden yana ezene karşı, zulme, zorbalığa baskıya karşı haktan ve haklıdan yana olmuştur.

Kendi dışındaki inançsal, dinsel, kültürel farklılıkları bir gerçeklik olarak gören ve saygı ile yaklaşan Aleviler tüm toplumsal kararların o toplumda varolan bireylerin ortak iradesi ele alınması gereğini savunur.

Alevilikteki toplumun iradesini arama anlayışı günümüzde demokrasi olgusu ile bütünüyle örtüşmektedir. Günümüz Alevi topluluğu tamamıyla demokrasiden yanadır. Yaşadıkları ortamlarda eksiksiz bir demokrasinin gerçekleşmesi için uğraş vermektedirler. Alevi hareketi insanını doğası ve tarihi birikim bakımından dolayı özgürlükçüdür ve demokrasi yanlısıdır. Çünkü özgürlük insan kişiliğini ve düşüncesinin gelişmesi, gerek bireyin gerek toplumun yaratıcı, yetenekli ve sürekli gelişebilmesi için başta gelen koşuldur. Özgürlük, aynı zamanda yenilenme, gelişim ve değişim için gereklidir.

Bu anlamıyla Alevi örgütlenmesi, inanç özgürlüğünü, siyasi örgütlenme özgürlüğünü, düşünce ve basın yayın özgürlüğünün, insan hak ve özgürlüklerini savunur.Tüm sorunların ancak demokrasi temelinde çözülebileceğine inanırlar.

ALEVİLİK DOĞMATİK VE BAĞNAZ DEĞİLDİR ALEVİLİK RASYONELDİR
Alevilik dogmatik ve bağnaz değildir. Aleviler kuralcı ve biçimciliği reddederler. Öze, önem verirler. Diğer dinlerde, inançlarda olan, insan yaşamının her alanına müdahale eden kendileri dışında “doğruyu” görmeyen katı donuk yaklaşımları Alevilikte bulamazsınız. Dogmatizme karşı, bilimden yana, insan aklının ve iradesinin özgürlüğüne inanırlar. Alevilik eleştirel bir yaklaşımı savunur. Alevi öğretisinde “mutlak”lık, “değişmez”lik söz konusu değildir.

Kılık-kıyafetten, ibabet etme biçimine, dünyaya, yaşama bakışta bu farklılıkları açık seçik görmek mümkündür.

Bu durum aynı zamanda Aleviliğin bir zenginliğidir. Aleviler hiç kimsenin kendileri gibi inanmak ve düşünmek zorunda olduğunu dayatmazlar. Kimseyi kendilerine benzetmek istemezler. Herkesi kendilerini ifade ediş biçimlerine göre algılarlar, eşit koşullarda bir arada özgürce yaşamayı savunurlar. Alevilik rasyoneldir. Alevilikte akıl ve mantığa aykırı düşüncelere / inançlara / uygulamalara yer yoktur. Alevilik gerçekliği temel aldığından dolayı, realisttir, ilericidir.

ALEVİLİK ÇAĞDAŞTIR SÜREKLİ BİR DEĞİŞİM VE GELİŞİMDEN YANADIR
Alevlik donmuş, kalıplaşmış bir öğreti/inanç değildir. Tüm tarihi boyunca sürekli bir gelişim, değişim ve ilerleme içerisinde olmuştur. Alevilikte bir söz vardır: “Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!”

Aleviler tüm çağdaş yeniliklere öğretilerini uyarlamayı bilmişlerdir. Alevilik yaşadığı ülkeye, zamana, mekana, yenilik ve değişimlere uyma yeteneğini her zaman gösterebilmiştir. Alevilik bilimsel ve teknolojik gelişmelerden yana olmuş, değişim ve gelişime her ortamda öncülük etmişlerdir.Bilim dışılığı, akıl dışılığı şiddetle reddeder. Bilim her koşulda Aleviliğin yol göstericisi olmuştur. Bir Alevi özdeyişi bu anlayışı şu şekilde ifade eder: “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!”

ALEVİ ÖĞRETİSİ EVRENSELDİR HOŞGÖRÜ ÜZERİNE YÜKSELİR
Anadolu Aleviliği evrensel özellikler gösterir.

Bu nedenle yalnız başına hiçbir ulusa, etnik guruba mal edilemez, onunla sınırlanıp daraltılamaz.

Alevilik yeryüzünde yaşayan tüm insanları din, dil, ırk, inanç, cinsiyet ayrımı yapmaksızın bir ve eşit olarak görür. Alevi öğretisinde “72 millete bir nazarla bakmak” ilkesi esastır. Bu tüm insanlar için eşitlik ve kardeşlik demektir.

Aleviler geçmişten bugüne hiçbir ulusa kendi dışındaki hiçbir inanca ve kültüre arşı düşmanlık beslememiştir. Tersine kardeşçe bir arada eşitçe yaşamayı öne çıkartmıştır. Çok kültürlü, çok inançlı, çok milliyetli bir barış ve kardeşlik ortamını özler.
Alevi öğretisi hoşgörü temeli üzerine kurulmuştur.

Aleviler hiçbir insanı inancından dolayı kınamazlar, hakir görmezler, küçümsemezler. Hiç bir insandan kendileri gibi inanmalarını talep etmezler. Kendi yollarına girmeye zorlamazlar. Kimseyi kendilerine benzetmek istemezler. İslamiyet’in fetih anlayışına şiddetle karşıdırlar. Dinsel bağnazlığa, fundamentalizmi şiddetle reddeder.

Alevilik ırkçılığı insanlık suçu olarak değerlendirir.

Uluslarüstü bir inanç bir yaşam tarzı olan Alevilik, kendisini Alevi gören, Alevi hisseden bütün uluslardan insanların, yani Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Arnavut ve diğer ulusların ortak bir inancı kültür mozaiğidir.

Aleviler, Anadolu’nun zengin mozaiğinden, ulus ve inanç kültür kimlikleri temelinde eşit koşullarda kardeşçe bir arada yaşamayı hayata geçirecek, imha ve inkar politikalarını reddeder ve yeni bir toplumsal barış projenin yaratılmasından yanadırlar.

Bu çerçevede Alevi öğretisi Alevi inancı ve kültürü her türlü ırkçı-şovenist ve milliyetçi akımı reddeder. Ona karşı mücadele eder. Bu anlayışlarda barışçı, eşitlikçi ve evrenseldir.

ALEVİLER LAİK TOPLUM LAİK DEVLET İLKESİNİ SAVUNURLAR
Alevi toplumu yaşadığı her toplumda kamusal ve toplumsal hayatın laiklik ilkesine uygun olarak yapılandırılması gereğini savunurlar. Laiklik, siyasal, hukuksal ve felsefi bir bütünlük arzeden, imam ve inanç yerine aklın hakimiyetini, bilimi öne çıkaran laiklik aynı zamanda, siyasi iktidarların dini kudretten ayrılması dinin kamu hayatı üstündeki etkisini sınırlamak ve genel olarak devletle din işlerinin birbirinden ayrılması anlamını da taşır.

Laiklik ilkesinin reddi, kamusal ve toplumsal hayatın bir inanca, bir dine göre şekillendirilmesi çağdışılıktır, toplumsal bir çatışma nedenidir.

Laiklik inananların, farklı inananlar farklı düşünenlerin kendi tercihlerinin ortak güvencesidir. Bunun için laiklikte devlet inançlar karşısında taraf değil, ortak güvencedir. Laiklik inanç dünyasının sivil topluma devridir. Bu çerçevede laiklik demokrasinin temel bir ilkesidir.Bunun içindir ki Aleviler laiklik ilkesini ısrarla benimserler. Laiklik için mücadeleyi her zaman yürütür ve savunurlar.
ALEVİLİK DOĞA VE ÇEVRE DOSTUDUR
Alevi öğretisi doğa ve insan dostudur. Alevilikte “her şeyin bir canı/ruhu” olduğu inancı vardır. Dolayısıyla dağın, taşın, ağacın, ırmağın, böceğin yani doğadaki tüm canlı ve cansız varlıkların da bir canı vardır. Ve hiç bir canı incitmemek gerekir. Aleviler doğayla dosttur. Doğanın tahrip edilmesine, insanların insanca yaşayacağı ortamın yok edilerek çevrenin kirletilmesine karşı dururlar. Hatta Alevilikte ağaçların, dağların, suların kutsallığı söz konusudur. Bu kutsallık yaşam kaynağı olan doğanın korunmasından kaynaklanıyor olsa gerekir.

ALEVİLİKTE KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ VARDIR
Alevi felsefe ve öğretisinde cinsiyet ayrımcılığına yer yoktur. Kadın ve erkek toplumda eşit statüdedirler. Alevilik tüm kültür ve inanç eylemlerinde kadın ve erkeğin eşit biçimde yer almasını öngörür. Alevilikte kadın erkek eşitliği “aslanın dişisi de aslandır” özdeyişi ile dile getirilir.

SANAT ALEVİLİĞİNİN VAROLUŞ UNSURUDUR
Sanat Alevi öğretisini var eden temel unsurların başında gelir. Aleviliğin toplumsal/inançsal kurumlarının başında gelen “cem” adı verilen toplantılar saz, şiir, semah eşliğinde yürütülür. Alevilik’te Alevi felsefesini dile getiren şiirleri söyleyen ozanlara büyük saygı duyulur. Ozanların eren/evliya olduğu dahi düşünülür. Şiirler saz eşliğinde ezgili bir biçimde söylenir. Bir müzik aleti olan saz da Alevilikte kutsal addedilir. Kadın ve erkeklerin birlikte katıldıkları semahlar (yani dans) da Aleviliğin vazgeçilmez unsurlarındandır. Sazı, şiiri, semahı ile Alevilik estetize edilmiş bir yaşam sunar. Estetik güzellik adeta Aleviliğin kendisidir.

ALEVİLER DÜNYAYA KUCAK AÇIYOR
Farklı ulusların, toplulukların, inançlarından, kültürlerinden, tarihi birikim ve estetik değerlerinden süzülüp gelerek özgün bir öğreti oluşturan Anadolu Aleviliği sosyolojik gelişime uygun olarak bugün kıtaları kapsayan bir geniş coğrafyaya yayılmış bulunmaktadır.
Ne var ki bütün varlığına rağmen Alevilik Türkiye’de resmi olarak yok sayılmakta, inkar edilip yadsınmaktadır. Aleviliğin inkarı yalnız Türkiye için değil insanlık ailesi için de önemli bir kayıptır.

Dünya insanlığını sevgi, saygı ve hoşgörü ile birbirine kaynaştırarak barış içinde uyumlu bir şekilde bir ararda yaşamalarını özleyen/öngören Alevilik bunun için tüm dünya insanlığına kucak açmış bulunmaktadır.

Not: Bu yazı yazılalı on yılı geçti, o nedenle içinde bu gün için katılmadığım noktalar var. Ama yine de olduğu gibi buraya alıyorum.

Alevilere Tekke ve Zaviyeler kanunuyla yeni bir tuzak kuruluyor

Dr. Hüseyin DEMİRTAŞ

Pek çoğumuz farkında değil ama Alevilere yine belli çevreler tarafından yeni bir tuzak hazırlanıyor. Bu tuzağın adı, 30 Kasım 1925 tarihinde Atatürk’ün Devrim Yasaları kapsamında çıkarılan 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair kanunun kaldırılmasına yönelik şimdilik utangaçta olsa başlatılan girişimlerdir. Gariptir ki, bu yasanın kaldırılması, cem evlerinin ibadethane sayılması bağlamında ve bizzat Aleviler tarafından gündeme getiriliyor. Konu en son 21 Kasım’da Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun’un verdiği Muharrem “iftarı”nda yaptığı konuşmada dillendirildi ve yemeğe katılan Devlet Bakanı Bekir Bozdağ da bunun üzerine yasanın kaldırılabileceği sinyalini verdi. Gerçi AKP Hükümeti bütün Devrim Yasalarına olduğu gibi bu yasaya da savaş açmış durumda. Ancak her nedense Tekke ve Zaviyelere getirilen yasağı kendileri bizzat pek gündeme getirmezken, daha çok AKP’ye yakın Fermani Altun benzeri Alevi şahıslardan yararlanıyorlar.

Hakkını yemeyelim, Yeni Şafak Gazetesi köşe yazarı ve aynı zamanda Alevilik-Bektaşilik konulu birçok araştırma ve makalesi bulunan Müfit Yüksel de, yemekte yapılan konuşmalara ve Bakan Bozdağ’ın Altun’un teklifine gösterdiği ilgiye dikkat çeken 24 Kasım tarihli bir makale kaleme aldı. Yazısında yıllardır Sünniler yanında Alevileri de mağdur eden bu yasağın kaldırılması için mücadele ettiğini ifade eden Yüksel, Tekke ve Zaviyeler üzerindeki yasağın yürürlükten kaldırılmasıyla, zaten fiilen faaliyet gösteren Nakşibendîlik, Kadirilik, Halvetilik, Cerrahilik gibi Sünni tarikatlarla birlikte, Bektaşiliğin de rahatlayacağını öne sürüyor. Bu yasayla yukarıda adı geçen Sünni tarikatlara ait olanlarla beraber Bektaşi tekkelerinin de kaldırıldığının altını çizen Yüksel, Alevi ve Bektaşilerin kullandığı dedelik, seyitlik, halifelik, mürşitlik, babalık, çelebilik benzeri unvan ve sıfatların kullanılmasının da yasaklandığına işaret ediyor.

Müfit Yüksel yazısının devamında, “Son yıllarda büyük kentlerde birbiri ardına açılan cem evleri, 677 sayılı yasa engeli yüzünden dergâh ve zaviye statüsünde açılamamakta, dolayısıyla ‘İslâm’dan ayrı bir dinin tapınağıymış’ algılamasına sebep olmakta, bu anlamda İslam dışı bir zemine itilme tehlikesi doğurmaktadır” cümlesiyle baklayı ağzından çıkarmaktadır.

İşte Alevilere hazırlanan tuzak bu cümle içinde kendisini açığa vurmaktadır. Malum gerek Aleviler gerekse de, başta CHP olmak üzere Kemalist ve laik kesimler Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla ilgili kanunun yürürlükten kaldırılmasına şiddetle karşı çıkıyorlar. Buna gerekçe olarak, AKP’nin cem evlerini bahane ederek bu yasağı kaldırıp, asıl Sünni tarikatları yasal hale getirmeyi ve Türkiye’yi bir adım daha şeriat devletine götürmeyi hedeflediğini ileri sürüyorlar.

Ayrıca Ehl-i Beyt Vakfı’nın verdiği yemeğin ardından, Alevilerin cem evleriyle ilgili taleplerinin karşılanabilmesi için bu yasanın kaldırılması gerektiği yönünde açıklama yapan Bekir Bozdağ, “CHP gelsin bunu konuşalım” demişti.  Arkasından AKP’li bazı milletvekillerinin CHP’nin Alevi milletvekili Sabahat Akkiraz’ı ziyaret ederek, “Yasanın kaldırılması için teklifi siz verin, biz destekleyelim. Cem evi sorununu da çözelim” dedikleri ortaya çıktı. Alevi örgütlerinden bu hazırlığa karşı yapılan açıklamalarda da Bakan Bozdağ’a, “Biz bu oyuna gelmeyiz” ve “Cem evlerini bahane edip bizi kullanmak istiyorsunuz” denildi.

***

Peki, tuzak diyoruz da, tuzak ve hile bunun neresinde?

Şurada; aslında cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesinin önündeki en büyük engel Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair kanun değildir. Çünkü tekke ve zaviye kavramı Alevilikte mevcut değildir. Aleviler cem yaptıkları mekâna hem tarih boyu hem de günümüzde, kutsal bir anlam atfetmedikleri gibi, buraları “pirevi”, “meydanevi” ya da “dergâh” diye isimlendirmişlerdir. Kaldı ki zaten cem evlerinin resmen ibadethane kabul edilmesinin önündeki engellerin başında da, söz konusu yasadan çok Türkiye’yi yönetenlerin zihniyet sorunu gelmektedir. Bu tekçi zihniyetin başını da hükümet, Diyanet ve yargı çekmektedir ve ortak yorumları, cem evleri camiye eşit ve denk konumda bir ibadethane olamaz ve kabul edilemez şeklindedir. Buradan hareketle de, cem evlerini bir ibadet yerinden çok tarikatlara has tekke ve zaviye kurumlarıyla bir tutarlar. Aslında bunu da tam yapmazlar. Aksine bu zihniyetin mensupları Aleviliği tarikat olmaya bile layık görmediklerinden kendileriyle de çelişirler. Çünkü Alevilik onlara göre, tarikatın da altında, İslam’ın bir alt-kolu ve meşreptir. Haliyle alt-kol, meşrep olunca da ana gövdenin yani İslam’ın Şii’siyle Sünni’siyle ortak ibadet mekânı sayılan cami ve mescitler otomatikman Alevilerin de ibadet yeri ilan edilir. Hâkim İslam yorumuna göre cami-mescit, bir kere ortak ve birincil ibadethane sayılınca da, ikincil nitelikteki tekke ve zaviye gibi mekânlara doğrudan ve öncelikli bir ihtiyaç kalmaz.

Dolayısıyla Alevi ibadet ve erkânının yürütüldüğü cem evleri kendiliğinden gereksiz ve lüzumsuz hale gelir. Bu yorumdaki gizli amaç ise Sünni tarikatların camiden sonra vazgeçilmez ayin ve zikir mekânı olan tekke ve zaviyelerin üzerindeki yasağı kaldırmaktır. Yani bir taşla iki kuş vurulmak istenmektedir. Böylelikle aslında yerine getirmeyecekleri cem evlerinin statüsünü tanıma vaadini öne sürerek, Tekke ve Zaviyeleri yasaklayan kanun iptal edilecektir. Tarikat sınıfına bile sokulmayan Alevilik ise görmezden gelinecek; zaten fiilen bu kanunu çiğnemiş olarak faaliyetlerini sürdüren pek çok Sünni tarikatın önü açılacaktır. Hatta yasağın kaldırılmasıyla 1925’te el konulan mülk ve vakıflarına tekrar kavuşabilecekler ve kendilerine çok geniş bir rant alanı doğacaktır.

Cem evlerinin payına ise buradan ibadethane olmak yerine sadece tarikat zikir ve ayinlerinin yapıldığı mekân sayılan tekke ve zaviyelere eş iğreti bir denklik statüsü düşecektir. Ancak bu yeni statü pratikte hiçbir işe yaramayacaktır. Zira Tekke ve Zaviyelerin kaldırılmasına dair kanunun çıktığı 1925 tarihinde, şehirlerde cem evi benzeri mekânlar henüz oluşmadığından, Alevilere iade edilecek neredeyse hiçbir mal-mülk ve vakıf bulunmamaktadır. Az da olsa mevcut olanlar ise Bektaşilere aittir. Üstelik onlara mülkleri iade edilse bile Sünni tarikatlarla karşılaştırılınca devede kulak miktarında kalmaları bir yana, aslında bu durum Alevileri ve Aleviliği de doğrudan pek ilgilendirmemektedir. Zira Alevilik hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde resmen tanınmamıştır. Üstelik sürekli büyük baskı, takibat ve katliamlara maruz kalan bir inancın mensuplarının da, kendilerini cellâtlarının önüne gönüllü atan bir yaklaşımla “Burası bizim ibadethanemizdir” diyerek cem evi benzeri kayıtlı mekânlarının olması da beklenemez!

***

Diğer taraftan bazı köy ve kasabalarda Alevilerce cem yapmak için kullanılmış mevcut gayri resmi tarihi mekânlar ise zaten o dönemde resmi bir kurumda kayıtlı olmadıklarından Tekke ve Zaviyelerin kaldırılmasına dair kanundan doğrudan etkilenmemişlerdir ve varlıklarını gizli de olsa fiilen günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

Özetle cem evlerine statü kazandırılması bahane edilmek suretiyle, tekke ve zaviyeleri yasaklayan ve kaldıran Devrim Yasalarının en hassas olanlarından birinin kaldırılmak istenmesi, cem evlerine ve dolayısıyla Aleviliğe büyük bir darbe vuracaktır. Eğer bu kanun yürürlükten kaldırılırsa, artık cem evlerinin, cami, kilise ve sinagoglarla eşit bir ibadethane statüsüne kavuşması hayal haline geleceği gibi, buralar ibadethanedir demenin zemini bile tamamen ortadan kalkacaktır. Hatta böyle bir iddiayı sürdürenlere ceza bile verilebilecektir. O takdirde cem evleri, tekke ve zaviyelerle yalnız görünüşte eşit bir yapıya kavuşacağından, yine birincil (primary) değil ikincil-tali (secondary) bir dini mekân seviyesinde kalmaya mahkûm olacaktır.

Nitekim cem evlerinin bu yolla elde edeceği belirsizlik vasfını hala koruyan bu statü sayesinde, “Gidin İslam’da birinci derecede önemli, temel ve farz bir ibadet kabul edilen namazlarınızı camilerde kılın, arkasından da isterseniz bizim ayin-zikir saydığımız erkânlarınızı cem evlerinizde yerine getirin” denilerek, Alevilere yine cami ve mescitlerin yolu gösterilmeye devam edilecektir. Sonuçta yine mevcut statüko değişmeyecek, aynı hamam aynı tas yerinde kalacaktır. Bir de üstüne üstlük, devlet ve belediyeler imar planlarında sadece cami, kilise ve sinagoglar için bir yer gösterebildiklerinden ve de dolayısıyla cem evi bu yeni statüde de şimdiki gibi adı geçen ibadethanelerle eş ve eşit sayılmayacağından, yine devlet nezdinde üvey evlat muamelesine tabi tutulacaktır. Belediyeler hala cem evi için arsa tahsis etmeyecek, mevcut olanların statüsünü tanımayacak; elektrik, su ve diğer altyapı giderlerini karşılamayacaktır.  Öyle ya, cem evleri yeni yasal düzenlemede de resmen ibadethane kapsamında değildir. Ya nedir onların cem evine biçtiği yeni rol? Cem evi özele aittir. Tekke ve zaviye gibi dinen zorunlu olmayan, isteğe bağlı faaliyetlerin yürütüldüğü kültürel bir mekândır. O nedenle bir hak iddiası durumunda kolaylıkla çıkıp, “Nasıl ki, diğer tarikatlar tekkelerini kendi öz kaynaklarıyla yürütüyorsa, Aleviler de öyle yapsın” denilecektir. Kısaca devlet olası bu yeni konumda da, sadece birincil ibadet mekânı saydığı camilere ve mescitlere desteğini sürdürecek; cem evleri özel ve keyfe keder yerler sayılarak yine şimdiki gibi mevcut sorunlarıyla baş başa kalacaktır.  İşte Fermani Altun gibi bazı Aleviler, bu oyuna alet olarak, cem evlerini ibadethane sayılmayacak bir konuma getirmek isteyenlere kendi elleriyle büyük katkı sunmaktadırlar.

***

 Öte taraftan kendilerini ister Müslüman saysın ister saymasın Alevilerin ezici çoğunluğu, cem evlerinde yürüttükleri erkânları geçmişte ve günümüzde her zaman birincil ve temel ibadet saymış; camileri kendilerine hitap etmeyen hatta sürekli aleyhlerinde faaliyet gösterilen yabancı birer mabet olarak görmüşlerdir. Aleviler arasındaki bu olgu ve algılayış, tüm eritme ve yabancılaştırma çabalarına rağmen çok canlı ve görünür bir şekilde varlığını sürdürmekteyken, hem camiye hem cem evine giden Alevilerin oranı hala çok küçüktür. Üstelik böyle davranan Aleviler, çoğunluk tarafından dışlanmakta ve Sünniliğe geçiş yapmanın ön aşamasında bulunan yolunu şaşırmış zavallılar (Proto-Sünniler) olarak görülmektedir.

Şüphesiz ki, Aleviler için camiye gidip namaz kılmak, bırakın birincil, temel ve öncelikli bir ibadet olmayı, böyle inanıp yaşamak ibadetten bile sayılmaz. Bu toplumsal gerçeklikte sonradan olma, yani arızi bir şey değil, Aleviliğin kendine has bir özelliğidir. Aleviler ve Alevilik cem evini kutsal bir mekân olarak görmez. Normalde cem müsait ve temiz olan her mekânda yapılır. Ancak günümüzde böyle mekânlar, eskiden kırsalda olduğu gibi değişken ve geçici olmaktan çıkmış, kentleşmeyle birlikte yerleşik ve kalıcı bir niteliğe bürünmüştür. Bu da resmi tanınma ve kabul edilme ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Devlete ve onu yönetenlere düşen görevse, Alevi inançlı vatandaşlarının, bu ihtiyacına en iyi şekilde bir karşılık vermek ve bu gerçekliği eğip bükmeden olduğu gibi kabul eden yeni bir yasal ortam hazırlamaktır. Bu konum ise ancak ve sadece cem evlerinin, cami ve mescitlerle aynı ve eş değerde bir ibadethane olarak resmen tanınmasıyla mümkün olabilecektir.

Kaldı ki, gerçeklerden bir süre kaçabilirsiniz ama bunu ebediyen devam ettiremezsiniz. Tekke ve zaviyeleri tekrar yasal ilan etseniz de, Aleviliğe ruhuna aykırı tanımlar getirseniz de, bütün bunlar cem evlerinin yaşadığı mevcut yasal boşluğu ve statü belirsizliğini ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. Sonuçta Alevilerin cem evlerini kendi algılayış ve kabul ediş biçimlerinin tersine her arayış hüsrana uğramaya mahkûmdur.

***

O halde sorunun çözümü, Aleviliği İslam’dan az veya çok etkilenen yönleri bulunmakla birlikte kendine has –sui generis-  inanç, itikat, ibadet ve pratikleri olan bir öğreti olarak kabul etmekten geçiyor. Keza cem evleri de bu Anadolu’ya özgü inanç biçiminin özgün ibadethanesidir diye resmen tescil edilmelidir. Zira camisiz Alevilik olur/oldu/oluyor ama cem evi olmadan Alevilik olmaz ve varlığını sürdüremez. Cemlerin icra edildiği cem evi Aleviliğin olmazsa olmaz bir şartı ve kurumudur. Bunun en büyük kanıtı da, gidin Alevi köylerine, yasak olduğu halde cem yapılmak için kullanılan şahsa ait veya ortak kullanılan çok sayıda yapı bulabilirsiniz ama adı cami olarak geçen hiçbir mekâna rastlayamazsınız. Bulduklarınız ise Hacıbektaş’taki gibi genellikle sonradan yapılmıştır ve cemaatsiz camilerdir.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken Alevilerin somut gerçeklikleri kabul edilmeyecekse, sorunlarının çözümü için en kolay adımlar bile atılmayacaksa söylenen ve yapılan her şey laftan ibaret kalır. Çözümsüzlük ve gerginlikler devam eder gider…

Tekke ve zaviyelerin yasağının kaldırılmasıysa, ancak Türkiye’yi laiklikten daha da uzaklaştıran ve şeriat devletine yaklaştıran bir adım olmaktan öte bir işe yaramaz. Tekke ve zaviyeler üzerindeki yasak illaki tartışılacaksa da, ki ben tartışılmasından yanayım, bu cem evleri üzerinden değil bir başka zeminde yapılmalıdır. Zira Alevilik bir tarikat olmadığı gibi cem evleri de tekke-zaviye cinsinden ikincil-tali bir ibadethane değildir. Cem evleri aynen cami-kilise-sinagog gibi Alevilerin birinci dereceden eşit ve eş ibadethaneleridir.

Kesin olan şu ki, tam da buradan hareketle Aleviler, bunun aksini iddia edenlere, “Sen bunları külahıma anlat. Git işine be kardeşim!” demeye inatla devam edecek gibi görünüyorlar.