Ana Sayfa Blog Sayfa 6443

Aleviler 30 Eylül’de büyük bir miting gerçekleştirecek!

Türkiye’de bulunan üç büyük Alevi federasyonu bir araya gelerek 30 Eylül 2012’de Ankara’da büyük bir miting yapma kararı aldı.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel, Alevi Dernekler Federasyonu Genel Başkanı Hüsniye Takmaz ve Alevi Vakıflar Federasyonu Genel Başkanı Doğan Bermek, ortak bir basın açıklaması yaparak AKP baskılarına karşı 30 Eylül’de Ankara’da olacaklarını açıkladı.

Asimilasyon politikası yürütülüyor Üç federasyon başkanının imzasıyla duyurulan ortak açıklamada, AKP hükümetinin “Alevi Açılımı” kavramını kullanmasına karşın inkar ve asimilasyon politikasında ısrar ettiği belirtilerek, “Başbakan, TBMM Başkanı, Diyanet İşleri Başkanı ve son olarak da Yargıtay ağız birliği etmişçesine inkar ve asimilasyon politikası yürütüyor” denildi.

Dindar, kindar ve iyi çocuklar Adıyaman’dan başlayarak, İzmir, Erzincan, Gaziantep ve Didim’de “Bir gece ansızın” kapıların işaretlenmesi hakkında hükümet yetkililerinin gayri ciddi, rencide edici tavırlarının soruna nasıl bakıldığının göstergesi olduğunun belirtildiği açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Kapılarımızın işaretleyenler kimdir? Bunlar hakkında neden şu ana kadar yasal bir işlem yapılmamıştır? Hükümet yetkilileri “İşaretlemeleri çocuklar yapmış!” beyanatı verdiler. Madem hükümet yetkilileri “İşaret koyan çocukları biliyor” neden her hangi bir işlem yapılmıyor? Yoksa bunlar Başbakanın murat ettiği “Dindar, kindar ve iyi çocuklar” mıdır?

29 Temmuz 2012 günü Malatya’nın Sürgü Beldesinde Alevilere yönelik yeni bir katliam girişimi yapıldı! Sürgü’deki katliam girişimine “Sıradan bir olay!” diyen hükümet sözcüsünün, saldırganların kimliği ve eşkali bilindiği halde şu ana kadar yasal bir işlem yapılmamış olmasına verecek cevabı var mıdır? Saldırganlar Sürgü’de yeni bir Maraş, Çorum, Madımak denemesi yaparken dikkat çekici olan hiçbir kişi hakkında yasal bir işlem yapılmamış olmasıdır! Provokatörler elini kolunu sallayarak dolaşmakta ve yeni saldırı planı yapmaktadır.”

Alevilerin gücü sokağa taşınacak Bütün bunlar yaşanırken olayları duymayan, görmeyen Başbakanın Suriye’ye yönelik tehditlere devam ettiğine değinilen açıklamada, Başbakanın ateşle oynadığı ifade edildi.

“Tarih boyunca “Alevilerin katli vaciptir!” diyen Şeyhül İslamlık devşirmesi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fetvalarını bize dayatan TBMM Başkanı “Egemenliği kayıtsız şartsız DİB’e” vermiştir” denilen açıklamada,  Alevilerin gücünün sokağa taşınacağı belirtilerek, 2012- 2013 Öğretim yılı başlangıcında okullarda ve Milli Eğitim Müdürlükleri önünde “Laik, demokratik, bilimsel eğitim” için eylemler yapılacağı duyuruldu.

Sıhhiye Meydanı’nda miting Açıklamanın sonunda eylem çağrısı yapılarak şu ifadelere yer verildi:

30 Eylül 2012 Pazar günü yani TBMM’nin açılışından bir gün önce Türkiye genelinden Ankara’ya yürüyeceğiz ve Sıhhiye Meydanında demokratik haklarımız için miting yapacağız. Katliam girişimlerine, “Zaman aşımı” kararlarına, zorunlu ve “Seçmeli” dayatmalara karşı meşru, demokratik eylemler yapacağız. Alevi toplumu ve Türkiye’nin ötekileştirilmiş mazlumları için çok önemli bir birlik sağladık. Türkiye’de örgütlü üç Alevi federasyonu olarak bir araya geldik, eylem ve etkinliklerimizi birlikte yapacağız.

Türkiye’nin geldiği bu günkü kaos ortamından derin endişe duymaktayız. Kaos ortamının sorumlusu bizzat devlet yetkilileri ve Başbakanın kendisidir. Bizler Türkiye’de ve uluslar arası kamuoyunda, insan hakları kurumlarında meşru, demokratik haklarımızı kullanacağız. Bu tarihi sorumluluklarımızı yerine getirmesek “Kerbela bizden davacı olur!”

(soL – Haber Merkezi)

Alevi ailesine saldırı New York Times’da!

ABD gazetesi, Evli ailesine saldıranların “Alevilere Ölüm” diye bağırdıklarına dikkat çektiği haberinde Suriye’deki savaş daha bulanık hale gelirken karışıklıkların Türkiye’ye “sızdığını” savundu.

New York Times,  “15-20 milyon olarak tahmin edilen ve ülkenin en büyük azınlıklarından biri olan Türk Alevileri, Suriye lideri Beşar Esad’ın arkasında sıkı durumuyor gibi” spotunu kullandığı Antakya kaynaklı geniş haberini, Evli ailesinin başına gelenlere vurgu yaparak start verdi.

Evli ailesine saldıranların “Alevilere Ölüm”, “Hepinizi Yakayacağız” diye bağırdıklarını, bazı kişilerin de ateş ettiğini kaydeden gazete, “Suriye’deki iç savaş, Alevi hakimiyetindeki hükümet kuvvetleri ile Sünni çoğunluk arasındaki kanlı bir mezhepsel çatışmaya dönüşürken sınırın öteki tarafında Türkiye’nin Alevi azınlığı ile Sünni çoğunluğu arasındaki gerginlikler artıyor” diye yazdı.

-ALEVİLERE BOĞAZ KESME İŞARETİ-

ABD gazetesi, Alevilerin Suriye’deki mezhepsel şiddetin Türkiye’ye sıçramasından korktuklarını belirtirken Suriyeli sığınmacıların barındığı kamplarda da “Alevi karşıtı duyguların” yoğunluğuna dikkat çekti, Ceylanpınar kampında kalan Mehmet Aziz adlı Suriyeli mültecinin Alevileri kastederek  “Buraya gelirlerse öldürürüz” derken boğaz kesme işaretini yaptığını da kaydetti.

Haberde “Türk hükümeti, kamu alanına yavaşça ancak açıkça daha çok din, özellikle Sünni İslam’ı getirmeye çalışan, kökleri İslam’da olan bir partinin liderliğinde” sözlerine yer verildi.

-“TÜRKİYE, DÜNYANIN EN BASKICI ÜLKELERİNDEN SUUDİ ARABİSTAN’LA TAKIM KURDU”-

Alevilerin, “Türkiye’nin Suriye’ye demokrasiyi getirmek amacıyla her ikisi Sünni olan, dünyanın en baskıcı ülkelerinden biri Suudi Arabistan ve dini bir monarşi olan Katar ile takım oluşturmasınınçok rahatsız edici ve biraz da iki yüzlülük” olarak gördükleri de belirtildi.

Buna karşın NYT, az kişinin, Suriye’de yaşanan kıyametin yakında Türkiye’de patlak vermesini beklediğini belirtirken Türkiye’yi “sıkı kontrol edilen” ve genelde şiddetli mezhebi çatışmalardan kaçınmış olan bir ülke olarak nitelemekle birlikte Evli ailesine yönelik saldırının Alevilere Sivas olaylarını anımsattığını kaydetti.

Alevi örgütlerin dile getirdikleri korku ve yakınmalara ayrıntılı biçimde yer verildiği haberde birçok Alevi’nin hiçbir zaman camiye gitmediği, camilere verilen devlet desteğinin cemevlerinden esirgendiği, birçok Alevi kadının örtünmediği, bazı Alevilerin Ramazan ayında oruç tutmadığına işaret edildi. (ANKA)

‘Karacaahmet Cem Evi bir ucubedir’

Başbakan Erdoğan Karacaahmet Mezarlığı yanındaki cem eviyle ilgili olarak “O cem evi bir ucube olarak yapıldı orada. Hala kaçaktır. Ruhsatı yoktur. Karacaahmet Türbesi’nin yanında ucube olarak durur.” diye konuştu.

Başbakan Erdoğan Karacaahmet Mezarlığı yanındaki cem eviyle ilgili olarak konuştu: Beni Alevi düşmanı olarak gösterenler var. Ben Aleviliği, Hazreti Ali’yi sevenler olarak biliyorum. Ben bugünkü Aleviyim diyenlere baktığım zaman hepsinden daha Aleviyim. Hiçbiri Hazreti Ali gibi yaşamıyor, ben onun gibi yaşamaya çalışıyorum. Dediler ki Karacaahmet Mezarlığı’nı söküyorlar dediler. Atladım gittim. 106 tane mezar taşını sökmüşler kenara dizmişler. O zaman orada bu faaliyeti yürüten derneğin başkanı aynı zamanda ticaret odasının üyesi. O gün irtibat kurduk kendisiyle. Dedim ki yahu dedim burada böyle bir şey yapılıyor. Burası tarihi mezarlıktır dedim. Bakın ben kendilerine 46 tane farklı yerde, Üsküdar’da yer gösteriyorum. Hangisini beğenirlerse cemevini oraya yapalım diyorum. Ne olur şu mezarlığa dokunulmasın. Daha sonra biz üçlü bir araya geldik. Ne dedi biliyor musunuz? Siz beni oraya gömersiniz ama bunu yapamazsınız. Ben zaten sana ruhsat vermem dedim, yıkarım dedim.  Bunlar kaçak inşaata başladılar, ben de dozeri gönderip vurdum.

”RUHSATI YOKTUR”

Allahtan ki biz resimleri çektirmiştik. Çünkü o cem evi bir ucube olarak yapıldı orada. Hala kaçaktır. Ruhsatı yoktur. Karacaahmet Türbesi’nin yanında ucube olarak durur. Hakkımda benim orayı yıkmadım diye dava açıldı. Biz resimleri falan ibra ettik de ben beraat ettim. Yoksa ondan da mahkum olacaktım. Halbuki yaptıranlar ben değilim, başkaları göz yumdular.

”CEMEVİNE KARŞI OLDUĞUMU SÖYLEMİYORUM”

Aleviler Müslüman’dır diyenler var, değildir diyenler var. Aynı zamanlarda bir de bunların içinde Ateist olanlar var. Eğer biz müslümansak bir alevi olarak, o zaman Müslüman’ın ibadethanesi tek olması lazım. Cemevine karşı olduğumu söylemiyorum. Mesela Türkmen Alevi’leri camiye gelirler.  Ama bağıran çağıran tipler var ya. camiyle cemeviyle alakaları yok. Ama cemevi konusunda bir çok arkadaşımın olumlu yaklaşımı vardır.  Ama Alevilik bir dindir deniliyorsa bunu çıksınlar müşterek olarak açıklasınlar.

Kızılbaş Alevilikte cem ya da meydan

Haşim KUTLU
 
Alevilikte Cem-Civat bağlamında açılan meydanların tamamı, onun dünya görüşü ve sosyal yaşam tarzından ayrılmaz. Bir çiftçi ve çoban toplumunun günlük yaşam tarzını, kutsanması ve olumsuzluklardan arındırılması bağlamında bir cem erkanının tamamında görmek mümkündür.
 
Alevilikte, erkânlar gereği ‘Cem nedir?’ sorusuyla konuya girilmez ama Cem adı verilen kutsal etkinliğinin bizzat kendisinin anlatımına girişilir. Ne ki, bu çalışmamda ayrıksı olarak ‘Cem nedir, nasıl anlamalıyız?’ sorusuna yanıt vererek konuya girmek istiyorum.
 
Cem, en genel bir ifade ile özün her türlü olumsuzluktan, kirlilikten arındırılması ve öz birliğine yetilmesi anlamına gelir. Bu bağlamda bir tefekkür ya da içe kapanmayı da ifade etmektedir. Her türlü ikilikten ve ikircikli tutumdan arınmak ve öz birliğine yetilmektir. Dikkat edilirse bu ifade, kişinin kendi kendisiyle cem olması ya da bir’liğe yetmesiyle ilgili bir ifadedir. Bununla birlikte kişi ile kişi, kişi ile toplum ve nihayet kişinin maddi manevi doğal çevresi ile cem olması, bir’liğe yetmesi vardır. Dahası, toplumun bizzat kendisinin cem olması ve bir’liğe yetmesi vardır ki, şekilsel olarak farklı meydanlarda ifadesini bulsa da özü hep aynıdır.
 
Cem olmanın özü – birey için belirttiğimiz gibi toplum için de söyleyebiliriz –  bütün bir maddi ve manevi yaşamda, ahlak insanı, ahlak toplumu olabilmektir. Yol dili ile söyleyecek olursak, “tek can tek nefes” olabilmektir. Ahlak toplumu derken, Aleviler böyle bir amaçla ve bilgi donanımıyla, yani, ‘Biz ahlak toplumu olacağız’ diyerek yapmazlar bunu ve ayrıca buna gereksinmeleri de yoktur. Çünkü, ayrıca doğacı ya da çevreci olmaları gerekmediği gibi, onların yaşamlarının kendisi ahlaktır, çevreci ve doğacıdır.
 
Tabii bütün bunları belirtirken “günün Aleviliği”nden söz etmediğimin, tam tersine, otantik “Yol’un Aleviliği”nden söz ettiğimin farkında olunmalıdır.
 
Cem için bu kısa tanımı yapabiliriz ama bilmeliyiz ki tanım ve tarifler konuyu ancak bir boyutu ile anlamamıza yardımcı olabilir. Konunun kendisini tam olarak kapsamayacağı için de, doğası gereği eksikli bir yaklaşım olur. Hal böyle olunca, biraz daha kapsayıcı bilgiye doğal olarak gereksinim vardır.
 
Belli ki, biz eğer bir tapınma ya da güncel ifade ile bir ibadet ya da ritüelden söz ediyorsak; kuşkusuz, aynı zamanda bir kutsallıktan ve kutsal sayılanın manevi huzurunda, söz ile ve davranış ile saygı ediniminde bulunmaktan söz ediyoruz demektir. Hal böyle ise eğer, sözü geçen kutsallık nedir ve nasıl anlamalıyız?
 
Açıktır ki güncelde, tapınma ya da ibadetten söz edilen yerde de anlaşılan tek kutsallık Allah’tır. Bugün böyle anlaşılsa bile gelmiş geçmiş tekmil kutsallıkların kökü üç  temel unsura dayanır. Birincisi, BARINMA’dır. İkincisi, BESLENME’dir. Üçüncüsü ise ÜREYİM ya da neslin üretimi yani DOĞUM’dur. Bu üçlü kutsal öğe, en kadim kutsallıktır ve tapınmalar başlangıçta bu üçlü kutsal öğeye saygı sunumu olarak başlamıştır. Otantik Alevilikte kutsallığın bu üçlü kadim terkibi hiç bozulmadı. Barınma simgesi olarak Ocak ve aynı bağlamda hane simgesi eşik hala kutsaldır. Yine beslenme simgesi sofra ve lokma ya da niyazlık halka kutsaldır ve bu üçlü, bir cem ayinin ayrılmaz bileşenleridir. Bu üçlü kutsal terkip Ana şahsında ifadesini bulduğundan Aleviliğin batıni yüzünde; Yol, ana olarak; baba, Erkan olarak tanımlanır.
 
Bu bağlamda da kadim kutsalların doğal ve dünyasal oluşuna koşut,  bunlara sunulan saygı ve şükran edinimi de dünyasal olmak durumundaydı ve öyle de oldu.
 
Burada yeri gelmiş iken şöyle bir soru sorulabilir: İnsan soyunun kadim geçmişinde, hem kutsal saydıkları hem de manevi olarak o kutsallara yönelik sunumlarda bulundukları şeyler, dünyasal iken, nasıl oldu da, önce göksel bir kimlik kazandı sonra da fizik ötesine yani “Öte Dünya”ya taşındı? Kuşkusuz ince ve uzun bir yol süreki ile gerçekleşti bütün bunlar ama soru, tanrılar ve dinler söz konusu olduğunda, mutlaka ayrıca yanıtlanması gereken temel bir konuyu kapsar. Ne yazık ki bunun yeri de bu makale değildir. Alevilikte cem ya da Yol diliyle cem değil de MEYDAN konusunu, dayanakları bakımından nispeten daha esaslı anlamak için, kısaca da olsa burada kutsallık ve saygıdan söz etmek durumunda kaldım.
 
İster tek tanrılı olsun isterse çok tanrılı olsun, kapitalist toplum öncesi dinler, en temelde iki bölümde ele alınabilir. Birinci bölümdekiler, doğal dinler ya da aynı bağlamda doğal/ortaklık toplumu dinleridir. İkici bölümdekiler ise ‘semavi dinler’ olarak da tanımlanan “devletli toplum” dinleridir. Güncelde devlet ve iktidarın tetiklemesiyle ‘Alevilik din midir, mezhep midir?’ ya da ‘İslam’ın bir yorumu mudur?’ ya da ‘İslam’ın içinde midir dışında mıdır?’ gibi yaklaşımlarla güncelleştirilen provokatif yaklaşımlara girmeden belirtmek gerekirse, konumuz bağlamında Alevilik, “doğal dinler” içinde yer alan en kadim din sürekine dayanır ve sadece bir iman ve itikatı kapsamaz. Bu haliyle de, yani hem toplumsal yaşam koşullarıyla hem de onun maneviyatını dillendiren, bir tarım toplumu yapılanmasıdır.
 
Alevilikte Cem-Civat bağlamında açılan meydanların tamamı, onun dünya görüşü ve sosyal yaşam tarzından ayrılmaz. Bir çiftçi ve çoban toplumunun günlük yaşam tarzını, kutsanması ve olumsuzluklardan arındırılması bağlamında bir cem erkanının tamamında görmek mümkündür. Zaten biraz da bu yüzden olacak ki, iman ve itikatlarını “öte dünya” anlayışına göre düzenleyenler ve ibadetlerini buna göre yerine getirenler, cemlere dışarıdan bakıp, ‘Bu ibadet değil cümbüştür’ diyebiliyor en iyimser yaklaşımla. Tabii ki ‘mum söndürüldüğü’ ya da ‘ana ve bacının bilinmediği bir seks partisi’ olduğu yolundaki modernite dahil bütün devletli dinlerce öteleyen ve aşağılayan nitelendirmeleri de hiç hesaba katmak istemiyorum.
 
Aleviliğin değişik süreklerindeki cemlerde nüanslar vardır ama bununla birlikte genel yapı değişmez. Bu bağlamda cemler, sıralı cemler ve özel cemler olarak iki başlık altında toplanabilir. Sıralı cem meydanları, yılın belli mevsimlerinde yerine getirilmesi gereken cemler olduğu gibi yılın belli ay ve günlerinde yapılması gereken cemlerden oluşur. Örnek olsun; On iki Nur (Donzdeh Nurani) hakkı için yerine getirilen, bugün Kerbela Matemi olarak adlandırılan ve on iki günlük yastan sonra yerine getirilen aşura cemi ayini, Hızır cemi, Hıdrellez (Hıdır-Eliyas) cemi, Newroz cemi gibi cemler, sıralı cem sürekindendirler.
 
Bu cemler, her yılın belli aylarının belli günlerinde yerine getirilirler. Örneğin her yıl, günleri, 13 gün evvele kaydırılarak kutlanan İslami kurban bayramından 20 gün sonraya denk getirilerek yerine getirilen, Kerbela Yası ve aşura cem ayini, bugün yanılsamalı olarak sanıldığı gibi, kurban bayramlarından 20 gün sonrasında değil, her yıl Ekim ayının birinci ve on ikici günü arasında yerine getirilir. Bugünkü uygulanış şeklinde bile o günkü takvim belirlemelerine baktığınızda, o günün Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği gün olduğunun kayıt edildiği görülür ama yine de bu çelişkili yaklaşım sürdürülmeye devam edilir!
 
Bunlara her hafta perşembeyi cuma gününe bağlayan ve akşamları yerine getirilen, haftalık muhabbet cemini de eklemek gerekir. Muhabbet cemi, Abdal Musa cemi diye de adlandırılır. Daha çok gençlerin de yer aldığı eğitim esaslı cemlerdir.
 
Yıllık olarak özellikle hasat sonunda yerine getirilen, yıllık görgü cemlerini de buna eklemek gerekir. Özel olarak yerine getirilen cemler hanesinde de değerlendirilir ama çoğu kere yıllık görgü meydanları sırasında, Yol’a girecek genç Alevi adaylarının ikrarları da görülür. Çünkü ikrar cemleri de görgüden sayılır.
 
Özel olarak yerine getirilen cemler ise daha çok isteğe bağlı olarak yerine getirilen cemlerdir. İkrar cemleri, eşleşme ya da müsahip (birayê musaviyê = eşitlik kardeşliği) cemleri ile çeşitli anlaşmazlıkların çıkmasında durumun aciliyetine ve tarafların isteğine bağlı olarak görgü cemleri yapılır. Bir de Mihman Meydanı ya da cemi diye adlandırılan, dışarıdan konuk olarak gelen yol kardeşleri hakkına düzenlenen özel bağlamda cemler vardır.
 
Dikkat edilirse yer yer eşanlamlı kimi kavramları -ki bu kavramlar Yol diline ilişkin yol kavramlarıdır- sıklıkla kullandım. Geçerken bu duruma ilişkin de bir not düşmek istiyorum. Günün Aleviliğinin en önemli ayırt edici özelliği, onun, esası itibariyle ortaklığa dayalı köylü karakterinin çözülmüş olmasıdır. Alevi toplumu bugün artık ortaklık toplumunun değil, kapitalist mülk toplumunun bir bileşenidir! Toplumun otantik özelliklerinin de artık tarih olduğu anlamına geliyor bu. Bu bağlamda da günün Alevisi sadece Yola değil onun diline de yabancıdır. İnkarcı ve ırkçı devlet yapılanmasının yıllara dayanan imhacı ve bozucu etkilerini de bu yabancılaşmaya eklersek, günün Alevilerinin tam bir bozulmayı ve kendi gerçeklerine yabancılaşmayı yaşadıklarını belirtirsek abartı olmaz. Kolektif hafızanın karanlıklarından ola ki gün ışığına çıkma olanağı bulabilir düşüncesiyle bu kavramlara yer verdim. Böylece genç kuşaklara da Aleviliği kendi kavramlarıyla tanıma olanağı sunulmuş olur diye düşündüm.
 
Diğer yandan, her biri kendi başına bir konu olması nedeniyle, yukarıda kutsanma ve arınma bağlamında cem ayinlerinin temel özelliğinden söz etmeme karşın, cemlerin yapılış şekillerine, yine bu bağlamda hizmet özelliklerine hiç girmedim.
 
Sonuç olarak, sözü çokça uzatmaya gerek yok. Kadim özellikleri itibariyle bir ortaklık toplumu ve doğal din yapılanması olan Alevilik ve hele de Kızılbaş Alevilik sürekinde, öyle sanıldığı gibi, bugün özellikle de metropollerde inşa edilen ve birer minaresiz cami örneği cemevlerine de, büyük çaplı kalabalıklarla yerine getirilen ve şekilden ibaret olan cemlere de gereksinmesi olmamıştır. Onun için, insan suretinde olması da gerekmez, ÜÇ CAN BİR CEM olmuştur hep. Arî Mezin örneği ulu dağ eteklerinde. Soylu selvilerin, soğuk su kaynaklarının hemen yanı başındaki düzlerde, geceleri de değil, günün gün ortasında, bir börtü bir böcekle, üç can bir cem olmayı bilmiştir. O soylu yerlerin hala bu topluluğun bugünkü kuşaklarınca bile ziyaret kabul edilmesinin başkaca nasıl izahı yapılabilir ki!*
 
* Geniş bilgilenme için bkz.:
Haşim Kutlu, Kızılbaş Alevilikte Yol Erkan Meydan, Yurt Yayınları; Ankara.
Haşim Kutlu, Kızılbaş Kadın, Alev Yayınları, İstanbul.
Temel Özellikleriyle Kızılbaş Alevilik.
Ateşin ve Güneşin Yeryüzündeki Tezahürü Olarak Bozatlı Hızır.

Alevi kurumları, örgütlülük ve asimilasyon

Arif DİRİK
Örgütlenme adına her ne kadar cemevi, dernek, federasyon şeklinde organizeler olsa da Alevi kurumları henüz net bir kimlik sahibi olmaktan uzaktır. Asıl Alevilikle hiç ilgisi olmayan, İmam Ali’ye endeksli tartışmalarla Alevilik yavaş yavaş İslam içi bir kültüre dönüştürülüp özünden uzaklaştırılmaktadır.
Egemen sistemlere muhalif olarak kendini var eden Alevilik, sürekli egemen devlet din ve sistemlerin saldırısına maruz kalmıştır. Biat kültürünün dışında komünal bir yapı olarak kendisini var etmeye çalışması, egemenlerin sürekli tehlike olarak görmesine neden olmuştur. Bu temelde sürekli bilinen kanlı katliamlar yaşana gelmiş ve günümüzde halen devam etmektedir.
Özellikle cumhuriyet dönemi ile birlikte laisizm adı altında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile asıl örgütlülükleri dumura uğrayan Alevilik olmuştur. Cumhuriyet dönemi ile beraber fetvaların yerini ‘kanunlar’, kadıların yerini hakim savcılar almış, bu ister istemez daha önceleri Osmanlının ya da devletin kurumlarını asla çözüm mercii olarak görmeyen Alevilerin mahkemelerle tanışmasına, artık bazı sorunları cemde çözmek yerine mahkemelere taşımasına sebep olmuştur.
Artık, Pir yerine devletin kanunlarını işleten mahkemeler yaşama müdahale etmiştir. Zaten tek dil, tek din ideolojisi temelinde kurulu Türk devlet sistemine dahil olmakla beraber Alevilik de fiilen yasak duruma gelmiştir.
Okullar, kışlalar ve bir bütün tekçi devlet sistemi tarafından topluma enjekte edilen kemalist ideoloji ile sistemin yasak saydığı ya da en azından yasak değilse bile kendi dışında gördüğü Alevilik – Kürtlük -, Lazlık, Çerkeslik, Hıristiyanlık vb yani Türk ve müslüman olmayan her türlü etnik ve kültürel yapı ,resmi yaşamın dışına sürülmüş ve unutulmaya-unutturulmaya, yer yer şiddetle yok edilmeye çalışılmıştır.
Öyle bir kendine yabancılaşmış toplum oluşturulmuştur ki Türk ve müslüman olmayan her türlü etnik ve kültürel yaklaşımlardan bu toplumun bireyleri utanır duruma getirilmiştir. Devlet tarafından devşirilerek özellikle yatılı bölge okulları ile bu öyle bir hal almıştır ki belli bir süre devlet okullarında eğitim gören gençler, köylerine ya da ailelerine geldiklerinde yeni ideolojinin birer temsilcisi konumunda, geçmişinden utanır bir şekilde, hatta geri döndükleri toplumu da tekçi ideoloji için gönüllü asimile eden birer nefer durumuna getirilmiştir.
Bütün bunların gölgesinde sürekli yer yer tartışmalar olsa da devletin tekçi mantığı örgütsüz bir toplumu alt etmede zorlanmamıştır.
Özellikle 84 yılı ile, Kürt özgürlük hareketinin çıkışı ile beraber bütün etnik ve dinsel yapılarda bir sarsılma meydana gelmiştir. Artık Kart Kurt teorisi çöp sepetine yollanırken, yok sayılanların üzerindeki ölü toprağı savrulmuş ve bir dirilme başlamıştır. Ve artık toplumda arayışlar başlamıştır. Kürt, “Kürdüm”, Alevi, “Aleviyim” deme cesareti bulmuştur. Özellikle yasaklı bu iki ana unsur örgütlenmeye başlamıştır. Kürt özgürlük hareketi bir çığır açmış, Kürtler bir şekilde yavaş da olsa örgütlenmeye bedel ödeyerek başlarken, Alevilerde durum farklılık göstermiştir.
Aleviler genel toplumsal bir örgütlenmeden henüz uzak ve daha çok duygusal temelde ve devletle de fazla karşı karşıya gelmeyi göze almayan, daha çok sistemin kabul edebileceği bir şekilde başlamıştır.
Özellikle Turgut Özal’ın Gölbaşı Toplantısı ile organize bir şekilde devlet Aleviliğe müdahale etmiştir. Bundan sonra anlayış; Alevilik olacaksa Türklük temelinde olmalı, devlet hizmetinde olmalı, cami ile barışık olmalı, Kürtlükle hiçbir şekilde alakası olmamalıydı. Ana çerçeve bu olmuştur. Bu şekilde Aleviler devletten bütçe istemeden yasal hiçbir statüsü olmadan örgütlenebilirdi. Devlet de bu yapılanmaya, Kürt özgürlük hareketi ile karışmamalarına dikkat ederek göz yummaktaydı.
Devlet ilk zamanlarda seyirci kalmayı tercih etmiştir. Zamanla derneklerde sayısal bir çoğalmanın gözlenmesi ile Alevilerin denetimden çıkacağı ihtimaline karşı, her ne kadar yasal bir statü tanımasa da valilerin, kaymakamların, yurtdışında da elçilik ve konsoloslukların yardımı ve iştiraki ile mantar gibi Türk bayraklı, büyük Atatürk fotoğraflı “cemevleri” açılmaya başlanmıştır.
Konumuz bunun tarihçesi ve detayları olmadığından bu yazımızda daha çok güncel Alevi kurumları ve örgütlenip, kendisini geleceğe taşırırken uğradığı erozyon ve sistemin asimile etme çabalarına karşı duruşu irdelenecektir.
Yeryüzünde hiçbir din kurumunda siyasi liderlerin posterleri bulunmazken, ülkenin bayrağı diye bir sorun yokken ve hatta otuz kırk yıl önce Alevilerde de öyle bir durum yokken, şimdi tüm Alevi cemlerine istisnasız bir şekilde Atatürk posteri ve Türk bayrağı asılması, tekçi devlet ideolojisinin Alevilerde meydana getirdiği erozyonla açıklanabilir. Atatürk ne Alevi ne de bir din adamıdır, ancak Atatürk posteri ve Türk bayrağı büyük çoğunlukla cemevlerinin demirbaşı olmuştur. Bunun da gerekçesi devlet ile arayı bozmamak. Yeri geldiğinde sığınak yapmışlardır.
Bu yaklaşım da gösteriyor ki örgütlenme adına her ne kadar cemevi, dernek, federasyon şeklinde organizeler olsa da Alevi kurumları henüz net bir kimlik sahibi olmaktan uzaktır. Kendisini İslam içi muhalefetmiş gibi görenler çoğunluğu oluşturmaktadır. Asıl Alevilikle hiç ilgisi olmayan, İmam Ali’ye endeksli tartışmalarla Alevilik yavaş yavaş İslam içi bir kültüre dönüştürülüp özünden uzaklaştırılmaktadır. İslamın beş şartı ile ilgisi bulunmaz ve hiçbir Alevi bu şartların hiç birini yerine getirmezken kendini İslam içi tartışmalara teşne ederek hızlı bir şekilde asimilasyona meydan vermektedir.
Cemevleri adı altında minaresiz birer cami denebilecek yapılar oluşturulmuştur. İçinde kuran okunan, mevlit verilen, yer yer namaz kılınan yapılar meydana getirilmiştir. İsim düzeyinde cemevi olsa da işlev olarak birer minaresiz camiden farksızlar.
Burada tek tek hangi cemevinin durumu nedir gibi detaylara girmek sayfaların konusudur, ancak “insan eksik bir tanrı, tanrı mükemmel bir insandır” anlayışı ve felsefesinin çok uzağında durmaktadır Aleviler. Diğer yandan da hiçbir bayrak ve egemene yakın olmayan, “insanı hakta, hakkı insanda” gören, mazlumun yanında yapılar da yeşermektedir.
Dikkat çektiğimiz bu tartışmalar, özellikle Avrupa’da Kürdistan Aleviler Birliği’nin kurulması ile yeni bir boyut kazanmıştır. Alevi öz be öz Türktür anlayışı tartışılmaya başlanmıştır. Aleviliğin Ortaasya ile Arap çölleri ile ilgisi olmadığını vurgulayan bu yeni anlayış etrafında düşünsel bir tartışma başlatılmış olmakla beraber örgütlenme ve bunu kitlelere taşırmada yeterli başarı sağlanamamıştır.
Başını, Gülen cemaatinden aldığı destekle Cem (Cumhuriyet Eğitim Merkezi) Vakfı’nın çektiği bir kesim örgütlenme ile cemlerde kadınların ayrı oturtulması, baş örtülmesi, cemde secdeye eğilmek, cemde kuran okutmak gibi Alevilikle ilgisi olmayan yapılar halen her alanda minaresiz camiler denebilecek cemevlerini yürütmekte ve asimilasyonun değirmenine su taşımaktadırlar.
Alevilikte “yol bir, sürek binbir” derken bazılarının camiye götürme projelerine ve İslamın iç muhalefet sorunlarına indirgeyerek bitirmeye, asimile etmeye çalışmasına rağmen, Aleviliğin özünün asıl çıkış kaynağı Mezopotamya’nın değerlerine göre ortaya çıkması için çabalar son zamanlarda yaygınlaşmıştır. Geçmişte hiçbir Alevi derneğinde böyle bir tartışma yokken “Biz Aleviyiz, İslam değiliz” tartışması hemen hemen her dernekte tartışma konusudur.
Sonuç olarak; örgütlenme bir başlangıç olsa da bir yandan örgütlenirken bir yandan da kendi kurumları aracılığı ile hızlı bir şekilde asimile edilmektedirler. Alevi kurumları her ne kadar kendi adına örgütlenip değerlerini geleceğe taşırma çabası içinde iseler de, birçok kurum ve dernek halen asimilasyona alet olmaktadır. Kimisi bilerek, kimisi de bilmeyerek…

Alevi toplumunda kadın

Bese HOZAT
Toplumsal köleleşmenin kaynağında kadının köleleştirilmesinin, sömürgeleştirilmesinin olduğu kesindir. Alevi toplumunu bu gerçeklik ekseninde değerlendirdiğimizde ilk göze çarpan yan, kadın ile erkek arasında belli bir anlayış, saygı ve eşitlik düzeyinin olduğudur. Ancak bu özgür ve eşit bir ilişki anlamına gelmemektedir.
Tarihi bulgular Kürtlerin ve eski Ortadoğu toplumlarının toplumsallığın gelişmesinde ve neolitik sistemin kuruluşundaki başat rollerini doğruluyor. Kürtler ve diğer Ortadoğu halkları neolitiği çok derinliğine yaşayan bir toplumsal kesimi oluşturuyor. Bu açıdan kökleri tarihin derinliklerine uzanan Ortadoğu halkları komünal yaşam biçimi olan neolitik kültürü çok güçlü bir biçimde özümsemişlerdir.
Devletçi-iktidarcı sistemin gelişimiyle birlikte komünal yaşam sistemi büyük bir darbe alsa da bu sistemin inşacı toplumları ataerkil sistem karşısında büyük direnişler sergileyerek bu değerleri korumuş ve geleceğe aktarmışlardır. Tarihsel gelişim ise sürekli çatallı olmuş, devletçi-iktidarcı uygarlık ile neolitik sisteme dayanan demokratik uygarlık arasında çelişki ve çatışmalar derinleşerek sürmüştür. Zira çelişki ve çatışmanın yoğunluğu oranında bir etkileşim de yeni sentezler oluşturarak tarih yaratma serüvenine devam etmiştir. Çatışmanın yoğunluğu içinde hangi uygarlığın etkinlik düzeyi yüksek olmuşsa diğerini etkileme düzeyi de bir o kadar güçlü olmuştur.
İnsanlığın ana soy damarlarından biri olan Kürtlerin de tarihsel süreç içerisindeki gelişimleri ana çelişki ile tali çelişkilerin çatıştığı eksende bir seyir izlemiştir. Büyük bir kesim ana soy ağacına bağlı kalarak yarattığı demokratik-komünal değerleri tüm egemen baskılara rağmen önemli oranda koruyarak insanlığın özgürlük umutlarını hep diri tutmuş, demokratik uygarlığa sürekli bir aşı rolü oynamıştır. Toplumun belli bir kısmı da ana gövdeden koparak devletçi sistemin anaerkil sistemden çalarak erkek aklın analitik gücüyle başkalaşıma uğrattığı, maddi-sanal değerlerin sahte cazibesi içinde erimiş, işbirlikçileşmiştir.
Öz değerlere bağlı kalarak direnen büyük toplum kesimleri, devletçi-iktidarcı uygarlığın baskıları ve şiddeti yoğunlaştıkça, varlığını sürdürmek için, içinde bulundukları dönemin siyasal-sosyal realitesini dikkate alarak ve etkilendiği oranda da esas alarak, yeni bir kültür ve inanç harmanlamasına gitmişlerdir. Önemli oranda özünü korumakla birlikte farklı bir forma da kavuşmuşlardır. Ataerkil devletçi sistemin acımasızlığı karşısında var olmak için direnen toplum, biçim değişikliğine, adeta denizde boğulmak üzere olan birinin yılana sarılması gibi sarılmıştır. Yani ya kaba bir direnişe geçip kırılıp yok olacaklar ya da elbise değiştirip varlıklarını koruyacaklar. Genellikle yaşanan ise ikinci seçenek olmuştur. Etkileşimin de yol açtığı esneme kabiliyeti toplumun yaşam tutkusu ile birleşince doğal değişim ve gelişim diyalektiği özü hem korumuş ve hem de özden çok sayıda sapma ortaya çıkarmıştır.
Bu diyalektiksel gelişimi daha özel bir konuya indirgeyerek Alevi gerçeği ile bağlantılı bir çerçeve çizmeye çalışırsak, göreceğiz ki Alevilik de bu diyalektiksel döngünün bir parçasıdır. Alevilik, devletçi-iktidarcı uygarlık karşısında direnen toplum gerçeğidir. Dolayısıyla devletçi-iktidarcı sistemle bütünleşmeyen, uzağında kalan, sürekli çelişki ve çatışma halinde olan bir toplumsal gerçekliktir. Bu olguyla bağlantılı olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; İslamiyet’in ortaya çıkışı ve iktidarlaşmasıyla birlikte direnen toplum yapısı Alevilik ismini alsa da öncesinde de bu direniş geleneği daha güçlü bir biçimde mevcuttur. Çeşitli inanç-kültür biçimlerinde bunu görmek mümkündür. Özellikle insanlık tarihinde ilk çıkışları itibariyle büyük bir ahlak devrimi anlamına gelen inanç biçimlerinde direniş geleneği çok güçlüdür. Tarihte tüm inanç biçimleri birbirinden çok büyük oranda etkilenmişlerdir. Toplum yeni yaratımlarla ve mevcut birikimin senteze uğratılmasıyla sürekli yol aldığı için zamanın her diliminde sayısızda birikimi yaşadığı ana aktarıp oradan da aldıklarıyla yoluna devam etmeyi sürdürmüştür.
Alevi toplumu da henüz Alevilik ismini almadan önce de tarihin başlangıcından bu güne tarihi besleyerek ve kendisi de değişik kültür ve inançlardan beslenerek zamanımıza kadar gelmiştir. Alevilerin inanç ve kültürlerine baktığımızda toplumsallaşmadan bu güne yaşanan her tarihsel gelişmeden bir kalıntı bir iz görmek mümkündür. Aleviliğe bu konuda en büyük etkiyi belki de Zerdüşt inancı ve felsefesi yapmıştır. Derinlikli bakıldığında Alevilikle Zerdüştlük arasında birçok ortak noktaya rastlanır. Zerdüştlükte devletçi-iktidarcı uygarlığın insan iradesini eriterek köleleştirdiği toplum gerçeğine karşı büyük bir öfke vardır. Bu açıdan Zerdüşt, iradeli-özgür insan gerçeğini çok fazla önemsiyor. Zerdüşt iradeli insan ile toplumsal özgürleşmeyi ve kurtuluşu amaçlıyor. Zerdüşt’ün felsefesi, tanrı-kralların zulmü altında iradesizleştirilerek kullaştırılan, değersizleştirilen ve hayvanlık sınırlarında seyreden insana, insan onurunun düşüşüne bir başkaldırı ve müdahaledir. Bu anlamda Zerdüşt inancında insana değer, insan iradesine saygı çok temel bir yaşam anlayışıdır. Benzer bir insan yaklaşımı Alevilikte de vardır. “Benim Kabem insandır. Her ne arar isen kendinde ara. Tanrı insanda tecelli eder. Kendi özünü bilmek tanrıyı bilmektir. Yetmiş iki milleti bir gör” sözleriyle somutlaşan bu yaklaşım, insanı, tüm varoluşların en değerli varlığı olarak görür. “İbadet ederken yüzünü başka bir insanın yüzüne çevir, onda tanrıyı, tanrıda kendini göreceksin” denilir. Tanrının insanda varlık bulması anlamına da gelen bu yaklaşım kaynağını, tanrıça inanç kültünden aldığı kadar bu inancın yoğun etkisinde olan ancak dönemi itibariyle özgünleşen Zerdüştlükteki tanrı inancından da alır.
Aleviliğin yoğun etkisinde kaldığı Zerdüşt’ün Mazda inancında tanrı, her şeyi kendisinden yaratandır. Mazda sözcüğünün etimolojik anlamı da bu gerçeğe daha iyi açıklık getiriyor. Kürtçenin Zazaca lehçesinde Maz ya da Ma: biz, da: verdi anlamına geliyor. Yani ‘tanrı’, ‘bizi veren’ anlamındadır. Kürtçenin Kurmancî lehçesinde ise Mazda anlamında kullanılan Ezda da, Ez: biz, da: verdi anlamına gelmektedir. Xada kavramlaşmasında da aynı anlam kendisini tekrar etmektedir. Xa: kendi, da: verdi-dir. Burada da yine tanrı, ‘bizi veren’ anlamına gelmektedir. Bu örneklerden anlaşılması gereken tanrının insanı başka bir şeyden yaratmayıp kendisinden bir parça olarak yarattığı inancıdır. Bu bakış açısına göre tanrı, hiçbir şeyi yoktan var etmiyor, kendisi vardır ve her şeyi kendisinden bir parça olarak ve kendisinden vererek yaratıyor. Bu durumda parça, bütünün tüm niteliklerini içinde taşımış oluyor. İnsanda ise bu durum en üst düzeyde anlam buluyor. Çünkü insan oluşumlar içinde en son oluşum olduğu için tüm oluşumların toplamı ve en gelişmiş-yetkin hali gibi bir durum ortaya çıkıyor. Doğadan çıkan ve doğanın en gelişmiş üst hali de diyebileceğimiz bu insan, evrenin tüm oluşum potansiyelini içinde taşır haldedir. Evren bir makro-kozmos ise insan da evrenin tüm oluşum halini bünyesinde barındıran bir mikro-kozmostur. Yani evrenin bütün oluşum enerjilerini içinde barındıran cisimleşmiş bir tanrıdır. Bu noktada Alevi inancındaki ‘tanrı insandadır’ felsefesi bu biçimde açıklık kazanmış oluyor.
Kadına yaklaşımda da çok ciddi bir benzerlik söz konusudur. Zerdüşt felsefesinde kadın ile erkek arkadaştır. Her ikisi birbirine saygılı ve eşit yaklaşmalıdır. Kadın iradesine saygıyı ifade eden bu felsefe Alevilerde de etkili bir yaklaşımdır. Alevilerde yaşam içerisinde kadının aktivitesi erkeğe yakın bir noktadadır. Birçok çalışmada ortak yer almaktalar ve ibadetleri de ortaktır.
Alevilerde kültürün ve ahlakın temelini kadın oluşturmaktadır. Ataerkil tarihin yaratımı olan toplumsal cinsiyetçiliğin etkileri olsa da genel toplumsal gerçekliğe vurulduğunda Alevilerde kadın ile erkek arasında belli bir ahenk ve uyumdan bahsedilebilir. Alevi inancına göre tanrı kadın ile erkeği kendisinden bir parça olarak eşit yaratmıştır. Bu açıdan kadına yaklaşım daha eşitlikçi ve adildir. Baskının ve zorun sınırlı olması kadının biraz daha serbest ve bağımsız bir biçimde yetişebilmesine katkı sunmaktadır. Alevilerde genelde evlilikler tek eşlidir, çok eşli evlilikler oldukça nadirdir. İslamiyet inancındaki çok eşli evlilik kültürüne Alevilerde pek rastlanmaz. Bu yönlü gelişen evliliklerin temel nedeni de ya çocuk sahibi olmamadan kaynaklıdır ya da çocukların sadece erkek veya kız olmasıdır.
Kadına yaklaşım bir toplumun gelişkinlik ve özgürlük düzeyini yansıtmakla birlikte o toplumun ahlakını da ortaya koyar. Toplumsal düşüşte ve yükselişte kadın olgusu ve kadına yaklaşım belirleyici bir faktördür. Kadın erkekle ne kadar eşit ve özgür bir statüde ise o toplumun özgürlük düzeyi de bir o kadar yüksektir. Toplumsal özgürleşmenin kadın özgürlüğüyle bire bir bağlantısının olduğu her geçen gün daha fazla açığa çıkan ve varlığını oldukça yakıcı hissettiren bir olgudur. Toplumsal köleleşmenin kaynağında kadının köleleştirilmesinin, sömürgeleştirilmesinin olduğu kesindir. Alevi toplumunu bu gerçeklik ekseninde değerlendirdiğimizde ilk göze çarpan yan, kadın ile erkek arasında belli bir anlayış, saygı ve eşitlik düzeyinin olduğudur. Ancak bu özgür ve eşit bir ilişki anlamına gelmemektedir. Devletçi-cinsiyetçi sistem kültüründen önemli düzeyde bir etkilenme de söz konusudur.

Alevilik farklı, Aleviler farksız

Halil DALKILIÇ
İnancın kalıbı ve kuralı olmaz! İnançlara ve onun ritüellerine ilişkin katı belirlemeler yapılamaz. İnanç olgusu statik ele alınamaz. İnançlara ilişkin katı belirlemede bulunmak, o inançları iktidarların elinde toplumlara zorla disiplin dayatan araçlara dönüştürür.
İnsanın, toplum ve doğa ilişkilerine yüklediği anlamların bütünü olan inanç olgusu, doğal bir gelişim seyri izler. Doğal komünal toplumlar, doğa ile olan ilişkilerine ve o ilişkilere yükledikleri anlamların oluşturduğu doğa yasalarına göre davranış geliştirmişlerdir. Evrimsel gelişim seyri izleyen bu tür inançlarda hiyerarşik ilişki yoktur; karşılıklı gereklilik vardır. Tek tanrılı dinlerin gelişiminde ise, iktidar olgusu ve toplumların iktidarlara karşı direnişleri etkide bulunmuş; doğal olmayan devrimsel bir süreç izlemiştir. Bu inançların gelişiminde bizzat insanın kendi yorumu ve kendi uygulamaları etkili olmuştur. İktidar olgusuyla birlikte şekillendirildikleri için yönetme ve yönetilme, kul ile efendi ilişkisinin zorunluluğu toplumlara belletilmiştir. İktidar sahipleri aynı zamanda inançların da yöneticileri olmuş; inanç uygulamalarının bekçiliğini ve tanrı adına cezalandırma yetkisini de kendi ellerine almışlardır. Ancak, kurumlaşırken, doğal toplum inançlarından önemli oranda katkı alarak, iktidar olgusunun soğukluğunu, zorbalığını ve zalimliğini yumuşatmaya çalışılmayı da ihmal etmemişlerdir.
İnanç, insan topluluklarının insan, toplum ve doğa ilişkilerine yükledikleri anlam ve bu anlamlandırmanın tarihsel süreç içerisinde sosyal yaşamda yarattığı algı ve kültürel birikimdir. İnsanı, toplumu ve doğadaki tüm canlıları değerli ve anlamlı gören doğal toplum inançları, dünyanın farklı coğrafyalarında farklı isim ve ritüellerle kendini ifade eder. Alevilik de bu inançlarından biridir. Alevilik, kendine özgün insan ve doğa anlayışı, kültürü ve ritüelleri olan bir doğal toplum inancıdır.
İnançlar için, belli bir tarihte ve belli şahsiyetlerin önderliğinde birden ortaya çıkarıldıkları yönlü algı, yanılgılar içerir. İnanç ve dinler için, “şu tarihte başladı, şu şahsiyet başlattı” demek yanıltıcıdır. Formüle edilmiş inanç ve dinlerin tamamı kendilerinden önceki inançlardan ve insanlığın algı ve kültürel birikimlerinden faydalanmış, onlardan almış ve kısmi olarak da yeni katkılarla bir sentez olarak şekillenmişlerdir.
Alevilik İslam mıdır?
Aleviliği bir yerden başlatıp, bir yere bağlamak gerçekçi değildir. Bundan yola çıkarak; Alevilik için, “şu tarihte başladı veya İslam’ın mezhebidir” gibi kesin belirlemelerin yapılması gerçekçi değildir. Alevilik inancının tarihi binlerce yıl öncesine dayanır ve şüphesiz ki tarihsel süreç içerisinde etkin olduğu coğrafyada daha önceleri, doğal toplum inancı olan Mazdaizmden, daha sonraları ise İslamiyetin gelişimi ve yayılması ile İslamiyetten de etkilenmiştir. Daha özgün ve pek isimlendirilmeyen yerel inançlardan da almış ve vermiştir. Yalnızca Alevilik ve İslamiyet değil, tüm inançların birbirlerini etkileyen yönleri olmuş ve karşılıklı olarak birbirlerinden alıp vermişlerdir. İslamiyet de kendisinden önceki Yahudilik, Zerdüştlük ve Hıristiyanlıktan birçok şey almıştır.
Güncel konu olması açısından, bazı ritüellerinde İslami kavramların kullanılıyor olması İslam’dan etkilendiği yönleri gösterse de, ibadet biçimi ve inanç mekanlarının çok farklı olması ve hep İslami iktidarların hedefi olması gerçekliği nedeniyle Aleviliğin İslam’ın bir mezhebi olarak değerlendirilmesi gerçeği ifade etmez. Aleviler İslamın beş şartını (namaz, oruç, haç, zekat ve kelime-i şehadet) yerine getirmez; kendilerine ait özgün inanç ritüelleri vardır. Örneğin Alevilikteki cem, semah, musahiplik gibi inançsal kurumlar ve kültür ise, İslamiyet’te yoktur.
Alevilik, insanın toplum ve doğayla olan ilişkilerinin gerekliliklere ve karşılıklı saygıya, -Alevilikte rızalığa- göre geliştiği çağlara dayanan bir doğal toplum inancıdır. Ama ağırlıklı olarak gelişen İslami iktidarların baskısı, kısmi olarak da etkileşim sonucu İslam’dan, özellikle de sözlü kavramlarını alarak, etkilenmiştir. İmam Ali, Kerbela olayı, Ehli Beyt, On İki İmamlar gibi İslam tarihinin iktidar çekişmelerinde öne çıkan bazı olay ve aktörlerini, inanç figürlerinin arasına belirgin olarak yerleştirmiştir. Bazı Alevi araştırmacıları bu etkilenmeyi, Alevi toplulukların kendilerine İslami Arap, Selçuklu ve Osmanlı iktidarlarının zulmünden korumak için “takiye yapmaları” şeklinde de analiz etmektedir.
Toplumun mu devletin mi dini?
İnanç bir moral olayıdır; müdahale edildiğinde veya sabit kalıplara sokulmaya çalışıldığında, inanç olmaktan çıkar ve toplumları disipline etmeye yönelik bir politika veya ideoloji olur. Bugün kitaplı dinlerin tamamı birer politik argüman olarak işlev görmektedir. Hepsi sistem içileştirilmiş, iktidar inançları haline getirilerek insan, toplum ve doğaya bakış özgünlüklerinden saptırılmıştır. Bu dinlerin tamamı bugün insan, toplum ve doğanın ihtiyaçlarına göre değil, devletlerin ve iktidarların ihtiyaçlarına göre işlev görmektedirler. Tamamı felsefi, batıni yani içsel ve manevi yönlerinden ziyade; biçimsel ve birbirinden farklı yorumlarla şekillenen yönleriyle ön plana çıkarılarak, toplumlar için korkutucu ve disipline edici birer araca dönüştürülmüştür.
İnancın kalıbı ve kuralı olmaz! İnançlara ve onun ritüellerine ilişkin katı belirlemeler yapılamaz. İnanç olgusu statik ele alınamaz. İnançlara ilişkin katı belirlemede bulunmak, o inançları iktidarların elinde toplumlara zorla disiplin dayatan araçlara dönüştürür. Nitekim; kitaplı dinlerin tamamı bugün bu mantıkla toplumlara dayatılmaktadır. Alevilikte ise, inanç ve ibadet konusunda mutlak belirleme ve dayatmalar yoktur. İnanç algısının deyiş, duvazde ve nefeslerle dile getirildiği Aleviliğin kitabı da yoktur. “Şunu, bunu yap veya yaptır” denmez. Sadece insan olmanın güzelliği anlatılıp, onun erdemine ulaşmak, insan-ı kamil olmak ve tüm canlılarla ilişkinin karşılıklı rızalığa göre geliştirilmesi öğütlenir, uygulanır. Alevilik dinamik bir inanç algısıdır; tarihsel, toplumsal, kültürel ve mitolojik olarak sürekli insandan yana dinamik bir gelişme göstermiş, insana yakışan her bilgiyi ve kültürü kendisinde içselleştirmiştir.
Her şey şekilcilik mi;
bu işin erdemi yok mu?
Günümüze kadar egemenler, inançları hep zahiri, yani şekilsel yönleri ve kurallarıyla toplumların bilincine yedirmişlerdir. Şekil ve kavramlar, ‘iyiyi düşünen, iyiyi konuşan ve iyiyi yapan’ bir insan ve toplum anlayışından daha öncelikli hale getirilmiştir. Bu nedenle, ‘iyiyi düşünen, iyiyi konuşan ve iyiyi yapan’ bir motivasyon yerine, insan ve toplumlar yalnızca şekilsel ibadetlere ve ritüellere yönlendirilmiştir. Bunun sonucu olarak da, şekilsel ritüeller ve kavramlar, insan ve toplumu disipline eden seküler hukuk kuralları haline getirilmiş; yalnızca farklı bir inanç sahibi olmak bile bir cezai yaptırıma maruz kalmanın gerekçesi yapılmıştır.
Şüphesiz, inancın bir baskı aracı haline getirildiği bir toplumda erdemli insan duruşu  aranmaz; ‘iyilik, güzellik ve doğruluk’ ise, sahte ve biçimden ibaret şovlar (şatafatlı iftar yemekleri gibi) arasında insani özellikler olma anlamını yitirir. Artık, insani erdem taşımak yerine, şatafatlı bir iftar yemeği dağıtmak, farklı bir giyimle kendini ifade etmek, büyük bir cami veya kilise yaptırmak, insanlığın binlerce yıllık kültürel birikimlerini yok etmek, ‘iyi’ olmanın ölçüsü haline getirilir.
Bugün İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinleri, devletlerin, toplumlara davranış dayatma ve korkutma araçları haline getirilmiştir. İnançsal farklılıklar, devlet ve iktidarlar tarafından‚ düşmanlık ve karşıtlık gibi sunularak, insanlar ve toplumlar birbirine kırdırtılmaktadır. Bugün Ortadoğu’daki çatışma ve savaşlar, neredeyse yalnızca din ve inanç farklılıklarının politize edilmesi ve toplumların birbirine ötekileştirilmesiyle sürdürülmektedir.
Alevilik ve tüm doğal toplum inançlarında ise, şatafat ve gösterişten önce, gönül gözünün açık olması öğütlenir. Para ve pulun anlamsız olduğu ‘Rızalık Şehri’nden bahseder Aleviler. Orada herkes gücünün yettiğince emek harcar ve her tür ihtiyacı da toplumsal üretimle karşılanır, aç ve açıkta kalmaz. Her şey doğal gerekliliklere ve doğal ihtiyaca göre işler Rızalık Şehri’nde…
Aleviliğin sonunu Aleviler getirir!
Alevilik, sistem ve iktidarlardan uzak özelliğiyle hümanist ve toplumsal dayanışmacı yönünü belli oranda koruyabilmiştir. Alevilikte ritüellerdeki biçimlerden ziyade, insan, toplum ve doğayla bütün ilişkilerde karşılıklı rızalığı esas alan dayanışmacı, paylaşımcı toplum algısı ve yaklaşımı esas alınır. İnsan, her şeyin merkezindedir. İnsanı yücelten her şeye açık olmak, insana fiziki ve ruhsal zarar veren her şeye ise karşı durmak yaklaşımı ve algısı esastır. Önemli olan şekil veya mekan değil; öz, samimiyet ve karşılıklı rızalığa dayalı saygıdır. Bu yaklaşım yalnızca insana değil, doğadaki bitkiye, hayvanlara, yani tüm canlılara gösterilir. Örneğin hayvana niyaz etmeden, ondan özür dilenmeden kurban edilmez; ağaca niyaz etmeden kesilmez.
Ancak modern yaşam içinde önemli oranda asimilasyona uğramış Aleviliğin bu özelliklerinden kalan kırıntıları da, günümüzde bizzat Aleviler tarafından anlamsız kılınma tehlikesi yaşıyor. Alevi olmanın hala sorun olduğu Türkiye’de Alevilik, insan odaklı felsefesi ve yaşam algısı yerine, yalnızca cemevinin mimarisi, imamlara maaş gibi şekilcilik ve kavramlar üzerinde yürütülen tartışmalarla diğer inançların düşürüldüğü tuzağa düşme potansiyeli taşıyor. Bazıları da Sünniliğe karşı yeni bir din inşasına girişmiş durumda! Oysa, Aleviler iktidarlardan bir şeyler talep etmeye veya yalnızca şekilsel ritüellere takılıp kalmamalı; Rızalık Şehri’ndekine benzer paylaşımcı bir yaşamı inşa etmenin çabasına güç vermeli. Bunun haricindeki girişimlerin hiçbir anlamı da yoktur, bir kazanım da getirmeyecektir

Dünde takılma, ileriye bak

Çokça söylenir geçmişi olmayanın geleceği de yoktur, bizi geçmişimizden koparmak için 12 Eylül sonrası kurulan sistem çok ince ve detaylı çalıştı. Büyük çoğunluğumuzu rehabilite ederek geçmişimizden kopardı. Yani bizi geleceksiz bıraktı.  Cezaevlerinde özel rehabilitasyon programları uygulandı, eğitim sistemi kökten değiştirildi, yeni kuşaklar geçmişten koparılarak edilgen bırakıldı. Köşe dönmeci, bireyci kişiliksiz tipler yaratıldı ve bu tür kişilik sahibi olmak erdemmiş gibi topluma empoze edildi. İnsanın insana sagısı, güveni, dayanışmacı duyguları enayilik olarak  lanse edildi. Yani kısacası yönetici sınıfın istediği gibi yönlendirebileceği, kimliğinden, kişiliğinden arındırılmış, adeta canlı bir makineye dönüştürülmüş kişilikler çıktı ortaya.
Elbette bu sistemin yaratmak istediği kimliksiz, kişiliksiz insan tipi olmamak için büyük çaba gösterenler de oldu .  işte bu büyük çabanın sahipleridir ki, bugün hala inatla geçmişimize sahip çıkıyorlar ve bu devrimci geçmişi bugüne bağlayarak insanca bir gelecek için mücadele ediyorlar. Ben kendimi de bu direnenlerin içinde sayıyorum. Ve görüşlerimiz bire bir uyuşmasa da tüm direnenlerin bugünün otoriter zalim diktatörlüğüne karşı bir araya gelebileceğine inanıyorum.
Türkiye’de bu çabayı gösteren binlerce insan bulunuyor, yine yurt dışında yüzlerce insan hala umutla geleceğe bakıyor ve Türkiye’deki birlik çabalarına destek olmaya çalışıyor.  Ancak şunu bilmeliyiz ki, dün yüzbinler olan biz direnenler, bugün ancak binler hatta yüzleriz artık, yani İbrahim Yalçın’ın dediği gibi biz artık az kişiyiz. Ondan dolayıdır ki, bu azların çoğalması ancak birbirimize sarılarak sağlanabilir.
Yıllardır sürdüdülen iç hesaplaşma tartışmalarımız artık sonlanmalıdır. Bu tartışmamız elbette gerekli idi. Bu tartışmanın tüm öteki sol yapılanmalarda da yürütülmesi gerekmektedir. Ancak biz Acilciler için alınması gereken dersler çıkarılmış ve sonuç alınmıştır. Artık bizim işimiz devrimci mücadelenin dışına düşmüş eski yoldaşlarla uğraşmak değil, hala yan yana durabileceğimize inandığımız eskimemiş solcularla,yoldaşlarla bir araya gelmek olmalıdır. Artık eskiden aynı örgütten olmak bir araya gelmemizin kriteri olmaktan çıkmıştır. Kriterimiz kişinin bugünkü duruşuna göre belirlenmelidir. Dün kahraman olanların uğraşı, bugün düzenin çirkeflikleri içinde bireysel yaşam uğraşına dönüşmüşse bizim o kişi ile işimiz olamaz.
Yine bugünkü AKP iktidarına karşı çıkıyor gibi yaparak, dün yıkmak istediğimiz kemalist diktaya heveslenenlerle de işimiz olmamalıdır. Bazı eski yoldaşlarımız  kendilerine zulüm yapanların  saflarına geçtiklerinin farkında bile değiller.  Çok rahat Kürt düşmanlığı yapıyorlar, çok rahat kemalizm savunuculuğu yapıyorlar. Bir örnek vereyim geçenlerde Dersim katliamı ile ilgili facebook ta bir paylaşım yaptım. Eski yoldaşım İbrahim Büyüker şöyle bir yorum yapmış, “ölüyü suçlamak kolaydır (M. Kemali kastederek) Dersim kalkışması nasıl ve kimlerin kışkırtmasıyla olmuştur bir de onu araştırın”. Şimdi böyle düşünen biri ile bir araya gelmenin anlamı var mıdır? Adam kemalist olmuş, Kürtlerin açıktan katledildiği Dersim katliamına kalkışma diyor ve birilerinin kışkırtmasından bahsediyor. Vah zavallı, dün uğruna hapis yattığın ideallerini ne tez yitirmişsin.
İşte geçimişinin üstüne sünger çekerek  kendisine yeni bir gelecek kurduğunu düşünen zavallılar bilmelidir ki, onlar için gelecek yoktur. Kendi geçmişine ihanet edenler başkalarından saygı bekleyemezler. Biz dün ne yaptıysak doğru olduğuna, insanlığın çıkarı için olduğuna inanarak yaptık. Elbette hatalarımızı, eksikliklerimizi araştırırız, biz nerede hata yaptık da başarılı olamadık diye düşünürüz. Ama asla geçmişimizi silip atamayız. Bu kendimizi silmek olur. Bunu  yapmak ülkemiz egemenlerinin yaptığı bellek siliciliği ile aynı şeydir. Bunu yapanlar devşirme olabilirler ancak. Devşirmelyer de ağasına hizmetkar olmanın ötesine geçemezler.
Evet biz az kişiyiz, ama istersek çoğalabiliriz, yeter ki niyet olsun. Çünkü bu sisteme karşı duranlar hep azdır ama özdürler. Bizi bir araya getirecek kriterler çok değildir. Aslında tek kriter var , egemenlerin sistemine karşı dik duruştur kriter. Ötesi laftır. Bugünün sistemine karşı dik duranlar, toplumsal olarak dışlanmış tüm kesimlerin haklarını savunurlar. Kürdün hakkını, Alevini hakkını, İşçilerin, emekçilerin, tüm öteki azınlıkların, kısacası bireyin hak ve özgürlüklerini savunurlar. Bizim tek kriterimiz budur. Bunu savunanların sosyalist olduğu aşikardır.
Biz Acilciler hep ilklerin örgütü olduk. Şimdi de bir ilki başarabiliriz. Tüm dik durmaya devam eden yoldaşlarımızla,yani Acilcilerle, HDÖ’cülerle, Devrim Savaşçılarıyla, Eylem Birlikçileri ile vb leri ile ortak bir platformda dayanışma amaçlı bir araya gelebiliriz. Ülkemizin ve bölgemizin gidişatı ile ilgili fikir üreten bir kollektif oluşturubiliriz. Medya yolu ile görüşlerimizi kitlelere aktarabiliriz. Bunun için bir örgüt olmaya ihtiyaç yok. Bunun için her konuda aynı düşünmeye ihtiyaç yok. Yeterki istem olsun, inanç olsun, işe oluşturulacak ortak bir sitede yazarak başlanabilir. Bunun yanında gelecekte ihtiyaç sahibi devrimciler ve aileleri ile dayanışmayı hedef  alan  bir ekonomik fon ile devam edilir. Bu fona özellikle yurt dışında bulunanlar başta olmak üzere herkes gücü oranında katkı yapar.  Böylelikle dayanışma sözde kalmamış olur. Somut olur.
Benim azları çoğaltma formülüm bu, biliyorum ki, birçok yoldaşımında düşüncesi böyle. Yukarda saydığım kriterin yanında  bir diğer kriter de şudur. Sol içi ve örgüt içi çatışmalarda eli yoldaş kanına, devrimci kanına bulaşmış olanlarla ilişkimiz olamaz, bu tiplerle ilişki yürüten yoldaşlarda kendilerini gözden geçirmelidir. Başkaca bir kritere ihtiyaç ta yoktur. Engin yoldaşın deyimi ile kişi Kürt Sorununa şaşı bakmıyorsa ve hala solcuyum diyorsa  bir araya gelebilmek için yeterlidir.
Buradan tüm yoldaşlarıma sesleniyorum, gelin  dün nasıl birlikte hiç bir şahsi çıkar gözetmeden birlikte, birbirimiz için ölümü göze alarak yola çıktıysak, bugünde yolumuza devam edelim, en azından ortak platformlarda buluşalım ve yarınlarımız çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğinin karartılmaması için omuz omuza verelim. Dünde takılıp kalmayalım, yönümüzü ileriye çevirelim. Hepimizin yaşı 60’a dayandı, evlatlarımıza yaşanılır bir ülke, bir dünya bırakmak için gücümüzü birleştirelim. Ortak yapabileceklerimiz için gücümüzü birleştirelim. Umuyor ve inanıyorumki, bu sese olumlu cevap verecek yoldaşlarım vardır.

Suçlu kim ve kimler?

Ali ERDOĞAN

Bu olay ne ilk ve ne de son olacaktır. Olay Malatya’nın Doğanşehir ilçesinin Sürgü beldesinde geçer.

Ramazan davulcusu davulu çalarken, Alevi bir vatandaş, davulcuya “hastamız var, burda davulu çalma” der. Davulcu, kendisine ve inanışına hakaret edilmiştir anlayışiyla, gider camidekilere söyler. İkinci gün örgütlenerek 500 kişiyle aynı evin önüne gelir davulu çalmaya başlar. Ses gelmeyince tokmağıyla evin camını kırar. Maksat evin sakinleri dışarıya çıksın diye. Evin sahibi dışarıya çıkar çıkmaz, saldırıya uğrar. Dövülür. İkinci bir Madımak olayını yaratmaya çalışırlar. Kalabalık, önce istiklal marşını okur. Sonra, “Sürgü Alevilere mezar olacak, Allahü ekber” diye ev taş yağmuruna tutulur. Bu olay bir münferit olay değildir. Devletin, siyasi ve dini ideolojisinin gereği olarak bahaneler yaratarak, tek ırk, tek dil, tek din inanış felsefesini hayata geçirmek için, bunun öncesi de var: Maraş, Gazi, Sivas, Çorum, Malatya, Elbistan,… ve Kırıkhan olaylarını meydana getirmediler mi? Daha dün diyebileceğimiz, Köyde bir tek Sünni olmamasına karşın, Alevi köyüne imam atadılar. İmam her gün ezan okudu. Bu yetmiyormuş gibi, yakın kasabada arabalarla adan getirmiş Alevi köyünde Cuma namazını kıldırmışlar. Didim, Çorum, Adıyaman’da, Alevilerin evlerine küfürler ve işaretler yazdılar. Keza İzmir’de de aynı şeyi yaptılar. Yetkililer hep münferit dedi. Kimseye ceza verilmadi. Oysaki cezasız suç,  yeni suçlar üretiyor.

Olayların üstünü örtmek için, çeşitli gerekçeler yarattılar. Genellikle “halkımız tahrik edilmiştir” denilerek suç işleyenler cezalandırılmamışlardır. Eksik soruşturma yaptılar. Piyon olarak kullanılan zavallıların üzerine gidilmiş. Kimi delil yetersizliğinden Salı verilmiş, ya da cezaları ertelenmiş. Kuvvetli dedili olanlar “Madımak” olayından olduğu gibi dava sürüncemede bırakılarak zaman aşımına uğratılmıştır. 34 insan kameralar önünde canlı, canlı yakılmıştı. Başbakan Erdoğan, mahkeme kararını yorumlarken “vatana ve millete hayırlı olsun” demişti. Oysaki, insanlık suçu, zaman aşımını içermiyordu.

Evrensel demokratik hakları çiğniyen ve mevcut yasalarını da ihlal eden, Türkiye Cumhuriyeti’n mahkemeleri verdiği kararlar AİHM’inde hep bozuluyor. Mevcut yasaları çiğniyen Türkiye birinciliği kimseye bırakmıyor. Verilen para cezaları, işçinin, emekçinin ve dar gelirlinin verdiği vergilerle oluşan genel bütçeden ödendiği için, hükümet duymazdan geliyor.

Sürgü olayına dönersek; aile ikinci gün belediye başkanına gider yardım ister. Belediye başkanı: “Can güvenliğinizi sağlıyamam. Beldeyi terk edin” der. Halkın oylarıyla seçilen başkan devleti temsil etmiyor mu?

Olaya el koyan jandarma, olay anında çekilen vidoyu kontrol etmeden bir rapor hazırlıyor. Basından öğrendiğimiz kadariyle: Davulcu suçlu olduğu kadar da ev sahibide suçlu imiş. Halkı tahrik ettiği için. Ve olaya katılan birkaç kişiyide mala zarar verdikleri için soruşturma yapılması için bildirimde bulunmuş. Anlıyacağınız, Jandarma Alevileri mal gibi görüyor. Sağ duyulu bir insan demiyorki, halkın Alevinin evinin önünde ne işi vardı? Bu Alevi vatandaş mı halkı çağırmış, sonra da tahrik  mı etmiş?

Sizlere bir anektod aktarayım: Bir zamanlar Libya’da bulunmuştum. Orada meydana gelen bir trafik kazasında, sürekli yabancı şoför suçlu bulunur. Gerkçesi: “Siz ülkemize gelmeseydiniz, yol açık olacaktı ve kaza meydana gelmeyecekti” deniliyordu. Sürgü’deki ailede, Alevi olmasaydı davulcuyu uyarmayacaktı. Olayda meydana gelmeyecekti (!) Bu mantıkla evi taşlayan guruh “burayı terk edin” diye bağırıyorlarmış.

Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, “olay büyütüldüğü kadar değil, münferit bir olaydır” diyerek geçiştirmeye çalışıyor. Bakan Eğemen Bağış’da “Sürgü olayı, bir pravakasyondur” diyerek, suçu mağdur aileye yüklemeye çalışıyor. Ve Yargıtay’ın 7.Dairesi, Cemevleri ile ilgili kararında “ Cemevleri ibadet yeri değildir” diyerek 20 milyon Aleviyi görmezden geliyor. Ülkede bağımsız yargının olmadığını “sağır sultan” bile biliyor. Kısmen anlatmaya çalıştığım yapılan bu olayların tamamı bir hükümet politikasıdır.

Tek ırk, tek dil ve tek din felsefesine uymayanların hali meydanda. Ya soykırıma uğrayacaklar, Ermeni, Keldani, Süryani’ler gibi. Ya da asimile olacaklar.

Soykırım yapmak için, önce soykırımı yapacak kişilerin milli benliğini yok edersin. Türk ve Müslüman yapmak istiyorsan, Sen Türksün, Gerçek Müslüman sensin dersin sonra da kendi milli benliğini dayatırsın. Din dersini mecburi hale getirirsin. Köylerine cami yaptırırsın ve hoca atarsın. Ana dillerini yasaklarsın. Okullarda her gün Türk olduklarına dair and içirirsin. Bu bir soy kırımdır ve bir hükümet politikasıdır. Suçluyu aramamıza gerk yok. Suçlu meydanda….

CHP: Nefret suçu ve cana kast eylemidir

CHP’li vekillerin Malatya’nın Sürgü beldesinde Alevi Kürt aileye yönelik ırkçı saldırıya ilişkin raporunda şu tespit yapıldı: “Sürgü’de yaşananlar bir nefret suçu ve cana kast eylemidir.” Saldırıya uğrayan aile, saldırganların  “Sürgü Kürtlere mezar olacak, Sürgü Alevilere mezar olacak” şeklinde sloganlar atarak “Allahını seven bunlara saldırsın” diyerek hareket ettiklerini söyledi.
Sürgü’de incelemelerde bulunan CHP’li vekiller, 28 Temmuz’da başlayan 30 Temmuz tarihine kadar devam eden gerginlik ve saldırıların başından beri partileri tarafından ciddiyetle takip edildiğini belirtti
CHP Eskişehir Milletvekili Kazım Kurt, İstanbul Milletvekili Müslim Sarı, Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’dan oluşan heyet 30 Temmuz’da Sürgü beldesinde yaptığı incelemeler ve gözlemler, tanıklar ve yetkililerle yaptıkları görüşmeler ışığında hazırladıkları raporu açıkladı.
Raporda, saldırıya uğrayan Evli ailesinin anlatımlarına dayanarak şunlar belirtiliyor: “Yaklaşık 300 kişilik bir grup tekbir getirerek, ‘Sürgü Kürtlere mezar olacak, Sürgü Alevilere mezar olacak’ sloganlarıyla Evli ailesinin evinin önüne gelir. Evin önünde davul çalınır ve ev taşlanır. Bu sırada camlar kırılır ve az sayıda olan jandarma yetersiz kalır ve havaya ateş ederek grup dağıtmaya çalışır. Evin önünde istiklal marşı okunur, sloganlar devam eder ve bu olay saat 03:30 sularında sona erer. Kalabalığa, Evli ailesinin beldeden tehcir edileceği sözü verilir.”
TESPİTLER
Heyet incelemelerin sonucunda yaptığı tespitler arasında şunlar dikkat çekiyor:
•         Sürgü’de yaşananlar bir nefret suçu ve cana kast eylemidir.
•         Davulcu Mustafa Evşi ve Evli ailesi arasında çıkan tartışma kısa sürede toplumsal bir noktaya evirilmiş.
•         Olayın başlangıcında yetkiler, yaşananları ciddiye almamıştır.
•         Olayın ortaya çıkışından sonrasındaki yaşananlar, örgütlü ve amaçlı bir faaliyet yürütüldüğünü göstermektedir.
•         Olay güvenlik güçleri ve idareciler tarafında yeterince ciddiye alınmamış ve yeterli güvenlik önlemi alınmamıştır. Bu da olayların büyümesine neden olmuştur. Yaklaşık 300 kişilik grubun saldırdığı ve sadece 22 askerin olduğu tespit edilmiştir.
•         Doğanşehir’de kaymakam bulunmamaktadır. Güvenlik zafiyetinin ve otorite boşluğunun oluşmasında bu da önemli bir etken olarak saptanmıştır.
•          Saldırı sonrasında adli ve idari soruşturma başlatılmadığı gibi yetkililer ve bazı belde sakinleri tarafından aile tehcire zorlanmıştır.
“Soruşturma, nefret suçu bağlamında ele alınarak sürdürülmelidir” önerisini yapan heyet, ailenin can ve mal güvenliğinin sağlanması, bunun için gerekli tedbirlerin alınmasını istedi. Heyet ayrıca, olayın faillerinin ortaya çıkarılması, mağdur ailenin zararlarının devlet tarafından karşılanması, siyasilerin nefret söylemi üretmemesi ve ayrıştırıcı politikalardan uzak durması,  Alevilere yönelik ayrımcı dilin derhal terk edilmesini istedi.
“ALLAH’INI SEVEN BUNLARA VURSUN”
Yapılan görüşmelerde Şeyho Evli, kendilerine yapılan saldırıyı şöyle özetliyor: “Akşam jandarma komutanı ve muhtar geldi. Buradan gitmemizin iyi olacağını söyledi. Akşam size yönelik bir saldırı olabilir ama korkmamıza gerek olmadığını söyledi. Kendilerinin gerekli güvenliği alacağını ancak bizden de kapımızı kilitlememizi istedi. Sonra gece oldu. Sanırım saat birde davul vurarak ve tekbir getirerek bizim eve doğru yürümeye başladılar. Ben çocukları ve kız kardeşlerimi yatağın altına sakladım. Kalabalık evin önüne kadar geldi. “Sürgü Türklerindir, Türklerin kalacak. Allah’ını seven bunlara saldırsın. Bu ev size mezar olacak. Kürtlere ölüm. Alevilere ölüm” diye sloganlar atıyorlardı. “Pis Kürtler, pis Aleviler” diye bağırıyorlardı. Camlarımız taşlanıyordu. İstiklal Marşı okudular. Kimseyi görmedim. Karanlıktı. İki kişinin konuşmasını duyuyordum. Jandarma sayısı azdı. Biri, ‘buradan gidecekler. Yoksa burası Madımak’a dönecek. Burayı yakacağız. Bunları burada istemiyoruz’ diyordu. Başka biri de ‘peki siz ne istiyorsunuz’ diye sordu. Diğeri ‘buradan gitmelerini istiyoruz, buradan yarım saat içinde gidecekler” dedi. Diğeri ‘akşama kadar bana müsaade edin, göndereceğim’ dedi. Bu konuşmalardan bir süre sonra bizim kapı çalındı. Komutan geldi, ‘Yarım saat içinde gitmenizi istiyorlar’ dedi. Biz kabul etmedik. Olay sabaha kadar sürdü.”
“KÜRTLER BURADAN GİDECEK”
29 Temmuz günü saat 01: 30 sularında evlerinin taşlandığını anlatan Güneş Evli ise şöyle diyor: “Saat bir-iki arası, tekbir sesleriyle geldiler. Çocukların yatağın altına sakladık. Tekbir sesleri geliyordu. Saldırı yapıldı, geri çekildiler. Tekrar geldiler. Asker vardı ama yetersizdi. Evimiz koruma altındaydı. ‘Kürtler buradan gidecek. Aleviler buradan gidecek. Sürgü size mezar olacak’ diye bağırıyordu. Pencereden taşlar geliyordu. Kurşun sesleri geliyordu. Önce bir el kurşun sesi duydum. Sonra askerler havaya ateş açtı. Çocuklarım çok korktu. Olaylar sabaha kadar devam etti. Ramazan başladığından beri davulcu bizi taciz ediyordu. Işığımız yanana kadar çalıyordu. Korkuluklarımıza bile vuruyordu. Olay bitti. Sonra sabah komutan geldi, ‘birkaç gün otelde kalın’ veya karakolda misafir edelim sizi dedi ama kabul etmedik. Şu an çarşıya çıkamıyoruz. Gündelik ihtiyaçlarımızı karşılayamıyoruz, alış veriş yapamıyoruz.”