Ana Sayfa Blog Sayfa 6426

Tuğluk: Dağyalangoz köyünün sorunları Alevi olduklarından mı çözülmüyor?

Van Milletvekili Aysel Tuğluk, Adıyaman’ın Tut ilçesine bağlı Dağyalangoz köyünün sorunlarını TBMM’ye taşıdı. Tuğluk, “Alevi köyü olduğundan mı ayrımcılık yapılıyor” diye sordu.

Van Milletvekili Aysel Tuğluk, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesi dilekçesinde, Adıyaman’ın Tut ilçesine bağlı Dağyalangoz köyünün ciddi anlamda su, okul ve sağlık ocağı problemlerinin bulunduğunu kaydetti. Civar köylerin tamamına devlet eli ile su şebekesi çekilmiş olduğunu ve yıllardan beridir tüm evlerde su şebekesi yolu ile içme suyu tüketilmekte olduğunu belirten Tuğlul, “Dağyalangoz köyü ise suyunu bir kaynak suyundan temin etmektedir. Kaynak suyunun aktığı çeşmenin yakınında evler ve ahırların mevcut olmasından dolayı suyun son derece kirli olduğu tespit edilmiştir. Su ölçümü yapıldığında da yetkililer tarafından köylülere söz konusu suyun ‘hayvanlara dahi içirilemeyecek denli kirli’ olduğu ifade edilmiştir. Tüm çevre köylere su götürüldüğü halde yıllardır yapılan başvurulara rağmen Dağyalangöz köyünün su sorunu halen çözülmemiştir” ifadelerini kullandı.

Tuğluk, Bakan Güler’e şu soruları yöneltti:

“Tüm çevre köylere su götürüldüğü halde Dağyalangoz köyünün su sorununun çözülmemiş olmasının nedeni nedir? Alevi köyü olduğu bilinen Dağyalangoz’daki sorunların çözümü konusunda eşitsiz, ayrımcı ve köy halkını mağdur edici nitelikteki bu uygulamaların dayanağı nedir?

Çorum, Sivas, Tokat, Amasya ve Yozgat’ta birçok Alevi köyünün taleplerinin çözülmeyerek göçe zorlanmasında olduğu gibi, Dağyalangoz köyünün de su, okul ve sağlık ocağı konusundaki sorunlarının giderilmeme nedeni göç ettirme ve asimilasyon politikaları mıdır? Dağyalangoz Köyü’nde yaşanan su, sağlık, eğitim gibi sorunların kaynağı geçmişteki bazı olumsuz uygulamaların devamı mıdır? Bakanlığınıza ulaşmış başkaca bu yönlü şikayetler var mıdır? Köy halkının maruz kaldığı olumsuzlukların giderilmesi ve ayrımcı uygulamaların önlenmesi için Bakanlığınız tarafından yapılan bir çalışma var mıdır?

Yetkililer tarafından köy halkına “eğer köye cami yapılırsa tüm sorunlar çözülür” şeklinde sürekli baskı yapıldığı iddiaları doğru mudur?”

OKULUN YIKILMASI

Tuğluk, Dağyalangoz köyünin okuluyla ilgili gelişmeyi de Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya sordu. Köyün okuluna çürük raporu verilmiş olduğunu ve okulun yıkılmak istendiğini de gündeme getiren Tuğluk, “İddialara göre yıkılan köy okulunun yerine yeni bir okul inşa edilmeyecek ve Dağyalangoz köyünün öğrencileri 3 kilometre ötedeki bir başka köy okuluna yönlendirilecektir. Ancak köy halkı okulun yıkılmasını istememektedir. Köy Ahalisinin gerekli malzemeleri temin edip okulu yeniden inşa etme talebine ise valilik tarafından yanıt verilmemektedir” bilgilerini verdi.

Tuğluk, Bakan Avcı’ya ise şunları sordu:

“Çürük raporu verilen Dağyalangoz köy okulu yıkıldığı takdirde yerine yeni okul yapılacak mıdır?

Köy halkının gerekli malzemeleri temin edip köy okulunu bizzat yeniden inşa etmeye yönelik talepleri neden kabul görmemiştir?”

Başbakan Alevilere yönelik inkâr politikasından vazgeçmelidir

Almanya Başbakan’ı Angela Merkel’in 23 Şubat 2013 tarihinde başlayan Türkiye’ye yaptığı ziyaret çerçevesinde dini grupların liderleriyle görüşme talep ettiği, ancak hükümetin talebiyle Alevi topluluğun temsilcilerinin bu toplantıya davetinin engellendiği iddiası Alman gazetesi Deutsche Welle’de haber olarak çıkmıştır.

Merkel’in yaptığı toplantıya hiçbir Alevi temsilcinin davet edilememiş olması haberi doğrular niteliktedir. Ancak yine de biz Hükumetten bu habere ilişkin bir açıklama bekliyoruz.

Eğer haber doğru ise;

1-     Alevilerin Sn. Merkel ile yapılacak olan toplantıya katılımları neden engellenmiştir.

2-     Bu englellemenin nedeni Alman Devletinin Aleviliği kendisi tanımlama yapmadan Alevilerin kendi tanımladıkları şekilde kabul edilip, o şekilde tanınmasının bir etkisi var mıdır?

3-     Bu engelleme; Almanya’nın birçok eyaletinde Alevilik derslerinin seçmeli ayrı bir ders olarak üstelikte Alevi kurumlarının belirlediği öğretmenlerce verilmesinden mi kaynaklanmaktadır?

4-     Bu engelleme; Almanya Devletinin demokrasinin ve laikliğin bir gereği olarak, Alevileri diğer inançsal topluluklarla ve de Sünni Müslüman cemaatlerle eşit olarak görmesinden mi kaynaklanmaktadır?

5-     Alevilerin haklarının gasp edildiğinin ve bir inkârla karşı karşıya olduklarının açığa çıkmasından mı korkulmuştur.

6-     Alevi temsilcilerin Merkel ile yapacağı görüşme, sizin ileri demokrasinizin foyasını ortaya çıkartacağından mı korkulmuştur? Bu engelleme bunun için mi yapılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Alevilerin Almanya Hükumet Başbakanı Angela Merkel veya Başka Devlet Başkanları ile görüşmesini engelleyerek Alevilerin sesini kısacağını, haklı davalarını ve mücadelelerini engelleyeceğini zannediyor ise büyük yanılgı ve inkar içerisindedir. Çözüm Alevilerin dış dünya ile görüşmelerini engellemek değil, Alevilerin haklı taleplerinin gereğini yerine getirmektir. İnkâr politikalarının işe yaramadığını en iyi ülkemizin yöneticileri bilmektedir. Bu sorunlar inkâr ile çözülseydi, Kürt sorununda bu noktaya gelinmezdi. Yeni bir bölücü (!) topluluk yaratmak istemiyorsanız Alevilerin haklı taleplerini inkâr etmekten vazgeçin.

Kamuoyuna saygıyla sunulur. 27.02.2013

Aydın DENİZ

Genel Sekreter

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği

Aleviler İçin Meclis Araştırması İstedi

Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) tutuklu Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, Alevilerin yaşadıkları sorunların tespiti ve cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşabilmesi için Meclis araştırması istedi.

Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Sarıyıldız, Alevilerin Türk İslam sentezi ile ‘inanç terbiyesi’nden geçirilmek istendiğini iddia etti. Alevlerin kutsal mekan olarak gördüğü cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşabilmesi için Meclis araştırması açılmasını isteyen Sarıyıldız, BDP Grup Başkanvekiliİdris Baluken aracılığı ile Meclis’e araştırma önergesi sundu.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması ve cemevlerinin ibadethane olarak yasal statüye kavuşturulması için yıllarca bütün platformlarda mücadele ettiğine belirten Sarıyıldız, ‘tek din Müslümanlık, tek dil Türkçe, tek ırk Türk’ paradigması ile ülkeyi yönetenlerin yıllarca bu ülkeye tek tipliliği dayattığı gibi farklı etnik ve inanç gruplarını reddederek çok kültürlülüğü bölünme fobisine dönüştürdüğünü iddia etti.

Hükümetlerin Alevilerin temel taleplerini bir hak hukuk sorunu, bir eşit yurttaşlık hakkı istemi olarak ele almak yerine, soruna resmi ideolojinin Sünni perspektifi ile yaklaşım gösterdiğini öne süren Sarıyıldız, Alevilere yönelik Sünnileştirme politikalarının halen günümüzde de devam ettiğini savundu.

Türkiye’de yaklaşık yüz yıllık devlet geleneğinin sürekli olarak Kürtlerin, Lazların, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Alevilerin kendilerini nasıl tanımlamaları gerektiği konusunda dayatmacı ve inkarcı bir siyasetin yürütücüsü olduğunu ileri sürdü.

Alevî sorunları

Nimet DEMİR

Geçen hafta Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın “cemevleri ibadet yeri olarak kabul edilsin” önerisine, Başbakan’ın verdiği olumsuz cevap basında yer aldı. Biz de bu yazımızda Alevî Sorununu ele almayı uygun gördük. Hemen belirtmeliyim ki Alevî vatandaşlarımızın sorunu kolektif haklar cümlesindendir. Önce sorunun tarihî sürecine bakalım.

ALEVÎ SORUNUNUN TARİHİ:

Alevî sorununun kökü Osmanlıya kadar gitmektedir. Osmanlı-Safevî mücadelesinin dorukta olduğu dönemlerde, mezhep bakımından Safevîlere yakın olan Alevîler, Osmanlı iktidarınca bir tehlike olarak algılanmışlardır. Bu nedenle Osmanlı-Safevî mücadelesinin kızıştığı bu dönemlerde Alevîler Osmanlı’nın baskısına maruz kalmışlardır. Osmanlı-Safevî mücadelesinin sükûn bulmasından sonra genel olarak Osmanlı idaresinin Alevîlere karşı yaklaşımının olumlu yönde değiştiğini görmekteyiz. Bu dönemde Alevî-Bektaşî ocaklarına bir takım imtiyazların tanındığına da şahit olmaktayız. Bu olumlu yaklaşım 2. Mahmut dönemine kadar devam eder. 2. Mahmut döneminde Alevî-Bektaşi ocakları kapatılıp, Alevîler yeniden baskı görmüşlerdir.
Cumhuriyet dönemine gelince; Cumhuriyet’in kuruluşunda, kurucu irade, modern bir ulus meydana getirmeyi amaçlamış, bu amaç çerçevesi içerisinde toplumda hâkim olan Sünnî İslâm’ın Hanefî Mezhebini esas almış ve merkezî dini buna göre tanımlamıştır. Bilindiği gibi, ulus devlet, etnik temelde olduğu gibi, dinî temelde de tekil ve totaliterdir. Bu yapısı gereği, merkezce tanımlanan din ve mezhep dışında kalan tüm dinî oluşumları dışlar. Onları tanımaz. Tanımlanan merkezî din dışında kalan farklı din ve mezhep mensuplarını asimile etmek, ulus devletin tipik yaklaşımıdır. Yeni Cumhuriyet idaresi ulus devletten beklenen bu tavırların tamamını Alevîlere yönelik sergilenmiştir. Bu çerçevede çıkarılan ve Devrim Kanunları içerisinde yer alan 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair” Kanunla Alevî Dergâhları kapatılmış, dergâh mallarına el konulmuştur. Keza Alevî inancı yok sayılmıştır. Alevîlerin bu projeye karşı duruş sergilemeleri üzerine, o zamanki iktidarca Cumhuriyet tarihindeki en kanlı Dersim Katliamı gerçekleştirilmiştir.

GÜNÜMÜZE GELİNCE:
677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair” Kanun halen yürürlükte olup Anayasanın 174. Maddesi kapsamında koruma görmektedir. En son Yargıtay 7. Hukuk Dairesi bu kanuna dayanarak Alevîlere ait cemevlerinin ibadethane sayılamayacağına dair karar vermiştir. “Alevî sorunu kolektif haklar kapsamında ele alınmalıdır” demiştik. Kolektif haklar, toplulukların kendi inançlarını kendilerinin belirlemesine, inançlarına uygun ibadet ve ibadethane serbestliğine mündemiçtir. Yani bu toplulukların eline, kendi inançlarının hikâyelerini yazma ve kendi inanç öykülerini anlatma kudretini vermektir. Bu inanç topluluklarının başkaları tarafından tanımlanmaları, inanç özgürlüğüne, bu tanımlamaya uygun ibadethane isteklerine sınır çizilmesi, ibadet özgürlüğüne bir müdahaledir. Alevîler bugün bu tarz bir müdahaleye maruzdurlar. Bu müdahale demokrasimizin ayıbıdır.

SONUÇ:
Günümüzde Alevîler, devletten, kendilerini tanımlamaya kalkışmamasını, kendilerini tanımladıkları şekilde kabul edilmeyi talep etmekte ve cemevlerini ibadethane saymayan yasal düzenlemelerin kaldırılmasını istemekteler. Bu isteklerin tamamı kolektif haklar cümlesinden olup, Alevîlerin en doğal haklarıdır. Yeni anayasa çalışmalarında Alevîlerin kolektif haklarının önündeki engellerin kaldırılması, kusurlu demokrasimizin, özgürlükçü demokrasiye evrilmesinde bir adım teşkil edecektir.

Çoban Dede öyküsü

Günümüze kadar kuşaktan kuşağa aktarılan ve halkın hayal gücünden doğan olağanüstü nitelikteki Çoban Dede öyküsünü gelecek nesillere aktarmak için araştırıp yayınlamayı uygun gördük. K. Maraş’ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü yakınında bulunan Çoban Dede resimdede görüldüğü gibi dikili bir tarzda duran büyük bir taş kütlesidir. Çevresine göre yüksek bir tepede bulunan Çoban Dede’yi 20-30 kilometre’lik bir uzaklıktan bile çıplak gözle görmek mümkündür. Bulunduğu alan itibariyle ilginç görünümü ve çevresindeki diğer taşlardan benzersiz yapısıyla ziyaret edenlere ve piknik yerine mekan olan Çoban Dede’nin kısaca öyküsü şöledir;

Bir gün Çoban Dede sürüsünü otlatarak yukarıda adı geçen bölgeye gelir, Öğleye doğru sıcakların artmasıyla birlikte hem çobanda hemde sürüsünde susuzluk baş gösterir. Yazları sıcak ve kurak geçen bu bölge’nin su kaynakları bakımındaki zayıflığı Çoban Dede’yi zor durumda bırakır. Çareyi Tanrıya yalvarmakta bulur. Ve Tanrıya şöyle seslenir; “Ey Xude eğer ku ta la seri fi çiya avaka sar ja kaniyekedamını, pazimın aze jatara haft miyan ba kurban kıma.” (Ey Tanrım eğer bu dağın başında bir çeşmeden soğuk bir su bana ve sürüme verirsen sana yedi tane koyunumu kurban adayacağım.) Tanrı Çoban Dede’nin bu dileğini hemen yerine getirir.

Dağın tepesinden bir pınardan buz gibi sular akmaya başlar. Çoban Dede pınarın gözünde (çavi) koyunlar ise havuzlardan (dılav) kana kana su içerler. Dilek yerine gelmiştir. Sıra gelir Tanrı’ya verilen sözün yerine getirilmesine, Çoban Dede verdiği söze sadık kalmaz, Tanrı’ya kurban adayacağı yedi koyun yerine elbisesinde yakaladığı yedi tane biti kurban adar. Bu duruma kızan Tanrı verdiği sözü yerine getirmeyen Çoban Dede’yi sürüsüyle birlikte taş haline getirerek cezalandırır. Söylenceye göre tanrı tarafından cezalandırılan Çoban Dede yukarıdaki resimde görüldüğü gibi büyük bir taş kütlesine dönüşür. Ortadaki uzun ve büyük taş Çoban Dede’yi etrafındaki küçük taşlar ise koyunları simgelemektedir.

Her ne kadar öykü yaşanmış bir olay gibi aktarılsada, mitolojik bir öğe olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilindiği gibi toplumların yarattığı mitolojilerin coğrafya koşulları, üretimle olan ilişkileri ve kültürel değerleriyle sıkı bir bağı vardır. Adı geçen yerlerin coğrafya koşulları göz önüne alındığında su kaynakları bakımından zayıf olması üretim biçiminin tarım ve hayvancılık ilması ve yine toplumumuzdaki gelenek ve göreneklere göre verdiği sözü yerine getirmeyenlerin ayıplanması gibi olguları bir bütün olarak Çoban Dede mitolojisinde görmek mümkündür…!!

Erdoğan istemedi, Aleviler davet edilmedi

Deutsche Welle, Almanya Başbakanı Merkel’in Türkiye ziyareti sırasında Müslüman ve gayri Müslim dini azınlıkların liderleriyle bir araya geldiği toplantıya, AKP hükümetinin talebiyle Alevi topluluğunun temsilcilerinin davet edilmediğini yazdı…

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye ziyareti sırasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile arasında “zor bir diyalog” olduğu, “kilit” konularda görüş ayrılıklarının devam ettiği öne sürülüyor. Alman medyasında ziyarete ilişkin değerlendirmelerinde Merkel’in dini liderlerle bir araya geldiği toplantıya “Alevi topluluğunun liderlerinin davet edilmemesinin, Merkel’in heyetini şaşırttığı” yorumları da yapılıyor.

Deutsche Welle, “Merkel’in Erdoğan ile zor diyalog” başlığı ile yayımladığı analizinde “Alman Şansölye Angela Merkel ve Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, kilit konulardaki görüş ayrılıklarını gideremedi ama açık bir diyalog sürdürme konusunda anlaştı. Her iki lider, güçlü ekonomik bağlardan duyduğu memnuniyeti dile getirdiler” dedi.

“ERDOĞAN, MERKEL’İN KIBRIS TALEBİNİ KİBARCA GERİ ÇEVİRDİ”
Angela Merkel’in, Türkiye’nin AB sürecinin yeniden canlandırılmasına destek ifade ettiğini ancak Ankara’dan Kıbrıs ile ilişkileri normalleştirmek için adım atmasını istediği belirtilirken “Erdoğan ise, Merkel’in talebini kibarca geri çevirdi” yorumu yapıldı.

“TUTUKLU GAZETECİLERİN SAYISI BİR ELİN PARMAKLARINI GEÇMEZ”
“Merkel ile Erdoğan arasındaki görüş ayrılıkları, Kıbrıs sorunu ie sınırlı değildi” sözlerini de kullanan DWelle, Merkel’in Türkiye’de basın özgürlüğünün önemini vurguladığına, gazetecilerin uzun tutukluluk sürelerini eleştirdiğine dikkat çektikten sonra Erdoğan’ın, bir soru üzerine de tutuklu gazetecilerin parmak sayısını geçmediği karşılığını verdiğini anlattı.

“ALEVİLER, TÜRK HÜKÜMETİNİN TALEBİ ÜZERİNE DAVET EDİLMEDİ”
Analizde Merkel’in basın toplantısı sırasında din özgürlüğünün öneminin altını çizdiği ve Türkiye’nin Müslüman ve gayri Müslim dini azınlıkların liderleriyle buluştuğuna işaret edildikten sonra şöyle devam edildi:
“Ancak Türk hükümetinin talebi üzerine Alevi topluluğunun temsilcileri toplantıya davet edilmedi, bu da Merkel’in heyetini şaşırttı. Geçen ay Erdoğan, kamuoyu önünde Almanya’yı, Alevi topluluğuna destek vererek Türkiye’nin Müslümanları arasında ayrışma yaratmaya çalışmakla suçlamıştı.”

Ankara’da görüşülen “kilit” konulardan birinin, PKK’nin Avrupa ve Almanya’daki faaliyetleri ile mücadele olduğu belirtilerek “Ancak Türkiye’nin somut önlemler umutları hala gerçekleşmedi” yorumu da yapıldı.

DWelle, Merkel’in Almanya’daki Türk toplumunun iki ülke arasında bir köprü olarak nitelese de “çifte vatandaşlık” sağlanmamasına ilişkin şikayetlerinin giderilmesi yönünde herhangi bir adım açıklamaktan kaçındığına dikkat çektikten sonra “Merkel, vize serbestleştirilmesi konusunda da herhangi bir esneklik de göstermedi” dedi.

TAZ: GÖRÜNÜŞE GÖRE OLDUKÇA KÖTÜ GEÇTİ
Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye’ye iki günlük resmi gezisi ve Ankara’da Başbakan Erdoğan ile biraraya gelişi Alman medyasında geniş yankı uyandırdı.
Alman sol eğilimli Taz gazetesi, “Görünüşüne Göre Ziyaret Oldukça Kötü Geçti” başlığıyla verdiği haberde, iki ülke arasında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği, insan hakları, Türkiyelilere vizesiz giriş uygulanması gibi konularda ortak bir görüşün olmadığı belirtildi. Haberde, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği ve Kıbrıs konularında her iki tarafın yorum yapmaktan kaçındığı belirtilirken, Merkel ve Erdoğan’ın kuliste Türk Hava Yolları (THY) ve Lufthansa gibi havayolu şirketlerinin arasında daha sıkı bir işbirliği istedikleri belirtildi. Haberde ayrıca, Merkel’in Türkiye’de çok sayıda gazetecinin tutuklu olmasından şikayetçi olduğu, ancak Erdoğan’ın bu bilginin doğru olmadığını ve bu gazetecilerin yazdıklarından dolayı tutuklu olmadıklarını iddia etmeyi sürdürdüğü kaydedildi.

SÜDDEUTSCHE ZEİTUNG: SOĞUK ZİYARET
Süddeutsche Zeitung gazetesi ise “Soğuk Ziyaret” başlığıyla verdiği haberinde, yüz ifadesinden ve mimiklerinden hareketle Erdoğan’ın Merkel’e karşı “hoşnutsuz baktığı” ve iki Başbakan arasında “sıcak bir atmosferin olmadığının” anlaşıldığı yorumunu yaptı. Haberde ayrıca Merkel’in Türkiye’de gazetecilerin özgür yazmaları gerektiğini ve din özgürlüğü üzerinde durduğunu ifade ettiği kaydedildi.

SPİEGEL: YORUCU BİR PARTNER
Haftalık yayınlanan Der Spiegel dergisinin internet sayfasında “Merkel’in Erdoğan ile Buluşması: Boğaz’daki Zorlayan Adam” başlığıyla verdiği haberde ise Erdoğan’ın “yorucu bir partner” olduğu dile getirildi. İki günlük uzun ve yorucu bir ziyaretin ardından Ankara’da düzenlenen ortak basın toplantısında her iki tarafın da samimi ve içten olmadığının belirtildiği haberde, Almanya’nın Türkiye’nin AB’ye üyeliği, PKK’ye karşı tutumu, vizenin kolaylaştırılması ve Kıbrıs konuları üzerinde ortak bir uzlaşmanın sağlanamadığı dile getirildi.

AKP ve Alevi sorunu

Ahmet ALTAN

Türkiye, her yanından keder ve alev tüten bir cehennem görüntüsü veriyor son zamanlarda, insanlar ümitsizce ne olduğunu anlamaya çalışıyor.

Daha iki yıl öncesinin ümitli ülkesi, ekonomisini de iyi götürdüğü hâlde neden birdenbire bir ümitsizlik ve çaresizlik kapanına kısıldı?

İçine girdiğimiz bu karanlık yoldan çıkabilmemiz için bu büyük sapmanın nedenini soğukkanlılıkla ve dürüstçe saptamalıyız.

Herkes tahlillerini açıklarsa doğruyu toplumca bulabiliriz herhalde.

Ben bu ani daralmanın, bu bunaltıcı sıkışmanın, iktidarın “Türk-İslam sentezi” çarpıklığını kendisine pusula yapmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Başbakan Erdoğan bu politikayla kendine Çankaya yolunu açmaya uğraşıyor.

Irkçı ve mezhepçi bir anlayışın iktidara hâkim olarak toplumun büyük bir bölümünü dışlaması ve dışladıklarına baskı yapmaya çalışması da Türkiye’yi kanlı bir tuzağa sürüklüyor.

Kürt meselesinde, iktidar kendisini PKK’nın eylemlerinin arkasına saklamaya uğraşıyor.

Ama Alevi meselesine baktığımızda, iktidarın arkasına saklanabileceği bir “bahane” olmadığı için AKP’nin siyasi tercihleri çırılçıplak ortaya çıkıyor.

AKP, Türkiye’de bir Alevi sorunu olduğunu, Alevilere haksızlık edildiğini, bu cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Alevileri dışladığını, sinsi bir propagandayla sürekli onları karaladığını, uzun yıllar boyunca bu ülkede insanların “Aleviyim” bile diyemeyeceği bir baskı ortamı oluşturulduğunu biliyor.

Bunu bildiği için de “Alevi çalıştayları” düzenledi, Alevi milletvekilini bünyesine aldı, çalışmalar yaptırdı.

2011 seçimlerinden sonraki “Türk-İslam sentezine” yaptığı büyük dönüşte “dışarıya attıkları” arasında Aleviler de vardı.

Bir zamanlar “Alevi çalıştayları” düzenleyen AKP, Alevilerin “Meclis’te cemevi açılması” isteklerini “Sünni” Diyanet’ten aldığı “fetvayla” reddetti.

Milyonlarca insanın ibadetini yaptığı, cenazesini kaldırdığı cemevlerinin “ibadethane” olmadığına karar verdi.

Askerî vesayet rejiminin anlayışına kendi Sünniliğini de katarak, “şehit askerin” cenazesinin cemevinden kaldırılmasını bile kabul etmedi.

Urfa’da Yahudilere bir mezarı çok gören “ırkçı ve mezhepçi” anlayış, Alevilerin cemevlerini de reddetti.

Alevilerin böylesine utanç verici bir biçimde dışlanmasının, ibadet hakkı tanınmamasının, “ya Sünnilerin ibadet yerine gelirsin ya da ibadet etmezsin” dayatmasının AKP’den başka bir sorumlusu var mı bugün?

Bunun bir mazereti var mı?

AKP’nin “Türk-İslam sentezci”, dışlayıcı politikalarının, AKP yönetiminin tercihleri dışında bir sorumlusu bulunuyor mu?

“Cumhuriyet elitlerinin” yerine “Sünni Türkleri” yerleştirmeye çalışan, milyonlarca insanı “ikinci sınıf” vatandaş konumunda tutan siyasi tercihler, sadece Türkiye’nin içinde değil, Ortadoğu’da da çok ufunetli bir yere taşıyor bizi.

Mezhepçilik, bugün Türkiye’nin Ortadoğu’daki dış politikasının omurgasını oluşturuyor.

Bakın bugün Ortadoğu’da dört devletle boğaz boğaza gelmiş vaziyetteyiz.

Bunlardan üçü, Suriye, İran, Irak, Şii, dördüncüsü de Yahudi.

Tuhaf bir tesadüf, değil mi?

Bu dört devleti suçlamanıza yardım edecek faktörler var, AKP de onların arkasına saklanmaya çalışıyordu ama Sudan konusundaki politikasıyla suçüstü yakalandı.

Suriye’de Şii Esed’in “kanlı eylemlerine” karşı çıkan, palalarla kafa kesen Suriyeli radikallerin vahşetinin “hamisi” konumuna düşen Türkiye, “soykırım sanığı” olarak Uluslararası Mahkeme tarafından aranan, 300 bin kişinin ölümünden sorumlu tutulan, hakkında tutuklama kararı çıkan Sudan’ın “Sünni” diktatörüyle askerî anlaşma imzaladı.

Suriye diktatörü ile Sudan diktatörü arasında nasıl bir fark var da, o kanlı diktatörlerden biriyle Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atma pahasına kanlı bıçaklı olurken, diğeriyle askerî anlaşmalar imzalıyoruz?

Sünni hiçbir diktatörlükle sorun yaşamayan Türkiye neden yalnızca Sünni olmayan devletlerle sorun yaşıyor Ortadoğu’da?

“Türk-İslam sentezi” denen, sadece ismiyle bile Hazreti Peygamber’in “Veda Hutbesine” aykırı olan, bir “ırk” ismini İslam’ın yanına yazarak dini bile ırkçılaştıran, içeride Alevilerin hakkını inkâr eden “ırkçı ve mezhepçi” bir siyasetin dış uzantısı bu.

Zaten Türkiye’nin bu “ırkçı mezhepçi” politikaları yüzünden, Esed’e karşı olan Batılı devletler bile Türkiye’nin yanında durmuyor.

Bir de Ortadoğu halklarının kulağında nasıl çınlayacağını hiç düşünmeden yaptığı saçma sapan, hiçbir gerçekçiliği olmayan “Osmanlı” vurgusuyla Türkiye’yi iyice yalnızlaştırıyor bu iktidar.

“Irkçı ve mezhepçi” bir siyaset, Türkiye’yi içeride de dışarıda da belaya götürür.

AKP’nin Türkiye’yi sürüklediği yerde bizi çatışmadan, ölümden, acıdan başka bir şey beklemiyor, bunu anlayabilmek, AKP’yi bu yoldan döndürmeye gayret etmek için kaç ölüm daha bekleniyor?

Kaç ölüm daha gerekiyor bunun için?

____________________________

( 24.08.2012 Tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan makale…)

Demirtaş: Diyanet işleri başkanlığı kaldırılmalı

Partisinin grup toplantısında konuşan BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yazdığı mektubun da ellerine ulaştığını belirterek, “Mektubun diğer muhataplarına ulaşmasını sağlayacağız. Kendi önerilerimizi toplayıp yeniden üçüncü heyet ile İmralı’ya ulaştırılması için çalışmaları başlatacağız” dedi.

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, partisinin grup toplantısında konuştu. 24 Şubat 1992 yılında Batman’da katledilen Yeni Ülke Gazetesi muhabiri Cengiz Altun’u rahmetle andıklarını belirten Demirtaş, “Aradan geçen zamanda tetikçilerin bulunmamış olmasını ve onun gibi 112 gazeteci ve aydının faillerinin bulunmamasını bir kez daha kınıyoruz. Yine özgür basın geleneğinden gelen ve her hükümet döneminde doğruları bildiği için yazan, yazdığı için tutuklanan ve katledilen gazetecileri sevgiyle anıyoruz. Kısmen de olsa özgürlükleri konuşabiliyorsak gazetecilerin ve aydınların büyük emeği olduğunu biliyoruz. 2013 yılındayız halen 72 tutuklu gazeteci var. Başbakan bunun bir elin parmaklarını geçmediğini söyleyebilir. Ya Sayın Başbakan 80 parmaklı ya da kamuoyunu yanıltıyor. Gazeteciler sendikası ve örgütleri isim isim raporlarla ortaya koyarken, hükümetin temsilcileri içeride, ‘Gazeteci faaliyetlerinden dolayı tek bir kişi yoktur’ diyebiliyor. Başbakan, yazdıklarından dolayı suçlanmadıklarını söylüyor. Diktatörlükle yönetilen ülkelerin yasalarında bile gazetecilik suçtur diye bir kanun yazmaz” dedi.

‘Başbakan gazetecileri suçlu ilan ediyor’

Demirtaş, bütün baskıcı rejimlerin, gazetecileri ya “terörist” olarak ya da başka bir ad altında tutukladıklarını hatırlatarak, “Gazetecilerin yaptığı tek şey haber yazmaktır. O yazıyı yazdığı için ‘terörist’ olarak suçlanmıştır. Başbakan ısrarla bu gerçeği çarpıtmaya ve gazetecileri suçlu ilan etmeye devam ediyor. Bir ülkede basın özgür değilse, korkmadan yazamıyorsa o toplumun gerçek bilgiye ulaşma şansı yoktur. Osmanlı’dan devralınan bu miras bugüne kadar kullanılıyor. Hükümetler kendi politikaları çerçevesinde olmayan bütün muhalif basını ezerek bu günlere kadar gelmiştir. Toplum gerçek bilgiye ulaşamıyorsa o toplumda özgürlüklerin ve barışın gelişmesi imkansızdır. Dersim, Koçgiri, Sivas, Maraş’ı yazamayan, faili meçhulleri yazamayan basın bu gün barışın gelişmesi yönünde ciddi bir rol oynamıştır. Başbakan eğer özgürlüklerden ve kalıcı barıştan söz ediyorsa ilk el atması gereken nokta basın özgürlüğüdür. Artık ‘terörist oldukları için içerdeler’ sözünü bırakmaları lazım” diye konuştu. Demirtaş, yapılması gereken şeyin basın özgürlüğünü kısıtlayan maddelerin özgürlükler lehine yeniden ele alınması ve yargıya, “basının üzerine gitmeyin” mesajının verilmesi olduğunu söyledi.

‘Gökten zembille inmeyecek barış’

Başbakan Erdoğan’ın gazetecilerin ismini vererek açıkça hedef gösterdiğini kaydeden Demirtaş, “Barışı gerçekleştirme konusunda elini taşın altına koyan insanların son derece dikkatlice izlemesi gereken konulardır. Basın özgür olacak ki her birimiz doğru bilgiye ulaşalım. Barış başka türlü gelmez. Gökten zembille inmeyecek barış. Bir yandan destek isterken bir yandan medyanın nasıl baskı altında tutulduğu unutulmamalıdır” diye konuştu.

‘Toplantıları Alevi oylarına talip olduğumuz için yapmıyoruz’

İstanbul’da 50’ye yakın Alevi örgütü ve derneği ile yapılan diyalog toplantısına değinen Demirtaş, toplantıya katılan temsilcilere teşekkür etti. Demirtaş, “İlk toplantı da ikinci toplantı da bizler açısından son derece verimli oldu. Bu konudaki yaklaşımımızı son diyalog toplantısında da söyledik. Bu toplantıları Alevi oylarına talip olduğumuz için yapmıyoruz. Göstermelik Alevi çalıştayları ile Alevilerin kendi içinde parçalanması konusunda politika yürüten anlayıştan olmadık. Bizlere gerek Alevilerin gerekse diğer farklılıkların kendi talepleri neyse onları dönüştürmeden olduğu gibi savunmak düşmektedir. Partiler kendini o inançların yerine koyarak onların sınırlarını belirlemek gibi bir işi yoktur. Biz toplantıda parti olarak ‘siz ne diyorsanız biz onu savunmakla mükellefiz’ dedik” ifadesini kullandı.

‘İnançları ve ibadethaneleri belirlemek devletin görevi değil’

“Biz hiçbir kimlik ve dini yapı arasında ayrım yapmıyoruz diyen zihniyetin, Aleviler ve cemevi konusundaki yaklaşımının nasıl facia olduğu ortaya çıktı. Alevilerin devletin karar verdiği yerde ibadet yapabileceğini, onun dışındaki yere ibadethane denilemeyeceğini söylediler” diyen Demirtaş, bin inancı veya ibadet yaptığı yere yüklediği anlamı tanımlamanın devletin görevi olmadığını söyledi. Demirtaş, “İnanç kul ile Allah arasında yapılan bir şeyse onun ibadetinin kabul edilip edilmediği veya ibadet yerinin neresi olduğu devletin görevimidir. Kim kendi ibadetini nerede nasıl yapmayı arzuluyorsa devlete ve partilere düşen şey bunu olduğu gibi kabul etmektir. Türkiye’de çarpıtılmış bir laiklik ve karşıtlığı var. Aleviler cemevine ibadethane diyorsa gerisini tartışmak devletin görevi değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın dediğimizde kıyamet koptu. Sanki biz din kaldırılmalı demişiz gibi ortalığı yaygaraya verdiler. Din bu topraklara diyanet aracılığı ile mi geldi. Kalkınca kıyamet mi kopuyor. Diyanet, kutsal kitapların değil devletin kendi oluşturduğu din anlayışını topluma empoze etme kurumudur. Diyanet yokken insanlar namaz kılmayı bilmiyor muydu?” dedi.

‘Camide ne konuşulacağını diyanet belirliyor’

Demirtaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 12 bakanlıktan daha fazla bütçe aldığını söyledi. Demirtaş, “Camide ne konuşulacağını diyanet belirliyor. Bu Allah dini değil, devlet dinidir. Anayasa’da devlet karşısında bütün vatandaşların eşit olduğu yazıyor. Peki soruyorum; Süryanilerden, Yahudilerden, inanandan veya inanmayandan vergi almıyor musunuz? Alıyorsunuz. Peki o toplanan vergileri getirip diyanete verdiğinizde diyanet bütün inançlara eşit yaklaşarak hizmet sunuyor mu? Hayır. Bütün toplumu tek bir mezhep altında toplama faaliyeti yürütüyor” ifadesini kullandı. Demirtaş, farklı inançta olan yurttaşlar ile Sünni vatandaşların da buna itiraz etmesi gerektiğini söyledi. “Hangi din yeryüzüne insanlığa kötülük getirsin diye indirilmiş ki?” sorusunu yönelten Demirtaş, bütün dinlerin insanlığa iyilik yapılsın diye indiğini söyledi.

‘7 çalıştay yapıldı hangi sorunlar çözüldü’

Demirtaş, “Aleviler devletten eşit yurttaşlık görmüyorsa orada o inanç kültürel olarak soykırıma uğrar. Biz bu toplantılarda yaşanan travmaları ve acıları dinlerken, siyasetçiler olarak kendimizden utanıyoruz. Yıllardır sorumluluk mevkisinde olanlar çıkıp Alevi yurttaşların gözüne bakarak onları küçümsüyorlar. 7 çalıştay yapıldı hangi sorunlar çözüldü. Dersim, Sivas, Çorum ve Maraş’ı mı ortaya çıkardınız? El koyduğunuz Alevi vakıflarının mallarının iadesine mi karar verdiniz? Alevi yurttaşlarımın da bütün bu yaklaşımı kaygıyla izlediğini biliyoruz. Fakat şu noktada Alevi toplumu netleşmelidir. Her şeyden önce kendi içinde birliğini sağlamalıdır. Yavuzdan sonra Alevi toplumunun başına ne gelmişse birliğini oluşturamamasından gelmiştir. Alevilerin birliğini oluşturması Türkiye demokrasisi açısından güç olacaktır. Alevi kimliğini ifade etmekten sakınan bir siyasi kimliğin Alevi yurttaşlara verebileceği bir şey yoktur” şeklinde konuştu.

‘Toplum bir arada yaşama konusunda ısrarcı’

Demirtaş, hükümetin Alevilere karşı kullandığı ötekileştirici ve nefret içeren dili terk etmesi gerektiğine vurgu yaparak şunları kaydetti: “Hükümet Alevilere karşı ısrarla bu kadar ön yargılı yaklaşınca sunnilerde yaşanan ön yargının kırılması kolay değildir. Halen Sünni yurttaşlarda ‘Alevinin evinden ve elinden yemek yenmez’ inancı var. Alevilerde ise ‘Sünniler her an bizi gene katledebilir’ yaklaşımı vardır. Siyasetçiler değiştikçe toplumda da değişim olur. Toplum bir arada yaşama konusunda ısrarcıdır. Bugün cemevlerini en çok savunma Sünni yurttaşlara, başörtüsünü savunma da Alevi yurttaşlara düşmektedir” dedi.

‘Sürecin ayaklarının yere basması konusunda çaba gösteriyoruz’

Kürt sorununda yaşanan gelişmelere değinen Demirtaş, “Neredeyse 2 aydır temel gündem İmralı süreci olarak dediğimiz ve İmralı’da Sayın Öcalan ile hükümet arasında yaşanan görüşmeler ve yansımalarıdır. Biz de katkı ve destek sunuyoruz. Sürecin ayaklarının sağlam yere basması konusunda üstün bir çaba gösteriyoruz. Görüşmelerin müzakere ve kalıcı barışa dönüşmesi için siyaseten ne yapmamız gerekiyorsa yapıyoruz. Kamuoyunun bu kadar ilgisinin ve desteğinin altında yatan şey barışa ve demokrasiye duyulan özlemdir. Bunu anketlere bakmada anlayabilirsiniz” dedi.

‘Barış kimsenin iki dudağının arasında değildir’

Yurttaşların, müzakerelerin özgürlüklerle birlikte barışı getireceğine inandığını vurgulayan Demirtaş, şunları kaydetti: “AKP kendini merkeze koyarak, barışı tek başına getirme sevdası ile hareket ederek bu işin yürümeyeceğini biliyor. Ama bunu kendi partisinin gelecekteki seçimlerde oylarına tahvil etmenin yollarını arıyor. En büyük güvensizlik kaynağı budur. Bu ülkeye barış gelecekse oyların artıp düştüğüne göre karar vermeyelim. Biz koltuğumuza göre bunu endekslersek ilk tökezlemede barıştan vazgeçeriz. Partizanlık çıkarlarını bir kenara bırakarak yola çıktık diyorsak popülist kelimeleri bırakacağız. Barış kimsenin iki dudağının arasında değildir. Tutuklu olanlar da barış sürecine katkı sunanlardır. Bunları yok sayarak barışı gökten zembille indiriyorum yaklaşımı hesapçılıktır. Bu kaygı uyandırıyor” dedi.

‘Mektubun diğer muhataplarına ulaşmasını sağlayacağız’

Demirtaş, hükümetin yol haritasının netleşmediğini bunun da ikinci kaygıları olduğunu vurgulayarak, “Biz konuşarak çözme taraftarıyız. Silahlar elbette sussun. Barışçıl yollarla Kürt sorununu çözümünü savunmak bizim ilkesel duruşumuzdur. Ama kalıcı barışın bu ilkelerin altı doldurulmaktan geldiğini bilecek kadar deneyimliyiz. Barış, barış demekle barışın gelmeyeceğini biliyoruz. O nedenle sağlam adımlarla karşılıklı güven veren bir adınla ilerlemekte fayda görüyoruz. Gerek ilk heyet gerekse ikinci heyet de bu amaca katkı sunmak için gitti. Başka bir amacı veya beklentileri yok bu arkadaşların. Partimizin de yok. Süreç şu kritik günlerde sağlam iplerle bağlanmak isteniyorsa hükümetin söylemi, üslubu ve atacağı adımlar belirleyici olacak. Biz yapmamız gereken her şeyi başından beri yapıyoruz. Hükümet atması gereken adımları korkmadan atacak mı izliyoruz. İmralı’dan gelen mektuplar bize ulaştı. Mektubun diğer muhataplarına ulaşmasını sağlayacağız. Kendi önerilerimizi toplayıp yeniden üçüncü heyet ile İmralı’ya ulaştırılması için çalışmaları başlatacağız. Biz sorumluluktan kaçmadan hükümetin sorumluluklarını hatırlatmak görevi ile karşı karşıyayız. Tek başına AKP’nin bu süreci yürütmeyeceği kesindir. Gücü veya Meclis’teki sayısı yetmiyor diye değil, demokrasi algısı yetmediği içindir” dedi.

‘Biz AKP’nin 11 yıllık pratiğini biliyoruz’

“Biz barış girişimini ve süreci destekliyoruz. AKP’yi veya parti programını desteklemiyoruz. Bizim detaylı önerilerimiz ve arkasında durduğumuz çözüm önerileri vardır. Bizi tanıyanlar bundan taviz vermeyeceğimizi bilir. İktidarda AKP olduğu için onlarla sürecin nasıl olacağını tartışırız. İlişki kurulması gerekiyorsa kurarız” diyen Demirtaş, AKP’nin programının Türkiye’ye derman olmayacağını bildiklerini söyledi. Demirtaş, “Çözüm için uğraşmak önümüzdeki seçimlerde AKP’yi sandığa gömmemek için gerekçe değildir. Halkımız BDP’nin çözüm anlayışını bilmelidir. Eğer bu gerçekleşemezse biz halkımızla birlikte her yere bunu anlatamazsak demokrasiyi getirmek çok zor olacak. AKP döneminde pratikleri gördük. Şimdi AKP zihniyet değişimine gidecek mi gitmeyecek mi onu görmek istiyoruz. Bildiğimiz tekçi anlayış değişecek mi bunu görmek istiyoruz. AKP’nin bugüne kadar bahaneleri vardı. Haklı ya da haksız. Şimdi hiçbir bahanesi yok. Toplumun ezici bir çoğunluğu görüşmeleri, müzakereyi ve demokratikleşmeyi destekliyor. Medya, aydın ve yazarların önemli bir kısmı destekliyor. Fakat köklü bir zihniyet değişikliği olmadan, Cumhuriyetin tekleştirme anlayışı ile sorunu çözerim yaklaşımı bir kez daha dayatılırsa bizim kaygımız buradan demokrasi ve özgürlüğün çıkmayacağı yönündedir” diye konuştu.

‘Kürt sorununu yaratanlar bize demokrasi dersi veremez’

Süreçten rahatsız olanların olduğunu söyleyen Demirtaş, “Onlara biz de kulak asmayacağız. Kürt sorununu yaratan zihniyet bize demokrasi dersi veremez. Katliamlara imza atmış zihniyet bize demokrasi dersi veremez. Cumhuriyet tarihi boyunca halktan, Kürtten, Aleviden bihaber olanlar bize nasihat veremez” dedi.

Adıyamanlı Misak Manuşyan

Ferda ÇETİN

Televizyonda TRT Şeş eski sanatçısı Kürt kadın konuşuyor: “Çok bedel ödedim çok. Ama pişman değilim” diyor. Diğeri Hakkarili Kürt çevirmen, o da çıktığı her televizyon kanalında, ilkokulda iken, Türkçe bilmediği için yediği dayakları, Kürt sorununun nasıl çözülmesi gerektiğini uzun uzadıya anlatıyor. Öteki eski Zaman gazetesi yazarı kadın, Kürt-Alevi kimliğine vurgu yapıyor. Bu aidiyetin tüm ihtiyaçlara cevap ve yeterli olduğu rahatlığıyla konuşuyor. Ardından çözümün anahtarını uzatıyor herkese, tüm taraflara.

Müzakereler ve sağlıklı bir diyalog olacaksa eğer, Türk gazete ve televizyonları da bu sürece katkı sunmalı. Savaş ve çatışma sürecinde televizyonlara çıkarılarak, “AKP büyük adımlar attı. Türkiye’de işler yoluna girdi ve ciddi eksiklikler yok. Demokratikleşmeye Kürt tarafı, BDP ve PKK engel oluyor. Biz de örgütün büyük tehditi altındayız” yalanından başka sözü olmayanlar yerine yeni insanlar bulunmalı.

Savaş ve çatışma süreci okuma yazması olan yeni bir Kürt tipi de yarattı. Kürt ana-babadan doğmayı, Kürtçe bilmeyi tüm sorumluluklarından kurtulmak ve “aydın” olmak için yeterli sanan bir tip… Hiçbir emek vermeden, hiçbir sorumluluk almadan keskin ve radikal bir görüntü altında, ama sistemin himayesinde, rizikosuz, kendi halinden memnun, yaşayıp giden insanlar. Kürtlüğü miras yoluyla “kazanmış”lar…

Oysa Kürt ve Kürdistan yurtseverliği insanlara anadan doğma bir tanrı lütfu değil. O, alınteri, emek ve çabayla elde edilir. Konuşmakla, internet sitelerinde ahkam keserek, akil adam ve uzman pozlarında, kendi benzerleri ile üfürük yarıştırmakla Kürtlük, yurtseverlik falan olmaz.

Bizim topraklarımızda bu tipin karşıtı örnek çok.

Yıl 1944, Paris Nazilerin işgali altında. Bir mahkeme salonunda 23’ler diye bilinen bir direniş grubu yargılanıyor. Hepsinin suçu aynı: Nazilere karşı sabotaj, suikast, bombalama ve direniş örgütlemek. Yargıç, grubun lideri Misak Manuşyan’a son sözü veriyor. Salonun bir tarafında Alman izleyiciler diğer tarafta Nazi işbirlikçisi Fransız izleyiciler oturuyor. Manuşyan Almanlara dönerek başlıyor konuşmaya: “Size söyleyecek hiçbir sözüm yok. Ben size karşı savaşarak görevimi yaptım. Pişman değilim. Şimdi rolünü oynama sırası sizde: Elinizdeyim.” Sonra Fransızlara dönerek: “Sizler Fransızsınız. Biz Fransa için bu ülkenin kurtuluşu için savaştık. Sizse vicdanınızı ve ruhunuzu düşmana sattınız. Siz Fransız uyruğunu miras aldınız, bizse bu uyruğu hak ettik” der.

Manuşyan ve 23’ler idama mahkum edilir. Mahkeme başkanı gruba af dilemeyi düşünüp düşünmediklerini sorar. Hepsi bir ağızdan “Hayır” der. Misak Manuşyan ve arkadaşları aynı gün, yani 21 Şubat 1944’te Valerien Tepesi’nde arkadaşları ile birlikte kurşuna dizilir.
Misak Manuşyan ölmeden birkaç saat önce eşi Meline’ye bir mektup yazar:

“Sevgili Meline, birkaç saat içinde, artık bu dünyada olmayacağım. Bugün öğleden sonra 15.00’te kurşuna dizileceğiz. Başıma gelen bir kaza gibi bu. İnanamıyorum ama yine de seni bir daha göremeyeceğimi biliyorum. Sana ne yazabilirim?.. Bizden sonra yaşayacaklara ve yarının özgürlüğünün ve barışının güzelliğini tadacaklara ne mutlu. Fransız halkının ve tüm özgürlük savaşçılarının hatıramıza gereğince saygı göstereceklerine eminim. Ölüme bunca yaklaşmışken ne Alman halkına ne başka hiç bir kimseye kin duymadığımı ilan ediyorum; herkes layık olduğu cezayı ve mükafatı bulacak. Alman halkı ve diğer bütün halklar, çok sürmeyecek olan bu savaşın ardından barış içinde ve kardeşçe yaşayacaklar. Ne mutlu onlara.

Bugün hava güneşli. Güneşe ve onca sevdiğim güzelim tabiata bakarak hayata ve sizlere veda edeceğim.”

Geçen Perşembe günü Fransa’nın birçok kentinde, ölüm yıldönümleri vesilesiyle Manuşyan ve 23’ler için anma etkinlikleri düzenlendi.
Misak Manuşyan, 1906’da Adıyaman’da doğdu. Kardeşi Garabet dışında tüm ailesini 1915 Ermeni soykırımında kaybetti. Çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını Suriye’deki Cünye yetimhanesinde geçirdi. 19 yaşında iken, 1925 yılında kardeşi ile birlikte Paris’e geldi. Mesleği marangozluktu. Ama o şiire ve edebiyata ilgi duydu. Arkadaşları ile birlikte Paris’te iki Ermeni Edebiyat dergisi çıkardı. Nazi Almanyası Fransa’yı işgal ettiğinde direniş hareketine katılarak aktif bir rol üstlendi. 23’ler grubunu kurarak Nazilere karşı büyük eylemler gerçekleştirdi.

Misak Manuşyan’ın hayatı, eşi Meline Manuşyan tarafından, “Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan” ismiyle kitaplaştırıldı.

Alevi köyüne hizmet yok

Alevi evlerinin işaretlenmesiyle gündeme gelen Adıyaman’da Alevilerin yaşadığı köye hizmet götürülmediği, götürülen hizmetlerin de köylülerin elinden alınmaya çalışıldığı bildirildi

Cumhuriyet’in haberine göre, Çorum, Sivas, Tokat, Amasya, Yozgat’ta birçok Alevi köyü talepleri çözülmeyerek göçe zorlanırken Adıyaman’ın Tut İlçesi’ne bağlı Dağyalangoz köyü de kaderine terk edildi. Çevredeki tüm köylere su getirilirken Dağyalangoz köyünün su sorunu çözülemedi.

Köy sakinlerinden Nevzat Polat, “Su sorunumuz yıllardır tüm başvurularımıza karşın çözülmüyor. 90 öğrenci bulunan okulumuz ve sağlık ocağımız kapatılmak isteniyor. Çocuklarımızı başka köyün okuluna göndermeyeceğiz. Adıyaman merkeze bağlanmak için imza topluyoruz. Alevi olduğumuz için ayrımcılığa uğruyoruz. Hizmet alamayan tek köy bizimki. Asimilasyon politikasına yem edilen binlerce köyden biri olmak istemiyoruz” dedi.

Köy muhtarı Murtaza Altuntaş da “Valilik çürük raporu verip okulumuzu yıkmaya karar verdi. ‘Malzemeyi biz alalım okul yapalım’ dedik cevap dahi vermediler. İki ay sonra Akçatepe köyüne okul yapacaklarını ve bizim köyün öğrencilerini de oraya taşıyacaklarını söylediler. Biz yetkililere ‘Burası Alevi köyü. Bizim öğrencilerimiz ramazan ayında, din derslerinde başka köye giderse sıkıntı çekebilir’ dedik. Biz okulumuzun kapatılmasını istemiyoruz” diye konuştu.