Ana Sayfa Blog Sayfa 6421

Alevilerin kurtuluşu, Alevilerin kendi ellerindedir

Teslim TÖRE

Yazının konusu Aleviler olacağı için başlığını böyle yazdım. Değilse yazının başlığı : her ezilen sınıfın, toplumun, azınlığın kurtuluşu kendi elindedir diye yazardım. Çünkü kurtuluşu kendi elinde olan sadece Aleviler değil, ezilen kurtulmaya gereksinim duyan bütün toplumlar için geçerlidir.

Toplumlar tarihine de ezilen hiçbir sınıf,… cins, azınlık, ezilen ulus, sömürge halk gibi topluluklar başkaları tarafından kurtarılmamışlardır. 16. y. yılda başlayan ve 18. y. yıla kadar devam eden burjuva devrimlerinden sonra, en büyük toplusal devrimler tarihi yirminci yüz yılda yaşanmıştır. Yirminci y. yılın devrimlerinin ulusal devrimler ve feodalizme karşı yapılmış olanları bile : ya proletaryanın öncülüğünde ve ya proletaryanın ideolojik öncülüğünde yapıldığı iddia edilmiştir.

Sadece devrimleri değil, devrimden sonra kurulan iktidarların adını da : proletarya diktatörlüğü, Halk iktidarı, demokratik iktidar vb. koydular. Şimdi dünya da proletaryası kurtulmuş, halkı özgürleşmiş, proletaryanın ideolojisinin egemen olduğu bir tek ülke var mı dünyada? Üzülerek belirteyim ki yoktur. Nedenleri üzerine çok şey yazdığım için burada değinmeyeceğim. Sadece : proletaryanın ideolojik öncülüğü, proletarya öncülüğü, proletarya diktatörlüğü dediler de ne oldu sorusunu sorarak konuya gireceğim? Ben yirminci yüz yılda TKEP’ nin hem Genel Sekreteri, hem de ideolojik, teorik, politik, stratejik, taktiklerini üretenlerinden birisi idim. Organik yapımız gereği bütün yazılar Polit Büro nun denetiminden geçerdi, benimkiler de.

Benim de diğer yazarların da bir çok yazısında yeterince ya da usandıracak düzlemde : Proletarya, sosyalizm, proletarya diktatörlüğü, devrim, komünizm, sınıf vb. kavramları geçmiyorsa ya düzeltme ya ekleme yapılır ve ya yazarın yeniden yazması için geri çevrilirdi.

Yazdık da ne oldu? Kendimizi özden kopartarak biçime öylesine kaptırmıştık ki, bütün teorik üretimlerimiz biçimsel ve yüzeysel olarak kaldı. Yapılmış olan yirminci yüz yılın devrimleri de öyle oldu. Hiç birisi işçi sınıfını, halkı kurtaramadı, hepsi yeniden kapitalizme rücu ettiler.

Bu kısa tarihi hatırlatmaları : APO’ nun Amed de okunmuş olan, manifesto olarak nitelenen yazısında “Alevilerin isminin geçmediğini” söyleyerek kızan Alevilere, “yazsaydı ne olurdu”? … sorusunu sormak için yaptım. Arkasından da: biz yirminci yüz yılın devrimcilerinin bolca sınıf, proletarya, devrim, diye yazdık, hatta devrimler de yaptık ne oldu, proletarya kurtuldu mu, devrimler kalıcılaştı mı diye sormak istedim? Müthiş bir tarih yaşadık. Geride bırakmış olduğumuz tarih : yazdıklarımızın, yaptıklarımızın ne kadar biçimsel olduğunu, toplumlar tarihinde ne kadar yüzeysel kaldığını bize net olarak göstermiştir. Tabi ki gelecekte ne yapmamız ya da yapmamamız gerektiğini de….

Yaşayarak geride bıraktığımız toplumlar tarihine bakarak, ondan dersler çıkartıp, Alevi sorununa bakacak olursak, Alevilerin yapacağı tek şeyin : kendi ayaklarının üzerinde durmak, politize olmak, kimseye ve her hangi bir parti ya da örgüte yaslanmamak, kimsenin kendilerine himmet etmesini beklememek, kendi kurtuluşunu kendi elleri arasına almasıdır. Bu bağlamdan hareketle, her hangi bir parti ve ya örgüte yamanmadan, kendi çıkarına uygun olan parti, örgüt ya da platform ile ittifak yapmaktır. “Aleviler politikadan uzak durmalı” diyenler Alevi dostu değildir. Alevilik zaten yapısal olarak politik bir yapılanmadır. Alevi örgütlenmesi, yasama, yürütme yargı üzerine kurulmuş olan tamamen politik ve devlet olmayan bir devlet yapılanmasıdır.

Cemde sadece dini ibadetini yerine getirmez. Yanlış yapanı yargılar, sorgular, suç işlemiş olana ceza verir ve verdiği cezanın yerine getirilip getirilmediğini denetler. Bu yasama,

yürütme yargı tarzı örgütlenme devletin yargısına, siyasal yapısına, adaletine muhtaç olmamaya yönelik bir örgütlenme modelidir. Alevilerin yüz yıllarca Osmanlının şeriat devletinin adaletine muhtaç olmadan, ondan medet ummadan, bu yapılanma ile Alevilerin bütün sorunlarını çözerek “devlet içinde devlet” olarak yaşamışlardır. Adalet mekanizması olmayan bir yapılanma asla yüzyıllarca yaşayamaz. Adalet mekanizması olan bir yapılanma ise, devlet olmayan bir devlet ve de politik bir yapılanmadır. Anadolu Alevileri tarihinde, Alevilerin öncülük etmiş olduğu bir çok siyasi ayaklanmalar, isyanlar vardır. Politik olmayan bir topluluk, politik olan isyan ya da ayaklanmalar yapabilir mi?

12 Eylül faşizmi ve sonrasına kadar Aleviler Türkiye de fiili olarak ta politik bir topluluktu. Yapıları gereği ezene karşı, ezilenden yana oldukları için de doğaları gereği, muhalif bir politikadan yanalardı. 12 Eylül faşizmi toplumun önemli bir kesiminin olduğu gibi Alevilerin de dokusunu değiştirmeye çalıştı. Alevileri ideolojik, politik, psikolojik, pedagojik olarak de’ politizasyona tabi kıldı. Belli ölçüde de başarılı oldu. Hala da A’ politikleştirme politikasını bütün hızı ile devam ettiriyor. Alevi topluluğu kendisini faşizmin bilinçli bu karşı devrim politikasından kurtarıp, kendi tüzel kişiliğini pekiştirerek politik bir topluluk konumuna çıkartmazsa baskı ve zulümden de kurtulamaz.

APO’ nun bir konuşma metnine Alevilerin ismini yazmadı diye Özgürlük hareketinden uzak kalmak yerine, Özgürlük Hareketinin de içinde olduğu bir platform ile ittifaka girip siyasi arenaya çıkınca Alevi topluluğu olarak ne kazanıp ne kaybedeceğini hesap ederek bir politika belirlemeli. Yukarda tarihten vermiş olduğum örneklerden görüldüğü gibi hangi siyaset ya da partinin yüz kere bin kere Alevilerin ismini yazarak, onlara biçimsel bir yaklaşım gösterdiğine değil, kendi çıkarlarının nerede, hangi güçlerle olduğuna bakarak yön tayını yapmalıdır. Aleviler tarihin tanıklığına önem vermelidir. Tarihin tanıklığından yola çıkarak geleceklerinin yön tayınını yapmalıdırlar. Tarihi sadece bir geçmiş olarak değil, geleceğin pusulası olarak da değerlendirmelidirler.

Bundan hareketle APO’ nu Aleviler için ne yazdığı ve ya Alevilerin isminden bahis edip etmediği değil, Kürt Halkının ve APO’ nu bu günkü noktaya nasıl geldiğini anlamak ve öğrenerek ondan dersler çıkartmak önemlidir. Kürt halkının asimilasyon yolu ile bitirilmenin eşiğine gelmişken, uçurumun başından nasıl döndüğünü, nasıl bir politik perspektifle asimilasyon soy kırımından kurtulduğunu algılamaktır önemli olan. Aleviler bu önemli olana değil de, biçimsel, sahte ve yüzeysel olarak kendilerine hitap edene iltifat ederlerse kaybederler ve asla ezilmişlik, horlanmışlık ve asimilasyonun getireceği soy kırımdan kurtulamazlar.

Aleviler önce (ben parti kursunlar demiyorum) var olan örgütleri ne ise, onu sağlam bir şekilde yapılandırmalı.Benzetmek yerinde ise, kendi yumruğunu oluşturmalı. Çıkarı nerde, dostu kim düşmanı kim onu net olarak belirlemeli. Yumruğunu dost olarak gördüklerinin yumruğunun yanına getirerek, kendisini asimile ederek soykırıma uğratmak işleyenlerin karşısına durmalı. Hiçbir gücün, hiçbir parti ya da kişinin yumruğunun arkasında durmamalı, maddi ve manevi her hangi bir gücün yumruğunun gölgesine çekilmemeli. Kendi özel ve tüzel kişiliğini yaratmalı, olabildiğince birleşerek tek yumruk olmaya, yanında yer almış olduğu muhalefetin de birlikteliğini sağlamaya çalışmalıdır.

Asla şu parti bu partinin iktidar olması için çalışmamalı. Her zaman ve her koşulda iktidar olunca, Alevilerin de bir ittifak gücü olarak, Aleviler adına iktidarda yer alabileceğini garantiye alacağı politikalar izlemeli. Örgütü ismi ve Alevi kimliği ile birlikte içinde olabileceği, blok ve ya platformlarda yer almalıdır. Aleviler de kimin kazanabileceğini doğru

hesap ederek, gerektiğinde şeytan ile de pazarlık edilebileceğini öğrenmeli ve hayata uyarlamalıdır.

Bence Alevilere yapmış olduğum bu öneriler, APO’ nun Manifestosuna Alevilerin ismini yazıp yazmamasından daha önemlidir. Elbette yazmış olsa idi iyi olurdu. Ama yazmadı diye de kıyamet kopmaz. Ya da kıyamet kopartmak gerekmez. Netice itibarı ile söz konusu metin, APO ile devletin bir sürü pazarlık sonucu üzerinde anlaştıkları bir metindir. Orda yazılı olan her şey salt APO’ nun görüşü olarak nitelenemez. Bırakın devlet ile APO’ nun üzerinde anlaşacağı bir metni : biz geçmişte 12 Eylül faşizmine karşı bir bildiri ya da deklarasyon yayınlarken bile bazı örgüt ya da partiler 12 eylül e “faşizm” demedikleri için metne “faşizm” sözcüğünü koymuyorduk. Belki de APO Alevi kimliğinden bahis edilmeyi istemiştir de devlet istememiştir. Ve ya APO da yazmamıştır. Bence hangi nedenle yazılmamış olursa olsun önemli değil.

Önemli olan, Alevilerin kendi çıkarlarının nerde olduğu ve o çıkarlarına nasıl, hangi yöntem ve yollarla kavuşabileceğinin doğru ve net olarak belirlenip, hayata uyarlanmasıdır. Bu perspektif gereği, Alevilerin çıkarları: APO’ nun lideri olduğu Özgürlük Hareketinin de içinde bulunduğu platformda ise, APO’ nun, söz konusu metne Alevilerin ismini yazıp, yazmadığına bakmaksızın, tereddütsüzce o blokta yer almalıdırlar. Çünkü Alevilerin Kurtuluşu APO’ nu ya da başka birinin değil Alevilerin kendi ellerindedir. Aleviler kimseye sitem ederek politika üretmemeli, duyguları ile değil akılları ile hareket etmeli sadece ve sadece kendi öz benliğine ve öz gücüne güvenmelidir. Kurtuluş ancak o zaman mümkün olur.

Öcalanın çözüm çağrısına yaklaşımlar üzerine

21 Mart Diyarbakır Newroz’unda Kürt halk önderi Öcalan,tarihi bir açıklama yaparak Kürt sorununun çözümü ve bölgenin demokratikleştirilmesine ilişkin önemli tesbit ve önerilerde bulundu. Öcalan’ın bu tarihi çıkışını milyonlarca Kürt ve dostları var gücüyle destekledi. Dünyanın değişik siyasi çevreleri bile bu açıklamaya destek verdi. Elbette bölgedeki savaştan gerçekten rahatsız olanlar, 30 yıldır süren savaşın durmasını istiyor. Kanın, gözyaşının bitmesini istiyor. Kürt ve Türk halklarını evlatlarının dağ başlarında birbirini kırmasının son bulmasını istiyor.

Bu açıdan bakıldığında, kendisine insanım diyen, devrimciyim diyenlerin; Kürt Özgürlük Hareketinin kendi özgür iradesi ile başlattığı bir savaşı, yine kendi özgür iradesi ile bırakma kararına bir sözleri olamaz, olmamalıdır. Bu duruma gelmek için Kürt halkı büyük bedel ödemiştir. Bu bir mücadelenin son bulması değil, amaca varmak için araç değiştirmesidir. Halkların iradesine saygı duyulmasıdır.

Bu asla bir teslimiyet değildir, tam aksine kazanımların tescil ettirilmesidir. Bu 30 yıllık savaş sonucunda bir ulusun varlığının inkarından, ikrarı noktasına varılmış, Kürt halkının bir ulus olduğu gerçeği kabul görmüş, kürt dili üzerindeki yasaklar bir bir kalkar hale gelmiştir. Elbette bu süreç düz bir çizgi izlemiyor. Zigzaglar çiziyor. Geri gidişleri de içinde barındırıyor. Ancak artık inkar aşılmıştır. Kürt halkı mücadelesiyle varlığını dostuna olduğu kadar, düşmanlarına da kabul ettirmiştir. Kürt halkı ve onun öncü güçleri artık bölgede figüran değil, aktör rolü oynamaya başlamıştır.

Bugün Türk egemen sistemi artık Kürt hareketi ile masaya oturmuşsa, bu amiyane deyimle batılı egemen güçlerin zorlamasıyla veya Türklerin bir şeyleri bahşetmesiyle olmamaktadır. Bunun esas nedeni, güçlü mücadelesiyle çözümü dayatan Kürt Özgürlük Hareketidir. Tarihsel olayları analiz edenler bilir ki, hiç bir topluma, sınıfa, zümreye egemen güçlerce hiçbir hak kendiliğinden bahşedilmemiştir. Çünkü biliyoruz ki, “hak verilmez, alınır.” Kürt halkı da bugün haklarını almaya başlamanın haklı gururunu yaşıyor.

Kaldı ki, tarafların dışında durarak izleyici konumunda bulunanların, süreçle ilgili fazla söz hakkı da olamaz. Eğer bu süreçte yaşananlaraKürt halkı ve tüm emekçiler safında durarak taraf olabilirsek, süreci daha büyük kazanımlarla sonlandırmamız olanaklıdır. “Kürtler teslim oluyor”, “Öcalan yaptığı çağrı ile Kürt İslam ittifakı kuruyor”, “açıklamalarda, sosyalist harekete, Alevilere, İşçi sınıfına yer verilmiyor. İslama vurgu yapılıyor” gibi değerlendirmelerle tepki gösterenler, her ne hikmetse ! bugüne kadar AKP gericiliğine karşı can siperane bir mücadele yürüten Kürt Özgürlük Hareketine hiç bir destekte bulunmayan çevrelerdir.

Kürt halkının mücadelesini şu ya da bu biçimde destelemiş olan birçok Türkiyeli devrimci örgüt ve şahsiyet ile birçok Alevi kurumu Öcalan’ın “silahların devreden çıkarılması ve siyasal mücadelenin esas alınması” eksenli açıklama ve çözüm önerilerine destek veriyorlar. Bu süreci bir teslimiyet olarak algılayan sol çevreler ve bazı solcu şahsiyetler ise zaten dün de PKK’nin silahlı mücadelesine karşı idiler, bugünde her ne hikmet ise “silahlı mücadeleyi sonlandırma” anlayışına da şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

Hatta bazıları daha da ileri giderek “ PKK’nin Türkiye ve ABD’nin yanında bölgemizde oluşan Sünni İslam eksenli siyaset temelinde diğer toplumsal kesimlere saldırılarda” bulunacağına kadar vardırıyorlar pervasız ve temelsiz yaklaşımlarını.

Bir defa daha ortada sadece bir çağrı var ve bu çağrıya Kürt tarafı olumlu cevap vermesine karşın, Türk tarafı cevap vermemiştir. Ancak sürecin önünde durulamayacağı da ortaya çıkmıştır. Diyelim ki, bu söylenenler doğru. Sormazlar mı adama? Kardeşim madem PKK’nin AKP ile anlaşarak bölgede kirli bir ittifaka yol açabileceğini ön görüyordunuz, neden bunu önlemek için bir girişimde bulunmadınız?

Neden PKK önderi geçtiğimiz yıllarda “ben esasında bu sorunu Türkiyenin sol güçleri ile çözmek istiyorum” dediğinde hiç yerinizden kımıldamadınız? Sorunlar çözüm aşamasına girdiğinde birilerinin güçlenip devreye girmesini beklemezler. O dönem siyaset sahnesinde söz sahibi olanlar oturup çözmeye çalışırlar. Biz devrimciler bu süreçten şikayetçi olduğumuz kadar, Türkiye halkının örgütlenmesi için yeterli bir ortam yaratabilseydik, bugün daha farklı çözümleri konuşuyor olurduk. Başkalarını eleştirdiğimiz kadar, kendimize yönelik esaslı bir otokritik yaparak, dönemi iyi okuyabilseydik, bugün halkın devrimcilerin saflarında olmasını sağlayacak bir siyasal bakış kazanabilirdik.

Bu süreci doğru okumak ve doğru yerde durmak gerekiyor. Devrimcilerin, Kürt ve Türk aydınlarının bir kesimi bu sürece kaygı ile bakıyor. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Sürecin nereye evrilebileceği elbette bugünden kestirilemez. Ancak en azından silahların susması bir kazanımdır. Böl ve yönet anlayışının mahkum edilmiş olması bir kazanımdır. Binlerce Kürt ve Türk gencinin süren savaşta heba olmasının önüne geçilmesi bir kazanımdır. Savaşta yakılan ormanlarımızın yakılmasının önlenmesi bir kazanımdır. Önümüzdeki süreçte AKP’nin oynayacağı oyunların bozulması için hepimiz gücümüzü Kürt hareketinin gücü ile birleştirmeliyiz. Kürt hareketine ulusalcıların, MHP’li faşistlerin, kemalistlerin sözleri ve mantığı ile saldırarak sosyalist olunamaz.

Biz sosyalistler, devrimciler, Aleviler, çevreciler, demokrasiden çıkarı olan tüm ötekileştirilmiş toplum kesimleri olarak oturup “Öcalan açıklamasında neden bizlerden bahsetmedi” diyeceğimize (kaldı ki aşağıda tam metnini sunduğum Öcalan’ın açıklamasında da, iyi okunduğunda bu konuların geçtiği görülecektir.) Bu çözüm sürecinde gücümüzü Kürt halkının gücü ile birleştirerek mevcut iktidara daha çok geri adım attırabilir. Kürt hareketini de daha çok kendimize yaklaştırabiliriz. Saldırarak, öteleyerek, ihanetle, teslim olmakla suçlayarak ancak kendimizi kandırmış olur, gerici,fasişt, ulusalcı sol ittifakının değirmenine su taşımış oluruz.

Bırakalım Türkiyeli sosyalistleri, Kürt hareketi içinde bile sürece kaygı ile yaklaşımlar vardır. Ancak bu kaygılar var diye süreci desteklememe fikri çok zayıftır. Bir çok siyasi çevre ve birey, bu kaygılarına karşın süreci desteklemektedir. Kaygıları giderecek olan Kürtlerin dışındaki diğer sol, demokrat, ilerici çevrelerin, aydınların ve sanatçıların doğru duruşudur.
Eğer bu süreçte Kürt halkı örgütlülüğünü daha da güçlendirir, demokratik eylemliliğini geliştirirse, yine bu süreçte diğer siyasal çevreler de Kürt halkının kazanımlarının gelecekte diğer emekçilerin, dini azınlıkların, ulusal azınlıkların teminatı ve örneği olabileceğini düşünerek destek verir, ulusalcı solun, MHP’li faşistlerin ve CHP içindeki statükocu kemalistlerin sürece zarar verici girişimlerinin önüne geçilebilirse, bu süreçte kazanan taraf bizim emek cephemiz olacaktır. Tersi duruş, Kürt halkının yalnız bırakılması gericiliğin daha da güçlenmesine yol açacaktır. Çözüm süreci bütün duygusal yaklaşımlarımızdan sıyrılarak akıl ile yorumlanabilir ve bu gerçekliğe göre tutum belirlenirse kazanan 40 yıldır bedel ödeyen biz dvrimciler ve ortak ülkemizin halkları olacaktır.

Tersi tutumumuz, lafta ne kadar karşı çıkarsak çıkalım bizi başını ABD’nin çektiği dünya gericiliği ve onun uzantısı bölge gericiliği ile yan yana düşürecektir. Öcalan’ın açıklamalarını değerlendirirken, salt teorik olarak yaklaşılmamalıdır. Bunun yanında bölgede yaşananların bütünlüklü bir analizi yapılmalı, reel politikanın her zaman bizim teorik tespitlerimizle bire bir örtüşmeyeceği de bilinmelidir.

İŞTE ÖCALAN’IN MESAJININ TAM METNİ
“MAZLUMLARIN ÖZGÜRLÜK NEWROZU KUTLU OLSUN
Selam olsun bu uyanış, canlanış ve diriliş günü olan Newrozu en geniş katılım ve ittifakla kutlayan Ortadoğu ve Orta Asya halklarına…
Selam olsun yeni bir dönemin miladı ve gün ışığı olan Newrozu büyük bir coşkuyla ve demokratik bir hoşgörüyle kutlayan kardeş halklara…
Selam olsun demokratik hakları özgürlük ve eşitliği rehber edinen bu büyük yolun yolcularına…
Zağros ve Toros dağ eteklerinden, Fırat ve Dicle nehir vadilerine; kutsal Mezopotamya ve Anadolu topraklarından tarım, köy ve şehir uygarlıklarına ANAlık eden halkların en eskilerinden olan Kürtler sizlere selam olsun…
Binlerce yıllık bu büyük medeniyeti farklı ırklarla, dinlerle, mezheplerle kardeşçe ve dostça birlikte yaşayan, birlikte inşa eden Kürtler için Dicle ile Fırat, Sakarya ve Meriç’in kardeşidir. Ağrı ve Cudi Dağı, Kaçkar ve Erciyes’in dostudur. Halay ve Delilo, Horon ve Zeybek’le hısım-akrabadır.
Bu büyük medeniyet bu kardeş topluluklar, siyasi baskılarla harici müdahalelerle grupsal çıkarlarla birbirlerine düşürülmeye çalışılmış hakkı, hukuku, eşitliği ve özgürlüğü esas almayan düzenler inşa edilmeye çalışılmıştır.
Son iki yüz yıllık fetih savaşları batılı emperyalist müdahaleler baskıcı ve inkarcı anlayışlar, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukları ulus devletçiklere, sanal sınırlara suni problemlere gark etmeye çalışmıştır.
Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirlerine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara ve çatışmalara dur diyor.
Newroz ateşiyle yüreği tutuşan, meydanları hınca hınç dolduran yüz binler, milyonlar artık barış diyor, kardeşlik diyor, çözüm istiyor.
İçinde doğduğumuz çaresizliğe, bilgisizliğe, köleliğe karşı bireysel isyanımla başlayan bu mücadele her türlü dayatmaya karşı bir bilinci, bir anlayışı, bir ruhu oluşturmayı amaçlıyordu.
Bugün görüyorum ki, bu haykırış bir noktaya ulaşmıştır.
Bizim kavgamız hiçbir ırka, dine, mezhebe veya gruba karşı olmamıştır, olamaz. Bizim kavgamız ezilmişliğe, bilgisizliğe, haksızlığa, geri bırakılmışlığa her türlü baskı ve ezilmeye karşı olmuştur.
Bugün artık yeni bir Türkiye’ye, yeni bir Ortadoğu’ya ve yeni bir geleceğe uyanıyoruz.
Çağrımı bağrına basan gençler, mesajımı yüreğine katan yüce kadınlar, söylemlerimi baş-göz üstüne diyerek kabul eden dostlar, sesime kulak kesilen insanlar;
Bugün yeni bir dönem başlıyor.
Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor.
Siyasi, sosyal ve ekonomik yanı ağır basan bir süreç başlıyor; demokratik hakları, özgürlükleri, eşitliği esas alan bir anlayış gelişiyor.
Biz, onlarca yılımızı bu halk için feda ettik, büyük bedeller ödedik. Bu fedakarlıkların, bu mücadelelerin hiçbiri boşa gitmedi. Kürtler özbenliğini, aslını ve kimliğini yeniden kazandı.
“Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun” noktasına geldik. Yok sayan, inkar eden, dışlayan modernist paradigma yerle bir oldu. Akan kan Türküne, Kürdüne, Lazına, Çerkezine bakmadan insandan, bu coğrafyanın bağrından akıyor.
Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.
Yüreğini bana açan, bu davaya inanan herkesin sürecin hassasiyetlerini sonuna kadar gözeteceğine inanıyorum.
Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır.
Etnik ve tek uluslu coğrafyalar oluşturmak, bizim aslımızı ve özümüzü inkar eden modernitenin hedeflediği insanlık dışı bir imalattır.
Kürdistan ve Anadolu tarihine yaraşır şekilde tüm halkların ve Kültürlerin eşit, özgür ve demokratik ülkesinin oluşması için herkese büyük sorumluluk düşüyor. Bu Newroz münasebetiyle en az Kürtler kadar Ermenileri, Türkmenleri, Asurları, Arapları ve diğer halk topluluklarını da yakılan ateşten kaynaklı özgürlük ve eşitlik ışıklarını, kendi öz eşitlik ve özgürlük ışıkları olarak görmeye ve yaşamaya çağırıyorum.
Saygı değer Türkiye halkı;
Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır.
Gerçek anlamında, bu kardeşlik hukukunda fetih, inkar, red, zorla asimilasyon ve imha yoktur, olmamalıdır.
Kapitalist Moderniteye dayalı son yüzyılın baskı, imha ve asimilasyon politikaları; halkı bağlamayan dar bir seçkinci iktidar elitinin, tüm tarihi ve de kardeşlik hukukunu inkar eden çabalarını ifade etmektedir. Günümüzde artık tarihe ve kardeşlik hukukuna ters düştüğü iyice açığa çıkan bu zulüm cenderesinden ortaklaşa çıkış yapmak için hepimizin Ortadoğu’nun temel iki stratejik gücü olarak kendi öz kültür ve uygarlıklarına uygun şekilde demokratik modernitemizi inşa etmeye çağırıyorum.
Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır.
Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır.
Ortak geçmişimizin önümüze koyduğu gerçek; ortak geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır.
Tüm ezilen halkları, sınıf ve kültür temsilcilerini; en eski sömürge ve ezilen sınıf olan kadınları, ezilen mezhepleri, tarikatları ve diğer kültürel varlık sahiplerini, işçi sınıfının temsilcilerini ve sistemden dıştalanan herkesi çıkışın yeni seçeneği olan Demokratik Modernite Sistemi’nde yer tutmaya, zihniyet ve formunu kazanmaya çağırıyorum.
Ortadoğu ve Orta Asya kendi öz tarihine uygun, bir çağdaş modernite ve demokratik düzen aramaktadır. Herkesin özgürce ve kardeşçe bir arada yaşayacağı yeni bir model arayışı, ekmek ve su kadar nesnel bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu modele yine Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının, ondaki kültür ve zamanın öncülük etmesi, onu inşa etmesi kaçınılmazdır.
Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı’nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz.
Son doksan yılın tüm hata, eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen bir kez daha yanımıza, mağdur edilmiş, büyük felaketlere uğramış halkları, sınıfları ve kültürleri de alarak bir model inşa etmeye çalışıyoruz. Tüm bu kesimleri; eşitlikçi, özgür ve demokratik ifade tarzının örgütlenmesini gerçekleştirmeye çağırıyorum.
Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir “Milli Dayanışma ve Barış Konferansı” temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum.
Bu toprakların tarihselliğinde önemli bir yer tutan “BİZ” kavramının genişliği ve kapsayıcılığı dar, seçkinci iktidar elitleri eliyle “TEK”e indirgenmiştir. “BİZ” kavramına eski ruhunu ve pratiğini vermenin zamanıdır.
Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak isteyenlere karşı birleşeceğiz.
Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler.
Bölge halkları yeni şafakların doğuşuna şahitlik etmektedir. Savaşlardan, çatışmalardan, bölünmelerden yorgun düşen Ortadoğu halkları artık kökleri üzerinden yeniden doğmak, omuz omuza ağaya kalkmak istiyor.
Bu Newroz hepimize yeni bir müjdedir.
Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in mesajlarındaki hakikatler, bugün yeni müjdelerle hayata geçiyor, insanoğlu kaybettiklerini geri kazanmaya çalışıyor.
Batının çağdaş uygarlık değerlerini toptan inkar etmiyoruz.
Ondaki aydınlanmacı, eşit, özgür ve demokratik değerleri alıyor kendi varlık değerlerimizle, evrensel yaşam forumlarımızla sentezleyerek yaşamlaştırıyoruz.
Yeni mücadelenin zemini fikir, ideoloji ve demokratik siyasettir, büyük bir demokratik hamle başlatmaktır.
Selam olsun bu sürece güç verenlere, demokratik-barış çözümünü destekleyenlere!
Selam olsun halkların kardeşliği, eşitliği ve demokratik özgürlüğü için sorumluluk üstlenenlere!
Yaşasın Newroz, yaşasın halkların kardeşliği!”
İmralı Cezaevi 21 Mart 2013
Abdullah ÖCALAN.”

Ortak vatan ve demokratik uluslaşma çözümü

Hüseyin ALİ

Kürt Halk Önderi’nin Amed Newrozu’nda okunan manifesto niteliğindeki mesajını birçok çevre tartışıyor. Kuşkusuz tartışılacaktır; yeterli, yetersiz bulanlar olacaktır. Genel olarak mesaj kapsamlı ve olumlu bulunmuştur. Türkiye’nin kapsamlı demokratikleşme perspektifi olduğunu söyleyenler çoğunluktur. AKP’nin yaklaşımlarından dolayı bu mesajda söylenenlerin gerçekleşmesinin zor olduğunu söyleyen ve bu temelde kaygılarını belirtenler de var. Bunlar anlaşılır bir durum. Kürtlerde ve Kürt tarafında da kimi kaygılar var. Ama kaygıları esas alan bir politika olmayacağına göre Kürt tarafı tedbirler alma temelinde Kürt Halk Önderi’ne tam destek verme, tam katılma yaklaşımı göstermektedir. Çünkü bu süreci esas olarak başarıya götürecek, AKP’yi de böyle bir çözüm süreci içine sokacak, Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin tutumu olacaktır.

Biz bu yazımızda esas olarak hiçbir temele dayanmayan, aslında Kürt Özgürlük Hareketi’ne olumsuz yaklaşımları nedeniyle, ya da Kürt Özgürlük Hareketi’yle Türk devletinin sürekli bir savaş içinde olmasını isteyen kimi çevrelerin Kürt Halk Önderi’nin mesajını kendilerine göre ele alıp olumsuz değerlendirmelerini irdeleyeceğiz. Çünkü mesajdan olmadık anlamlar çıkarmaktadırlar. Ya da zorlama yorumlar yapılmaktadır. Ayrıca Kürt Halk Önderi’nin BDP’lilerle yaptığı görüşmede, Rum, Ermeni ve Yahudi lobilerini eleştirmesi de saptırılarak sanki bu halkları hedef gösteriyormuş gibi değerlendirmeler bile yapılmıştır. Öyle ki bu önderlik ve hareketin en takdir edilecek yanları tersyüz edilerek farklı bir algı yaratılmaya çalışılmaktadır.

Bu önderlik ve hareket iki konuda hiç kimsenin yapamadığı kadar olumlu bir tarihsel çıkış yapmıştır. Ya da iki konuda tarihe iz bırakacak yaklaşım ve pratik içinde olmuştur. Birincisi kadınlarda gösterdiği özgürlük tutkusudur. Bu nedenle Kürt kadını çok güçlü bir özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Sadece Türkiye ve Ortadoğu kadınlarını değil, dünya kadınlarını etkileyen bir kadın özgürlük çizgisine sahiptir. Bunu sağlatan da en başta Kürt Halk Önderi’dir. Kadın özgürlüğünü sınıfsal ve her türlü ulusal özgürlükten değerli görmektedir. Kadın özgürlüğünün geliştirildiği yerde her türlü özgürlük ve demokrasinin kapısının açılacağına inanan bir önderlik gerçeği vardır. Bu gerçeklik bu önderliğin her konuda özgürlük ve demokratik karakterinin derinliğini ifade etmektedir. Kadın konusunda özgürlük ve demokratiklikte derinliğe ulaşan bir kişilik ya da bir sistem her konuda radikal bir özgürlük anlayışına ve demokratik karaktere sahip olur. Buna özgürlüğün ve demokratikliğin kanunu ya da diyalektiği de diyebiliriz. Bu önderlik kadın konusundaki özgürlükçü karakteri nedeniyle son mesajında kadınlara hitap ederken, “Kutsal Kadınlar” kavramını kullanmıştır. Bu önderliğin paradigmasında, teorisinde kadınlar geçekten de kutsal bir yere sahiptirler.

Bu Önderliğin ve hareketin ikinci önemli karakteristiği ise ezilen inançlar ve etnik topluluklara verdiği değerdir. İnançlara  ve etnik topluluklara uygulanan baskıları, tarihin en zalim ve çirkin uygulamaları olarak görmektedir. İnançlara ve etnik topluluklara yapılan baskı ve soykırımı en büyük suç olarak görmektedir. Bu topluluklara yapılan haksızlığı ve zulmü tüm değerlendirmelerinin merkezine koymaktadır. Bu nedenle PKK de Kürt halkı da bu yönlü çok köklü bir eğitim almıştır ve hiçbir toplumda olmayan özgürlükçü ve demokratik karaktere sahip olmuşlardır. Bu hareket kendini sadece Kürtlerin değil, tüme ezilenlerin özgürlük hareketi olarak tanımlamıştır. En fazla da ezilen etnik ve dinsel toplulukların savunucusu ve özgürlük savaşçısı olarak görmüştür. Bunu söyleminde ve pratiğinde en tutarlı bir biçimde uygulamıştır. Bunu hiç kimse inkar edemez. Böyle olmadığına dair tek bir kanıt gösterilemez. Bu açıdan bu hareket en başta da bu topraklarda baskı gören Alevilerin, Êzidîlerin, soykırıma uğrayan Süryanilerin ve Ermenilerin hareketi olmuştur. Zaten bu zihniyette olmasaydı Kürt halkının özgürlük mücadelesini de bu düzeyde tutarlı ve fedaice yürütemezdi. Bunu esas olarak sağlatan da Kürt Halk Önderi’dir.

Bu gerçek oradayken Kürt Halk Önderi’nin bir siyasal analiz yaparak Ermeni, Rum ve Yahudi lobilerinin yürütülen özgürlük savaşını ne kazanmamızı ne de kaybetmemizi istiyorlar; bizim savaşımıza dayanarak Türkiye’den taviz koparma politikası izliyorlar, yönünde eleştiri yapmasını çarpıtarak bu Önderliği ve bu hareketi bu halklara karşı göstermek ahlaksızlıktır, vicdansızlıktır. Bu hareketin kırk yıllık pratiğinde bu yönlü tek bir olumsuz örnek gösterilemez. Bundan sonra da göstermek mümkün değildir. Kürdistan; tarih boyu Kürtlerin, Süryanilerin, Ermenilerin ortak vatanı olmuştur. İç içe yaşamışlardır. Bu önderlik ve bu hareket her zaman böyle görmüştür; bugün de Kürdistan’ı tüm bu toplulukların ortak vatanı olarak görmektedir. Kuşkusuz Türkiye’yi de çok farklı etnik ve dinsel toplulukların vatanı olarak görmek tarihsel gerçekliğe daha uygundur. Özcesi Kürt Halk Önderi bu halkların soykırıma uğratılmasından da büyük acı duymaktadır. Bu nedenle bu acıları ortadan kaldıracak, bu tür acıların yaşanmasına engel olacak demokratik ulus kavramını geliştirmiştir. Bu ulus anlayışı tek kimlikli değildir. Kürdistan sadece Kürtlerin vatanı değildir; bu nedenle tek vatan, tek millet gibi kavramları soykırıma neden olan, insanlık, tarih ve sosyoloji dışı kavramlar olarak değerlendirmektedir.

Bir daha vurgulayalım, bu önderliğin ve hareketin başka konularda eleştirilecek yanı bulunabilir, ama ezilen etnik ve dinsel topluluklara yaklaşımında eleştirilecek yan bulunmaz. Bu konuda örnek bir zihniyete sahip bir harekettir. Belki pratikte bazı yetersizlikler olabilir, bu da zihniyetin ya da anlayışın yanlışlıklarından değil, pratik politikadan ortaya çıkan eksikliklerdir. Ancak bunlar, bu hareketin bu konudaki takdir edilecek yanlarını küçültmez. Çünkü hiçbir abartmaya yer vermeyecek biçimde iddia ediyoruz ki bu hareket bu konularda örnek bir karaktere sahiptir.

Alevilere yaklaşımı da böyledir. Kürt hareketleri içinde, hem yönetiminde hem tabanında en fazla Alevi olan harekettir. Bu hareket daha başından beri aynı zamanda Alevilerin özgürlüğünü savunan bir hareket olmuştur. Bu hareket bugün de böyledir. Kürtlerin çoğunluğunun Müslüman olmasından dolayı tarihsel olarak Kürtlerle Türklerin bu ortak özelliklerinden gelen ilişkilerine gönderme yapılması hiçbir biçimde diğer inançları inkar etme ya da onlar üzerindeki baskıları normal görme olarak ele alınamaz. Kürtlerin Türkler Anadolu’ya girdiğinde Müslüman olduğundan dolayı Bizans’la savaşta Türklerin yanında yer alması tarihsel bir gerçekliktir. Bu çerçevede binlerce yıldır yan yana yaşamış Kürt toplumunu inkar etmenin tarihsel temeli olmadığını hatırlatmak kadar normal ne olabilir? Bundan başka yorumlar çıkarmak abesle iştigaldir. Bu ifade tarih içinde sadece sünni Türklerin ya da Osmanlıların değil, sünni Kürtlerin Aleviler ve Êzidîler üzerinde baskı yaptığını görmezlikten gelmek anlamına gelmiyor. Bu önderlik ve bu hareket Êzidîlere yapılan baskıyı görmezlikten gelebilir mi? Aksine şimdi bu baskının ortadan kalkması ve Êzidîlerin kendilerini özgürce ifade edebilmesi için büyük bir hassasiyet gösteriyor. Êzidîlerin varlığını koruması ve geliştirmesi için elinden gelen her şeyi yapıyor.

Sadece Alevi Kürtler değil, Alevi Türkler üzerindeki baskıyı da bu hakaret kabul etmez, etmemektedir. Bu demokrasi ve özgürlük mücadelesi aynı zamanda Alevilerin de özgürlük ve demokrasi mücadelesidir. Bu önderlik ve hareket, demokratikleşecek Türkiye’de, Alevilerin de Êzidîlerin de başka inançların da kesinlikle özgürlüğünü istemektedir. Diğer etnik ve dinsel toplulukların özgür olmadığı bir yerde Kürtlerin de özgürlüğünden söz edilemez. Dolayısıyla Kürt sorununa demokratik çözüm arayışı ve Türkiye’yi demokratikleştirme mücadelesi aynı zamanda Alevilerin, Êzidîlerin, Süryanilerin, Ermenilerin, Rumların ve diğer tüm etnik ve dinsel toplulukların özgür ve demokratik yaşamını sağlama mücadelesidir. Bunu başka türlü göstermek Kürt Özgürlük Hareketi’ne yapılacak en büyük haksızlık olur.

Kuşkusuz Türk devletinin ve AKP’nin zihniyetinden çok köklü bir özgürlük ve demokratik anlayış beklenemez. Ancak mücadeleyle özgürlükler, demokratik haklar  kazanılır ve geliştirilir. Kürt Halk Önderi yeni süreçte özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bırakılmadığını, aksine mücadelede yeni bir dönemin başladığını vurgulamıştır. Bu nedenle bu süreçte tüm özgürlük ve demokrasi güçlerinin devrede olması gerekmektedir. Zaten Kürt Halk Önderi de bu süreçte bütün demokrasi güçleriyle, etnik ve dinsel toplulukların temsilcileriyle görüşmek istemektedir. Onların görüşünü almak, onlarla tartışmak istemektedir. Şu anda Kürt Halk Önderi’nin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin en temel taleplerinden biri de budur.

Çoklukta birlik, yaşamda özgürlük

Küresel dengeleri oluşturan 20. yüzyıl konsepti tükendi. Bununla birlikte tek merkezli, tek kimlikli “Ulus devlet” de bitti. 21. yüzyıl demokrasi ve insan hakları çağı olacak. Ama durup dururken, kendiliğinden olmayacak. Küresel, bölgesel ve yerel güçlerin ortaya koyacağı güç dengelerine göre oluşacak. Oluşan yeni durum kısaca budur.

Sayın Öcalan’ın Newroz mesajı hakkında birçok yorum yapılabilir. Ancak mesajın bütünlüğü içinde yapılacak yorum; “Kürt sorunu, Türkiye, Ortadoğu ve dünya sorunudur.” Ancak bu ölçekte bakıldığında ve algılandığında sorun köklü, kalıcı çözüme ulaşır. Dolayısıyla Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorununa çözüm beklemek akılcı değildir. Türkiye, Irak, İran, Suriye, İsrail… ABD…! Diğer etkenleri de sayabiliriz. Ancak altı ülkenin adı sıralandığında bile baş döndürücü bir siyasal durumla karşı karşıya kalıyoruz! Gel de çık işin içinden!..

Sorunun dünya, Ortadoğu ilişkileri bir yana Türkiye’de ortaya çıkan genel duruma bakalım. Newroz’da Diyarbakır’a davetliydik, davete icabet edip gittik. Newroz alanını hınca hınç dolduran yüz binlerce insanın yüzünde baharı karşılamanın coşkusu ve barışa ulaşmanın özlemi vardı. Okunan mesaja kitlenin verdiği yanıt “Selamın ve mesajın başımız üstüne” kabilindendi.

Alandan çıkmak bir deryada kulaç atmak gibiydi… Ankara hava alanından eve gelmek için arabaya bindiğimizde radyodaki dil çoktan değişmişti. 30 yıldır yaşananlara tanık olmasak radyodaki spikerin söylediklerinden “Oh be her şey çözüldü. Sorun bitti. Rahatladık.” diyecektik. Oysa sorun yeni başlıyordu.

Sorunun yeni başladığını ve bu başlangıca göre bir çözüm oluşacağını anlamayanlar mesajı didiklemeye başladılar. Mesaj bir talepler dizisi, yol haritası oluşturmak yerine Türkiye için çözüme giden yolda gerekli ortamı oluşturmak için iletilmişti. Ama “Medya” ve hatta “Sosyal medya” durur mu? Bir tartışma… Bir tartışma ki, meğer herkes bu mesajı beklermiş! Medya da, sosyal medya da, CHP, MHP cenahında da yapılan yorumlar, geçelim bunları…

Gelelim “Alevilerden neden söz etmedi?” Bu soruyu soranların bazıları “Kendilerini de mesajın içinde görmek isteyen” Alevilerdir. Bazıları da “Biz dememiş miydik? Apo’nun Alevilik diye bir derdi yoktur! AKP ile anlaştı. Olan bize olacak!” diye ortamı velveleye veren bildik kimseler.

Mesajda “Son iki yüz yıllık fetih savaşları batılı emperyalist müdahaleler baskıcı ve inkarcı anlayışlar, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukları ulus devletçiklere, sanal sınırlara, suni problemlere gark etmeye çalışmıştır. Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirlerine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara ve çatışmalara dur diyor” diyor ve devamla “Bizim kavgamız hiçbir ırka, dine, mezhebe veya gruba karşı olmamıştır, olamaz. Bizim kavgamız ezilmişliğe, bilgisizliğe, haksızlığa, geri bırakılmışlığa her türlü baskı ve ezilmeye karşı olmuştur” denmesine rağmen samimiyetle söyleyeyim ki; mesajın ana fikri beklediğim gibiydi. Ama mesajı dinledikten sonra ana fikir içinde Alevileri bulsam da “Aleviler de olmalıydı!” dedim. Hatta “Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır” ifadesi tarihin dehlizlerinde ürpertici bir zihin fırtınası yaşamama yol açtı.

Mesajdaki “Kapitalist moderniteye dayalı son yüzyılın baskı, imha ve asimilasyon politikaları; halkı bağlamayan dar bir seçkinci iktidar elitinin, tüm tarihi ve de kardeşlik hukukunu inkar eden çabalarını ifade etmektedir. Günümüzde artık tarihe ve kardeşlik hukukuna ters düştüğü iyice açığa çıkan bu zulüm cenderesinden ortaklaşa çıkış yapmak için hepimizin Ortadoğu’nun temel iki stratejik gücü olarak kendi öz kültür ve uygarlıklarına uygun şekilde demokratik modernitemizi inşa etmeye çağırıyorum” ifadesi ise bir dönemin sonunu ve yeni başlangıcı ifade eden esasın kendisidir. Ve “Bugün yeni bir dönem başlıyor.” cümlesi esasın da esasıdır. “Yeni dönemin” koşulları zor da olsa oluşturulmuştur. Bundan sonrası “Yeni dönemde” aktör olabilmek, yaşamın gereksinimlerine göre rolünü oynayabilmektir. Sayın Öcalan kimseyi dışlamamıştır. Dönemin panoramasını tanımlamıştır. Aleviler de bu panorama içindedir. Nasıl ki Kürt sorunu sadece Kürtlerin değil, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, dünyanın sorunu ise Alevi sorunu da benzer özellikler arz etmektedir. “Demokratik Cumhuriyet” Alevisiz olmayacak. “Yeni dönemde” Türkiye’nin sorunları bir bütün olarak algılanıyor. Çözüm de ona göre üretilecek, üreteceğiz. O halde “Alevilerin mesajda olmamasına” takılmak yerine Alevilerin laik, demokratik cumhuriyetin yaratılmasındaki rol ve sorumluluklarını tartışmak gerekmez mi? “Yeni dönemde” Alevilerin hangi güçlerle birlikte nasıl bir mücadele yürüteceğini, kendi taleplerini diğer demokrasi güçleri ile nasıl ortaklaştırıp onların taleplerine ne kadar sahipleneceğini tartışacağımız yerde, böylesine küresel bir mesaj içinde “Yok sayıldık” demek kendimizi hiçleştirmek olmaz mı? 1239/40 tarihinde Dede Kargın’ın irşat ettiği Baba İshak/Baba İlyas’ın yolu hala güncelliğini koruyor. İşte olanak “Silahlar susuyor”, demokrasi mücadelesi için savaş döneminden daha verimli olanaklar doğuyor.

Yeni yüzyılda/”Yeni dönemde” ihtiyaç, Ahmedê Xanî ile Şeyh Bedrettin’i, Baba Taher Hemedani ile Yunus Emre’yi, Hacıbektaş Veli ile Sultan Sahak’ı, Şah Kalender Çelebi ile Ali Şer’i, Kadıncık Ana ile Zarife Ana’yı, Pir Sultan Abdal ile Pir Seyit Rıza’yı anlamak ve “Gelin canlar bir olalım!” deyişini gerçekleştirmektir. Tüm bu değerlerin güncel referansları ise Deniz, Mahir, İbo’dan… Mazlum, Hayri, Haki ve Kemal Pir’e uzanan mirastır. Bunun adı da; Çoklukta birlik, yaşamda özgürlüktür… Birlik ve özgürlük herkesten çok destansı bir tarihten beslenen Alevilerin özlemidir.

‘Aleviler dışlanıyor’ iddiasına tepki

Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti ve Almanya Dersim 37-38 Soykırım Karşıtı Derneği yazılı bir açıklama ile Kürt Halk Önderi Öcalan’ın çözüm projesine destek verdi. Her iki kurum Öcalan’ın açıklamasında Alevilerin dışlandığını ileri süren kesimlere de tepki göstererek, “Öcalan ve Hareketi olmasaydı bugün Alevilik konuşulmazdı” dedi.

Öcalan’ın 2013 Newrozu’nda yaptığı açıklamayı “Anadolu ve Mezopotamya halklarının barış, demokrasi ve birlikte yaşama manifestosu” olarak nitelendiren kurumlar, Öcalan’ın açıklamasını çarpıtarak Alevilerin dışlandığını ileri süren kesimlere tepki gösterdi. Açıklamada şöyle denildi: “Öcalan’ı tanıyan, yazdığı kitapları okuyan, konuşmalarını dinleyen herkes, bu açıklamada herhangi bir etnik veya dinsel grubun dışlanmadığını görür. Ancak elini taşın altına koymadığı gibi soyunu bile inkar eden, Dersim soykırımının mimarı Kemal Atatürk’ü ve onun sistemi ırkçı Kemalizmin partisi ve onun Tuncelili derin devlet ve Ergenekon’un sözcüleri, açıklamanın ruhunu anlayacak yere, Alevileri dışlamış gösterip yeni bir İdris-i Bitlisi ve Yavuz ortaklığı eleştirisinde bulunuyorlar. Öcalan‘ın açıklamasında Alevilere yer vermemesine, buna karşın ‘İslam kardeşliğine‘ işaret etmesine tepki gösteriyorlar.

Öcalan, soruna temelden yaklaşıyor, silahlar sussun siyaset konuşsun, diyerek başta Kürt sorunu olmak üzere Kemalist rejim tarafından ötekileşltirilen etnik, dilsel ve dinsel grupların sorunlarının çözümü için tartışmanın önünü açıyor. Sunni Türklerle Sunni Kürtlerin anlaşacağı ve Alevilerin dışlanacağını iddia edenler, başta CHP olmak üzere, Kürt düşmanlığına batmış, savaştan nemalanan çevrelerdir. Öcalan açıklamasında Alevilerin isminin zikretmedi diye ortalığı bir kara propaganda ile zehirlemeye çalışan kişi ve kesimler yine iş başında, bu kişiler Alevilerin süreçte yer almayacağını ya da Alevisiz bir Türkiye tahayyül edildiğini düşünmektedir. Oysa süreçte Alevilerin aktif rol alacağı ve yeni Demokratik Türkiye’nin inşasında onları engelleyecek hiçbir anlayış ve kurumun olmadığını Kürt kurumları olarak kamuoyuna tekrar bildirmek isteriz.”

ÖCALAN VE HAREKETİ OLMASAYDI BUGÜN ALEVİLİK KONUŞULMAZDI

Öcalan ve PKK hareketinin Alevilerin haklarının savunulmasında önemli rol oynadığına dikkat çekilen açıklamada, Alevilik ve Kürt hareketinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği vurgusu yer aldı. Açıklamada, “Öcalan ve hareketi olmasaydı bugün Alevilik konuşulmazdı. Kürt hareketinin Alevi öğretisine ne kadar özel önem verdiği bir realite iken, bu çevrelerin amacı suyu bulandırmak ve öküzün altında buzağı aramak amaçlıdır. Türkiye ve Kürdistan aydınlanmasına öncülük eden Kürt Hareketi, insan odaklı felsefesiyle ortak ve özgür geleceğin inşasına güç verecek Alevi dinamiğini stratejik ortak görmüştür. Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketinin stratejik ortak gördüğü ALEVİLİK,  manifestoda yazılmamışsa, onu İdris-i Bitlisi yapmaz. Alevilik ile Kürt Hareketi birbirinden ayrı ve farklı düşünülemez. Sisteme karşı mazlumların mücadelesi bütünlüklüdür. Ergenekoncular, CHP, MHP, Aydınlık ve Kürt oldukları halde kendilerini ‘Türkmen’ gösteren Kemalist kafalı, temelde Kürt ve Şafii inancına, özelde Öcalan ve Kürt hareketine düşman çevreler, yeni süreci baltalamak amacına yönelik çaba içinde olduklarını gösteriyorlar. Hüseyin Aygün, ‘Neden Alevi demedin?’ diye aklınca Öcalan’ı eleştiriken, Dersim’in kutsal dağlarını bombalayan sisteme söyleyecek tek sözü olmasa gerek” denildi.

“Öcalan ve hareketi için Alevi ve Şafii ayrımı kesinlikle olmamıştır. Dünyevi bir hareket tüm inançlara aynı yakınlık ve uzaklıkta durur. Kaldı ki, Kürt Hareketinin kuruluşuna ve bugüne gelişine sayısız üst düzey kadro veren Kürt Alevilerdir” denilen açıklamada Mazlum Doğan ve Sakine Cansız gibi PKK’nin tanınmış öncü isimleri örnek gösterildi.

Açıklamada devamla, “Gerek CHP ve gerekse Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kürt sorunu başta olmak üzere, ülkenin toplumsal, siyasal, kültürel ve inançsal sorunları karşısında bir çözüm önerisi yoktur. Gelinen aşamada birbirlerini yenemeyen iki gücün müzakere süreci yolu açılmıştır. Biz Dersimli kurumlar bu yanlış anlayışı protesto ederken; Kürdistan’ın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin ruhunun Dersim’de attığını, hem Kürtlüğü ve hem de Alevi inancıyla halkımızın onur duyduğu önem verdiği eyalet olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyoruz” ifadeleri yer aldı.

Alman Yeşiller Partisi:”Alevi’ler Kendi Haklarına Sahip Çıkmalılar”

 

Alman Yeşiller Partisi Federal Milletvekili Memet Kılıç, Abdullah Öcalan’ın yayınladığı mesajla ilgili olarak, barış konusunda umutlu olunması gerektiğini söyledi.

Kılıç, yaptığı özel açıklamada , ‘’Umutlu olmak gerekir. Ancak böyle kapsamlı bir mutabakatı Meclis devre dışı bırakarak, hükümet işi gibi kavramak rizikolu. Umarız Başbakan Erdoğan anayasa değişikliklerini gerçekleştirdikten sonra Kürtler’e verdiği sözleri unutmaz’ dedi.

Kılıç, ‘’Osmanlı tarihine vurgu yapıp, ‘modernite’ eleştirisi ile Cumhuriyet’e yüklenip, ‘İslam bayrağı’ altında birleşme çağrısı yapan Öcalan, Erdoğan’ın sevmediği ‘Alevi’ sözcüğüne yer vermeyerek kendi barış sürecinin önünü taktiksel olarak açmıştır. Aleviler’in hakkını aramak PKK’nın değil, Aleviler’in görevidir’ şeklinde konuştu.

Hakları gasp edilen azınlıkların birbirlerini unutmaları durumunda kaybedeceklerini ifade eden Kılıç, ‘Azınlıklar despotizme karşı her zaman dayanışma içinde olmalıdır’ dedi

Aleviler’den Barış Sürecine Destek!

Muş’un Varto ilçesindeki Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Cem Evi Başkanı Pir Doğan Yılmaz, Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarında okunan Öcalan’ın mektubunu olumlu bulduklarını ve savaşın bitmesini istediğini söyledi.

Pir Doğan Yılmaz, barışın gelmesi temennisinde bulunarak, “Mektup dün okundu. Olumlu bir gelişme. Zaten bizim amacımız, bizim felsefemiz, bizim sözümüz, insanların barış içerisinde yaşamalarıdır; insan haklarının, insan özlüklerinin olmasıdır. Ölümlerin ve öldürmelerin olmaması, insanların birbirlerini öldürmemesini istiyoruz. Aynı toprakların insanlarıyız. Aynı topraklarda yaşadığımıza göre amacımız kardeşçe, özgür ve demokratik bir şekilde yaşamaktır. Ben olumlu buluyorum. İnşallah kendi görüşlerimde yanılmam. Tabii ki ilerisi ne olacak, nasıl bir olay gelişecek belli değil ama şimdilik çok olumlu ve ılımlı olarak buluyorum” dedi.

Miting alanına Türk bayraklarının asılmadığı konusuna da değinen Doğan Yılmaz, “Asılmış olsaydı tabii ki iyi olurdu. Hepimiz bu memleketin çocuğuyuz. Bizde dil, din, ırk, mezhep ayrılığı yok. Bizim felsefemiz budur. Biz hiç kimseye hor ve aşağılayıcı bir gözle bakmayız. Bizim tek şeyimiz var, kişinin özü, sözü, rengi, dili, dini, mezhebi ne olursa olsun ona insan gözü ile bakmaktır. İleride düzeltilmesi gereken bir olaylardır. Olsaydı iyi olurdu,ama çok da büyütmemek, abartmamak, yanlış yorumlara vesile etmemek lazım” dedi

Kürt, Alevi ve Ermeni olmaları tesadüf mü?

Adı Özer Baran, henüz 20’li yaşlarındaydı. Bir sabah ailesine kışladan gelen telefonda intihar ettiği söylendi. Özer Baran, son on yılda askerde intihar ettiği iddia edilen 967 gençten sadece biri. 3 Eylül 2009’da, Kocaeli’de askerliğini yaptığı sırada ailesi ölüm haberini alır. O günden bu yana suskun kalan baba Aydın Baran, er Mazlum Aksu’nun askerde ‘intihar’ ettiği haberleri gazetelerde yayınlanınca, dört yıllık suskunluğunu bozarak konuşmaya karar verdi.

Gazetemize konuşan baba Aydın Baran, ne zaman askerde intihar ettiği iddia edilen bir gencin haberini alsa acılarının tazalendiğini anlatıyor. Aydın Baran, askerde intihar ettiği iddia edilen gençlerin çoğunun Kürt, Alevi ve Ermeni gençlerinden oluşmasının tesadüf olmadığını  düşündüğünü belirterek  “Biz de Dersimli Alevi ve Kürt bir aileyiz. Ben oğlumun intihar ettiğine inanmıyorum” dedi.

OLAYDAN BİR GÜN ÖNCE GÖRÜŞTÜM

Acemi birliğini Isparta’da komando er olarak yapan oğlu Özer Baran’ın koluna yaptırdığı dövmeden dolayı refüze edildiğini söyleyen baba Aydın Baran “Oğlum ilk olarak Antalya’ya ardından da Kocaeli’ye gönderildi. Bundan bir ay sonrada oğlumun ölüm haberi geldi” dedi. Oğlunun, erkek kuaförü olduğunu, işinde gücünde sorunsuz bir evlat olduğunu belirten  Aydın Baran, “Olaydan bir gün önce internetten görüntülü olarak oğlumla görüştüm. Hiçbir sorunu yoktu, ertesi sabah komutanları sabah 08:00’da intihar girişiminde bulunduğunu  hastaneye kaldırıldığını söylediler’’ dedi.

TELEFON KUŞKULARIMI ARTTIRDI

Haberi alır almaz İstanbul’a GATA’ya gittiğini anlatan baba Baran yetkililerin ‘Oğlunuz vefaat etti. Sol omzuna G-3’le ateş ederek intihar etmiş’ dediler diye anlatıyor. Evlerini telefonla arayan Erzincanlı bir askerin ‘Elazığ’a geleceğim ve gerçekleri size anlatacağım’ dediğini ama bir daha kendisininden haber alamadıklarını aktaran baba Baran bu görüşmenin oğlunun intihar etmediğine dair kuşkularını arttırdığını ifade etti.

Henüz askerliğini yapmamış iki oğlu daha olduğundan dolayı bu olayı yaşadıklarını sineye çekerek dört yıldır sustuğunu belirten Aydın Baran “Yakın çevresimizden en az on tane gencin askerde intihar ettiği iddia edildi. Bu çocukların hepsinin de ortak özelliği Kürt ve Alevi olmaları. Bu ortak özelliğin nedenlerinin açıklanması gerektiğini düşünüyorum” dedi.

Asker Hakları Derneği ile iletişime geçmek istediğini söyleyen Baran, yaşadığımız bu acının kuşkuya yer kalmayacak şekilde aydınlatılması gerektiğini belirtti. 

Diyarbakır’da Kırklar Meclisi Barış Sürecine Destek Verdi.

Farklı inançların temsilcilerini bir araya getiren Kırklar Meclisi üyeleri çözüm sürecine tam destek verdi

Çözüm sürecinde tüm gözlerin çevrildiği Diyarbakır’da 6 dinin temsilcisi barış mesajı verdi.

Diyarbakır’ın Sur İlçesi’nde halkın sorunlarına çare bulmak için farklı inançların temsilcilerini bir araya getiren Kırklar Meclisi, bu kez barış için toplandı. Meclis’in Ermeni, Süryani,  Keldani, Yezidi, Alevi ve Sünni üyeleri, Türkiye’nin nefesini tutup beklediği tarihi Nevruz öncesi ‘artık analar ağlamasın’ diyerek barış çağrısı yaptı.

30 yıldır çatışmalar nedeniyle bazı mezheplerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyleyen dini temsilciler, “Artık barış gelsin. Biz bütün din ve mezhepler olarak kenetlendik. Türkiye’nin de kenetlendiğini görüyoruz. Bu sürecin sonuna kadar götürülmesini istiyoruz” dediler. Bugün yapılacak kutlamalara da katılacak olan Kırklar Meclisi üyeleri, 9 yıl önce Mardin Kızıltepe’de henüz 12 yaşındayken 13 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz’ın anısına yaptırılan heykelin önünde, el ele sürece destek verdi.

Barışa çok yakınız

 

KIRKLAR Meclisi’ni kuran Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş “Barışı bizden daha fazla isteyen olamaz. Artık çok yakınız. Barış olsun diye mücadele veriyoruz” dedi. Dinler ve Kültürlerarası Diyalog Aktivisti Avukat Muhhammed Akar ise, Karadeniz bölgesinin de çözüme destek çıktığını belirterek “Bütün diller, inançlar, kültürler kardeşçe yaşamalı. Nevruz bunun başlangıcı olacaktır” diye konuştu. İşte Kırklar Meclisi üyelerinin sürece ilişkin çağrıları:

DİN Adamları Yardımlaşma Derneği Başkanı Zahid Çiftkudar: Kardeşçe el ele verip yaşamak istiyoruz. Bazı din adamları “Barış mesajları verildi. Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini yeni öğrendik” diyor. Yazık. İzin verilmediği için din adamı o ayeti okuyamıyordu. Geçen hafta bütün camilerde ‘barış hutbesi’ okundu. Müftüye “Bugüne kadar niye okunmadı” diye sordular. “İzin yoktu” dedi. Barış, huzur ve kardeşlik istiyoruz.

DİN Adamları Yardımlaşma Derneği Üyesi Hadi Koç: Bir memlekette kalkınmanın motoru, barıştır hukuktur. Eşitliğin sağlanması gerekiyor. Eşitlik olursa barış da olur. Barış istiyoruz, huzur istiyoruz.

ERMENİ Meryem Ana Kilisesi temsilcisi Sıtkı Ekan: Barış istiyoruz, huzur istiyoruz. Yıllardır korkudan kimliklerini gizleyen vatandaşlarımız vardı. Huzur ve barış olursa birbirimize kenetlenmemiz daha da artacak. Ermeniler olarak çok ümitliyiz. Barış olursa yurtdışında yaşayan çok sayıda Ermeni vatandaşımız Diyarbakır’a dönecektir. Barışa destek veren herkese teşekkür ediyorum.

SÜNNİ Din Alimi Mehmet Gönden: “Süreç” demek “barış” demektir. Semavi kitaplarımız dört tanedir. Dördünde de barış vardır. Teröre 400 milyar dolar harcandı. Barış olursa 100 milyar dolara buralarda fabrikalar yapılır, işsizlik kalmaz.
KELDANİ Katalolik Kilise Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf Karadayı: İçimizde bütün din ve ırklardan insanlar var. Keldaniler olarak barışı çok istiyoruz. Çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın istiyoruz. Hiç kimse ağlamasın. Biz süreci destekliyoruz.

YEZİDİ Cemaati temsilcisi Yılmaz Demiray: Yurtdışına çıkmak zorunda kalan Yezidiler, süreçle birlikte köylerine dönmek istiyor. Çok umutlu, heyecanlıyım. Huzur ortamı olursa kardeşçe yaşayacağız. Bu heyecanı kimsenin bozmasına izin vermeyelim.

SÜRYANİ Kilisesi Papazı Yusuf Akbulut: Kırklar Meclisi olarak senede dört toplantı yapıyoruz. Bu şehri nasıl eski haline getiririz diye fikrimizi söylüyoruz. Barış süreci devletle biten bir şey. Devlet isterse bunu bitirebilir. ‘Analar ağlamasın’ sözü sözde kalmasın. Harekete geçilsin. Barış olursa özgüvenimiz olur. Barışla birlikte Diyarbakır’a dönecek çok sayıda Süryani var.

ALEVİ Dedesi Hidayet Ulugerçek: Alevi ve Diyarbakırlıyım. Mardinkapı’da doğdum. Ermeni ve Süryani kardeşlerimizle birlikte büyüdük. Dostluklarımız devam ediyor. Burada barışın ve huzurun hüküm sürmesini istiyoruz. Bugüne kadar kardeşçe yaşayan herkes barıştan sonra da kenetlenecek, huzur içinde yaşayacaktır. Baydemir’in desteğiyle köyümüzdeki dergahı restore ettirdik. Cemevi yaptırdık. Sürecin tamamlanmasıyla birlikte dağınık yaşayan Alevi vatandaşlarımız buraya dönecektir.

Almanya’da Aleviler Newrozu Kutladı.

Almanya’da 6 kültür derneği öncülüğünde bir etkinlik düzenlendi.

HAMBURG (ANKA) – 21 Mart Newroz Bayramı vesilesiyle Almanya’nın Hamburg kentinde Hamburg Alevi Kültür Merkezi, Hamburg Anadolu Alevileri Kültür Birliği (HAAKBİR), Wedel Alevi Kültür Merkezi, Geesthacht Alevi Kültür Merkezi, Bergedorf Alevi Kültür Merkezi ve Hamburg Alevi Kültür Derneği’nin öncülüğünde bir etkinlik düzenlendi.Etkilikte konuşan HAAKBİR Başkanı Ali Ay, Hamburg’da altı Alevi derneğinin katkılarıyla Newoz’u kutlama kararı aldıklarını belirterek, Newroz’un birlik ve beraberliği daha da pekiştirdiğini söyledi. Bergedorf Alevi Kültür Merkezi Başkanı Alper Doğan, Newroz’da Türkiye’de demokrasi ve barış çağrısı yaptı. Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD) Hamburg Milletvekili Ali Şimşek ise, İmralı sürecine AKP’nin oy verdiğine dikkat çekerek, “Türkiye’ye bir an önce barış gelmeli. Bu sürece bütün demokratik kitle örgütlerinin destek vermesi gerekiyor.
Etkinlikte Hamburg Alevi Kültür Merkezi Balkanı Özgür Yüksel, Harburg Alevi Kültür Merkezi Başkanı Medet Doğan, Wedel Alevi Kültür Merjezi Başkanı Süleyman Yılmaz, Geesthacht Alevi Kültür Merkezi Başkanı Ayten Kutlu, SPD Hamburg Milletvekili Kazım Abacı’nın yanı sıra çok sayıda davetli hazır bulundu. Konuşmaların ardından ateşler takıldı, halay çekildi, türküler söylendi.  Bu girişimi çok önemsiyorum. Eğer bu sürece destek vermezsek bizim de diğer zorbacılardan bir farkımız kalmaz” dedi.