Ana Sayfa Blog Sayfa 6427

Demirel: Cem Vakfını Biz Kurdurttuk!

Süleyman Demirel, 2 Temmuz 1993 katliamından sonra İzzettin Doğan’a Alevileri toparlayıp, devletin güdümünden ayrılmaması için toparlama görevi verildiğini söyledi.

2 Temmuz 1993 Madımak katliamından sonra yükselen Alevi muhalefetinin Kürtlerle buluşmaması için İzzettin Doğan’a görev verildiği ve bu amaçla Cem Vakfının kurdurulduğunu söyledi.

Bu sözleri Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in o dönemdeki Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan’a anlattı. Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan törenlere davet etmek için ziyareti esnasında Süleyman Demirel’le yaptığı uzun bir sohbet içerisinde bu ilginç durumu dinledi. Daha sonra bu sohbeti detaylıca olarak Sürek dergisinde yayınladı. Derginin yayınlandığı dönemde internet yaygın olmadığı için bu röportajın tamamına internet ortamında şimdilik ulaşmak mümkün değil. Bu röportajda konu ile ilgili oldukça ilginç ifadeler yer alıyor.

Kaynak: Sürek Dergisi

PAK Merkez’den Hızır Cemi

Paris Alevi Kültür Merkezi (PAK Merkez) 15 Şubat akşamı Hızır ayından dolayı Hızır Cemi düzenledi. Palace de Villier salonunda düzenlenen cemi Hasan Ali İçlek dedemiz yaptı. Yedi yüz civarında canın cem olduğu Hızır Cemi’ne katılan canların duygu ve düşünceleri ise yürütülen cemin güzel geçtiğinin göstergesiydi.

Anadolu’da Hızır orucu yöresel olarak bazı değişiklikler göstermekle beraber genellikle Şubat ayının ikinci haftasının Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri tutulur son gün Perşembe gecesi Cem yapılır.

Kimi yörelerde ise Ocak ayının son haftasından şubat ayı sonuna kadar son günü perşembeye gelmek şartı ile (salı-çarşamba-perşembe) üç gün oruç tutulur (perşembeyi cuma’ya bağlayan gece ) ibadet edilir. Ancak şehirleşmeyle beraber Hızır orucu genellikle şubat ayının 13,14,15 inde tutulmaktadır, belirli bir tarihinin olması birlikte hareket etmek, birlik ve beraberliğin sağlanması açısından olumludur.

Fransa’da yaşayan Aleviler olarak Matem ayında olduğu gibi Hızır orucunda da Cem evlerinde ve Alevi Kültür Merkezlerimizde oruçlar açıldı cemler düzenlendi. PAK Merkez’de bu sene 15 Şubat akşamı Hasan Ali İçlek dedemizin eşliğinde Hızır Cemi’ni düzenledi. Hasan Ali İçlek dedemizin cem erkânında yerini almasıyla birlikte Hızır ayına ilişkin yaptığı sohbette şunları söyledi; “Biz Aleviler bugüne kadar başka güçlerin hep etkisinde kalmışız, ancak artık Avrupa’da Türkiye’de daha da örgütlüyüz. Örgütlü gücümüzü açtığımız cemevlerimiz ve kültür merkezlerimizle gösterdik. Çağımızın teknolojisiyle birlikte bilgimiz daha da güçlü oldu. Sizden tek istediğim bundan sonraki süreçte Alevice örgütlenmek, Alevice yaşamak kendi inancımızı korumanızı ve bilinçli bir şekilde yerine getirmenizi rica ediyorum. Örgütsüz bir toplum her zaman yok olmaya mahkûmdur. Ancak biz Aleviler her zaman kendini yenileyen ileriye bakan, barıştan, kardeşlikten yanayız…” Hasan Ali İçlek sohbetin ardından cemin 12 hizmetlerini yeri getirmesi için sırasıyla hizmetkârları sırasıyla çağırdı. 12 Hizmetlerin yerine getirilmesinin ve söylenen deyişlerin ardından cem mühürlendi. Cem erkânının muhurunun açılmasıyla birlikte kurbancılar çağrıldı. Verilen dua ile birlikte cem son buldu. Cemin ardından ise dağıtılan ve yenilen lokmalar eşliğinde sohbetler edildi. Yaklaşık 700 civarında canın cem oldu Hızır Cemi. PAK Merkezi’nin yeni satın aldığı cemevi ve Kültür Merkezi’nin tadilatta olmasından dolayı bu sene Hızır Orucu boyunca bir etkinlik yapılmadı.

FUAF Basın Yayın
Sinan Alıcı – Düzgün Doğan

Alevileri sağcılaştırma çağrısı mı, Cemevi istismarı mı?

Turan ESER

AKP Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın “Köyden kente geçen Alevilerin sorunları var. Bunlar farklı grupların kontrolüne girebiliyor ve etkilenebiliyorlar. Onların İslam’dan kopuş riski var. Bunun önüne geçmek için cemevlerinin ibadet yeri olarak tanınması gerekir” önermesine karşılık Başbakan Erdoğan “İslam’da ibadet yeri camidir. Cemevleri kültürel mekânlardır”diyerek, Osmanlı Şeyhülislamlarının ve Cumhuriyetin resmi görüşlerini harmanlayarak ezberlenmiş cevabını verdi.

Basında bu tartışmanın ele alınması sadece Başbakanın “Cemevleri ibadet yeri değildir” ifade üzerinden sürdürülmektedir.  Oysa “Aleviler farklı grupların kontrolüne girebiliyor ve İslam’dan kopuş riski var” değerlendirmesi de tartışmaya değer ve zorunludur.

Alevileri Sağcılaştıralım, İslamizasyonu Sağlayalım Projesi

Alevilerin “farklı grupların kontrolüne girebiliyor” denilmesinden kastedilen, sosyalistler ve devrimcilerdir. Dindar ve kindar gençlik için bu gençlerin “İslamdan kopuş riski var” denilerek, Alevilerin sağcılaşmasına ve siyasal İslamcıların kontrolüne sokulması istenmektedir. Alevi öğretisinin merkezinde yer alan insan, adaletten, eşitlikten, emekten, barıştan, dayanışmadan, özgürlükten, mazlumdan ve haktan yana açıktan tutum aldığı için, bu değerlerin sağ ve İslamcı siyasette karşılığı olmadığından, Alevilerin siyasal tercihleri soldan ve devrimcilerden yanadır.

Aleviler kendilerine yönelik ayrımcılık, asimilasyon ve inkâr siyasetinin farkındadır. Türkiye’de devletin ve iktidarların Alevi siyasetini, Osmanlı ulemalarında, Kemalist elitlerden ve 12 Eylül’ün “Türk İslam Sentezci” ideolojilerinden beslendiğinin farkındadır.

Devletin kurucu teolojisi ve ideolojisi, Alevi gençleri Türk-Sünni İslam Senteziyle buluşturmak istiyor. Çünkü bu sentez sağcılığın, gericiliğin, milliyetçiliğin ve siyasal İslamcılığın adresidir. Alevileri de bu sağ sentezci grupların içine sokmak ve etkilemek için çaba sarf ediyorlar.

AKP iktidarı da Alevilerin İslamizasyonu/Sünnileştirilmesi için dindarlık ve sağcılık ekseninde sol ve sosyalist değerlere, demokrasiye, laikliğe karşı örgütlemek istiyor. Dün komünizme karşı İslamcılık mücadelenin bir parçasıyken, bugün de solu ve toplumsal muhalefeti etkisiz kılmak için, kindar ve dindar nesil projesi gündemdedir. Bu nedenle AKP Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın asıl derdi,“Alevileri farklı grupların (devrimci, sol-sosyalist-YN) kontrolüne girebiliyor ve İslam’dan kopuş riski var. Bunun önüne geçmek için cemevlerinin ibadet yeri olarak tanınmak”önermesinden ibarettir. Bu açıdan Özdalga’nın Cemevi’ne ilişkin demecini bir “özgürlük” talebi olarak okuyan, dostlarımız ciddi bir yanlışa düşmektedir.

Başbakan Ebu Suud Gibi!

Başbakan Erdoğan’ın “İslam’da ibadet yeri camidir. Cemevleri kültürel mekânlardır” tanımı ileAlevilerin “ibadet yerimiz Cemevidir” tanımı taban tabana zıt. Başbakan Şer’i İslam hukukuna ve Osmanlı bakiyesinin artıkları olan Ebu Suud fetvalarına sığınarak, cemevlerine yönelik “ucubue” ve “cümbüşevi” derinliğindeki nefret ve ötekileştirici dili benimsiyor. Bu dil demokratik, laik ve insan hakları hukukunda mahkûm edilmiş sözlerdir.

Ayrıca teolojik konularda fetva makamlarının, Osmanlı dönemine göre sayıca daha da arttığına tanık oluyoruz. Dinsel ayrımcılık ve fetva kurumlarının Diyanetten, TBMM’ne, Yargı’dan, Başbakanlığa kadar uzaması, devletin karakterine ilişkin de bir tartışmayı gerekli kılıyor. Bu ise şu an konumuzun dışındadır. Kısaca Erdoğan “laik cumhuriyetin” başbakanı mı yoksa “İslam cumhuriyetinin”halifesi olarak mı açıklama yapıyor, buna karar vermek zorundadır.  Aleviler, başbakanın bu türden beyanını tanımıyor ve kelime cambazlığını yaparak, gündem saptırmaya yönelik, dinsel ayrımcılığın ve istismarın dışa vurumu olarak değerlendiriyor.

Cemevi Haktır!

Aleviler, Cemevleri’ni ibadet yeri olarak kabul etmiştir. Esas olan da bu beyanın bizzat kendisidir. Alevi inancından ibadet şekli olan Cem Erkânının gereklerinin yerine getirildiği ibadet mekânına verilen isim Cemevi’dir. Cemevleri’nin açılması, Cem Erkânı için faaliyette bulunmasına, Türkiye Cumhuriyetinin yasakçı, mezhepçi, anti laik tutumu engeldir. Oysa evrensel hukukta ve inanç özgürlüğü tanımlarında, inanç özgürlüğü bir haktır ve hiç demokratik bir toplumda engellenemez.

Soru şu; nerenin ibadet yeri, neyin ibadet ve dinin ne olduğuna kim karar verecek? Bu sorunun cevabı basit ve evrensel bir kabuldür. AİHM’nin 9. Maddesine göre, devletin neyin din, ibadet ve ibadethane sayılacağına karar vermesinin laiklik ilkesi ile çeliştiğini ifade eder. Her inanç gurubu kendi ibadetini, ibadet yerini tanımlama hakkına sahiptir. Bu sahiplik ve hak, ne başbakana ne de ulemaya devredilmiş bir hak değildir. Ayrıca Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin hükmü nettir; “kişi hak ve özgürlükleri konusunda bir çelişki varsa uluslararası hukuk kurallarına uyma zorunluluğu vardır”

 

Cemevlerinin tanınmasına ilişkin ikinci bir argüman ise “Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanunun” gerekçe gösterilmesidir. AKP iktidarı “Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanunu” bahane göstererek, “Aleviler de bizi desteklerse bu kanunu birlikte kaldırıp, cemevlerinin yolunu açabiliriz” türünden sinsi bir tuzakla Alevileri yanıltmayı hedefliyor.

Oysa Cemevlerinin tekke ve zaviyelerle birlikte değerlendirilmesi doğru değildir. Anayasa’ya konulan laiklik ilkesi, sadece süs olsun diye konmadıysa,  “her dini ve inanç topluluğu ibadethanelerinde rahatça ibadetini yapabilsin” diye konmuş olmalıdır.

Oysa laikliğin sünnilik üzerinden kurumsallaşması nedeniyle, 2002/4100 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile sadece “cami, mescit, kilise, sinagog, havra ibadet yeri” olarak kabul edilmiş ve nüfusun dörtte birini oluşturan Alevilerin ibadet yeri olan cemevleri ayrımcılık nedeniyle bu kararın kapsamı dışına atılmıştır.  Kilise, sinagog, havra ise Lozan anlaşmasının bir zorunluluğu olarak bu kapsama alınmış ise de, bu dini ve inanç gruplarına yönelik ayrımcılık ve dışlama pratikleri oldukça yaygındır.

Çözüm Laikliktir!

Eşitlikten yana gerçek bir laiklik anlayışıyla, her insanın inanma ve inanmama özgürlüğünü benimseyen, güvence altına alan, devlet ve siyasi iktidarların tüm din, inanç ve mezheplere eşit mesafede bulunduğu, dinin kamu bütçesiyle finanse edilmediği, devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı tutarak, devleti dinsizleştirmeyi sağlamak en evrensel ve özgürlükçü çözümdür.

AKP hükümeti için bu sorunu çözecek adıma buradan başlamalıdır. Cemevi sorunu bir parantez açmak kadar basitken, bin bir bahaneyle Osmanlı şeyhülislamlarından da zihinsel olarak kopamadıklarının zorlu yanına işaret etmektedir. Bu nedenle AKP iktidarı insan hakları ve inanç özgürlüğü konusunda bir sınavdadır ve cevap vermelidir; Osmanlı şeyhülislamın fetvaları ile Diyanet şeyhülislamlarının görüşümü referans alınacak yoksa evrensel hukukun değerleriyle kurumsallaşmış gerçek laiklik mi?

BirGün

BDP’den Başbakana Alevilik protestosu!

Tunceli Merkez Sanat Sokağı’nda düzenlenen ve Belediye Başkanı Edibe Şahin ile partililerin katıldığı açıklamada konuşan Merkez İlçe Başkanı Abdullah Güler, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Alevilik ve Cemevlerine ilişkin konuşmasını eleştirerek,

“Alevilik bin yıllardır yaşanan ve yaşatılan bir inanç sistemidir. Cemevleri de Alevilerin inanç merkezidir. Buna başbakanın karar verme, yorum yapma; yargılama hakkı asla yoktur. Bu açıklama Alevilere ve Alevi inancına karşı bir saldırı ve saygısızlıktır. Başbakan bu ayrıştırıcı ve yok sayan tutumundan dolayı Alevilerden ve Türkiye toplumundan özür dilemelidir” dedi.

BDP olarak Alevilerin taleplerinin yanında olduklarını belirten Güler, “BDP olarak Kürtlerin hak ve özgürlüklerini savunduğumuz kadar ülkemizin bir zenginliği olan Alevi inancı üzerindeki baskı ve asimilasyona karşı haklarının savunucusuyuz.

Alevi yurttaşlarımızın haklarının da yasal ve anayasal güvenceye kavuşturulmasının savunucusu ve takipçisi olmaya devam edeceğiz. Başbakanın yaptığı bu açıklamayı ve bu zihniyeti kınıyor, Türkiye’de yaşayan bütün halklardan ve inanç gruplarından özür dilemeye çağırıyoruz” diye konuştu.

Hak-Evi’nde Xızır Lokması

HAK- EVİ (Hamburg ve Çevresi Alevi Kültür Evi) Dergahında 23.02.2013 Xızır Lokması Töreni yapıldı.

Hamburg ve Çevresindeki Alevilere Yönelik Hizmet veren Hak Evi Dergahı düzenlendiği Xızır Lokmasına yüzlerce Alevi Aile katıldıç
FEDA Başkan Ali Köylüce ve Pir Mustafa Mısır’ ın katıldığı Lokma töreninde, Ali Köylüce Xızır’ın Alevi inancındaki yeri ve önemi konusunda bir konuşma yaptı.

Köylüce ‘’Alevi İnancının en önemli orijin kutlaması Xızır ( Bozatlı Xızır) kutlamasıdır.Bu Alevi ınancının kadim kültür ve sosyal yaşamından ,inanca ve ibadete aktarılan temel etkinliktir.Günümüze kadar gelen ‘’Xızır ‘’ kültünün mitolojik arka planının yanında ,Aleviler için güncel yaşamdaki toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesinde ,bireylere yüklenen sorumluluğun bir simgesi ve sembolüdür.

Alevilerin DAR’da- ZOR ‘da kalanların medet diyerek çağırdığı ve Car deyip yardımını beklediği kurtarıcı olan, ‘’XIZIR’’ (Hızır) hemen yanıbaşımızda ki bir Hazır olandır.Xızırın pratikleşmesi,ancak bizlerin dar da ,zor da olanlara yapacağımız ,yardımlaşma, paylaşma, sorumluluk bilinci ve ahlaki davranışı ile yerini bulur.Yoksa gayp den gelecek bir kurtarıcı yoktur.

Bizler,İnsan kaynaklı,akla dayalı ilmi yani gerçeği esas alan bir inancın mensupları olarak,ancak bir birimize Xızır olabiliriz diyen , Köylüce  ;kuşkusuz geçmişimizin bir çok kültürel ve kutsal değerlerinden uzaklaşmış olmanın dezavantajlarını yaşıyoruz.
Geçmişte toplumumuz ,köy kökenli tabiat toplumuydu.Her şey doğanın dagallığı içinde yürüyordu. İMC dayanışması ile herkes birbirlerinin yardımına koşuyordu. Yardım için bir karşılık beklemezdi.Ancak Alevi toplumu ,şimdi büyük bir asimilasyonun altında ,bu değerlerinden hızla uzaklağmaktadır.Gerek Kapitalizmin insanları bireysel yaşama yogunlaştırmaları,gerekse ortadoğu veya semavi dinlerin dayatığı yaşam ve düşünce biçimi bizleri oldukça etkilemiştir.Günümüzde Alevilerde ,Alevilikten oldukça uzaklaşmış olarak aleviliği yaşamaktır .Bizler eger inancımızın temel ilkelerine ve tarihsel değerlerine doğru sahip çıkabilir ve yaşamımızada uyguluyabilirsek geleceğin sorunu toplumsal sisteminde,bireyin vahşi kapitalizmin pencesinden kurtuluşunda ve insanlığın manevi kutsi değerleri ile ruhunun doyumuna da imkan yaratmış oluruz,diyerek tüm canların zorda darda xızır bekliyen tüm insanlığın xızır günlerini kutlayarak,birlik ve örgütlü olmak için çalışmalıyız’’ dedi.

Xızır lokmasının inancsal törenini ise Pir Mustafa Mısır dede yürütü.Pir önce delil uyandırarak lokma duası verdi.Hızır (Bozatlı Xızırın)Alevi inancı ve ibadetindeki yerini,xızır orucunun manasını anlatan bir konusma yaptı.Pir Mustafa Mısır Alevilerin birbirinin xızırı olması gerektiğini,bu inancın ölülerin degil dirilerin inancı oldugunu ölü ruhları diriltmek gerektigini ve eger bir insan yaşarken başkalarına karşı sorumluluk taşımıyorsa o insan toplum için yaşıyor sayılmaz.Onun vicdanı ve kalbine sorumluluk bilinci doldura bilirsek o insanı uyandırmış oluruz.Bizler bu kültürü ve inancı çocuklarımıza ulaştırmalı ve aktarmalıyız.Bu etkinlikleri bu manada değerlendirmeliyiz.Yine atalarımıza ve büyüklerimize saygı ve sevgi göstermeliyiz.Dede,Nene torununu sevmenin keyfini ve tadını almalıdır.Çocuk Dedesinin,Nenesinin sevgi ve şefkatinin tadını almalıdır.Bizim bu buluşmayı başarmamız gerekir.

Daha sonra getirilen lokmalar Pir duası verildikten sonra , dagıtılan lokmaların herkese ulaşıp ulaşmadığı,canların rızalığı alındıktan sonra lokmalar yenildi,ve son bir sofra duası ile delil sırlanarak,katılan ozan ve sanatcılar deyisler ve nefesler söyledi.

Çeşitli Alevi ve demokratik derneklerden katılan temsilciler, yaptıkları konuşmalar ile birlik ve beraberliğe dikkat çektiler.
Programa Alevi Sanatcı Hüseyin Güneş’in okuduğu deyişleri renk kattı.Ayrıca bir çok yerel sanatçı gecenin geç saatlerine kadar programda yer aldılar.Muhabbet canlarin yeniden buluşması dileğiyle sona erdi.

Tekke mahallesi cemevi destek bekliyor

Metin ÖZDEMİR

Köylerimiz, kasabalarımız, mahallelerimiz, Alevi canların yaşadığı bir çok yerleşim yeri var Anadolu’da. bu yerleşimlerden birisi de Tekke Mahallesi. Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesine bağlı Balçıkhisar Kasabasının eteklerinde kurulmuş bir mahallemiz burası.

Balçıkhisar, Şuhut’un 13. km güneybatısında yer alıyor. Oldukça büyük bir yerleşim alanında yoğun bir nüfusa sahip olan kasaba dört mahalleden oluşmakta.

Kaynaklar incelendiğinde eski adının önce Melissa, daha sonra Tinara olduğunu görüyoruz. Buraya Anadolu’nun değişik yerlerinden aşiretlerin iskan edildiği görülmektedir. İlk önce Köyren denilen bölgeye yerleştikleri, sonradan şimdiki asıl yerleşim merkezlerine geldikleri tahmin edilmektedir. Osmanlı döneminde kısa bir süre Sandıklı kadılığına bağlı kalmış, sonrada Şuhut’a bağlanmıştır. Cumhuriyetle birlikte Şuhut nahiyesine bağlı bir köyken, 1957 yılında da belediye teşkilatı kurulmuştur.

Balçıkhisar’da Kavak Dede, Sarı Kız, Arap Dede adlarıyla anılan kişilere ait eski mezarlar bulunmaktaymış. Bu kişilerin Rumlarla yapılan savaşlar sırasında ölen Yörük ve Türkmenler olduğu sanılmaktadır. İlk bakışta bu isimlerin Alevilikle bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Buda Balçıkhisar’da Aleviliğin eskiden beri var olduğunun bir göstergesidir. Eski kaynaklara göre; Balçıkhisar’da 60 hane kadar Alevi mevcut olduğu, bu topluluğun iskan hareketleri sırasında buraya gönderildiği tahmin ediliyor.

Günümüzde de Balçıkhisar’da Alevilik tüm doğallığıyla Tekke Mahallesinde yaşatılmaktadır. Tekkeliler inançlarına, kültürlerine bağlı kalmayı başararak bu inancı sürdürmeye devam etmektedirler. Aleviliğin gereklerini yerine getiren canlar her yıl görgüden geçerek, cemlerini yürütüyorlar. Tekke Mahallesi genelde Ankara’ya göç vermiş. Köylülerin büyük çoğunluğu Ankara’da yaşamaktadır. Yurdun dört bir tarafında yaşam mücadelesi veren köylüler mahallelerinden hiç uzaklaşmamışlar, bağlarını asla koparmamışlar.

Şehirlere uzanan Alevilikle doğan cemevi ihtiyacı artık gerekliliğini kırsal kesimlerde de hissettirmektedir. Bu sebeple bir araya gelen Tekkeliler mahallelerine cemevi yapmaya başlamışlar. Arsasını tamamen canların bağışladığı cemevi inşaatının yapımı da yine bu canların dayanışma halinde olarak maddi ve manevi katkılarıyla devam ekmektedir. Mahalle halkının temelini ve giriş katının betonunu atarak başlattıkları yapı, duyarlı insanlarımızın destek vererek yükü omuzlamaları sayesinde yükseliyor.

Balçıkhisar’ın Tekkelileri, sadece cemevi inşaatına başlamakla kalmayıp bunu örgütlü bir yapıya dönüştürmeye çalışmaktalar. “Balçıkhisar Kültür Merkezi Yaptırma Derneği” adıyla başlattıkları örgütlenme sayesinde mahallelerine cemevi yaparak birlik ve beraberliklerini canlandırmayı amaçlıyorlar. Kurumsal kimliğini kazanmaya çalışan derneğin adından da anlaşılacağı gibi, yaptıkları binayı bir kültür merkezi olarak düşünmüşler. Bu kültür merkezinin içerisinde aşevi ve cemevi yer almaktadır. Kültür merkezinin yapımı tamamlandıktan sonra, cemevimiz Alevi inancının sürdürülerek doğru temsil edilmesinde önemli bir yapı olacaktır.

Tekke Mahallesinde yaşayan canların cem ve görgü hizmetlerini şimdiye kadar, Isparta Senirkent Uluğbey Veli Baba Sultan ocağına bağlı olarak dedelik hizmetini sürdüren Hamza AKGÜL, Sandıklı’dan gelerek görmekteymiş.

Tamamlandıktan sonra bütün canların hizmetine sunulacak olan kültür merkezi sayesinde yıllardır gizlenerek, saklanarak ibadetlerini yerine getirmek zorunda bırakılan insanlar artık hizmetlerini kendi mahallelerine, kendi elleriyle yükselttikleri cemevlerinde yerine getirecekler. Tekkelilerin bu yaptıkları davranış Anadolu’nun bir çok yerindeki Alevi yerleşimlerine örnek olması durumundadır. Bir arada yaşamakta oldukları bir kasabada kendi ibadetlerini yapıyor olmalarının güzelliği kadar burada çerağlarını yakmaya başladıklarında bu mutluluğun sadece anlatılmasının yetmeyeceğini, yaşanması gerekeceğini düşünüyorum.

Hiç bir dernek, vakıf ve kurumun desteğini almadan yapılan bu kültür merkezi tamamlandıktan sonrada yine hiç bir kurumun temsilcisi değil, canların yeri olmalı Tekke Mahallelilerin ellerinde şekillenmelidir.

Cemevinin yanında birde türbe bulunmaktadır. Bu türbenin Cihan Dede adında bir Anadolu Erenine ait olduğu bilinmektedir. “Yeşil Eşikli Cihan Dede” diye adlandırılan türbede yatmakta olan eren, köylüler tarafından “Can Dede” adıyla saygı ve muhabbetle anılmaktadır. Yaşamı hakkında kesin bilgilere ulaşamadığımız Cihan Dede’nin makamı, üzeri örtülü ahşap yapılı bir binadır. Türbe ziyarete açık olup, adaklar adanarak kurbanların kesildiği bir mekandır. Tekkeliler bu yüzden hem ibadetlerini yapabilmek, hem hizmetlerini yerine getirebilmek için Cihan Dede türbesinin yanına aşevi ve cemevi yapma gereğini duymuşlar.

Tekke Mahallesi Cemevi, Afyonkarahisar’da Kayabelen Kasabası ve Selçik Köyü’nden sonra yapılan üçüncü cemevidir. Türkiye’nin bir çok yerinde ve Afyonkarahisar’da çok sayıda büyük köy ve kasabada bile halen cemevi yokken, ayrı bir kasabanın küçük bir mahallesinde cemevi inşaatına başlayıp, tamamlamak üzere olmak onlar açısından gurur verici bir davranış göstergesidir.

Kültür merkezinin inşasında emek veren tüm güzel insanların bu inanca, bu kültüre hizmet ettiklerini görenlerinde onlara destek olmalarını bekliyoruz. Kaba inşaatı biten kültür merkezinin çatısı ve içinin yapılması aşamasında halen desteğe ihtiyaçları var. Balçıkhisar Cemevi inşaatı için katkı sunabilecek canlarda destek bekliyorlar. “Tekke Mahallesi Cemevi İnşaatına Sizinde Bir Tuğla Katkınız Olsun” diye başlattıkları yardım kampanyasını sürdürmekteler.

Kültür merkezinin yapımı tamamlandıktan sonra, artık canların kurbanlarını kesip, lokmalarını kaynatabilecekleri, cemlerini yapabilecekleri ve en önemlisi kültürlerini, inançlarını sürdürebilecekleri bir mekanları olacak.

Tekke Mahallesinin kamil insanları sizleri Cihan Dede’ye yüz sürmeye, canlarla hep birlikte dayanışma içinde cem olmaya bekliyorlar. Bizde desteklerimizle canlara, can olalım…

Alevilerden Başbakan’a sert yanıt

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından “Aleviler de bizim gibi Müslümandır. Kültürel mekanlar ile ibadet yerleri karıştırılmasın” söylemine, Alevi Bektaşi Federasyonu ve federasyonu bağlı derneklerden tepki geldi.

İzmir’de, Narlıdere Cemevi’nde düzenlenen basın açıklamasında konuşan Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Servet Demir, Alevilere karşı asimilasyon ve ötekileştirmenin artarak devam ettiğini ve bunun son örneğini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından sergilendiğini söyledi.

Demir, “Alevilerin ibadet yeri cemevidir. Başbakan Erdoğan bu gerçeği örtemez” dedi.

‘BAŞBAKAN YARGI KARARINI YOK SAYIYOR’

Alevilerin ibadet yerlerinin bin yıldır cemevi olduğunu vurgulayan Servet Demir şöyle konuştu:

“Başbakan halkın dinine, ibadetine, inancına karışamaz. Hakkı da yoktur. Başbakan cemevleri konusunda Ankara 16’ncı Asliye Hukuk Mahkemesi’nin verdiği, ‘Cemevleri ibadethanedir. İbadethane olmadığı konusunda değerlendirme yapılamaz’ kararı yok saymaktadır. Alevilik hiçbir etnik köken ve coğrafyaya sığdırılamaz. Alevileri Türk, Kürt ve Arnuvut olarak tanımlayamaz ve kafasına göre bir coğrafya oturtamaz, mal edemez. Bu nedenle etnik yapı üzerinden bizi ayıran ve ayrıştıran herkes gibi, Başbakan Erdoğan da hüsrana uğrayacaktır.”

Afyonkarahisar ve iki Alevi köyü

Ali AKSÜT 

Yollar yollara

Tanıdıkça insan insana bağlanıyor
Yolların sonu yok
Sevenler için sevmenin
Arayan için
Buldum sanmanın anlamı yok
Sevmeyi bir kez öğrendin mi
Gitmelerin için sebep çok
(Ali Aksüt)

Dedirten dizeler bizi bu kez Afyon’a attı. Eğer özel bir araba ile Afyon’un Sandıklı ilçesinden geçerseniz ilk rastladığınız insana herhangi bir türbenin yerini sorun. Çok değil birkaç yüz metre yakınınızda Alevi Kızılbaş öğretisinden bir ismin adına bir mâkamı ya da ziyaret yerini işaret edecektir. Peki Sandıklı ilçesinde bu öğretiyi sürdüren ne kadar yerleşim yeri kaldı derseniz üzüleceksiniz ama sıfır demek çok doğru olur. Bir ilçede hemen hemen tüm ziyaret yerlerinin inancınızdan izler taşıdığını görüp ilçeye bağlı yüze köyün içinde bir mahalle ile tek bir köyü Alevi görmek düşünen ve duyarlılığını yitirmemiş insanlara hayli acı veriyor.

Elindeki inancın, kültürün korunması kollanması gereken bir değer olduğunu bilmeyen toplumların sonu bu olsa gerek. Erimek ve yok olmak. Sandıklı’daki türbe , yatır ve ziyaret yerlerinin çoğu bizim değerlerimiz. Sandıklı’daki Alevi yerleşim yerlerini tekrar yazma gereği duyuyorum. Hepsi bir mahalle ,bir köy.
Derneklerde , vakıflarda lokallerde, söyleşilerde fantezilere zaman ayıranların kulağını çınlatıyor bu acı çığlık. Alarm , zil ya da düdük şeklinde mi çalmalı her dem? Sandıklı Akdere mahallesinde bir grup Abdal yaşıyor. Yaptıkları iş ağırlıklı olarak çalgıcılık. Eğitim düzeylerinin düşüklüğü, inanç önderi yokluğu dolayısıyla cem yapılamaması geleceğe farklı öğretide bir Abdal kümesi hazırlıyor. Bunun farkında olanlar da var. Yolda araç konuğumuz bir Abdal “Doğru dede doğru yol , Dede yok , yol da yok, yol yoksa gelecek de yok” cümleleri ile bir gerçeğin pankartını kaldırır gibiydi. Alevi kurumlarının çok ama çok ciddi bir çalışma içerisine girmelerine o kadar ihtiyaç var ki bu ihtiyaç öğretiyi geleneksel olarak sürdürenlerin son kuşak olmasından kaynaklanıyor.

Sandıklı da bir Alevi köyüne düştü yolumuz. (Selcik) Köyü. Selcik Köyü Sandıklı ilçesinin 4 km . doğusunda , 70 haneli ve 300’e yakın nüfuslu. Köy muhtarı şu anda Ali Nayır. Selçikliler geçimlerini ağırlıklı olarak tahıl ekiminden karşılıyorlar. Konuğu olduğumuz Selçikli Ali Özdemir’e göre Selçik Köyü hicri 1113’de kurulmuş. Özdemir Oğuz Boylarından Danişmentli Türkmenlerinden ve Alevi olduklarını söylüyor. Köyde ağırlıklı olarak Danişmentliler yaşamakta imiş. Yaşayan Ali Özdemir’in dedikleri ile Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun dedikleri adeta birbirini doğruluyor. “…..Bir müddet önce Keçiborlu Geyikli (Geyikler) Sanduklu ve Çölâbâd kazalarına tabi 42 sahipsiz köye yerleştirilen Danişmentlü Türkmenleri cemaatlerinden Mevaşiler, Sermayeli, Karalı, Horbendelü(Harbendelü) cemaatları İskanı kabul etmeyerek eşkiyalığa başlamıştır. Kanunsuz hareketlerin önlenerek iskan mahallerine yerleştirilmeleri ve bir miktar nezre bağlanmaları münasip görülerek 1701 yılında Hamid ve Karahisar mutasarrıflığına , Kütahya Mollasına , Denizli, Geyikler, Kamer-i Hamid (Burhaniye) , Urla , Dazkırı, Şeyhlü, Çarşamba, Lazkıye, Uluborlu, Burdur, Homa, Çöl-Abat, Uşak , Baklan, Sandıklı ve Honaz Kadılarına ve Kütahya Mütesellimine hükümler gönderilmiştir.” (1)

Köyde Selçikliler’in Sarı Dede adını verdiği Sarı Selçuk adını verdikleri bir türbe var. Köy adını Sarı Selçuk Dede’den almış. Köyün orta yerinde asırlık tek minareli eski bir camii var. On yıldır da kadrolu imamlar çalışıyormuş. Köylülerden birkaç kişi Cuma namazına katılıyormuş. Bayram namazlarını ise tüm köylü birlikte kılıyormuş. Muharrem orucunu aksatmadıklarını söyleyen Özdemir, Ramazan orucunu ise tutan olmadığını , cenazeleri kadrolu imamın kaldırdığını söylüyor. Selçik köyünün 4 km kadar batısında Yunus Emre’ye ait bir makam var. Köylüler Selçik Dede’ye her yıl adaklar adayıp kurbanlar kesiyor. Cemlerini yaptırmak üzere Isparta Senirkent Uluğbey kasabasından Veli Baba evlatlarından Dede Hüseyin Keskin geliyormuş. 12 erkanlı olarak yapılan cemlerini zaman zaman farklı ocaklardan gelen dedeler de yönetiyormuş bu güne kadar cemlerini hiç mi hiç aksatmamışlar. Cemlerinde genellikle;

Dün gece dün gece seyran içinde
Cennet bağlarını seyran eyledim
Al kırmızı giymiş huri kızları
Kırması donlarını seyran eyledim

Diye başlayan Şah Hatayi’ye ait bir nefesle semah dönüyorlar. Kırklar semahına sıra geldiğinde canların tümü semaha kalkıyor. Köyün delikanlılarından olan Metin Özdemir Alevi kitapları okumak istediğini ancak kimsenin kendisine yardımcı olmadığını söylüyor. Selçik köyünde çağırmalı semah adı altında bir semah daha döndüklerini söylüyor delikanlı.
Çağırmalı semahın sözleri şöyle:

Gül ağacı gül ağacı
Açılır ucu açılır ucu
Ev sahibi gelin bacı
Kalksın semah eylesin
Gelsin orta yere niyaz eylesin, niyaz eylesin
Döksün günahını semah eylesin
Kapıya da vardım dopdolu nurdan,
Biz de bunu böyle gördük uludan
Kaldır kollarını çimeni yeşil, çimeni yeşil
Gelmişsin meydana kendini devşir

Bu semahın sözleri ve ezgisi Armut Ağacı semahının adeta kendisi. Sandıklı da Yunus Emre makamına 100 m uzaklık da Taptuk Emre makamı da bulunmaktadır. Şaşırtacak ama Sandıklı’da ayrıca Yalıncak Sultan Tekkesi , Ali Rumi (Halk Ali Rum diyor) Hacım Sultan Türbesi Uşak Susuz da olduğu gibi burada da Susuz Köyünde imiş. Sandıklı Susuz arası 11 Km imiş. Ayrıca Sandıklı da Ahi locasından Leblebicilerinden piri sayılan Şeyh Hamza adı bir çok şiirde ve halk belleğinde yaşamaktadır. Kendini tasavvufa kaptırmış bir başka Sandıklılı ise Şeyh Safa , tasavvufcu şair Fikri de Sandıklıların hemşehrisi. Sandıklı da tanıdık isim çok: Çölmek Baba, Mürüvvet Baba , Şeyh Müslihaddin, Ali Rumi Baba, Kutsi, Hürmayi(Fermayi Baba) Sarı Baba, Kara Baba(İğdeli Dede), Abid Baba, Er Mehmed-i Veli, Kavak Sultan Baba, Ah-ı Beyazıd, Çomaklı Baba, Helva-i Dede, Cırım Baba,Şeyh İdris Sinan, Hadım Sultan, Karaca Ahmet Baba (Çolhisar Dede) , Yusuf Dede, Sultanlar, Kudum Baba, İsa Dede, Şeyh Sefa, Saltuk Baba, Menteş Baba, Karkın Baba, Ağıl Eli Baba, Şeyh Hamza , Kabuli Baba, Meryem Ana Yatırı, Uyusak Dede, Taceddin Dede, Topal Dede, Aziz Dede, Kumluk Dede, Kuzu Dede, Sarı Dede , Sarı Selçuk Dede (2) gibi isimlerle Bağ kurmak isteyenleri Selçik Köylüleri kapıda karşılayacaklar. Yaşlı bir nine “Oğlum keşke senede bir gelip bir konuşma yapan olsa , bu bize yeterdi” diyor. Bunu bir feryat bir çığlık olarak algılayamazsak Sandıklı’da Selçik Köyünü de unutacağız demektir. 80 yaşlarında Hatice Nine bize nefesler okudu. Görüntüleri kameramda var. Köklü bir kültürün büyüklüğü ile davrandı. Ondan aldığımız güç ile dağları aşıp Şuhut’un Tekke Köyü’ne ulaştık.
ŞUHUT TEKKE KÖYÜ

Anadolu bu , toprağı kazdığınızda her katmanda farklı bir uygarlığın izini bulursunuz. Aynı toprak , ayrı meyve ağaçları yetiştirdiği , farklı zamanlarda farklı uygarlıklara da beşiklik etmiş Anadolu insanının ince ruhunda tarih boyunca üst üste yığılmış uygarlıkların izi var. Uygarlıklar üst üste yığıldıkça Anadolu insanı da incelmiş , bilgeleşmiş ve büyümüş. O’nun bu büyüklüğünü ilk kez kapısına vardığınıza görüyorsunuz. Sandıklı Şuhut arasındaki Çakmaktepe geçidini geçtik, koca bir dağı indik. Mevsim gereği erikleri elmalar, üzümler yanı başımızda, kirazla vişne göz kırpıyor ye beni diye. Çevre yemyeşil. Belli ki su sıkıntıları yok. Bu güzel dokunun insanları da kendi doğası güzeldir kadar güzeldir diye düşünüyoruz. Daha köyün girişinde 70’ini aşkın , bakımlı , eli yüzü, gözlerinin içi tertemiz bir nine karşılıyor bizi. İlk sözü şu: “Nereden gelip nereye gidiyorsunuz, gurban olduklarım?”

Biz in miyiz, cin miyiz, ayyaş , uğursuz, hırsız , katil miyiz, niyetimiz iyi mi kötü mü O henüz hiçbir şey bilmese de konuğuz ve iyiyiz. Bizden ancak kötülük gördüğü zaman bir önleme yönelecek. Ancak o zaman bizimle ilgili yargıları değişecek. Kurban olana kurban olunmaz mı? Bu sözü medeniyet lafını bol bol eden ülkelerden hangisinde duyabilirsiniz? Duydunuz mu Gurban olduğum? Rahmetli İsmet Zeki Eyüboğlu :“Kişiyi değer yapan topluma getirdiği aydınlıktır.” Diyordu bir kitabında. Kitap bir inancın , kitap gibi insanlarından alınacak çok şey vardır. Sevgi, dostluk ve paylaşma adına. Biliyorduk ki o toplum – Bilgiyi bir değişmez buyruk niteliğine dönüştürerek toplumu aydınlatmaya kalkışmak yozlaştırmaktır- sözünü Eyüboğlu’ndan çok ama çok 72 millete bir gözle bakınız sözünü bu toplum söylüyor. Onun için gurban olduğum diyen , inceliğin uygarlık beşiği saymadan ninni söylemek olmuyor.

Şuhut ilçesinin 8 km. güneybatısında ve 65 –70 hane kadar Tekke köyü. Köyde bir tekke var. Adı Sarı Şemsettin Tekkesi. Bir önceki köydeki tekke de Sarı Selçik adına idi. Şuhut Tekke köyünde Sarı Şemsettin’den başka bir de Arap dede dedikleri makam yeri var. Çevre köylüler Tekkelileri Alevi olarak adlandırıyorlar. Isparta Senirkent Veli Baba Ocağına Bağlı olan ve Sandıklı’da oturan Hamza Akgül Dede her yıl gelip cemlerini yaptırıyormuş. Selçik köyü insanı ile Şuhut Tekkeliler tip ve davranış olarak birbirlerine çok benziyorlar. Kahvede ve mahallede canları kameraya alırken gördüm ki; biz aynı inancın mensupları değil akrabayız. Onlar sanki adını bilmediğimiz amcaoğulları.

Köyde devlet eli ile yapılmış bir camii ve maaşı devlet elinden verilen bir de imam var. İmam birkaç tekkeliyi Cuma namazına çekmiş. Bayram namazına tüm tekkeliler kendiliğinden gidiyorlar. Dede gelse de cemlerini düzenli yapamıyorlarmış. Muharrem orucunu tuttuklarını , ramazan orucunu ise tutmadıklarını söylüyorlar. Horasan’dan gelme Türkmen olduklarını söyleyen Tekkelilerden bazı sülalerin lakapları şöyle: Hanaylar, Manavlar, Güçcügler , Alihocalar(Niğde Sarıatlı’dan gelme) , Kabasakallar. Her yıl ağustos ayının ilk haftasını Sarı Şemsettin adına anma etkinliği düzenliyorlar. O güzelim Tekke Köyü’nün bir kitaplığı bile yok. Çevre köylerle diyaloglarının iyi olduğunu söylüyorlar. Fesat sokan olmazsa Anadolu insanı doğuştan laik demek yerinde olur. Çevrede Kayabelen Kasabası , Güneytepe Köyü, Bozan Köyü, Basar Köyü, Tekke Mahallesi ile Şuhut’un içerisinde dağınık halde Aleviler yaşıyor. Şuhut’un Kayabelen Köyü’nün insanlarını, cem evini görmeye değer. İnanç bilinç ve iyi niyet bir araya gelince neler yapılıyor buraya gelip görmek gerekir. Tekkeliler düzenli gelen bilinçli dedelere ihtiyaç olduğunu yoksa asimilasyonun kapıda olduğunu söylemeden edemediler. Semahların, nefeslerin unutulmaması , sazın susmaması gerek diyorlar. O da Alevi öğretisini bilen ve öğreten inanç önderi ile mümkün. Dernek ya da vakıf sözcüğünün buralarda fazla bir anlamı yok. Bir çoğu Alevi kuruluşlarının olduğunu bile bilmiyor. Tekke’den Hüseyin Üçpınar, İsmail Çiçek koca bir camiinin kuytusuna hapsedilmiş Sarı Şemsettin’in türbesini bize gezdirdikten sonra:
Hâl böyle böyle
Var yâre söyle
Dediler. Dileriz özlemler ,beklentiler, dilekler tüm yüreklerde birleşir hâl güzel olur. Aşk ola…
Kaynaklar
1 Halaçoğlu Yusuf, XVIII. YY’da Osm. İmp. İskan Siy. Ve Aşiretlerin Yer. T.T.K Yay. Ankara 1997 S.46-47
2 Karataş Yalçın , Sevgi Seli Yunus Emre , Sandıklı Bld. Y. 2001 S. 66-67
K.K Afyon Sandıklı Selçik Köyü Hatice Özdemir Ev. 6 Ç . Ev. Kad.
K.K Afyon Sandıklı Selçik Köyü Ali Özdemir 55Y. Ev. 2 Ç. Çiftçi
K.K Afyon Şuhut Tekke Köyü Hüseyin Üçpınar 72 Y. Ev. 4Ç. Em.
K.K Afyon Şuhut Tekke Köyü İsmail Çiçek. 39.Y. Ev. 1Ç. Kahveci

Dersim’de Hakikatçı Alevilik

Mehmet BAYRAK

İttihat Terakkinin tek tip toplum yaratma amacı, stratejisi çerçevesinde, “Aleviliğin ayrı bir din, ayrı bir inanç, ayrı bir kültür olmadığı; bunun Türk Müslümanlığı olduğu” şeklinde bir tez ileri sürüldü ve bu tez ikame edilmeye çalışıldı. Aynen, Kürtler’in de ayrı bir millet, bir halk olmadığı; bunların dağ Türkü olduğu yolundaki bilimdışı tez gibi, aynı tez Aleviler’e de böylece uygulanmış oldu.

Dersim birçok açıdan önemli bir coğrafya. Bir defa şunu unutmayalım ki, özellikle Yukarı Mezopotamya bölgesinde bulunan Dersim eyaleti, geçmişten bu yana büyük bir topluluğu barındıran bir coğrafya idi. Bu coğrafyanın bir özelliği var. 17. yy’ın ortalarına kadar bu coğrafya ağırlıkla Safevi toprakları içindeydi. Safevi toprağı içinde olduğu için, oradaki eski tasavvufi inançlar, dinler ve kültürlerle de ciddi bir etkileşim içerisindeydi. Nitekim, Erdebil Tekkesi olarak nitelendirilen Tekke’nin bizatihi Kızılbaş Aleviliği üzerinde önemli bir rolü vardı.

Horasan’a sürgün ve geri dönüş

Öte yandan, Dersim bölgesi tarihten bu yana en çok göç veren yerlerden bir tanesidir. Kızılbaş -Kürt kimliğiyle o coğrafya; tarihte ne Hanefi Müslümanlığı ekseninde Hilafeti benimsemiş olan Osmanlı’ya yaranabilmiştir, ne de öte yandan Şiiliği kurumsallaştıran İran’a yaranabilmiştir. Dolayısıyla, tarih içerisinde sürekli olarak batıya ya da doğuya perakende göçler yaşandığı gibi, 17. yy’ın başında özellikle İran hükümdarı fiah Abbas döneminde, on binlerce ailenin Horasan’a göçürülmesi, mecburi iskâna tabi tutulmasıyla büyük bir göç süreci, bir dönüşüm yaşanmıştır. Amaç, kuzeydeki Sünni Özbek ve Sünni Türkmenlerin Horasan‘a akışını engellemektir. Kızılbaş Kürt kimliği ile Sünni Özbek ve Sünni Türkmenlerin İran toprağına sarkışını, saldırısını engellemek için özellikle Horasan sınırı boyunca iskâna tabi tutulmuşlardır.

1638-39’daki Kasr-ı Şirin Antlaşmasıyla, Dersim’in tamamına yakını Osmanlı ülkesine geçince, oraya daha önce yerleştirilmiş olan ailelerin önemli bir bölümü kendi eski topraklarına göç etmek zorunda kaldılar. Bunlardan bir bölümü gelip eski topraklarına yerleşti, bir bölümü ise eski toprakları bir biçimde işgal edilmiş, ellerinden çıkmış olduğu için bu göçlerini Orta Anadolu’ya doğru sürdürdüler. Bu nedenle de, özellikle 16. yy’dan itibaren perakende olarak, 17. yy’dan sonra da daha yoğunlaşmış olarak Orta Anadolu’ya doğru yoğun Kızılbaş Kürt göçleri yaşandı.

Dersim, gerek bu Kızılbaş Kürt kimliğinden dolayı gerekse az önce söylediğim gibi geçmişten bu yana İran ve Mezopotamya coğrafyasıyla olan yakınlığından dolayı, gerek nitelik gerek nicelik olarak Kızılbaş Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı bir coğrafya idi. Bugün Tunceli adıyla küçültülen Dersim, geçmişte Bingöl ve Muş’un bir bölümünü, Elazığ ve Erzincan’ın tamamını, Sivas’ın önemli bir bölümü, Malatya’nın önemli bir bölümü içine alan geniş bir coğrafya idi. Bu sebeple orada gerek Kurmancî gerekse Dimilkî lehçeleri konuşulmaktaydı ve her iki unsur da önemli bir sözlü edebiyat yaratmışlardı ve ritüellerinde de çok yoğun olarak bunu kullanıyorlardı.

Şark İlleri Asayiş Müşaviri Tankut’un “Alevi” Raporu

1949 yılında yani çok partili sisteme geçilen bir süreçte Atatürk’ün danışmanlarından Prof. Hasan Reşit Tankut, Alevi toplumunun Cumhuriyet Halk Partisi’ne nasıl bağlı tutulacağına ilişkin bir rapor hazırlıyor. Bu raporu hazırlarken bazı ilginç belirlemelerde bulunuyor. Resmi ideoloji, Aleviliği Türklükle özdeşleştirir yani “Alevi sadece Türk olur ya da sadece Türkler Alevi olur” derken, bu gizli raporlarda her şey açık açık itiraf edilir. Nitekim bu gizli raporda da Alevilerin yaşadığı coğrafya anlatılıyor, Alevilerin konuştuğu diller anlatılıyor uzun uzadıya.

Sözgelimi Aleviler’in yayılım coğrafyası konusunda şöyle diyor:“Bizde Alevilerin yayıldığı alanlar yoğunlukla Orta Anadolu’dadır. Muş ilinin Varto ilçesinden sonra Ceyş üzerinden Erzurum ve Kars içinde ince bir koridor halinde Ermenistan’a kadar uzanır. Malatya ve Elazığ’dan başlayarak Maraş ve Antep üzerinden Suriye sınırına yoğun olarak dayanır. Bunlar Kürtçe konuşan aşiret hayatına bağlı 12 İmamcı’lardır. Mersin’den başlayarak Ege’ye kadar bir Tahtacı şeridi vardır. Trakya’da Alevilik Gelibolu yarımadasının içinden başlayarak Karadeniz kıyılarından Bulgaristan’a ve Romanya’ya kadar girer.”

Görüldüğü gibi, burada bir yandan Kurmanç ya da Dimilî Kızılbaş Kürtlerinin yerleri belirlendiği gibi, aynı zamanda Tahtacı ve Yörük Türkmenlerinin, Çukurova bölgesinde Arap Alevilerinin, aynı zamanda gerek sürgün gerekse sonradan dönüşmüş olan Balkanlar’daki Kızılbaş ve Bektaşilerin yayıldığı coğrafya veriliyor. Yine dil olarak da söyleniyor, şu bölgelerde Türkçe, özellikle Dersim’de ağırlıkla Zazaca, ondan sonra Malatya, Maraş hattında çok yoğun olarak Kurmancî lehçesi, Hatay ve Çukurova’da Arapça kullanırlar, diyor. Anadil olarak ve ritüel dili olarak da ilginç tesbitlerde bulunuyor.

Burada dikkat edilecek başka enterasan bir husus da şöyle. Kızılbaşları elde tutma bağlamında diyor ki; “Alevileri safımızda tutmak için bunları kazanmak en kestirme yoldur. Kültürlü şehir Bektaşileri de içinde olmak üzere kütle halinde bütün Aleviler, şeyhlere hatta seyitlere, pir, dede ve “bab”lara yani bilimsel deyimle bablara yani kapılara/ ocaklara bağlıdırlar. Binaenaleyh, Alevileri safımızda tutmak için bunları kazanmak en kestirme yoldur.” (Bektaşilikte de en önemli dini rütbenin “baba”lık olduğunu unutmayalım ve söz konusu olan “babalık”ın da Yaresanlıktan geldiğini tekrar hatırlatmış olalım.MB) Tankut, devam ediyor: “Bu bablar Malatya, Elazığ, Tokat, Dersim, Merzifon ve Suriye’de Lazkiye gibi 5-10 yerdeki Ocak’lardan çıkar.”

Şimdi burada dikkati çeken husus şudur: Bu sayılan bölgelerin tamamına yakını, yani Malatya, Elazığ, Tokat, Dersim, Merzifon, Suriye / Lazkiye diyor ki, bunlar ağırlıkla Kızılbaş Kürt bölgeleridir.

Tankut, devam ediyor: “Bu Bab’lar 5-10 yerdeki Ocak’lardan çıkar ve sayıları elliyi geçmez 10 yerdeki ocaklardan çıkar sayıları elliyi geçmez . Her bab’ın 500 ‘e yakın yerde vekilleri vardır.” Sonuçta bütün “bab”ların, bu ocaklardan çıktığından söz ediyor, bunların yayılım alanlarını veriyor. Verdiği yerlerdeki pirlerin , dedelerin tamamının bu bab’lara bağlı olduğunu söylüyor. Dolayısyla Alevi toplulumunu CHP‘ye tâbi kılmak için öncelikle babalara, dedelere, pirlere el atmak gerektiğini, bunları elde etmek gerektiğini söylüyor ve enterasan belirlemelerde bulunuyor.

Dersim’den İçtoroslar’a “Hakikatçı Alevilik”

Ağır Ceza Reisliği yapmış Hüseyin Özcan adında emekli hakim bir arkadaş, bir kitap yazmış. Bizim, literatürde “Hakikatçi Alevilik” olarak nitelendirdiğimiz Alevilik akımıyla ilgili bir çalışma. Kitabının adını “Aleviliğin Çağdaş Yorumu /Purotluk” koymuş. fiimdi bu kitaba bakan, Purotluğu tamamen Alevilikten ayrı bir inanç sistemi olarak görebilir. Oysa biz biliyoruz ki, “Purotluk” olarak burada nitelendirilen şey Hakikatçi Aleviliktir.

Bu noktada, daha önce sözünü ettiğim Prof.Hasan Reşit Tankut ‘un 20. yüzyılın başlarındaki bir belirlemesine, tespitine yer vermek istiyorum. Hasan Reşit Tankut, daha Erzincan / Refahiye’de Maiyet Memuru olarak -maiyet memurluğu, kaymakamlığın bir öncelidir, yani yardımcı kaymakamlık gibi bir şey – görev yaparken, o tarihte oradaki bir Kızılbaş Kürt köyünde geceliyor ki, biz başka bir gizli raporunda, bunun bir Kızılbaş Kürt piri olduğunu öğreniyoruz. Aralarında şöyle bir konuşma geçiyor. Hasan Reşit Tankut, siz diyor, “kendinizi Hristiyan Ermeniler’e mi daha yakın buluyorsunuz, yoksa Müslüman Türklere mi daha yakın buluyorsunuz?” Soru da şuradan kaynaklanıyor… Birinci Dünya Savaşı yıllarında bir plebisit yapılması söz konusuydu, Ermeniler’e dönük olarak. O çerçevede bir soru soruluyor.

Şimdi köylü bir pir de olsa, son tahlilde bir Kızılbaş Kürt köylünün şu belirlemesi enteresandır. Diyor ki; “ Alevilerle Hristiyan Ermeniler arasındaki fark soğan zarı kadardır. Ermeni Hristiyanlar Tanrı’yı Baba- Oğul ve Ruh olarak anar; biz bu üçlemeyi Hak- Muhammed- Ali biçiminde söyleriz. Onların 12 Havarisi vardır, bizim 12 İmamımız… İbadet ve oruçların vakit ve şekliyle bayramlar her iki millette de aşağı yukarı aynıdır. Onlar da kadınlı -erkekli ibadet yaparlar, biz de öyle; onlar da demli- lokmalı ibadet yaparlar, biz de öyle; onlar da müzikli ibadet yaparlar, biz de öyle; onlar da rakslı yani semahlı ibadet yaparlar, biz de öyle.” Sonra devam ediyor, kadın- erkek eşitliği, kadına verilen saygı -değer bağlamında; “onlar tek kadınla evlenir ve kadın boşamazlar, biz de öyle; onlar sakal -bıyık kestirmez, kıl düşürmezler, biz de öyle” diyor. Oysa Müslümanlıkta sünnet vardır, sakalın, bıyığın sünnet edilmesi vardır. “Onlar gusul etmezler diyor, biz de öyle”. Yani biz, bir kadın erkeğin ilişkisiyle bedenin kirlendiğine, ruhun kirlendiğine inanmayız” diyor. Dolayısıyla “onlar gusul etmezler, biz de öyle” diyor.

Bilindiği gibi, Müslümanların yönelttiği büyük suçlamalardan biri de budur. Dersimli Pir devam ediyor: “Onlar göğüslerinde haç çıkartmak yoluyla şahadet getirirler, biz açık avcumuzu bağrımıza basmak suretiyle…” Çünkü Alevilikte insanı kutsama, insana tapma- tapınma esastır; gaybi bir güce değil… Kızılbaş- Kürt pirinin 20. yüzyıl başlarındaki şu sözü çok önemli: “Biz sonradan Hz. Ali efendimize uyduğumuz için adımız Alevi oldu, yoksa aramızda bir fark yoktur…”

Alevi kavramı İttihat Terakki’den sonra yaygınlaştı

Şimdi bunu biraz açmak gerekiyor… Elbette, Alevilik Hristiyanlık değil, Hristiyanlık da Alevilik değildir. Fakat burada söz konusu olan tarih içinde birbirine yakın yaşamış, içiçe yaşamış iki etnik topluluğun birbiriyle olan benzerlikleridir. Bunların dilleri farklıdır. Biri Ermenice’dir biri Kürtçe ya da Türkçe’dir belli bölgelerde. Fakat inanç olgusu, din olgusu daha farklı bir olaydır. Bunlar pekâlâ birbirlerini etkileyebilir, birbirlerine yakınlaşabilir ve dönüşebilirler. Fakat burada özelikle vurgulanan belirleme şu: Sözkonusu Dersimli Pir, bunu söylemekle biz Hristiyanız falan demiyor. Başka bir yerde, “biz çok eskiden beri vardık; sonradan Hz. Ali efendimize uyduğumuz için adımız Alevi oldu; yoksa başka bir farkımız yoktur” diyor. Bunu niye söyülüyor?

Ali’nin ortaya çıkışı milattan 600 yıl sonradır. Oysa Alevi söyleminin bizim coğrafyamızda literatürümüze girmesi neredeyse İttihat Terakki’yle yaşıttır. Ondan önce bizim yazılı literatürümüzde ya da sözlü literatürümüzde Aleviyye ya da Aleviyyun diye bir kavram yoktur. Zaten Alevilik karşılığı olan Aleviyye ya da Aleviler karşılığı olan Alevinyyun, Arapça söylemlerdir ve Arabistan yarımadasında Ali yandaşlığına ya da Ali yandaşlarına verilen isimdir. Yani doğrudan İslam içi çekişme, iktidar kavgası sonucunda Ali ‘ye yandaşlık edenler Aleviyyun; Ali yandaşlığına da Aleviyye adı verilmiştir. Bizde böyle birşey söz konusu değildir. Bizde bunun ortaya çıkışı, dediğim gibi nerdeyse İttihat -Terakki hareketiyle yaşıttır.

Bunun sebebini de biz biliyoruz: İttihat Terakkinin tek tip toplum yaratma amacı, stratejisi çerçevesinde, “Aleviliğin ayrı bir din, ayrı bir inanç, ayrı bir kültür olmadığı, bunun Türk Müslümanlığı olduğu” şeklinde bir tez ileri sürüldü ve bu tez ikame edilmeye çalışıldı. Aynen, Kürtler’in de ayrı bir halk olmadığı, bunların dağ Türkü olduğu, kart- kurt seslerinden dolayı bunların adının Kürde dönüştüğü; bunların ayrı bir millet, bir halk olmadığı, bunların dağ Türkü olduğu yolundaki bilimdışı tezi gibi, aynı tez Aleviler’e de böylece uygulanmış oldu.

Bu noktada ben, yine bizim yöremizden hakikatçi Alevilik akımından önderlerinden Momki Kosa sanıyla bilinen bir Hakikatçı- Dervişle, Alman bilim adamı Hugo Grothe’nin, 20. yy’ın başlarında yaptığı bir görüşmede tespit etmiş olduğu bir anektota yer vermek istiyorum. Alman bilim adamı Hugo Grothe, 1906 yılında bizim yöreyi yani İçtoroslar yöresini geziyor.

Komşu köyümüz Kırkısrak’ta Hakikatçi Aleviliğin önderlerinden biri olan Köse Momo’yla (Momki Kosa) bir görüşme yapıyor. Alman bilimadamı, Kızılbaşlık’la İslamiyeti karşılaştıran sorular soruyor… Diyor ki: “Kızılbaşlar kime inanır?” Bizimki cevap veriyor: “Hak, Ali ve Hüseyin’e…”
Dikkat edilirse burada “Muhammed” kavramı çıkıyor. “Bunlarla yetinmeyenler Abbas ile İmamlara da başvurabilirler…” Bu biraz Hristiyanlıktaki “baba- oğul ve kutsal ruh” nitelemesinin geçmişte “Meryem- oğul ve kutsal ruh” olmasına benziyor. Fakat daha sonra süreç içerisinde bunun yerine “baba”lığın konması, Meryem’in çıkması gibi; İçtoroslar yöresinde de, bu daha da yerine oturtulmak amacıyla “Hak- Ali ve Hüseyin” teslisiyle (üçlemesiyle) veriliyor. “Bunlarla yetinmeyenler Abbas ile İmamlara başvurabilirler” diyor. Soru: “Hocanız ve caminiz var mı?” Cevap:” Bu yaşıma kadar hoca görmedim. Canı dua etmek isteyen evinde etsin, birgün birisi köye bir cami yapalım diye bir teklifte bulundu ama öyle bir şeyi yaparsak ancak içine eşekler doluşur” yanıtını aldı. Niçin, çünkü kullanılmayan ibadet yeri ya da başka bir fonksiyonla kullanılmayan bir yer, sonuçta hayvanların barınağına dönüşecektir…

“Sünnet eder misiniz?” diye soruyor. Bilindiği gibi Tanrı’nın emirleri farz; Muhammed’in emirleri ,istekleri sünnet olarak kabul edilir Müslümanlıkta. Bu çerçevede, erkeklerin sünnet edilmesi de İslamiyetin önemli bir ölçütü, bir göstergesi gibi algılanır ve Kızılbaşların sünnet olmadıkları iddiasıyla Kızılbaşlara bu konuda da bir dizi töhmetler yapılır. Bu sebeple soruyor ve “sünnet eder misiniz?” diyor. Bizimki cevap veriyor: “Evet ama bu bir gelenektir zaten”. Dikkat edilirse “bu bir gelenektir” diyor, “bu dinimizin gereğidir, inancımızın gereğidir“ demiyor. “Bu bir gelenektir zaten. Gerçi bu adamda fazla bir şey değiştirmiyor, sanki horozun gerdanından ya da köpeğin kulağından bir parça kesmişsin, aynı şey…” diyor.

Dikkat edilirse bir kutsiyet atfedilmiyor kesinlikle. “Ramazan’ı tutar mısınız?” diye soruyor, Alman bilimadamı ve gezgin. Öyle ya İslamiyet’in çok önem verdiği, yılda bir ay tuttukları bir Ramazan orucu var. Bizimki bunu şahsileştiriyor ve mizahi anlamda şu cevabı veriyor: “Ha, o benim dostum, o gelince ben onu tutmam, istediği gibi yoluna devam eder gider…” Yani ben Ramazan orucunu tutmam. Benim Kızılbaş olarak orucum farklıdır.

Nedir bu oruç: Kızılbaş Kürtler’de daha çok Hızır orucu vardır. Buna ayrıca Alevi toplumunun genelinde bir de 12 İmam orucu eklenmiştir. “Sizde düğün nişan nasıl yapılır” diye bir soru var. Ona da son derece makul bir cevap veriliyor. Sonra, “sizde tek eşlilik mi, çok eşlilik mi hakim?” diye soruyor. Cevap şöyle: “Töremize göre tek kadın alırız” diyor. Kadın erkek eşitliği dolayısıyla.Ondan sonra,” En önemli görevleriniz nelerdir?” diye bir soru geliyor. Cevap şöyle:” En önemlisi misafirperverlik, verdiği hizmet için misafirinden para alan birisine iyi gözle bakılmaz. Köy halkı onu cezalandırabilir ya da köyden kovabilir .İnsanlar çıkar gözetmeksizin birbirleriyle yardımlaşmak için doğarlar…”

Özellikle burası çok önemli. “Hani sizin kitabınız ne?” diye-sanki bütün dinler kitabî olmak zorundaymış gibi- Kızılbaşlar’a yöneltilen ya da bazı bilinçsiz Alevilerin, yönelttiği bir soru var. Grothe soruyor: “Öğretilerinizi yazan ve yayılmasını sağlayan bir kitabınız var mı?” Yani semavi addedilen kitap soruluyor. Komşu köylümüz Momki Kosa şöyle cevap veriyor: ”Bende yok, zaten okumasını da bilmem…”Yani bilsin ya da bilmesin böyle cevaplandırıyor. “Yaradana ve insanoğluna karşı yükümlülükleri emreden kitap, erdemli insanın kendi içindedir…” Bu çok önemli, işte bunu kavramadan, buradaki kitap ve Tanrı olgusunu kavramdan, Aleviliği anlamak mümkün değil…

Dersim- İçtoroslar hattında Kızılbaş-Hıristiyan etkileşimi

İşte, böyle bir anlayıştan gelen Kızılbaş Kürtler özellikle 19.yy da dünyanın giderek küçülmesi, Osmanlı’nın batıya açılması, Osmanlı’nın batılılaşma çabaları, modernleşme çabaları çerçevesinde ilk defa Batılı misyon şefleriyle, Batılı misyonlarla ondan sonra gezginlerle ve misyonerlerle görüştüler, tanık oldular. O güne kadar bu toplumun yaramaz çocukları, sahipsiz çocukları iken ilk defa Batılı misyonlarla, gezginlerle, araştırmacılarla, misyonerlerle karşı karşıya geliyorlar ve bu karşılıklı görüşme algılama ilk defa Batılıların Kızılbaşlığı ki, Kızılbaş Aleviliği diyoruz biz bugün buna, daha iyi algılamalarına yol açıyor, vesile oluyor.

Bu konuda bir sürü raporlar hazırlanıyor, yayınlanıyor. Fakat özellikle buna önayak olan Amerika’daki Protestan Kilisesinin bu faaliyetleri çerçevesinde, bir yandan Gayrimüslim unsurlar, Hristiyan Ermeni, Keldani, Süryani gibi unsurlarla yakın diyaloglar kurulurken, bir yandan da Kızılbaş Kürtler’le yakın diyaloglar kurulması, Sarayı çok rahatsız ediyor. Bu kişiler izinli geldikleri ve faaliyet yürüttükleri halde, bu durum yönetimi rahatsız ediyor ve hem çevreden, hem de bizzatihi devlet yöneticilerinden çeşitli şikayetlere vesile oluyor. Nitekim, 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren, özellikle son çeyreğinde bu konuda yani Kızılbaşların Hristiyanlaştıklarını içeren çeşitli şikayet yazıları yazıldığına tanık oluyoruz. İşin aslına bakılırsa, bu, aslında o tarihe kadar dışarıya vurulmayan, bilince çıkmayan duyguların, düşüncelerin dışa vurumuydu…

Bu tabiî ki Sarayı rahatsız ediyor. Özellikle, Hamidiye Alaylarının kurulması çerçevesinde Sünni Kürtler’le önemli ölçüde yakın diyalog kurulması karşısında, Kızılbaş Kürtler’in bu mevcut konumu Sarayı rahatsız ediyor. Bu nedenle, Protestan Kilisesinin faaliyetleri yasaklandığı gibi, bu akıma öncülük eden -ki biz buna Hakikatçi Alevi akımı diyoruz- muhtelif kişiler tutuklanıyor ve gerek Anadolu içlerinde başka yörelere, gerekse Balkan ülkelerine kadar sürülüyor. (Daha 15. yüzyıldan itibaren Balkanlar’a ya da fethedilen adalara Kızılbaş sürgünleri yapıldığı biliniyor). Nitekim Purotluk kitabında anlatılan Erzincan/ Dersimli hakikatçı şahsiyetler, 19. yüzyılın ortalarında Bulgaristan’a sürülmüşlerdir…

Hakikatçı Alevilik’te 19. Yüzyıl Dönemeci

Mehmet BAYRAK

Hakikatçı Alevilik’te birçok açıdan 19. yüzyıl bir dönemeç niteliği taşır. Bir kez, daha çok şehir ve kasaba çevrelerinde örgütlenen Bektaşi Babalarının, 1789 Fransız Burjuva Devrimi öncesinde gidip devrimin ideologlarıyla görüşmesi, Osmanlı yönetiminin  tepkisini çekmiş ve bu süreç, 1828’de Bektaşiliğin yasaklanması ve Bektaşi Babalarının cezalandırılmasıyla noktalanmıştı.

Öte yandan, sürekli uğradığı kayıplar karşısında kendisini Batı’ya uyarlamak zorunda kalan Osmanlı,  Tanzimat Fermanı’nı yayımlamak ve gayrımüslim topluluklara da kimi haklar vermek zorunda kalmıştı. Bu çerçevede, Osmanlı memleketlerinde dini tebaası bulunan kilise merkezleri de yaptırım gücüne kavuşmuş ve buralardaki mensuplarını sahiplenmeye, korumaya başlamışlardı.

Bu çerçevede, merkezi Amerika’da bulunan Protestan Kilisesi de, başta Gregoryan Ermeniler olmak üzere  Anadolu, Kürdistan, Ermenistan ve Mezopotamya’daki yandaşları arasında izinli olarak çalışma yürütmeye başlamış ve birçok Konsolosluklar, okullar, işlikler, yetimhaneler ve kiliseler açmışlardı.

Bu amaçla bölgeye giden diplomatlar, araştırmacılar ve misyonerler, Protestan unsurların yanısıra, genelde Aleviler, özelde Kürt Aleviler’le de rahat bir diyalog içine  girmişlerdi. Öyle ki, bu diyalog bir yandan mahalli yöneticilerin, bir yandan da merkezi hükümetin dikkatini çekiyor  ve Alevi toplumuna bu anlamda önderlik edenler sorgulanıyor, yargılanıyor, tutuklanıyor veya sürülüyorlardı.

19. yüzyılın ortalarına doğru, resmi söylemde „eşkıyalık“ yaptığı, ancak gerçekte farklı bir Alevilik söylemiyle ortaya çıktıkları için, Koçgiri bölgesinden Diyab Ağa ve 39 arkadaşı (toplam 40 kişi) Bulgaristan’ın Rusçuk kazasına; Erzincan- Sivas yerleşkesinden, aralarında Bayram Koca ve  Hıdır  Dede’ lerin bulunduğu çok sayıda Kızılbaş önderi Varna’ya sürülürken; Dersim bölgesinden Ali Gako ile arkadaşları, Sivas- Kangal bölgesinden ise Şıx Süleyman (Araboğlu/ Araboli)ve yoldaşları  Kürdistan ve Anadolu içlerinde aynı akibete uğruyorlardı.

İşte, bu yüzyılın ortalarında Dersim’in Mazgirt bölgesindeki Babamansur (Bamasor) Ocağı’ ndan kopup, Kangal’ın Mescid köyündeki talipleri arasına yerleşen ve birçok yönüyle Kızılbaş/ Alevi pirlerinden ve Bektaşi babalarından ayrışarak ortaya çıkan Şıx Süleyman (Araboğlu), İçtoroslar’daki „Hakikatçı Alevilik Akımı“ na öncülük eden başlıca halk filozoflarından biridir.

Mazdekçiliğin ve Yaresanlığın devamı olarak nitelendirebileceğimiz bu Kızılbaşlık akımı, toplumsal mülkiyeti , gerçek anlamda tanrı-insan algısını, Ali- İsa (Mesih) özdeşliğini ve kadın-erkek eşitliğini savunmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı Batılı gezginlerin ve misyonerlerin dikkatlerini çekmiş; savundukları görüşler yöre egemenlerinin tepkisini topladığı gibi, Osmanlı gizli raporlarına da konu olmuştur. (Batılı gezgin ve misyonerlerin, konuya ilişkin  kimi mektupları konusunda bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Özge yay. Ank. 1997)

Sözgelimi, 15 Şubat 1891 ve 10 Nisan 1894 tarihli iki raporda Orta Anadolu Alevileri’nin,  16 Ocak 1899 tarihli bir raporda ise „Dersim, Akçadağ, Erguvan ve Hekimhan Alevilerinin Protestanlığa eğilimli oldukları“ bildirilerek, bu kaygı ortaya konur ve Protestan Kilisesi’nin faaliyetleri yasaklanarak; bunun yerine Katolik Kilisesi’nin faaliyetlerine izin verilir. (Bu konuda bkz. M. Bayrak: Misyonerlik Mi Dediniz?..; Alevilerin Sesi, Sayı:106/ 2007)

Kızılbaş/Kürt- Hıristiyan/ Ermeni yakınlığı, tarihsel ve toplumsal bir gerçeklikti. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, yönetimleri rahatsız eden bu yakınlık, 1925’ten itibaren Atatürk’e  danışmanlık yapan Prof. Hasan Reşit Tankut’ un,  daha 1961 Darbesinden sonra yönetime verdiği gizlilik dereceli bir etno-politik inceleme raporunda da ifadesini bulur.

Tankut, Osmanlı’nın son dönemlerinde, Sivas vilayetinde görevlidir. Hafik ilçesinin bir Alevi köyünde geceler. „Hakikatçı- Pirler“den olduğu anlaşılan yöre pirlerinden biri, onun sorusu üzerine bu yakınlığı şu sözlerle aktarır:

„Aleviler’le Hıristiyan Ermeniler arasındaki fark, soğan zarı kadardır. Hıristiyanlar; Tarı’yı baba, oğul ve ruh olarak anar; biz bu üçlemeyi Hak- Muhammed- Ali biçiminde söyleriz.

Onların 12 Havarisi vardır, bizim 12 İmamımız.

İbadet ve oruçların vakit ve şekli ile bayramlar, her iki millette de aşağı yukarı aynıdır.
Onlar tek kadınla evlenir ve kadın boşamazlar, biz de öyle.

Onlar sakal-bıyık kestirmez, kıl düşürmezler, biz de öyle.

Onlar gusul etmezler, biz de öyle.

Onlar göğüslerinde haç çıkarmak yoluyla şahadet getirirler, biz açık avucumuzu bağrımıza basmak suretiyle.

Biz, sonradan Hazret-i Ali efendimize uyduğumuz için adımız Alevi oldu, yoksa aramızda bir fark yoktur.“ (M. Bayrak: Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar (Aşuğlar), Özge yay. Ank. 2005, s.57)

Hakikatçı Pir Araboğlu’nun (Şıx Süleyman) İçtoroslar Dervişlerine Etkisi

Yukarda da vurgulandığı gibi, İçtoroslar’daki Hakikatçı Alevilik akımına öncülük eden  Dersimli Şıx Süleyman (Araboli) ve Seyid Veyis gibi hakikatçı pirler, zaman zaman tutuklanmış ve daha sonra Sarız yöresine sürgün edilmiş veya baskılardan kurtulmak için bu yöredeki yakınlarının yanına gitmişlerdir. Dolayısıyla bu akım; özellikle Erzincan-Sivas hattındaki Kangal’dan başlayarak Malatya/ Akçadağ, Maraş/ Elbistan- Pazarcık- Afşin ve Kayseri/ Sarız yörelerinde önemli bir kitle  kazanmıştır.

Halk arasında daha çok  Araboğlu (veya Araboli) olarak anılan hakikatçı pirlerden  Şıx  Süleyman’ a ilişkin ilk yazılı belgeler, 19. yüzyılın ortalarına dayanmaktadır.

Türkçe çevirilerini ilk kez Alevilik ve Kürtler (Ank. 1997) adlı eserimizde yayımladığımız  Batılı misyoner belgelerinin birkaçında, Şeyh Süleyman’la görüşmelere yer verilmektedir.

W. Winchester adlı Amerikalı gezgin  ve misyonerin 28 Kasım 1860 tarihli bir mektubunda, Şıx Süleyman’ı ziyaret kapsamında şu bilgiler verilmektedir:

„Birkaç Kürd’ün eşliğinde Şıx Süleyman’ın köyü Mescid’e gitmek üzere yola çıktık. Köy bulunduğumuz yerden at sırtında neredeyse bir günlük bir mesafedeydi. Yolculuk esnasında dört köyden geçtik. Her birinde de kahve içip, Kutsal Kitap’tan okumak ve dua etmek üzere kısa bir süre durakladık. Her yerde de büyük içtenlikle karşılandık ve yolumuza devam ederken bize eşlik edenlerin sayısı giderek artmaktaydı. Şıx’ın evine vardığımızda, onun buradan on- oniki
mil mesafede bulunan bir köye gittiğini ve ertesi güne kadar da dönmeyeceğini öğrendik. Kendisine hemen bir haberci gönderildi. Bu arada, eşi ve oğlu tarafından tam bir Kürt konukseverliğiyle ağırlandık. Büyük bir ateşte bizim için kuzu kızartıldı. Ateşin çevresinde, kadın ve çocukların yanısıra  onbeş kadar iyi görünümlü Kürt oturmakta ve İncil’deki ‚Hakikatı’ dinlemekteydi. Sonunda, gecenin geç bir vaktinde Şıx Süleyman geldi ve bize hoşgeldiniz diyerek, bu kadar uzun bir yoldan onları ziyarete geldiğimiz için bize teşekkür etti. Neredeyse tüm geceyi İncil okuyarak ve muhabbet ederek geçirdik…Kendileri, (Biz gerçek kurtuluş yolunu öğrenmek istiyoruz)  diyorlardı…“ (Age,s. 315).

Amerikalı gezgin Herrick’ in  18-20 Ekim  1866 tarihlerinde gerçekleştirdiği ziyarete ilişkin  bir mektubunda da; Protestan Kızılbaş Kürtler olarak nitelendirdiği Şıx Süleyman ve çevresi  hakkında birhaylı bilgi verir. Bu mektuplardan; Şıx Süleyman ve çevresinin, hem yöredeki Müslümanlar, hem de doğrudan kimi Kürt Kızılbaşlar tarafından suçlandıkları; zaman zaman bölge yöneticileri tarafından soruşturmaya uğradıkları anlaşılmaktadır. Mektuplarda, (Protestan Kızılbaş) olarak nitelenen bu Hakikatçılar’ın, diğer Kızılbaş  Kürtler’den daha zeki ve kişilikli olduklarına vurgu yapılmaktadır…(Age,s. 321)

Mahalli Kaynaklarda Araboğlu ve Yandaşları

Bu hakikatçı pirlerin yaşam serüveni ve felsefesi konusunda, başta Süleyman Çiltaş’ın Binboğalı Kökçüler, Binboğalı Son Kökçüler , Zöre Zöre adlı romanları olmak üzere, değişik mahalli çalışmalarda  birçok anılar, anekdotlar ve belirlemeler bulunmaktadır. Çiltaş, Araboğlu ve İçtoroslarlar’da Hakikatçı Alevilik akımını, Binboğalı kökçülerin yaşam mücadelesi çerçevesinde  roman anlatımı içinde verir.

Bölgede Hakikatçı Alevilik akımının önemli şair temsilcilerinden Meluli’ nin torunuHamdullah Erbil, dedesinin anlatımlarından yola çıkarak, Araboğlu hakkında şu bilgileri verir:

„Sivas’ta Araboğlu namında, eskiden Dedelik yapmış, ancak daha sonra Dedeliği bırakarak Bektaşilik’i hakikat yoluyla izlemeye çalışmış birinin yanına da gidip gelir Karaca (Meluli). Araboğlu’nu Osmanlı kadısı sık sık vilayete getirtir, zındana atar, işkence ettirirmiş. Kadı’nın iddiası, Araboğlu’nun İslamiyete aykırı cemaat teşkil etmesi ve tarikat ehli insanlar yetiştirmesidir.

Efsaneye göre, Araboğlu’na (Şıx Süleyman) zindanda işkenceye başladıklarında, işkencecilerin karşısına bir Arap çıkar ve onu korurmuş. 
Üstünden kapıları kilitlerlermiş, ama sabahleyin bakarlarmış ki Araboğlu dışarda geziyor. En sonunda Kadı, Araboğlu’ndan ve 4 arkadaşından özür diliyor ve peşlerini bırakıyor. Asıl adı bilinmeyen Araboğlu’na bu söylenceden dolayı bu ad verilmiş. Meluli’nin felsefi eğitiminde bu Araboğlu’nun da  önemli bir yerinin olduğu söylenir.“  (H. Erbil: Meluli/ Çağdaş Bir Bektaşi Mistiği, Cumhuriyet gaz. 1 Haziran 1993).

Öyle görünüyor ki, 20. yüzyıl başlarında Hakka yürüyen Şıx Süleyman’ın çevresinde 50 yıl içinde bir söylence bile oluşmaya başlamış. Ben, bir söylenceye bağlanan bu (Araboğlu) isminin, kovuşturmaya ve sürgüne uğrayan Şıx Süleyman ve çevresi tarafından bir kamuflaj olarak kullanıldığını ve zaman içinde  onun dervişlik ismi olarak kanıksandığını düşünüyorum.

H. Erbil, Hakikatçı Aleviliğin güçlü temsilcilerinden  Karaca’nın (Meluli), dedegân düşünceye bakışını da şöyle özetler:

„Karaca’nın Dedelere karşı çıkması, onların peygamber soyundan gelme düzmecelerini belgeleriyle açığa  çıkartıp, halk içerisindeki sahte davranışlarını eleştirmesiyle başlar. Der ki, (Sizin yobaz hocalardan ne farkınız var? İnsanlara dinin gerçeklerini, gerçek sevgiyi ve hakikat yönünü öğretmiyor, onun yerine dinin dıştan görünen şekilciliğini anlatıyor, halkı aldatıyor, fakir fukara demeden insanlardan bağış (Hakkullah/ Allah hakkı) topluyorsunuz. Bu bir aldatmaca ve soygun düzenidir. Hakikat yolu babadan oğula geçer mi hiç? Siz düzmece künyelerle – ki bu künyeleri Alevileri kılıçtan geçiren Osmanlılar’dan binbir armağan ve rüşvet karşılığı aldınız- insanların hüsnüniyetlerini sömürüyorsunuz.“  (Agy)

Aslında, Hakikatçı Alevilik, dedegân düşünceye karşı çıktığı gibi, onu Bektaşilik olarak nitelendirmek de yanlıştır. Çünkü, Hakikatçılık bir tarikatın sınırlarının çok üzerinde bir düşünce akımıdır. Meluli’nin şu sözleri bile, bu gerçekliği anlatmaya yetiyor: „Biz Bektaşi tekkesine gitmedik, tekkelerde hizmetimiz yok; fakat Bektaşilerin yetişmiş, faziletli, kâmil mürşidleriyle görüşüp, hizmetlerimiz onlarla oldu. Ders aldık, onlardan ilham aldık. Daha doğrusu bizim aldığımız bütün ilham insandadır. İlahi ilham zaten insandadır.“ (Agy. Bir hakikatçı şair ve köy aydını olarak Meluli’nin felsefesi konusunda ayrıca, Batı dillerindeki şu başlıca yazıya bakılabilir. Hans-Lukas Kieser: Alevilik als Lied und Liebesgespråch: Der Dorfweise Meluli Baba (1892- 1989),  Migration und Ritualtransfer  içinde, Peter Lang yay. Frankfurt, 2005 ).

Seydi Özcan da, İçtoroslar Hakikatçı Aleviliği’nin bölgedeki önemli temsilcilerinden Söbeçimenli dedesi ve babası  Apseyd ve oğlu Aziz Baba’ ya atfen „Aziz Baba Aleviliği“ olarak  nitelendirdiği bu akıma ilişkin aynı adlı eserinde; Hakikatçılığın , sanılanın tersine salt dedeganlıkla değil, aynı zamanda Bektaşilik’le olan çelişkisini de  şu belirlemeyle ortaya koyar:

„Apseyd, çocukluğunda çok etkilendiği Araboğlu’nun düşüncelerine sahip çıktı. Yöre halkının deyişiyle (Hakikatlı) oldu. Yozlaşan  Çelebilik ve Dedelik müesseselerine baş kaldırdı, dostlarının da yardımıyla köyünü ve civar köyleri dedelerden arındırdı. Cemaatini genişletti, ama köyüne de Alevilik tarihinde (Dinsizler) anlamında kullanılan (Prodan) lakabının takılmasına engel olamadı“  ( S. Özcan: Aziz Baba Aleviliği, Ank. 2001,s. 1-2)

Seydi Özcan, 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başlarında, yörede  gelişen Hakikatçı Akımının iki önemli öncüsünü şöyle anlatıyor: „ Bölgedeki Alevi toplumunun iki önemli isminden biri Araboğlu, diğeri Kırkısraklı Mamki Kosê (Şıx Mamo) idi. Her ikisi de Alevi tasavvufuna vakıftı. Kendilerine ait cemaatleri vardı. Bu cemaatlerde söz söylenir, saz çalınır, ibadet edilir, insan-ı kâmil olmanın yol ve yöntemleri tartışılırdı. Temel öğretilerine göre, kâmil  insan olmanın ana koşullarından birisi de (ölmeden önce ölmek, dünyevi iş ve nefsani duygulardan arınmaktı)“. (Age,s.58)

Yazar, „Avrupai fikirler“ olarak nitelendirdiği Hakikatçı Aleviliğin, „Hz. Ali’nin elinden Zülfikarını, altından Düldül’ünü çekip aldığını“ ve süreç içerisinde Sivas, Malatya ve Maraş topraklarında etkili biçimde yaygınlaştığını da vurgulamaktadır.

Hakikatçı Aleviliğin Erzincan/ Sivas kavşağındaki bir kolundan gelen, Ağıldereli Kasım Efendi’nin torunu Hüseyin Özcan, bu akımın 1830- 1915 döneminiKuruluş ve Biçimlenme, 1915-1960 dönemini  Gelişme Dönemi, 1960’dan sonrasını ise Çözülüş ve Yokoluş  evresi olarak nitelendirmekte ve bu yeni Alevilik yorumunun ortaya çıkışını, „tekkelerin, ocakların, türbelerin, dedelerin insan aklını tutsak eden bağnazlıklarına, akıldışı söylemlerine, çağın koşullarının sorgulayıcılığına ve zorlamasına“  bağlamakta ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:

„Yüzlerce yılda oluşan, şekillenen ve varlığını sürdüren Anadolu Aleviliğinin inanca yönelik yüzündeki tutuculuk 19. ve 20 yüzyıllarda değişen dünya koşullarına ayak uyduramamış ve yaşamın akışına bağlı olarak, değişmesi ve yenilenmesi gerekmiştir. Belki de Purotluk bu amaçla gerekmiş ve varlık kazanmıştır. Tekkecilik, bir ocağa bağlı olma, dedelik, onlardan keramet ve 
sorunlara umar bekleme Aleviliğin inanç yönünü ve bir anlamda da bağnaz tarafını oluşturmaktadır.“ (Bkz. H. Özcan: Aleviliğin Çağdaş Yorumu Purotluk Üzerine Bir Deneme, İzmir, 2007,s.97)

Üzerinde durmaya değer önemli hususlardan biri de, Hakikatçı Aleviliğin Araboğlu’nun çıktığı Dersim/ Mazgirt’teki  Kalê Mansur  Ocağı’nda ya da Kangal/ Mescid’deki Araboğlu Ocağı’ nda değil; İçtoroslar bölgesinde gelişme olanağı bulmasıdır.

Araştırmacı Mamo Baran da, Hakikatçı Alevilik Akımının, bu bölgede geliştiğine vurgu yapmaktadır: „Kendilerine sırr-ı Hakikatlı diyen Kangal’ın Mescit köyünde ikamet eden pirlerden Araboğlu ve Şeyh (Yazar, Veyis’e Araboğlu, Süleyman’a ise Şeyh dendiğini tahmin ediyor. MB), ölmeden önce yolunu sürdürmek için kendi çocuklarına değil, Kayseri/ Sarız/ Kırkısrak köyünde, aslen Ehlbeyt’ten olmayan Şıx Mamo’ ya vasiyet ederler. (…) Yani onların başlattığı ütopyayı Şıx Mamo gerçekleştirmeye çalışır. „ (Bkz. M. Baran: Koçgiri/ Kuzey-Batı Dersim, Tohum yay. İst.2002,s. 88-89)