Ana Sayfa Blog Sayfa 6439

Selahattin Özel; Muharrem Orucunu anlatıyor

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel “Muharrem Orucu”nu anlatıyor…

NECDET SARAÇ/ ALİ YILDIRIM- Muharrem ayı, Aleviler için matem ayıdır. Aleviler her muharrem ayında 14 masum-u pak için 3 gün, Kerbela’da İmam Hüseyin ile birlikte şehit edilen 71 can için de 12 günlük matem orucu tutarlar.

Bu oruçta gösteriş olmaz, şamata yapılmaz, zengin sofralar kurulmaz, eğlence düzenlenmez, kahkaha ile gülünmez, bıçakla soğan dahi kesilmez. Orucumuzun en önemli pratiklerinden biri, suyun kesinlikle içilmemesidir. Aleviler bu ayda mersiye okuyarak, keyif verici her tür şeyden uzaklaşarak, Hz. Hüseyin ve yol arkadaşları için gözyaşı dökerek Kerbela acısını her Muharrem ayında yaşarlar.

Bunun anlamı şudur: Aleviler, bu oruçla Kerbela olayının üzerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen her seferinde bir tercih yaparlar; bu tercih zalime karşı ezilenin yanında olmak, mazlumları, haksızlığa uğrayanları anlamak, onların sesi olmak ve zalimliğe karşı direnmektir. Kerbela, bize bu bilinci ve duyguyu verir. Bu yüzdendir ki, Aleviler, sadece Kerbela’da değil, şekillendiği coğrafya öncelikli olmak üzere tüm dünyada kim haksızlığa uğramışsa ayrım gözetmeksizin onun yanında yer almayı bir vicdani görev saymıştır. Çünkü, Ehlibeyt, Hz. Muhammed’in bize emanetidir, Hz. Hüseyin mazlumluğun ve direnişin, Yezit de zalimliğin sembolüdür. Matem orucuyla Aleviler, öbür dünyadaki cennete ulaşmaktan ziyade Hz. Hüseyin’in bize bıraktığı değerleri yaşatmayı esas alır.

GÖSTERİŞTEN UZAK DURUYORUZ
12 İmam orucu, Aleviler açısından en temel olan; dolayısıyla onu var eden inanç pratiklerinden biridir. Bu nedenle, Aleviliğe müdahalelerde bulunmak isteyen çevreler, 12 İmam orucunu yozlaştırmaya, anlamını zaafa uğratmaya çalışmaktadırlar. Özellikle AKP Hükümeti’nin bu konuda agresif müdahaleleri olmuş, hatta adına Alevi açılımı denilen süreç, Ocak 2008’de 5 yıldızlı Bilkent Otel’de verilen ve “Alevi iftarı” olduğu söylenen yemekle başlamıştır.

Böylece Ramazan iftarlarına benzetilmek istenen 12 İmam orucuna şimdi de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın müftülük teşkilatları müdahalelerde bulunmaktadır. Özellikle son iki yılda yoğunlaşan uygulamayla, müftüler, ticaret ve sanayi odaları, AKP teşkilatları Muharrem iftarı yaptıklarını söylemektedirler.

AKP, daha da ileri giderek kurdurduğu yapay Alevi örgütleri aracılığı ile de 12 İmam orucunun temel ritüel ve ilkelerine aykırı uygulamalar yapmaktadır. Böylece, matem orucu yozlaştırılarak Alevilik de asimile edilmek istenmektedir. Aleviler ve onların örgütleri, Aleviliğin içini boşaltarak başkalaştırmak isteyen çevrelere karşı yeterli bilince sahiptir. Bu nedenle Türkiye’de yaygın Alevi örgütlenmesine sahip olan Alevi Bektaşi Federasyonu’muza bağlı kurumların cemevlerinde veya dernek şubelerinde bir araya gelen Aleviler, gösterişten, lüksten uzak bir şekilde Kerbela şehitlerini anmakta ve kutsal değerlerini yaşatmaktadır.

KİTAPLAR OKUNUR, MERSİYELER SÖYLENİR…
DEDE, Hüseyin Dedekargınoğlu oruç günlerinde neler yapıldığını şöyle anlatıyor… Oruç günleri süresince evlerde Fuzuli’nin Ermişlerin Bahçesi (Hadikat üs -Süeda), Kerbela Şehitlerinin Destanı, Kumru (Kenzül- Mesaip) ve Hüsniye gibi Kerbela olayını anlatan kitaplar okunur. Bu kitaplardaki mersiyelerin çoğu ezberlenir, mersiyeleri ezbere bilenler, kitaplardaki bazı beyitleri hikâye şeklinde uzun uzun anlatırlar. Eski dönemlerde, özellikle köylerde yaşlılar ya eski yazıyı bilirler, ya
da hiç okuma yazma bilmezlerdi. Bugünkü Latin harfleri ile okuyan kişi sayısı da pek fazla değildi. O zaman ilkokul 4. veya 5. sınıf öğrencileri çağırılır ve kitaplar onlara okutulurdu. Bazen bizler çok uzun okumalardan sıkılıp belli yerlerde 1-2 sayfa atlayıp kitabı çabuk bitirmek istediğimizde
ise kitabı ezbere bilenler “o bölümde şu ifadeler var, galiba orasını atladın” diye hemen müdahale ederlerdi…

Aleviler İmam Hüseyin ve diğer Kerbela şehitleri için ağlayıp gözyaşı dökerek onların çektikleri acıyı ve zorlukları beyninde, kalbinde ve gönlünde duyarlar. Emevi hükümdarı Yezit ve yandaşlarına lanet okurlar. Aleviler için İmam Hüseyin’in yanında olmak, zalime karşı çıkıp mazlumdan yana olmaktır…

ALEVİLİKTE ‘DEDE’ KİMDİR?
DEDE, Alevi toplumunun inançsal önderidir. Her Alevinin bir dedesi vardır. Dede, talipleri eğiten, yol gösterendir. İnanç anlamında her talibin davranışlarından dede sorumludur. Dede aynı zamanda taliplerin bütün düşünsel, manevi sorunlarına çözüm, sorularına cevap getiren kişidir.

Dedelik ise kendine has bir iç yapısı, hiyerarşisi olan bir kurumdur. Örneğin, her dedenin de bir dedesi (mürşidi) vardır. Yani, bu anlamda her dede ayni zamanda başka bir dedenin talibidir. Nasıl ki talip bir yanlışa düştüğünde ya da hata yaptığında dedesine sığınıyorsa, ayni şekilde dede de talibi olduğu dedesine (mürşidine) sığınır. Böylece halkalar gibi birbirine bağımlı özgün bir denetim mekanizması da kurulmuş olur…

KAVRAM: ÜÇLER, BEŞLER, YEDİLER…
ALEVİ inancında “üçler, beşler, yediler” kavramı kimler için kullanılır?

Alevi inancında “üçler”; Hak, Muhammed ve Ali’dir.

“Beşler” denilince üçlere, Hasan ve Hüseyin ilave edilir.

“Yediler” denilince ise, peygamberin eşi Hatice ve kızı Fatıma beşlere eklenir.

Benzemez
Yaptığımız Kabedir
Yıktığımız kilise
Şu bizim seyranımız
Bir seyrana benzemez
Süleyman’lar içinde
Ali bir Süleyman’dır
Süleyman’lar bildiler
Bir Süleyman’a benzemez
Abdesttimiz katlanmak
Namazımız sabretmek
Biz bir oruç tutarız
Ramazana benzemez
Kitabımız da kıl var
Dağlar kadar görünür
Biz bir ayet okuruz
Bir Kur’an’a benzemez
Kul Nesimi sen seni
Mana bilir söylersin
Biz bir deniz geçeriz
Bir ummana benzemez

Kul Nesimi

(yurt)

Aşurenin Alevi İnancındaki yeri ve Önemi

Değerli canlar!

Alevi toplumu ,Kerbela katliamının unutulmaması ve Hz.Hüseyine bağlılık manasıyla her yıl Muharremin 1.gününden başlayarak 12 gün yas tutarlar.Bunu 12 günlük  Matem orucu ile yerine getirirler.Tüm gün yemek yemez,su içmez,zevk-sefa,eğlence v.s gibi mateme uymayan davranışlar yapmazlar.Nefsi şeylerden uzak dururlar.Et ve acı şeylerden uzak dururlar yemezler.Bazı bölgelerde bu oruçlar 3 gün önce başlar.Bu  3 günlük oruca mahsumlar orucu denir.Ayrıca son 2 gün tutulan oruca da Ehl-i Beyt orucu denir.Yani tarihten gelen 10 günlük orucun başına 3 gün masumlar ve sonuna da 2 günlük Ehl-i Beyt orucu eklenerek 15 gün veya bazı bölgeler de 12 gün tutulur.Oruçların bitiminden sonra matem sona erer.Son gün ise bir şükran yemeği olan AŞURE pişirilir ve paylaşılır.Peki neden ve neye şükran?Bu sorunun cevabını Aşurenin tarihi anlamında buluyoruz.

Aşure tarihi bir gelenektir.Alevi toplumu bu tarihi insanlık kültürünü Kerbela ile birleştirerek,Alevi inanç kültürüne taşımıştır.Hz. Hüseyin ve  72 yakını için yas tutarken,Aşure ile de bu katliamdan sağ kurtulan Hz. Hüseyinin oğlu Zeynel Abidin’in kurtuluşuna şükretmek amacıyla şükran yemeği AŞURE pişirilir ve dağıtılır.

Yani bu büyük katliamın,yaşanan derin acının ve maruz  kalınan ağır yenilginin sonun da teslimiyet kabul edilmeyip, yeni bir başlangıcın umudunu yaratacak değerleri var etmek, bu bu moral degerleri ile gelecekte mücadeleye öncülük yapacak bir  öncünün  kurtulduğuna ve yeniden kazanmak ve başarmak için bir yolun açıldığına şükretmektir.

Aleviler  AŞURE geleneğinin  tarihini ,insanlık ve tanrı ile eşit olduğuna inanırlar.Aşureye 12 çeşit malzeme konur.Bunlar genellikle tahıl ,tatlı şeyler ve kurutulmuş meyvelerdir.Acı şeyler Aşureye girmez.

Aşurenin eski çağlardan benzer sebeplerle yapıldığını biliyoruz.Alevilere göre tarihte bir çok olaydan dolayı Aşure kutlanmaktadır.Bu olaylar kuşkusuz söylenceler ile aleviler kadar ulaşmıştır.

Örneğin;

-Hz.Adem işlediği ilk günahtan pişman olarak tövbe etmiştir.Onun tövbesi bu gün kabul edilmiş ve af edilmiştir.Hz. Adem de tanrıya şükrederek Aşure bişirmiştir.

– Hz.Nuh Peygamber Aşure günü tufana tutulmuştur.Başka bir rivayete göre ise Nuh’un gemisi Aşure günü Cudi dağına oturmuştur.Gemide bulunanlar tufandan kurtuldukdan sonra gemide kalan yiyeceklerin azalmasında dolayı karıştırıp pişirerek yemişler ve Aşure bu olaydan kaynagını alır diye bilinmektedir.

-Brahim Peygamber bu gün Nemrut’un  ateşinden kurtulduğu için Aşure bişirip tanrıya şükranlarını sunmuştur.

-Yakup peygamber oğlu Yusufa bugün konuşmuştur

-İsa peygamber bu gün Çarmıhdan göğe çekilmiştir.

Kuşkusuz bu tarihi olaylar, özellikle orta doğu toplumsal kültürünün günümüze uzanan siyasi,felsefik ve inaçsal hafızasıdır. Bu olaylar üzerinden saflaşmalar ,sınıflaşmalar,savaşlar,toplumsal acılar yaşanmıştır.Her kes temsil ettiği taraf ve içinde olduğu sınıf sal kategorisine göre  kendi mücadelesinin de tarihsel perspektivini ve kültürünü yaratmıştır.

Aşure de bu tarihi gerçekliğin efsanelerle beslenmiş,süslenmiş bir mücadele günü olarak vefanın,halk için fedakarlık yapanları unutmamanın, değerlere bağlılığın ve toplumsal birliğin en önemli günüdür diyebiliriz.Tabi ki ezilenler açısından.

Ancak bu gün, bir çok başka değer de olduğu gibi ezenler bu güzel geleneğe’de el atmışlardır.Bu halk geleneğinin de içini boşaltarak, dejenere ederek, temel mesajlarından uzaklaştırmaktadırlar.

Görüldüğü gibi aşurenin kökleri tarihin derinliklerine uzanmaktadır.Ancak kutlanması ve amacı aynı mantık ve içeriktedir.Tüm olayların ortak noktası çekilen büyük acılardan veya yaşanan büyük hatalardan sonra,yeniden doğan bir umut ile yeni bir başlangıç yapmanın sevincini paylaşmaktır.Yeni bir umudun müjdesinin paylaşımıdır.Diger yandan bencilliğe karşı paylaşma kültürünün yaşanmasına en iyi örnek gelenektir.Bu çorba diğer yandan ,herkesi eşitleyen ve ortaklaştıran bir komün kültürünün günümüze uzanan bir iz düşümüdür.

Yeni bir AŞURE’ye hazırlanırken ,acıların son bulduğu,savaşların olmadığı,barışın egemen olduğu bir dünya kurmanın umudu ve mücadelesine vesile olmasını diliyorum.

Aşureleriniz leziz, kabul ve makbul olsun.Sizi hakkın ve haklının safında  tutsun .Tüm sevdiklerinize ve mazlumlara delil olsun. Hızırın himmeti ve sizin çabanızla dünyadaki tüm zalimler mat olsun. Davanız,İnancınız,Umudunuz,Birliğiniz daim olsun.

Ali Köylüce

Demokratik Aleviler Federasyonu

 Gn. Başkanı

15.11.2012

Alevilerin Hak Talepleri ve CHP

Can KASAPOGLU
Genel olarak Aleviler ve özel olarak ta Kürt Aleviler ne zamanki hak-taleplerini dile getirse ve onu elde etmek için herhangi bir girişimde bulunmaya kalksa ya katliama uğrar yada anasından emdiği süt burnundan getirilir. Kovuşturma-soruşturma, gözaltı ve tutuklamaların yanı sıra, işkence, sürgün ve asimilasyonla karşılaşır Aleviler.

Kürt Alevilerin Koçgiri’de başlayan ulusal-hak talepleri, Mustafa Kemal yönetimindeki ‘sözde kurtuluş savaşçıları’ tarafından acımasızca bastırıldı.
Dikkat edilirse Koçgiri’de Kürt-Kızılbaş Alevilere yaşatılan bu vahşet, yeni doğacak cumhuriyet adına yapılmıştı.
Sonrasında örneğin Dersim’de 30’lu yılların başından, 37-38’e kadar olan süreç içinde ise ‘genç cumhuriyet’ adına 100 bin Dersimlilin katledildiği ‘Dersim’de Soykırım’ yaşatılmış idi.Dersim’i, Dersimliyi ve Dersim’e ait olan ne var ise, başta Mustafa Kemal ve İsmet İnönü olmak üzere ‘Çiban başı’ sayıldı ve bunun üzerine CHP yönetimindeki cumhuriyet Dersim’de kan akıttı, talan ve işgal etti.

Dersim Soykırımı dahil bu güne değin yapıla gelen bütün Alevi katliamlarımda bariz bir şekilde direkt yada en direk rolü olan CHP’nin sessizliği, kafasını kuma gömme taktiği ve hala ‘şeriat gelecek’ propagandası ile korku siyaseti yapıp Alevilerini aldatmak istemesi çok vahim bir durumdur..

Alevilerin her türlü hak talepleri karşısında her zaman adeta bir sibop görevi olan CHP’in en üst boyutta Alevileri götürdüğü ve bundan böylede götüreceği yer Anıtkabir olagelmiştir.

Yada CHP’nin, bazı Alevileri ve kurumlarını ön plana çıkartarak organize ettiği görülen bazı miting ve etkinliklerde Seyit Rıza’nın posterlerine, İbrahim Kaypakkaya vb devrimcilerin posterlerine tahammül edememek Aleviliğe yakışmaz ve zaten bu olsa olsa CHP zihniyeti Alevicilik olur..

Örneğin içinden geçtiğimiz şu günlerde Dersim Soykırımı ve Pir Seyid Rıza’nın idamının yıldönümüdür. Yüz bin Dersimlinin soykırımdan geçirildiği kanlı, acılı bir vahşetin yıldönümüdür.

İşte, kalıntıları ve devamı günümüze değin süregelen Dersim Soykırımı karşısında CHP acaba bir özür dilemiş midir?

Kaldı ki CHP’nin yada devletin salt ‘özür dileriz’ demesi ne sorunu çözer ve nede bu yeterli olamaz.. Bunun hesabı mutlaka sorulmalıdır..

Yine CHP, Dersimde katledilen Kürt-Kızılbaş Alevilerden özür dilemiş ve ‘Soykırımdaki Rolü’nden ötürü özünü dara çekerek gereklerini yerine getirmiş midir?

DP, AP, MSP, MHP ve MC hükümetleri ve son on yılın Muaviye hükümeti, kendine Müslüman, Türk-İslam sentezli ve ırkçı AKP-Gülen hükümeti’nin Kürt halkına ve Alevilere nasıl bir düşmanlık yaptığını pratik uygulamaları ile gördük, yaşadık ve görmekteyiz..

Ancak ulusalcı, tekçi ve her türden değişime ve dönüşüme direnen CHP’nin bu partilerden ve onların program-tüzüklerinden ne farkı var?
70’li yıllarda ‘Halkçı Ecevit, Halkçı CHP’ sloganlarına şiddetle karşı çıkan CHP’nin günümüzde ise ülkenin en can alıcı ve ‘Demokratik Çözümü’ kaçınılmaz olan Kürt sorunu konusunda somut bir adım atmışmıdır?

CHP’nin, adeta kendisinin kurduğu bu devletinin, ezerek, yok ederek, asimile edip sürgünlere göndererek çözümsüz bıraktığı Kürt sorununun çözümünde açık, somut, cesaretli ve projelendirilmiş bir programı, bir yol haritası varmıdır?

Yine CHP’nin, Alevilerin yükselen haklı ve meşru talepleri karşısında parti olarak bir açılımı, bir projesi ve bir pratik uygulaması varmıdır?
Bütün bunlara ‘yoktur’ demekten başka seçeneğimiz de yoktur..

Hal böyle iken burada Alevilerin’de dostunu ve düşmanını iyi tanımlaması ve pozisyonunu da buna göre belirlemesi gerekmektedir..

Örneğin Kürt halkının haklı talepleri için açlık grevlerine yatarak bedenlerini bir kez daha ölüme yatıran tutsakların ölüm oruçlarının en kritik aşamasında da olsa Alevilerden ve Alevi kurumların gelen destek açıklamaları çok olumludur..

Yine bazı yerlerde Alevi gençlerinin tutsaklarla dayanışma için dönüşümlü açlık grevlerine katılmaları anlamlıdır..

Tıpkı Dersimlilerin, Dersim Soykırımı sanığı CHP’nin yanında yer almamaları gerçeği gibi Alevinin yeride Soykırımcıların ve Katliamcıların yanı değildir, olmamalıdır.
Alevi, tamda bu şer cephesinin karşısında Mazlumun yanında yer alarak hesap sormalı ve hakkını almalıdır.

Kısaca Aleviler, yaşadıkları coğrafyanın toplumsal-sosyal ve siyasal her türlü sorunun çözümünden kendilerini somutlamadan ve kendi hak taleplerini bu kesimlerle buluşturduğu, ortaklaştırdığı ölçüde sonuç alabileceklerdir..

Gerçek ve düşkün olmayan Alevi duruşu budur ve bunu gerektirir..

Toulouse’de Alevi Derneği çalışmalarına başladı

Ernesto Roza BARIŞ

Demokratik Alevi Federasyonu 10 Kasım 2012 tarihinde Toulouse’de düzenlediği toplantıyla, Toulouse Şubesini açtı. Yapılan toplantıda Şevket Çiftçi başkanlığında 5 kişilik yönetim seçildi.

Şevket Çiftçi yapmış olduğu konuşmada açlık grevlerine dikkat çekti. A.lık grevindekilerin taleplerinin dikakte alınması çağrısı yapan Çiftçi, herkesi sorumluluk almaya çağırdı.

Toplantıda bir konuşma yapan Yazar Haşim Kutlu’da sürekli birlikten bahsedildiğini, ana ayrılıkların derinleştirildiğine dikkat çekti. Açılımlar adı altında yapılanların artık herkes tarafından görüldüğünü, sonuçlarının ise ağır olduğunu söyledi. Ötekileştirmenin her alanda devam etiğini belirten Kutlu, herkesi Demokratik Alevi Federasyonu çalışmalarına destek vermeye çağırdı.

Kerbela Duruşu Gibi

Pir POLAT

Biz alevilerin duruşu kerbelada Şehit düşen İmamı Hüseyin gibi olmalı. Neden İmamı Hüseyin ve yoldaşları katledildi kerbelada.Çünkü adalet için ve mazlum halklar için kendini veda etmişdir. İmam Hüseyin sadece yaşantısıyla  değil, şahadetiyle bütün insanlığa bir mesaj vermiştir. İmam Hüseyin bir semboldür. Yiğitliğin, fedakarlığın, mazlum olmanın sembolü. İmam Hüseyin, verdiği mesajda sonu ne olursa olsun asla ama asla Yezid’e, dolayısıyla zalime ve onun zulmüne boyun eğmeyeceğini bütün dünyaya şahadetiyle kanıtlamıştır. İnsanlık var oldukça İmam Hüseyin var olacaktır.

Pir Sultan direnişci duruşundan dolayı asıldı. Pir Sultan Abdal, Alevi toplumunun yetiştirdiği en büyük kahramanlardan biridir. Pir Sultan Abdal eylemiyle, sanatıyla bir çığır açmıştır. Anadolu da Pir Sultanlar geleneğini başlatmıştır. Bu gelenek onurlu, erdemli insan olma geleneğidir. Bu gelenek ve yarattığı değerler, evrensel anlamda bütün insanlık için bir şereftir.

Seyid Nesimi’nin işkence görmesine ve derisinin yüzülmesine sebep olan “Enel Hak” düşüncesiydi. Bu düşüncenin ilk temsilcisi Hallac-ı Mansur’dur. Şüphesiz Nesimi bu düşüncenin hayatına mal olacağını bile bile dile getiriyor, yayıyordu. Nesimi, düşüncesinin ve inancının bedelini ödemeye hazırdı. Nesimi’ye idam fermanı hazırlayan kadı şöyle yazıyordu fermanında: “Bu öyle bir mundardır ki, kanının değdiği yeri yıkamakla temizlenmez. Orayı yakmak, koparmak gerekir”.  Ama yaşam öyle “tesadüflerle” dolu ki anlatılmaz. Bu tesadüflerden biri de Nesimi’nin infazı sırasında gerçekleşti. Kadının fermanı yüksek sesle topluma okunduktan sonra infaza geçildi. Celladın bıçak darbesi sonucu Nesimi’den fışkıran kandan bir kaç damla idam fermanını yazan kadının parmağına değdi. Tabii ki kadı parmağını kesmez. Ve Nesimi tarihe geçen şu sözleri söyler: “Sen şeriat uğruna bir parmağını bile kesmezsin. Hâlbuki görüyorsun ki, biz inancımız yolunda kendi kanımızla yıkanıyoruz”. Nesimi günümüzde de Aleviler tarafından önder bir şahsiyet olarak kabul görmektedir.

Hallac-ı Mansur, düşüncesi için darağacını göze almış ve hiç bir karanlıktan çekinmeden düşüncesini açıklamıştır. Düşünceleri ne kadar “aykırı” olsa da onları ölümüne savunmuştur.Hallac-ı Mansur kendisini kırbaçlara, darağacına götüren düşüncesini iki kelime ile özetlemiştir: Enel Hak. Enel Hak, ben Hakkım, hakikatim anlamına gelmektedir. Şüphesiz bu iki kelimenin altında yüzlerce cilt kitaba sığmaz derin anlamlar yatmaktadır.

Benim bunları belirtmelerimin sepebi son sürecde Ülkedeki olanlara pratikde neden sesiz kalıyoruz.Ölüm oruçlarına,Kürt sorununa ve Ülkedeki var olan bütün sorunlarına yeterince neden destek vermiyoruz. Biz Alevilerin duruşu neden Önder gördüğümüz Hallacı Mansur,Seyid Nesimi,Pir Sultan Abdal ve Seyid Rızalar gibi direnişci değil. Teoride iyis ama Pratikde sayıfız. Bu anlamda önümüzdeki sürecde ülkede var olan Faşistlere ve Zulümlere karşı tek alternatif  birlik ve beraberliğimizdir.

Bu anlamda Matem süresince Alevi Kültür Merkezlerimizde yapılan Muharrem-Matem anmalarına, muhabetlerine bütün canlarımız katılmalı. Zulme karşı bir tavır olan İmam Hüseyin‘in onurlu direnişi dünü ve bugünüyle inancımıza yakışır bir şekilde ele alınmalıdır. Bugün hala Alevileri ve Alevi inancını „ucube“ olarak gören zihniyete karşı mücadeleye önemle vurgu yapmalı. Matemimizi birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının dünyada egemen olmasına vesile kılmalıyız.

Hakkın rızası için tutulan oruçlarımız ve yası- matemimiz Ulu Divanda kabul ola Hızır yardımcımız ola.

1332 yıllık güncel matem

Ali KENANOĞLU

Kerbela vahşeti Miladi 10 Ekim 680, Hicri olarak da 10 Muharrem 61 yılında meydana gelmiştir. Bu tarihten günümüze 1332 yıl geçtiği halde hala güncelliğini koruyan bir acı olarak insanlara gözyaşı döktürmekte ve matem tutturmaktadır. Bu yıl 15-26 Kasım arası bu matemin yıldönümüdür.

Alevi tarihinin sembol olayları, sembol isimleri vardır; Madımak, Maraş, Çorum, Pir Sultan, Hızır Paşa, Şah Hatayi, Kalender Çelebi, II.Mahmut, Kuyucu Murat, Yavuz Selim, Hamdullah Çelebi, Şeyh Bedrettin, Yezit, Kerbela v.b gibi. Bunların en eskisi ve en etkini Kerbela ola gelmiştir. Kerbela’da 10 Muharrem’de şehit edilen Hz.Hüseyin ve yanındaki 70 kişinin yaşadığı direnç ve teslim olmadan, öleceklerini bile bile canlarını ortaya koymaları ve Yezit’e biat etmemeleri bu nedenle de vahşice öldürülmeleri onlar için günümüzde dahi göz yaşı dökülmesinin ve matem tutulmasının nedenidir.
Kerbela’yı Kerbela yapan Hz. Hüseyin’dir. Hz.Hüseyin’i Hz.Hüseyin yapan ise onun zalimin zulmüne biat etmemesidir. Canını davası uğruna ortaya koymasıdır.  Bu nedenle Kerbela Alevilerce hep güncelliğini korumuştur. Çünkü Aleviler için ne Kerbela bitmiş, ne Yezit bitmiş ne de onun zalimliğine direnen Hz.Hüseyin bitmiştir. Tarihte bunlar hep başka isimlerle karşımıza çıkmıştır. Yezit; Yavuz olmuş, Hızır Paşa olmuş, Kuyucu Murat olmuş, II.Mahmut olmuş; Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Madımak’ta Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetenler olmuştur. O yüzden Kerbela hep güncel olmuştur. Tanıdığım bir çok Alevi can, Muharrem matem orucunu bu acıların ortak tarihi olarak kabul edip hepisinin acısına ve anısına bu yası tutmaktadır.
Muharrem Orucu yas orucudur, tabi ki bu orucun bir kuralı vardır ancak esas olan kişinin 12 gün boyunca her türlü zevk ve eğlenceden uzak durarak yas halini hissetmesidir. Muharrem orucunun sahuru, iftarı olmaz. Genellikle gece yenilerek yatılır ve gece tekrar kalkılmaz, (nadiren gece kalkanlar, karanlığın aydınlığa döneceği zamana kadar yerler) Muharrem boyunca oruç tutsun tutmasın 12 gün boyunca su içilmez (oruç açıldıktan sonra, ayran, hoşaf, meyvesuyu vb içilir), et yenilmez, gökyüzünde ilk yıldız gözükünce oruç açılır. Bu vakte kadar dayanamayacak rahatsızlığı olanlar ve  çocuklar daha erken açarlar (amaç yas tutmaktır). Muharremin 10.günü Hz.Hüseyin’in şehit edildiği gündür. O gün matem yoğun yaşanır. 12. gün oruç öğlene kadar tutulur. Öğlenleyin pişirilen aşure ile oruç açılır.
Kerbela’nın, Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın Hz. Hüseyin’in, Pir Sultan’ın, Kalender Çelebi’nin yasını tutmak, onların davasına sahip çıkmakla olacaktır. Sadece göz yaşı dökmek ve oruç tutmak onların mücadelesine katkı değildir.  Bugün Aleviler, günümüzün Yezit’lerini ve onlara karşı ölümü göze alarak direnenleri görmemezlikten gelmemelidir. Yezit, sadece Aleviliğin değil insanlığın düşmanıdır, çünkü dava insanlık davasıdır. Aleviler bu insanlık davasına sessiz kalmamalı ve duyarlılıklarını ortaya koymalıdırlar. Kerbela için göz yaşı döküp, oruç tutup açlık grevlerinde davası uğruna bedenini ölüme yatıranları görmemezlikten gelenler tuttukları orucu neden tuttuklarını ve Kerbela zulmünü iyi irdelemelidirler.

***
DEVLETİN ALEVİ İTİRAFI

12 Eylül döneminin Mavuyasının resmi arşivinden Yezit’lerinin mektupları çıkmaya başladı, hani birisinin de çekmecesinden çıkmıştı ya ona benzer bişey. Dönemin Yezitlerinden birisi mektup yazmış ve Alevi kasabı olduğunu ilan etmiş, o dönemde bu işlerin onurla gururla anlatıldığı dönemde Yezitlik onurunu gururunu mektuba dökmüş. Şimdi kalkmış o Yezit bu mektup bana ait değil diyor, bazı saftiriklerde  mektubu inandırıcı bulmuyor. Oysa bizim tarihimiz bu mektupların uygulamalarıyla dolu, Cumhuriyet tarihinde yaşadığımız Maraş, Çorum, Sivas birer mektup değildi, yaşanmış bir vahşetti. Bu mektubu yazan Yezit’in vahşetine maruz kalanların bir kısmı hayattadır. Bu mektup Devletin Alevilere bakışının bir itirafıdır. Bu itiraf kiminin resmi arşivinden, kiminin çekmecesinden, kiminin de ağzından çıkmaktadır. Çıkmayada devam ediyor.

Muharrem ayı ve yas, matem orucu


İsmail SAÇLI

Hicri senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. Günü Aşure günüdür. Muharrem ayı diğer aylardan daha farklı Mübarek ve bereketli ay olarak bilinir. 10. Günü de Aşure dağıtılır. Muharrem Orucu,  bütün peygamberlere olduğu gibi Hz. Muhammed’e de farz kılınmıştır. Muharrem Orucu,  10 gün tutulurken, Yüce Peygamberimizin gözbebeği olan torunu, İmam Hüseyin’in susuz bırakılması, 72 candaşı ise Yezit ordusu tarafından katledilmesi sonucu, İslam Tarihinin en acı günü olan Kerbela  Olayı nedeniyle,  2 gün daha yas orucu olarak tutulur. Kerbela Olayından dolayı, 12 Muharrem ve Yası matem orucu olarak günümüze kadar gelmiştir. Alevi-Bektaşiler, 12.nci günün sonunda Aşure dağıtır ve İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in o vahşetten kurtularak, Ehlibeyt soyunun bugüne kadar sürmesini sağlayan Zeynel Abidin’in kurtuluşuna da, kurbanlar kesilip, etli pilav olarak da lokma niyetine dağıtılır.  Muharrem orucunun, tutulma şartları diğer inançlardaki oruçlar gibi değildir. Yemek-içmek, günlük yaşamdaki zevk ve sefa yoktur. Et ve su alınmaz. Su, İmam Hüseyin’in susuzluğunu anlamak için et ise, bir canlıya kıymamak, kan akıtmamak için yenmez.

Ruhu, bedeni, nefsi terbiye etmek için az yemek ve eğlenceden uzak kalmak şarttır. Aşure günü (yani 10 günde ) tüm peygamberler bir mucize ile mutluluğa ulaşır. 10.ncu günü İmam Hüseyin bir katliamla acıya bürünür, bu yası bizler hala dün gibi yaşar ve gözyaşı dökeriz. Yezit’e lanet okur, İmam Hüseyin’e rahmet dileriz.

Örneğin; 10 Aşure

  1. Hz. Musa, Firavun’dan kurtulmuştur.
  2. Hz. Nuh’un gemisi o gün kurtulmuştur.
  3. Hz. Yunus balık’ın karnından o gün kurtulmuştur.
  4. Hz. Âdem’in tövbesi o gün kabul edilmiştir.
  5. Hz. Yusuf, kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Aşure günü kurtulmuştur.
  6. Hz. İsa, o gün dünyaya gelip semaya yükselmiştir.
  7. Hz. Davud’un, tövbesi o gün kabul edilir.
  8. Hz. İbrahim’in, oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
  9. Hz. Yakub’un,  oğlu Yusuf’un hasretinden kapanan gözü o gün açılmıştır.
  10. Hz. Eyüb’ün yaraları o gün iyileşmiştir.

Görüldüğü gibi bu orucu, Hıristiyanlar, Yahudiler, insanlık âlemi tutmaktadır ve Farz olan oruçtur. Muharrem Ayı, bu sene 15 Kasımda başlayacaktır. 12 gün sürecek olan Orucumuzda, Kartal Cemevi Vakfı olarak, Saat:17.00 de her gün Vakfımızda oruç açma yemeği vereceğiz.  27 Kasım Salı günü de Aşure yapılacak ve Kurbanlarımız kesilecektir. Saat: 12.30 da lokmalarımız dağıtılacaktır. Canlarımızın tuttuğu oruçlar, yaslar Allah katında kabul görsün,  sizleri Aşkı niyazlarımla selamlıyorum.

10.11.2012

Bir İktidarın Dönüşümü

Turan ESER

AKP, 10 yılını “millete efendilik taslayanlar gitti, millete hizmetkâr olanlar geldi” sözleriyle özetlerken, bu ifadenin başta Aleviler olmak üzere, ayrımcılığa maruz kalmış ve diğer toplumsal kesimler açısından bir karşılığı yoktur. Aleviler ve farklı toplumsal kesimlerin kültürel kimlik sorunlarına, Türkiye’deki insan hakları sorununa, adalet anlayışına, toplumsal barış ihtiyacına, demokrasi, özgürlükler ve bireysel/kollektif haklar açısından baktığımızda, iç acıcı bir on yıldan bahsetmek mümkün değildir.
AKP, cumhuriyet döneminin yerleşik din ve devlet ilişkisinin kurumları olan Diyanet, İlahiyat, İmam Hatipler, Kuran Kursları, din dersleri, dini vakıflar ve 90 bin camiden beslenen,  12 Eylül darbesi, 28 Şubat darbesi ve 2001 kriziyle İslamcı siyasetin desteklendiği siyasal İslamcı bir proje ve neo liberalizmin ürünü olarak hayatımıza girmiştir. “İçerde ve dışarıda sıfır sorun”, “kültürel kimlik haklarını savunacağız”, “özgürlük alanlarını genişleteceğiz” ve “herkesin hükümeti olacağız” gibi vaatlerle iktidar olan AKP, bugün bakıldığında vaatlerini gerçekleştirememiştir. İçerde sıfır sorun yerine, sorun yaşanmayan alan, kurum ve toplumsal kesim kalmamıştır. Kültürel kimlik sorunlarını çözme vaatlerinin yerini, Alevilere, Kürtlere, Gayri Müslimlere ve diğer azınlıklara yönelik ayrımcılık uygulamasındaki artışlar ve nefret söylemi üzerinden bu kesimlerle gerilime ve çatışmaya dayalı ilişki almıştır.


NASIL BİR TÜRKİYE, HANGİ ÖZGÜRLÜK?

AKP hükümetinin on yılda Alevilere yönelik ayrımcı tutum ve politikalarını daha objektif olarak değerlendirmek için, genel olarak Türkiye’de nasıl bir “demokrasi” ve “özgürlük” ortamında bulunduğunu ve “İleri demokrasi” nutuklarının yerini nelerin aldığına bakmakta fayda var. 700 civarında Kürt siyasi tutuklu ana dilde savunma yapmak için ölüm oruncundadır. 2500 öğrenci, 8 milletvekili, binlerce insan siyasi düşüncelerinden dolayı, 99 gazeteci sadece AKP’ye muhalif olduğu için cezaevine atılmıştır. 2000 civarında insan cezaevinde ölmüştür. “Özgürlük” vaatleri, yerini 15 bin 506 web sayfasının erişimini engellemeye, ana akım medya, muhalif basın ve yayın kuruluşlarına sansür, baskı ve işten attırmalarla müdahale etme hakkına bıraktı. Demokratik bir hak olan toplantı, yürüyüş ve gösterilerde güvenlik güçlerinin şiddet, biber gaz, cop, panzer ve tazyikli su kullanmak rutin bir hale gelmiş ve gösterilere yapılan müdahalelerde 6 kişi öldürüldü, 271 kişi yaralandı, 2 bin 604 kişi gözaltına alınıp, 418 kişi tutuklandı. “Dur” emrine uymadı mazereti gösterilerek 19 kişi öldürüldü. Faili meçhul cinayetler devam etmektedir. Türkiye AİHM’de açık farkla en fazla insan hakları ihlali yapan ülke konumundadır. Basın özgürlüğü açısından 179 ülke arasında 148. sıradadır. “Melez” damgası yemiş Türkiye’nin olmayan demokrasisi, 167 ülke arasında, 88. Sıraya yükseldi. Sadece olmayan “demokrasimiz” değil, bizzat cumhuriyetin kendisi de dinsel, etnik, sağcılık, erkek ve patron karışımı “melez” durumdadır.
AKP kültürel kimlikleri istismar edici politikalara yelken açan bir sürecinde mimarıdır. Örneğin Alevi açılımından, Alevilerin oturduğu evlerin işaretlendiği, fişlendiği, Ramazan davuluyla tacizlerin arttığı, mahallede, okulda, bürokraside, devlet kurumlarında, mezarda, yargıda, iş dünyasında ve siyasette ayrımcılığın arttığı, Madımak katillerinin aklandığı, insanlık suçunun zaman aşımına uğratıldığı, AKP yandaşı çakma Alevilerin ve çakma Alevi derneklerin kurulduğu bir süreç çıktı. Daha da önemlisi, Alevi açılımı adı altında Sünni açılımlar yapıldı. Kürt açılımından tutuklamalar, sindirme, şiddet, çatışma, ölümler ve toplumsal kutuplaşma doğmuştur. Roman açılımında ise, AKP’li belediyelerin Sulukule ve diğer bölgelerinde yaşayan Romanlara ait yerleşim yerlerini talan etmesi ve yandaşlara peşkeş çekilen arsa spekülasyonları çıktı. Toplumun “belki bu sefer” diye kandırıldığı, yeni siyasi sahte vaatlerden, otoriter diktatörlük, tekçilik, mezhepçilik, ayrımcılık ve nefret içeren bir siyasal üslup çıkmıştır.
AKP hükümeti on yıldır sağlık, eğitim, ulaşım ve iletişim gibi “Kamu Hizmetleri”ni yandaş ve İslamcı piyasaya peşkeş çekerek özelleştirirken,  “özel ve kişisel alan”a ait olan bedene, aileye, dine, inanca ve vicdana müdahale ederek kamulaştırmayı daha çok tercih ediyor. “Kürtajı yasaklama” “üç çocuk” beklentisi, Diyanet üzerinden vicdanı ve dini kamulaştırmak için 135 bin imamlı ve 90 bin camili Türkiye projesi teokratik ve totaliter rejimleri hatırlatmaktadır.
Bizzat Başbakanın ve Diyanet İşleri Başkanlığı görevlilerinin Cemevlerini “ucube” gören ve itibarsızlaştıran ifadeleri ile Diyanet ulemaların cemevinin ibadet yeri olmadığına ilişkin fetvalarını referans göstererek karar veren Yargıtay ve TBMM, cemevlerini tanımayan kararlara imza atıyor. Yani Erdoğan’ın yalana dayalı ve mesnetsiz olan “yargıyı dedeler yönetiyor” ifadesi aslında, referandumla birlikte yargının ulemanın vesayetine teslim edilmesinin ve Alevileri, dedelerini, cemevlerini itibarsızlaştırmanın mazereti olarak kullanılmıştır.

ALEVİLERİN TALEPLERİ AKP’NİN SAMİMİYETSİZLİĞİNİ DEŞİFRE EDİYOR

Alevilerin varlığı, gücü ve demokratik hak talepleri AKP’yi ve devleti tedirgin etmektedir. Çünkü Alevilerin talepleri AKP hükümetinin samimiyetsizliğini ve devletin mezhepçi, anti laik konumu deşifre ediyor ve uluslar arası ölçekte tartıştırıyor. Alevi talepleri ve argümanları aynı zamanda Türkiye’deki sözde laiklik anlayışını, iktidarı koruyan sözde demokrasi oyununu ve iktidarı ve egemenlerin Türk-İslam Sentezine dayalı sözde hukuk adaletini, 89 yıldır süregelen din ve devlet ilişkisindeki tutarsızlığı, Sünni-Hanefiliğe dayalı mezhepçi tekçiliği, dinsel ayrımcılığı deşifre ediyor.

ALEVİLERE AYRIMCILIK, DEVLET  SÜNNİLİĞİ İÇİN AÇILIM VAR

Alevilerin taleplerine kısaca göz atacak olursak;
1.Alevilere karşı dinsel ayırımcılığa ve haksızlığa son verilmesi,
2.Alevilerin eşit haklardan yararlanma isteği,
3.Zorunlu din dersi ve Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammedin hayatı gibi zorunlu-seçmeli derslerinin kaldırılması,
4.Alevi yerleşim bölgelerine cami yapılmasına son verilmesi,
5.Cemevlerine yönelik ayrımcılığın giderilmesi ve “ibadet yeri” statüsünün tanınması,
6.Gasp ve işgal edilmiş tüm Alevi-Bektaşi Dergahlarının Alevilerin tasarrufuna bırakılması,
7.Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması,
8.Her inanç grubunu kendini finanse etmesini sağlayacak „inanç vergisi“ sistemine geçilmesi,
9.Her türlü dinsel ve inançsal hoşgörüsüzlük biçiminin ortadan kaldırılmasını,
10.Cemevlerinin açılmasına engel teşkil eden tüm yasal mevzuatların değiştirilmesi,
11.Nüfus cüzdanlarındaki din hanesinin tamamen çıkartılması olarak özetlenebilir.
Alevilerin bu talepleri farklı din ve inançlardan inanan herkes için, aynı zamanda inanmama hakkını kullananlar içindir. Bu talepler özgürlük ve laiklik karşıtı AKP iktidarına ve geçmişten bugüne süregelen devlet aklına karşı, demokrasi, laiklik, hukuk, eşitlik ve adalet dersi vermektedir.
Oysa AKP hükümeti ve devlet bu talepler karşısında, bugüne kadar tek işlevleri olan Sünni-Hanefiliğin dinsel ritüellerini, pratiklerini, kurumlarını  yangınlaştırıyor ve buna uygun finansman kaynaklarını artıyor.  AKP Alevi açılımı adı altında Alevi çalıştayları düzenlerken, Alevilerin yukarıdaki taleplerini karşılamak yerine, bizzat anti laiklik zemininde Sünni-Hanefi  açılımlar yapmıştır. İşte bunların somut örnekleri;
1.4+4+4 Eğitim Sistemi ile Türk İslam Sentezinin dini harcı artırıldı.
2.Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu meclisten geçti.
3.İmam hatip okullarına sınırsız alan tanındı.
4.İlahiyat fakültelerinin sayısı 3 katına, öğrenci kontenjan sayısı 4 katına çıktı
5.Zorunlu din dersinin AİHM ve iç hukuka aykırılığını düzeltmek yerine, 3 ayrı seçmeli din dersi kabul edildi. Zorunlu seçmeli Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in Hayatı dersi
6.2010 Temmuz: SHÇEK mevzuatını değiştirerek “Ünvan Değişikliği Sınavı” adı altında imamların yönetici olmalarını sağladı. Huzur Evlerinin kapısını tarikatlara ve cemaatlere açtı.
7.Aile İmamlığı ve Aile İrşat Büroları üzerinde dinsel tahakküm kurma mekanizmasına dönüştürülmüştür.
8.MEB, İl ve ilçe milli eğitim müdürleri ile okul müdürlerini Din dersi öğretmelerinden ve İlahiyatçılardan tamamlıyor.
9.İçişleri Bakanlığı, imamlık eğitimi alan bürokratlardan vali atıyor. 81 valinin her 7’sinden biri imamlık eğitimi almıştır. 12 valide doğrudan imam hatip mezunudur.
10.AKP Mele-Molla açılımıyla Kürt İslam Sentezine uygun yapılanmayı örgütledi.
11.Kuran kurslarında yaş sınırı kaldırıldı ve Kur’an kurslarının sayısı 12 bini aştı.
12.Tekçi ve mezhepçi Diyanet TV, kamu finansmanıyla yayına başladı.
13.Kamu bütçesiyle dini yayıncılıkta bir patlama yaşandı.
14.Cami sayısı AKP ile 30 bin artarak 90 bine ulaştı. Kamu kurumları ve okullar adeta mescitli hale getirildi.
15.İnsan hakları haftası yerine Kutlu Doğum Haftası AKP ile kutlanmaya başladı. Her yıl 20 bin civarında etkinlik kamu bütçesiyle yapılır hale geldi. Okullar artık Kutlu Doğum Haftası kutluyor.
16.Tüm Bakanlıkların ve kamu kurumların artık bir DİN BÜTÇESİ kalemi oldu.
17.2002 yılında 72 bin olan imam sayısı 125 bin imama çıkarıldı.
18.Türkiye’de Sünni-Hanefi dinciliğin finansmanı AKP ile artmıştır. 2003 yılında 771 Trilyon 267 Milyar ile genel bütçenin yüzde 0.50’sini Diyanete ayrılırken, 2012 yılında bu rakam 3 Milyar 891 Milyon TL’ye ulaşarak genel bütçeden Diyanete ayrılan pay yüzde 1.10 olarak iki katına çıkarılmıştır.


AKP’NİN ALEVİ AYRIMCILIĞI ALEVİLERİ SOKAĞA ÇIKARDI

Alevilere yönelik ayrımcılığın, Alevilerin hak ve taleplerine karşı siyasal İslamcı resmi ve sivil kesimlerin engellemelerine daha sık ve yaygın şekilde tanık olduğumuz bir süreç yaşanıyor. On yıldır, AKP hükümetinin devlet kurumları ve cemaatlerinde sivil alandaki inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı ve ayrımcı kıskacına sıkıştırılmış olan Alevilerin acısı ve sorunları giderek artmaktadır. Özellikle Türkiye’de beş büyük kitlesel mitinglerinin örgütlenmesi, başta Madımak katliamı olmak üzere diğer katliam günlerindeki anma ve hakikatleri hatırlatma etkinliklerine onbinlerce insanın kitlesel katılımıyla gerçekleşmesi, Avrupa Alevi örgütlenmesinin onbinleri kucaklayan Köln, Bochum, Strasburg ve Berlin mitinglerinin AKP iktidarı dönemine denk düşmesi tesadüfü değil, bizzat AKP zulmüne ve ayrımcılığına yönelik Alevi tepkisinin dışa vurumudur. Yani AKP dönemindeki Alevi açılımında, Alevi ayrımcılığının, nefretinin, Aleviliği Sünni teolojiyle devlet içinde homojenleştirme eğilimi ve yaptırımları güçlendiği için, Alevi hareketinin sokağa çıkması gündeme gelmiştir.


AKP ALEVİLERİ SÜNNİLEŞTİRME EĞİLİMİNDE

AKP hükümetinin Diyanet İşleri Başkanlığı Stratejik Dairesiyle işbirliği içinde Alevileri Sünni-Hanefi anlayışı doğrultusundaki dindarlaştırma ve teolojik kimlik olarak homojenleştirme eğilimi, Alevi açılımının ve Alevi çalıştayların merkezine konulmuş ana hedef olduğu bilinmektedir.
AKP ve Diyanet İşleri Başkanlığı Alevilerin seküler hayatla barışık yaşamalarına ve devleti dinsizleştirmek için gerçek laiklik anlayışını savunuyor olmalarından pek hoşlanmamaktadırlar. Bu nedenle Aleviliği Sünni-Hanefi teolojiyle beslenmiş resmi din kurumları ve devletin resmi ilahiyatı içine çekerek eritmeye çalışıyorlar. AKP güdümlü ve AKP ile ortak çözüm bulacağını sanan kimi Alevi çevrelerde, AKP’nin Alevileri Sünni-Hanefilik ekseninde dindarlaştırma planına destek sunmaktadır. Oysa seküler hayatla barışık olan Aleviler yıllardır, resmi dine ve onun ilahiyatına benzemek istemiyor. Türkiye’deki inançsal ve toplumsal çeşitliliğin, kültürel kimlik haklarının, özgürlük alanlarının yasal olarak güvence altına alınmasını ve özel alandaki kurumsal örgütlenmelerine ilişkin ayrımcılığında durdurulmasını talep ediyor.


SonuÇ

Özetleyecek olursak, AKP hükümeti Alevilere ve diğer farklı inanç gruplarına yönelik ayrımcı düşüncesinden bir nebze olsun kurtulmuş değildir. İçinde tehlikeli tuzak barındıran bir “açılım” ile Türkiye, dünya ve Alevi kamuoyunu aldatmaktadır. Alevi katliamı fetvasıyla iz bırakmış şeyhülislam Ebu Suud’la gurur duyan zihniyet, Alevi cemevine “ucube” yakıştırmalarda bulunan yaklaşım, siyasal alanda Alevilere yönelik nefret ve ayrımcılık diline sığınmış hastalıklı bir akıl, Alevi sorunun çözmek değil ancak tıkamak için tutum alır. AKP kendi Alevisini yaratmak için onu devlet içinde homojenleştirmekten başka hiçbir çözüme yanaşmayacağı gerçeği kabul edilmelidir. Devlet Aleviler adına politika oluşturmak ve Aleviler adına karar verme hakkını paylaşmak istemiyor. Aleviler üzerinde kurulan sosyal baskı mekanizmaları ve ayrımcılık uygulamaları ve mahalle baskısı bir devlet ve İslamcı cemaatlerin politikasıdır. Çünkü devletin ideolojik genetik kodlarını oluşturan, Sünni-Türk İslam Sentezci tutumuna karşı mücadele edilmeden ve bunları koruyan devlet ve İslamcı iktidar anlayışına karşı durmadan sonuç elde edilmez.  Güçlü, geniş, birleşik sol bir muhalefet cephesinde güç birliği inşa edilerek ve toplumsal mücadelelerle buluşturan yaklaşımla, Alevilerin hak ve taleplerinin hukuksal, laiklik ve demokratik zeminde karşılanması mümkün olabilir.

Dere Laçi- Laç Deresi

Dere Laçinu- (Dere lâçi-Laç Deresi) Bu isim birileri için sadece “dere” adı olabilir. Fakat De’simli biri için dipsiz bir kuyudur. Binlerce çığlığın ve acının hala feryat ettiği, taşlarının titrediği bir kuyu.

Yivıse Sey Khali, Sılê Phıti,  Aliyo Qız, Qemeré Murexani, Xemé Cıvé Keji,  Xemedé Mizêli, Cıvlayiré Mîrzêli, Wuşené Xırancıke, Dawbera Xıdıre Qem, Lertikra Mirzeli, Medina, Xemêde civlayiri… bu isimler başkasına anlamsız hatta garip gelebilir, De’simli için dik duruş, cesaret ve onurun sembolüdür.

Tozlu tarih sayfalarının arasında elbet olağanüstü direnişler var. Laç Deresi direnişi; bu onuru fazlasıyla hak etmiştir. Birilerinin dediği gibi, o toprakta bir ayaklanma ya da isyan yoktu. Silâhsız, savunmasız, mazlum bir halk vardı. Yapabildikleri en son şeyi yaptılar, kaçarken aynı zamanda çığlıklarını geleceğe ulaştırabilecek sesi yaşatabilme mücadelesi.  Laç deresi bir destandır, onun ruhunu ancak genleriyle o acıyı bu güne taşıyabilenler anlar. Halkını ve diğer çocukları kurtarabilme savaşında, kendi çocuğunu boğarak öldürebilmek, tüylerinizi ürpertebilir. Sanırım bunu da ancak düşmanın eline geçmemek için el ele tutuşup, kendini uçurumdan boşluğa bırakan De’sim kadını anlatabilir.

Demanlılar’ın dediği gibi; “ölümüzü düşmana rüşvet olarak sundular” Ya da yaralı olarak ele geçirilen çocuğu, başımız b

elaya girer düşüncesiyle, düşmana teslim edenler. Bunun adı denge mi, karşıt güçlerin aynı vücut içinde savaşı mı, ben isimlendiremedim. Fakat,  irdelenmiş tarihte şunu gördüm, her 4-5 yılda bir De’sim de deprem olmuş, volkan patlamış, kasırga çıkmış ve talan edilmiş. Bir ülke düşünün ki tüm gücüyle bir depremin yarasını yirmi yılda saramamış, o şehri eski canlılığına kavuşturamamış. Yokluk, açlık, ölüm, savaş ve yıkım coğrafyasında çocuğunu doyurabilme savaşının adı “eşkıyalık” olmuş.

Pir Sultan Abdal dönemini araştırırken, padişaha yazılmış bir belge okumuştum. Diyordu ki “Halk vergiler altında o kadar ezildi ki; şu anda çocukları kesip yiyecek duruma geldi.” Binlerce yılın baskısı, kıyımı, çaresizliği, yokluğu ve zulmü bu gün bitti mi peki? Bitmeyen faili meçhul cinayetler, orman yangınları, barajlar, sürekli göç, korku, yokluk, fakat en tehlikelisi “kişiliksizleşmek-kimliksizleşmek” tüm hızıyla devam ediyor.

Binlerce yıllık kadim felsefe, içi boşaltılarak çürük bir ceviz gibi birilerinin sofrasında; bir o yana bir bu yana y

uvarlanıyor. Binlerce yıllık “Zone Xızıri-zone mâ-Kırmanciki” UNESCO’NUN DA belirttiği gibi alarm veriyor. Dört taraftan sürekli sıkıştırılan bir mengene içinde, günden güne şeklini ve özgün yapısını kaybeden bir felsefe. Belki çoğu insan farkında değil ama bu dil bir hazine, içinde felsefenin (Raê-Ra Xızır’ın ) öğretileri şifrelenmiş ve yok olmak üzere.

Ne acıdır ki yurt dışında ve yurt içinde Alevilik-Kızılbaşlık ile ilgili yetkin Raewer’lere (dedelere) Xowtumal’in anlamını sordum. Kaldı ki b
Sonuç mu? Ritüeli anlatsalar da (oda tam değil) sözcüğün anlamını kimse ritüelle kaynaştıramadı! Bunun gibi kaç örnek var aslında!u Ra Xızır’ın en önemli ritüeli, De’sim’in en önemli bayramıdır.

Bu dil üzerinde yapacağınız tek bir ses değişikliği, sizi onarılması mümkün olmayan hataya sürükler, bunu ancak Ra Xızıri felsefesini kavrayanlar sezinleyebilir. Dil-kültür-felsefe birbirine sıkıca sarılan kilit taşı gibi, birini yerinden oynatınca hepsi yıkılıyor.

Asım Bezirci’nin bir yazısında şu cümle vardı; “sistem ya da emperyalist güç; şalvar-sakal ve sarık giyer gerici olarak size saldırır. Kravat, takım elbise giyer mebus olarak size saldırır, smokin giyer bürokrat olarak saldırır, komşun olur, kardeşin olur onun bin bir yüzü vardır.” De’sim’in yapısı; zorunlu nedenlerden dolayı, endemik olarak kalabilmiş nadir bir yapıdır. Kızılbaşlığı-“ışık yolunu” De’sim de yaşanan “Ra Xızır” (Hızırın yolu) inancını çözemeden bir yere oturtamazsınız. Bu da dil içine şifrelenmiştir. O nedenle De’sim ile oynamak, “ışık insanı” yapısını bozmak demektir, Kızılbaşlığın içini boşaltarak, Ortodoks inançlar arasına sıkıştırılarak  boğulmasını izlemek demektir.

Dere laçi, aslında bir ayna, gençlere kendilerini görebilecekleri bir şans. Bu ayna ya geçmişten günümüze hain yapıyı ya da gerçekten De’sim için mücadele etmiş onurlu yapıyı size gösterecek. Bu aynaya bakmak cesaret ister, çırılçıplak kendini görmek böyle bir şey.

Romandan kısa bir alıntı ile sonlandıralım;

“Ya tije hometh/ Ya kâinatın ışığı!

Ma motazé mıxeneti meke,/ Bizi onursuza muhtaç eyleme, 
Vıle çewt meverde,/ Boynu bükük bırakma,
Békeşiye u béçaréni,/ (Kapıkulluğunu) Kimsesizliği ve çaresizliği,
Zawzéçé ma memısne,/ Çoluk çocuğumuza yaşatma,
Xıraviye mara duri bere./ Fesadı, kötüyü kapımızdan uzak tut.”

Dua bile şaşkın, dört taraf akbaba, “tarih öncesi tanrıların ruhu ölüm kokar”, kargalar leş peşinde. Kartallar, buğday tanesi olmuş harmanda, savrulur ihanetin nefesinde, keskin bir koku çığlığa biner, güneşe hale olmuş insan bedeni, duman yükselmekte yakar genizleri.

Toprak kırmızı, çift kişiliktir bu kaçış, üstelik ürkek ve güçsüzdür adımlar. Kızıl toprakta beş parmak izi, hattat elinden çıkmıştır her bir satırı; yürek âlim olmadıkça, okunmaz meramı. Güneş çizer bedenin hatlarını, gölge koşarken beden peşinde, çöker ruhun üstüne, ardında yüzlerce çaresiz yürek; ulaşamaz bedenine ruh, çok gerilerde kalmıştır, yetim acizliği çöker bulutlara. Annesini yitiren bebek gibi çaresiz, bedeninden öteye dil bilmez ve üstelik sağır.

Silâhlar toplanmıştı iki yıl önce, huzura gerekçe gösterilerek. Peki neydi suçları? Yüzlerce kez bu soruyu düşündü, onca anıyı ardına savurarak. Kanat çırpar acılar, feryatlar kızıl kan, titrer kelebek kanadında kırk can, şahitliğe dayanamaz Laç Kayalığı, usulca ortadan yarılır ikiye.

Parmaklar dolaşır ölü beden saçında, cem-i ayinde döner pervanedir ayaklar, hırçın akar sel gibi,  gözyaşı ile yıkar evlâtlarını Laç Deresi. Dumanlı başıyla bir mağara, alnında yüzlerce kırışık, bakarken kaderine üzülerek, binlerce yılın acısı kayıt tutmuştur, puslu gözler belleğinde.

Not; KİBELE YAYINEVİ STANDI 24 kasım 2012 cumartesi, TÜYAP (İstanbul-uluslararası kitap fuarı) saat 14-18 arası imza. (Xarde u Kore- Sahipsiz Çığlıklar (Roe De’sim)-Dere laçi-son üç roman)

Matem ayı, yas-ı muharrem’e vesile olan Kerbelaları unutmamaktır

Değerli Canlar !

Mazlumların haldaşları,Ezilenlerin yoldaşları !

Alevi-Kızılbaş inanç kültürün’de,çok belirleyici ve önemli bir yeri olan,MATEM ayı Muharrem ORUÇLARI’nın yeni bir yıldönümündeyiz.

Muharrem orucu denilince akla KERBELA’nın kanlı vahşi katliamı gelir. 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) tarihin de ,Hz.İmam Alinin oğlu (Hz. Muhammedin torunu) Hz. Hüseyin, aile efradı çoğu çocuk ve kadından oluşan, 72 taraftarı ile birlikte kerbela çölünde ,Yezit ordusu tarafından ,susuz bırakılarak, vahşice katledildiler.

Hz.Hüseyinin başı kesilerek Mızrak ucunda ŞAM sokakların da gezdirilerek,Yezit muhaliflerine büyük bir korku ve göz dağı verilmek istendi.

Hz. Hüseyin ise ölmeden önce taraftarlarına yaptığı son konuşmasın da şöyle sesleniyordu:

‘’Zalimlerin hükmü altındaki toprakların neresinde yaşarsanız yaşayın,ezilenlerin ve mazlumların birliği oluşmadıkca mukadderat değişmez.

Kerbela Mazlumla Zalimin kavgasıdır.Zalimlerin dünyası var oldukca bu kavga devam edecektir.Kerbelada açılan yara Mazlumları yarasıdır.Akan kan mazlumların kanıdır. Bundan böyle zalimlerin açacağı yaralar,benim yaram- akacak kan benim kanımdır.Benim kanım ile ezilenlerin kanı,benim yaram ile ezilenlerin yarası arasında fark görülmeye. Şartları ve bedeli ne olursaolsun,hiç bir zaman ve hiç bir yerde ,zalimlerin dünyasına biat etmeyeceğim,teslim olmayacağım’’ diyerek devam etmektedir.

Değerli canlar !

Alevi toplumu; işte Hz. Hüseyinin bu tarihi çağrısı ve duruşunun bir gereği olarak 1332 yıldır,bu mesajın sorumluluğunu yerine getirmektedir.Yani yeryüzündeki zalimlerin dünyasına karşı mücadele eden,hakkı için bedenlerini feda eden,mazlum insanlık için hakka yürümekten şeref duyanların yanında yer almaktadır.Onların kanını kendi kanı ,onların davasını kendi davası kabul etmektedir.

Hz.Hüseyin için 1332 yıldır çekilen yas ve onu gönüllerin serdarı görmeleri bundandır. Çünkü o insanlık aleminin tüm zamanların da geçerli olacak,insani ilkelerin mesajını vermişti.

Bugün ülkemizde zalimlerin dünyasına karşı mücadele bayrağını Cezaevlerin de yükselten, Açlık grevi eylemcilerinin tuttuğu Oruç en büyük bağlılık eylemidir.

Onların kazanması ,mazlumların kazanmasıdır.Onların başarısı Zalimlerin yenilgisidir.Onlar 1332 yıl sonra ,bugün Hak bildikleri yolda ,bedenlerini ortaya koyarak zalime karşı Hz.Hüseyinin bayrağını yükseklerde tutan,zalimlerin önünde diz çökmeyen Hüseyini kahramanlardır.

Biz Aleviler olarak , bu yılki matem orucumuzu ,bu mazlumların mücadelesine atfederek, Zalime karşı topyekün mücadeleye çevirmeliyiz. Mazlumların birliğine dönüştürerek ,zalimlere karşı korku salmalıyız.

AŞUREMİZİ bu yıl açlık grevi –ölüm orucu kahramanlarına adamalıyız. Onların davası bizim davamız,onların başarısı bizim sevincimiz olmalıdır.

Bu yılki Aşurelerimizi onlar için pişirip, şükranla sunmalıyız ki,Hz Hüseyinin zalimlere karşı yükselttiği mücadele bayrağını onlar yükseklerde taşıyorlar.Zalime biat etmeyip,ölümü göze alarak mazlum insanlığın onurunu ve iradesini yücelttiler.

Biz DEMOKRATİK ALEVİLER FEDERASYONU olarak,bu yıl ülke ve yurt dışında ki tüm Muharrem Orucu programlarımızı ve pişireceğimiz AŞURE’leri, açlık grevi-ölüm orucu eylemcileri ile dayanışma çerçevesin de yapacağız.Onların davası ve taleplerinin yanında olduğumuzu haykıracağız.

Çünkü Hz. Hüseyine bağlılık,Mazlumların davasına ve mücadelesine bağlılıktır.Bu vesile ile mazlum insanlık davası uğruna hakka yürüyen,başta Şah-ı şehidi kerbela hz.Hüseyin olmak üzere tüm İnsanlık davası şehitlerini saygıyla anıyoruz.

BU YIL Kİ AŞURELERİMİZİ MÜCADELE KAHRAMANLARINA ŞÜKRANLA SUNUYORUZ:

Demokratik Aleviler Federasyonu

12.11.2012

NOT: Oruçların başlangıcı:

12.11.2012- (3 gün Mahsum-u paklar orucu)

15.11.2012, (12 gün matem orucu)

27.11.2012 AŞURE