Ana Sayfa Blog Sayfa 6438

Alevi Çalışana Rektör Eziyeti

EGE Üniversitesi’nde (EÜ) güvenlik görevlisi olarak çalışan Servet Cankurt, Rektör Prof. Dr. Candeğer Yılmaz, üniversitenin güvenlik müdürü Hacer Çolpan ile güvenlik şefi Ercan Aksakal’ın kendisine mobbing uyguladıkları iddiasıyla 18 bin liralık tazminat davası açtı. Davanın bugün görülen duruşmasında, aralarında profesörlerin de bulunduğu tanıklar dinlendi.

Savcılığa suç duyurusunda bulunan Servet Cankurt, geçen yıl Kasım ayında “kadife pantolon, armalı kazak giymediği, kravat takmadığı” gerekçesiyle hakkında soruşturma başlatıldığını, bu soruşturmanın geçen ay sonuçlandığını ve kınama cezası aldığını söyledi.

Soruşturmanın tamamlanmasının ardından İzmir 13’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açıldı. Davanın bugünkü duruşmasına, Servet Cankurt ile tarafların avukatları ve davacı tanıkları Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Banu Çiçek Bilkay, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci ve güvenlik görevlisi Murat Atıcı katıldı.

ELİNİ BİLE SIKMADI

Tanıklardan Prof. Dr. Banu Çiçek Bilkay, Servet Cankurt ile ilk olarak rektörün odasında tanıştığını, daha sonra Cankurt’un olmadık yerlerde çalıştırıldığını, tuvalete gitmelerden bile soruşturma başlatıldığını, bayramlaşma töreninde rektörün herkesle tokalaştığını, onun elini bile sıkmadığını belirterek, “Candeğer Hanım’a, Servet’in kendisine en az 150 oy kazandırdığını söyledim, o zaman bana Servet’in alevi olduğundan bahsetti” dedi.

GRUPTAN DIŞLANMIŞ OLUYOR

Güvenlik görevlisi Atıcı da, Servet Cankurt’un görev yerinin değiştirilmesine dair bilgi verirken, Hakim Mehmet Kankılıç Okayer’

Atıcı, üniversitenin hastane bölümünde çalıştıklarında döner sermayeden 500-600 lira gibi bir pay aldıklarını, hastane dışındaki görevlendirmelerde bu parayı alamadıklarını söyledi. Hakim Mehmet Kankılıç Okayer, bir dahaki celsede davalı tanıklarının dinlenmesi için duruşmayı Şubat 2013’e erteledi.in, “Kurum içerisinde başka bir bölümde güvenlik görevlisi olarak görevlendirilmesi ne gibi bir zarar getirdi” şeklindeki sorusuna, “Gruptan dışlanmış oluyor, evine gidip gelmede ulaşım sorunu yaşayabilir. Başka bir yere görev verildiğinde bunun da bir açıklaması olması lazım, keyfi olarak değişim yapılmaması lazım” karşılığını verdi.

Alevilerin kutsal saydığı Bakırtepe’de altın arama izni tepki çekti

Sivas’ın Kangal ilçesinde yaşayan Aleviler için kutsallık arz eden Bakırtepe mevkiin

de siyanürle altın aranması için Demir Export adlı bir şi

rkete lisans verildi. Çalışmaların başlamasına bölgede yaşayan Aleviler tepki gösterdi.

Alınan bilgilere göre Maden Teknik Arama kurumu Yama Dağı’nın uzantısında yer alan sönmüş bir volkanik bir dağ olan Bakırtepe mevkisinde altın tespit etti ve bölgede kırk yıldır demir, krom çıkaran Demir Export firmasına 2006 yılında işletme ruhsatı verdi. Eylül ayında aramalar için harekete geçen firmanın çevre değerlendirme toplantıları protesto etti.

Yöre halkı tarafından inançsal değerleri açısından kutsal sayılan Bakırtepe Dağı siyanür tehlikesine karşı Bakırtepe Çevre Platformu, jeolojik özellikleri bakımından gölün korunmasını istiyor.

Konu ile ilgili yapılan açıklamada, Bakırtepe, bir yandan jeolojik özellikleri, diğer yandan yöre halkının inançsal değerleri açısından kutsal saydıkları, binlerce yıldır kurban adadıkları, dilek tuttukları yüce bir dağ olduğunu ve bu günlerde hiç olmayacak bir tehditle karşı karşıya olduğu belirtildi. Bakırtepe Çevre Platformu tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi;

“Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, temel insan haklarından biridir. Bu hak, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin bir gereği olarak anayasamızın 56. maddesinde; ‘Herkes, sağlıklı ve dengeli bir ç

evrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir’ şeklinde ifade edilmiştir.

Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakere başlıklarından biri de ‘Çevre Hakkı’ olup, Türkiye’nin bu konuda, hukuksal ve yapısal ödevle

ri açıkça belirtilmiştir. Çevre Bakanlığı bu nedenle kurulmuştur. Ancak ilgili mevzuatın küçük bir kısmı yürürlüğe sokulmuştur.” Açıklamada MTA tarafından Bakırtepe Dağı’nda altın arandığı ve bulunması sonucu bir firmaya verildiğini ve kadim mekana zarar verileceğini öne sürüldü. Çevreyi savunmak, hayatı savunmak olduğu belirten Bakırtepe Çevre Platformu, açıklamasına şu şekilde devam etti;

“Bakırtepe’de altın madeni işletmeye hazırlan
Demir madeni, o ocaklarda çalışanları öldürdü, altın madeni ise, çalışan, çalışmayan yüzlerce kilometrekarelik bir çember içinde yaşamakta olan tüm canlıları öldürecektir ve yüzlerce yıl o topraklarda ot bile bitmeyecektir. Ot bile bitmeyen topraklar bizim toprağımız değildir. Köylerimiz, toprağımız, tarlalarımız, çeşmelerimiz, gözelerimiz, derelerimiz, meralarımız, mezarlarımız, anılarımız, hayatlarımız, düşlerimiz ne satılıktır ne de kiralıktır. Çevre Bakanlığı’ndan bu projeyi iptal etmesini, doğamızı biz sahiplerine bırakmasını, Demir Export firmasından, çevreye, canlılara, insana zarar vermeden hatta onların hayatlarına destek olacak işlerle uğraşmasını, bir tek yaşamın binden daha çok paradan daha kıymetli olduğunu anlamasını istiyoruz.an Demir Export A.Ş ‘yi 1950’li yıllardan beri tanıyoruz. Yakın yörede işlettiği demir madeninde, kazma, kürekle çalışan babalarımız, amcalarımızdan hiçbiri kendi yaşantılarından daha uzun yaşamadılar, genç denilebilecek yaşlarda hayatlarını kaybettiler.

Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim’i tanır mısınız?

Mehmet BAYRAK

Dinsel ve siyasal lider kimliğiyle Seyid (SÍy) Rıza’yı tanımayan Alevi yok gibidir. Onun, darağacında söylediği şu son sözler, onun idamında bizzat bulunan İhsan Sabri Çağlayangil tarafından ilk kez bilince çıkarılmış ve insanların belleğine kazılmıştı:

“Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitabetti: Evlad-ı Kerbelayıh. Bihatayıh. Ayıptır. Zulümdür dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. İdamı yapac ak çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını yaptı.” (Güneş gaz. 19.8. 1989).

Bugün mezarı bile bulunmayan, ancak başta Dersim bölgesi olmak üzere Alevi toplumunda büyük bir saygınlığı bulunan Seyid Rıza’da, kuşkusuz her insan gibi, içinde bulunduğu toplumsal ortamın ürünüdür. Ancak, idamını bizzat yürüten kişide bile saygınlık uyandıran bu kişinin yetiştiği toplumsal ortam bir yana, üzerinde birinci derecede etkisi bulunan babası Seyid (SÍy) İbrahim bile yeterince bilinmemekte ve tanınmamaktadır.

Seyid İbrahim kimdir?

Belirlediğimiz kadarıyla, Seyid İbrahim konusunda ilk bilgileri veren ve resmini yayımlayan, Amerikalı araştırmacı H. N. Barnum’ dur. Barnum, 1890 yılında yayımladığı “Kızılbaş Kürtler” konulu bir incelemesinde şu bilgileri aktarmaktadır:

“Birkaç hafta önce bu bölgenin önderlerinden olan dört kişi beni aradı. Devlet paşasının davetlileriydiler. Sultanın hükümeti önünde and içtikten sonra, Paşa her birine yeni giysilerin yanısıra birçok hediye armağan etti. Yeni kıyafetleriyle resim çektirdikten sonra, bunları Sultanın yanına yolladı. Fotoğraftakilerden İbrahim adındaki kişi, Seyidler arasında en çok sayılanlardandır. Üzerinde, göze çarpan, gösterişli, ağır, altın işlemeli kırmızı bir pelerin var. Sağındaki yaşlı adam, dağlarda en etkili kişilerden olan Yusuf Ağa’dır. Yıllar önce köyüne yapmış olduğum bir gezi sırasında, eşinden çok etkilenmiştim. (…) Yusuf Ağa’nın yanındaki kişi ise oğludur. Ancak, kendisi babasından daha yaşlı görünüyor.” (Bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, 1997, s. 326)

Burada sözü edilen Yusuf Ağa’nın; Seyid İbrahim’in yakın dostu ve daha sonra Hasan Hayri ve Ahmet Ramiz gibi yakınları, Aşiret Mektebi’nde okuyarak subay yetişecek olan Gangozade Yusuf Ağa olduğunu sanıyorum. Seyid Rıza’nın torunu, Seyid İbrahim’in babasının adının Qere Sılema, onun babasının adının da Bava olduğunu söylüyor (Bkz. SÍy Rıza’nın Torunu Anlatıyor, Pir Dergisi, Sayı:4/1995).

Dersim’i ilgilendiren her konuda olduğu gibi, kader birliği yaptığı Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim hakkında da en ayrıntılı bilgiyi veren kişi Dr. Vet. M. Nuri Dersimi’dir. Dersimi, Seyid İbrahim hakkında öncelikle şu bilgileri bize ulaştırıyor:

“Seyid İbrahim, Batı Dersim’in Şeyh Hasanan aşiretinin kabile reisleri yani Ocak sülalesinden sürüp gelen ve Kürtler’ce en asil sayılan bir ailenin oğludur. Tarikat noktasından dahi en yüksek derece olan Rahber mertebesine varmış olduğu için, kendisine Seyid unvanı verilmiş ve bu suretle gerek asalet cihetinden ve gerek manevi cihetten Dersim’in Şeyh Hasanan aşiretlerinin cümlesi kendisini aşiretlerin baş evladı tanımıştır.

Deri Ari köyünü Seyid İbrahim kendisine yerleşim yeri olarak seçmişti. Seyid İbrahim, oğlu Rıza’da gördüğü zeka ve direnme gücü dolayısıyla onu çok severdi. Bu nedenle, ölümünden sonra aşiretlerin idare önderliğini Rıza’ya bıraktığını vasiyet etmişti.

Seyid İbrahim, tahsilini dedem Colikzade Mehmet Ali Efendi’den görmüştü. Seyid İbrahim’de, oğlu Rıza’yı yurtseverlik bilinciyle yetiştirmişti. Yöre insanları Seyid Rıza’ya Rızo ve Rayber veya (babasının oğlu) anlamına gelen LacÍ Baboyî unvanlarıyla hitap ederlerdi.” (Kürdistan Tarihinde Dersim, yeni bas. 1988, s. 291)

Nuri Dersimi, Hatırat’ında yukardaki bilgilerin yanısıra, konuya ilişkin kimi yeni bilgiler de veriyor. Bölgenin başlıca eğitimcilerinden ve şairlerinden olan babası Mıla (Hoca) İbrahim’in; yörede “Bavo” adıyla anılan Seyid İbrahim’e uzun süre özel kâtiplik yaptığını ve zaman zaman ders verdiğini belirttikten sonra şu eklemeyi yapıyor:

“Bavo adıyla anılan Seyid İbrahim döneminde Dersim, tam anlamıyla kesin surette bağımsız olarak Osmanlı saltanatına boyun eğmemiştir.”

Dersimi, Seyid İbrahim’in ölümünden sonra oğlu Seyid Rıza’nın, babasından ders almaya devam ettiğini; öte yandan babasının, Karabal Aşireti Reisi Gangozade Yusuf Ağa’nın katkılarıyla Hozat’a bağlı Ağzunik köyünde bir medrese açarak yörede önde gelen ailelerin çocuklarını okuttuğunu bildirir. Okuyanlar arasında, Yusuf Ağa’nın oğlu Mehmet Ağa, Mehmet Ali; kardeşinin çocukları Hasan Hayri, Ahmet Ramiz, Ali Niyazi ve amca çocukları Yusuf Cemil ve daha çok sayıda kişi vardır.

II. Abdülhamid’in Dersim Politikası ve Aşiret Mektebi

Nuri Dersimi, Abdülhamid’in, Dersim’in asimilasyonu ve yöreye Kuran’ın girmesiyle noktalanan pazarlıklı politikası konusunda da ilginç ipuçları verir. Birlikte izliyoruz:

“Pederim Mılla İbrahim, Ağzunik köyünde açtığı medresede, isimleri zikredilen aşiret reislerinin evlat ve efradının tahsillerine çaba göstermiş, ruhunda kaynayan milli emelleri bu gençlere telkin etmişti. Pederim Mılla İbrahim’in yetiştirmiş olduğu bu talebeler, Türk hükümdarlarından Sultan Hamid tarafından İstanbul’a götürülerek, dört yıl süreyle Yıldız Sarayı’nda eğitim gördükten sonra çeşitli Kürt illerine (yaver yüzbaşı) ve (vali yardımcılığı) görevleriyle ödüllendirilmişlerdir.

Sultan Hamid’in en çekindiği şey, Kürt aşiretlerinin herhangi bir yabancı teşvikiyle istiklal talebinde bulunmak üzere isyan etmeleri sorunuydu. Bunun için, Kürt aşiret reislerini İstanbul’a getirterek, Yıldız Sarayı yakınlarında özel bir dairede misafir ederek, hürmet ve muhabbetlerini kazanmak istemişti. Bu amaçla, Kürt aşiret reislerinin çocuklarına İstanbul- Beşiktaş’ta Aşiret Mektebi adı altında bir okul kurmuştu. 1895 yılında kurulmuş olan sözkonusu okula 4 ve 6. Ordular bölgesinde bulunan aşiret reislerinin 10-15 yaşlarında olan çocukları getirildi. Ve dört yıl süreyle bir eğitim yaptırıldıktan sonra herbiri (Yaver-i Fahri, Hazret-i Şehriyari) unvanıyla kendi bölgelerine gönderilerek, reislerinin memnuniyetleri sağlanırdı. Ve bunlar, kendi çevrelerinde Padişah’dan gördükleri iltifat ve yardımları aktarır ve aşiretlerin Padişah’a olan bağlılıklarını sağlamaya yardımcı sayılırlardı.” (Bkz. N. Dersimi: Hatıratım, Yay. Haz: M. Bayrak, Özge yay. Ank. 1992,s. 20).

Nuri Dersimi’nin, burada kısaca değindiği politikanın gerçekten ilginç temelleri vardı ve bu politika ilginç sonuçlar verdi. Bu politikanın, Dersim Aleviliğinde bir yozlaşmanın başlangıcı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kendisinin bizzat Sünni Kürtlerden oluşturduğu Hamidiye/ Aşiret Alayları politikası kendi açısından amacına ulaşmıştır. Bu Alaylar, bölgedeki muhalif unsurlara karşı kullanıldığı gibi; Alevi ve Sünni Kürtler arasında da tam bir yarılmaya ve güvensizliğe yol açmıştır. Paşa’lık unvanı verilen ve hediyelere boğulan kimi cahil aşiret reislerinin, Alevi aşiretleri üzerinde kurmaya çalıştığı egemenlik bu unsurları rahatsız etmiştir. Bu durumdan rahatsız olan kimi Alevi Kürt önderleri, Saray’a başvururak rahatsızlığını dile getirir. Bunu fırsat bilen Abdülhamid, Hamidiye Alayları örneğinde olduğu gibi, yine bir taşla birkaç kuş vurmak amacındadır. Bazı Kızılbaş gruplarının, kendi kimliklerini ve toplumsal rollerini yeniden tanımlama doğrultusundaki girişimleri Saray’ı rahatsız etmektedir.

Bu nedenle, Abdülhamid, Hamidiye Alayları karşısındaki rahatsızlığını dile getiren Dersim bölgesi Alevi önderlerine, bir karşı öneriyle gider. Bu aşiretlerin önde gelen ailelerinin çocukları, İstanbul’da açılan Aşiret Mektebi’nde okuyarak subay yetiştirilecek, ancak bunun karşılığında “halkı irşad etmek” amacıyla ilgili bölgelere Hanefi din adamları gönderilecektir… Sözde, Hıristiyan misyonerlerin çalışmalarına karşı çıkan Abdülhamid’in yaptığı, tam da Alevileri Sünnileştirme doğrultusunda bir misyonerlik faaliyetidir.

Konunun uzmanlarından İsviçreli bilimadamı Hans-Lukas Kieser, Abdülhamid’in bu yeni politikasını şöyle özetliyor: “Abdülhamid, 1880’lerde İmparatorluğun bölünme tehlikesine karşılık İslamî birlik stratejisini kullanmaya başladı. Onun bu politikası, özellikle Doğu vilayetleri için geçerliydi.(…) Abdülhamid, başta Aleviler olmak üzere diğer İslam içi aykırı toplulukları ( zidiler gibi) Sünnileştirmek amacını güdüyordu. Sünni Kürtlere Hamidiye isimli ayrıcalıklı süvari birlikleri vererek, onları yeniden kendisine bağlamayı başardı. Abdülhamid, aşiret ağalarının çocukları için seçkin okullar (Aşiret Mektebi) kurdu ve kendi politikası doğrultusunda taşralı Müslümanları seferber etmek için buralara kendi Hanefi misyonerlerini atadı.” (bkz. H. Kieser: Osmanlı Anadolusu’nda Aleviler İle Misyonerler Arasındaki Etkileşimler, Munzur der. Sayı: 13/2003,s. 9)

Sonuç olarak; Abdülhamid, gerek Hamidiye Alayları gerekse Sünnileştirme politikası dolayısıyla Doğu Alevileri’ne ve özellikle Dersim Aleviliğine ağır darbeler vuran bir Padişah olarak misyonunu tamamlarken; din adamlarını bırakamadıysa da ‘Kur’an’ı yöreye hediye olarak bıraktı!.. İşte, kimi pirlerin/ dedelerin sımsıkı sarıldıkları Kur’an’ın bölgeye girişinin 100-110 yıllık ilginç tarihi…

Hüseyin Dede,” 1938’de mürşidi kâmillerin tamamı kırıldı.”

Muharrem Matemi çerçevesinde Tunceli’de düzenlenen “Ortak Hüzün Kerbela” konferansına vatandaşlar yoğun ilgi gösterdi.

Her kesimden yüzlerce vatandaşın katıldığı konferansa katılan 78 yaşındaki Alevi Dedesi Hüseyin Erdoğan, “1938’den sonra Alevi inancı zayıfladı. 1938’de mürşidi kâmillerin tamamı kırıldı. Bu memlekette insan yetiştirecek alim kalmadı. Bizi yetiştirecek, inancımızı sağlam bir şekilde öğretecek Müşid-i Kamil kalmadı. 1960’lara kadar Aleviyim demeye bile korkardık. Şimdi daha özgürüz ancak alevi gençlerin eğitimi için nitelikli ve alevi kültürünü yeni nesillere aktaracak Mürşidi Kamillere ihtiyacımız var. Özümüze dönmeden sorunlarımızı çözemeyiz. Alevi sünni bütün kardeşlerimiz inançlarını gereğince yaşadıkları sürece sorunlarımız çözülür” dedi.

Mahkeme ısrarcı: “Cemevi ibathanedir”

Çankaya Cemevi Derneği davasında, Ankara 16. Asliye Hukuk Mahkemesi Yargıtay’a rağmen “Cemevinin ibadethane” olduğu kararında ısrar etti.

Ankara 16. Hukuk Mahkemesi’nde dün görülen Çankaya Cemevi kapatma davasında, mahkeme, Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin “cemevi ibadethane  değildir” gerekçesiyle derneği kapatma yönündeki kararını hukuka uygun bulmayarak daha önce “cemevinin ibadethane olduğu”  doğrultusunda verdiği  kararında direndi.

Dün görülen duruşmada, Yargıtay’ın 10 Mayıs 2012 gün ve E.2012/262 tarihli ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı referans alarak “Cemevleri ibadethane değildir” yönündeki bozma kararı okunarak taraflara ne diyecekleri soruldu. Cumhuriyet Savcısı İsmail Akdoğan ise Yargıtay kararının yerinde olduğunu, karara uyularak Çankaya Cemevi Derneğinin kapatılması yönünde karar verilmesini talep etti. Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği’nin Avukatı Fevzi Gümüş ise “Yargıtay kararının hukuka aykırı olduğunu, Cemevlerinin Tekke ve Zaviyeler Yasası kapsamında değerlendirilemeyeceğini, ayrıca Cemevinin ibadethane olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği konusunda Diyanet İşleri Başkanlığından görüş sorulmasının temel haklara, inanç özgürlüğüne tümüyle aykırı ve kabul edilemez olduğunu” ifade etti.

Mahkeme Hakimi Yaşar Eren ise Cumhuriyet Savcısı’nın aksi görüşüne rağmen ilk kararındaki değerlendirmelerini gerekçe göstererek, kararında ısrar etti ve bir kez daha “Cemevinin ibadethane” olduğunu, bunun hem hukuksal, hem de toplumsal zemini olduğuna hükmetti.

Konuyla ilgili olarak Avukat Ali Yıldırım ise şunları söyledi: “Şimdi eğer, Cumhuriyet Savcısı kararı yeniden temyiz ederse, dava ile ilgili karar bu kez Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun önüne gidecek. Hukuk Genel Kurulu’nun hiç değilse bu kez Diyaneti değil, hukuğu ve toplumsal gerçekliği referans alacağına inanıyoruz. Eğer Yargıtay bu kararı onarsa bu Türkiye’de çok önemli bir sorunu çözecek bir karar haline gelir.”

NE OLMUŞTU?

Ankara’da kurulan “Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği” tüzüğüne ”Derneğin amacı Çankaya’da Aleviler için Alevi inancının ve ibadetinin merkezi olan cemevleri yapmak ve yaptırmak” şeklinde bir madde koymuştu.

Ankara İl Dernekler Müdürlüğü’nün itirazı ile Cumhuriyet Başsavcılığı, tüzüğünde ”cemevlerini ibadet yeri olarak” nitelendirdiği için Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği hakkında kapatma davası açmıştı. Ankara 16. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davada, mahkeme dernek alehinde açılan davayı ”Cemevleri yüzyıllardır Alevilerin ibadet yeri olarak toplumca bilinmiş ve kabul görmüştür. Derneğin tüzüğünde yazılı bulunan ‘Cemevleri ibadethanedir’ hükmü Anayasa’nın 2. maddesine aykırılık taşımadığı gibi kanunlarla da yasaklanmamıştır” gerekçesiyle reddetmiş ve derneğin faaliyetlerine izin vermişti.

Mahkemenin bu kararı savcılık tarafından temyiz edilince, dosyayı görüşen Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararını oy çokluğuyla bozmuştu. Yargıtay bozma gerekçesini Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “633 sayılı Yasa ve düzenlemeler karşısında cami ve mescit dışında bir yerin ibadethane olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı” yönündeki görüşüne dayandırmıştı.

(yurt gazetesi)

Dü’de “Alevilik Ve Ehl-i Beyt Kültürü Araştırma Merkezi” Kuruldu

Diyarbakır Dicle Üniversitesi (DÜ) Genel Sekreteri Prof. Dr. Sabri Eyigün, Alevili

k ve Ehl-i Beyt Kültürü Araştırma Merkezi”nin kurulmasına ilişkin, “Biz üniversite olarak Alevi kültürünü kendi öz kaynaklarına inerek bilimin ışığında yeniden inceleme, tarihini

inceleme, Alevi kültürünü oluşturan sistemi inceleme ve kültürün şu andaki temel değerlerini ortaya çıkarma amaçlı bu merkezi kurduk” dedi.

Diyarbakır Dicle Üniversitesi (DÜ) Genel Sekreteri Prof. Dr. Sabri Eyigün, Alevilik ve Ehl-i Beyt Kültürü Araştırma Merkezi’nin kurulmasına ilişkin, “Biz üniversite olarak Alevi kültürünü kendi öz kaynaklarına inerek bilimin ışığında yeniden inceleme, tarihini inceleme, Alevi kültürünü oluşturan sistemi inceleme ve kültürün şu andaki temel değerlerini ortaya çıkarma amaçlı bu merkezi kurduk” dedi.

İHA muhabirine açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Sabri Eyigün, Türkiye’deki bir çok kültürün, sanat tarihinin ve değerlerin, yüzyıllarca bilimin ışığında değerlendirilmediği için yanlış ellerde, yanlış yönlendirilmelere tabi olduğunu söyledi. Yanlış yönlendirmelere maruz kalan kültürlerden bir tanesinin Alevilik kültürü olduğunu belirten Eyigün, köken olarak Hz. Ali’ye ve Hz. Ali’nin soyundan gelenlerin muhabbetine dayanan bu kültürün zaman içerisinde Anadolu’da kendine özgü bir kimlik kazandığını ifade etti. Üniversite olarak Türkiye’de ilk defa Alevi kültürü ve ehl-i beyt kültürünü araştırma, inceleme, sağlıklı bir envanter oluşturma, bu konuyu araştıracak inceleyecek bilim insanlarına sağlıklı, doğru objektif veriler sunmak için bir araştırma merkezi kurduklarını kaydeden Eyigün şöyle devam etti:

“Bunun temel amacı Alevilik ve ehl-i beyt kültürünün doğru anlaşılmasını sağlamaktır. Çünkü Alevilik bu toplumun temel bir kültürüdür. Anadolu’ya özgü bir kimliği olduğu için de bizim Anadolu’nun kendi kültürüdür. Bu kültürü yeterince inceleyemediğimiz için, üniversiteler buna tam olarak sahip çıkamadığı için, maalesef yurt dışında farklı amaçlarla konu incelenmekte, hatta İslam kültürünün bir parçası olmasına rağmen Danimarka gibi ülkelerde farklı bir din gibi lanse edilmektedir. Biz üniversite olarak alevi kültürünü kendi öz kaynaklarına inerek bilimin ışığında yeniden inceleme, tarihini inceleme alevi kültürünü oluşturan sistemi inceleme ve kültürün şu andaki temel değerleri ortaya çıkarma amaçlı bu merkezi kurduk. Merkez bünyesinde bu envanterler toplanacak. Türkiye’nin en büyük üniversite kütüphanesini biz kurduk. Yakında faaliyete geçecek bu kütüphanenin bir bölümünü Alevi kültürünü araştırma merkezine ayırıyoruz. Bu merkezde bütün dünyada yapılan çalışmaları, Türkiye’de yapılan bilimsel çalışmaları burada toplamayı düşünüyoruz. Alevi kültürünün doğru şekilde aktarılması noktasında sempozyum panel ve kongre düzenlemeyi düşünüyoruz.”

 

Kanuni’yi Siz Nasıl Tanırsınız Tayyip Bey?

Oya BAYDAR

Başbakan sağolsun, yazar çizer, yorumcu, vb. takımının -bu arada benim de- haftalık gıdamızı ihmal etmedi, şöyle yağlı etli tarafından ganî ganî verdi. Suriye’de ne işin var, şurada ne işin var, burada ne işin var türünden eleştirilere cevabı pek tumturaklı oldu: “Ecdadımızın at sırtında gittiği her yere biz de gideriz.” Ecdat sözcüğünden çağrışım yapmış olmalı, birilerine giydirmeye hazırlanırken ihmal etmediği deyimle “Hiç kusura bakmasınlar; biz böyle bir ecdat tanımadık, biz öyle bir Sultan Süleyman tanımadık” diyerek Müslüman muhafazakâr AKP siyaset takımının daha baştan kafayı taktığı Muhteşem Yüzyıl TV dizisine saldırdı. Dizinin yapımcısını ve diziyi gösteren televizyon kanalını açıkça kınadığını kendisini dinleyen kalabalığa bildirdi. Yetmedi, “Hakkımızı hukukî yoldan koruyacağız”, dedi, mahkemeleri göreve davet etti.

İster gülelim, ister ülkeyi yönetene bakıp ağlayalım, bu nutku çekerken kendisini alkışlayanların yüzde 80’inin, Muhteşem Yüzyıl dizisinin müptelaları olduğuna bahse girerim. Başbakanlık konutunda da merakla seyredildiği rivayet ediliyor. Tayyip Bey’in sözlerinin dizinin reytingini arttıracağı da tahmin edilebilir.

Ecdat edebiyatına başvurulursa…

Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da, Amerika’da… görece demokratik ve çağdaş ülkelerde ecdad edebiyatına başvuran Başbakan veya Başkan hatırlıyor musunuz? Bu tarz söylemler ya çok eskilerde, birkaç yüzyıl öncesinde kalmıştır ya da aşırı sağ, faşist çevrelerde, hatta onların da geçmişin hayalleriyle avunan en marjinal kesimlerinde. Faşist hareketler bugüne cevap getiremedikleri, yarını hayal edemedikleri için geçmişin zaferleriyle, şanlı tarihle, ecdatla övünürler; ezik kitleleri bu kof edebiyatla afyonlamaya çalışırlar. Yanlış anlaşılmaması için hemen söylemek gerekirse: burada tarihi inkârdan, miladı kendisiyle başlatmaktan, köklerinden kopmaktan değil, kof ecdat edebiyatından söz ediyorum.

Bu tarz bir konuşma ve ardındaki zihniyet; günün sorunları karşısında çaresiz kalanın, gelecek umudu ve vizyonu tükenenin, çuvalladığını içten içe fark edip kitleleri geçmiş tütsüsüyle afyonlamaya çalışanın psikolojisini yansıtır. Sayın Başbakan, son zamanlarda, bu sınıra adım adım yaklaşıyor. Çevresindekiler de durumu fark etmeye başladılar ki, bazen tevil ederek, bazen suskunlukla geçiştirerek, bazen de bir punduna getirip Erdoğan’ın söylediklerinin tam aksini kibarca söyleyerek duruma müdahale etmeye çalışıyorlar. Muhteşem Yüzyıl vakası nasıl gelişecek göreceğiz, ama Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürü, Türk TV dizilerinin yurtdışı başarısıyla övünürken Muhteşem Yüzyıl’ın en az 150 milyon seyirciyi televizyon başına çektiğini, bir fenomen haline geldiğini açıkladı bile.

Bu ecdat meselesi, yani atalar, dedeler faslı her zaman sorunlu bir konudur. Toplumun veya kişinin kendini bağladığı, ya da resmi tarihin, resmi ideolojinin topluma dayattığı atalar, zaman içinde devrana göre biçimlenir, sübjektif değerler (ya da değersizlikler, karalamalar) yüklenirler. Şu veya bu yönlerinin altı çizilerek gerçeklikleri olumlu veya olumsuz yönde çarpıtılır. Kutsallaştırılır ve tabulaştırılırlar. Bu konuda sağ ve sol muhafazakârlar birbirleriyle yarışırlar. Osmanlı padişahlarını tu kaka eden, itibarsızlaştırmaya çalışan resmi Cumhuriyet tarih yazımı ile başta Atatürk olmak üzere Kemalist rejimin ileri gelenlerini yıpratmak, karalamak için çabalayan dindar- muhafazakâr tarih yazımı birbirinden farklı değildir. Oysa ecdadın gerçeği farklı bir noktadadır. Yapıp ettikleri bir yana, hepsi bütün zaaflarıyla ve meziyetleriyle, iyileriyle kötüleriyle insandır. Ecdadı yüceltirken onlara kendi bakışımızı, kendi arzularımızı yükleriz ve onları yücelterek kendimize pay çıkarırız. Ya da örneği Tayyip Erdoğan’ın ecdat edebiyatında görüldüğü gibi, ecdad kitlelerin hamasî duygularını okşamak için siyasal amaçlarla kullanılır.

Hangi Kanunî Sultan Süleyman?

Evet, Kanunî’nin kendi yüzyılında muhteşem olduğu açık. İmparatorluğun hem batıda hem doğuda en geniş hakimiyete ulaştığı, denizlere karalara hükmedilip hükümdarların dize getirildiği, içerde dönemine göre ileri yasal düzenlemeler yapıldığı, imar faaliyetlerinin hız ve estetik kazandığı bir dönem; Osmanlı’nın doruğu. Dönemin yıldızı da Sultan Süleyman. Bu tabloyu hiç gözardı etmeden, bir de madalyonun öteki yanına bakalım: Nasıl bir sultan, nasıl bir kişilikti Kanuni Süleyman?

Tarih benim konum değil ama en sıradan biyografide bile rastlayabileceğimiz bir iki ayrıntı! Fermanlarına ve ellerine epeyce kan bulaşmış bir hükümdar o. Savaşlardan söz etmiyorum; boğdurduğu, öldürttüğü öz oğullarını, vezirlerini, paşalarını, hatta saray entrikalarının kurbanı kadınlarını hatırlatmak istiyorum. Öz oğlu Mustafa’yı tahtta gözü var diye boğdurturken, taht kavgasına tutuşan şehzadelerinden Selim’i destekleyip Şehzade Bayezid’i ve ne olur ne olmaz, ilerde tahtta hak iddia ederler diye onun bütün oğullarını öldürtürken, Şehzade Mehmed’i daha üç yaşında yok ettirirken; yakını, can dostu, damadı İbrahim Paşa’yı güç ve iktidar kazandığı için, Topkapı sarayında konukken boğdurturken, Pirî Reis’i, Sadrazam Kara Ahmet Paşa’yı ve kim bilir daha nicelerini idam ettirirken o hep aynı Sultan Süleyman. Sefere çıkılan, kuşatılan, fethedilen topraklarda, hele de Doğu Avrupa’da hâlâ silemediğimiz “barbar Türk” imajının muhteşem yaratıcısı.

Maksadım ecdadı karalamak falan değil. Haksızlık etmemek için gerek Doğu gerekse Batı’da, o dönemlerde hiçbir hükümdarın, hiç bir hanedanın zalimlikte bizimkilerden aşağı kalmadığını da hatırlatmakta yarar var. Zalimlik iktidarın ve muktedirin ayrılmaz parçasıdır, hele de o çağlarda. Hükümdar ne kadar güçlüyse o kadar zalim olur, iktidarını korumak söz konusu olduğunda ne öz evlat ne yoldaş, ne arkadaş dinler. Ama aradan yüzlerce yıl geçip değerler değiştiğinde, kan dökmenin, zalimliğin, despotluğun büyük hakanlık, kahramanlık, kanunilik sayılmadığı günümüzde çağdaş demokratik liderler ecdatla övünmezler, hele hele eninde sonunda bir hikâye, bir masal olan TV dizilerinde ecdat  kendi kafasındakinden farklı gösteriliyor diye, yapanı, oynatanı tehdit edip, seyredeni de ürkütmeye çalışmazlar.

Dizinin sadece iki bölümünü seyrettim, para dökülmüş profesyonel bir iş. Tarihî gerçekler açısından benzerlerinden bir farkı yok, görkemli bir masal. Başbakan tartışma başlatmasaydı aklıma gelmeyecekti ama dizide, yirmi iki yıl Kanunî’nin Şeyhülislamlığını yapmış Ebussuut Efendi de sahneye çıkıyor. Başbakan, Şeyhülislam Ebussuut Efendi konusundaki gerçeklerin diziye yansıtılmasından ürküp de kanalı,  yapımcıyı, senaristleri testiyi kırmadan dövmeye kalkışmış olmasın!.. Kimilerine göre devrin -hatta bazılarınca tüm Osmanlı döneminin- en yetkin din alimi olan, tarihi verilere göre ise Sünnî İslam’ın en tutucu ve katı çizgisinin takipçisi Ebussuut Efendi, Başbakan’ın zihniyet yapısını da şekillendiren Alevîlik düşmanlığının sembollerinden biridir. O, “Kızılbaş tâifesinin şer’an kıtali helâl olup katleden gâzi; Kızılbaş tâifesinin ellerinde maktul olanlar şehid olurlar mı?” sorusuna, “Olur, gazâ-i ekber ve şehâdeti azîmedir” fetvasını verendir. (Kızılbaşları (Alevileri) öldürmek helâl midir, onları öldüren gazi, onların öldürdükleri şehit olurlar mı? sorusuna, “Olurlar, hem de din yolunda en büyük savaş, Tanrı yolunda büyük şehitliktir” cevabı). Bu ve benzer fetvalara dayanılarak akıtılan Alevî, Kızılbaş, Zerdüştî, Ezidî, Mecuzî kanını varın siz düşünün. Başbakan’ın Sünnî İslamın dışında kalan inanç gruplarına karşı zaman zaman pervasızlaşan söylemini hatırlayınca, işin bir de bu yanını düşünmekten alakoyamadım kendimi.

Başbakan’ın dizideki Sultan Süleyman’ı beğenmeyip, “Biz böyle Sultan Süleyman tanımadık” dediği Kanuni’nin ellerinde bol miktarda kan ve dahi evlat kanı, yönetiminin arkasında da Ebussuut Efendi zihniyeti vardı. Öte yandan, at üstünde uzun kalmak günümüzde meziyet sayılmasa da, Başbakan’ın bilgi eksiğini gidermek için, 46 yıl tahtta kalmış Kanunî’nin sarayda geçirdiği zamanın seferlerdekinin en az beş katı olduğunu da hatırlatmak gerek. Bence sayın Tayyip Erdoğan dizideki duruma şükretsin, fazla kurcalamasın bu işi. Dizinin kusuru Sultanın aşk meşk hayatını, yani en insan yanlarını göstermek olsun. Ya ecdadımızın öteki yüzünü gösterseydi!..

Son bir söz: İleri demokrasinin ayrılmaz parçası olan düşünce ve ifade özgürlüğü yukardan bahşedilmiyor, özgürlükler için direnmek ve mücadele etmek gerekiyor. Diziyi gösteren kanal, ardındaki sermaye grubu, yapımcılar, senaristler ve de milyonlarca izleyici buyrukçu, sansürcü zihniyetin sopa göstermesi karşısında milim geri çekilmemeli, pes etmemelidir. Bekâra karı boşamak kolay gelir, işin ucunda büyük maddi kayıplar var, vb. diyebilirsiniz. Ama işin daha da ucunda hak ve özgürlüklerin korunması var. Ben kendi payıma, Başbakan’ın müdahalesine karşı sadece yazıp çizmekle kalmayıp diziyi izlemeye başlayacağım. Karınca kararınca reytingi artırmak için…

Köşk’te ilk kez Muharrem iftarı

Alevi ve Caferi inancına sahip kesimlerin temsilcileri, Köşk’te ilk kez verilen Muharrem iftarında buluştu. Gül, “Aleviler bugüne kadar ihmal edilmiş. Kucaklaşma yıllar önce sağlansaydı bugün çok daha başka noktalara olurduk” dedi.

AYDIN HASAN / Ankara

Cumhurbaşkanı Gül, dün akşam Çankaya Köşkü’nde, Muharrem ayı dolayısıyla bir iftar yemeği verdi. İftara, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile Alevi ve Caferi kesiminin temsilcileri katıldı. Çankaya Köşkü’nde ilk kez verilen Muharrem iftarında; Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, Alevi Vakıflar Federasyonu Başkanı Doğan Bermek, İstanbul eski Milletvekili Reha Çamuroğlu, Hitit Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Osman Eğri, Karacaahmet Sultan Derneği Genel Başkanı Muharrem Ercan, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, Kezban Hatemi, Anadolu Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Cengiz Hortoğlu, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel, Türkiye Caferileri Lideri Selahattin Özgündüz ve İstanbul Alevi Dernekleri Genel Başkanı Metin Tarhan yer aldı.

Patates mantısı ikram edildi Yemeğin mönüsü, Muharrem orucunun hassasiyetleri göz önünde bulundurularak hazırlandığı için sofrada et yemekleri ve su yer almadı. Mönü; humus, köz patlıcan salatası ve enginarlı roka salatası, dereotlu kremalı mantar çorbası, zeytinyağlı iç baklalı çanak enginar, ana yemek olarak patates mantısı, çoban salata, vişne ve ayva kompostosundan oluştu. Tatlı olarak ise konuklara aşure ikram edildi. Alınan bilgilere göre; samimi bir hava içinde geçen iftar yemeği, yaklaşık 1.5 saat sürdü.

Temsilciler konuştu Gül dinledi Yemeğin ardından kahve içilerek sohbete devam edilen iftarda, Gül, daha çok konuklarını dinlemeyi tercih etti. Alevi kesiminin temsilcileri, özetle, “Çankaya Köşkü’nde bu iftar yemeğini vermeniz sembolik açıdan çok önemli. Aleviler yıllarca dışlandı. Merasimsiz doğal bir ortamda burada bu iftarın verilmesinden memnunuz” ortak görüşünü dile getirdi. Fermani Altun, en önemli sorunlardan birinin tekke ve zaviyeler yasası olduğunu belirterek, “Bu yasa yürürlükten kaldırılmalı. Cemevleri önündeki en büyük engel de bu yasadır. Bu yasa kalkarsa cem evleri sorunu da çözülür” görüşünü ifade etti. Altun, Aleviler için inanç önderi yetiştirecek meslek yüksek okullarının kurulması talebini de dile getirdi. Profesör Hüseyin Hatemi ise toplumdaki sorunların önemli ölçüde Sünni kesimin büyük bölümünün Alevi inancı konusundaki bilgisizliğinden kaynaklandığını anlattı. Hatemi, bu bilgisizilğin giderilmesi durumunda önyargıların da yıkılacağı yönündeki görüşünü kendine has üslubu içinde dile getirdi. Selahattin Özel ise Gül’e, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı ima yoluyla şikayet ederek, “Sizi gerginlikten uzak bir yaklaşım içinde görmekten memnuniyet duyuyoruz. İnanç sorunları, siyaset malzemesi yapılmamalı. Toplum gerilmemeli. Bu konudaki adımlar, özgürlükler çerçevesinde ele alınmalı ve bu çerçevede atılmalı” diye konuştu.

Kucaklaşma olmalı Gül’ün ise konuşmasında, Diyanet İşleri Başkanı Görmez’in kendisine daha önceden “Alevi Mahrumiyeti” başlığını taşıyan bir rapor verdiğini ifade ettiği belirtildi. Gül’ün özetle, “Biz kardeşlik içinde birarada yaşamalıyız. Kimse mağdur olmamalı. Aleviler, bugüne kadar ihmal edilmiş. Keşke daha önce de burada böyle iftarlar verilseydi… Keşke yıllar önce bu kucaklaşma olsaydı. Bugün çok daha başka noktalara olurduk” dediği aktarıldı.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez’in de, “Ben Gaziantepliyim. Çocukluğumda, gençliğimde Alevi kardeşlerimle birarada idim. Birlikte Muharrem iftarlarına katılır, birlikte mersiyeler okurduk. Biz Alevi, Sünni, Kürt, Türk hepimiz kardeşiz. Kardeş olarak birlikte yaşayacağız. Bu ülkede çok renklilik, çok seslilik esas olmalı. Ama tarih boyunca bizim kardeşlik içinde yaşamamızı istemeyenler, dış odaklar sürekli yaralarımızı kaşıdı” dediği ifade edildi.

Neyin iftarı? Öte yandan Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu ise twitter hesabında, matem orucunun 12. gün olan dün öğlen vaktinde sona erdiğini belirterek, “Cumhurbaşkanı akşam Muharrem iftarı verecekmiş. Matemimiz ve orucumuz öğlenleyin bitti. 12 gün yarım gündür. Akşam neyin iftarı?” diye sordu. (Milliyet)

Bandırma Cemevi ile Alevi yurttaşlara ibadet imkanı sağlanacak

Bandırma Alevi Kültür Dernekleri tarafından hazırlanan proje ile, Çınarlı Mahallesi’nde bulunan İhsaniye Öğrenci yurdu karşısındaki gerçekleştirilen ‘cemevi’ inşaatı temel atma töreni, pazar günü saat 11.00’de yapıldı.

Törene İlçe Kaymaka mı Ali Mantı, Belediye Başkanı Sedat Pekel, CHP Balıkesir Milletvekili Namık Havutça, Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkan yardımcıları ve yöneticileri ile çevre, Alevi Kültür Dernek-leri yönetimleri katıldı. Kalabalık bir vatandaş topluluğunun da katılım gösterdiği temel atma töreni, Ulusal Kanal TV 10’da canlı olarak ekranlara verildi. Temel atma töreninde ilk konuşmayı yapan, Bandırma Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Sevim Bektaş; “2010 yılında itibaren Bandırma da yönetim olarak büyük çaba harcayarak aldıkları, 1800 metrelik arsada plan ve projelerini hazırlayarak bugün inşaat haline getirdiğimiz Cem evi’ne katkıda bulunanlara teşekkür ediyorum” dedi.

Bektaş’ın konuşmasının ardından konuşmalarını yapan, Bandırma Belediye Başkanı Sedat Pekel ve Bandırma İlçe Kaymakamı Ali Mantı; Herkesin dini ibadet yönünden serbest olduklarını vurgulayarak, Alevi vatandaşlarında bu ülkenin bir vatandaşı olduğu, dostluk ve kardeşliğin, Ön plana çıkması gerektiğini dile getirdiler. SODEV Genel Sekreteri ve Bandırma Alevi Kültür Dernekleri, Onursal Başkanı Mehmet Tüm; “ Bandırma Alevi Kültür Dernekleri Şube Başkanı ve yönetim kurulunun, Büyük emekleri ile yaptıkları, bölgenin büyük ihtiyacı olan Cem Evi’nin yapılmasını Takdirle karşılıyorum” dedi.

Cem evinin bir katını kendisinin yapacağını belirten Tüm; “ Gelişmeler ve atılan Adımlar çok önemli. Bundan sonrada bunların devamını umut ediyorum” dedi.

(Milliyet Blog)

Erzincan’da Alevilere saldırı!

Erzincan’da Alevilerin muharrem ayı çadırına saldırı!

Alevi vatandaşların Muharrem ayı orucu dolayısıyla Erzincan Dörtyol’da açtıkları çadıra bir grup saldırı düzenledi.
Saldırıda pankartlar yakılırken, saldırgan grup daha sonra olay yerinden kaçarak uzaklaştı.
Olay yerine gelen polis ekipleri incelemelerde bulundu.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Kemal Bülbül tarafında konu hakkında yapılan açıklama şöyle:
“Erzincan’da bu ilk değil…!!! Erzincan bilinçli olarak seçiliyor. Bu saldırganlar öncelikle Başbakanın şiddet, nefret içeren dili ve politikalarından cesaret alıyorlar. Sonra da bu saldırıarı görmezden gelen yerel yönetici ve mülki amirlerden cesaret alıyorlar. Yakın zamanda Erzincan’da yine kapılarımıza çarpı işaretleri konmuş ve duvarlarımıza tehdit içeren h…akaretler yazılmıştı. Vali ve emniyet yetkilileri bu olayı görmezden gelmişlerdi.
Erzincan Şubemiz tarafından Erzincan merkez Dörtyol mevkisinde Yası Kerbela (Muharrem) Orucu nedeniyle kurulan çadıra bu akşam saldırıda bulundular.
Oruç nedeniyle canlarımızla daha etkin iletişim kurmak, kitap, yayın, dergi vb. kaynakları canlarımıza ulaştırmak amacıyla kurulan çadırımız faşistlerce yakılmak istenmiştir.
Yöneticilerimizin akşam saatlerinde çadırdan ayrılmasını fırsat bilen faşistler asılı bulunan dernek flamalarımızı yakmışlardır.
Polisin “bilgi” vermesi üzerine olay yerine giden Şube Başkanımız ve yöneticilerimiz şu anda gerekli şikayet tutanakları için karakolda bulunuyorlar.
Şu an İstanbul’dayım en kısa sürede Erzincan’a gideceğim.
Erzincan’daki demokrasi güçleri ve canlarımız bu saldırıyı hafife almamalıdır. Gereken ortak tavır gösterilmelidir.”
Erzincan’da muharrem ayı dolayısıyla Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin açtığı tanıtım çadırına gericiler tarafından saldırı gerçekleştirildi