Ana Sayfa Blog Sayfa 6442

“Aleviler müslümandır” sözünün inandırıcılığı var mı?

Dr. Hüseyin DEMİRTAŞ

Yüzyıllardır “Alevilerin katli vaciptir. Bir Alevi öldüren 10 kâfir öldürmüş kadar sevap kazanır. Alevi’nin-Kızılbaş’ın canı-malı, ırzı ve namusu Müslüman’a helaldir” fetvaları verenlerin torunları bugün çok değişti. Dünün Şeyhülislam’ı durmadan yayınladığı fetvalarla Alevilerin Müslüman olabilmeleri için önce Hıristiyanlık gibi semavi bir dine girmeleri ve sonra şahadet getirmek şartıyla ancak Müslüman sayılabileceğini ısrarla vurgularken, günümüzde bu makamın karşılığı olan Diyanet İşleri Başkanı her ağzını açtığında “Aleviler Müslüman’dır. Bizim ayrımız gayrımız yok. Allah’ımız, kitabımız, peygamberimiz bir. Aramızdaki fark soğan zarı kadardır” diyor. Dün Aleviler gerek gönüllü gerek baskıdan dolayı “Biz de Müslüman’ız. Hatta İslam’ın özüyüz” demelerine rağmen yine de çok büyük zulüm ve katliamlara maruz kaldılar. Oysa Aleviler dün olduğu gibi bugün de çoğunlukla İslam’ın emir ve yasaklarına uymuyor ama geçmiş asırların şeyhülislamlarının günümüzdeki temsilcileri Alevi uyanışı başladığından beri “Aleviler Müslüman’dır” sözünü ağzından düşürmüyor.

Sahi ne değişti düne göre de, Alevileri Müslüman saymaya başladınız? Hâlbuki sizler, Alevilere, “Kızılbaş, kâfir, dinsiz, mülhit, Rafızî; kestiğiniz, pişirdiğiniz yenmez” diye saldırırken de, onlar “Bizler Müslüman’ız. İslam’ın özüyüz” şeklinde karşılık veriyorlardı. Şimdi de aynı cümleyi tekrarlıyorlar ve aynen dün olduğu gibi bugün de, camiye gitmiyor, ramazanda oruç tutmuyor, 4 halifeden üçüne lanet okumaya devam ediyor. Aleviler aşağı yukarı aynı kalırken ne oldu da sizler birden değiştiniz? Yoksa samimi bir şekilde değişmediniz de sadece ağız ve taktik mi değiştirdiniz?

Söyleyin Sayın Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, anlı şanlı ilahiyat profesörleri, günümüzün modern âlimleri ve müçtehitleri; yoksa Alevilere İslam çatısı altında yeni bir yer mi açtınız? Sünni âlimlerin (El-Ezher ulemasının) Mısır’da bundan yaklaşık 100 yıl önce toplanarak daha önce hak mezhep sayılmayan Şiiliği nihayet kabul ettiği gibi, sizler de Aleviliği artık “hak mezhep” olarak ettiniz de bizim haberimiz mi yok?

Oysa sizler her ne kadar lâfzen yorulmadan “Aleviler Müslüman’dır” türküsünü söyleyip dursanız da, Aleviliğe bırakın ayrı bir din olmayı, mezhep ve tarikat olmayı bile çok görüyorsunuz. Neymiş Alevilik size göre? Bir “meşrep”miş? Sözlükte meşrep; kişilik, hal, duruş anlamında geçen Arapça bir kelimedir. Bu özellikleri itibariyle yetersiz kişilere hafif meşrep denir diye ekleniyor. Buna göre herhalde Aleviler Müslüman ama işte öylesine biraz dozajı düşük hafif meşrepler öyle mi? Meşrep kelimesinin dünya ilahiyat, din bilimleri, hukuk ve siyaset literatüründe var mı bir karşılığı? Yok! Peki, inançlar neye göre sınıflandırılıyor dünyada?

Hem geçmişte hem de günümüzde bir inanç, diğer din ve inançlarla benzerliklerine bakarak değil de, benzemezlikleri ve farklılıkları göz önünde bulundurularak ya din, ya mezhep veya tarikat olarak tanımlanıyor. Tamam, Aleviliğin İslam’la benzer ve ortak yanları olduğunu kabul ediyoruz. Ya aradaki yüzde 80’e varan devasa farklılıkları nereye koyacağız? Yoksa yine bizlerin haberi olmadan bu farklılıkları tolare eden bir İslam yorumu mu geliştirdiniz? Aleviliğe demi Şia gibi hak mezhep statüsü tanıdınız? Cem evlerini, “cümbüş evi”, kültür evi; cemi ile semahı kültürel ve folklorik faaliyet değil de, cem evini aynen cami, kilise ve sinagog gibi bir ibadethane ve de cemi-semahı namazla eşit ve eşdeğer bir ibadet olarak mı kabul ettiniz? Bildiğim kadarıyla hayır ve bin kere hayır! Zira söylem ve uygulamalarınızda buna dair en küçük bir işaret yok. Ya ne var? “Aleviler Müslüman’dır ama aynen bizler gibi davranır da, camiye gelir, ramazanda oruç tutarsa Müslüman’dır”, “Cem evi camiye alternatif olamaz”, “İslam’ın bir tek ibadethanesi vardır, o da camidir” dayatması bütün hızıyla sürüyor!

Sizler Başbakanıyla, Diyanet’iyle, Danıştay’ıyla, bilumum diğer devlet kurumları ve bürokrasisiyle söz birliği etmişsiniz ve durmadan cem evlerinin ibadethane olamayacağına dair fetva ve kararlar veriyorsunuz. Bunları her gün kamuoyuna deklare ediyorsunuz. Buna karşılık cem evlerinin hala hiçbir resmi statüsü yok ve gecekondu muamelesi görüyor. Cem ibadeti ve bu esnada dönülen semahlarımız “folklor”, saz eşliğinde söylenen nefes ve deyişlerimiz “türkü-şarkı” olarak yaftalanmaya devam ediyor. Kısaca sizlerin Aleviliğe ve Alevilere bakışınızda, onlara karşı duruşunuzda ve tavırlarınızda düne göre söylem değişikliği dışında bir farklılık göremiyoruz. Ya ne görüyoruz? Alevileri ve Aleviliği olduğu gibi tanımama ve kabul etmeme; onlara üstten, aşağılayıcı ve burnu büyük bakış açısı her gün tanık olduğumuz sıradan bir muamele haline gelmiş durumda. Sizlerdeki bu duruş ve tavrın değişeceğine dair bir umut ve işarette ne yazık ki ufukta görünmüyor.

Hal ve gidişat buysa, o zaman Alevilerden neyi bekliyorsunuz? Tabii ki, iyi birer Sünni olmalarını, camiye gitmelerini, 30 gün oruç tutmalarını ve bu ülkenin resmi dini Sünni İslam’a ve onun en büyük kurumu Diyanet’e biat ve itaat etmelerini istiyorsunuz. İstemekle kalmıyorsunuz, bunu 90 bin caminizle, 100 bini aşkın din görevlinizle, sayısız Kur’an kursunuzla, şimdi tüm eğitim kurumlarına yaygınlaştırdığınız imam-hatip müfredatlı okullarınızla, ilahiyat fakültelerinizle Alevilere dayatıyorsunuz. Üstüne üstlük tüm okullarda sadece Sünni Müslümanlığı anlattığınız zorunlu din dersleri, güya seçmeli Hz. Muhammed’in Hayatı ve Kuran-ı Kerim Dersi ile de Alevi çocuklarının beyinlerini yıkıyorsunuz. Onları kendi inanç ve kimliklerine yabancılaştırmaktan utanmıyorsunuz. Bütün bu olup bitenlerden sonra bizler size niye inanalım? Nasıl sizlere güvenelim de, “Ha tamam, bunlar bizleri olduğumuz gibi kabul edip öyle Müslüman sayıyorlar”, “Nihayet Alevilik olduğu ve yaşandığı şekliyle İslam’ın bir kolu ve şubesi haline geldi” diyelim?

Nitekim işte bu yüzden “Aleviler Müslüman’dır. Ayrımız gayrımız yok” sözlerinin benim ve Alevilerin ezici çoğunluğunun nezdinde hiçbir anlam ve önemi yoktur.  Bunlar pek çoğumuzun gözünde birer tuzak ve taktikten ibarettir. Bazı kafası karışık ve karıştırılmış, yasakçı, inkârcı, manuple edici, asimilasyoncu politikalar ve uygulamalar sonucu kimliğine uzak ve yabancı kalmış Alevileri “avlama” operasyonundan başka bir şey değildir. Bizim gözümüzde sizler, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin Sünni egemenleri ve muktedirleri, dün Alevileri katlediyordunuz; bugünse Aleviliğin içini boşaltarak, Aleviliği kendinize göre tanımlayarak ve de bu ülkede İslam’ın sadece Sünni-Hanefi yorumunu tek doğru ve gerçek İslam diye dayatarak Aleviliği katletmeye çalışıyorsunuz. Dilinizden düşürmediğiniz tüm “Aleviler Müslüman’dır” söylemlerine rağmen, Alevilerin büyük çoğunluğu sizlere inanmıyor, inanamıyor. Zira ikiyüzlüsünüz. Samimi değilsiniz. Söylemleriniz başka, politika ve icraatlarınız bambaşka…

Sizler, Alevileri dağ başlarında yaşadıkları için yüksek İslam’ın nurundan mahrum kalanlar, bu yüzden zamanla namaz kılmayı oruç tutmayı unutmuş cahil cühela takımı olarak gördüğünüz müddetçe, “Siz de Müslümansınız. Kardeşimizsiniz” sözlerinize kimse inanmayacak, kanmayacak ve ikna olmayacaktır.

Ta ki, bir Diyanet İşleri Başkanı, bir müftü, bir ilahiyatçı çıkıp, “Aleviler namaz kılmasa da, ramazanda oruç tutmasa da, sadece cem evine gitse de Müslüman’dır; onların Müslümanlık yorumu-anlayışı başkadır ve o haliyle bizim kabulümüzdür. Buna saygı gösteriyoruz. Alevilerin Müslüman sayılabilmeleri için bizim gibi inanıp yaşamalarına gerek yoktur. Cem evi de cami gibi İslam’ın bir ibadethanesidir. Cemler ve semahlar da bizzat namaz gibi İslam’da muteber birer ibadet biçimidir” diye ilan edinceye kadar sürecek bu inanmama ve ikna olmama tavrı. Bu da yetmez, hükümet, devlet ve Diyanet eski politika ve icraatlarını tamamen değiştirecek. Cem evlerini resmen tanıyacak, Alevi köylerindeki camiler kapatılacak, imamlar geri çekilecek; din dersleri ya tamamen kaldırılacak veya Alevi-Sünni diye ikiye ayrılarak ama seçmeli olarak verilecek. Alevilere karşı yapılan tüm katliamlardan ve günümüze kadar sürdürülen asılsız önyargı ve iftiralardan dolayı resmen özür dilenecek, yakın geçmiştekilerin failleri bulunacak ve cezalandırılacak. Devlet Alevilere ve Aleviliğe, geçmişteki kayıpların telafi edilmesi için bir süre pozitif ayrımcılık uygulayacak vs.

İşte o zaman ben ve pek çok Alevi inanıp, ikna olacak ve tüm bu icraatları hayata geçiren politikacı, Diyanet yetkilisi ve yöneticinin makamı önünde hem alnından hem de ellerinden öpmek için sıraya girecektir. Gururla Alevi-Müslüman olduğunu söyleyecektir. Bunu şimdiki Başbakan Tayyip Erdoğan yaparsa da, inanıyorum ki AKP Alevilerden beklemediği yükseklikte bir oy alabilecektir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın!

Ancak sizler bunları yapmıyorsanız ve Alevileri nefret söylemiyle her gün ötekileştiriyor, dışlıyor, devletten ve bürokrasiden tasfiye ediyorsanız; “Aleviler Müslüman’dır” sözünüz sadece Alevileri avlamayı ve asimile etmeyi amaçlıyorsa, işte orada durunuz!

Sizler, Alevi’ye ve Aleviliğe meşru ve resmi bir statü vermiyorsanız, cem evini hala tanımıyorsanız, ancak gizliden gizliye sizler gibi inandıklarında ve yaşadıklarında Müslüman sayacaksanız; Alevilerin de kendilerine göre arayışlara girmesine kızmayacaksınız. Sizler bu söylem ve politikalarınızı sürdürdüğünüz müddetçe, Aleviler de hakları için mücadeleye devam edecekler. Sizin dil ucuyla söylediğiniz, “Sizler de Müslümansınız” laflarına inanmayacaklar ve İslam’dan ayrı ve bağımsız bir din olma hakkını elde etmek için çalışacaklardır. Buna da karşı çıkmaya, Alevileri bölücü, birliğimizi-dirliğimizi bozan unsurlar olarak görmeye hakkınız yok. Çünkü sizler “Aleviler Müslüman’dır” derken samimi değilsiniz. Bu söylemin altında pek çok art niyet ve kirli amaç gizli. Siz kodamanlar Alevileri nasılsa öyle kabul etmeye yanaşmadığınız gibi, Numan Kurtulmuş’un kendi geçmişini inkâr edip, HAS Parti’yi kapatarak AKP’ye iltihak ettiğine benzer şekilde, Alevilerin de aynen bin yıllık geçmişlerini, atalarının mirasını yok sayıp kendilerini, inanç ve ibadetlerini kısaca Aleviliklerini unutarak, feshederek Sünni-Müslümanlığa katılmalarını bekliyor ve zorunlu koşuyorsunuz.

Halep ordaysa, arşın burada! Siz Alevilere böyle yaklaşırsanız ve ısrarla onları Alevi olarak inanma ve yaşama, yeni nesline bu inancı bozmadan devretme, onları kimliğini korkmadan söyleme gibi en temel haklardan mahrum ederseniz; Alevilerin de kendilerini koruma, meşru müdafaa geliştirme ve sizlerin davet ettiği inanç çatısı altına girmemekte direnmesi analarının ak sütü kadar helaldir. Aleviler hiçbir zaman sizlerin istediği gibi Müslüman olmamaya kararlıdırlar.

O halde ya onları oldukları gibi Müslüman kabul edeceksiniz, ya da onlar siz onlara İslam içinde kendilerini inkâr etmeden ifade edebilecekleri bir alan açmadığınızdan dolayı yine de İslam ile olan bağ ve yakınlıklarını koruyarak, Aleviliği İslam’dan ayrı ve bağımsız bir din olarak ifade etmeye ve örgütlemeye çalışacaklardır. Böyle bir şey teoride ve pratikte mümkün müdür? Mümkündür. Zira Almanya’da daha 2003 yılında Alevilik 64 sayfalık bir bilirkişi raporuna dayanarak İslam’dan ayrı ve bağımsız bir din, cem evi de onun ibadethanesi olarak resmen kabul edildi. Hem de Aleviliğin İslam ile olan bağ ve yakınlıkları yok sayılmadan gerçekleşti bu tanınma…

Darısı bizimkilerin başına!

 

Butzbach, 4 Eylül 2012

 

Sarıgazi’de halk festivali programı beli oldu

Her yıl geleneksel olarak Mücadele Birliği, BDP, DHF, ESP, AKA-DER, Partzan, Çıra Kültür Sanat Merkezi tarafından organize edilen Sarıgazi Halk Festivali 12 Eylül günü başlıyor. 16 Eylül’de sonuçlanacak olan festivalin programı şöyle:

12 EYLÜL ÇARŞAMBA
TULUM DİNLETİSİ
SİNEVİZYON (ANADOLUNUN İSYANI, HESLERE HAYIR)
ADRES: kemal Türkler mah. Muhtarlık arkası kazım koyuncu (büyük) park
SAAT: 19.30

13 EYLÜL PERŞEMBE
PANEL
KENTSEL DÖNÜŞÜM, YIKIMLAR VE SOSYAL YAŞAMA ETKİLERİ
TMMOB TEMSİLCİSİ
AVUKAT ZİYA ÇELİK
GÜLSUYU-GÜLENSU GÜZELLEŞTİRME DERNEĞİ BAŞKANI ALİ ŞENGÜL
YIKIM TANIKLARI
MÜZİK DİNLETİSİ- GRUP KARDEŞLER
YER: samandıra Akpınar mah. Özgürlük meydanı
SAAT: 19.30

14 EYLÜL CUMA (CİNSEL ULUSAL SINIFSAL SÖMÜRÜYE KARŞI SOKAĞA EYLEME ÖZGÜRLEŞMEYE)
12:00 FOTOĞRAF SERGİSİ
17:30 DEVİNİM TİYATRO ATÖLYESİ
19:00 ÜÇLER MARKET ÖNÜNDEN YÜRÜYÜŞ
19:30 PANEL (KÜRTAJ, SAVAŞ VE KADIN EMEĞİNE DÖNÜK SALDIRILAR)
AVUKAT SEVİNÇ SARIKAYA
KADIN SAGLIĞI UZMANI
GREVDEKİ THY İŞÇİLERİ
ADRES: demokrasi cad. girişi

15 EYLÜL CUMARTESİ
PANEL
ORTA DOĞUDA SİYASAL DURUM VE SAVAŞ
TEMEL DEMİRER
AHMET HACELİŞİ K.
ADİL OKAY
YER: festival alanı
SAAT: 16.00
TİYATRO
TİYATRO SİMURG (YAZ Kİ BAHAR OLSUN)

FESTİVAL AKŞAM PROGRAMI
ERDOGAN EMİR
PINAR AYDINLAR
SİMURG MÜZİK TOPLULUĞU
RABZAN BELAGAD
GRUP İSYAN ATEŞİ
DENGBEJ
SEMAH (HUBYAR SULTAN CEM EVİ)

16 EYLÜL PAZAR
PANEL
ALEVİLİĞİN DEVLETLE OLAN SORUNLARI
ŞÜKRÜ YILDIZ (TV 10 GENEL KORDİNATÖRÜ)
TAYFUN BUDAK (PSAKD GYK ÜYESİ)
ALİ KENANOĞLU (HUBYAR SULTAN GENEL BAŞKANI)
YER: festival alanı
SAAT: 15.00

TUTSAK ÖĞRENCİLER İÇİN YÜRÜYÜŞ
SAAT: 18.30
YER: Üçler Market Önü

FESTİVAL AKŞAM PROGRAMI:
EMEĞE EZGİ
KOMA ÇİYA
GRUP MUNZUR
CİHAN ÇELİK
GRUP VARDİYA
YÇKM HALK OYUNLARI
TULUM DİNLETİSİ

NOT: FESTİVAL AKŞAM PROGRAMLARI 18:00 DAN İTİBAREN BAŞLAYACAKTIR

Pir Sultan Abdal Derneği Başkanından Açıklama

Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Pir Sultan Abdal Cem ve Kültür Evi’nde basın toplantısı düzenledi.

Bülbül, AK Parti hükümetinin iktidar olduktan sonra ilk önce “Alevi açılımı” adı altında bir dizi çalıştaylar yaptığını, fakat Alevi açılımında gelinen noktada Madımak katillerine zaman aşımı vermek Adıyaman, Erzincan, Gaziantep, İzmir, Didim, İstanbul gibi yerlerde sistematik olarak Alevilere karşı yürütülen politikalarda kapılarının işaretlenmesi ve Başbakan’ın cemevleri için “ucube” kavramlarını kullanma noktasına geldiklerini söyledi.

Alevi açılımına benzer şekilde “Kürt açılımı” diye bir politikanın da başlatıldığını belirten Bülbül, birçok belediye başkanı, birçok politikacı ile beraber yaklaşık 10 bin insanın tutuklanması ile Kürt açılımında son noktaya geldiklerini ifade etti. Bülbül, “Kürt açılımında da tamamen bir fiyasko söz konusu. Ermeni açılımı, Roman açılımı, ha keza AK Parti’nin sistematik politikalarının bir sonucu olarak inkarcılık noktasına gelmiş durumdayız.

30 Eylül’de TBMM’nin açılışından bir gün önce Ankara’da yüz binlerce insanla yapacağımız mitingin akabinde taleplerimizi Meclis’e ileten komisyon oluşturacağız orada. Başbakan nefret suçu işliyor. Son olarak genişletilmiş il başkanları toplantısında söylediği ‘Biz Selahattin-i Eyyubi Türbesi’nde dua okuyacağız, Emevi Camii’nde namaz kılacağız’ gibi tabirleri Osmanlı fetihçiliğinin günümüze indirgenmiş şeklinden başka bir şey değildir. Görüyoruz ki yeni anayasa tartışmaları da dahil olmak üzere hükümet ve Başbakan gerginlik politikasını, inkar politikasını gün geçtikçe tırmandırıyor” dedi.

“90’LI YILLARDAN BU YANA DÖN DOLAŞ AYNI NOKTAYA GELDİK”
Diyarbakır’da basın toplantısı yapıp Kürt sorununa değinmemenin Seyit Rıza’nın tabiri ile ‘ayıp ve günah’ olacağını kaydeden Bülbül, “Alevi kurum ve kuruluşları olarak özellikle Kürt sorunu ile ilgili olarak son zamanlarda yaşananlarla ilgili olarak yaşanan gerginliğe bir çözüm bulunması, operasyonların durdurulması, çatışma ortamının ortadan kaldırılması, demokratik diyaloğun, barışçı politikanın gerçekleştirilebilmesi için bunun gerekli ve elzem olduğunu düşünüyoruz. Başbakan bunlara hizmet edeceğine BDP milletvekilleri hakkında dokunulmazlıkların kaldırılacağı, Meclis’ten çıkarılacakları ve benzeri gibi politikalar ifade ediyor” diye konuştu.

90’lı yıllardan bu yana dönüp dolaşıp aynı noktaya geldiklerini söyleyen Bülbül, şöyle devam etti: “Dön dolaş aynı inkar, nefret, şiddet dili bu Türkiye’ye de, hükümete de, topluma da hiçbir şey kazandırmaz. Her gün asker canlarımızın, gerilla canlarımızın cenazelerinin gelmesi, her gün anaların ağlaması artık dayanılacak bir nokta bırakmamıştır. Son olarak Afyon’da meydana gelen patlamanın ne olup olmadığı konusunda bir hükümet yetkilisi, bir devlet yetkilisi elle tutulacak bir açıklama dahi yapamamaktadır. Son 2-3 gün içerisinde Türkiye’de çatışmalarda, deniz kazalarında, trafik kazalarında ve benzeri nedenlerle ölen insanların çetelesini tutmak mümkün değil.

Başbakan kendi ülkesini, kendi toplumunu, Türkiye’deki Kürtleri, Alevileri, ötekileştirilmişleri adeta bir kenara iterek Osmanlıcılığa, küçük emperyalizmciliğe soyunarak adeta Amerika, AB bağlamında bunun koçbaşı olma yolunda bir politika yürütmektedir. Sokakta ipini koparmış ırkçı faşistler bundan vazife çıkarıp bizim şubelerimize, insanlarımıza saldırmaktalar. Alevilerin bu saldırılar karşısında hükümetten, Diyanet’ten, yargıdan, polisten, benzeri kuruluşlardan gelen saldırılar karşısında meşru savunma hakkı doğmuştur. Bizim meşru savunma hakkımız örgütlenmedir, dayanışmadır, sokağa çıkmadır, kitleselleşmektir. Bu faşizan baskılara karşı tepkimizi göstermek ve birbirimizi korumaktır.”

Cemevi provokasyonundan polis çıktı

İstanbul’un Pendik ilçesinde cemevine giderek polis olduklarını söyleyip tehdit ettiği iddia edilen iki kişiden biri gerçek polis çıktı.

Pendik Cemevi’nde önceki gün meydana gelen olayda cemevi yetkilileri, polis olduğunu söyleyen iki kişinin bulundukları binaya gelerek şüpheli hareketlerde bulunduğu yönünde şikayette bulundu.

Asayiş Şube Müdürlüğü tarafından olayla ilgili başlatılan soruşturmada polis, cemevine gelen kişilerin peşine düştü.

Gasp Büro Amirliği dedektifleri cemevine geldiği tespit edilen Sabiha Gökçen Havaalanın’da çalışan polis memuru M.K. ile kuaför arkadaşı Ö.Y.’yü yakaladı.

Asayiş Şube Müdürlüğüne getirilen polis memuru M.K. “Arkadaşımla birlikte cemevinin önünde kız arkadaşlarımızı bekliyorduk. Onlar gecikince arkadaşım “ben daha önce hiç cemevine girmedim. Bir bakalım mı?’ dedi. Birlikte içeri girdik. Cemevinde bulunan yetkiliyle Alevilik konusunda konuştuk. Konuşma sırasında kendimi tanıtıp polis olduğumu ve çalıştığım yeri bile söyledim. Daha sonra bize geç olduğunu cemevini kapatacağını daha münasip bir zamanda tekrar gelirsek çay içip yine konuşabileceğimizi söyledi. Daha sonra vedalaşarak oradan ayrıldık” dedi.

Polis memuru M.K. Cemevi yetkililerinin daha sonradan niye şikayetçi olduğunu bilmediğini sözlerine ekledi.

Öte yandan Cemevi yetkilileri Asayiş Şube Müdürlüğüne gelerek polis memuru M.K. ile Ö.Y.’yi teşhis etti.

Polis tarafından şikayetle ilgili ifadeleri alınan polis memuru M.K. ile arkadaşı Ö.Y. daha sonra adliyeye gönderildi. (CNN TURK)

Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak: Mitleşmiş Alevilik gençlerini tutamadı

MEHMET GÜNDEM

Dönüştürmek değil anlamak niyetim…

Birleşik kaplar formülü en çok sosyal olgular için geçerli. Devleti, toplumu meydana getiren kesimlerin ayrı ayrı her birinde yaşanan sıkıntı kısa sürede umuma ait hale geliyor. Bu gün Türkiye’de çözülmemiş büyük sorunlar yumağı var. Çözümsüzlükte süreklilik hali söz konusu alan, konu ve kesimleri tehdit potansiyeli yüksek duruma getiriyor. Kürt ve Alevi sorunu bunlardan sadece ikisi.

Kürt sorunu yalnızca Kürtlerin sorunu olmadığı gibi, Alevi sorunu da sadece Alevilerin sorunu değil. Kürtleri kimlik ve kültür olarak Kürt kabul ederek, Alevileri de dönüştürmeden, anlayarak Alevi kabul ederek sorunlarının çözümünde yanlarında olmak adeta bir zorunluluk. Toplumsal bütünlük içinde birlikte yaşamanın başka yolu yok. Aleviler gibi düşünmesek de onları anlamak ve kendilerini inşa ettikleri zemine bir anlam yüklemek ufkuna ulaşılmalı. Bir grup ve bir kesim kendisini nasıl tanımlıyorsa, onları öyle kabul etmek, çözümün ilk ama en önemli adımıdır. “Senin gibi düşünmüyorum ama senin varlığını önemsiyorum, sorunlarını çözmen konusunda sana bir şey dikte etmeden yanındayım” demek biz Sünnilerin de görevidir. Münakaşaya girmek, ilzam etmek, çürütmek ve cerbeze yapmak kitleleri ikna etmekten daha çok birbirinden uzaklaştırıyor, fikri, ruhi ve fiziksel teması kökünden kesiyor. Temas kesildiğinde düşmanlıklar yeniden kurgulanıyor ve devreye ‘kurtarıcılar’ giriyor… Alevilik Sünnilerin sorun gördüğü değil, değer verdiği bir alan haline gelmeli. Aleviler de tarihsel gerçekliği olmayan tarihi takıntılarından, yer yer patlak veren Sünni ve Osmanlı hesaplaşma hırsından kurtulmalılar.

Hafta sonu İstanbul’da yapılan iki günlük Abant toplantısı Aleviliği anlam yönünde atılan önemli adımlardan biriydi. Bu önemli konuda Prof. Dr Ahmet Yaşar Ocak’la oldukça öğretici ve serinkanlı bir konuşma fırsatı bildim.

* * *

Aleviliği genellikle olumsuzluk hallerinde konuşuyoruz. Sosyal patlamalarda, cem evlerine yansıyan protestolu cenazelerde, kavgalı sokak gösterilerinde, seçime doğru Alevi önderlerinin siyasi veya siyasetten beklentilerinde, bütçeden pay ve kadro taleplerinde… Fakat Aleviliğin ruhani boyutu pek konuşulmuyor, onun ‘isyan kültürü’ üzerinden algılandığı bir durum var…

Alevilik bu değil. İsyan kültürü üzerinden konuşulmak biraz da Aleviliğin geçmişiyle ilgili. Esasında bu güne kadar yapılan yayınlara, toplantılara bakarsanız, meselenin özüne dair sağlıklı bir yaklaşımın pek olmadığını görürüsünüz. Genellikle propagandaya dönük çalışmalar oldu.

Neden Alevilik konusunda kayda değer çalışmalar olmadı?

80’lerden sonra küreselleşmenin esintileri Türkiye’yi de etkilemeye başladı. Aleviler kendilerini bu ortamda biraz serbest hissettiler, kendilerini anlatma ihtiyacı duydular. Bu arada gözden kaçan bir faktör var. 79 İran İhtilali Alevileri korkuttu ve savunma psikolojisine girdiler. Biraz da bu yüzden ilk yapılan yayınlarda Alevilik bir isyan kültürüymüş gibi sunuldu. Fakat bu tür bir Alevilik tarihi gerçeklikten uzak bir şey. Bu noktada hem Alevi kesimin hem de Sünni kesimin bilgisizliği var.

BAZI ALEVİ AYDINLARI ŞÖHRET BULDU

Aleviliğin bu şekilde gündeme gelmesinde, Alevi ve Sünni kesimin bilinçli ya da bilinçsiz etkisi nedir?

Uzun bir geçmişte sürekli gölgede kalmalarının bunda etkisi var. Aleviler kendilerini anlatma ihtiyacını duydular, fakat anlatma işini üstlenen kişiler klasik dede tipinden farklı Alevi okur-yazarları-aydınları tarihte yaşanan olayların hıncını çıkarma yoluna girdiler. Bir çok tarih dışı, zaman dışı değerlendirmeler oldu. Bazı Alevi aydınları da bu ortamdan yararlanarak şöhret sahibi olma gibi bir yola girdiler.

Osmanlı’yla hesaplaşma gibi…

Tabiî ki Osmanlı’yla hesaplaşma havası içerisine de girdiler, sanal tarih başlattılar. Bu durum şimdilerde de belli ölçülerde devam ediyor.

Kendi mitini oluşturma çabası…

Bir anlamda öyle. Çünkü iki problemle karşı karşıya kaldıklarını açık bir şekilde gördüler; Birincisi tarih problemi. Osmanlı döneminin dışında Alevinin kendi tarihiyle ilgili sağlam bir bilgiye sahip olmadıklarını gördüler. İkincisi teoloji problemi. Aleviliğin bir teolojisi var mı, yok mu? Ellerini attıklarında ulaştıkları malzeme mitolojik malzeme oldu.

Alevilerin iki büyük problemi; tarih ve teoloji aşılabilir mi?

Tarih problemi derken, Hz. Ali’ye mensubiyetin çağrıştırdığı bir ivmeyle kendilerini Şiiliğin tarihiyle özdeşleştirdiler ki bu büyük bir yanılmaydı. Gerçekte Aleviliğin tarihinin Şiilikle birleşmesi çok sonraki bir olaydır. Aslında İslam heterodoksisinin bir bacağıydı  Alevilik. Orta Asya’dan beri gelen, Sünnilik dışı yapılanmalarla, özellikle İsmailiyye mezhebiyle alakadar olan bir teolojik geçmişin ürünüydü Alevilik. Bu pek bilinmedi ve ellerinde sağlam bir kaynak olmadığından Alevilik tepkiselliğe kaydı. Bu bilinmezlik Sünni kesimde de üzeri örtülmesi gereken bir olgu olarak görüldü.

DEDELİK, ŞEHİRDE HAYAL KIRIKLIĞI OLUŞTURDU

60’ların yaşayan Aleviliği ile 80’lerin ve bugünün Aleviliği arasında farklar var. Dedeler sorgulanıyor, çünkü okumuş genç kitlenin nazarında Aleviliği taşıyabilir bir müessese değil dedelik. Belki cem evlerindeki ritüeller de tartışılıyor. Kırılmalar yaşanıyor…

Muhakkak. 80’lerde Alevi sorunu ortaya çıktığında Alevi yazarlar da dayanacak sağlam teolojik referanslar bulamadılar. Dedelik kurumu şehirleşme olgusuyla karşı karşıya geldi ve bir hayal kırıklığı da yarattı. Bu hayal kırıklığının sonucunda nereye tutunacaklarını bilemediler.

Marksizm’e kaydılar…

60’lı yıllarda özellikle üniversite Alevi gençliği kendini bir boşlukta hissetti. Dayanacak bir yer lazımdı, kimlik bulabilmek için Marksizm’e kaydılar. 80’lardan sonra ‘geriye dönüş’ başladı, Marksist Aleviler kendi geleneklerine dönmeye başladılar, Marksist kimliğin Aleviliği ifade edemediğini gördüler. Fakat dedelerin elindeki mitolojik Alevilik birikimi ve teolojisi onları tatmin etmedi. Arayışa girdiler ama şu ana kadar sadece ritüellere yönelmek, cem evlerinde uygulanan ayin-i cemlerle yetinmek durumunda kalındı. Bu yönelişlerinde tek başına Aleviliğin geleceğine yönelik bir kurtuluş olmadığını artık biliyorlar. Şimdi üniversiteli gençler arasında Aleviliğin gerçek tarihine ve teolojisine yönelme eğilimi başladı, kimlik krizine girmeler de oldu. “Hocam bu durumda ne yapacağız?” gibi bana çok sorular soruluyor.

Aleviliği belli dönemlerde çağdaşlığın dinamosu, laikliğin teminatı en yüce Atatürkçüler olarak sundular. Bu anlaşılabilir bir şey mi?

Anlaşılabilir, çünkü bu biraz kimlik meselesiyle ilgili. Aleviler de, Sünniler de evrenselliğe malolmak zorundalar. Bu süreçte Aleviler de kendilerini yeniden tarif etme ihtiyacı duyuyorlar. İster istemez bazı şeylere sarılıyorlar. Tabiî ki Atatürk onlar için önemli bir liderdi. Zaten Alevi inançları Atatürk’ü, bir bakıma Hz Ali’yi modern çağda yaşayan Ali olarak da görmüştür. Laiklik vurgusu ise, Alevilik’te gelişmekte olan teoloji arayışının ilk hareket noktasıydı. Sünniliğe karşı avantaj gibi gördüklerinden bu durumu kullanmaya çalıştılar.

Çağdaşlık, laiklik ve Atatürkçülük vurgusunun Aleviler açısından stratejik ve siyasal bir yanı da yok mu?

Tabiî ki var. Çoğunluğu Sünni olan bu toplumda yer edinmek için bunları kullanmak zorundaydılar. Sünni kesim hem bu tercihleri hem de Alevileri anlamalı. Çünkü Alevi toplumunun kendi tarihini, kendi teolojisini bulma yolunda Sünni kesime çok şey düşüyor.

Öyleyse formül şu: Alevileri kendi olarak kabul et ve diyaloga geç…

Dönüştürme hayali taşımadan, kendi olarak kabul etmek. Önce Alevileri, Alevi olgusunu anlamaya çalışmak lazım.

Devletin Alevileri dönüştürme gibi bir politikası var mı?

Hayır, devletin böyle bir politikasına rastlamadım.

Cumhuriyet sonrası devlet geleneği Sünni bir yapılanma içinde mi?

Diyanet’in organizasyonunu düşünürseniz gayet açık.

Aşılmaz bir Sünni duvar mı var devlette?

Şu anda o duvarın pek geçilebilir olduğunu sanmıyorum. Çünkü Diyanet’in bugün Alevi olgusu karşısındaki tutumunun gerçekçi bir tutum olduğu kanısında değilim.

Bir Sünni kendinden taviz vermeden bir Alevi’ye nasıl bakmalı?

Öncelikle Aleviliği İslam dışında görmemeli. Aleviliği ve Alevi’yi anlamaya çalışmalı.

Fakat İslam dışında göstermek için çok çalışan Aleviler oldu…

Aleviliği İslam dışı göstermek çabası Aleviliğin içinden de, yurt dışından da oldu, oluyor. Aleviliğin eski Hıristiyan sekenesi olduğu tezini ileri sürenler de var…

Tarihi ve teolojik geçmişe sorgu

Aleviler, kendi içlerinde öncelikle neleri sorgulamalılar?

Tarihi ve tarihsel geçmişi sorgulamak lazım. Teolojik kökenlerini sorgulamalılar. Dedelik müessesesi Aleviliğin omurgasını teşkil eder, ondan vazgeçemez. Dedelik kurumu, hem Alevileri organize etme işlevini görür hem de Aleviliğin teolojisini ve bir anlamda tarihini taşır. Dolayısıyla dedelik kurumu yeniden inşa edilmesi lazım. İyi yetişmiş dedeler de yok değil, bazıları büyük sıkıntıların farkındalar ve çıkar yol arıyorlar. Sünni kesimin onlara yardımcı olması gerekir. Alevi aydınların temel bir yanlışı var. Alevilik sanki Türkiye’de bu topraklara mahsus bir olguymuş gibi algılanıyor.

İSTESELER DE KEMALİZM’E KARŞI ÇIKAMAZLAR

Alevi kesimde bir sekülerleşmeden bahsedilebilir mi?

Tabiî ki… Fakat Türkiye’nin resmi ideolojisi çerçevesinde bir sekülerleşmeyi Aleviliğin tam olarak istediği kanaatinde değilim. Aleviler tam bir sekülerleşme isterlerse, kendi tarihi ve teolojisiyle ters düşebilirler. Bazı Aleviler bu tehlikenin farkındalar ama Sünni kesim karşısında kendilerini laikliğin garantörleri, modernleşmenin dinamosu görme gibi -kullanmak istedikleri- iki enstrümanı çalıştırmak için böyle görünmek zorundalar.

  Bazıları diyor ki; biz Alevilerin Aleviliğin özgürleşmesi için Kemalizm’le olan göbek bağımızı kesmemiz lazım…

Bu fikirde onlarlar var ama şu anda bunu yapamazlar. Eğer Kemalizm’e karşı çıkarlarsa bindikleri dalı keserler, laisizmin garantörü olmaktan çıkarlar…

  Yıllardır Aleviliğin yazılı kaynaklarını ortaya çıkaracağız dediler. Bu şifahi Alevilik, kitabî Aleviliğe geçebilecek mi?

Böyle bir süreç başlatılmak isteniyor. Alevilik şu ana kadar naklettiği teoloji mitoloji ağırlıklı bir teolojidir. Onun dışında bir teoloji inşa etmeliler.

  Bunu Aleviler devletten mi bekleyecekler?

Hayır bu iş Alevi aydınlarına düşer. Alevi aydınlarının hepsinin çok sağlam bir şekilde analitik bakışla İslam teolojisi, İslam tarihi tahsil etmeleri lazım.

“Türk Müslümanlığı” tezi içinde Aleviliğe önemli roller biçilmişti. Özellikle 95 sonrasında bu kavramalar çok canlıydı. Türk Müslümanlığı ile Alevilik arasındaki bağlantıya ne oldu?

Gördüğüm kadarıyla o vurgu devam ediyor. İzzettin Doğan grubunun temel tezi Türk  Müslümanlığı’ydı. Ama bu eksik bir yaklaşım. Türk Müslümanlığı’ndan İslam’ın  popülerleşmiş yaklaşımını kastediyorsanız bu sadece Alevi kesimi tarafından temsil edilmiyor… Aleviler içinde de bu role ciddi tepkiler oldu.

  Aleviliğin bir ideolojiye dönüşme tehlikesi var mı?

80-90 arası ideolojiye dönüştürme çabaları da oldu ama ben bu noktadan sonra Alevilik için ideolojiye dönüşme tehlikesi görmüyorum.

Aleviliğin çerçevesi

Bazı Alevi önderler konuşmalarında Alevi-Bektaşi diyorlardı. Ardından Mevlevileri, Rufaileri zikretmeye başladılar. Alevilik hepsini kuşatır mı?

Bu tarih ve gerçek dışı bir yaklaşım. Zahirdeki kimi benzeşmeleri yanlış anlıyorlar. Tuhafıma giden; bu beyanlara, Mevlevilikten, Rufailik’ten bir reaksiyonun gelmemesidir…

AK Parti iktidarı Alevileri nasıl etkiledi?

Buna bütün Alevi kesim için tek doğru cevap vermek doğru değil. Ilımlı Aleviler çok da dışlamıyorlar ama Aleviliğe bakışları da hoşlarına gitmiyor. Başbakan’ın zaman zaman dile getirdiği, “Alevilik Hz Ali’yi sevmekse, hepimiz Aleviyiz” türü yaklaşımlar hoş karşılanmıyor.

Çünkü Alevilik sadece Hz. Ali’yi sevmek değil…

Kesinlikle… Sünnilerin bunu görmesi lazım. Bugünkü bazı Alevi aydınları da tarihte etiyle kemiğiyle yaşamış Hz Ali’nin Aleviliğin Ali’si olmadığını biliyorlar.

Diaspora Alevilerinin durumu nasıl?

1960’larda Hollanda’ya, Fransa’ya, Almanya’ya işçi olarak gidenlerin ikinci – üçüncü kuşakları diasporayı teşkil ediyorlar ve şimdi kimlik bunalımı içindeler. Üçüncü nesle sahip olan üniversite okuyan bazı geçlerin Hıristiyan olduğunu biliyoruz.

Misyonerlik faaliyetlerinde hedef kitleyi Alevi gençleri oluşturuyor, din değiştirenler var…

Bundan Alevi topumu da rahatsız. Bu bir toplumsal yönelim olmamalı, olamaz da…

Türkiye’de Alevi lobisinden sözedilebilir mi?

ABD’deki Avrupa’daki Yahudiler gibi çok organize bir yapıdan bahsetmek şu an için mümkün değil ama yapılmaya çalışılıyor…

Birden fazla Alevilik var pratikte. İnançtan yaşam felsefesine kadar gidiyor. Böyle olunca da hangi Alevilik sorusu canlı duruyor.

Bu tabiî bir şey. Sünnilik’te nasıl farklı yorumlar varsa, Alevilik’te de benzer bir olgu içinde zaman ve mekanın getirdiği farklar olacaktır.

Din dışı bir kültür-felsefe yorumları Alevilik çatısı altında ne kadar barınabilir? 

Bu tür yaklaşımlar bir anlamda Marksizm’in Alevi cilası altında yorumlanmasıdır. Alevilik için pek çok şey söylenebilir ama din dışı denemez. Çünkü Alevilik çok ciddi bir tasavvufi birikime de sahiptir. Düşünün ki Sünni tekkelerde de Pir Sultan Abdal’ın nefesleri okunuyordu. Alevilik de bizim tarihimizin bir parçası olarak görülmeli. Alevi fobisini bir kenara atmak zorundayız.

mgundem@yenisafak.com.tr

İstanbul Pendik’te ne oluyor

Daha önce Alevi evlerinin işaretlendiği ve Pir Sultan Abdal Şubesi’nin yakılmak istendiği Kartal’a komşu olan Pendik İlçesi’nde bu kez başka bir saldırı girişimi yaşandığı belirtildi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı kemal Bülbül tarafından yapılan açıklamada polis olduklarını söyleyen iki kişinin dün gece saat 23 civarında şubeye gelerek bir kadın yöneticiyi ve gece bekçisini tehdit ettikleri belirtildi.

Açıklama şöyle:

“Pendik (İstanbul) Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Şubemize saat 23.00 civarında gelen ve “Polis olduklarını” söyleyen iki genç şubemizde bulunan kadın yöneticimizi ve gece bekçimizi tehdit etmiştir!  “POLİSİZ” diyen iki kişi “BURASI CEMEV Mİ?” sorusunu yöneltip “EVET” cevabını alınca “CEMEVİNDE NE YAPIYORSUNUZ? SİZ GÜNAHKARSINIZ! SİZİ KESMEMİZ GEREKİR!” diyerek tehditler savurmuşlar, kadın yöneticimiz bağırarak arka kapıda bekleyen yöneticilerimizden yardım isteyince, içinde başka kişilerin de bulunduğu araca binerek kaçmışlardır. Aracın plakası, markası ve rengi dernek yöneticilerimiz tarafından alınmıştır. Ancak yapılan plaka sorgusunda “BÖYLE BİR PLAKAYA RASTLANMAMIŞTIR” denilmiştir.”

Ayfer Karakaya ile Alevi Belgeleri Işığında Bektaşilik, Safevilik ve Vefailik

Ayfer Karakaya ile Alevi Belgeleri Işığında Bektaşilik, Safevilik ve Vefailik Üzerine

Ayfer Karakaya ile Alevi Belgeleri Işığında Bektaşilik, Safevilik ve Vefailik Üzerine

Röportaj: Erdal GEZİK

Osmanlı dönemi Alevi araştırmaları hakkında bir dizi makalesiyle tanıdığımız Ayfer Karakaya, uzun süredir üzerinde çalıştığı doktorasını 2008 yılının sonlarında ‘Subjects of the Sultan, Disciples of the Shah: Formation and Transformation of the Kizilbash/Alevi Communities in Ottoman Anatolia’ (Sultan’ın Tebaası, Şah’ın Talipleri: Osmanlı Anadolusu’nda Kızılbaş/Alevi topluluklarının oluşumu ve değişimi) adı altında tamamladı. Karakaya, Harvard Üniversitesi Tarih/ Orta Doğu Çalışmaları programına bağlı olarak hazırladığı doktora çalışması için Alevi ailelerin ellerinde bulunan birincil kaynaklardan yararlandı. Bu vesileyle ilk kez bu kaynaklar akademik bir çalışmanın temelini oluşturdu. Karakaya ile çalışması ve sonuçları üzerine bir gerçekleştirdiğimizi söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

1) Her şeyden önce böylesine yorucu ve zaman alan bir çalışmanın ilk ürününü sunduğun için kutlamamız gerekiyor seni. Çalışman henüz basılmamış da olsa okuma olanağı verdiğin için de ayrıca teşekkürler. Araştırdığın konu(lar) ve sonuçların hakkında epey bir sorum var; fakat okurlarımızın seni daha yakından tanıyabilmeleri için başladığın dönemle ilgili şu ilk soruyu sormam gerek. Sahi böyle bir çalışmayı yapmak nerden geldi aklına?

Teşekkür ederim. Bu çalışma çoğu şeyde olduğu gibi kısmen tesadüf, kısmen de bilinçli bir seçim sonucu ortaya çıktı. Üniversitede siyaset bilimi okurken yapmak istediğim işin siyaset bilimi olmadığını anladım, bunun üzerine tarihe geçtim. Mastırımı Ohio State Üniversitesi’nde, Osmanlı tarihçisi Prof. Carter Findley ile yaptım. Osmanlıca ve Arapça’ya orada başladım. Geldiğim çevre ve o ana kadar aldığım eğitim itibariyle bunlar başta bana son derece uzak gelen konulardı, Türkiye’de kalsam muhtemelen hiçbir zaman tanışamayacağım konular. Ama bir kere işin içine girince sevdim ve devam ettim. Mastır tezimi, II. Meşrutiyet döneminde yayımlanmış bir kadın dergisi hakkında yazdım.

Bir yandan da Osmanlıca öğrenmenin etkisi ile yavaş yavas Alevi dedelerin ellerindeki belge ve yazmalara ilgi duymaya başlamıştım. Tabii 1980′lerin sonu ve 90′ların başı —ki tam benim lise ve üniversite dönemime denk geliyor— Alevilik konusunun adeta patladığı, hepimizi heyecanlandıran yıllardı. Özellikle genç kuşaklar Aleviliklerini yeniden keşfediyorlardı, büyük bir bilgi açlığı vardı, ama ard arda çıkan onlarca yayın bu eksikliği gidermek konusunda yetersiz kalıyordu. İşte bu ortamın da etkisi ile, en başta daha çok kendi merakımı gidermek için bulduğum Alevi belge ve yazmalarını derlemeye başladım, bir yandan da yavaş yavaş okumaya çalışıyordum tabii.

Daha sonra doktora için Harvard Üniversitesi’ne geçtiğimde, oradaki danışmanım Osmanlı tarihçisi Prof. Cemal Kafadar’ın da teşviki ile doktora tezimde bu belge ve yazmaları çalışmaya karar verdim. Başta bunları sadece Osmanlı arşiv belgelerini dengeleyeci ek kaynaklar olarak düşünmüştüm, ama elimde tahminimden daha fazla belge birikince ve içerdikleri verilerin ne kadar önemli olduğunu farkedince tezimde bunlara öncelik vermem kaçınılmaz oldu. Sonuçta tüm tez tamamen bu belgeler üzerine kurulu bir çalışmaya dönüştü.

2) Bildiğim kadarıyla geniş bir alanda birinci el kaynaklar toplamaya çalıştın. Adıyaman, Malatya, Maraş ve Sivas’a kadar: bu konuda ne tür sorunlar yaşadın. O belgeleri sahiplerinden almak her zaman kolay olmadı sanırım?

Ben zaten hiçbir zaman belgelerin kendilerini istemiyordum, sadece fotoğraflarını çekiyordum. İlk belgelere tanıdıklar vasıtasıyla ulaştım, mesela 95 yazında babamların ahbabı Kızıldeli ocağından Tokatlı bir ailenin belgelerini çekmiştim. Sonra araştırmacı Ali Yaman sayesinde babası Mehmet Yaman’ın kütüphanesinde bulunan bazı belge ve yazmaları görme ve kopyalama imkanım oldu. Öyle öyle ağ genişledi tabii. Ayrıca yazları köylere gidiyordum, ilk zamanlar Sivas, Malatya ve Tokat’a gittim. Daha sistemli bir çalışmayı ise 2002-2003 yıllarında doktora tezim için yaptım. Önceleri tarihsel olarak Zulkadriye olarak bilinen bölge üzerine yoğunlaşayım diyordum, o yüzden Malatya, Adıyaman, Maraş, Antep civarında araştırma yaptım daha çok. Sonradan böyle bir sınırlandırmanın pek de anlamlı olmadığını gördüm ve alan çalışması beni nereye götürürse oraya gittim, Erzincan’a, Elazığ’a, Amasya’ya, Balıkesir’e, İzmir’e, Ankara’ya.

Bir yere gitmeden önce orada tanıdık birilerini bulmaya çalışıyordum ya da oradaki derneklerden yardım istiyordum. Böyle ilk temasları kurduktan sonra, o ona o ona derken, insanlar söylüyor işte ‘bizim ocağın belgeleri bilmem kimde’ diye. Tabii ellerindeki belgeleri, yazmaları hemen herkes öyle kolayca göstermek istemiyordu, hele hele de daha yeni tanıdığı bir insana. Ama ben bu hassasiyetlere her zaman saygıyla ve anlayışla yaklaştım. Bazıları sonunda ikna oluyordu, bazıları olmuyordu. Ayrıca şüpheyle yaklaşanlar da oluyordu, hani kimdir, necidir bunlar diye. Eşim de Amerikalı ya, işini gücünü bırakıp şoförüm ve teknik asistanım olarak mecburen o da benimle geliyordu. Yani keyifli ama zorlukları da olan bir süreçti. Sonra sonra artık insanlar kendi getirir oldu belgelerini.

3) Belgelerin bazıları 16. yüzyıla kadar gitmesine rağmen hala rahat okunur haldeydiler değil mi? Sıradan insanlar bu tür belgeleri neden böyle özenle koruma ihtiyacı duyuyorlar? Bu begeleri nasıl saklamış, bu zamana kadar korumuşlar?

Hayır, hepsi bütünüyle okunur durumda değildi maalesef. Özellikle eski belgeler genelde yıpranmış oluyor, mesela kenarlarından parçalar yırtılıp kopmuş veya mürekkebi silinmiş, hatta yanmış belgeler var. Bunları okuyamıyorsunuz tabii ya da kısmen okuyabiliyorsunuz. Bir de arşiv belgelerinden farklı olarak Alevi belgelerinde şöyle bir durum var: Dedeler, eskiyip yıprandıkça bu belgeleri temize çekmiş veya çektirmiş. Bu esnada bazen birden fazla belge tek bir tomara kopyalanmış, muhtemelen saklaması daha kolay olsun diye. Bazen de bir ocağın farklı kollarına dağıtılmak üzere belgelerin çoğaltıldığını görüyoruz. Tabii ard arda yapılan bu kopyalama işlemleri sonucunda belgelerin metinlerinde bozulmalar, kaymalar, kopukluklar oluşmuş. Özellikle de belgenin dili Arapça veya Farsça ise ve kopyalama işlemini yapan kişi bu dillere vakıf değilse bu tür müstensih hataları çoğalmış. Elimizdeki Alevi belgelerinin önemli bir kısmı sonradan yapılan bu tür nüshalar olduğundan, okunmaları ve anlaşılmaları her zaman kolay olmadı; başka meslektaşlardan da yardım almama rağmen halen tam olarak çözemediğim belgeler var.

Bu belgeler neden ve nasıl korunmuş sorusuna gelince: Korunmuşlar çünkü ilgili ailelerin ocakzade olduklarının kanıtı bunlar, çok önemli, hatta kutsal, dahası ata dede yadigarı. Genelde kat kat, yeşil renkli kumaşlara sarılı bir şekilde bir sandıkta veya çantada saklanmışlar, ‘seceremiz’ veya ‘beratımız’ diye bilinmişler. Yabancı gözlerden sakındıkları gibi, dedelerin kendileri bile çok nadir açıp bakmışlar bu belgelere. Babası Hakka yürüdüğünden beri aileye ait belgelerin ve yazmaların içinde bulunduğu sandığı açmamış, ‘kurban kesmeden açamam’ diyen yaşlı bir dede vardı Adıyaman’da mesela. Son kuşaklarda bunları okuyup, içeriklerini tam olarak anlayabilen dedeler de pek kalmamış; bu bilinmezlik de tabii ek bir gizem katıyor belgelere.

4) Bulduğun kaynakları türlere ve zaman dilimlerine ayırmak mümkün mü? Bunlar daha çok seyit ailelerin dergah veya tekkelerden aldıkları belegeler miydi? Ya da daha çok hangi döneme aittiler.

Evet tabii. Şimdi 14.yy’un sonundan kalma bir Ahi icazetnamesi var, onu bir kenara bırakırsanız benim gördüğüm Alevi belgelerinin en eski katmanını Vefai icaztenameleri oluşturuyor. Elimizdeki kopyalar 15.yy’un sonu ve 16.yy’un ilk yarısından, ama bazılarının orijinalleri muhtemelen daha eski tarihlerde kaleme alınmış. İkinci grup belgeler Irak kaynaklı belgeler. Bunlar arasında Kerbela nakibüleşrafından alınmış seyitlik şecereleri, Kerbela Dergahı’ndan alınmış hilafetnameler ve ziyaretnameler var, tarih olarak 16.yy ortasından 19. yy’un sonuna kadar olan geniş bir döneme yayılmış durumdalar. Üçüncü grubu Çelebi Bektaşileri’nden alınmış icazetnameler oluşturuyor, benim gördüklerimin hepsi 19. ve 20. yüzyıllardan. Bir iki tane de Safevi hilafetnamesi var, biri 17.yy sonundan, diğeri bence daha eski. Ayrıca Osmanlı devleti veya kadı mahkemelerince verilmiş belgeler var. Bunlar büyük oranda sahiplerinin seyit kimliklerini ve bununla bağlantılı olarak bazı vergi muafiyetlerini resmen teyit eden belgeler. Kadı mahkemelerinden alınmış olanlar arasında da gene bu mahiyette olanlar var. Tabii bir de yazmalar var, özellikle Buyruk yazmaları, cönkler, not defterleri, ama bunları tezimde pek fazla kullanma imkanım olmadı.

Tümü Alevilik ile bir sekilde alakalı bu belge ve yazmalar dışında, tamamen dünyevi konuları içeren, mesela mal veya arazi satışına dair tutulmuş kayıtlar, mahkeme hüccetleri veya özel mektuplar gibi vesikalar da Alevi dede ailelerinin arşivlerinde mevcut.

5) Özellikle Pir ailelerinin ellerinde olan secereler Alevi tarihi açısından ilginç kaynaklar. Bildiğim kadarıyla üzerinde şimdiye kadar çok titiz çalışılmamış olsa da ilginç bir saplantı konusu. Genel olarak bu konuda söylenebilecek şeyler nelerdir?

Bence önemli ve ciddiye alınması gereken belgeler bunlar. Ciddiye alınması gereken derken illa ‘evet bunlar seyitti veya değildi’ anlamında değil, bunu herhalde ancak DNA testiyle öğrenebiliriz. Ama bu belgeler bize en azından bazı dede ailelerinin çok eskiden beri, ta Osmanlılardan önceye giden tarihlerden beri seyit ve/veya dervişandan aileler olarak bilinip kabul edildiğini ve zaman zaman resmi makamlarca da böyle muamele gördüklerini gösteriyor. Aralarında Dede Kargınlar gibi başka tarihi kaynaklara da adı geçmiş önemli şeyh aileleri var. Yani bunlar dün ortaya çıkmış aileler değil, derin kökleri var. Kızılbaş/Alevi oluşları da cahilliklerinden veya medrese İslamı’nı anlamamalarından kaynaklanmıyor. Bence bu aileler tarihsel olarak müteşerri Islam’a karşı güçlü ve bilinçli bir muhaletin taşıyıcılığını yapmışlar.

Seyitlik şecerlerine geri dönersek, tabii her alınan seyitlik şeceresi aynı nitelikte değil. Bizim dedelerin ellerindekine baktığımızda, bazılarının iki kişinin tanıklığına bağlı olarak verilmiş olduğunu, bazılarınınsa daha eski bir şecere veya yazılı belgeye istinaden naküibüleşraf tarafından düzenlendiğini görüyoruz. Bu ikinciler arasında yukarıda bahsettiğim Vefai icazetnamelerine dayanılarak verilmiş olanlar var. Simdi otantik mi değil mi veya bu ocaklar gerçekten seyit mi değil mi, bu sorulara pek fazla takılmadan bu şecerleri içeriklerinin yanısıra, veriliş ve yenileniş mekanizmaları, düzenleyen ve şahitlik edenlerin kimlikleri, daha eski bir belgeye dayanıp dayanmadıkları vs. gibi açılardan incelediğimizde Alevi tarihi hakkında önemli saptamalarda bulunabiliyoruz. Ben bunu ‘Irak’taki Bektaşi Tekkeleri’ adlı makalemde biraz yapmaya çalışmıştım. Mesela neden bizim dedelerin şecerelerinin hemen hemen hepsi Kerbela nakibüleşrafından, neden İstanbul veya baska bir bölgenin nakibüleşrafından değil? Şahitler arasında Kerbela Dergahı’ndan kişilerin adlarının geçmesinin anlamı nedir? Bunlar önemli sorular.

6) Tezin üç konu üzerine yoğunlaşmış. Her üçü de Alevi tarihi açısından önemli. İlki Bektaşilik ve gelişimi, ikincisi İran ve Kızılbaş/Alevi toplulukları arası erken ilişki dönemi ve Ocaklar üzerinden Vefailigin Aleviliğin gelişimindeki rolü. İlkiyle başlayalım istersen; incelediğin kaynaklar bizim bu konuda bildiklerimize ne kattı?

Kızılbaşlık-Bektaşilik ilişkisi karmaşık bir konu, tek boyutlu değil ve düz bir çizgi takip etmiyor. Öncelikle Alevi belgelerinin bize net olarak gösterdiği bir şey var: Çelebiler’den alınan icazetnameler 1800′lerden itibaren başlıyor. Ondan önce dedeler Kerbela’ya gidiyor ve belgelerini oradan alıyorlar, başları Kerbela Dergahı’na bağlı yani. Dolayısıyla özellikle Doğu Anadolu merkezli dede ocaklarının Çelebiler’e bağlanmaları sürecinin nispeten geç bir tarihte başladığı açık, bunu zaten sözlü gelenek de teyit ediyor. Bence Kerbela Dergahı ile ilişkilerin çeşitli nedenlerle sekteye uğraması ve nihayet dergahın işlevini yitirmesi sonucu Alevi dedeleri Çelebiler’den icazet almaya başlıyorlar, ancak buna direnenler de olmuş, halen de var.

Ama tabii bu tespiti yapmak herşeyi çözmüyor. Mesela, Kerbela Dergahı hakkında ne biliyoruz? Ora ile ilişkiler kesilince neden bazı dedeler başka bir yere değil de Kırşehir’e dönüyorlar yüzlerini? Ankara Vakıflar Arşivi’nde bulduğum vakfiyesine göre Kerbela Dergahı 16.yy ortalarında Rum Abdalları’na aitmiş. Ancak aşağı yukarı 18.yy’ın ikinci yarısından itibaren kaynaklarda Bektaşi dergahı olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca Kerbela Dergahı, Erdebil ile Anadolu’daki Kızılbaşlar arasında muhtemelen bir tür aracılık vazifesi de görüyordu, bunu daha önce yazdım, biliyorsun. Safevilerin himayesinde, hatta Safevi topraklarında Rum Abdalları’na/Bektaşi dervişlerine ait tekkeler olduğuna dair, literatüre daha once yansımamış veriler de bu iddiayı destekliyor.

Şimdi bu Rum Abdalları bağlantısı bence önemli ve mutlaka daha sistemli incelenmesi lazım. Rum Abdalları, Hacı Bektaş’ı evliya olarak bilip kabul ediyorlar, ama teknik anlamda Bektaşi değiller, hatta Otman Baba Velayetnamesi’ne bakınca bu iki zümrenin bir yandan çok içli dışlı olduklarını, ama öte yandan da aralarında ciddi gerilimler olduğunu görüyoruz. Köprülü’ye göre Rum Abdalları Safevilere destek verdikleri için takibata uğruyorlar ve zamanla Bektaşi şemsiyesi altında eriyorlar. Rum Abdalları’nın muhtemelen daha gerilerde Vefailik ile de bağlantısı var, yani o açıdan da anahtar konumdalar.

Bütün bu bulgulardan çıkan büyük sonuç şu bence: Hacı Bektaş’ı ve mirasını sadece Kırşehir merkezli Bektaşi tarikatı çerçevesinde ve Türkiye-Balkanlar coğrafyasında düşünmemek lazım, o hikayenin yalnızca bir kısmı. Hacı Bektaş’ın mirasını ve tabii Bektaşi-Kızılbaş ilişkilerini daha geriden ve daha geniş bir coğrafyada, Safevileri ve Rum Abdalları’nı da gözönüne alacak şekilde yeniden düşünmemiz gerekiyor.

7) Peki Safaviler ve Aleviler arası ilişkiler konusunda ne tür sonuçlara ulaştın?

Çok kısaca ifade etmem gerekirse, Safevi liderliğinde ortaya çıkan Kızılbaş hareketi, literatürde söylendiği gibi doğrudan aşiretlere dayalı bir hareket değildi, kendilerine ait büyük talip toplulukları olan, farklı sufi/derviş çevrelerinin bir koalisyonuydu. Nitekim Vefai kökenli Alevi ocakları bu durumun en güzel kanıtı bence. Bu aynı zamanda Aleviler’deki ocaklar sisteminin Safeviler’den önceye giden, kökleri daha derinlerde bir yapılanmanın üzerine inşa edilmiş olduğu anlamına geliyor, bu kadar dayanıklı olmasını da zaten ancak böyle açıklayabiliriz. Ayrıca Alevi belgeleri arasındaki Safevi hilafetnameleri ve Buyruk yazmaları Erdebil ile Anadolu’daki Kızılbaşlar arasındaki ilişkilerin Çaldıran’dan sonra da devam ettiğini, hatta Safeviler’in son dönemlerine kadar sürdüğünü gösteriyor. Ancak Anadolu’daki Safevi etkisi kökleri Safeviler öncesine giden ocak yapılanmasının filtresinden geçtiğinden olsa gerek, Anadolu Kızılbaşları İran’dakiler gibi müteşerri Şiiliğe asimile olmamıştır.

8) Sanırım, Vefailiğin Aleviliğin tarihsel gelişimi konusunda oynadığı rol en dikkat çekici bulgulardan. Değil mi?

Evet, doğru. Alevi dedelerin ellerindeki Vefai icazetnameleri ve bazı şecereler, Doğu Anadolu merkezli Alevi ocaklarının hepsinin olmasa bile önemli bir kısmının Vefai kökenli olduğunu gösteriyor. Bunlar arasında mesela İmam Zeynel Abidin Ocağı, Ağuiçenler, Sinemilliler ve Dede Kargınlar var.

9) Sahi nedir bu vefailik, ya da ona adını verdiği kişi, Ebü-l’Vefa kimdir? Ben onun hakkında işimize yarayacak bilgilerin bir kaç cümleden öteye gitmediğini sanıyordum. Bildiklerim, döneminde bir çok tarikat gibi aykırı unsurlar barındırdığı ve bu yüzden sorgulandığı ile sınırlıydı. Bize onu tanıtır mısın?

Ebü’l-Vefa 11.’da yaşamış bir Sufi. Elimizde menakıbnamesi var, bazı Sufi tabakat kitaplarında da hakkında bilgi var. Ama genel olarak literatürde pek tanınan biri değil, Vefailik de öyle. Menakıbnamesine gore Ebü’l-Vefa Irak’ta doğmuş ve yaşamış. Babası, baskılardan kaçıp Kürtler arasında yerleşmiş, İmam Zeynel Abidin soyundan bir seyit. Annesi, Beni Nercis adında bir Kürt aşiretinden. Ebü’l-Vefa’nın babası, daha o doğmadan ölüyor. Ebü’l-Vefa annesinin yanında, Kürtler arasında, sadece Kürtçe öğrenerek büyüyor. Bir gün Hz. Muhammed rüyasına giriyor ve mucizevi bir şekilde ona Arapça’yı öğretiyor. Ama Arapçası’nın aksanlı olmasından ve Kürtler arasında büyümüş olmasından dolayı seyitliği hep sorgunlanıyor, hatta Bağdat uleması başta onu bu yüzden hor görüyor. Buna rağmen çok popüler oluyor; etkisi Buhara’dan Lübnan’a kadar yayılıyor, talipleri arasında aşiretler de var, padişahlar da. Ama taliplerinin sayısı çok artınca halife rahatsız olmaya başlıyor ve Bağdat’ta ulema tarafından sorguya alınıyor. Sorgulanan, uygulamalarının şeriat hükümlerine uygun olup olmadığı tabii, çünkü kadınlı erkekli meclisler kuruyorlar, sema(h) dönüyorlar falan. Menakıbnamesine gore Ebü’l-Vefa sorgudan aklanarak çıkıyor.

Ebü’l-Vefa evleniyor, ama hep mücerred kalıyor. Öz çocuğu olmuyor yani, o yüzden akrabaları ve müritleri arasından yedi kişiyi kendine evlat ediniyor. Anadolu’daki bir grup Alevi ocağı, ellerindeki şecerelerine göre Ebü’l-Vefa’nın muhtemelen bu şekilde evlat edindiği kardeşinin oğlu Seyit Hamis’in soyundan geliyor, mesela İmam Zeynel Abidin Ocağı ve Ağuiçenler bu ocaklardan. Zaten Vefailik asıl etkisini Anadolu’da gösteriyor, anavatanı Irak’ta birkaç kuşak sonra yok olup gidiyor.

10) Senin bulguların bu konuda ne tür bir katkı sunuyor?

Şimdi Aşıkpaşazade ve Geyikli Baba gibi şahsiyetler vasıtasıyla, en azından isim olarak Ebü’l-Vefa eskiden beri Osmanlı tarihçileri arasında biliniyordu. Ama Vefailik yakın zamana kadar pek dikkat çekmemiş ve üzerinde durulmamış bir konu olarak kaldı. Ortaya çıkan yeni vesikalar artık bu durumun değişmesini zorunlu kılıyor.

Öncelikle elimizdeki Alevi belgeleri, Osmanlı’nın erken dönemlerinden tanınan Aşıkpaşazade, Geyikli Baba ve Edebalı gibi ismlerin Vefailik konusunda buzdağının sadece görünen ucu olduğunu ve asıl ana gövdenin Doğu Anadolu’da aranması gerektiğini gösteriyor bize. Yani Vefailik Ortaçağ Anadolusu’nda bu bilinen isimlerin temsil ettiğinden, dolayısıyla düşünüldüğünden çok daha yaygın bir hareket, bir tarikattı. Benim bulgularıma göre Vefailik, Doğu Anadolu’da canlılığını 16.yy’ın ortalarına kadar koruyor, sonra Kızılbaşlık içinde eriyor. Tarihçi Hasan Yüksel’in Vakıflar Arşivi’nde bulup yayımladığı Sivas’taki iki Vefai tekkesine ait vakfiyeler ve başbakanlık arşivindeki birkaç belgeyi de ekleyince resim daha da netleşiyor. Bu resme göre Vefailiğin Anadolu’daki geçmişini 12.yy sonu 13.yy’ın başına kadar geri götürebiliyoruz ve biri Irak diğeri Horasan olmak üzere iki farklı koldan Anadolu’ya giriş yaptığını tespit ediyoruz. Vefailiğin en ilginç özelliklerinden biri sosyal, siyasi, hatta mezhepsel sınırları aşan bir tarikat olması. Tabii bu bulgular sadece Alevi tarihi açısından değil, bütün Anadolu’nun sosyal, siyasi ve dini tarihi açısından son derece önemli.

11) Peki, nasıl oluyorda adıyla sık karşılaşılan bir kişi şimdiye kadar araştırmaların konusu olmuyor. Bunun arkasında yatan bir neden var mı?

Evet, çok yerinde bir soru. Bunun herhalde birden fazla sebebi var. Kısmen dönemin bilinen kaynaklarının Vefailikten pek fazla bahsetmemesi ile alakalı olmalı. Ayrıca Fuad Köprülü’nün, Anadolu halk İslamı olarak adlandırdığı dini geleneği Orta Asya ve Yesevilik ile ilişkilendiren tezinin de etkisi var muhtemelen, yani oluşmuş ve hem yurtiçinde hem yurtdışında çok yaygın kabul görmüş bir paradigma var ve onu sorgulamak o kadar da kolay değil. Mesela Abdülbaki Gölpınarlı zamanında Rum Abdalları’nın Vefai olduğunu —sanırım Yunus Emre kitabındaydı— söylüyor, ama bu iddia pek dikkat çekmiyor. Bazı araştırmacılarca veya belli dönemlerde Ebü’l-Vefa’nın Kürtlükle olan bağlantısı da sakıncalı bir unsur olarak görülmüş olabilir. Mesela ilginçtir; Türkiye gazetesinin 1984 yılında yayımladığı 18 ciltlik İslam Alimleri Ansiklopedisi’nde oldukça uzun bir Ebü’l-Vefa maddesi var, ama orada bu konuya hiç değinilmemiş. Ebü’l-Vefa’nın menakıbnamesinde Kürtlük konusunun birden fazla kere ve farklı bağlamlarda geçtiği düşünülürse, bu şaşırtıcı bir durum tabii.

12) Anladığım kadarıyla öne sürdüğün tezler, Fuad Köprülü’den bu yana tekrarlanan Aleviler ve Orta-Asya (Ahmet Yesevi) ilişkisi konusunda da oldukça ciddi düzeltmeler getiriyor?

Evet. En azından şunu söyleyebiliriz: Şu ana kadar ortaya çıkan Alevi belgelerinde Yesevilik bağlantısına dair hiçbir iz yok. Bunun tek istisnası 1800′lerden sonra verilmeye başlanan Çelebi icazetnameleri, onlarda Hacı Bektaş’ın tarikat silsilesi içinde Ahmet Yesevi geçiyor. Bu tabii Bektaşi geleneğinin ve onun ana metni olan Vilayetname’nin bir yansıması. Zaten Fuad Köprülü de Yesevilik tezini Vilayetname’ye ve Evliya Çelebi gibi, gene aynı geleneği yansıtan daha geç tarihli kaynaklara dayandırıyor, yani onun elinde şu anda bizde olan kaynaklar yoktu. Ayrıca tabii bu Bektaşi geleneği de kendi başına önemli; yani neden oluşmuş, ne derece tarihi bir gerçekliği yansıtıyor ne derece yansıtmıyor, Vefailik-Bektaşilik ilişkisi hakkında bize neler söyleyebilir? Bütün bunlar halen sorulması gereken ve üzerinde düşünülmesi gereken sorular. Kimbilir, belki ortaya çıkacak yeni belgeler bu sorulara da ışık tutar.

13) Bir başka düzeltme de tarikatların gelişimi konusunda yapılan genel zamanlama ile ilgili. Genelde Trimigham’ın üçlü periyodizasyonunu kullanıyoruz; buna göre de sofistike düşüncelerden uzak halkçı tarikatçılık 13. yüzyıldan sonra gelişmeye başlıyor. Senin bize Vefailik hakkında aktardıkların, bunun 11-12. yüzyıllarda başladığına işaret ediyor. Yanılıyor muyum?

Şimdi ‘ben bu sofistike düşüncelerden uzak halkçı tarikatçılık’ türü betimlemelerden pek hazzetmiyorum, tarihsel olarak doğru da bulmuyorum. Bu tip yaklaşımlar, yüksek tasavvuf ile halk tasavvufu arasında aşılamaz engeller varmış varsayımına dayanıyor ki bu günümüzde artık çok sorgulanan bir varsayım, zaten Vefailik de bunun güzel bir örneği. Ayrıca gene bu görüşe göre halk tasavvufu, aslında sadece belli bir dini elitçe anlaşılabilecek yüksek tasavvufi geleneğin cahil halkça sulandırılmış, dejenere edilmiş formundan başka birşey değildir. Bunu da sorunlu bir yaklaşım olarak görüyorum, zira bu yaklaşım derinlerde bir yerde halkın kurumsallaşmış dine karşı bilinçli bir muhalif tavrı olamayacağını varsayıyor.

Senin sorunun ana meselesine gelirsek: Şimdi Ebü’l-Vefa’nın yaşadığı dönem tarikatların oluşumlarını henüz tamamlamadığı br dönem. Mesela en eski tarikatlardan Kadiriliğin kurucusu olan Abdülkadir Geylani, çocukken Ebü’l-Vefa’nın bazı meclislerine katılıyor, yani Ebü’l-Vefa’dan bir kuşak daha genç. Ayrıca 11.yy halen tasavvufun Sünnilik çerçevesinde algılandığı bir dönem. Tabii Sünnilik de bu dönemde henüz bildiğimiz son şeklini almış değil, dolayısıyla bahsi geçen, dar anlamda, temelde ilk üç halifeyi kabul etmek anlamında bir Sünnilik. Nitekim ilginçtir, müteşerri İslam’a aykırı tüm uygulamalarına rağmen Ebü’l-Vefa da menakıbnamesinde Rafızi düşmanı bir Sünni olarak karşımıza çıkıyor.

Simdi 13.yy’da ne oluyor? Moğol istilası sonrasında dini alanda yaşanan liberalleşmenin de etkisi ile öncelikle tasavvufi hareket ve Şiilik arasında büyük bir yakınlaşma doğuyor ve birçok Şii inancı, Hz. Ali sevgisi vs. gibi hem halk arasında, hem de tasavvuf ehli arasında yayılıyor. Bu donem aynı zamanda tasavvufun, geniş halk kitlelerine hitap eden şeyhler ve gezginci dervişler sayesinde popülerleştiği (burada popüleri olumsuz bir anlamda kullanmıyorum) bir dönem olarak biliniyor. Ama senin de dikkat çektiğin gibi, Ebü’l-Vefa bu bilinen süreçten önce yaşıyor, yani o açıdan da önemli bir şahsiyet.

14) Üzerinde düşünülmesi gerek bir çok konuya değindin. Okurlarımız şimdiden çalışmanı merak edeceklerdir. Çalışmanın Türkçe baskısının ne zaman hazır olacağı konusunda bizi bilgilendirir misin?

Temel bulgularımı önce makaleler halinde yayımlamak istiyorum, daha öncekilere ek olarak yakında mesela Vefailik ile ilgili bir çalışmam çıkacak inşallah. Ama kitap için biraz daha zamana ihtiyacım var.

15) Bu söyleyişi kabul edip henüz çalışman yayına çıkamış olsa da sorularımız cevaplandırdığın için teşekkürler.

İlgin ve güzel soruların için ben teşekkür ederim.

 

Silahların gölgesini hayatlarımızdan çekin!

Ferhat TUNÇ

“…Herkesin yaşama hakkına, temel aidiyetlerine, diline, inancına, kültürüne saygı; insana insanca karşılık gelen adil bir yaklaşımı göstermek bu devletin ve onu yönetenlerin lütfu değil; görevidir.”

Dersim başta olmak üzere, son 2 aydır çeşitli yerlerde düzenlenen festival ve cem evleri açılışlarındaydım. Ölümlerden, yıkımlardan, sürgünlerden, yasak ve baskılardan bahsettik. Her zaman olduğu gibi şarkı söylemekle yetinemedim, tabii. Dersim, Malatya, Maraş, Aydın, Çanakkale ve İzmir’de halklarımızın barış ve özgürlük taleplerini şarkılarımla dile getirmeye çalıştım. Norveç’te davetlisi olduğum ve dünyanın en büyük festivallerinden sayılan Mela Festivali’nde yine dünyanın pek çok sanatçısıyla bir araya gelerek, mevcut sorunlarımızı anlattım.

25 ağustosta ise Oslo Meydanı’nda Kürtçe, Türkçe ve Ermenice şarkılar dillendirdim; barış ve kardeşliğin mesajlarını eksik bırakmadık.

Bombalanan dağlar, yanan ormanlarımız, yok edilmek istenen tarihimiz de, hem konuşmalarımızın, hem de şarkılarımızın gündemiydi.

Cumhuriyet tarihiyle yaşıt Kürt sorununun demokratik-barışçıl çözümüne ilişkin umutlarımızın söndüğü ve yeniden çatışmaların kıskacında kendimizi bulduğumuz bir süreci yeniden, hep birlikte yaşıyoruz. Oysa kısa bir süre öncesinde bu sorunun çözümü konusunda nasıl da umutlanmıştık… Konuşulanlar, açıklananlar ve de en önemlisi karşılıklı başlatılan müzakereler barış umudumuzu tazelemişti. Kuşkulu da olsak, inanmak istiyorduk; çünkü barışa ve huzura duyduğumuz özlem, bu inancımızı diri tutmaya yetiyordu.

Ülkenin Cumhurbaşkanı “iyi şeyler olacak” deyince umutlanmış, Başbakan “analar ağlamasın” deyince sevinmiştik.

Peki, ne oldu da ülkemiz yeniden bir ateş parçasına döndü, feryat figan hallerimiz tıpkı doksanlı yıllarda olduğu gibi yeri göğü inletmeye, ırkçılık ve saldırganlık sınır tanımazlığıyla hayatımızı tehdit altına almaya başladı?

Nasıl oldu da ülkeyi yöneten iktidar, barış adına ortaya çıkan iyimser havayı doğru okumak yerine ırkçı ve saldırgan tepkilerin tutsağı haline geldi? Halkın seçilmiş belediye başkanları ve Kürt siyasetçilerini tutuklayarak işe koyulmak nasıl bir akılsa; hepimiz bunu sorgulamak zorunda bırakıldık.

Barış, özgürlük taleplerini dillendirdiğimizden biz sanatçı ve aydınları on yıl-on beş yıl hapisle yargılamaya ve cezalandırmaya başlamaları nasıl bir demokrasi anlayışıyla açıklanabilirse; bunu da sorgulamaya başladık. TMK kapsamında sanatçıların, hukukçuların ve gazetecilerin “terörist” ilan edilip toplu olarak gözaltına alındığı, tutuklandığı bir süreci, esasında ‘bir Türkiye klasiği’ne yeniden tanık olduk.

Ülkeyi yönetenlerin sadece Türkiye sınırları içinde değil komşu ülkelerin de iç işlerine karışarak savaşı bölgenin bütününe yaymak gibi bir çaba içinde olduklarını ibretle görüyor ve endişeleniyoruz. Roboski’de gencecik çocukları bombalayarak katleden siyasal iktidar, suçunu kabullenmek bir yana katledilen masum gencecik insanları ‘kaçakçıydılar’ diye suçlayarak bu vahşeti gizlemeye ve kendini aklamaya çalışıyor. Antep’te masum sivil insanları hedef alan o kanlı ve çirkin saldırının iktidar ve muhalefet tarafından adeta bir siyasi propaganda aracı haline getirilmiş olmasını da, ibretle izliyoruz.

Alevilere yönelik akıl almaz saldırı ve provokasyonların yeniden gündeme gelmesi başta Aleviler olmak üzere duyarlı bütün toplumsal kesimleri endişeye ve karamsarlığa itmeye yetiyor. Malatya’ın Sürgü Kasabası’nda Alevi aileye yönelik gelişen linç eylemi sonrasında saldırılar durmadı; aksine, Alevilerin yaşadıkları evler ve mekânlar bu saldırıların hedefi oldu.

Ölüm ve acının gölgesinde, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü karşıladık. Barış gününde ölüme karşı yaşamı savunmak gibi, ortalama insani hassasiyet içeren bir pozisyonda yer almak adına, sokaklardaydık. Asırlardır baskı ve zulüm altında inleyen halklarımız eşit, özgür ve kardeşçe bir yaşam için birlikte haykırdılar. Kürtlerin kimliğine ve Alevilerin inancına yönelik saldırılar kınandı; ‘çatışma değil müzakere’ ile barışa varılacağının mesajı verildi.

Alanlarda olmak dışında başka bir şansımızın kalmadığının bilincindeyiz. Biliyoruz ki, barış cesaret ister, bedel ister.

Hakkâri’den Edirne’ye hiçbir eve yeni bir cenaze taşınmasına sabrımız ve tahammülümüz, artık yok. Herkesin yaşama hakkına, temel aidiyetlerine, diline, inancına, kültürüne saygı; insana insanca karşılık gelen adil bir yaklaşımı göstermek bu devletin ve onu yönetenlerin lütfu değil; görevidir.

Bombalarla dövdüğünüz bu topraklarda on binlerce kez öldük ve çok büyük acılar yaşadık. Silahların gölgesini hayatlarımızdan çekin yeter artık! Hak edilen bir yaşamın yolunu açın ve bu kanlı döngüden kurtarın, bu memleketi.

Derwêşê Evdî heykeli

Dr. Ömer Uluçay

Dewrêşê Evdî Destanı, Mem û Zîn ve Sîyabend û Xecê Destanları kadar Kürtlerin bilinen ve her yerde söylenen, en yaygın ve ünlü destanıdır. Dewrêşê Evdî Destanı’nda, başat olarak gerçek olaylar önplandadır. Diğer iki destanda ise mitolojik unsurlar daha fazladır.
Dewrêşê Evdî Destanı iki bölümden oluşmaktadır:
A) Birinci bölümde; aşiretler ve yapısı, ilişkileri, töreler, yiğitler, yerel çatışmalar, coğrafya, göçerlik, olaylar, aşklar, yaşam tarzı anlatılır. Esas olay; Kürt aşiret sınırını ihlal ederek Milî Kürt Aşiret Konfederasyonuna ait su ve otlaklara elkoymak isteyen Arap Şemar ve Gesan +Türkmen Aşiretler Birliği ile Milan Konfederasyonu arasında Viranşehir dolaylarında bir savaş olmuştur. Milan kuvvetlerinin komutanı Dewrêşê Evdî, bu büyük savaşta şehit düşmüş ve fakat Arap-Türkmen aşiret birliği yenilip dağılmıştır. 1780-1800(?) tarihlerinde vuku bulan bu savaşla güneyde Kürt Dağı (Çiyayê Kurmênc-Suriye) ile Musul hattındaki Kürdistan sınırı çizilmiş ve süreç içinde varlığını korumuştur.
Düşman aşiretler tarafından tehdit mektubu gelip, onlar savaş konumunu alınca, Zor Temir Paşa, zora düşer. Bu savaşta komutan olacak kişiye; kızı Edul’u vereceğini, otağının yanında ona 16 direkli bir otağ açacağını, dünya malına doyuracağını, savaş için istediklerini temin edeceğini ilan eder. Bu amaçla yapılan toplantılarda Edul, Kürt geleneğine göre tüm güzelliğiyle süslenir, takılarını takar. Bu haliyle Edul, yere inmiş bir peri gibidir.
Edul; Paşanın/babasının divanında “Şart Kahvesi”ni, farfuri (seramik) fincanı, altın tepsi üzerinde, divandakilerden her birinin önünde tutmakta, almayınca yanındakine sunmaktadır. Ama ne çare, fincanı alacak yiğit meydana çıkmamaktadır.
Bunun üzerine Zor Temir Paşa, Yezidi Şarki aşiret Reisi Dewrêş ile Sadun’un babası Evdê Milhım’a mektup gönderir, her iki oğlunu ve Şarki yiğitlerini Milan Divanına yardım için göndermesini ister.
Dewrêş, kardeşi Sadun ve diğer Şarki yiğitleri, Paşanın Divanına geldiler. Evdê Milhım, Omer Ağayê Şerki yiğitlerinin ardından divana girdiler.
Dewreş ile Edul arasındaki aşk ilişkisi açığa çıkınca ve babası Evdê Milhım, Dewrêş için Edulê’yi Paşadan isteyince, Milan içinde huzursuzluk olmuştu. Şarkiler Yezidi ve Milanlar müslümandı. İnançlara göre böyle bir evlilik kabul görmemişti. Tehlikeyi haber alan Şarkiler, Sincar Dağları’na çekilmişlerdi. Buna rağmen, Paşanın daveti ve mektupta belirtilen Milan toplumunun ve topraklarının tehlikede olması üzerine, Milan Reisi Zor Temir Paşanın Divanına gelmişlerdi. Zor Temir Paşa, kahveciyi çağırdı, ağır/okkalı üç kahve yapmasını istedi, “birisi bana, ikisi de Şarki kardeşlerime, Evdi ile Omer Ağayê Şerki için” dedi. Bunlar kahvelerini içtiler, konuşmalar oldu.
Çok geçmedi Edul, elinde altın tepsi üzerinde “Şart Kahvesi”yle divana girdi. Önce Milanlara sundu, alan olmadı. Edul Dewrêş’in önünde durdu, kalbinin çarpıntısı, göğsünün üstündeki altınların ses vermesiyle işitiliyordu. Dewrêş Divana karşı konuştu, ayağa kalktı ve “Şart Kahvesi”ni bir dikişte içti, Edul’ü yanağından öptü. Bir kıyamettir koptu, Dewrêş Edulê’nin ardından Divandan çıktı.
Milan komutanı, Paşanın halifesi, Edulê’nin nişanlısı belli olmuştu.
Dewrêş için Divan’ın yanında hemen otağ kuruldu, yiğitler toplandı, savaş hazırlıkları tamamlandı.
Edul, ölümün mukadder göründüğü bu savaşa Dewrêş’in katılmasını istemez, ama Dewrêş bunu kesinlikle red eder. Kürt topraklarının işgale uğrayacağına dövüşerek ölmenin daha doğru, daha üstün ve buna mecbur olduğunu söyler. Dewrêş, Edulê’yi selamlayarak atını-Hedbanı savaşa gitmek üzere berriye-ovaya sürer.
Destanın bu bölümünün sonunda; “Şart Kahvesi”ni içip Milan Paşasına damat ve vekil olacak yiğit/komutan Dewrêşê Evdî, savaş meydanında, atının ayaklarının köstebek tarlasında kırılmasıyla ağır yaralanır ve sonra şehit düşer.
B) Destanın ikinci bölümünde konu; Dewrêşê Evdî ile Milan Reisi Zor Temir Paşanın kızı Edulê arasındaki âşk/ağıt’tır.
Milan hawarı/destek kuvvetleri, savaş alanına geldi. Kıyametin koptuğunu gören karşı güçler, savaş alanını terk ederek bölgeden kaçmışlar ve kalanlardan direnenler kırılmışlardı, gerisi teslim alınmışlardı.
Edulê, babası Zor Temir Paşa’nın kuvvetleriyle birlikte savaş meydanına geldi. Edul, Dewrêşi ağır yaralı olarak gördü ve başını dizinin üzerine koyarak ona ağıt yaktı.
Destanın bu bölümünün adı “Delal”, “Delalê Mala Bavê min”, “Delalê Dewrêş”tır.
***
İki Dewrêş figürü vardır
Destanın her iki bölümü, yüksek ve akıcı bir Kürtçe ile söylenmekte, yaşamın tüm halleri ve toplumun tüm renkleri, savaş oyunları ve sevgi halleri, edepli bir anlatımla, makamla söylenmektedir.
Dewrêşê Evdî; milli bilince ermiş, bu uğurda şehit düşmüş, örnek, birincil bir Kürt yiğididir. Kendisi Kürdistan için, Kürt ve Kürdistani’ler için şehit olmuştur. Dillere destan ve gönüllere sultan olmuş bir kahramandır. Kürt bilinçlenmesinde ve mücadelesinde Dewrêş bir ışıktır. Bilinç düzeyi, Kürt Mirliklerinin önünde ve üstündedir. Onların rekabetleri ve kavgaları, farklı inançların olması Dewrêşi engellememiştir. Kürt olmanın bilinci, bunu yaşamanın heyecanı ve kararlılığı, Dewrêşin ruhunu sarmış ve onu ölümsüz kılmıştır.
***
Ben mesleğim gereği anatomi biliyorum, farklı bakış açılarından görünümü algılıyorum. Ama ben ressam ve heykelci değilim. Fakat kafamda, gönlümde birçok Dewrêş ve bu destanın görüntüleri yer alıyor. Kürt kültüründe büyüdüm ve yaşıyorum, destanı da biliyorum. Hayalimdeki görüntüleri aktarmak istiyorum.
Dewrêş, destan kahramanıdır, birlik, kararlılık ve sebatın, azmin adıdır. Dewrêş, kendi değerleri ve inancı kadar, milli unsurlara da sahiptir. Bu nedenle Kürt mücadele tarihinin bir sembolüdür. Dewrêş bir avluya, bir köye sığmaz. Onun yeri ve heykelin kaidesi tüm Kürdistan’dır. Milli bilince varmış, bunun için savaşmış, şehit düşmüş bir yiğittir.
İki Dewrêş figürü vardır. Birincisi egit/kahraman bir savaşçıdır. İkincisi de Mıli Paşasının kızı Edulê’yi seven bir genç. Edulê, babasının komutasındaki yardım kuvvetleriyle savaş meydanına gelmiştir. Savaş meydanında Dewrêş’i ağır yaralı bulmuş ve başını dizinin üzerine koyarak, “Baba evimin Delalı”, “Delalê mala bavê mın”, Delalê dilê min” diyerek, ona ağıt yakmıştır.
Asıl olan, cengâver, Dewrêş figürü/karakteridir.
***
Bu nedenle; “Dewrêşê Evdî” için, park içinde heykel yarışma projesinin açılmasını, bir müteşebbis heyeti ile jürilerin oluşmasını, yarışma koşullarının saptanmasını ve ilanını öneriyorum. Dewrêş’in, Kürt mücadele tarihi içindeki yeri nedeniyle Diyarbakır, Urfa, Viranşehir belediyelerini bu projeye talip olmaları için favori görüyorum.
Zaman içindeki gözlem ve duyumlarımızla bu yönde bir ihtiyacın olduğu anlaşılmıştır. Dewrêş’ın Malbatı (ailesi) olan Pêpan Ailesi’nin ileri gelenlerinin böyle bir projeye meyilli oldukları bilinmektedir.
***
Dewrêşê Evdî Heykeli
“Dewrêşê Evdî Heykeli”nin unsurları bence şöyle olmalıdır:
1. At-Hedban/Luman/Noman: At mitolojiktir, erkek, beyaz veya kumêt’tir (koyu kırmızı-siyah). Atın kuyruğu uzun ve kalındır, nerdeyse yere değecektir. Savaşta ve çamurlu zamanlarda atın kuyruğu yüksekte bağlanır. Koşarken, meydan isterken, kafası süvarinin göğsüne yaslıdır. Akıtması alnını doldurur, Tavus motifli bir takısı vardır. Yelesi sık, uzun ve diridir. Atın bedeni uyumludur, baş ölçülü gözler açıktır, sese ve harekete duyarlıdır.
At, tam besili ve iridir. Başında yuları ve ağzında gemi vardır. Atın yuları, gem ipi gül tomurcukları ile süslüdür. Ayrıca belbağı ile eğere bağlı olan ve boynun her iki tarafından gelen ve göğüs önünde birleşen süslü üçayaklı bir kayış vardır ve bunun birleşme yerinde de süslü bir metal düğme bulunur. Bu bağ, aynı zamanda eğeri önden atın bedenine bağlamaktadır. Buna mukabil öne doğru kaymayı önlemek üzere eğerin arkasından atın kuyruk sokumuna bağlanan enli bir kayış vardır.
At savaşır, terlidir. Süvari, ancak özel durumda onu yönlendirir ve zorlar, böğrüne özengiyi basar ve dizgine asılır, at uyar. Atın koşumu özeldir, mîrî ve sultanidir. Eğerin ön kısımlarında serbest duran askı halkaları vardır. Eğerin kaşı gümüşten/tunçtandır. Özengi enlidir, ayak tarağını kavrar. Her iki özengide, mızrağı üzerinde dik tutmak için özel bir dayanma yeri vardır. Eğerin önünde, orta kısımda vites kolu gibi yan yana iki topuz vardır. Bunlara silahlar ( gürz, kılıç, kalkan vb.) asılır.
At devetabanlıdır, yani ayak tırnak kısmı çok geniştir(sımkodî). Ayak tabanı çanak gibidir, yere sağlam basar, sanki vakumludur. Atın nalları hilal şeklindedir.
2. Dewrêş – Beden ve Giyim: Kişi olarak atletik yapıda, 25-30 yaşlarında, 175-185 cm boyundadır. Saçı, kaşları gürdür, siyah-kahverengidir. Bıyıklıdır, üst dudağı doldurur ve biraz aşağı doru sarkar yani ağzı mühürler, uçları sivri, yanak ortasına kadar gelir, yukarı doğru oval kıvrımlıdır. Favorisi kalındır. Sakalı tıraşlıdır, alnı açık ve geniştir. Dudakları iri ve etlidir, tam kapanır. Hafif açık olması halinde dişleri görünmez. Yüzü uzun-yuvarlak arasındadır. Gözleri iri ve ceylanîdir/sihirlidir. Kolları etlidir, elleri iri, parmakları uzundur. Üzerinde zırh vardır, zırhın düğmeleri-kopçaları polattandır. Başında miğferi vardır. Miğferin etrafı Gevezî (kahverengi, kurmay kırmızısı renkler karışımı, önderlerin başlık rengi)bir şar/puşi ile sarılıdır. Puşinin akıtmaları(rêşi), kaşlarının üzerine kadar iner, ötesi enseye ve omuzlara, giyilmiş orta uzunlukta toprak rengindeki kaftanın yahut varsa yüz-boyun zırhının üstüne düşer. Kaftan, atın sağrısını kapatır ve kuyruğa kadar gelir. Kaftan geniş durur, kolları geniştir, boyun- göğüs kısmında-kol ağzında biyesi vardır. Üzerinde yukardan aşağıya bir cm eninde çizgiler bulunan bir şalvar giymiştir. Şalvarın cepleri biyelidir. Şalvarın paçası çizmenin içindedir. Çizmenin ucu sivridir. Dewrêşin belinde, geniş enli renkli bir kuşak sarılıdır, önde işlemeli bir hançer kabzası görünmektedir.
Dewrêş; at üstünde dik, heybetli, kararlı, ileriye bakan bir duruştadır. At-eğer üstünde değil de sanki hükümdar kürsüsünde oturmaktadır. At ve Dewrêş birbirini tamamlar.
Dewrêşin kol ve gövde duruşu ile elindeki silahlar, davranmasına göre değişir, renklenir.
3. Silahları: Rım-mızrak, gürz-şeşper, kalkan, kılıç:
Mızrak oniki boğumludur, yaklaşık oniki karış. Üç kısımdır, her kısım ayrı renge boyanmış da olabilir. Mızrağın kulpunda üç kızın saç lüleleri asılıdır, onlarla süslüdür. Bunlar yiğidin şanıdır, onun flamasıdır. At üstünde mızrak; sağ elde, hançer gibi kavranır, istinadı ve özengideki yeridir. Mızrak dik durur, hafif öne dışa eğiktir. Bu yürüyüş halidir. Saldırı zamanında atlı ata kapaklanır, başını atın başı hizasında – üstünde tutar, mızrak atın kulakları arasından yukarda ve ileri doğrudur, sağ elle tutmuştur ve koltuk altındadır. Elde vuracağı veya savuracağı zaman duruş alınır. Ata kapaklanarak hedef küçültülür.
Mızrak uçları sert metalden yapılmıştır ve sivridir, çeşitlidir. Saplamak veya balta gibi kullanmak üzere çeşitleri ve ekleri vardır.
Gürz-Şeşper: 50-70 cm uzunluğunda, bilek kalınlığında, baş tarafı topuz şeklinde ve üzeri dikenlidir, kabzası ve kayışı vardır, bu kayış bazen uzun tutulur ve bileğe sarılır, böylece düşmesi önlenir. Buna ek olarak gövde(şaft) kısmı keskin bir şekilde uzunlamasına altı parçaya bölünmüştür(6 kanatlı gürz). Gürze zincirlerle bağlanmış, yumurta büyüklüğünde 3-5 gürz daha olabilir. Eğerin sağ-ön tarafına asılıdır.
Kılıç: Klasik bir savaş aletidir. Boy, en, şaft bakımından farklı şekilleri ve adları vardır. En enlisine pala denilir, bunun yanında eskrim kılıcı gibi olanlar da vardır. Şaft düz veya kavislidir. Kılıfı içinde atın sol yanına ve genellikle kalkan üzerine asılıdır (şurê Şamê, şurê kose-Misrî).
Kalkan: Klasik bir savunma aletidir. Yaya ve atlılar için, şekil ve boyutları farklıdır, değişik maddelerden yapılmıştır.  Bunların üzeri motiflerle süslüdür ve bu kıvrımlarla direnci arttırılmıştır. Dewrêşin kalkanı polattır, Hedban’ın sol ön tarafına asılıdır. Ortasında güneş motifi vardır, yuvarlaktır.
Miğfer: Başa giyilen klasik, kubbe şeklinde ortası sivri bir korunma aracıdır, ortası koniktir (Laleşî). Etrafı püsküllü şar ile sarılıdır, renk, örgü, desen, bağlama Kürdidir (sergevez). Yüzü ve boynu korumak üzere zincir örmeli ek zırh parçası olabilir ve çelik halkalarla miğfere bağlanır. Bir yakalık gibi omuzlara düşer, boyun hareketlerini engellemez (Eyyubî).
Zırh: Bir yelek gibi giyilir. Ön kopçaları, düğmeleri vardır. Dewrêş bunu giymiştir. Dewrêşin atı zırhlı değildir, ancak süslü takıları vardır.
4. Kaide: Dewrêşin heykel kaidesi Kürdistan’dır. Üçayağı yerdedir. Her bir ayak, bir Kürt boyuna işarettir. Biri Milan, diğeri Zilan ve öbürü de Soran’dır. Havadaki tek ayak Kürdistan’ın tekliğine-birliğine işarettir. Bir tesadüftür ki bugünün koşullarında, her ayak Kürdistan’ın bir bölgesine denk gelmektedir. Hareket halindeki atın durumundan, havadaki ayaklardan bir-ikisinin devamlı direnişte ve diğerlerinin yerde onlara destek olduğu görülmektedir.
Kaide; dağı, bağı, çeşmesi, ırmakları, çiçekleri ve tüm zenginlikleri, renk ve çeşitleri, uyum ve folkloruyla, âlim ve velileriyle, aydın ve dengbêjleriyle, din ve itikatlarıyla, govend ve ibadetleriyle birlikte, barış içinde yaşayan Kürdistanî’lerdir. Kaide, geniştir, sağlamdır.
***
Onur heykeli
Hayalimdeki Dewrêşe Evdi heykelini yapabildiğim kadar anlatmağa çalıştım. Bu renkleri görmek üzere bölgede ve Suriye’de incelemelerde de bulundum. Daha önce de Dewrêşê Evdi Destanı adıyla bir de kitap yayınladım.
Bu heykel, Kürtler için “onur heykeli” olacaktır. Çünkü Dewrêş modern bir Gılgameştir. Yakın dönemdeki Kürt ulusal önderlerinin öncüsüdür. Aşiret, din, mezhep, lehçe farklarının üstesinden gelmiş, dargınlık ve husumetleri bir yana bırakmış, milli şuura ermiş, farklılıkları gönlünde birleştirmiş bir kahramandır, bir örnektir.
Nitekim bu şuur ve birlik ruhu içinde, bir asır sonra aynı toprakların önce İngiliz (24 Mart 1919) ve sonra da Fransız işgaline (30 Ekim 1919) girmesi üzerine, Milan Aşiret Konfederasyonu; Fransızlara karşı birlik olmuş, Urfa’da direnmiş ve şehri işgalden kurtarmışlardı (11 Nisan 1920). Türkiye’nin kurtuluş örgütlenmesi “Kuvvayı Millîye” henüz etkin değildi, her bölge kendisi direniyordu. Milan yiğitlerinin torunları (Cudi Paşa, M. Emin Bey, Sait Bey, Bozan Bey-Bozanê Zılfıqêr, İbrahim Paşa komutasında), bir asır sonra yine aynı kahramanlık destanını yazmışlar, memleketlerine sahip çıkmışlardı. Artık Kurtuluş Savaşı başlamıştı. Urfa, Antep, Maraş kendilerini kurtarmıştı.
Destan diyor ki; “Pêpan/Evdi ailesi öğle yiğit ve şanlı, sorumlu bir ailedir ki, Kürdistan sınırlarını mızrakla, kanla çizmiş ve korumuşlardır. Bunların mızraklarının altı yerde, ucu göklere doğrudur. Kürdistan bize yar olmayıp da başkalarına mekân olacaksa ve onlar; Ayşelerin, Fatmaların kolundan tutup götüreceklerse, buna razı olmak mümkün müdür? Bana ‘gitme ölürsün’ diyenlere sorarım, bu hale katlanmak insanlık ve yiğitlik midir? Ben diyorum ki, ölmüş yaşamaktansa, yaşamak için ölmek daha yücedir. Ben öleceğim, ama gönüllerde/dillerde yaşayacağım. Bana düşen ve yakışan budur”.
Bu ulu kaide ve üzerindeki değer; parkın yerini, çevre düzenlenmesini, sorumlu ve isabetli seçimi, zorunlu kılmaktadır.
Bu konudaki görüşlerin belirtilmesiyle, kamuoyu bilinçlenecek ve konu netleşip zenginleşecektir.
Dewrêş, dediğini yaptı, öldü ama destanlaştı ve yaşıyor. Ona selam olsun.

(gundem)

Dersim’in dört tarafı yanıyor

Dersim ve ilçelerindeki ormanlık alanlar bombardıman nedeniyle günlerdir yanıyor. Yetkililerin orman yangınları karşısındaki sessizliğine tepki gösteren yurttaşlar, “Dersim’in dört bir tarafı yanıyor. Ciğerimiz, değerlerimiz yanıyor. Çözüm bulunsun” diyor.

Operasyon ve çatışmalar nedeniyle Dersim dağlarında dumanlar eksik olmuyor. Açılan ateş ya da havadan yapılan bombardıman nedeniyle her yıl binlerce ormanlık alanın yok olduğu Dersim’de merkez, Hozat, Ovacık, Pülümür, Nazimiye ve diğer ilçelerindeki kırsal alanlarda çıkan orman yangınları haftalardır devam ediyor.

Dersim merkeze bağlı Alacık Köyü’nde geçtiğimiz gün çıkan ve 3 gün süren orman yangınına yetkililerin müdahale etmemesi üzerine köylüler seferber oldu. Köylüler yangının çıktığı bölgeye gittiğinde Dersim Orman İşletme Müdürlüğü’ne bağlı 5 kişilik ekibin ellerindeki tırmıklarla yangına müdahale etmeye çalıştığını gördü. Ekiplerin yetersizliği ve çaresizliğini gören yurttaşlar da çalışmalara katılırken, tüm uğraşlara rağmen yangın yayıldı. Akşam saatlerinde etkili olan yağmur nedeniyle yangın kendiliğinden söndü.

‘YANAN BİZİM CANIMIZDIR’

Yangına müdahale eden yurttaşlardan 56 yaşındaki Hıdır Çakar, 1994 yılında askerler tarafından köylerinin boşaltıldığını belirterek, batı illerinde çıkan en ufak orman yangınında havadan uçaklarla müdahale edildiğini, ancak kendi bölgelerindeki orman yangınlarına sessiz kalındığını söyledi. İşçilerin bir kazma ve kürekle yangına müdahale edemeyeceğini belirten Çakar, “Değerlerimiz yanıyor. Yangının sıçradığı yerde mezarlıklarımız var. Buralar bizim dede, baba yerimiz, yurdumuz. Ölüm pahasına da olsa buralara gelmek mecburiyetindeyiz. Burada köyümüz yanarken nasıl müdahale etmeyeceğim. Dersim’in birçok yerinde helikopterler ormanlık alanları bombalıyor. Bombalama sonucu yangın çıkıyor. Çözüm bulunmasını istiyoruz. Bu yananlar da bizim canımızdır” dedi.

Yangına müdahale eden köylülerden Deniz Alparslan ise, “Dersim’in dört bir yanı tutuşmuş yanıyor” dedi. Alparslan da batı illerindeki orman yangınlarında devletin tüm imkanlarını kullanarak müdahale ettiğini belirterek, “Bizim ormanlarımız ise böyle sürekli yanıyor. Yıllardan beri bu böyle, hiçbir şey yapılmıyor” dedi.

Yangın yerinde atılan havan mermilerini toplayarak, gösteren köylülerden 60 yaşındaki Kamer Arslan ise helikopterlerden açılan ateş ve atılan bombalarla ormanlarının yandığını belirterek, “Ne köylerimiz ne de ormanlarımız kaldı” dedi.(Dersim/EVRENSEL)