Ana Sayfa Blog Sayfa 6437

Kerbela Duruşu Gibi

Pir POLAT

Biz alevilerin duruşu kerbelada Şehit düşen İmamı Hüseyin gibi olmalı. Neden İmamı Hüseyin ve yoldaşları katledildi kerbelada.Çünkü adalet için ve mazlum halklar için kendini veda etmişdir. İmam Hüseyin sadece yaşantısıyla  değil, şahadetiyle bütün insanlığa bir mesaj vermiştir. İmam Hüseyin bir semboldür. Yiğitliğin, fedakarlığın, mazlum olmanın sembolü. İmam Hüseyin, verdiği mesajda sonu ne olursa olsun asla ama asla Yezid’e, dolayısıyla zalime ve onun zulmüne boyun eğmeyeceğini bütün dünyaya şahadetiyle kanıtlamıştır. İnsanlık var oldukça İmam Hüseyin var olacaktır.

Pir Sultan direnişci duruşundan dolayı asıldı. Pir Sultan Abdal, Alevi toplumunun yetiştirdiği en büyük kahramanlardan biridir. Pir Sultan Abdal eylemiyle, sanatıyla bir çığır açmıştır. Anadolu da Pir Sultanlar geleneğini başlatmıştır. Bu gelenek onurlu, erdemli insan olma geleneğidir. Bu gelenek ve yarattığı değerler, evrensel anlamda bütün insanlık için bir şereftir.

Seyid Nesimi’nin işkence görmesine ve derisinin yüzülmesine sebep olan “Enel Hak” düşüncesiydi. Bu düşüncenin ilk temsilcisi Hallac-ı Mansur’dur. Şüphesiz Nesimi bu düşüncenin hayatına mal olacağını bile bile dile getiriyor, yayıyordu. Nesimi, düşüncesinin ve inancının bedelini ödemeye hazırdı. Nesimi’ye idam fermanı hazırlayan kadı şöyle yazıyordu fermanında: “Bu öyle bir mundardır ki, kanının değdiği yeri yıkamakla temizlenmez. Orayı yakmak, koparmak gerekir”.  Ama yaşam öyle “tesadüflerle” dolu ki anlatılmaz. Bu tesadüflerden biri de Nesimi’nin infazı sırasında gerçekleşti. Kadının fermanı yüksek sesle topluma okunduktan sonra infaza geçildi. Celladın bıçak darbesi sonucu Nesimi’den fışkıran kandan bir kaç damla idam fermanını yazan kadının parmağına değdi. Tabii ki kadı parmağını kesmez. Ve Nesimi tarihe geçen şu sözleri söyler: “Sen şeriat uğruna bir parmağını bile kesmezsin. Hâlbuki görüyorsun ki, biz inancımız yolunda kendi kanımızla yıkanıyoruz”. Nesimi günümüzde de Aleviler tarafından önder bir şahsiyet olarak kabul görmektedir.

Hallac-ı Mansur, düşüncesi için darağacını göze almış ve hiç bir karanlıktan çekinmeden düşüncesini açıklamıştır. Düşünceleri ne kadar “aykırı” olsa da onları ölümüne savunmuştur.Hallac-ı Mansur kendisini kırbaçlara, darağacına götüren düşüncesini iki kelime ile özetlemiştir: Enel Hak. Enel Hak, ben Hakkım, hakikatim anlamına gelmektedir. Şüphesiz bu iki kelimenin altında yüzlerce cilt kitaba sığmaz derin anlamlar yatmaktadır.

Benim bunları belirtmelerimin sepebi son sürecde Ülkedeki olanlara pratikde neden sesiz kalıyoruz.Ölüm oruçlarına,Kürt sorununa ve Ülkedeki var olan bütün sorunlarına yeterince neden destek vermiyoruz. Biz Alevilerin duruşu neden Önder gördüğümüz Hallacı Mansur,Seyid Nesimi,Pir Sultan Abdal ve Seyid Rızalar gibi direnişci değil. Teoride iyis ama Pratikde sayıfız. Bu anlamda önümüzdeki sürecde ülkede var olan Faşistlere ve Zulümlere karşı tek alternatif  birlik ve beraberliğimizdir.

Bu anlamda Matem süresince Alevi Kültür Merkezlerimizde yapılan Muharrem-Matem anmalarına, muhabetlerine bütün canlarımız katılmalı. Zulme karşı bir tavır olan İmam Hüseyin‘in onurlu direnişi dünü ve bugünüyle inancımıza yakışır bir şekilde ele alınmalıdır. Bugün hala Alevileri ve Alevi inancını „ucube“ olarak gören zihniyete karşı mücadeleye önemle vurgu yapmalı. Matemimizi birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının dünyada egemen olmasına vesile kılmalıyız.

Hakkın rızası için tutulan oruçlarımız ve yası- matemimiz Ulu Divanda kabul ola Hızır yardımcımız ola.

1332 yıllık güncel matem

Ali KENANOĞLU

Kerbela vahşeti Miladi 10 Ekim 680, Hicri olarak da 10 Muharrem 61 yılında meydana gelmiştir. Bu tarihten günümüze 1332 yıl geçtiği halde hala güncelliğini koruyan bir acı olarak insanlara gözyaşı döktürmekte ve matem tutturmaktadır. Bu yıl 15-26 Kasım arası bu matemin yıldönümüdür.

Alevi tarihinin sembol olayları, sembol isimleri vardır; Madımak, Maraş, Çorum, Pir Sultan, Hızır Paşa, Şah Hatayi, Kalender Çelebi, II.Mahmut, Kuyucu Murat, Yavuz Selim, Hamdullah Çelebi, Şeyh Bedrettin, Yezit, Kerbela v.b gibi. Bunların en eskisi ve en etkini Kerbela ola gelmiştir. Kerbela’da 10 Muharrem’de şehit edilen Hz.Hüseyin ve yanındaki 70 kişinin yaşadığı direnç ve teslim olmadan, öleceklerini bile bile canlarını ortaya koymaları ve Yezit’e biat etmemeleri bu nedenle de vahşice öldürülmeleri onlar için günümüzde dahi göz yaşı dökülmesinin ve matem tutulmasının nedenidir.
Kerbela’yı Kerbela yapan Hz. Hüseyin’dir. Hz.Hüseyin’i Hz.Hüseyin yapan ise onun zalimin zulmüne biat etmemesidir. Canını davası uğruna ortaya koymasıdır.  Bu nedenle Kerbela Alevilerce hep güncelliğini korumuştur. Çünkü Aleviler için ne Kerbela bitmiş, ne Yezit bitmiş ne de onun zalimliğine direnen Hz.Hüseyin bitmiştir. Tarihte bunlar hep başka isimlerle karşımıza çıkmıştır. Yezit; Yavuz olmuş, Hızır Paşa olmuş, Kuyucu Murat olmuş, II.Mahmut olmuş; Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Madımak’ta Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetenler olmuştur. O yüzden Kerbela hep güncel olmuştur. Tanıdığım bir çok Alevi can, Muharrem matem orucunu bu acıların ortak tarihi olarak kabul edip hepisinin acısına ve anısına bu yası tutmaktadır.
Muharrem Orucu yas orucudur, tabi ki bu orucun bir kuralı vardır ancak esas olan kişinin 12 gün boyunca her türlü zevk ve eğlenceden uzak durarak yas halini hissetmesidir. Muharrem orucunun sahuru, iftarı olmaz. Genellikle gece yenilerek yatılır ve gece tekrar kalkılmaz, (nadiren gece kalkanlar, karanlığın aydınlığa döneceği zamana kadar yerler) Muharrem boyunca oruç tutsun tutmasın 12 gün boyunca su içilmez (oruç açıldıktan sonra, ayran, hoşaf, meyvesuyu vb içilir), et yenilmez, gökyüzünde ilk yıldız gözükünce oruç açılır. Bu vakte kadar dayanamayacak rahatsızlığı olanlar ve  çocuklar daha erken açarlar (amaç yas tutmaktır). Muharremin 10.günü Hz.Hüseyin’in şehit edildiği gündür. O gün matem yoğun yaşanır. 12. gün oruç öğlene kadar tutulur. Öğlenleyin pişirilen aşure ile oruç açılır.
Kerbela’nın, Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın Hz. Hüseyin’in, Pir Sultan’ın, Kalender Çelebi’nin yasını tutmak, onların davasına sahip çıkmakla olacaktır. Sadece göz yaşı dökmek ve oruç tutmak onların mücadelesine katkı değildir.  Bugün Aleviler, günümüzün Yezit’lerini ve onlara karşı ölümü göze alarak direnenleri görmemezlikten gelmemelidir. Yezit, sadece Aleviliğin değil insanlığın düşmanıdır, çünkü dava insanlık davasıdır. Aleviler bu insanlık davasına sessiz kalmamalı ve duyarlılıklarını ortaya koymalıdırlar. Kerbela için göz yaşı döküp, oruç tutup açlık grevlerinde davası uğruna bedenini ölüme yatıranları görmemezlikten gelenler tuttukları orucu neden tuttuklarını ve Kerbela zulmünü iyi irdelemelidirler.

***
DEVLETİN ALEVİ İTİRAFI

12 Eylül döneminin Mavuyasının resmi arşivinden Yezit’lerinin mektupları çıkmaya başladı, hani birisinin de çekmecesinden çıkmıştı ya ona benzer bişey. Dönemin Yezitlerinden birisi mektup yazmış ve Alevi kasabı olduğunu ilan etmiş, o dönemde bu işlerin onurla gururla anlatıldığı dönemde Yezitlik onurunu gururunu mektuba dökmüş. Şimdi kalkmış o Yezit bu mektup bana ait değil diyor, bazı saftiriklerde  mektubu inandırıcı bulmuyor. Oysa bizim tarihimiz bu mektupların uygulamalarıyla dolu, Cumhuriyet tarihinde yaşadığımız Maraş, Çorum, Sivas birer mektup değildi, yaşanmış bir vahşetti. Bu mektubu yazan Yezit’in vahşetine maruz kalanların bir kısmı hayattadır. Bu mektup Devletin Alevilere bakışının bir itirafıdır. Bu itiraf kiminin resmi arşivinden, kiminin çekmecesinden, kiminin de ağzından çıkmaktadır. Çıkmayada devam ediyor.

Muharrem ayı ve yas, matem orucu


İsmail SAÇLI

Hicri senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. Günü Aşure günüdür. Muharrem ayı diğer aylardan daha farklı Mübarek ve bereketli ay olarak bilinir. 10. Günü de Aşure dağıtılır. Muharrem Orucu,  bütün peygamberlere olduğu gibi Hz. Muhammed’e de farz kılınmıştır. Muharrem Orucu,  10 gün tutulurken, Yüce Peygamberimizin gözbebeği olan torunu, İmam Hüseyin’in susuz bırakılması, 72 candaşı ise Yezit ordusu tarafından katledilmesi sonucu, İslam Tarihinin en acı günü olan Kerbela  Olayı nedeniyle,  2 gün daha yas orucu olarak tutulur. Kerbela Olayından dolayı, 12 Muharrem ve Yası matem orucu olarak günümüze kadar gelmiştir. Alevi-Bektaşiler, 12.nci günün sonunda Aşure dağıtır ve İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in o vahşetten kurtularak, Ehlibeyt soyunun bugüne kadar sürmesini sağlayan Zeynel Abidin’in kurtuluşuna da, kurbanlar kesilip, etli pilav olarak da lokma niyetine dağıtılır.  Muharrem orucunun, tutulma şartları diğer inançlardaki oruçlar gibi değildir. Yemek-içmek, günlük yaşamdaki zevk ve sefa yoktur. Et ve su alınmaz. Su, İmam Hüseyin’in susuzluğunu anlamak için et ise, bir canlıya kıymamak, kan akıtmamak için yenmez.

Ruhu, bedeni, nefsi terbiye etmek için az yemek ve eğlenceden uzak kalmak şarttır. Aşure günü (yani 10 günde ) tüm peygamberler bir mucize ile mutluluğa ulaşır. 10.ncu günü İmam Hüseyin bir katliamla acıya bürünür, bu yası bizler hala dün gibi yaşar ve gözyaşı dökeriz. Yezit’e lanet okur, İmam Hüseyin’e rahmet dileriz.

Örneğin; 10 Aşure

  1. Hz. Musa, Firavun’dan kurtulmuştur.
  2. Hz. Nuh’un gemisi o gün kurtulmuştur.
  3. Hz. Yunus balık’ın karnından o gün kurtulmuştur.
  4. Hz. Âdem’in tövbesi o gün kabul edilmiştir.
  5. Hz. Yusuf, kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Aşure günü kurtulmuştur.
  6. Hz. İsa, o gün dünyaya gelip semaya yükselmiştir.
  7. Hz. Davud’un, tövbesi o gün kabul edilir.
  8. Hz. İbrahim’in, oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
  9. Hz. Yakub’un,  oğlu Yusuf’un hasretinden kapanan gözü o gün açılmıştır.
  10. Hz. Eyüb’ün yaraları o gün iyileşmiştir.

Görüldüğü gibi bu orucu, Hıristiyanlar, Yahudiler, insanlık âlemi tutmaktadır ve Farz olan oruçtur. Muharrem Ayı, bu sene 15 Kasımda başlayacaktır. 12 gün sürecek olan Orucumuzda, Kartal Cemevi Vakfı olarak, Saat:17.00 de her gün Vakfımızda oruç açma yemeği vereceğiz.  27 Kasım Salı günü de Aşure yapılacak ve Kurbanlarımız kesilecektir. Saat: 12.30 da lokmalarımız dağıtılacaktır. Canlarımızın tuttuğu oruçlar, yaslar Allah katında kabul görsün,  sizleri Aşkı niyazlarımla selamlıyorum.

10.11.2012

Bir İktidarın Dönüşümü

Turan ESER

AKP, 10 yılını “millete efendilik taslayanlar gitti, millete hizmetkâr olanlar geldi” sözleriyle özetlerken, bu ifadenin başta Aleviler olmak üzere, ayrımcılığa maruz kalmış ve diğer toplumsal kesimler açısından bir karşılığı yoktur. Aleviler ve farklı toplumsal kesimlerin kültürel kimlik sorunlarına, Türkiye’deki insan hakları sorununa, adalet anlayışına, toplumsal barış ihtiyacına, demokrasi, özgürlükler ve bireysel/kollektif haklar açısından baktığımızda, iç acıcı bir on yıldan bahsetmek mümkün değildir.
AKP, cumhuriyet döneminin yerleşik din ve devlet ilişkisinin kurumları olan Diyanet, İlahiyat, İmam Hatipler, Kuran Kursları, din dersleri, dini vakıflar ve 90 bin camiden beslenen,  12 Eylül darbesi, 28 Şubat darbesi ve 2001 kriziyle İslamcı siyasetin desteklendiği siyasal İslamcı bir proje ve neo liberalizmin ürünü olarak hayatımıza girmiştir. “İçerde ve dışarıda sıfır sorun”, “kültürel kimlik haklarını savunacağız”, “özgürlük alanlarını genişleteceğiz” ve “herkesin hükümeti olacağız” gibi vaatlerle iktidar olan AKP, bugün bakıldığında vaatlerini gerçekleştirememiştir. İçerde sıfır sorun yerine, sorun yaşanmayan alan, kurum ve toplumsal kesim kalmamıştır. Kültürel kimlik sorunlarını çözme vaatlerinin yerini, Alevilere, Kürtlere, Gayri Müslimlere ve diğer azınlıklara yönelik ayrımcılık uygulamasındaki artışlar ve nefret söylemi üzerinden bu kesimlerle gerilime ve çatışmaya dayalı ilişki almıştır.


NASIL BİR TÜRKİYE, HANGİ ÖZGÜRLÜK?

AKP hükümetinin on yılda Alevilere yönelik ayrımcı tutum ve politikalarını daha objektif olarak değerlendirmek için, genel olarak Türkiye’de nasıl bir “demokrasi” ve “özgürlük” ortamında bulunduğunu ve “İleri demokrasi” nutuklarının yerini nelerin aldığına bakmakta fayda var. 700 civarında Kürt siyasi tutuklu ana dilde savunma yapmak için ölüm oruncundadır. 2500 öğrenci, 8 milletvekili, binlerce insan siyasi düşüncelerinden dolayı, 99 gazeteci sadece AKP’ye muhalif olduğu için cezaevine atılmıştır. 2000 civarında insan cezaevinde ölmüştür. “Özgürlük” vaatleri, yerini 15 bin 506 web sayfasının erişimini engellemeye, ana akım medya, muhalif basın ve yayın kuruluşlarına sansür, baskı ve işten attırmalarla müdahale etme hakkına bıraktı. Demokratik bir hak olan toplantı, yürüyüş ve gösterilerde güvenlik güçlerinin şiddet, biber gaz, cop, panzer ve tazyikli su kullanmak rutin bir hale gelmiş ve gösterilere yapılan müdahalelerde 6 kişi öldürüldü, 271 kişi yaralandı, 2 bin 604 kişi gözaltına alınıp, 418 kişi tutuklandı. “Dur” emrine uymadı mazereti gösterilerek 19 kişi öldürüldü. Faili meçhul cinayetler devam etmektedir. Türkiye AİHM’de açık farkla en fazla insan hakları ihlali yapan ülke konumundadır. Basın özgürlüğü açısından 179 ülke arasında 148. sıradadır. “Melez” damgası yemiş Türkiye’nin olmayan demokrasisi, 167 ülke arasında, 88. Sıraya yükseldi. Sadece olmayan “demokrasimiz” değil, bizzat cumhuriyetin kendisi de dinsel, etnik, sağcılık, erkek ve patron karışımı “melez” durumdadır.
AKP kültürel kimlikleri istismar edici politikalara yelken açan bir sürecinde mimarıdır. Örneğin Alevi açılımından, Alevilerin oturduğu evlerin işaretlendiği, fişlendiği, Ramazan davuluyla tacizlerin arttığı, mahallede, okulda, bürokraside, devlet kurumlarında, mezarda, yargıda, iş dünyasında ve siyasette ayrımcılığın arttığı, Madımak katillerinin aklandığı, insanlık suçunun zaman aşımına uğratıldığı, AKP yandaşı çakma Alevilerin ve çakma Alevi derneklerin kurulduğu bir süreç çıktı. Daha da önemlisi, Alevi açılımı adı altında Sünni açılımlar yapıldı. Kürt açılımından tutuklamalar, sindirme, şiddet, çatışma, ölümler ve toplumsal kutuplaşma doğmuştur. Roman açılımında ise, AKP’li belediyelerin Sulukule ve diğer bölgelerinde yaşayan Romanlara ait yerleşim yerlerini talan etmesi ve yandaşlara peşkeş çekilen arsa spekülasyonları çıktı. Toplumun “belki bu sefer” diye kandırıldığı, yeni siyasi sahte vaatlerden, otoriter diktatörlük, tekçilik, mezhepçilik, ayrımcılık ve nefret içeren bir siyasal üslup çıkmıştır.
AKP hükümeti on yıldır sağlık, eğitim, ulaşım ve iletişim gibi “Kamu Hizmetleri”ni yandaş ve İslamcı piyasaya peşkeş çekerek özelleştirirken,  “özel ve kişisel alan”a ait olan bedene, aileye, dine, inanca ve vicdana müdahale ederek kamulaştırmayı daha çok tercih ediyor. “Kürtajı yasaklama” “üç çocuk” beklentisi, Diyanet üzerinden vicdanı ve dini kamulaştırmak için 135 bin imamlı ve 90 bin camili Türkiye projesi teokratik ve totaliter rejimleri hatırlatmaktadır.
Bizzat Başbakanın ve Diyanet İşleri Başkanlığı görevlilerinin Cemevlerini “ucube” gören ve itibarsızlaştıran ifadeleri ile Diyanet ulemaların cemevinin ibadet yeri olmadığına ilişkin fetvalarını referans göstererek karar veren Yargıtay ve TBMM, cemevlerini tanımayan kararlara imza atıyor. Yani Erdoğan’ın yalana dayalı ve mesnetsiz olan “yargıyı dedeler yönetiyor” ifadesi aslında, referandumla birlikte yargının ulemanın vesayetine teslim edilmesinin ve Alevileri, dedelerini, cemevlerini itibarsızlaştırmanın mazereti olarak kullanılmıştır.

ALEVİLERİN TALEPLERİ AKP’NİN SAMİMİYETSİZLİĞİNİ DEŞİFRE EDİYOR

Alevilerin varlığı, gücü ve demokratik hak talepleri AKP’yi ve devleti tedirgin etmektedir. Çünkü Alevilerin talepleri AKP hükümetinin samimiyetsizliğini ve devletin mezhepçi, anti laik konumu deşifre ediyor ve uluslar arası ölçekte tartıştırıyor. Alevi talepleri ve argümanları aynı zamanda Türkiye’deki sözde laiklik anlayışını, iktidarı koruyan sözde demokrasi oyununu ve iktidarı ve egemenlerin Türk-İslam Sentezine dayalı sözde hukuk adaletini, 89 yıldır süregelen din ve devlet ilişkisindeki tutarsızlığı, Sünni-Hanefiliğe dayalı mezhepçi tekçiliği, dinsel ayrımcılığı deşifre ediyor.

ALEVİLERE AYRIMCILIK, DEVLET  SÜNNİLİĞİ İÇİN AÇILIM VAR

Alevilerin taleplerine kısaca göz atacak olursak;
1.Alevilere karşı dinsel ayırımcılığa ve haksızlığa son verilmesi,
2.Alevilerin eşit haklardan yararlanma isteği,
3.Zorunlu din dersi ve Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammedin hayatı gibi zorunlu-seçmeli derslerinin kaldırılması,
4.Alevi yerleşim bölgelerine cami yapılmasına son verilmesi,
5.Cemevlerine yönelik ayrımcılığın giderilmesi ve “ibadet yeri” statüsünün tanınması,
6.Gasp ve işgal edilmiş tüm Alevi-Bektaşi Dergahlarının Alevilerin tasarrufuna bırakılması,
7.Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması,
8.Her inanç grubunu kendini finanse etmesini sağlayacak „inanç vergisi“ sistemine geçilmesi,
9.Her türlü dinsel ve inançsal hoşgörüsüzlük biçiminin ortadan kaldırılmasını,
10.Cemevlerinin açılmasına engel teşkil eden tüm yasal mevzuatların değiştirilmesi,
11.Nüfus cüzdanlarındaki din hanesinin tamamen çıkartılması olarak özetlenebilir.
Alevilerin bu talepleri farklı din ve inançlardan inanan herkes için, aynı zamanda inanmama hakkını kullananlar içindir. Bu talepler özgürlük ve laiklik karşıtı AKP iktidarına ve geçmişten bugüne süregelen devlet aklına karşı, demokrasi, laiklik, hukuk, eşitlik ve adalet dersi vermektedir.
Oysa AKP hükümeti ve devlet bu talepler karşısında, bugüne kadar tek işlevleri olan Sünni-Hanefiliğin dinsel ritüellerini, pratiklerini, kurumlarını  yangınlaştırıyor ve buna uygun finansman kaynaklarını artıyor.  AKP Alevi açılımı adı altında Alevi çalıştayları düzenlerken, Alevilerin yukarıdaki taleplerini karşılamak yerine, bizzat anti laiklik zemininde Sünni-Hanefi  açılımlar yapmıştır. İşte bunların somut örnekleri;
1.4+4+4 Eğitim Sistemi ile Türk İslam Sentezinin dini harcı artırıldı.
2.Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu meclisten geçti.
3.İmam hatip okullarına sınırsız alan tanındı.
4.İlahiyat fakültelerinin sayısı 3 katına, öğrenci kontenjan sayısı 4 katına çıktı
5.Zorunlu din dersinin AİHM ve iç hukuka aykırılığını düzeltmek yerine, 3 ayrı seçmeli din dersi kabul edildi. Zorunlu seçmeli Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in Hayatı dersi
6.2010 Temmuz: SHÇEK mevzuatını değiştirerek “Ünvan Değişikliği Sınavı” adı altında imamların yönetici olmalarını sağladı. Huzur Evlerinin kapısını tarikatlara ve cemaatlere açtı.
7.Aile İmamlığı ve Aile İrşat Büroları üzerinde dinsel tahakküm kurma mekanizmasına dönüştürülmüştür.
8.MEB, İl ve ilçe milli eğitim müdürleri ile okul müdürlerini Din dersi öğretmelerinden ve İlahiyatçılardan tamamlıyor.
9.İçişleri Bakanlığı, imamlık eğitimi alan bürokratlardan vali atıyor. 81 valinin her 7’sinden biri imamlık eğitimi almıştır. 12 valide doğrudan imam hatip mezunudur.
10.AKP Mele-Molla açılımıyla Kürt İslam Sentezine uygun yapılanmayı örgütledi.
11.Kuran kurslarında yaş sınırı kaldırıldı ve Kur’an kurslarının sayısı 12 bini aştı.
12.Tekçi ve mezhepçi Diyanet TV, kamu finansmanıyla yayına başladı.
13.Kamu bütçesiyle dini yayıncılıkta bir patlama yaşandı.
14.Cami sayısı AKP ile 30 bin artarak 90 bine ulaştı. Kamu kurumları ve okullar adeta mescitli hale getirildi.
15.İnsan hakları haftası yerine Kutlu Doğum Haftası AKP ile kutlanmaya başladı. Her yıl 20 bin civarında etkinlik kamu bütçesiyle yapılır hale geldi. Okullar artık Kutlu Doğum Haftası kutluyor.
16.Tüm Bakanlıkların ve kamu kurumların artık bir DİN BÜTÇESİ kalemi oldu.
17.2002 yılında 72 bin olan imam sayısı 125 bin imama çıkarıldı.
18.Türkiye’de Sünni-Hanefi dinciliğin finansmanı AKP ile artmıştır. 2003 yılında 771 Trilyon 267 Milyar ile genel bütçenin yüzde 0.50’sini Diyanete ayrılırken, 2012 yılında bu rakam 3 Milyar 891 Milyon TL’ye ulaşarak genel bütçeden Diyanete ayrılan pay yüzde 1.10 olarak iki katına çıkarılmıştır.


AKP’NİN ALEVİ AYRIMCILIĞI ALEVİLERİ SOKAĞA ÇIKARDI

Alevilere yönelik ayrımcılığın, Alevilerin hak ve taleplerine karşı siyasal İslamcı resmi ve sivil kesimlerin engellemelerine daha sık ve yaygın şekilde tanık olduğumuz bir süreç yaşanıyor. On yıldır, AKP hükümetinin devlet kurumları ve cemaatlerinde sivil alandaki inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı ve ayrımcı kıskacına sıkıştırılmış olan Alevilerin acısı ve sorunları giderek artmaktadır. Özellikle Türkiye’de beş büyük kitlesel mitinglerinin örgütlenmesi, başta Madımak katliamı olmak üzere diğer katliam günlerindeki anma ve hakikatleri hatırlatma etkinliklerine onbinlerce insanın kitlesel katılımıyla gerçekleşmesi, Avrupa Alevi örgütlenmesinin onbinleri kucaklayan Köln, Bochum, Strasburg ve Berlin mitinglerinin AKP iktidarı dönemine denk düşmesi tesadüfü değil, bizzat AKP zulmüne ve ayrımcılığına yönelik Alevi tepkisinin dışa vurumudur. Yani AKP dönemindeki Alevi açılımında, Alevi ayrımcılığının, nefretinin, Aleviliği Sünni teolojiyle devlet içinde homojenleştirme eğilimi ve yaptırımları güçlendiği için, Alevi hareketinin sokağa çıkması gündeme gelmiştir.


AKP ALEVİLERİ SÜNNİLEŞTİRME EĞİLİMİNDE

AKP hükümetinin Diyanet İşleri Başkanlığı Stratejik Dairesiyle işbirliği içinde Alevileri Sünni-Hanefi anlayışı doğrultusundaki dindarlaştırma ve teolojik kimlik olarak homojenleştirme eğilimi, Alevi açılımının ve Alevi çalıştayların merkezine konulmuş ana hedef olduğu bilinmektedir.
AKP ve Diyanet İşleri Başkanlığı Alevilerin seküler hayatla barışık yaşamalarına ve devleti dinsizleştirmek için gerçek laiklik anlayışını savunuyor olmalarından pek hoşlanmamaktadırlar. Bu nedenle Aleviliği Sünni-Hanefi teolojiyle beslenmiş resmi din kurumları ve devletin resmi ilahiyatı içine çekerek eritmeye çalışıyorlar. AKP güdümlü ve AKP ile ortak çözüm bulacağını sanan kimi Alevi çevrelerde, AKP’nin Alevileri Sünni-Hanefilik ekseninde dindarlaştırma planına destek sunmaktadır. Oysa seküler hayatla barışık olan Aleviler yıllardır, resmi dine ve onun ilahiyatına benzemek istemiyor. Türkiye’deki inançsal ve toplumsal çeşitliliğin, kültürel kimlik haklarının, özgürlük alanlarının yasal olarak güvence altına alınmasını ve özel alandaki kurumsal örgütlenmelerine ilişkin ayrımcılığında durdurulmasını talep ediyor.


SonuÇ

Özetleyecek olursak, AKP hükümeti Alevilere ve diğer farklı inanç gruplarına yönelik ayrımcı düşüncesinden bir nebze olsun kurtulmuş değildir. İçinde tehlikeli tuzak barındıran bir “açılım” ile Türkiye, dünya ve Alevi kamuoyunu aldatmaktadır. Alevi katliamı fetvasıyla iz bırakmış şeyhülislam Ebu Suud’la gurur duyan zihniyet, Alevi cemevine “ucube” yakıştırmalarda bulunan yaklaşım, siyasal alanda Alevilere yönelik nefret ve ayrımcılık diline sığınmış hastalıklı bir akıl, Alevi sorunun çözmek değil ancak tıkamak için tutum alır. AKP kendi Alevisini yaratmak için onu devlet içinde homojenleştirmekten başka hiçbir çözüme yanaşmayacağı gerçeği kabul edilmelidir. Devlet Aleviler adına politika oluşturmak ve Aleviler adına karar verme hakkını paylaşmak istemiyor. Aleviler üzerinde kurulan sosyal baskı mekanizmaları ve ayrımcılık uygulamaları ve mahalle baskısı bir devlet ve İslamcı cemaatlerin politikasıdır. Çünkü devletin ideolojik genetik kodlarını oluşturan, Sünni-Türk İslam Sentezci tutumuna karşı mücadele edilmeden ve bunları koruyan devlet ve İslamcı iktidar anlayışına karşı durmadan sonuç elde edilmez.  Güçlü, geniş, birleşik sol bir muhalefet cephesinde güç birliği inşa edilerek ve toplumsal mücadelelerle buluşturan yaklaşımla, Alevilerin hak ve taleplerinin hukuksal, laiklik ve demokratik zeminde karşılanması mümkün olabilir.

Dere Laçi- Laç Deresi

Dere Laçinu- (Dere lâçi-Laç Deresi) Bu isim birileri için sadece “dere” adı olabilir. Fakat De’simli biri için dipsiz bir kuyudur. Binlerce çığlığın ve acının hala feryat ettiği, taşlarının titrediği bir kuyu.

Yivıse Sey Khali, Sılê Phıti,  Aliyo Qız, Qemeré Murexani, Xemé Cıvé Keji,  Xemedé Mizêli, Cıvlayiré Mîrzêli, Wuşené Xırancıke, Dawbera Xıdıre Qem, Lertikra Mirzeli, Medina, Xemêde civlayiri… bu isimler başkasına anlamsız hatta garip gelebilir, De’simli için dik duruş, cesaret ve onurun sembolüdür.

Tozlu tarih sayfalarının arasında elbet olağanüstü direnişler var. Laç Deresi direnişi; bu onuru fazlasıyla hak etmiştir. Birilerinin dediği gibi, o toprakta bir ayaklanma ya da isyan yoktu. Silâhsız, savunmasız, mazlum bir halk vardı. Yapabildikleri en son şeyi yaptılar, kaçarken aynı zamanda çığlıklarını geleceğe ulaştırabilecek sesi yaşatabilme mücadelesi.  Laç deresi bir destandır, onun ruhunu ancak genleriyle o acıyı bu güne taşıyabilenler anlar. Halkını ve diğer çocukları kurtarabilme savaşında, kendi çocuğunu boğarak öldürebilmek, tüylerinizi ürpertebilir. Sanırım bunu da ancak düşmanın eline geçmemek için el ele tutuşup, kendini uçurumdan boşluğa bırakan De’sim kadını anlatabilir.

Demanlılar’ın dediği gibi; “ölümüzü düşmana rüşvet olarak sundular” Ya da yaralı olarak ele geçirilen çocuğu, başımız b

elaya girer düşüncesiyle, düşmana teslim edenler. Bunun adı denge mi, karşıt güçlerin aynı vücut içinde savaşı mı, ben isimlendiremedim. Fakat,  irdelenmiş tarihte şunu gördüm, her 4-5 yılda bir De’sim de deprem olmuş, volkan patlamış, kasırga çıkmış ve talan edilmiş. Bir ülke düşünün ki tüm gücüyle bir depremin yarasını yirmi yılda saramamış, o şehri eski canlılığına kavuşturamamış. Yokluk, açlık, ölüm, savaş ve yıkım coğrafyasında çocuğunu doyurabilme savaşının adı “eşkıyalık” olmuş.

Pir Sultan Abdal dönemini araştırırken, padişaha yazılmış bir belge okumuştum. Diyordu ki “Halk vergiler altında o kadar ezildi ki; şu anda çocukları kesip yiyecek duruma geldi.” Binlerce yılın baskısı, kıyımı, çaresizliği, yokluğu ve zulmü bu gün bitti mi peki? Bitmeyen faili meçhul cinayetler, orman yangınları, barajlar, sürekli göç, korku, yokluk, fakat en tehlikelisi “kişiliksizleşmek-kimliksizleşmek” tüm hızıyla devam ediyor.

Binlerce yıllık kadim felsefe, içi boşaltılarak çürük bir ceviz gibi birilerinin sofrasında; bir o yana bir bu yana y

uvarlanıyor. Binlerce yıllık “Zone Xızıri-zone mâ-Kırmanciki” UNESCO’NUN DA belirttiği gibi alarm veriyor. Dört taraftan sürekli sıkıştırılan bir mengene içinde, günden güne şeklini ve özgün yapısını kaybeden bir felsefe. Belki çoğu insan farkında değil ama bu dil bir hazine, içinde felsefenin (Raê-Ra Xızır’ın ) öğretileri şifrelenmiş ve yok olmak üzere.

Ne acıdır ki yurt dışında ve yurt içinde Alevilik-Kızılbaşlık ile ilgili yetkin Raewer’lere (dedelere) Xowtumal’in anlamını sordum. Kaldı ki b
Sonuç mu? Ritüeli anlatsalar da (oda tam değil) sözcüğün anlamını kimse ritüelle kaynaştıramadı! Bunun gibi kaç örnek var aslında!u Ra Xızır’ın en önemli ritüeli, De’sim’in en önemli bayramıdır.

Bu dil üzerinde yapacağınız tek bir ses değişikliği, sizi onarılması mümkün olmayan hataya sürükler, bunu ancak Ra Xızıri felsefesini kavrayanlar sezinleyebilir. Dil-kültür-felsefe birbirine sıkıca sarılan kilit taşı gibi, birini yerinden oynatınca hepsi yıkılıyor.

Asım Bezirci’nin bir yazısında şu cümle vardı; “sistem ya da emperyalist güç; şalvar-sakal ve sarık giyer gerici olarak size saldırır. Kravat, takım elbise giyer mebus olarak size saldırır, smokin giyer bürokrat olarak saldırır, komşun olur, kardeşin olur onun bin bir yüzü vardır.” De’sim’in yapısı; zorunlu nedenlerden dolayı, endemik olarak kalabilmiş nadir bir yapıdır. Kızılbaşlığı-“ışık yolunu” De’sim de yaşanan “Ra Xızır” (Hızırın yolu) inancını çözemeden bir yere oturtamazsınız. Bu da dil içine şifrelenmiştir. O nedenle De’sim ile oynamak, “ışık insanı” yapısını bozmak demektir, Kızılbaşlığın içini boşaltarak, Ortodoks inançlar arasına sıkıştırılarak  boğulmasını izlemek demektir.

Dere laçi, aslında bir ayna, gençlere kendilerini görebilecekleri bir şans. Bu ayna ya geçmişten günümüze hain yapıyı ya da gerçekten De’sim için mücadele etmiş onurlu yapıyı size gösterecek. Bu aynaya bakmak cesaret ister, çırılçıplak kendini görmek böyle bir şey.

Romandan kısa bir alıntı ile sonlandıralım;

“Ya tije hometh/ Ya kâinatın ışığı!

Ma motazé mıxeneti meke,/ Bizi onursuza muhtaç eyleme, 
Vıle çewt meverde,/ Boynu bükük bırakma,
Békeşiye u béçaréni,/ (Kapıkulluğunu) Kimsesizliği ve çaresizliği,
Zawzéçé ma memısne,/ Çoluk çocuğumuza yaşatma,
Xıraviye mara duri bere./ Fesadı, kötüyü kapımızdan uzak tut.”

Dua bile şaşkın, dört taraf akbaba, “tarih öncesi tanrıların ruhu ölüm kokar”, kargalar leş peşinde. Kartallar, buğday tanesi olmuş harmanda, savrulur ihanetin nefesinde, keskin bir koku çığlığa biner, güneşe hale olmuş insan bedeni, duman yükselmekte yakar genizleri.

Toprak kırmızı, çift kişiliktir bu kaçış, üstelik ürkek ve güçsüzdür adımlar. Kızıl toprakta beş parmak izi, hattat elinden çıkmıştır her bir satırı; yürek âlim olmadıkça, okunmaz meramı. Güneş çizer bedenin hatlarını, gölge koşarken beden peşinde, çöker ruhun üstüne, ardında yüzlerce çaresiz yürek; ulaşamaz bedenine ruh, çok gerilerde kalmıştır, yetim acizliği çöker bulutlara. Annesini yitiren bebek gibi çaresiz, bedeninden öteye dil bilmez ve üstelik sağır.

Silâhlar toplanmıştı iki yıl önce, huzura gerekçe gösterilerek. Peki neydi suçları? Yüzlerce kez bu soruyu düşündü, onca anıyı ardına savurarak. Kanat çırpar acılar, feryatlar kızıl kan, titrer kelebek kanadında kırk can, şahitliğe dayanamaz Laç Kayalığı, usulca ortadan yarılır ikiye.

Parmaklar dolaşır ölü beden saçında, cem-i ayinde döner pervanedir ayaklar, hırçın akar sel gibi,  gözyaşı ile yıkar evlâtlarını Laç Deresi. Dumanlı başıyla bir mağara, alnında yüzlerce kırışık, bakarken kaderine üzülerek, binlerce yılın acısı kayıt tutmuştur, puslu gözler belleğinde.

Not; KİBELE YAYINEVİ STANDI 24 kasım 2012 cumartesi, TÜYAP (İstanbul-uluslararası kitap fuarı) saat 14-18 arası imza. (Xarde u Kore- Sahipsiz Çığlıklar (Roe De’sim)-Dere laçi-son üç roman)

Matem ayı, yas-ı muharrem’e vesile olan Kerbelaları unutmamaktır

Değerli Canlar !

Mazlumların haldaşları,Ezilenlerin yoldaşları !

Alevi-Kızılbaş inanç kültürün’de,çok belirleyici ve önemli bir yeri olan,MATEM ayı Muharrem ORUÇLARI’nın yeni bir yıldönümündeyiz.

Muharrem orucu denilince akla KERBELA’nın kanlı vahşi katliamı gelir. 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) tarihin de ,Hz.İmam Alinin oğlu (Hz. Muhammedin torunu) Hz. Hüseyin, aile efradı çoğu çocuk ve kadından oluşan, 72 taraftarı ile birlikte kerbela çölünde ,Yezit ordusu tarafından ,susuz bırakılarak, vahşice katledildiler.

Hz.Hüseyinin başı kesilerek Mızrak ucunda ŞAM sokakların da gezdirilerek,Yezit muhaliflerine büyük bir korku ve göz dağı verilmek istendi.

Hz. Hüseyin ise ölmeden önce taraftarlarına yaptığı son konuşmasın da şöyle sesleniyordu:

‘’Zalimlerin hükmü altındaki toprakların neresinde yaşarsanız yaşayın,ezilenlerin ve mazlumların birliği oluşmadıkca mukadderat değişmez.

Kerbela Mazlumla Zalimin kavgasıdır.Zalimlerin dünyası var oldukca bu kavga devam edecektir.Kerbelada açılan yara Mazlumları yarasıdır.Akan kan mazlumların kanıdır. Bundan böyle zalimlerin açacağı yaralar,benim yaram- akacak kan benim kanımdır.Benim kanım ile ezilenlerin kanı,benim yaram ile ezilenlerin yarası arasında fark görülmeye. Şartları ve bedeli ne olursaolsun,hiç bir zaman ve hiç bir yerde ,zalimlerin dünyasına biat etmeyeceğim,teslim olmayacağım’’ diyerek devam etmektedir.

Değerli canlar !

Alevi toplumu; işte Hz. Hüseyinin bu tarihi çağrısı ve duruşunun bir gereği olarak 1332 yıldır,bu mesajın sorumluluğunu yerine getirmektedir.Yani yeryüzündeki zalimlerin dünyasına karşı mücadele eden,hakkı için bedenlerini feda eden,mazlum insanlık için hakka yürümekten şeref duyanların yanında yer almaktadır.Onların kanını kendi kanı ,onların davasını kendi davası kabul etmektedir.

Hz.Hüseyin için 1332 yıldır çekilen yas ve onu gönüllerin serdarı görmeleri bundandır. Çünkü o insanlık aleminin tüm zamanların da geçerli olacak,insani ilkelerin mesajını vermişti.

Bugün ülkemizde zalimlerin dünyasına karşı mücadele bayrağını Cezaevlerin de yükselten, Açlık grevi eylemcilerinin tuttuğu Oruç en büyük bağlılık eylemidir.

Onların kazanması ,mazlumların kazanmasıdır.Onların başarısı Zalimlerin yenilgisidir.Onlar 1332 yıl sonra ,bugün Hak bildikleri yolda ,bedenlerini ortaya koyarak zalime karşı Hz.Hüseyinin bayrağını yükseklerde tutan,zalimlerin önünde diz çökmeyen Hüseyini kahramanlardır.

Biz Aleviler olarak , bu yılki matem orucumuzu ,bu mazlumların mücadelesine atfederek, Zalime karşı topyekün mücadeleye çevirmeliyiz. Mazlumların birliğine dönüştürerek ,zalimlere karşı korku salmalıyız.

AŞUREMİZİ bu yıl açlık grevi –ölüm orucu kahramanlarına adamalıyız. Onların davası bizim davamız,onların başarısı bizim sevincimiz olmalıdır.

Bu yılki Aşurelerimizi onlar için pişirip, şükranla sunmalıyız ki,Hz Hüseyinin zalimlere karşı yükselttiği mücadele bayrağını onlar yükseklerde taşıyorlar.Zalime biat etmeyip,ölümü göze alarak mazlum insanlığın onurunu ve iradesini yücelttiler.

Biz DEMOKRATİK ALEVİLER FEDERASYONU olarak,bu yıl ülke ve yurt dışında ki tüm Muharrem Orucu programlarımızı ve pişireceğimiz AŞURE’leri, açlık grevi-ölüm orucu eylemcileri ile dayanışma çerçevesin de yapacağız.Onların davası ve taleplerinin yanında olduğumuzu haykıracağız.

Çünkü Hz. Hüseyine bağlılık,Mazlumların davasına ve mücadelesine bağlılıktır.Bu vesile ile mazlum insanlık davası uğruna hakka yürüyen,başta Şah-ı şehidi kerbela hz.Hüseyin olmak üzere tüm İnsanlık davası şehitlerini saygıyla anıyoruz.

BU YIL Kİ AŞURELERİMİZİ MÜCADELE KAHRAMANLARINA ŞÜKRANLA SUNUYORUZ:

Demokratik Aleviler Federasyonu

12.11.2012

NOT: Oruçların başlangıcı:

12.11.2012- (3 gün Mahsum-u paklar orucu)

15.11.2012, (12 gün matem orucu)

27.11.2012 AŞURE

 

Muharrem oruçlarına Meclis ayarı!

Hatice KÜBRA
Nesrin YILMAZ

Geçen yıl Kasım ayında da bir dilekçeyle Muharrem Ayı’ndaki iftar saatlerinde bir düzenlemeye gidilmesi talebinde bulunan Sabahat Akkiraz, cevap verilmemesine rağmen, bu yıl da bir mektup yazarak Meclis’e teklifte bulundu.

Mektubunda, 15 Kasım 2012 tarihinde başlayacak ve 27 Kasım 2012 tarihinde sona erecek olan Muharrem orucunu tutan meclis personeli ve milletvekilleri için iftar saatinde yemek verilmesi isteğini yenileyen Akkiraz bu sefer olumlu yanıt aldı.

Telefonda sorularımızı yanıtlayan Akkiraz, Alevilerin karşılanmayan taleplerinden açlık grevlerine kadar bütün sorulara cevap verdi.

MECLİS ALEVİLERE İFTAR VERECEK

Meclise sunduğu mektuba olumlu yanıt alan milletvekili sonucu şöyle değelendirdi:

“12 gün boyunca meclis restoranlarının hepsinde iftar saatinde, düzenleme yapılacak oruç açımını gerçekleştirecek ve aşure dağıtacak, bu bir anlamda, ilk defa bir devlet kurumunda alevilerin orucuna gösterilen saygıyı ve bunun kabulünü göstermesi bakımından özel bir durumdur. Ayın 15’inde Meclis’te ilk açım yemeği verilecek.”

Daha önceki taleplerine karşılık bulamayan alevilerin bu kez olumlu cevap almalarını değerlendiren Akkiraz şunları söyledi:

“Geçen yılki mektubumuza olumlu cevap verilmedi, CHP Milletvekili Hüseyin Aygün’ün mecliste cem evi açılsın talebi karşılıksız kaldı, bu olumlu cevabın göstergesi bir adım atılmaya çalışılmasıdır.”

Hükümetin, özellikle başbakanın alevilere karşı olan tutumunu dile getiren Akkiraz, meydanlarda alevilerin yuhlandığını söylerken, bir Alevi raporu da hazırlıyor.

“Bundan bir kaç ay önce Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile bir araya geldik, şu an 10 kişiyle bir Alevi raporu hazırlıyoruz, Alevi sorunlarının tespiti ve taleplerin fizikileştirilmesi ve harekete geçirilmesi yönünde hazırlanan rapor bitmek üzere. Muharrem ayından sonra partiye sunulacak ve daha sonra bu raporun içeriği tüm Türkiye’ye ulaşacak. ”

VAZGEÇMEK YOK

Bütün talepleri geri çevrilse bile aleviler taleplerini dile getirmekten vazgeçeyecekler diyerek bu konudaki çalışmaların peşini bırakmayacağını söyleyen sanatçı, “Bu dava, 1400 yıllık bir dava, bu iktidarla olmazsa bile biz bu sorunlarımızı mutlaka çözüme ulaştıracağız” diyor.

ALEVİLER AÇLIK GREVİNE GİDER Mİ?

En çok merak edilen sorulardan biri de Alevilerin de hak talebi için açlık grevlerine gidip gitmeyeceği sorusu. Bu soruyu da samimi bir dille yanıtlayan Akkiraz, açlık grevlerini siyasi olarak benimsemediğini, fakat oradakilerin de insan olduğunu hatırlamak gerektiğini söyleyerek, aslolan insandır açıklamasında bulundu.

Peki Aleviler, hak talebi için açlık grevi yapar mı? Bu soruya net bir şekilde hayır yanıtı veriyor sanatçı Milletvekili.

ZORUNLU DİN DERSLERİ KALDIRILMALI

AİHM kararlarının uygulanmadığını söyleyen Akkiraz, açlık grevi yapılmayacağını ama din dersi boykotuna gidilebileceğini söylüyor.

ALEVİLİK AYRI BİR DİN DEĞİLDİR

Alevi çocuklarının din dersi boykotunu, bir asimilasyon politikası olduğu için ve zorunlu olduğu için yapılacağını söyleyen Akkiraz, “Alevilik İslamın dışında değildir ama din dersleri zorunlu olmamalıdır” dedi.

“Hepimizin farklı davranışları var, Alevi de bir ağaca bez bağlayarak dilek diler, bir Sünni de bunu yapar, fakat bu davranış İslami değildir. İşte bu duruma da böyle yaklaşılmalı. Bazı farklılıklarımız olabilir ve bunlar anlayışla karşılanmalı” açıklamasında bulundu.

ALEVİLİK DİNSİZLİK DEĞİLDİR

Kamuoyunun Alevilere bakış açısını da değerlendiren Akkiraz, içinde bulundukları durumun anlaşılması için ne gerekiorsa yaptıklarını söyledi:

“Alevilik tüm ritüelleriyle İslam Dini’nin içerisindedir. Bu algıyı yaratan Aleviler ve bazı kurumlar var evet fakat biz bunu Türkiye’de ve dünyanın her yerinde anlatmaya çalışıyoruz.”

İşte Meclise gönderilen o mektup:

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Ülkemizin inançsal kimlikleri için önemli bir zaman dilimi olan MUHARREM ORUCU 15 Kasım 2012 tarihinde başlayacak ve 27 Kasım 2012 tarihinde sona erecektir. Milyonlarca vatandaşımız için önemli olan ve oruç ibadeti olarak ifa edilen Muharrem Orucu konusunda  21 Kasım 2011 tarihinde Meclis Başkanlığına verdiğimiz ‘’Muharrem Ayı Oruç Açımı’’ konusunda düzenleme yapılmasına ilişkin yazımıza herhangi bir cevap verilmemiştir. Bu sene bu talebimizi yenilemek ve Muharrem Orucu tutan Alevi ya da farklı inanç gruplarına mensup çalışanlarımızın ve vekillerimizin oruç açımı konusunda tıpkı meclis çalışmalarına denk gelen Ramazan Ayı Orucu sürecine benzer bir düzenleme yapılmasını talep etmekteyiz. Bu tür bir düzenlemenin yapılması hem vatandaşlarımız arasındaki EŞİTLİK bilincinin meclisten başlayarak güçlenmesine hem de ibadet özgürlüğünün kurumsallaşması açısından önemlidir. Meclis yemekhanelerinde yapılacak bir düzenleme ile Muharrem Ayı Oruçlarını ifa eden memur, danışman ve vekiller zorlanmadan oruçlarını tutacak ve ibadetlerini yerine getirebileceklerdir.

Ülkemizde yaşanan dinsel ayrımcılıkları ve farklı inançsal grupların arasında yükselen büyük duvarları kaldırmak Meclisin ve Siyasi Partilerin birincil görevidir. Bize düşen Alevi Toplumunun ve Muharrem Orucu tutan vatandaşlarımızın talebine kayıtsız kalmak değildir. Geçen yıl ki talebimize cevap bile verilmemiş olması gelecek için bizi umutsuzluğa düşürmekteyse de bu yıl talebimizi tekrarlamaktayız. Sorumluluk Meclis Başkanlığındadır. Önünüzde iki yol var; ya Alevi toplumu için gözlerinizi kapatmaya ve kayıtsız kalmaya devam edeceksiniz ya da Demokratik her ülkede olduğu gibi Eşit Vatandaşlık taleplerine cevap verip gereğini yerine getireceksiniz. Aleviler, vergi veren, devlete karşı tüm sorumluluklarını eksiksiz yerine getiren bir halktır. Onlar ve inançları yokmuş gibi davranmak artık kalıcı toplumsal barışımızı da tehdit etmektedir. Bu talebi değerlendirirken bunları da göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. Talebimiz konusunda gereğini arz ederim.

Sabahat AKKİRAZ
İstanbul Milletvekili

(internethaber)

“Ölüm haberi yapmak istemiyoruz”

Cezaevlerinde 12 Eylül’de başlayan ve 49. gününe giren açlık grevlerine “Ölüm haberi yapmak istemiyoruz” diyen gazetecilerden destek geldi.

Dışarıdaki Gazeteciler, ölümler olmadan hükümetin çözüm yönünde adım atması için Galatasaray’da 1 Kasım Perşembe akşamı bir günlük açlık grevi eylemine başlıyor. Meslektaşlarını ve ölüm haberi okumak istemeyen herkesi 1 Kasım Perşembe akşamı Galatasaray Meydanı’na bekleyen gazeteciler şu açıklamayı yaptı:

ÖLÜM HABERİ YAPMAK İSTEMİYORUZ!

Açlık grevleri 49. gününde.

İnsanların gün gün ölüme yürümesini daha önce de izlemiş gazeteciler olarak, ölüm haberi yapmak istemiyoruz.

Yanlış anlamayın; Çağrımız, direnişçilere değil. Amacımız onlara “bırakın, vazgeçin” demek değil.

Çağrımız, direnişçilerin taleplerini yönelttiği yetkililere. Cumhurbaşkanı, başbakan, adalet bakanı, içişleri bakanı… Açlık grevinin durmasının koşullarını yerine getirecek olanlara. Talebimiz bir an önce adım atılmasıdır.

Biz gazeteciler, bu çağrıyı dillendirmek, sesimizi kamuoyuna ve yetkililere duyurmak, “Ölüm haberi yapmak istemiyoruz” demek için 1 Kasım Perşembe’den itibaren bir günlüğüne Galatasaray meydanında açlık grevindeyiz.

Hem gazetecileri hem de ölüm haberi okumak istemeyen herkesi yanımıza bekliyoruz.

1 Kasım Perşembe, Galatasaray Meydanı Eylem saati: Perşembe 19:00/Cuma 21:00 Basın açıklaması: Perşembe 20:00

 

‘İrşat Dersim’de bir asimilasyon çalışmasıdır’

12 Eylül suçu: Dersim’i ‘ irşat’ ile ilgili konuşan, Alevi Dernek ve Vakıf yöneticileri, Alevilere yönelik Cumhuriyet tarihi boyunca “asimilasyon” politikalarının yürütüldüğünü, 12 Eylül’ün de ‘yarım kalmış bir projenin tamamlanması’ olduğunu savundular.

“12 Eylül özü itibariyle Alevilere karşı da yapılmış bir askeri darbedir” diyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül şunları söyledi: “Doğu İrşat Konferansları’ ifadesinin içindeki ‘irşat’tan kasıt ‘aydınlanma yaratmak’, toplumu modernize etmek, iddia edildiği gibi köylülükten kurtarmak gibi bir şey değildir, Türk-İslamcılığın sağlanmasıdır. Alevilikte ‘mürşit’ten gelen, ‘mürşidin marifeti’ anlamındaki ‘irşat’ 12 Eylül’’de Dersim’de asimilasyon, başkalaştırma, kendi kimliğine düşman etme, yabancılaştırma çalışmasıdır. Bu politika sadece 12 Eylül döneminde uygulanmadı; 12 Eylül yarım kalmış bir şeyin tamamlanması projesidir. O da Türk-İslamlaştırmak, Alevi kimliğini ortadan kaldırmak, etnik anlamda Türk kimliğinin dışındaki kimlikleri ortadan kaldırmak çabasını içermektedir. 12 Eylül’de izlenen politika sadece bu döneme ait bir politika değildir; Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte özelde Dersim’e genelde Alevilere uygulanan bir politikadır. Cumhuriyet daha kurulmadan önce Cumhuriyetin Alevilikle ilgili nasıl bir politika izleyeceğinin ip uçları ‘Koçgiri Katliamı’nda vardır. 12 Eylül aynı zamanda 1938’in devamı niteliğindedir. Cumhuriyet tarihi boyunca hükümetler, devletler kurumları, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yapılmak istenen asimilasyon, yok etme, katliam politikasının bir devamıdır. Bugünde bu politika devam ediyor.; Dersim’e yönelik ambargolar, cami yaptırmalar, Dersim Anıtı’nın yapılmasını engelleme çalışmaları bunun göstergesi.”

Zulmü görmeyenler 12 Eylül ile hesaplaşamaz

“Alevilere yapılan işkence ve zulmü görmeyenler 12 Eylül ile hesaplaşamazlar” diye konuşan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez ise şöyle konuştu: “12 Eylül bugün çok net anlaşılıyor ki, Alevilerin resmi din olan Sünniliğe dahil edilmesi projesidir. Sadece Dersim’e yönelik değil genelde birçok Alevi köyüne yönelik bir boşaltma, büyük şehirlere götürme ve orada Alevileri diğer topluluklarla karıştırıp Aleviliklerini ve inançlarını unutturmakla ilgili bir eylemdir. 12 Eylül’de Dersim’e vali olarak atanan Kenan Güven, Alevi dedelerini toplayıp başlarına imam hatiplerden, ilahiyatlardan fakültelerinden adamlar getirip ‘bu şekil dua vereceksiniz, vermezseniz çoluğunuzu çocuğunuzu içeri alırım’ diyen bir adamdır. O bölgedeki bütün Alevi dedelerine yönelik özel kurslar açtılar ve bunlar Diyanetle birlikte yapıldı. 12 Eyül’ün mağduru Alevilerdir; ama ne yazık ki Türkiye kamuoyu bunu görmek istemiyor sanki Sünni yurttaşlar, tarikatlar çok ciddi şekilde etkilenmiş gibi bir hava yaratılıyor. Oysa bugünkü tarikatların yüzde 80, 90’ı o güne 12 Eylül’ü desteklemiştir.” (radikal gazetesi)

‘Alevilerin kurtuluşu bütünlüklü bir mücadeleyle mümkün olacaktır’

CAN UĞUR/BİRGÜN

Gazeteci-yazar Erdoğan Aydın Alevilik ve Cumhuriyet projesi arasındaki ilişkiyi ‘Alevilerin belleğindeki asıl mağduriyet sürecinin Osmanlı’da yaşanmış olması Cumhuriyet’in ise bu süreçte Osmanlı’nın teokratik ve monarşik yapısından bir dönüşüm ifade etmesi onların bu projeye yakınlığının nedenlerinden birisidir’ sözleriyle değerlendiriyor.

Alevi toplumu Osmanlı Devleti’nden günümüze değin yaşanılan süreçlerdeki baskı politikalarından en çok etkilenen kesimlerden bir tanesi. Cumhuriyet döneminde yaşanan değişim ve dönüşüm toplumun birçok kesimiyle birlikte Alevileri de etkiledi. Aleviler için Cumhuriyet projesi ne anlam ifade ediyor. Osmanlı’da uygulanan gerici politikalardan bir kurtuluş mu yoksa o politikaların değişim dönüşüm geçirmiş farklı bir hali mi? Özellikle İslam tarihi ve Alevilik üzerine yazdığı kitaplardan tanıdığımız Erdoğan Aydın’la Alevilik ve Cumhuriyet projesi arasındaki ilişkiyi konuştuk.

Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüğe Alevi toplumunun önemli bir kısmının o fikri hem pratik hem hem politik manada sahiplendiğini görebiliyoruz. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Ben bu durumu Alevilerin belleğindeki asıl mağduriyet sürecinin Osmanlı’da yaşanmış olması Cumhuriyet’in ise bu süreçte Osmanlı’nın teokratik ve monarşik yapısından bir dönüşüm ifade etmesine bağlıyorum. Ancak bunun yanı sıra Cumhuriyet döneminde de eşitlik mücadelesinin başından itibaren baskıcı politikalarla karşılaştığınuı net bir şekilde söyleyebiliriz. Alevilere yönelik baskıcı politikaların Cumhuriyet döneminde de fazlaca hissedildiğini söylersek yanılmış olmayız.

Cumhuriyet’in peki Alevilere bakışı nasıl? Bu konuda bir dönemselleştirme yapılabilir mi? Örneğin Aleviliğin bir dönem desteklenip başka bir dönem baskı altında tutulduğu söylenebilir mi?
Aslında bu soruyu doğru biçimde cevaplandırabilmek için Alevilerden önce Cumhuriyet’in nasıl bir toplum dizayn ettiğini nasıl bir toplum modeli ön gördüğünü öncelikle tanımlamak gerekiyor. Cumhuriyet Osmanlı’dan koparken topluma fikri hür vicdanı hür bir toplum vaad etmişti. Ancak bu vaad Cumhuriyet’in Lozan Antlaşmasıyla kendisini uluslararası anlamda garanti altına alması sonrasında açıkçası unutuldu. Bu fikriyatın yerine tek tipçi anlayışı dayatan bir toplum modeli ortaya çıktı. Burada Ziya Gökalp’in Türkleşmek, islamlaşmak ve çağdaşlaşmak şeklinde izah edilen formülün hayata geçirildiğini görmekteyiz. Dolayısıyla Türk olmayanların Türkleştirilmesi, Müslüman sünni-hanefi olmayanların müslümanlaştırılması adeta cumhuriyetin olmazsa olmaz davranış normu haline gelmiştir. Tabi bunlara Cumhuriyet’in sınıfsal karakterini ve kesinlikle kapitalist olan kalkınma yolunu tercih etmesi ve dolayısıyla bu yönteme karşı çıkan sol kesimlerin ve sendikal hareketin tasfiyesini de eklemek gerekiyor. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında cumhuriyet her ne kadar ileriye dönük bir çağdaşlaşma projesi ise de Türk olmayan sünni olmayan ve kapitalist bir yolu tercih etmeyen insanların bastırılması ve asimile edilmesi anlamını taşımaktadır. Bu yöntem üzerine kendisini bina eden bir anlayış anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla Alevilerin yaşadığı baskı ile Kürtlerin, sendikal hareketin yaşadığı baskı özünde aynı devlet projesinin kurbanı olma biçimi olarak kendisini göstermiştir. Aynı zamanda bu bakış bize Cumhuriyet’in soğukkanlı tahlilini sağlayacaktır.

CUMHURİYET PROJESİ VE ALEVİLER

Böylesi bir cumhuriyet projesini alevilere yansıttığınız zaman karşınıza çıkan sonuç şu oluyor. Daha 1921 Koçgiri halkının özerklik ve eşitlik talebinden başlayarak cumhuriyet iradesi Aleviler nezdinde ‘eşit yurttaşlığı talep eden anlayışı ezmek şeklinden ve farklı olana hayat şansı tanımamak’ şeklinde ortaya çıkmıştır. Lozan’ın hemen akabinde 1924 ve 25 yıllarından itibaren iki önemli adım atılmıştır. Bunlardan ilki Şeriye Bakanlığı’nın yerine Diyanet İşleri Başkanlığı getirilmesi olmuştur. Tüm Türkiye Cumhuriyeti halkı dini manada meşru makam olarak Sünni-Hanefi Diyanet İşleri Başkanlığı’na tabi hale getirilmiştir. İkinci önemli adım ise tekke ve zaviyeler kapatılarak Alevilerin ibadetlerini devletin resmi kurumlarıyla sınırlandırarak atılmıştır. Dolayısıyla bundan sonra Aleviler devletin sünni hanefi diyanetinin belirlediği alan içerisinde kendisini tanımlar hale gelmiştir. Bu çerçevede başta Hacı Bektaşi Dergahı olmak üzere tüm alevi kurum ve önderlikleri tasfiye edilmiş onun yerine devletin sünni hanefi asimilasyoncu kontrol mekanizması yerleştirilmiştir. Bu bağlamda ve atılan adımlar doğrultusunda Aleviler yoğun bir basınç altında sünnileştirme politikalarına maruz kalmışlardır. Dolayısıyla Alevileri, Kurtuluş Savaşı sürecinde Cumhuriyet kadrolarına yoğun bir şekilde verdikleri destek fiilen hayal kırıklığına uğramıştır. Nitekim Dersim’deki katliam ve sürgünlerde bu politikaların bir sonucu olarak net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Buradan hareketle Alevilerin eşit yurttaşlık talebi ve laiklik mücadelesi ekseninde düşünecek olursak Cumhuriyet projesi gerçek bir hayal kırıklığı olarak kendisini göstermiştir.

Bugüne gelindiğinde Aleviler ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?
Bu ilişki aslında oldukça sorunlu bir ilişki. Bu ilişkinin normalleşebilmesi için sadece Osmanlı’nın değil Cumhuriyet’in oldukça sorunlu biçimde yaklaştığı Alevi sorununun çözülmesi gerekiyor. Alevi sorununun çözümü ise Alevilerin Sünni kardeşleriyle eşit yurttaşlık haklarına sahip olmasından geçmektedir. Ancak sizin de işaret ettiğiniz gibi Alevi toplumunun Cumhuriyet’i sahiplenmesi de bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bunun nedeni de mevcut cumhuriyet seçeneği dışındaki seçenekleri kendileri açısından daha büyük sorunlara yol açacağı fikrinin Aleviler nezdinde geniş kabul görmesidir. Özellikle bu durum 2002’den sonra siyasal islamcı kadroların devletin tamamına yakınında geniş bir biçimde örgütlenmesi ve kadro ağını giderek yaygınlaştırması sonucunda daha da belirgin hale gelmiştir. Bu durum Alevi sorununun çözümsüzlüğünü ve onların sağlıklı bir duruş sergilemelerini imkansızlaştırmaktadır.

AKP DÖNEMİNDE ALEVİLER UMUT KAYBI İÇERİSİNDE

AKP’yle birlikte toplumun muhalif kesimlerine yönelen b askıdan Aleviler de ‘paylarına’ düşeni alıyor. Bu durumun kendisi Alevilerle cumhuriyet arasındaki ilişkide nasıl bir etkiye sahip?
Alevi sorununun çözümü ve Aleviliğe dair problemlerin tanımlanması noktasında devletin ilk defa bu alanda söz söylemesi olumlu gibi görünse de aslında bu dönem aleviler açısından hayatın daha da zorlaştığı eşitlik taleplerinin giderek görmezden gelindiği bir döneme işaret ediyor. İktidarın devlet içerisindeki kadrolaşmasından eğitim yeniden dizaynına kadar, devlet bütçesinde alevilerin pay almasından Diyanet İşleri’nin kurumsallaşöasıma kadar Aleviler her alanda mevzi ve umut kaybı içerisindedir. Bundan dolayı bu iktidar Aleviler açısından geri adım attırılması gereken bir iktidar anlamı taşımaktadır. Bu durum da aslında alevilerin hem kendilerinin hem de kendileri dışındaki diğer muhalif kesimlerin mücadelesinin ortaklaştırılması sonucunu açığa çıkartmaktadır. Ancak solun ve sendikal hareketin örgütsüzlüğü alevi hareketinin yeterli basıncı açığa çıkarma özelliğinden yoksun oluşu böylesi bir yöneliminortya çıkmasını engellemektedir. Bu durum bununla birlikte bir de alevileri cumhuriyeti savunur bir reflekse itmektedir. Yakın dönemde aleviler nezdinde politik manada ortaya çıkan sıkıntıların kaynağı olarak da burası görülmektedir.
Bugün demokratik alevi hareketinin son beş yıldır yoğun biçimde örgütlediği eşit yurttaşlık temelindeki çalışmaları aslında demokratik Türkiye mücadelesi vermesi gereken tüm sol ve sendikal yapılar açısından savunulması gereken bir noktadadır. Bu dediğim şey başarılabilirse hem alevi hareketinin hem de bütünlüklü olarak tüm muhalif kesimlerin sistem karşıtı mücadelesi daha yoğun ve etkili biçimde her alanda hissedilebilir. Gerçek bir demokrasi ve laiklik de bu bağlamda yürütülecek mücadele sonrası başarıya ulaşacak; değişim ve dönüşüm de buradan şekillenecektir.