Ana Sayfa Blog Sayfa 6443

Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş

Bülent AYDIN

22 Temmuz (2010) Perşembe akşamüzeri, arkadaşım Azime Acar arayıp, “Bu akşamNeşet Ertaş konserine bir davetiyem var, gelir misin?” dediğinde pek heyecanlandım. Bir saat sonra Harbiye Açıkhava Tiyatrosunun önündeydim. Azime’nin dostları Ayhan ve Ender Bölükbaşı ile birlikte girdik içeri.

“56 senedir sahnedeyim” dedi Neşet Usta başlarken. 56 kere maşallah! Orada binlerce kişi unutulmaz bir gece geçirdik. Size de anlatacağım.

“Bozkırın tezenesi” Neşet Ertaş’ı elbet bilirsiniz. Hiç kimsenin söylemediği sözlerden türküler yapıp, kimsenin söylemediği kadar güzel çalıp söyleyen bir Abdal ozan. Neşet Ertaş hapse düştüğünde Yaşar Kemal’in ona imzalayıp yolladığı İnce Memed kitabının ilk sayfasına yazmış “Bozkırın tezenesi” tabirini. Ama o, benim için önce sevgili arkadaşım Necip Polat’ın hemşerisidir.

Necip Polat’ı 1 Şubat 2006’da kaybettik. Kırşehir’in Çiçekdağı’ndandı. 12 Eylül dönemi kahramanlarındandı. Çok eziyet çekti içerde ve dışarıda. Dört yıl olmuş onu bozkırına ve kalbimize gömeli. Necip’in öyküsünün bir bölümünü vaktiyle yazmıştım. Hastaneye düşmeden hemen önce bana bir CD zarfı vermişti Necip. “Sana bir şey vereceğim benden hatıra. Eğer görüşemezsek ve beni özlersen dinlersin” demişti. Eve gelince zarfı açtım, bilgisayarda kaydedilmiş ve üzerinde “Neşet Ertaş – Çiçekdağı” yazılı bir CD çıktı içinden…

O akşam ustanın hak, adalet, insanlık, eşitlik, vicdan diye çınlayan türkülerini dinlerken şimdi burada olmayan Necip’i de düşündüm, kaybettiğimiz diğerlerini de. Keşke bu ülkeyi yönetenler yıllar boyu türkülere ve türkü söyleyenlere düşman olmasaydı da aradan 30 yıl geçtikten sonra, ipe çekilmiş gençlerin üzerinden “kimin acısı daha çok” diye abes tartışmalar yapmasaydık.

“Ayağınızın turabı olurum”

En öndeydi yerimiz. Birlikte geldiğimiz arkadaşlarla selamlaşma, bir kaç tanıdık simaya el sallama derken ozanı sahneye davet eden bir alkış koptu. Biz girdiğimizde çoğu boştu Açıkhava’nın. Hava çok sıcak ve parlak bir ay var. Birden fabrika vardiyası gibi doldu koca amfitiyatro.

Sağ elinde bağlaması, sol eli göğsünde selamda geldi Neşet Ertaş: “Merhaba hoşgeldiniz. Zahmet edip kim bilir nerelerden beni dinlemeye, türkülerimi söylemeye geldiniz. Ayağınızın turabı, gönlünüzün hizmetçisi olurum…”

Onunla birlikte ritm sazlarla eşlik edecek dört Abdal daha çıktı sahneye. Onlar konser boyu ustanın üç adım gerisinde oturup, oynak havalara eşlik ettiler. Kendi aralarında da eğlendiler bolca. Zaman zaman Usta başını yarım döndürüp fırça bile attı onlara.

Uzunca bir alkış ardından dokundu tellere Neşet Ertaş. Titizlikle akort etti telleri tekrar. Bunu arada iki kere daha yaptı. “Hava çok sıcak ya ondan, bir de vurursan böyle deli deli…” dedi.

“Dinle sana bir sözüm var, kimseleri hor görme kardaş” diye başladı ilk türküye. Ders gibi, tane tane söylüyor. “Gönül bilmeyen çoktur, bilmeyende gönül yoktur / bilmiş ol ki gönül haktır / sakın gönül koyma kardaş…”

Bağlamanın gümbürtüsü bizim yürek çarpıntımızla birlikte artıyor: “Haktır canların yapısı / kimsede yoktur tapusu / son duraktır kara toprak / gönül kırdıysan varma kardaş”…

İnsan olmanın erdemini söylüyor türkü, nakaratlara uymaya çalışıyoruz ama ilk çıktığında biraz yorgun gibi görünen usta, bağlamayı kucağına alınca dikeldi. Tellere vurmaya başlayınca aslan kesildi. Yetişmek mümkün değil: “İnsan doğup hayvan ölüp / cehenneme girme kardaş…”

“Allı turnam bizim ele varırsan…”

Alkışlara her defasında sol elle sağ göğsüne dokunup gönül selamıyla yanıt veriyor. Haykıranlar da var: “Sen büyüksün baba!”, “50 yıl önce sünnetimde köçeklik yapmıştın, işte yine buradayım baba!”… Kara yağız bir adam sesinin yettiği kadar bağırıyor “Affet beni ne olur usta!”. Usta gülümsüyor.

İlk bölümde sekiz türkü söyledi Neşet Ertaş, aradan sonra sekiz tane daha. Hepsi eşitlik, kardeşlik, başkasının hakkına saygı, barış, sevgi ve diğerkâmlık üzerineydi.

Sanki yaşadığımız zamanın acılarına merhemdi onun sözleri.

Daha ikinci bozlakta çınlıyordu Açıkhava’nın duvarlarında sesi. Sanki ülkede herkes duysun istiyordu: “Bir yaratmış hak tüm insanları / güneşi balçık karartır mı hiç / Allah sevmediğini yaratır mı hiç? / insan olan insanı ayırır mı hiç?…”

Oysa daha birkaç gün önce büyük gazetelerin büyük yazarları “Biz mecbur muyuz onlarla birlikte yaşamaya?” diye yazmıştı bu ülkenin öbür yarısı için. Keşke onlar da burada olup, dinleselerdi Neşet Ertaş’ın bozkırın bin yıllık acılarından süzüp getirdiği bu türküleri.

Şöyle bir soluklandı Neşet usta: “Alkış yapan elleriniz dert görmesin. Keskin’li Hacı Taşan benim dayım olur. Gelmişini geçmişini hatırlamayanın dünyası gördüğü kadar olur. Ben hepsini saygıyla anıyorum. Onlar bu ülkenin insanına değer kattılar… Bu söyleyeceğim onun eseridir”…

Tellere vurunca, çileli Anadolu halkının göç ve sürgün yollarının üzerinden geçen turnalar doldu sanki birden içeri. Öyle söylüyor ki ozan, turnaların telleri saçlarımıza değiyor sanki:

“Allı turnam bizim ele varırsan / şeker söyle kaymak söyle bal söyle / gülüm gülüm, kırıldı kolum / tutmuyor elim turnalar ey / eğer bizi sual eden olursa / boynu bükük benzi soluk yar söyle / ah gülüm gülüm yar gülüm gülüm / kız gülüm gülüm turnalar ey / allı turnam ne gezersin havada / arabam kırıldı kaldım burada / ne onmamış kul imişim dünyada / akşam olsun allı turnam dön geri…”

Birden neşelendi ortalık. Oynayanlar da var ama yüzlerimizdeki geniş gülümseme ondan değil. Sanki su serpiliyor bu akşam yorulmuş yüreklerimize: “Tatlı dile güler yüze / doyulur mu doyulur mu? / aşkınan bakışan göze / doyulur mu doyulur mu? / doyulur mu doyulur mu? / canana kıyılır mı? / canana kıyanlar / hakkın kulu sayılır mı?”

“‘Neşeli olan akıllı olmaz”

Öyle vurdu ki tellerine bağlamanın, evet Açıkhava’yı salladı ama yine akort bozuldu. Tellerin kulağını bükerken bir yandan da söyleniyor. “Kusura bakmayın, deli deli vurursan işte böyle olur. Akıllılar sazları yanyana dizip gürültüye getiriyor. Ben tek sazla yetişmeye çalışıyorum. Pek akıllı da sayılmam. Zaten neşeli olan akıllı olmaz!”…

Sözü aldı türküye bağladı işte: “Şu fani dünyaya geldim gidiyom / sıkı tut bir yarin elinden gönül / yarine yar isen daha ne diyon / anca yarin anlar halından gönül…”

Herkes sevgilisine şöyle bir sarılıyor. Ender, “Neşet Ertaş bence Türkünün Leonard Cohen’i” demekten alamıyor kendini.

Bozkırın ortasında…

“Biraz dinlenelim, bize az müsaade, siz de soluklanın” deyip kalktı sandalyesinden usta. Bu fırsat, biraz onu ve Abdalları anlatayım.

1938’de Kırşehir’in Kırtıllar köyünde doğan Neşet Ertaş, babası Muharrem Ertaş ve dayısı Hacı Taşan gibi, Abdal kültürüyle yetişmiş bir yöre sanatçısıdır. Taşıyıcısı olduğu bozlakların dili ve müziği özgündür. Neşet Ertaş’ın köyü, nüfusunun tamamı Abdallardan oluşan küçük bir aşiret köyüydü ve Abdallar olarak da adlandırılırdı. Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş ve Hacı Taşan’ın sembol isimleri arasında olduğu Abdalların, asıl uğraş alanları ve geçim kaynakları müzisyenliktir. Abdal kültürü, günümüzde yok olmaya yüz tutmuş bir Anadolu kültürüdür. Alevi Bektaşi inanca sahiptirler. Bu kültürün yaşatıcıları olan Abdallar, dışlanmışlıkları ve yoksulluklarıyla öne çıkan bir toplumsal kesimdir. Geçenlerde Ankara’da Abdal kültürünün yaşatılması ve tanıtılması için ilk defa bir festival düzenlendi.

Neşet Ertaş da altı yedi yaşlarından itibaren, yöre düğünlerinin aranılan sanatçısı olan babası çalarken oynar ve “köçeklik” yapıp davetlileri eğlendirirdi. Zorlu çocukluk yılları ardından, çok sevilen türküleri ve büyük ustalık edindiği bağlamasıyla 1960’lı yıllardan itibaren geniş bir çevrede tanınan bir sanatçı oldu. Mayıs 2008’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Çankaya Köşkü’nde ağırlandı. Çıkışta gazetecilere şöyle dedi: “Ben Reis-i Cumhurumuzdan şunu istedim, dünya üzerinde bir tek opera bizim bozlaklarımıza benziyor. Bizim de operamız, bizim bozlağımızı söylesin, Türkçe olsun, herkesin anlayacağı dilde olsun dedim. Bunu da kabul ettiler. Haberiniz olsun Senfoni orkestrasının içinde bundan sonra bozlak da çalınacak. Sözünü aldık…”

“Bana yardan geçti derler”

Konserin ikinci yarısına gömleğini değiştirip de çıktı usta. Sesi bildiğimiz ses ama sazın ses yayınında bir ayarsızlık oldu, önce onu bir güzel düzelttirdi. Sonra vurdu sağlam bir oyun havası. Ritmler coştu, haydi hep beraber oynuyoruz: “Kesik çayır biçilir mi? / soğuk sular içilir mi? / bana yardan geçti derler / seven yardan geçilir mi? / aman desinler desinler şeker yesinler / şu kız şu oğlana yanmış desinler…”

Ayhan, işaret ediyor. Eğilerek kulak veriyorum: “Goran Bregoviç’in kulakları çınlasın, işte bu da bizim Düğün ve Cenaze’miz” diyor.

Gerçekten öyle. Bu arada arkadaki Abdal kaşıkçının keyfine diyecek yok. Kaşıklarıyla birlikte omuzları da oynuyor.

“Dünyada silah kalmasın”

Çağlayanlar akıyordu. Birden dingin bir ırmak oldu. İşte bu türküde de insanımızın bilgeliği konuşuyor. Yükseklerden atıp tutanlar, nükleer santrallerden medet umanlar, halkın parasını silaha, bombaya yatıranlar duyar mı acaba, ağzına sağlık baba!:

“İsterim ki bu dünyada / hiç kimse cahil kalmasın / okusun ilmin kitabın / cahilden akıl almasın / kendi kendini yetenlere / ilim tahsil edenlere / ilme doğru gidenlere / cehalet mani olmasın / ilmedenler nurlaşıyor / ilmetmeyen körleşiyor / ilimle dünya birleşiyor / söyle ki neden olmasın / can yakmadan atom gücü / birleşsinler tüm bilinci / dilerim olsun sahici / dünyada silah kalmasın / dünya cennettir insana / eşit olsun sana bana / kıyılmasın hiçbir cana / anaları ağlamasın / bütün dünya Allah diyor / O’nun nimmetini yiyor / insan kisvetini giyiyor / ayrılık güden olmasın / kendini bilen bunu anlar / çünkü haktır bütün canlar / yardımlaşsın tüm insanlar / dünyada fakir kalmasın / bir Garib’im budur derdim / tüm dünyayı ben de gördüm / isterim ki benim yurdum / dünyadan geri kalmasın…”

Konserden twitter’e şöyle mesaj yazmış arkadaşım Mehmet Demir: “Neşet Ertaş türkülerini parti programı yapmak lazım!..”

“Sevgi insanın mayası”

“Sevgisiz insan olmaz / sevgi insanın mayası…”

Dedim ya bu gecenin bir gayesi var sanki usta için. Bize ve memlekete bir şeyler anlatmaya çalışıyor. ‘Bozkırın tezenesi’, bu gece Türkiye halklarının dileğini çalıp söylüyor.

“Seven insan kaşlarını eğer mi? / Zorla güzellik olmuyor canım”.

Arada seyirciler çok sevilen başka türküleri istiyor. O hiç kulak asmadan devam ediyor. Bu belki de son konserlerinden birisi. “56 senedir sahnedeyim yoruldum artık, belki artık son bir iki konser, bir iki TV programı ile misafir olurum size” dedi. Bir de tüm şarkı sözlerinin ve şiirlerinin bir dostu tarafından bir araya getirilip önümüzdeki günlerde kitap yapılacağını haber etti.

“Sadık bir dost bulup yaşa / onun dışındakiler boşa / elin aklıyla gezen başa / binbir türlü hal gelir…”

Belki daha çok diyeceği vardı bize Neşet Ertaş’ın. “Müessesenin bize verdiği süre dolmuş bulunuyor, kusura bakmayın” dedi giderken. Ayağa kalktı, sağ elinde iki saattir durmadan çaldığı bağlaması, sol elini önce yere sonra kalbine götürdü ve öptü. Başladığı gibi bitirdi usta: “Ayağınızın turabı, gönlünüzün hizmetçisi olurum…”

Yok, keşke biz hepimiz senin bu söylediklerinin takipçisi olsak be usta!

Sevgili Necip şimdi burada olsaydı, onu sırtıma alıp bu gece Neşet Ertaş’ı dinlemeye Açıkhava’ya götürseydim. Başka zaman dökemediği iki damla yaş akardı gözlerinden sanırım.

Bu gece anladım onun gözlerindeki ışığı kimlerden aldığını. Ve o ışığın bin yıldır nasıl da parıldadığını… (BA/HK)

Not: Bu yazı Neşet Usta için iki yıl önce konser sonrası kaleme alınmıştı.

Usta sanatçıyı kaybettik

Usta sanatçı Neşer Ertaş tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

Kırk yıldır ismi türkü ve bağlama ile özdeşleşmiş Neşet Ertaş‘ın yoksulluk, gurbet ve ayrılıklarla dolu hayat hikayesi 1938’de Kırtıllar Köyünde bağlar. Anası Keskin’in Hacelobası köyünden Döne, babası Yağmurlu Büyükoba’dan Muharrem Ertaş… Baba Ertaş, orta Anadolu Türkmen/Abdal Müziği geleneğinin bilinen en güçlü temsilcilerinden biri ve gelmiş geçmiş en büyük bozlak ustası.

“Yağmurlu Büyükoba, Hacelobası, Kırtıllar, İkibikli, Tezrek, Barak, Kırıksoku, Keskin, Kırıkkale, Yerköy ve Çiçekdağı… “

Buralar, asırlar öncesinin gezginci ozanlık geleneğini sürdürürcesine köy köy gezen Baba Ertaş’ın çocukluk ve ilk gençlik yılları, başta Kırşehir Ve Yozgat’a ait bu köyler olmak üzere çevre il ve ilçelerde babası ile düğünlerde çalarak geçer.

Hayatını anlattığı bir şiirinde şöyle der:

“Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü
Baban gibi sazcı oldun dediler”

Derken bir gün elinde sazı, cebinde iki buçuk lirayla ver elini Ankara diyerek Kırşehir’den ayrılır. Ankara, İstanbul, kısa bir süre için tekrar Kırşehir ve nihayet hiç bitmeyecek bir gurbet hayatına başlamak üzere tekrar Ankara… Gazinolar, pavyonlar, eğlence yerleri, düğünler ve konserler… Ve turneler; Anadolu turneleri, Sarısözen’in tabiri ile “Kırşehirli mahalli sanatçısı” Neşet Ertaş, 1960’ların sonlarına doğru artık yurdun dört bir tarafında zevkle dinlenen ve herkesin sevdiği bir sanatçı olmuştur. O‘nun türküleri Orta Anadolu bozkırlarının bin yıllık hüznünü anlatır Lisan-1 hal ile. İşte bunun için, “türkü” denince O‘nun o gür, parlak ve bir o Kadar da içli ve duygulu sesiyle söylediği yürek burkan ezgiler gelir aklımıza. Bağlama denince de O’nun elinde adeta sihirli bir alet haline gelen bin yıllık sazımız akla gelir hemen. 1976 yılında geçirdi ani bir rahatsızlığın tedavisi için Almanya’ya gider ve iyileştikten sonra sanatçı olarak oturma izni alıp orada kalır. Yirmi üç yıldır  “Alaman gurbetinde”, ülkesine insanlarına duyduğu aşkla çalıp söylememektedir.

Bir sanatçıyı tanımanın en iyi yolu, hele de bu Neşet Ertaş gibi Türküler de hep kendini anlatan, kendi ruh ve gönül macerasını saza, söze döken bir usta ise, en güzeli sanatçının kendisini dinlemek. Neşet Ertaş, sazı türkü’ye; türkü’yü saza o kadar yakıştırır ve yakınlaştırır ki, dinleyenlere derin iç çekmek ya da göğüs geçirmek kalır.

Aleviler 7 Ekim’de Ankara buluşuyor!

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi Dernekleri Federasyonu 7 Ekim günü “Laik Demokratik Türkiye İçin Eşit Yurttaşlık Mitingi” yapıyor. ABF ve ADF bütün Alevileir ve duyarlı çevreleri mitinge davet etti…

Sürgü’de Alevi aile tahrik etmiş!

Savcı, Sürgü’de linç edilme girişimine maruz kalan Alevi aile üyelerine “tahrik”ten 14 yıla varan, davulcuya ise 10 yıla varan hapis istedi.

Temmuz ayında Malatya’nın Sürgü beldesinde Kürt, Alevi Evli ailesi ile ramazan davulcusu arasında kavgayla başlayıp linç girişimine kadar varan olaylarla ilgili iddianame hazırlandı.

Vatan gazetesinin haberine göre, Doğanşehir Cumhuriyet Savcısı Ahmet Aydın, Evli ailesinden iki kişinin “var olan veya varsayılan suç örgütlerinin korkutucu gücüyle” güruhu tahrik ettiği kanaatine vardı.

Savcı Aydın, davulcu Mustafa Evşi’nin “suç işlemeye tahrik, mala zarar verme, basit yaralama ve zincirleme hakaret” suçlarını, Alevi ailenin haksız tahriki altında işlediğini savundu. Bu yüzden Evşi’nin cezasından indirim yapılmasını istedi; ceza 4.5 ay ila 10 yıl arasında olacak.

Aile üyelerine 14 yıla varan hapis
Savcı Aydın, Servet Evli hakkında davulcu Evşi’ye vurduğu gerekçesiyle basit yaralama, davulcuya alenen hakaret ve tehdit, evin önündeki kalabalığa yönelik sözleri nedeniyle de “var olan veya varsayılan suç örgütlerinin korkutucu gücünden yararlanarak zincirleme tehditte bulunmak” suçlarından 3,5 yıldan 14 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını istedi.

Leyla Evli’ye de “var olan veya varsayılan suç örgütlerinin korkutucu gücünden yararlanarak zincirleme tehditte bulunmak” suçundan 2.5 yıldan 8.5 yıla kadar hapis cezası verilmesini istedi.

Evin önündeki gruba da indirim
Evli ailesini linç etmek üzere evin önünde toplanan ve evi taşlayarak aileye hakaret eden kalabalıktaki 48 kişiye de mala zarar verme, basit yaralama ve hakaret suçlarından dava açan savcı, bu kalabalığın da Evli ailesinin tahriki sonucu bu suçu işlediğini ileri sürdü. Savcı Aydın bu yüzden 48 şüpheliye haksız tahrik indirimi yapılırak 3 aydan 6.5 yıla kadar hapis cezası verilmesini istedi.

NE OLMUŞTU?
Geçtiğimiz Temmuz ayında Malatya ‘nın Doğanşehir ilçesine bağlı Sürgü beldesinde yaşayan Evli ailesi fertleri oruç tutmadıkları halde evlerinin önünde ısrarla davul çalan Mustafa Evşi’yi burada davul çalmaması konusunda uyardı.

Beldede olay duyulunca 50 -60 kişilik grup, Kürt ve Alevi olan Evli Ailesi’nin evinin önünde toplandı ve tekbir getiren grup evi taşlamaya başladı. Evin yanındaki ahır ateşe verilirken, yaklaşık iki saat süren olaylar, güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu son buldu.

(bianet)

Sarıklılar kent dışına çıkartıldı

İstanbul, Sivas ve İzmir’den geldiği iddia edilen sarıklı ve cüppeli 5 kişinin, Alevi ailelerin yaşadığı kapılara çalarak İslamiyet’e ve camiye davet etmeleri, Alevileri tedirgin etti. Manisa Emniyeti’nin “İyi niyetli kişiler”diye tanımladığı şahıslar, yapılan şikayetler üzerine kent dışına çıkarıldı.

Manisa merkezde özellikle Alevi ailelerin yaşadığı evlerin kapısını çalarak, İslamiyet’e ve camiye davet eden cüppeli ve sarıklı 5 kişi, Aleviler arasında tedirginlik yarattı.

‘İyi niyetli kişiler!’ Fevzi Çakmak, Fatih Mahallesi ve son olarak 10 Eylül Pazartesi günü Yeni Mahalle’de çalışma yapan beş kişi, özellikle Alevi ailelerin kapısını çalarak Alevileri camiye ve İslamiyet’e davet ediyor.

Evde olmadığı bir saatte kapısı çalınarak camiye ve İslamiyet’e davet edilen Alevi Kültür Derneği Manisa Şube Yöneticisi Süleyman Çeri, eşinin durumu kendisine anlatması üzerine mahalledeki Yeşil Cami’ye giderek, bu kişilere kapısının neden çalındığını, ne istediklerini sordu. Beş şahıstan biri camide sohbet yaptıklarını, camiye yakın tüm komşuları davet ettiklerini söyledi. İkna olmayan Çeri, komşularının kapısını çalarak, camiye davet edilip edilmediklerini sordu ve sadece Alevi ailelerin kapılarının çalındığını öğrendi.

Çeri, daha sonra Barbaros Karakolu’na giderek durumu anlattı. Karakol’dan Emniyet Müdürlüğü’nün arandığını belirten Çeri, kendilerinin Terörle Mücadele Şubesi’ne yönlendirildiklerini belirtti. TEM’den gelen cevapta ise, durumdan haberlerinin olunduğunu, beş sahsın da izlendiklerini ve bunların ‘iyi niyetli kişiler’ olduğu açıklaması yapıldı.

Şehir dışına çıkarıldılar Olaylar üzerine Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Derneği Manisa Şube Başkanı Bektaş Kılınç Emniyet Müdürü ile 13 Eylül Perşembe günü  yapılan toplantıda konuyu anlatarak hassas bir dönemde, hassas bir bölgede bu gibi durumların tehlike oluşturabileceğine dikkat çekti. Toplantıdan 2 saat sonra Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, Kılınç’a bahsedilen beş kişinin şehir dışına çıkarıldığını bildirdi.

‘Devlet müdahale etmelidir’ Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Derneği Manisa Şube Başkanı Bektaş Kılınç, Malatya’da Alevi bir ailenin kapısının taşlanması, Hatay’da devam eden gergin ortam, İstanbul’da Cemevi’nin ateşe verilmek istenmesi gibi olaylara işaret ederek, Alevilerin diken üstünde olduğu bir dönemde bu yaşananların küçümsenemeyeceğinin altını çiziyor. Emniyet Müdürlüğü’nün “İyi niyetliler” diyerek konuyu geçiştirmemesi gerektiğinin altını çizen Kılınç, “Emniyet, bu kişilerin sadece Manisa’da değil Türkiye’nin bir çok ilinde bu tür faaliyet içinde olduğunu belirterek iyi niyetli olduklarını söylüyor. Her isteyen iyi niyetli olarak bir başkasının kapısını  çalmaya başlarsa,  bu ülkede kanun nizam ortadan kalkar. Devlet buna müdahale etmelidir.”görüşünü dile getiriyor.

Gündemde tutulacak Yaşananlar üzerine önceki gün Manisa Cemevi’nde bir toplantı yapan Manisa Emek ve Demokrasi Platformu, konunun gündemde tutulması için bir dizi karar aldı. Alınan kararlara göre, 17 Eylül Pazartesi günü Manisa Milli eğitim Müdürlüğü önünde yapılacak 4+4+4’le ilgili basın açıklamasının yanı sıra yaşananlar kamuoyuyla paylaşılacak. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Manisa Milletvekili Özgür Özel aracılığıyla Vali ve Emniyet Müdürü ziyaret edilerek, kapıları çalan şahısların kim oldukları, ne yapmaya çalıştıkları ile ilgili bilgiler alınacak. Edinilen bilgiler ışığında gerekli görülmesi durumunda savcılığa suç duyurusunda bulunulacak.

(soL – Manisa)

“12 Eylül Alevilere karşı süren bir darbe”

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, 12 Eylül dönemini değerlendirdiği “Aleviler ve 12 Eylül…” başlıklı açıklamasında “12 Eylül 1980 darbesi bu nedenle Aleviler açısından sürekliliği devam eden bir darbedir” yorumunda bulundu.

Erbil’in açıklaması aynen şöyle:

Türkiye tarihinde, 12 Eylül 1980 darbesi diye bildiğimiz tarihin aynı zamanda ölüm, acı, işkence, yoksulluk ve esaret tarihi olduğu neredeyse tüm dünya tarafından bilinir. 12 Eylül öncesi Sol ve sosyalist geleneğin daha çok Alevilikte olan direniş, muhalif ve eşitlikçi ruhuyla bütünleşmesi sebebiyle, Solcu gençler Alevi köy ve mahallelerinde örgütlenmiştir. Bu nedenle birçok sol düşünceye sahip olan ailelerin evlerine olduğu gibi neredeyse istisnasız olarak tüm Alevilerin evlerine ve köylerine baskınlar düzenlenmiştir. Alevi köylerindeki okullar günlerce işkence haneleri gibi çalışmış ve daha sonraki günlerde okula giden çocuklar ders yaptıkları sıralar üzerinde babaları, anneleri ya da ağabeyleri’nin kanlarıyla karşılaşmıştır.

Aleviler açısından bu tarihin başka bir önemi daha vardır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden hemen sonra yürürlüğe konulan bazı anayasa kanunlarıyla Türkiye de ‘’Din Dersleri’’ zorunlu hale getirilmiştir. ‘’Türkiye nüfusu’nun %99 u müslümandır, sünnidir’’ anlayışıyla yaklaşan kanun koyucu ve müfredat hazırlayıcılar tabiki bu dersleri tamamen Sünni inancıyla vermiştir. Onlarca yıldır Türkiye de Alevi çocukları bu dersler yüzünden akla gelmedik zorlamalara ve psikolojik işkencelere maruz bırakılmıştır. Dünyanın çeşitli ülkelerinde sadece din bilgisi eğitimi olarak verilen derslerde dünyadaki inançlar hakkında bilgi verilmektedir. Buna karşın Türkiye de ise ‘’din dersleri’’ adı altında derslikler neredeyse cami ya da mescitlere dönüştürülerek, namaz kılmak ve dua okumak gibi uygulamar için kullanılmaktadır. Alevi çocuklar, okulda öğrendikleri sünnilik üzerinden ‘’inanç’’ sahibi olmuş ve hayatının ileri aşamalarında sürekli çelişkiler yaşamak zorunda bırakılmıştır. Bugün Aleviler içinde farklılıkların olması ya da bazı sözde Alevilerin AKP hükümetine destek vererek ‘’ bizde müslümanız/islamız’’ anlayışı içinde AKP politikalarına yedeklenmesi ve haksızlıklar karşısında devletle aynı dili kullanması’nın nedenlerinide buralarda aramak gerekir.

12 Eylül 1980 darbesi bu nedenle Aleviler açısından sürekliliği devam eden bir darbedir. Aleviler tüm düşünce ve insan düşmanlarının karşısında mücade etmeye ve örgütlenmeye devam ediyorlar ve edeceklerdir.

Darbe ve zorba anlayışların olmadığı, düşünen insanların çoğaldığı, özgür birey ve özgür toplumların olduğu, zulüm yapanların aşağılandığı, işkencecilerin lanetlendiği, barışın, kardeşliğin, paylaşımın ve sevginin olduğu bir dünya umuduyla 12 Eylül 1980 darbesini ve tüm insanlık katliamlarını birkez daha lanetliyoruz.

İşkencelere direnen, darağaçlarında bile inancından dönmeyen, yol’una sahip çıkanları ise Pir Sultan’ca Selamlıyoruz.

Seçmeli değil ‘zorunlu’ dersler

Yeni eğitim-öğretim döneminde uygulanacak seçmeli derslerle ilgili keyfi uygulamalar tepki çekti. Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Engin Gündük, “Bu iktidar yalnızca Sünni İslam’ın öğretileceği dersleri dayatıyor” dedi

2012-2013 eğitim-öğretim yılında, 5’inci sınıflardan başlayarak haftalık 8 saatlik seçmeli ders uygulaması yapılacak. Sınıflara göre değişkenlik gösterecek 15’e yakın seçmeli ders arasında; ‘Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler’ tartışmaya sıkça konu oluyor. ‘Seçme’ süresi önceki gün dün bitse de derslerle ilgili tartışma büyüdü. Seçmeli ders sınıfı açılabilmesi için gereken ‘en az 10 öğrenci başvurusunu’ tamamlayan pek çok okul, dini içerikli dersleri ‘seçmeli’ adıyla velilere sundu.

ALEVİ VELİLER TEPKİLİ

Türkiye çapında 108 şubesi olan Alevi Kültür Dernekleri’ne, konuyla ilgili tepki yağıyor. Alevi velilerin şikâyetlerini paylaşan Genel Başkan Engin Gündük, “Seçmeli ders sayısı çok alternatifli olsa da birçok üyemize yalnızca dini konulardaki dersler önerilmiş durumda. Velilerimize seçme hakkı tanınmadığı gibi, hükümet kendi siyasal mantığına göre davranıyor, kendi bildiğini dayatıyor” dedi. Dayatmacı yaklaşımı reddettiklerini açıklayan Gündük, Eğitim-Sen’in 15 Eylül’de Ankara’da yapacağı mitinge destek vereceklerini söyledi. DİN DERSİ BASKISI

Eğitim-İş, Eğitim-Sen gibi önemli eğitim kuruluşlarından yapılan açıklamalarda da yaptıkları ‘velilere sadece dini dersleri seçmesi yönünde’ baskı yapıldığı belirtildi. Örneklerin de verildiği açıklamalarda, birçok yerde bakanlığın seçmeli derslerle ilgili olarak hazırladığı örnek dilekçelerde sadece din dersleri öne çıkartılarak dağıtıldığı, itiraz eden velilere ise “Diğer seçmeli derslerin öğretmenleri yok. Onları seçerseniz çocuğunuzun dersi boş geçer, onun yerine seçmeli din derslerine talep var. Bunları seçin” diye baskı yapıldığı ortaya çıktı. 7 EKİM’DE MİTİNG VAR

Eğitim yasasındaki değişikliklere ve AKP’nin Cemevlerine yönelik tavrını protesto eden, eşit yurttaşlık hakkı talep eden Alevi örgütleri; 7 Ekim’de Ankara’da büyük bir miting yapacaklarını açıkladı. ABF Genel Sekreteri Kemal Bülbül, “30 Eylül’de yapmayı planladığımız mitingi, yerel örgütlerimizin talebi ile 7 Ekim 2012 tarihinde yapacağız.  Adı, ‘Laik Demokratik Türkiye İçin Eşit Yurttaşlık Mitingi’ olan ve Ankara Sıhhiye Meydanı’nda yapılacak mitingde sesimiz yükseltmek için buluşacağız” dedi.

TEK DİN, TEK KİMLİK

“AKP hükümeti çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı laik, demokratik Türkiye yerine ‘tek din, tek kimlik’ politikasında ısrar ediyor. Farklı etnik ve inançsal kimliklere savaş açan AKP, Alevi inancına ve Alevi toplumuna karşı yürütülen inkâr, nefret ve şiddet politikalarının da sorumlusudur” diyen Bülbül herkesi mitinge destek vermeye davet etti.

YURT GAZETESİ

Can Kayıpları ve Aleviler

Can KASAPOGLU

‘Dört ana-sır’diye bilinen Ateş- Toprak, Hava ve Su’’yu, yani doğayı kutsamıştır Alevilik.

Bu nedenle Aleviler ‘biz karıncayı bile ezmeyiz, çimlere basmaz, yaş ağacı kesmez ve canlıya kıymayız’ diye bilinirler.

Her türlü egemenliğe karşı olduğu gibi, başkaları üzerinde tahakküm kurmaya yada baskı altına almaya da karşıdır. Devletleşmeye, onun jandarmasına, polisine, zabitine ve güvenlik güçleri diye bilinen şiddetçi, baskıcı her türden oluşuma da karşıdır. Sonuçta Alevilik ve Aleviler her türlü devlet baskısı ve şiddetine, onun zorbalığına ve baskına karşıdır.

İnanç ve yaşam (bölüşümcülük) olarak kendi dışındaki bütün inançlardan ve sistemlerden farklı olan Aleviliğin salt bundan ötürü ne tür badireler atlattığı bilinmektedir.

Biat etmeyen ve bu farklılığından dolayı da Alevilik, yukarıda adı geçen devlet sistemi vb oluşumların baskısı, cenderesi ile imha, inkâr dayatmalarına maruz kalmıştır ve bu süreç günümüzde devam etmektedir.

Ancak günümüz koşullarında bakıldığında, baskı altında olan, her gün bir başka yerde şiddete, baskıya maruz kalan, ırkçı-faşist girişimlerle evleri işaretlenen, linç girişimleri ile karşı karşıya kalan Alevilerin baskıcı sisteme karşı‘karşıtlık’ temelinde yeteri kadar örgütlü olduğu söylenebilinirmi?

Tarihsel anlamıyla her türlü baskıya ve zorbalığa karşı olan ve direnerek bedel ödeyip bu günlere kadar gelen Alevilik mevcut Türk-Faşist-İslam sentezci sisteme karşı ne yapmaktadır, mevcut örgütlülüğü ne durumdadır?

Türkiye’nin toplumsal, sosyal ve kangrenleşmiş, çözülmemiş, çözümsüz bırakılmış temel sorunları hakkında Aleviler ve Alevi kurumları ne düşünüyor?

Örneğin yıllardır yaşanan ve son dönemlerde giderek artan çatışmalar konusunda Alevilerin somut, cesaretli ve halklarımızı barışa götürebilecek, inançlarımızı özgürleştirebilecek objektif çözüm önerileri nedir?

Mesela Aleviler, söz konusu laiklik olunca ayağa kalkarlar, sokaklara çıkıyor ve ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’ diye hiçte laik olmayan bir ülke ve sistem için ciğerleri yırtılırcasına bağırıyorlar.

Ülkenin her yeri Kerbela’ya dönüştürülmüş, Kürt halkının meşru, seçilmiş siyasetçileri, yöneticileri, seçilmiş vekilleri ve Belediye Başkanları dahil binlercesi tutuklanırken Aleviler, Dersim Soykırımı sanığı CHP ile AKP hükümeti arasında adeta bir ranta dönüştürülmeye çalışılıyor.

Aleviliğin ve Alevilerin sorunları, talepleri, beklentileri nelerdir? Çözüm önerileri nedir?

Örneğin 12 Ağustos’ta Hüseyin Aygün’ün HPG tarafından gözaltına alınması (iki gün içinde serbest bırakıldı) sonucu bazı Alevi kurumları açıklamalar yaptılar, duyarlılık gösterdiler. Fakat diğer yandan Aleviler, devletin cezaevlerinde esir konumunda olan seçilmiş Kürt milletvekilleri için neden böyle bir kampanya başlatmıyor ve bu vekillerin ‚derhal serbest bırakılmasını‘ savunmuyor acaba ?

Bizim doğduğumuz topraklarda ve Alevilerin yaşadığı yerde ateşe su dökülmez!

‘Günahtır’ denir ve ‘Suyun canı acır’ diye bilinir. Bu yüzden ateş toprağa gömülür. Dolayısıyla Alevilik ağaçları da kutsal bilir, taşı toprağı da..

Bu durumda süregelen savaşın son bulması için Alevi kurumları neden elini taşın altına koymazlar? Sokaklara dökülerek, artarak devam eden çatışmalarda yaşamlarını yitiren canlar için neden somut adımlar atmazlar?

İstanbul’dan Diyarbakır’a, yada Ankara’dan Dersim’e veya bir başka merkeze neden bir sembolik yürüyüş başlatmazlar?

Mesela Dersim coğrafyası ve ormanları, operasyona çıkan askerler tarafından yakılıyor. Baraj ve HES’ler yapılarak kutsal mekanlar yok edilmek isteniyor. Dersim’de hemen her gün çatışmalar yaşanıyor. Ülkenin her tarafı Kerbela olmuş. AKP savaş tamtamları çalıyor, CHP ise ancak pasif, risksiz ve çok cılız, ürkek bir şekilde olup-biteni izliyor..

Aleviler ise bu kaos sürecini bir çokları gibi sadece yandaş Türk medyasının yalan-dolan ve gerçekleri çarpıtan TV kanalları, gazete vb iletişim araçlarından izleyebiliyor ve büyük ölçüde inanıyor. Oysa Alevi merak etmeli, araştırmalı ve ikna olduktan sonra inanmalıdır..

Alevi düşmanlığı ise her cepheden son gaz devam ederken, Aleviler her gün bir saldırı ve hakarete maruz kalıp bununla oyalanırken diğer yandan yaşanan çatışmalarda can kayıpları yaşanıyor..

Bu şer cephesi, tarih boyunca süren Sünni ve Müslüman olmayanlara karşı olan “kutsal” ittifakını yine kurdu! Alevi söylemlerine, “Ermeni Dönmesi” tanımını ve “sol”a düşmanlıklarını da itina ile ekliyorlar!

Tek dertleri Müslüman olmayanlar! Bu “politika”ları ve argümanları, bizlere; bunların CİHAD derdinde ve izinde olduklarını gösteriyor. Nerdeyse, kendilerine ait olan, Türkçü-tekçi “ERGENEKON”u bile Alevi yapılanması diye yutturacaklar! Pes doğrusu, insanda biraz utanma olur!

Ancak Osmanlıda, Alevilere ve Kürtlere karşı zihniyet neydi ise TC kuruluşundan günümüze kadar bu zihniyet değişmediği gibi çok daha kan dökerek, katlederek, yok sayarak geldi.

Baskıcı devlet sisteminin başına geçen Erdoğan’ın AKP hükümeti ile yıllardır Alevileri oyalayıp salt oylarını alan CHP’nin reddi Alevilerin önünde en önemli görev olarak durmaktadır.

‘Dört ana-sır’ diye bilinen Ateş- Toprak, Hava ve Su’’yu, yani doğayı kutsayan ve bu nedenle ‘biz karıncayı bile ezmeyiz, çimlere basmaz, yaş ağacı kesmez ve canlıya kıymayız’ diyen Aleviler derhal bu kirli savaşa dur demelidirler.

Doğa inancı Alevilik, artarak süregelen askeri operasyonlar sonucu yaşanan can kayıplarının son bulması için daha ne kadar sessiz kalacaklar?

Alevilerin kutsadıkları Kızılbaş ataları, pirleri, ozanları, evliyaları ve eceliyle değil de, zalimler tarafından katledilen önderleri yaşasaydı acaba bu günkü duruma ne derdi dersiniz ?

‘Sünnilik İslam’ın klasik aklı, Alevilik ise kalbidir’

1 Mayıs’ta ilk defa meydana çıkan antikapitalist Müslüman gençlerin fikirlerinden etkilendiği, İslami çevrede yıllardır duyduğumuz görüşlerden çok daha başka söylemlerle öne çıkan yazar-düşünür İhsan Eliaçık , Muhalif Gazeteye düşünce ve görüşlerini anlattı.

İşte o söyleşi :

‘Neyin İbadet olup olmayacağına devlet karar veremez.Devletin işi caminin, cemevinin, kilisenin ve havranın güvenliğini sağlamaktır.’

Yargıtay’dan çıkan “cemevi ibadethane değildir” kararını biliyorsunuz. Bunun üzerinden gidecek olursak ibadethane nedir?

Yargıtay böyle bir karar aldı. Daha önce de bir milletvekili tarafından Meclis’te cemevi açılması için müracaat yapılmıştı ve Meclis Başkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sitesine başvurarak Diyanet İşleri’nin kararını okudu ve olumsuz cevap verdi. Aynı zamanda Yargıtay’da olumsuz cevap verdi. Bu gösteriyor ki Türkiye Cumhuriyeti’nin bir dini var. Anayasa’da yazılı olmasa bile, bir dini var ve ona uyuyor. Eğer siz cemevi ibadethane değildir ve dolayısıyla açılamaz diyorsanız, siz kendinizce bir ibadethane yapmışınız demektir. Cemevinde ki ibadetler kendi ibadethanenize uymadığı için onu reddediyorsunuz. Devlet burada dini kavramlı bir tanım getirmiş, çerçevesini çizmiş ve bundan anlaşılması gerekenin ne olduğunu söylemiş oluyor. Cemevinde yapılan ibadet kendi oluşturduklarına uymadığı için Yargıtay ve Meclis kabul etmiyor. Bu Türkiye’nin kendince “Diyanet Dini” dediğimiz bir dine uyduğunu gösteriyor. İlk olarak bunun altını çizmemiz gerekiyor.

‘Hac da oruç da ibadet değildir’

İkinci olarak ibadethane nedir sorusunun cevabına gelince; cemevi mi yoksa cami mi ibadethanedir konusu dini çevreler ve Kur’an araştırmacıları, Alevi bilginleri, Sünni bilginleri tarafından araştırılıp tartışılmalıdır. Bunu devletin dışında tartışıp konuşuruz. Benim görüşume göre ibadet iş ve değer üretmek demektir. Türkiye’de unutulan bir kavram ve ayrım var o da ibadet ile nüsuk kavramıdır. Kur’an’da nüsuk diye bir kavram geçer ve bunu kimse bilmez. Yapılacak ibadete giriş anlamına gelir. Bugün camiler ve cemevlerinde yapılanlar ritüeldir. Yani tekrarlanan hareketlerdir. İbadet ise insan davranışları ile ilgilidir. Sizinle benim aramda bir davranış olması lazım. Bu davranışı sergilemem lazım. Davranışı yerine getirmek amacıyla iş ve değer üretmem lazım. Eğer yaptığım iş ve değer üretimi hayırlı ve insanlara faydalı ise bu ibadet olur. Peygamberimiz der ki sizin en hayırlınız insanlara en çok faydalı olanınızdır. Güzel ahlakta bir ibadettir. Namaz bir ibadet değildir, bir nüsuktur. Tekrarlanan bir harekettir. Dinlerde ritüeller vardır. Sembolizim vardır. İmgeler, simgeler üzerinden akan bir şeydir. Bir hareketi sembolik olarak yerine getirirsiniz ama onun da belli bir anlamı vardır. Mesela bu hacda daha çok görülür. hacda ne vardır; bir ev vardır, evin etrafında yedi defa dönersiniz. Saf ile Merve arasında gidip gelirsiniz. Böyle bir direk vardır, insanlar oraya gidip şeytan taşlarlar. Elbiselerini çıkarıp ihrama girerler, Arafat’ta beklerler. Bunların hepsi semboldür. Nihayetinde Allah’ın dağı taşıdır orası. Mekke olmasından dolayı bir kutsallığı yoktur. Orada verilen mücadelelerden dolayı, oradaki anılardan dolayı Müslümanlar oraya değer verir. Hac da ibadet değil. Oruç ta ibadet değil. Benim tanımladığım ibadet kavramına girmiyor. Bunlar ibadete giriştir.

İslam’ın beş şartı arasında bunlar yok mudur?

Allah’ın bütün emirleri İslam’ın şartıdır. Bütün yasaklar da İslam’da uzak durulması için vardır. Onlar kolaylık olsun diye beş şart şeklinde söylenmiş. Camiden çıktıktan sonra ibadet başlıyor. Hacdan döndükten sonra ibadet başlıyor. Örneklerle açıklayalım; camide secde ediyorsunuz veya rükû ediyorsunuz. İkisi de eğilmektir. Eğilmek ve geri kalkmaktır. Bu bir harekettir, bir nüsuktur. Kendi başına yapıldığı zaman kimseye bir faydası yoktur, kimseye bir zararı da yoktur. Ama siz bunu sırf Allah’ın önünde eğilmek için yaparsanız size de insanlığa da faydası olmaz. Allah önünde eğilinmesinden zevk alıyor değil. Biz onu kendimiz için yapıyoruz. Eğer siz bu eğilme işleri bitip, camiden çıktıktan sonra insanların herhangi birisinin önünde eğilmezseniz, kibirlenmezseniz ibadet yapmış olursunuz. Rükû işin ritüeli, hayatta kimsenin önünde eğilmemek ise ibadet oluyor. Secde işin ritüeli; insanın mütevazı olması ibadet. Ramazanda otuz gün aç kalıyorsunuz. Ramazan bittikten sonra yeryüzünde ki açları gidip bulmak, onları açlıktan kurtarmaya çalışmak ibadet olur. Hacda Kabe’nin etrafında dönmek ritüel; ülkenize döndüğünüzde aile değerlerine değer vermek, komşuluk ilişkilerine önem vermek ve yüceltmek ibadettir. Kabe aynı zamanda Allah’ın evidir. Onun etrafında dönmek, Allah’a ait her şeyi yükseltmek ve yüceltmek anlamına gelir. Onun yarattığı suyu, toprağı, hayvanı ve her canlıyı yüceltmek işin ibadet kısmı oluyor.

‘Camiler devlet tapınağına dönüşmüş’

İbadet bunları yaptıktan sonra başlıyor diyorsunuz. Bundan yola çıkarsak o zaman cami de mi ibadethane değildir?

Cami ibadethane değildir. Bana göre cami ismi salatgâhtır. Salatgâh, salât edilen yer demektir. Salât ise destek olmak, yardımlaşmak ve dayanışma anlamına geliyor. Bunu sırf namaz kılmak diye anlatıyorlar.. Namaz kılmak sadece destek isteme anlamındadır. Kur’an’da yüz otuz yerde “salât” kavramı geçer. Bunun yüz yirmiye yakını yardımlaşma ve dayanışma demektir. Geri kalan on kadarı ise Allah’tan destek istemek yani namaz kılmak anlamına gelir. Yardımlaşma ve dayanışma yönü tamamen unutulmuştur. Bunun yerine Türkiye’de sadece namaz kılmak anlamı kalmış. Camiye gittiğiniz zaman namaz kılmak dışında başka bir şey yapılmıyor. Tapınağa dönüşmüş halde. Üstelik devlet tapınağına dönüşmüş. Maaşını devletin verdiği, devletin koruduğu, okunan hutbelerin devlet tarafından hazırlandığı bir tapınak haline dönüşmüştür camiler. Camiler, devletin halkı bir arada tutmak ve itaat ettirmek için açtığı tapınaklardır. Mesela burada Fatih Camii’ne bir zengin geldi diye ezanı değiştirdiler.

Kim o zengin?

Sabri Ülker. Başbakan’da gelmişti. Ben bunu kendi kulağımla duydum. Dört defa tekbir getirmesi gerekirken, sekiz defa tekbir getirdi. İki defa tevhid kelimesi söylenmesi gerekirken, dört defa söylendi. İki tane muezzin uzata uzata okudu. Zengin geldiği zaman ezan da başka türlü okunuyor demek!

‘Sünni camisi zengini seviyor’

Zengin ile fakirin ezanı nasıl farklı olur?

Ezan tektir. Tam tersi olması lazım. Musalla taşına birini getirip koymak demek, herkesle eşitlendiğinin göstergesidir. Onlar napıyor, onun zengin olduğunu göstermek istiyorlar. Sünni camilerinde saray gelenekleri uygulanıyor. Buna ibadet denir mi? İbadet olması için oranın yardımlaşma ve dayanışma mekanına dönmesi gerekir.

Ezanın değişmesi ile zenginlik nasıl ölçülüyor?

Gelen cenaze zengin olduğu için ezanın tekbir sayısını artırıyorlar. Zengine özel ezan okunmuş oluyor. Sünni camisi zengini seviyor, kutsuyor ve yüceltiyor. Yoksul birisi geldiği zaman hiç oralı olmuyor. Bu camiye gelen zenginse ayrı bir önem verildiğini gösterir.

Alevi meselesine geri dönecek olursak, cami de cemevi de ibadethane değil diyorsunuz.

İbadet hayatın içinde yapılır. Oralar nüsuk merkezleridir. Bazı sembolik hareketler ile size bir şeyler öğretiliyor. Eğitim ve alıştırma yapıyorsun.

‘Neyin ibadet olup olmayacağına devlet karar veremez’

Cemevi, caminin alternatifi olarak gösterilmeye mi çalışılıyor?

Cemevi ve cami kelime kökeni olarak aynı anlama geliyor. İnsanları toplama yeridir. Kilise de, havra da toplama yeri demektir. İnsanların ibadet tanımları ve anlayışlarının kendilerine bırakılması gerekir. Devletin bu hususta resmi olarak ibadeti tanımlamaması gerekir. Ben yaptığım ibadet tanımlarını şahıs olarak yaptım. Arkasında jandarma veya polis olan birisi olarak yapmadım. Eğer ibadeti tanımladığınızda elinizde kamu gücü varsa veya jandarma, polis, mahkeme sizin elinizde ise o zaman bu tehlikelidir. Diğer ibadet anlayış ve tanımlarını o güçle yok edeceksiniz demektir. Devlet ibadeti tanımlamamalıdır. Neyin ibadet olup olmayacağına devlet karar veremez. Cemevinin caminin alternatifi olup olmadığına şahıslar ve topluluklar karar vermelidir. Bence aynı sokakta her caminin karşısında bir cemevi olabilir. Oralara gidildiğinde ne yapılacağına oraya gidenler karar verebilir. Benim görüşüme göre her ikisinde de yapılan ibadet değildir. Cemevi “eline, beline, diline sahip ol” der. Sembolik bazı hareketler yapılır. Kırklar Meclisi vardır. Peygamberimizin kırk kişi ile beraber yaşamını ifade eder. Kırklar Meclisi’nde toplanıp, saz çalarak deyişler söylüyorsun. Ama dışarı çıktıktan sonra üç kişi bir araya gelmiyor. Hayatın içerisinde paylaşma, dayanışma yok. Ben bu tartışamaların dışında bir şey söylüyorum. Boşuna tartışılıyor. Orası mı ibadethane burası mı diye tartışmayın. İki tarafında yaptığı ibadet değil. İkisinin de yaptığı ibadete giriş. Bunun özgür sivil ortamda tartışılması lazım. Devlet buna müdahele ettiği zaman işler karışıyor. Yargıtay bir karar alıyor işleri sarpa sarmış oluyor. Bu devletin bir görüş bildirdiğini gösterir. Devlet eşit mesafede durmalıdır. Farklı olanın arkasına polisi, jandarmayı getirmez. Devlet belli bir kesimi korumamalıdır, herkesi korumalıdır. Devletin işi caminin, cemevinin veya kilisenin, havranın her ne ise güvenliğini sağlamaktan ibaretir.

Alevilik İslam’ın parçası mıdır?

Alevilik iki anlama geliyor. Daha doğrusu Aleviler arasında iki türlü yorum var. Bunlardan birisi Alev’e mensup olanlar. Yani “ışığa” mensup olanlardır. Eski Şaman kültürü ile Anadolu kültürü ve İslam kültürünün birbirine karışarak oluştuğu bir anlayıştır. İkincisi de Ali’ye mensup olanlar. Hangi Alevi’nin hangisine mensup olduğunu anlamak için ona sormak gerekir.

Dediğinize göre sadece Ali’ye mensup olanlar İslam’ın parçası.

Ali’ye mensup olanlar İslam’ın bir parçasıdır. Alev’e mensup olanlar ise dinler tarihinin bir parçasıdır.

‘Sünnilik İslam’ın klasik aklı, Alevilik ise kalbidir’ Alev’e mensup olanların İslamiyet ile bir alakası yok yani.

Evrensel değerlere baktığınız zaman Hristiyanlık, Müslümanlık gibi onu da bir din olarak görebiliriz. Ne dini derseniz eski Şaman kültürü, Hristiyan kültürü, Müslüman kültürü, Anadolu mitolojisi, Asya mitolojisi birbirine karışarak kendine bir din yaratmıştır. Tamamen İslam’ın uzağında değildir. Deyişlerde de görülen teolojilere baktığınız zaman Tanrı telakkisi, insan telakkisi, evren telakkisi İslam’a uzak değildir. Hiçbir tek tanrılı din İslam’a uzak değildir. Bir yerde yolu İslam ile kesişir. Ali’ye mensup olanlara baktığınız zaman zaten İslam tarihi içinde bir anlayışı temsil eder. İslam’ın tarihsel tecrübesi içinde Sünnilik İslam’ın klasik aklıysa, Alevilik de kalbidir. Önemli olan Kabe değil, insan gönlüdür der. Önemli olan namaz kılmak değil, insan gönlü kazanmaktır denir Alevilikte. “Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz, namaz değildir” denir. Deyişlerde sürekli bir kalp, gönül ve ruh vurgusu vardır. Sünnilikte ise ritüel koruması vardır. Çünkü ritüelin sosyolojik gücü vardır. İnsan kitlelerini sürükler. Sünnilikte asıl olan devlet ve imparatorluk olduğu için dirliğe ve düzene önem verir. Namaza ve hacca aşırı derecede önem verilir çünkü onları taşıyıcı, toplayıcı, sürekleyici gücü vardır. Bu ritüelleri koruyacağım derken ruhu biraz ihmal etmiştir Sünnilik. Hatta yer yer yok olmuştur. Alevilik’te de ritüeller buhar olup uçmuştur. Birinin aklı, diğerinin kalbi köke yani Peygamber’e inince birleşir. Peygamber’den sonra bölündü bunlar. Ritüelleri yapmayan Müslüman kabul edilmez oldu. Namaz kılmayan, oruç tutmayan Müslüman değildir anlayışı yerleşti. Oysa başkasının önünde eğilen Müslüman değildir. Peygamberimiz der ki “Kim bir kimsenin önünde sırf zengin olduğu için eğilirse, dinin yarısı gider geri kalan yarısı da Allah’tan korksun”. Kibirli olan, yalan söyleyen, muhteris, komşusu açken tok yatan adam Müslüman değildir. Sevgisiz, merhametsiz, şefkatsiz olan Müslüman değildir.

Alevilerin zorunlu din dersi kaldırılsın talebine nasıl bakıyorsunuz?

Haklılar. İşler dediğimiz şekilde olmayacaksa bir Diyanet olacaksa ve bu Diyanet’te Sünniliği savunacaksa o zaman Alevilerin de vergi veren vatandaşlar olarak bu talepte bulunmaları gayet doğal. Bir Sünni hoca Aleviliği anlatıyor.

‘Diyanet İşleri’nin olmaması gerekir’

Diyanet’ten memnun musunuz? Ben Diyanet’ten memnun değilim. Diyanet gibi bir kuruma da karşıyım.

Kapatılsın mı?

Diyanet İşleri’nin olmaması gerekir. Laik bir devlette Diyanet İşleri olmaz demiyorum. Bunu laikliğe filan dayandırmıyorum. Adalet devleti diyorum ben. Laiklik problemini de bu adalet devleti modelinde yorumluyorum. Adalet devleti, herkese eşit davranan adalet ve eşitlik devleti demektir. Devletin bir Diyanet kurumu oluşturmasına gerek yok. Devletin caminin arkasında, oradaki öğrenimi savunma amacıyla durmasına gerek yok. Devlet camiyi sadece korumak için onlarla ilgilenebilir. Aynı şeyi kilise ve havralar içinde yapmalıdır. Bir dini diğer dinlerden kayırmaması gerekir. Her cami bir cemaatin eline geçer korkusu var, camiler arasında kavgalar başlar deniyor. Bunlar doğru değil. Siz özelleştirmekten bahsediyorsunuz, en büyük özel alan olan olan dini özelleştirmiyorsunuz. Diyanet İşleri Başkanlığı adı altında devlet tekelinde tutuyorsunuz. Bugün bu devletin bir dini vardır ve bu din tanımlanmıştır. Bu devletin dini diyanet dinidir. İslam’ın kendisi değildir bu. İslam ile Anadolu Şaman kültürünün sentezleşmiş bir halidir. Diyanet ritüellere, camilere, mezarlara,türbelere bakar ve buna da İslam der. Peki İslam’ın adalet ve mülkiyet ile ilgili görüşleri nerede?

‘Din, cenaze namazı ve Kandil Gecesi ekseninde algılanıyor’

İslam’ın en önemli mesaj ekseni üç alandadır; adalet, mülkiyet ve velayet. Adalet ekseni toplumdaki eşitsizliklerle ilgili olan görüşlerdir. Zengin-yoksul eşitsizliği, kadın-erkek eşitsizliği, Kürt-Türk eşitsizliği, Alevi-Sünni eşitsizliği, Müslüman-Gayrimüslüman eşitsizliği var mı bu memlekette? Var. Bunlar insanların kronik sorunlarıdır. Dinlerin bunlar hakkında bir şey söylemesi lazım. Söylemiyorsa o din ölü bir dindir. Mülkiyet ekseni ise servetin kazanımı, dolaşımı, paylaşımıdır. Velayet ekseni de dost-düşman idrakini verir. Bir din bunları söylemelidir. Irak’ı işgal edip, iki yüz bin kadına tecavüz eden binlerce insanı öldürenler acaba bizim dostumuz mudur, düşmanımız mıdır? Bunlar ile işbirliği yapanlar dost mudur, düşman mıdır? Diyanet’in dinine göre düşmanımız değil çünkü tek bir kelime ettikleri yok. Dini cenaze namazı, Kandil Gecesi ekseninde algılıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel din görüşü yanlış. Din vicdan işidir deniyor. Bu Fransız Devrimi’nin yaptığı bir tanımdır. Hristiyanlığa karşı yağtığı bir aydınlanma tanımıdır. Çünkü kilise Avrupa’yı mahvetmiştir. Bundan kurtulmak için dini vicdanlara hapsetmek gerekiyordu. Halbuki din vicdan ile başlayan bir iştir. Sadece vicdan işi dediğin zaman bahsettiğim üç ekseni dışlıyorsun..

Malatya’da Ramazan ayında biliyorsunuz Alevi bir ailenin evi taşlandı. Bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanlar oruç tutmayabilir. Oruç tutmuyorlar diye taşlanamazlar. Sünniler’de de oruç tutmayanlar var. Bir sürü adam hacca gitmiyor, namaz kılmıyor. Dinde zorlama olmaz. Sadece insan haklarını ihlal edenlere ceza vardır. Dört tanedir bu; adam öldürmek, hırsızlık yapmak, zina etmek ve birine iftira atmak. Bunlar temel insan haklarının ihlalidir. Din polisi, din bekçisi olamaz. Zorla insanlara namaz kıldıramaz, başlarını örtemezsiniz. Zorlamayı Bakara suresinin 256. ayetinde Allah yasaklamıştır.

CHP-Alevi ilişkisini nasıl buluyorsunuz?

Osmanlı imparatorluğu Sünnilik üzerine kurulduğu için Sünni tarikatlar ve tekkeler ön planda olduğu için ilk kuruluş yıllarının aksine giderek Sünnileşti. Bütün imparatorlara dirlik düzen lazım. Müslüman bir toplumun imparatorluğunun dirlik düzenini sağlayacak olan ekolde Sünnilik’tir. O bir imparatorluk mezhebidir. Osmanlı da oraya yaslandı. Alevilik biraz dışlandı. Cumhuriyetten sonra Sünniliği öne çıkaran kurumlar geriledi. Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kadroları ritüelleri biraz daha arka plana iten, hatta ritüellere gerek yok diyen bir anlayışa doğru kayınca Alevilik onlara Sünni bağnazlığından kurtaran bir kurtarıcı gibi göründü. Tek parti döneminden itibaren CHP’ye yaslanılmaya başlandı ama CHP Alevilik ve Dersim ilişkisi paradoksal bir durumdur. Hem CHP’yi kayırıyorsunuz hem de Dersim’de katliam oluyor. İşkencecisini seven kişi gibi ona olan aşkınız hala devam ediyor. Bana göre bu da Alevi’nin bir çelişkisidir. Alevi kitleler illa CHP’ye oy verecekler diye bir şey yok. Kendi partilerini de kurabilirler. CHP’nin dışında güvenebilecekleri başka partileri de destekleyebilirler. Değişik yollar aramaları lazım. Kendilerini sadece CHP’ye mahkum etmemeleri lazım. Ortaya çıkacak yeni siyasi hareketlerin Alevileri de içine alan bir söylem içerisinde olması lazım.

Siz siyaset düşünüyor musunuz?

Siyaset düşüncesi üzerine konuşuyorum ama güncel politika ile ilgili konuşmuyorum. İktidar eleştirisi yapıyorum. Şu an CHP olsa yine iktidarı eleştiririm. İktidarda kim olsa eleştiririm. Hatta iktidarda Hz.Ebu Bekir bile olsa eleştiririm. Niye peki?İktidarın eleştirilmesi gerekir.

Her şey olması gerektiği gibi olsa bile mi?

Olması gerektiği gibi olması mümkün değildir. Çünkü iktidar dediğiniz mutlaka bin meseleden bir tanesinde yanlış yapar. Ben iktidara gelenlere acıyorum aslında. Iktidardakilere acınarak bakılması gerekiyor. Iktidarda olduğun zaman özgür olmuyorsun. Iktidarın cazibesi karşısında kendinle savaşman lazım. Her şeyden önce siyasetçinin kendi ile savaşması lazım. Devletin iktidar mantığıyla savaşması lazım. Bürokrasi ve rakibiyle savaşması lazım. Bütün bunlarla nasıl baş edecek. Baş edemediğiz zaman kendi kendini yok ediyor. Eline güç geçtiğinde adamın o gücü nasıl kullandığına bakacaksınız. İşte bu noktada da dindarlığı görüyorum ben. Peygamberimiz der ki “Kişinin namazına, üzerindeki hırkasına, alnındaki secdesine bakmayınız. Onun dinar ve dirhem ile olan arkadaşlığına bakınız”. Yani parayla, servetle, güç ve iktidar ile olan ilişkisine bak diyor.

Başbakan’ın Karacaahmet’teki cemevi hakkında ucube demesini nasıl yorumluyorsunuz?

Heykele de ucube diyor, cemevine de ucube diyor. Yanlış bir söz. Bir başbakanın böyle konuşmaması lazım. Bir başbakanın Sünniliği kayıran ve Aleviliği dışlayan tarzda konuşmaması lazım. Sonuçta bir başbakansın ve senin maaşında Alevi vergileri de var. Onlardan alınan paralarla size maaş veriliyor. Sen onların hizmetkarısın. Ucube olup olmadığına bırak sanatkâr karar versin. Sen güvenliği ile ilgilen. Sen kalkıyorsun İstanbul’un kalan tek tepesi Çamlıca’ya cami dikeceğini söylüyorsun. Türkiye’de camiye ihtiyaç yok. Mevcut camilerin salatgâha dönüşmesine ihtiyacı var. Senin mevcut camin, cami olmaktan çıkmış. “Selâtin Camiisi karşı yakada yoktu, Çamlıca’da olacak” diyor. Yani sultan camisi dikeceğim oraya diyor. Saray geleneğinin devamıdır. Onun da adı ne olacak “Sultan Recep Tayyip Erdoğan Camiisi”.

Sizce hükümet Alevi vatandaşların da hükümeti olduğunu bir gün gösterebilecek mi?

Göstermesi lazım ama bu gidişle biraz zor çünkü içinde bulundukları siyasi hareket konumu ve dini zihniyeti itibariyle engel oluşturuyor. Aleviliği mum söndü yapanlar, namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar, hacca gitmeyenler olarak algılıyorlar. Onlardan adam çıkmaz diye düşünüyorlar. Aleviler de Sünnileri Yezidî olarak görüyor.

‘Gülen camaati zenginlerin eline geçmiş’

Gülen Cemaati hakkında ne düşünüyorsunuz?

Fetullah Hoca klasik İslam geleneğine göre yetişmiş biridir. İslam’ın özünde ne yattığını iyi bilir. Fakat ortaya çıkardığı cemaat bugün zenginlerin eline geçmiş vaziyette. Zenginlerin hoşuna gitmeyecek bir şey söylememe durumunda. Okullarına yardım devam etsin diye İslam’ın özündeki servet ile ilgili görüşlerini bence gizliyor. Bir İslam aliminin ne olursa olsun, bütün etrafındakiler gidecek bile olsa, bütün her şeyi gerçekleriyle söylemesi gerekir. Elinde ihtiyaçtan fazla para olduğu halde ihtiyacına olana vermiyorsa o kişi şerefini kaybeder. Iktidarın iki bileşeni var. Biri Ak Parti, bir diğeri de “cemaat”. Ikisine de uyarılarda bulunuyorum. Ak Parti’yi eleştirmemin nedeni rant coşkusundan başka bir şeyleri kalmadı. Cemaat’te de cemaat taassubu var. Bu ikisi onların çöküş nedeni olacak.

‘Ölen askerlere şehit denildiği zaman dini bir kavram yüklüyorsunuz’

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleşen “Kürt Sorununa İslami Çözüm” adlı bir panele konuşmacı olarak katılmıştınız. Orada dinin ülkemizdeki sorunların örtbas edilmesi için kullanıldığını söylemiştiniz. Örneklendirebilir misiniz?

Ölen askerlere şehit deniyor. Şehitlik dini bir kavramdır. Ruhani ve manevi olarak halk üzerinde karizması olan bir kavram. Büyük bir manevi ve ruhani bir hava içerisinde şehit törenleri düzenliyorsunuz. Bu dini kavramı neden kullanıyorsunuz. Ölen askerlere şehit dediğin zaman dini bir anlam yüklemiş oluyorsunuz. Bu iki açıdan yanlış. Birincis Allah yolunda ölene şehit denir. Aileleri ve arkadaşları ona şehit diyebilir ama devletin şehit dememesi lazım. Devlet böyle bir şey diyemez. Mağdur diyebilir. Devlet bunu kullandığı zaman tartışılmaz bir hale giriyor. Belki o asker orada kendi hatasından dolayı öldü.

Peki Marx’ın dediği gibi din toplumun afyonu mudur?

Marx’ın sözü paragrafın tümü okunduğunda doğrudur. Biz de zaten onu söylüyoruz. Ali Şeriati’de onu söylüyor. Paragraf şöyle; “Din var olan durumlara bir protestodur. Ruhsuz koşullara ruhtur. Kalpsiz dünyanın kalbidir. Mazlum insanın içli çığlığıdır. Ve din halkların afyonudur”. Paragraf olarak aldığınız zaman aynen katılıyorum. Ne anlatıyor burada; dinin iki yüzünü anlatıyor. Afyon yüzü ile vicdan yüzünü anlatıyor. Protestocu yüzü ile uyuşturucu yüzünü anlatıyor. Bir tarafta diyor ki din protestodur, isyandır, itirazdır, çığlıktır. Gerçekten de öyledir. Öbür tarafta da imparatorun eline, servet sahiplerinin eline geçtiği zaman din onları koruyup kollayan uyuşturucuya dönüşür. Ali Şeriati buna “Dine karşı din” der. Allahsızlar ile Allah’a inananların arasındaki mücadele değildir tarih. Zulüm ile adaletin mücadelesi, ezilen ile ezenin mücadelesidir. Ezenler daima kendine afyon bir din bulur, tapınak bulur.

‘Zengin Müslümanlara acıyorum’

Size yönelik bazı eleştiriler var. Bunlardan biri de zengin Müslümanları çekemiyorsunuz şeklinde. Buna cevabınız nedir? Müslüman fakir mi olmalıdır?

Zenginlikte sorun var, bunu söylüyoruz biz. Ben bankaları da eleştiriyorum. Esas eleştiriyi oraya yapıyoruz zaten. Esas olarak kapitalizmi eleştiriyoruz. Ona abdest aldıranlara da ne yapıyorsunuz siz diyoruz. Zenginlik tartışılmalıdır. Her şey tartışılıyor da neden zenginlik tartışılmıyor? Kozmik odalara giriliyor, generaller ve paşalar bile ellerine kelepçeler takılıp cezaevlerine gönderiliyor. Bankalar neden hiç soruşturmaya tabi tutulmuyor? Bir banka sahibinin eline kelepçe takılıp bir cezaevine götürüldüğünü ne zaman göreceğiz. Benim hayatım koluma kelepçe takılıp, yargılanmakla geçti. Servet sahipleri niye yargılanmıyor? Bizim Müslümanlar mevcut sömürücü sermaye sınıfının içine dahil oluyorlar. Alternatif sermaye oluşturmuyorlar. Hatta onları dinle meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Ben tamamen kapitalizm karşıtıyım. Benim hayatım böyle zaten, ben zengin Müslümanları niye kıskanayım. Onlara acıyorum. Iktidar sahiplerine, zengin ve servet sahibi insanlara ben acırım. Özgür yaşam orada değil. Mesele şu: Senin emeğin beni zengin etmeyecek, benim emeğim sana akmayacak. Herkes kendi emeğine, kendisi sahip olacak. Bunu sağlamak çok mu zor?

Ali Bulaç yeni bir tartışma başlattı İslamcılık ile ilgili ve şöyle diyor “Kötü İslamcılık yoktur, az İslamcılık vardır“. Buna katılıyor musunuz?

1 Mayıs’ta ilk defa meydana çıkan antikapitalist Müslüman gençlerin fikirlerinden etkilendiği, İslami çevrede yıllardır duyduğumuz görüşlerden çok daha başka söylemlerle öne çıkan yazar-düşünür İhsan Eliaçık , Muhalif Gazeteye düşünce ve görüşlerini anlattı.Ben bunları eski İslamcılık tartışması olarak görüyorum. Bunlar zamanında tartışılmış, bitmiş. Ali Bulaç neden bunu gündeme getiriyor, konuşmak için başka bir mevzu bulamadı mı? İslamcılığın şuan sosyal adaleti tartışması gerekiyor. Bunun dışında ki bütün İslamcılık tartışmaları boştur.

İslamcılık bitti mi yoksa bir değişim içerisinde mi şuan? Hiçbir şey bitmez. Kabuk değiştiriyor şuan. Bitti demek, ırmak kurudu demek. Irmak hiç kurur mu? Aka aka kendine yeni mecralar bulur.

Müslüman tanımı neden İslamcılar açısından yeterli olmuyor?

Kur’an’ın kendi içerisinde üst bir kavram Müslüman. Müslüman kelimesi Iki kavramı daha barındırıyor. Bir münafık, iki mümin. Kur’an ikisine de Müslüman diyor. Münafık dıştan teslim olan, mümin ise içten teslim olan. Kimin münafık kim mümin olduğunu nasıl anlayacağız? Bir test lazım. O da infak ve cihaddır. Birincisi maldan vermektir, diğeri de canı ile cihad etmektir. Eğer malından vermiyor, canından cihad etmiyorsa o adam münafıktır. Malını ortaya koyuyor ve canı ile cihad ediyorsa o kişi mümindir. Bir Müslüman hem cimri hem korksa onun münafık yüzü oluyor. Nerede cesur ve cömert bir Müslüman gördün bilki o mümindir.

Muhalif Gazete

12 Eylül2012

Manisa’ da Alevi Aileye Taciz

Zeynel Abidin KAPLAN

O sokakta hiç kimsenin kapısını çalmayan bu “iyi niyetli” sarıklı, sakallı ve cüppeliler tesadüf bu ya sadece o sokakta oturan tek Alevi ailenin kapısını çalıyor…

Evdesiniz, kapının zili çalıyor ve iki cüppeli, sakallı, sarıklı adam, öylece karşınızda duruyor. Bayram değil seyran değil.

Şaşkın bir halde, bu orta çağdan kalma kıyafetler içindeki iki sakallı adama bakıyorsunuz.

—Eşiniz evde mi? diyor biri.

Ne diyeceğinizi şaşırmış bir halde, belli belirsiz.

—Hayır, diyorsunuz.

Şaşkınlığınıza istinaden açıklama yapmak istercesine;

—Camide akşam namazı sonrasında sohbet var da, onun için davet edecektik.

Şaşkınlığınız korkuya dönüşüyor.

Alevi bir aile olduğunuz biliniyor oysa.

Üstelik eşiniz Alevi Kültür Derneği (AKD) yönetim kurulu üyesi…

O halde, ne amaçla camiye çağırıyorlar, eşinizi?

Bir ara bu adamları daha önce hiç görmediğinizi ve bu nedenle Alevi olduğunuzu bilmeyebilecekleri geliyor aklınıza, az da olsa rahatlıyorsunuz.

Ancak ne kapıdakilere bir cevap verebiliyor ne de kapıyı kapatabiliyorsunuz.

Şaşkınsınız…

Neden sonra cüppeli ve sarıklı iki adam dönüp merdivenden inmeye başlayınca, kendinize geliyor ve kapıyı kapatabiliyorsunuz.

Sonra aklınıza Malatya Sürgü geliyor…

Sahur zamanı, inatla; ailenin Alevi olduklarını bildiği halde, davul çalan, sonra tepkiyi bahane ederek, evi taşlatan ve bunu ‘İslam adına’ yaptığını söyleyen kişi geliyor aklınıza…

Sonra Adıyaman’da evleri “çocuklarca” işaretlenen Alevilere ait evler…

Ardından 4+4+4’e karşı çıktığı için evinin ve işyerinin kurşunlandığını anlatan Alevi aile…

Rahatlama çok büyük bir sıkıntıya dönüşüp içinize oturmuşken eşiniz eve geliyor.

Eşinize anlatıyorsunuz durumu, aman bir delilik yapma, diye diye…

Evinin kapısı çalınan Alevi Kültür Derneği (AKD) yöneticisi ilk olarak mahalle muhtarına gidiyor.

—Kim bu adamlar, ne amaçla evimin zilini çalıyorlar?

Muhtar: “Bu adamlar böyle ev ev dolaşıp camiye çağırıyorlar, kötü bir niyetleri yok, ben tanıyorum… Şu camideler şu anda.”

Caminin imamını bulunup soruluyor. Aynı “iyi niyetliler” cevabını alıyorsunuz. Sizin tepkisel tavrınızdan etkilenen imam, durumu müftülüğe bildirdiğini ekliyor sözlerine…

Polis aranıp, durum anlatılıyor, önce konuyla ilgilendiklerini gösteren davranışlar sergiliyorlar.

Ancak emniyetin bu tür olaylarla ilgilenen şubesinin; “Biz bu adamları tanıyoruz, kötü bir niyetleri yok. İyi niyetliler…” demesiyle, “Büyütecek bir şey yok.” deyip baştan savılıyor.

Bu kadar basit olamaz diye düşünen AKD yöneticisi, “Ev ev dolaştıkları…” bilgisini teyit etmek için komşulara soruyor.

“Yok, diyorlar, bize gelmedi böyle sarıklı, cüppeli, sakallı adamlar…”

O sokakta hiç kimsenin kapısını çalmayan bu “iyi niyetli” sarıklı, sakallı ve cüppeliler tesadüf bu ya sadece o sokakta oturan tek Alevi ailenin kapısını çalıyor…

Adıyaman’da Alevilere ait evler işaretlenince ‘çocuklar yapmıştır” diyen yetkililer şimdi ise “Yapanlar iyi niyetli… büyütmeyin” diyorlar.

Ne dersiniz?

Manisa merkezde yaşanan bu olayı yapanlar sizce de “iyi niyetli”mi?

Ya da şöyle sorayım soruyu, aynı Alevi vatandaş ev ev dolaşıp “haydi cem evine” deseydi, aynı “iyi niyet” onun içinde beslenir miydi?

Benim merak ettiğim Manisa Müftüsü ne düşünüyor, bu “iyi niyetli” kişiler hakkında?

Konudan haberi olduğunu zannediyorum. Çünkü söz konusu caminin imamı; “Durumu müftlüğe bildirdim” diyor.

Öyle ise soruyorum.

Bu kişiler, vatandaşların evlerinin kapısını çalıp camiye çağırma hakkını nereden alıyor?

Eğer Manisa Müftüsü bu yetkiyi vermiş ise hangi kanun ya da yönetmeliğe dayanarak bu hakkı onlara vermiş.

Yok, söz konusu camiinin imamı doğru söylemiyor ve Manisa Müftülüğüne durumu aktarmamışsa bu olayla ilgili “iyi niyet” açıklaması Manisa Müftüsünü tatmin ediyor mu?

Sağlıcakla…