Ana Sayfa Blog Sayfa 6445

Ayfer Karakaya ile Alevi Belgeleri Işığında Bektaşilik, Safevilik ve Vefailik

Ayfer Karakaya ile Alevi Belgeleri Işığında Bektaşilik, Safevilik ve Vefailik Üzerine

Ayfer Karakaya ile Alevi Belgeleri Işığında Bektaşilik, Safevilik ve Vefailik Üzerine

Röportaj: Erdal GEZİK

Osmanlı dönemi Alevi araştırmaları hakkında bir dizi makalesiyle tanıdığımız Ayfer Karakaya, uzun süredir üzerinde çalıştığı doktorasını 2008 yılının sonlarında ‘Subjects of the Sultan, Disciples of the Shah: Formation and Transformation of the Kizilbash/Alevi Communities in Ottoman Anatolia’ (Sultan’ın Tebaası, Şah’ın Talipleri: Osmanlı Anadolusu’nda Kızılbaş/Alevi topluluklarının oluşumu ve değişimi) adı altında tamamladı. Karakaya, Harvard Üniversitesi Tarih/ Orta Doğu Çalışmaları programına bağlı olarak hazırladığı doktora çalışması için Alevi ailelerin ellerinde bulunan birincil kaynaklardan yararlandı. Bu vesileyle ilk kez bu kaynaklar akademik bir çalışmanın temelini oluşturdu. Karakaya ile çalışması ve sonuçları üzerine bir gerçekleştirdiğimizi söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

1) Her şeyden önce böylesine yorucu ve zaman alan bir çalışmanın ilk ürününü sunduğun için kutlamamız gerekiyor seni. Çalışman henüz basılmamış da olsa okuma olanağı verdiğin için de ayrıca teşekkürler. Araştırdığın konu(lar) ve sonuçların hakkında epey bir sorum var; fakat okurlarımızın seni daha yakından tanıyabilmeleri için başladığın dönemle ilgili şu ilk soruyu sormam gerek. Sahi böyle bir çalışmayı yapmak nerden geldi aklına?

Teşekkür ederim. Bu çalışma çoğu şeyde olduğu gibi kısmen tesadüf, kısmen de bilinçli bir seçim sonucu ortaya çıktı. Üniversitede siyaset bilimi okurken yapmak istediğim işin siyaset bilimi olmadığını anladım, bunun üzerine tarihe geçtim. Mastırımı Ohio State Üniversitesi’nde, Osmanlı tarihçisi Prof. Carter Findley ile yaptım. Osmanlıca ve Arapça’ya orada başladım. Geldiğim çevre ve o ana kadar aldığım eğitim itibariyle bunlar başta bana son derece uzak gelen konulardı, Türkiye’de kalsam muhtemelen hiçbir zaman tanışamayacağım konular. Ama bir kere işin içine girince sevdim ve devam ettim. Mastır tezimi, II. Meşrutiyet döneminde yayımlanmış bir kadın dergisi hakkında yazdım.

Bir yandan da Osmanlıca öğrenmenin etkisi ile yavaş yavas Alevi dedelerin ellerindeki belge ve yazmalara ilgi duymaya başlamıştım. Tabii 1980′lerin sonu ve 90′ların başı —ki tam benim lise ve üniversite dönemime denk geliyor— Alevilik konusunun adeta patladığı, hepimizi heyecanlandıran yıllardı. Özellikle genç kuşaklar Aleviliklerini yeniden keşfediyorlardı, büyük bir bilgi açlığı vardı, ama ard arda çıkan onlarca yayın bu eksikliği gidermek konusunda yetersiz kalıyordu. İşte bu ortamın da etkisi ile, en başta daha çok kendi merakımı gidermek için bulduğum Alevi belge ve yazmalarını derlemeye başladım, bir yandan da yavaş yavaş okumaya çalışıyordum tabii.

Daha sonra doktora için Harvard Üniversitesi’ne geçtiğimde, oradaki danışmanım Osmanlı tarihçisi Prof. Cemal Kafadar’ın da teşviki ile doktora tezimde bu belge ve yazmaları çalışmaya karar verdim. Başta bunları sadece Osmanlı arşiv belgelerini dengeleyeci ek kaynaklar olarak düşünmüştüm, ama elimde tahminimden daha fazla belge birikince ve içerdikleri verilerin ne kadar önemli olduğunu farkedince tezimde bunlara öncelik vermem kaçınılmaz oldu. Sonuçta tüm tez tamamen bu belgeler üzerine kurulu bir çalışmaya dönüştü.

2) Bildiğim kadarıyla geniş bir alanda birinci el kaynaklar toplamaya çalıştın. Adıyaman, Malatya, Maraş ve Sivas’a kadar: bu konuda ne tür sorunlar yaşadın. O belgeleri sahiplerinden almak her zaman kolay olmadı sanırım?

Ben zaten hiçbir zaman belgelerin kendilerini istemiyordum, sadece fotoğraflarını çekiyordum. İlk belgelere tanıdıklar vasıtasıyla ulaştım, mesela 95 yazında babamların ahbabı Kızıldeli ocağından Tokatlı bir ailenin belgelerini çekmiştim. Sonra araştırmacı Ali Yaman sayesinde babası Mehmet Yaman’ın kütüphanesinde bulunan bazı belge ve yazmaları görme ve kopyalama imkanım oldu. Öyle öyle ağ genişledi tabii. Ayrıca yazları köylere gidiyordum, ilk zamanlar Sivas, Malatya ve Tokat’a gittim. Daha sistemli bir çalışmayı ise 2002-2003 yıllarında doktora tezim için yaptım. Önceleri tarihsel olarak Zulkadriye olarak bilinen bölge üzerine yoğunlaşayım diyordum, o yüzden Malatya, Adıyaman, Maraş, Antep civarında araştırma yaptım daha çok. Sonradan böyle bir sınırlandırmanın pek de anlamlı olmadığını gördüm ve alan çalışması beni nereye götürürse oraya gittim, Erzincan’a, Elazığ’a, Amasya’ya, Balıkesir’e, İzmir’e, Ankara’ya.

Bir yere gitmeden önce orada tanıdık birilerini bulmaya çalışıyordum ya da oradaki derneklerden yardım istiyordum. Böyle ilk temasları kurduktan sonra, o ona o ona derken, insanlar söylüyor işte ‘bizim ocağın belgeleri bilmem kimde’ diye. Tabii ellerindeki belgeleri, yazmaları hemen herkes öyle kolayca göstermek istemiyordu, hele hele de daha yeni tanıdığı bir insana. Ama ben bu hassasiyetlere her zaman saygıyla ve anlayışla yaklaştım. Bazıları sonunda ikna oluyordu, bazıları olmuyordu. Ayrıca şüpheyle yaklaşanlar da oluyordu, hani kimdir, necidir bunlar diye. Eşim de Amerikalı ya, işini gücünü bırakıp şoförüm ve teknik asistanım olarak mecburen o da benimle geliyordu. Yani keyifli ama zorlukları da olan bir süreçti. Sonra sonra artık insanlar kendi getirir oldu belgelerini.

3) Belgelerin bazıları 16. yüzyıla kadar gitmesine rağmen hala rahat okunur haldeydiler değil mi? Sıradan insanlar bu tür belgeleri neden böyle özenle koruma ihtiyacı duyuyorlar? Bu begeleri nasıl saklamış, bu zamana kadar korumuşlar?

Hayır, hepsi bütünüyle okunur durumda değildi maalesef. Özellikle eski belgeler genelde yıpranmış oluyor, mesela kenarlarından parçalar yırtılıp kopmuş veya mürekkebi silinmiş, hatta yanmış belgeler var. Bunları okuyamıyorsunuz tabii ya da kısmen okuyabiliyorsunuz. Bir de arşiv belgelerinden farklı olarak Alevi belgelerinde şöyle bir durum var: Dedeler, eskiyip yıprandıkça bu belgeleri temize çekmiş veya çektirmiş. Bu esnada bazen birden fazla belge tek bir tomara kopyalanmış, muhtemelen saklaması daha kolay olsun diye. Bazen de bir ocağın farklı kollarına dağıtılmak üzere belgelerin çoğaltıldığını görüyoruz. Tabii ard arda yapılan bu kopyalama işlemleri sonucunda belgelerin metinlerinde bozulmalar, kaymalar, kopukluklar oluşmuş. Özellikle de belgenin dili Arapça veya Farsça ise ve kopyalama işlemini yapan kişi bu dillere vakıf değilse bu tür müstensih hataları çoğalmış. Elimizdeki Alevi belgelerinin önemli bir kısmı sonradan yapılan bu tür nüshalar olduğundan, okunmaları ve anlaşılmaları her zaman kolay olmadı; başka meslektaşlardan da yardım almama rağmen halen tam olarak çözemediğim belgeler var.

Bu belgeler neden ve nasıl korunmuş sorusuna gelince: Korunmuşlar çünkü ilgili ailelerin ocakzade olduklarının kanıtı bunlar, çok önemli, hatta kutsal, dahası ata dede yadigarı. Genelde kat kat, yeşil renkli kumaşlara sarılı bir şekilde bir sandıkta veya çantada saklanmışlar, ‘seceremiz’ veya ‘beratımız’ diye bilinmişler. Yabancı gözlerden sakındıkları gibi, dedelerin kendileri bile çok nadir açıp bakmışlar bu belgelere. Babası Hakka yürüdüğünden beri aileye ait belgelerin ve yazmaların içinde bulunduğu sandığı açmamış, ‘kurban kesmeden açamam’ diyen yaşlı bir dede vardı Adıyaman’da mesela. Son kuşaklarda bunları okuyup, içeriklerini tam olarak anlayabilen dedeler de pek kalmamış; bu bilinmezlik de tabii ek bir gizem katıyor belgelere.

4) Bulduğun kaynakları türlere ve zaman dilimlerine ayırmak mümkün mü? Bunlar daha çok seyit ailelerin dergah veya tekkelerden aldıkları belegeler miydi? Ya da daha çok hangi döneme aittiler.

Evet tabii. Şimdi 14.yy’un sonundan kalma bir Ahi icazetnamesi var, onu bir kenara bırakırsanız benim gördüğüm Alevi belgelerinin en eski katmanını Vefai icaztenameleri oluşturuyor. Elimizdeki kopyalar 15.yy’un sonu ve 16.yy’un ilk yarısından, ama bazılarının orijinalleri muhtemelen daha eski tarihlerde kaleme alınmış. İkinci grup belgeler Irak kaynaklı belgeler. Bunlar arasında Kerbela nakibüleşrafından alınmış seyitlik şecereleri, Kerbela Dergahı’ndan alınmış hilafetnameler ve ziyaretnameler var, tarih olarak 16.yy ortasından 19. yy’un sonuna kadar olan geniş bir döneme yayılmış durumdalar. Üçüncü grubu Çelebi Bektaşileri’nden alınmış icazetnameler oluşturuyor, benim gördüklerimin hepsi 19. ve 20. yüzyıllardan. Bir iki tane de Safevi hilafetnamesi var, biri 17.yy sonundan, diğeri bence daha eski. Ayrıca Osmanlı devleti veya kadı mahkemelerince verilmiş belgeler var. Bunlar büyük oranda sahiplerinin seyit kimliklerini ve bununla bağlantılı olarak bazı vergi muafiyetlerini resmen teyit eden belgeler. Kadı mahkemelerinden alınmış olanlar arasında da gene bu mahiyette olanlar var. Tabii bir de yazmalar var, özellikle Buyruk yazmaları, cönkler, not defterleri, ama bunları tezimde pek fazla kullanma imkanım olmadı.

Tümü Alevilik ile bir sekilde alakalı bu belge ve yazmalar dışında, tamamen dünyevi konuları içeren, mesela mal veya arazi satışına dair tutulmuş kayıtlar, mahkeme hüccetleri veya özel mektuplar gibi vesikalar da Alevi dede ailelerinin arşivlerinde mevcut.

5) Özellikle Pir ailelerinin ellerinde olan secereler Alevi tarihi açısından ilginç kaynaklar. Bildiğim kadarıyla üzerinde şimdiye kadar çok titiz çalışılmamış olsa da ilginç bir saplantı konusu. Genel olarak bu konuda söylenebilecek şeyler nelerdir?

Bence önemli ve ciddiye alınması gereken belgeler bunlar. Ciddiye alınması gereken derken illa ‘evet bunlar seyitti veya değildi’ anlamında değil, bunu herhalde ancak DNA testiyle öğrenebiliriz. Ama bu belgeler bize en azından bazı dede ailelerinin çok eskiden beri, ta Osmanlılardan önceye giden tarihlerden beri seyit ve/veya dervişandan aileler olarak bilinip kabul edildiğini ve zaman zaman resmi makamlarca da böyle muamele gördüklerini gösteriyor. Aralarında Dede Kargınlar gibi başka tarihi kaynaklara da adı geçmiş önemli şeyh aileleri var. Yani bunlar dün ortaya çıkmış aileler değil, derin kökleri var. Kızılbaş/Alevi oluşları da cahilliklerinden veya medrese İslamı’nı anlamamalarından kaynaklanmıyor. Bence bu aileler tarihsel olarak müteşerri Islam’a karşı güçlü ve bilinçli bir muhaletin taşıyıcılığını yapmışlar.

Seyitlik şecerlerine geri dönersek, tabii her alınan seyitlik şeceresi aynı nitelikte değil. Bizim dedelerin ellerindekine baktığımızda, bazılarının iki kişinin tanıklığına bağlı olarak verilmiş olduğunu, bazılarınınsa daha eski bir şecere veya yazılı belgeye istinaden naküibüleşraf tarafından düzenlendiğini görüyoruz. Bu ikinciler arasında yukarıda bahsettiğim Vefai icazetnamelerine dayanılarak verilmiş olanlar var. Simdi otantik mi değil mi veya bu ocaklar gerçekten seyit mi değil mi, bu sorulara pek fazla takılmadan bu şecerleri içeriklerinin yanısıra, veriliş ve yenileniş mekanizmaları, düzenleyen ve şahitlik edenlerin kimlikleri, daha eski bir belgeye dayanıp dayanmadıkları vs. gibi açılardan incelediğimizde Alevi tarihi hakkında önemli saptamalarda bulunabiliyoruz. Ben bunu ‘Irak’taki Bektaşi Tekkeleri’ adlı makalemde biraz yapmaya çalışmıştım. Mesela neden bizim dedelerin şecerelerinin hemen hemen hepsi Kerbela nakibüleşrafından, neden İstanbul veya baska bir bölgenin nakibüleşrafından değil? Şahitler arasında Kerbela Dergahı’ndan kişilerin adlarının geçmesinin anlamı nedir? Bunlar önemli sorular.

6) Tezin üç konu üzerine yoğunlaşmış. Her üçü de Alevi tarihi açısından önemli. İlki Bektaşilik ve gelişimi, ikincisi İran ve Kızılbaş/Alevi toplulukları arası erken ilişki dönemi ve Ocaklar üzerinden Vefailigin Aleviliğin gelişimindeki rolü. İlkiyle başlayalım istersen; incelediğin kaynaklar bizim bu konuda bildiklerimize ne kattı?

Kızılbaşlık-Bektaşilik ilişkisi karmaşık bir konu, tek boyutlu değil ve düz bir çizgi takip etmiyor. Öncelikle Alevi belgelerinin bize net olarak gösterdiği bir şey var: Çelebiler’den alınan icazetnameler 1800′lerden itibaren başlıyor. Ondan önce dedeler Kerbela’ya gidiyor ve belgelerini oradan alıyorlar, başları Kerbela Dergahı’na bağlı yani. Dolayısıyla özellikle Doğu Anadolu merkezli dede ocaklarının Çelebiler’e bağlanmaları sürecinin nispeten geç bir tarihte başladığı açık, bunu zaten sözlü gelenek de teyit ediyor. Bence Kerbela Dergahı ile ilişkilerin çeşitli nedenlerle sekteye uğraması ve nihayet dergahın işlevini yitirmesi sonucu Alevi dedeleri Çelebiler’den icazet almaya başlıyorlar, ancak buna direnenler de olmuş, halen de var.

Ama tabii bu tespiti yapmak herşeyi çözmüyor. Mesela, Kerbela Dergahı hakkında ne biliyoruz? Ora ile ilişkiler kesilince neden bazı dedeler başka bir yere değil de Kırşehir’e dönüyorlar yüzlerini? Ankara Vakıflar Arşivi’nde bulduğum vakfiyesine göre Kerbela Dergahı 16.yy ortalarında Rum Abdalları’na aitmiş. Ancak aşağı yukarı 18.yy’ın ikinci yarısından itibaren kaynaklarda Bektaşi dergahı olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca Kerbela Dergahı, Erdebil ile Anadolu’daki Kızılbaşlar arasında muhtemelen bir tür aracılık vazifesi de görüyordu, bunu daha önce yazdım, biliyorsun. Safevilerin himayesinde, hatta Safevi topraklarında Rum Abdalları’na/Bektaşi dervişlerine ait tekkeler olduğuna dair, literatüre daha once yansımamış veriler de bu iddiayı destekliyor.

Şimdi bu Rum Abdalları bağlantısı bence önemli ve mutlaka daha sistemli incelenmesi lazım. Rum Abdalları, Hacı Bektaş’ı evliya olarak bilip kabul ediyorlar, ama teknik anlamda Bektaşi değiller, hatta Otman Baba Velayetnamesi’ne bakınca bu iki zümrenin bir yandan çok içli dışlı olduklarını, ama öte yandan da aralarında ciddi gerilimler olduğunu görüyoruz. Köprülü’ye göre Rum Abdalları Safevilere destek verdikleri için takibata uğruyorlar ve zamanla Bektaşi şemsiyesi altında eriyorlar. Rum Abdalları’nın muhtemelen daha gerilerde Vefailik ile de bağlantısı var, yani o açıdan da anahtar konumdalar.

Bütün bu bulgulardan çıkan büyük sonuç şu bence: Hacı Bektaş’ı ve mirasını sadece Kırşehir merkezli Bektaşi tarikatı çerçevesinde ve Türkiye-Balkanlar coğrafyasında düşünmemek lazım, o hikayenin yalnızca bir kısmı. Hacı Bektaş’ın mirasını ve tabii Bektaşi-Kızılbaş ilişkilerini daha geriden ve daha geniş bir coğrafyada, Safevileri ve Rum Abdalları’nı da gözönüne alacak şekilde yeniden düşünmemiz gerekiyor.

7) Peki Safaviler ve Aleviler arası ilişkiler konusunda ne tür sonuçlara ulaştın?

Çok kısaca ifade etmem gerekirse, Safevi liderliğinde ortaya çıkan Kızılbaş hareketi, literatürde söylendiği gibi doğrudan aşiretlere dayalı bir hareket değildi, kendilerine ait büyük talip toplulukları olan, farklı sufi/derviş çevrelerinin bir koalisyonuydu. Nitekim Vefai kökenli Alevi ocakları bu durumun en güzel kanıtı bence. Bu aynı zamanda Aleviler’deki ocaklar sisteminin Safeviler’den önceye giden, kökleri daha derinlerde bir yapılanmanın üzerine inşa edilmiş olduğu anlamına geliyor, bu kadar dayanıklı olmasını da zaten ancak böyle açıklayabiliriz. Ayrıca Alevi belgeleri arasındaki Safevi hilafetnameleri ve Buyruk yazmaları Erdebil ile Anadolu’daki Kızılbaşlar arasındaki ilişkilerin Çaldıran’dan sonra da devam ettiğini, hatta Safeviler’in son dönemlerine kadar sürdüğünü gösteriyor. Ancak Anadolu’daki Safevi etkisi kökleri Safeviler öncesine giden ocak yapılanmasının filtresinden geçtiğinden olsa gerek, Anadolu Kızılbaşları İran’dakiler gibi müteşerri Şiiliğe asimile olmamıştır.

8) Sanırım, Vefailiğin Aleviliğin tarihsel gelişimi konusunda oynadığı rol en dikkat çekici bulgulardan. Değil mi?

Evet, doğru. Alevi dedelerin ellerindeki Vefai icazetnameleri ve bazı şecereler, Doğu Anadolu merkezli Alevi ocaklarının hepsinin olmasa bile önemli bir kısmının Vefai kökenli olduğunu gösteriyor. Bunlar arasında mesela İmam Zeynel Abidin Ocağı, Ağuiçenler, Sinemilliler ve Dede Kargınlar var.

9) Sahi nedir bu vefailik, ya da ona adını verdiği kişi, Ebü-l’Vefa kimdir? Ben onun hakkında işimize yarayacak bilgilerin bir kaç cümleden öteye gitmediğini sanıyordum. Bildiklerim, döneminde bir çok tarikat gibi aykırı unsurlar barındırdığı ve bu yüzden sorgulandığı ile sınırlıydı. Bize onu tanıtır mısın?

Ebü’l-Vefa 11.’da yaşamış bir Sufi. Elimizde menakıbnamesi var, bazı Sufi tabakat kitaplarında da hakkında bilgi var. Ama genel olarak literatürde pek tanınan biri değil, Vefailik de öyle. Menakıbnamesine gore Ebü’l-Vefa Irak’ta doğmuş ve yaşamış. Babası, baskılardan kaçıp Kürtler arasında yerleşmiş, İmam Zeynel Abidin soyundan bir seyit. Annesi, Beni Nercis adında bir Kürt aşiretinden. Ebü’l-Vefa’nın babası, daha o doğmadan ölüyor. Ebü’l-Vefa annesinin yanında, Kürtler arasında, sadece Kürtçe öğrenerek büyüyor. Bir gün Hz. Muhammed rüyasına giriyor ve mucizevi bir şekilde ona Arapça’yı öğretiyor. Ama Arapçası’nın aksanlı olmasından ve Kürtler arasında büyümüş olmasından dolayı seyitliği hep sorgunlanıyor, hatta Bağdat uleması başta onu bu yüzden hor görüyor. Buna rağmen çok popüler oluyor; etkisi Buhara’dan Lübnan’a kadar yayılıyor, talipleri arasında aşiretler de var, padişahlar da. Ama taliplerinin sayısı çok artınca halife rahatsız olmaya başlıyor ve Bağdat’ta ulema tarafından sorguya alınıyor. Sorgulanan, uygulamalarının şeriat hükümlerine uygun olup olmadığı tabii, çünkü kadınlı erkekli meclisler kuruyorlar, sema(h) dönüyorlar falan. Menakıbnamesine gore Ebü’l-Vefa sorgudan aklanarak çıkıyor.

Ebü’l-Vefa evleniyor, ama hep mücerred kalıyor. Öz çocuğu olmuyor yani, o yüzden akrabaları ve müritleri arasından yedi kişiyi kendine evlat ediniyor. Anadolu’daki bir grup Alevi ocağı, ellerindeki şecerelerine göre Ebü’l-Vefa’nın muhtemelen bu şekilde evlat edindiği kardeşinin oğlu Seyit Hamis’in soyundan geliyor, mesela İmam Zeynel Abidin Ocağı ve Ağuiçenler bu ocaklardan. Zaten Vefailik asıl etkisini Anadolu’da gösteriyor, anavatanı Irak’ta birkaç kuşak sonra yok olup gidiyor.

10) Senin bulguların bu konuda ne tür bir katkı sunuyor?

Şimdi Aşıkpaşazade ve Geyikli Baba gibi şahsiyetler vasıtasıyla, en azından isim olarak Ebü’l-Vefa eskiden beri Osmanlı tarihçileri arasında biliniyordu. Ama Vefailik yakın zamana kadar pek dikkat çekmemiş ve üzerinde durulmamış bir konu olarak kaldı. Ortaya çıkan yeni vesikalar artık bu durumun değişmesini zorunlu kılıyor.

Öncelikle elimizdeki Alevi belgeleri, Osmanlı’nın erken dönemlerinden tanınan Aşıkpaşazade, Geyikli Baba ve Edebalı gibi ismlerin Vefailik konusunda buzdağının sadece görünen ucu olduğunu ve asıl ana gövdenin Doğu Anadolu’da aranması gerektiğini gösteriyor bize. Yani Vefailik Ortaçağ Anadolusu’nda bu bilinen isimlerin temsil ettiğinden, dolayısıyla düşünüldüğünden çok daha yaygın bir hareket, bir tarikattı. Benim bulgularıma göre Vefailik, Doğu Anadolu’da canlılığını 16.yy’ın ortalarına kadar koruyor, sonra Kızılbaşlık içinde eriyor. Tarihçi Hasan Yüksel’in Vakıflar Arşivi’nde bulup yayımladığı Sivas’taki iki Vefai tekkesine ait vakfiyeler ve başbakanlık arşivindeki birkaç belgeyi de ekleyince resim daha da netleşiyor. Bu resme göre Vefailiğin Anadolu’daki geçmişini 12.yy sonu 13.yy’ın başına kadar geri götürebiliyoruz ve biri Irak diğeri Horasan olmak üzere iki farklı koldan Anadolu’ya giriş yaptığını tespit ediyoruz. Vefailiğin en ilginç özelliklerinden biri sosyal, siyasi, hatta mezhepsel sınırları aşan bir tarikat olması. Tabii bu bulgular sadece Alevi tarihi açısından değil, bütün Anadolu’nun sosyal, siyasi ve dini tarihi açısından son derece önemli.

11) Peki, nasıl oluyorda adıyla sık karşılaşılan bir kişi şimdiye kadar araştırmaların konusu olmuyor. Bunun arkasında yatan bir neden var mı?

Evet, çok yerinde bir soru. Bunun herhalde birden fazla sebebi var. Kısmen dönemin bilinen kaynaklarının Vefailikten pek fazla bahsetmemesi ile alakalı olmalı. Ayrıca Fuad Köprülü’nün, Anadolu halk İslamı olarak adlandırdığı dini geleneği Orta Asya ve Yesevilik ile ilişkilendiren tezinin de etkisi var muhtemelen, yani oluşmuş ve hem yurtiçinde hem yurtdışında çok yaygın kabul görmüş bir paradigma var ve onu sorgulamak o kadar da kolay değil. Mesela Abdülbaki Gölpınarlı zamanında Rum Abdalları’nın Vefai olduğunu —sanırım Yunus Emre kitabındaydı— söylüyor, ama bu iddia pek dikkat çekmiyor. Bazı araştırmacılarca veya belli dönemlerde Ebü’l-Vefa’nın Kürtlükle olan bağlantısı da sakıncalı bir unsur olarak görülmüş olabilir. Mesela ilginçtir; Türkiye gazetesinin 1984 yılında yayımladığı 18 ciltlik İslam Alimleri Ansiklopedisi’nde oldukça uzun bir Ebü’l-Vefa maddesi var, ama orada bu konuya hiç değinilmemiş. Ebü’l-Vefa’nın menakıbnamesinde Kürtlük konusunun birden fazla kere ve farklı bağlamlarda geçtiği düşünülürse, bu şaşırtıcı bir durum tabii.

12) Anladığım kadarıyla öne sürdüğün tezler, Fuad Köprülü’den bu yana tekrarlanan Aleviler ve Orta-Asya (Ahmet Yesevi) ilişkisi konusunda da oldukça ciddi düzeltmeler getiriyor?

Evet. En azından şunu söyleyebiliriz: Şu ana kadar ortaya çıkan Alevi belgelerinde Yesevilik bağlantısına dair hiçbir iz yok. Bunun tek istisnası 1800′lerden sonra verilmeye başlanan Çelebi icazetnameleri, onlarda Hacı Bektaş’ın tarikat silsilesi içinde Ahmet Yesevi geçiyor. Bu tabii Bektaşi geleneğinin ve onun ana metni olan Vilayetname’nin bir yansıması. Zaten Fuad Köprülü de Yesevilik tezini Vilayetname’ye ve Evliya Çelebi gibi, gene aynı geleneği yansıtan daha geç tarihli kaynaklara dayandırıyor, yani onun elinde şu anda bizde olan kaynaklar yoktu. Ayrıca tabii bu Bektaşi geleneği de kendi başına önemli; yani neden oluşmuş, ne derece tarihi bir gerçekliği yansıtıyor ne derece yansıtmıyor, Vefailik-Bektaşilik ilişkisi hakkında bize neler söyleyebilir? Bütün bunlar halen sorulması gereken ve üzerinde düşünülmesi gereken sorular. Kimbilir, belki ortaya çıkacak yeni belgeler bu sorulara da ışık tutar.

13) Bir başka düzeltme de tarikatların gelişimi konusunda yapılan genel zamanlama ile ilgili. Genelde Trimigham’ın üçlü periyodizasyonunu kullanıyoruz; buna göre de sofistike düşüncelerden uzak halkçı tarikatçılık 13. yüzyıldan sonra gelişmeye başlıyor. Senin bize Vefailik hakkında aktardıkların, bunun 11-12. yüzyıllarda başladığına işaret ediyor. Yanılıyor muyum?

Şimdi ‘ben bu sofistike düşüncelerden uzak halkçı tarikatçılık’ türü betimlemelerden pek hazzetmiyorum, tarihsel olarak doğru da bulmuyorum. Bu tip yaklaşımlar, yüksek tasavvuf ile halk tasavvufu arasında aşılamaz engeller varmış varsayımına dayanıyor ki bu günümüzde artık çok sorgulanan bir varsayım, zaten Vefailik de bunun güzel bir örneği. Ayrıca gene bu görüşe göre halk tasavvufu, aslında sadece belli bir dini elitçe anlaşılabilecek yüksek tasavvufi geleneğin cahil halkça sulandırılmış, dejenere edilmiş formundan başka birşey değildir. Bunu da sorunlu bir yaklaşım olarak görüyorum, zira bu yaklaşım derinlerde bir yerde halkın kurumsallaşmış dine karşı bilinçli bir muhalif tavrı olamayacağını varsayıyor.

Senin sorunun ana meselesine gelirsek: Şimdi Ebü’l-Vefa’nın yaşadığı dönem tarikatların oluşumlarını henüz tamamlamadığı br dönem. Mesela en eski tarikatlardan Kadiriliğin kurucusu olan Abdülkadir Geylani, çocukken Ebü’l-Vefa’nın bazı meclislerine katılıyor, yani Ebü’l-Vefa’dan bir kuşak daha genç. Ayrıca 11.yy halen tasavvufun Sünnilik çerçevesinde algılandığı bir dönem. Tabii Sünnilik de bu dönemde henüz bildiğimiz son şeklini almış değil, dolayısıyla bahsi geçen, dar anlamda, temelde ilk üç halifeyi kabul etmek anlamında bir Sünnilik. Nitekim ilginçtir, müteşerri İslam’a aykırı tüm uygulamalarına rağmen Ebü’l-Vefa da menakıbnamesinde Rafızi düşmanı bir Sünni olarak karşımıza çıkıyor.

Simdi 13.yy’da ne oluyor? Moğol istilası sonrasında dini alanda yaşanan liberalleşmenin de etkisi ile öncelikle tasavvufi hareket ve Şiilik arasında büyük bir yakınlaşma doğuyor ve birçok Şii inancı, Hz. Ali sevgisi vs. gibi hem halk arasında, hem de tasavvuf ehli arasında yayılıyor. Bu donem aynı zamanda tasavvufun, geniş halk kitlelerine hitap eden şeyhler ve gezginci dervişler sayesinde popülerleştiği (burada popüleri olumsuz bir anlamda kullanmıyorum) bir dönem olarak biliniyor. Ama senin de dikkat çektiğin gibi, Ebü’l-Vefa bu bilinen süreçten önce yaşıyor, yani o açıdan da önemli bir şahsiyet.

14) Üzerinde düşünülmesi gerek bir çok konuya değindin. Okurlarımız şimdiden çalışmanı merak edeceklerdir. Çalışmanın Türkçe baskısının ne zaman hazır olacağı konusunda bizi bilgilendirir misin?

Temel bulgularımı önce makaleler halinde yayımlamak istiyorum, daha öncekilere ek olarak yakında mesela Vefailik ile ilgili bir çalışmam çıkacak inşallah. Ama kitap için biraz daha zamana ihtiyacım var.

15) Bu söyleyişi kabul edip henüz çalışman yayına çıkamış olsa da sorularımız cevaplandırdığın için teşekkürler.

İlgin ve güzel soruların için ben teşekkür ederim.

 

Silahların gölgesini hayatlarımızdan çekin!

Ferhat TUNÇ

“…Herkesin yaşama hakkına, temel aidiyetlerine, diline, inancına, kültürüne saygı; insana insanca karşılık gelen adil bir yaklaşımı göstermek bu devletin ve onu yönetenlerin lütfu değil; görevidir.”

Dersim başta olmak üzere, son 2 aydır çeşitli yerlerde düzenlenen festival ve cem evleri açılışlarındaydım. Ölümlerden, yıkımlardan, sürgünlerden, yasak ve baskılardan bahsettik. Her zaman olduğu gibi şarkı söylemekle yetinemedim, tabii. Dersim, Malatya, Maraş, Aydın, Çanakkale ve İzmir’de halklarımızın barış ve özgürlük taleplerini şarkılarımla dile getirmeye çalıştım. Norveç’te davetlisi olduğum ve dünyanın en büyük festivallerinden sayılan Mela Festivali’nde yine dünyanın pek çok sanatçısıyla bir araya gelerek, mevcut sorunlarımızı anlattım.

25 ağustosta ise Oslo Meydanı’nda Kürtçe, Türkçe ve Ermenice şarkılar dillendirdim; barış ve kardeşliğin mesajlarını eksik bırakmadık.

Bombalanan dağlar, yanan ormanlarımız, yok edilmek istenen tarihimiz de, hem konuşmalarımızın, hem de şarkılarımızın gündemiydi.

Cumhuriyet tarihiyle yaşıt Kürt sorununun demokratik-barışçıl çözümüne ilişkin umutlarımızın söndüğü ve yeniden çatışmaların kıskacında kendimizi bulduğumuz bir süreci yeniden, hep birlikte yaşıyoruz. Oysa kısa bir süre öncesinde bu sorunun çözümü konusunda nasıl da umutlanmıştık… Konuşulanlar, açıklananlar ve de en önemlisi karşılıklı başlatılan müzakereler barış umudumuzu tazelemişti. Kuşkulu da olsak, inanmak istiyorduk; çünkü barışa ve huzura duyduğumuz özlem, bu inancımızı diri tutmaya yetiyordu.

Ülkenin Cumhurbaşkanı “iyi şeyler olacak” deyince umutlanmış, Başbakan “analar ağlamasın” deyince sevinmiştik.

Peki, ne oldu da ülkemiz yeniden bir ateş parçasına döndü, feryat figan hallerimiz tıpkı doksanlı yıllarda olduğu gibi yeri göğü inletmeye, ırkçılık ve saldırganlık sınır tanımazlığıyla hayatımızı tehdit altına almaya başladı?

Nasıl oldu da ülkeyi yöneten iktidar, barış adına ortaya çıkan iyimser havayı doğru okumak yerine ırkçı ve saldırgan tepkilerin tutsağı haline geldi? Halkın seçilmiş belediye başkanları ve Kürt siyasetçilerini tutuklayarak işe koyulmak nasıl bir akılsa; hepimiz bunu sorgulamak zorunda bırakıldık.

Barış, özgürlük taleplerini dillendirdiğimizden biz sanatçı ve aydınları on yıl-on beş yıl hapisle yargılamaya ve cezalandırmaya başlamaları nasıl bir demokrasi anlayışıyla açıklanabilirse; bunu da sorgulamaya başladık. TMK kapsamında sanatçıların, hukukçuların ve gazetecilerin “terörist” ilan edilip toplu olarak gözaltına alındığı, tutuklandığı bir süreci, esasında ‘bir Türkiye klasiği’ne yeniden tanık olduk.

Ülkeyi yönetenlerin sadece Türkiye sınırları içinde değil komşu ülkelerin de iç işlerine karışarak savaşı bölgenin bütününe yaymak gibi bir çaba içinde olduklarını ibretle görüyor ve endişeleniyoruz. Roboski’de gencecik çocukları bombalayarak katleden siyasal iktidar, suçunu kabullenmek bir yana katledilen masum gencecik insanları ‘kaçakçıydılar’ diye suçlayarak bu vahşeti gizlemeye ve kendini aklamaya çalışıyor. Antep’te masum sivil insanları hedef alan o kanlı ve çirkin saldırının iktidar ve muhalefet tarafından adeta bir siyasi propaganda aracı haline getirilmiş olmasını da, ibretle izliyoruz.

Alevilere yönelik akıl almaz saldırı ve provokasyonların yeniden gündeme gelmesi başta Aleviler olmak üzere duyarlı bütün toplumsal kesimleri endişeye ve karamsarlığa itmeye yetiyor. Malatya’ın Sürgü Kasabası’nda Alevi aileye yönelik gelişen linç eylemi sonrasında saldırılar durmadı; aksine, Alevilerin yaşadıkları evler ve mekânlar bu saldırıların hedefi oldu.

Ölüm ve acının gölgesinde, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü karşıladık. Barış gününde ölüme karşı yaşamı savunmak gibi, ortalama insani hassasiyet içeren bir pozisyonda yer almak adına, sokaklardaydık. Asırlardır baskı ve zulüm altında inleyen halklarımız eşit, özgür ve kardeşçe bir yaşam için birlikte haykırdılar. Kürtlerin kimliğine ve Alevilerin inancına yönelik saldırılar kınandı; ‘çatışma değil müzakere’ ile barışa varılacağının mesajı verildi.

Alanlarda olmak dışında başka bir şansımızın kalmadığının bilincindeyiz. Biliyoruz ki, barış cesaret ister, bedel ister.

Hakkâri’den Edirne’ye hiçbir eve yeni bir cenaze taşınmasına sabrımız ve tahammülümüz, artık yok. Herkesin yaşama hakkına, temel aidiyetlerine, diline, inancına, kültürüne saygı; insana insanca karşılık gelen adil bir yaklaşımı göstermek bu devletin ve onu yönetenlerin lütfu değil; görevidir.

Bombalarla dövdüğünüz bu topraklarda on binlerce kez öldük ve çok büyük acılar yaşadık. Silahların gölgesini hayatlarımızdan çekin yeter artık! Hak edilen bir yaşamın yolunu açın ve bu kanlı döngüden kurtarın, bu memleketi.

Derwêşê Evdî heykeli

Dr. Ömer Uluçay

Dewrêşê Evdî Destanı, Mem û Zîn ve Sîyabend û Xecê Destanları kadar Kürtlerin bilinen ve her yerde söylenen, en yaygın ve ünlü destanıdır. Dewrêşê Evdî Destanı’nda, başat olarak gerçek olaylar önplandadır. Diğer iki destanda ise mitolojik unsurlar daha fazladır.
Dewrêşê Evdî Destanı iki bölümden oluşmaktadır:
A) Birinci bölümde; aşiretler ve yapısı, ilişkileri, töreler, yiğitler, yerel çatışmalar, coğrafya, göçerlik, olaylar, aşklar, yaşam tarzı anlatılır. Esas olay; Kürt aşiret sınırını ihlal ederek Milî Kürt Aşiret Konfederasyonuna ait su ve otlaklara elkoymak isteyen Arap Şemar ve Gesan +Türkmen Aşiretler Birliği ile Milan Konfederasyonu arasında Viranşehir dolaylarında bir savaş olmuştur. Milan kuvvetlerinin komutanı Dewrêşê Evdî, bu büyük savaşta şehit düşmüş ve fakat Arap-Türkmen aşiret birliği yenilip dağılmıştır. 1780-1800(?) tarihlerinde vuku bulan bu savaşla güneyde Kürt Dağı (Çiyayê Kurmênc-Suriye) ile Musul hattındaki Kürdistan sınırı çizilmiş ve süreç içinde varlığını korumuştur.
Düşman aşiretler tarafından tehdit mektubu gelip, onlar savaş konumunu alınca, Zor Temir Paşa, zora düşer. Bu savaşta komutan olacak kişiye; kızı Edul’u vereceğini, otağının yanında ona 16 direkli bir otağ açacağını, dünya malına doyuracağını, savaş için istediklerini temin edeceğini ilan eder. Bu amaçla yapılan toplantılarda Edul, Kürt geleneğine göre tüm güzelliğiyle süslenir, takılarını takar. Bu haliyle Edul, yere inmiş bir peri gibidir.
Edul; Paşanın/babasının divanında “Şart Kahvesi”ni, farfuri (seramik) fincanı, altın tepsi üzerinde, divandakilerden her birinin önünde tutmakta, almayınca yanındakine sunmaktadır. Ama ne çare, fincanı alacak yiğit meydana çıkmamaktadır.
Bunun üzerine Zor Temir Paşa, Yezidi Şarki aşiret Reisi Dewrêş ile Sadun’un babası Evdê Milhım’a mektup gönderir, her iki oğlunu ve Şarki yiğitlerini Milan Divanına yardım için göndermesini ister.
Dewrêş, kardeşi Sadun ve diğer Şarki yiğitleri, Paşanın Divanına geldiler. Evdê Milhım, Omer Ağayê Şerki yiğitlerinin ardından divana girdiler.
Dewreş ile Edul arasındaki aşk ilişkisi açığa çıkınca ve babası Evdê Milhım, Dewrêş için Edulê’yi Paşadan isteyince, Milan içinde huzursuzluk olmuştu. Şarkiler Yezidi ve Milanlar müslümandı. İnançlara göre böyle bir evlilik kabul görmemişti. Tehlikeyi haber alan Şarkiler, Sincar Dağları’na çekilmişlerdi. Buna rağmen, Paşanın daveti ve mektupta belirtilen Milan toplumunun ve topraklarının tehlikede olması üzerine, Milan Reisi Zor Temir Paşanın Divanına gelmişlerdi. Zor Temir Paşa, kahveciyi çağırdı, ağır/okkalı üç kahve yapmasını istedi, “birisi bana, ikisi de Şarki kardeşlerime, Evdi ile Omer Ağayê Şerki için” dedi. Bunlar kahvelerini içtiler, konuşmalar oldu.
Çok geçmedi Edul, elinde altın tepsi üzerinde “Şart Kahvesi”yle divana girdi. Önce Milanlara sundu, alan olmadı. Edul Dewrêş’in önünde durdu, kalbinin çarpıntısı, göğsünün üstündeki altınların ses vermesiyle işitiliyordu. Dewrêş Divana karşı konuştu, ayağa kalktı ve “Şart Kahvesi”ni bir dikişte içti, Edul’ü yanağından öptü. Bir kıyamettir koptu, Dewrêş Edulê’nin ardından Divandan çıktı.
Milan komutanı, Paşanın halifesi, Edulê’nin nişanlısı belli olmuştu.
Dewrêş için Divan’ın yanında hemen otağ kuruldu, yiğitler toplandı, savaş hazırlıkları tamamlandı.
Edul, ölümün mukadder göründüğü bu savaşa Dewrêş’in katılmasını istemez, ama Dewrêş bunu kesinlikle red eder. Kürt topraklarının işgale uğrayacağına dövüşerek ölmenin daha doğru, daha üstün ve buna mecbur olduğunu söyler. Dewrêş, Edulê’yi selamlayarak atını-Hedbanı savaşa gitmek üzere berriye-ovaya sürer.
Destanın bu bölümünün sonunda; “Şart Kahvesi”ni içip Milan Paşasına damat ve vekil olacak yiğit/komutan Dewrêşê Evdî, savaş meydanında, atının ayaklarının köstebek tarlasında kırılmasıyla ağır yaralanır ve sonra şehit düşer.
B) Destanın ikinci bölümünde konu; Dewrêşê Evdî ile Milan Reisi Zor Temir Paşanın kızı Edulê arasındaki âşk/ağıt’tır.
Milan hawarı/destek kuvvetleri, savaş alanına geldi. Kıyametin koptuğunu gören karşı güçler, savaş alanını terk ederek bölgeden kaçmışlar ve kalanlardan direnenler kırılmışlardı, gerisi teslim alınmışlardı.
Edulê, babası Zor Temir Paşa’nın kuvvetleriyle birlikte savaş meydanına geldi. Edul, Dewrêşi ağır yaralı olarak gördü ve başını dizinin üzerine koyarak ona ağıt yaktı.
Destanın bu bölümünün adı “Delal”, “Delalê Mala Bavê min”, “Delalê Dewrêş”tır.
***
İki Dewrêş figürü vardır
Destanın her iki bölümü, yüksek ve akıcı bir Kürtçe ile söylenmekte, yaşamın tüm halleri ve toplumun tüm renkleri, savaş oyunları ve sevgi halleri, edepli bir anlatımla, makamla söylenmektedir.
Dewrêşê Evdî; milli bilince ermiş, bu uğurda şehit düşmüş, örnek, birincil bir Kürt yiğididir. Kendisi Kürdistan için, Kürt ve Kürdistani’ler için şehit olmuştur. Dillere destan ve gönüllere sultan olmuş bir kahramandır. Kürt bilinçlenmesinde ve mücadelesinde Dewrêş bir ışıktır. Bilinç düzeyi, Kürt Mirliklerinin önünde ve üstündedir. Onların rekabetleri ve kavgaları, farklı inançların olması Dewrêşi engellememiştir. Kürt olmanın bilinci, bunu yaşamanın heyecanı ve kararlılığı, Dewrêşin ruhunu sarmış ve onu ölümsüz kılmıştır.
***
Ben mesleğim gereği anatomi biliyorum, farklı bakış açılarından görünümü algılıyorum. Ama ben ressam ve heykelci değilim. Fakat kafamda, gönlümde birçok Dewrêş ve bu destanın görüntüleri yer alıyor. Kürt kültüründe büyüdüm ve yaşıyorum, destanı da biliyorum. Hayalimdeki görüntüleri aktarmak istiyorum.
Dewrêş, destan kahramanıdır, birlik, kararlılık ve sebatın, azmin adıdır. Dewrêş, kendi değerleri ve inancı kadar, milli unsurlara da sahiptir. Bu nedenle Kürt mücadele tarihinin bir sembolüdür. Dewrêş bir avluya, bir köye sığmaz. Onun yeri ve heykelin kaidesi tüm Kürdistan’dır. Milli bilince varmış, bunun için savaşmış, şehit düşmüş bir yiğittir.
İki Dewrêş figürü vardır. Birincisi egit/kahraman bir savaşçıdır. İkincisi de Mıli Paşasının kızı Edulê’yi seven bir genç. Edulê, babasının komutasındaki yardım kuvvetleriyle savaş meydanına gelmiştir. Savaş meydanında Dewrêş’i ağır yaralı bulmuş ve başını dizinin üzerine koyarak, “Baba evimin Delalı”, “Delalê mala bavê mın”, Delalê dilê min” diyerek, ona ağıt yakmıştır.
Asıl olan, cengâver, Dewrêş figürü/karakteridir.
***
Bu nedenle; “Dewrêşê Evdî” için, park içinde heykel yarışma projesinin açılmasını, bir müteşebbis heyeti ile jürilerin oluşmasını, yarışma koşullarının saptanmasını ve ilanını öneriyorum. Dewrêş’in, Kürt mücadele tarihi içindeki yeri nedeniyle Diyarbakır, Urfa, Viranşehir belediyelerini bu projeye talip olmaları için favori görüyorum.
Zaman içindeki gözlem ve duyumlarımızla bu yönde bir ihtiyacın olduğu anlaşılmıştır. Dewrêş’ın Malbatı (ailesi) olan Pêpan Ailesi’nin ileri gelenlerinin böyle bir projeye meyilli oldukları bilinmektedir.
***
Dewrêşê Evdî Heykeli
“Dewrêşê Evdî Heykeli”nin unsurları bence şöyle olmalıdır:
1. At-Hedban/Luman/Noman: At mitolojiktir, erkek, beyaz veya kumêt’tir (koyu kırmızı-siyah). Atın kuyruğu uzun ve kalındır, nerdeyse yere değecektir. Savaşta ve çamurlu zamanlarda atın kuyruğu yüksekte bağlanır. Koşarken, meydan isterken, kafası süvarinin göğsüne yaslıdır. Akıtması alnını doldurur, Tavus motifli bir takısı vardır. Yelesi sık, uzun ve diridir. Atın bedeni uyumludur, baş ölçülü gözler açıktır, sese ve harekete duyarlıdır.
At, tam besili ve iridir. Başında yuları ve ağzında gemi vardır. Atın yuları, gem ipi gül tomurcukları ile süslüdür. Ayrıca belbağı ile eğere bağlı olan ve boynun her iki tarafından gelen ve göğüs önünde birleşen süslü üçayaklı bir kayış vardır ve bunun birleşme yerinde de süslü bir metal düğme bulunur. Bu bağ, aynı zamanda eğeri önden atın bedenine bağlamaktadır. Buna mukabil öne doğru kaymayı önlemek üzere eğerin arkasından atın kuyruk sokumuna bağlanan enli bir kayış vardır.
At savaşır, terlidir. Süvari, ancak özel durumda onu yönlendirir ve zorlar, böğrüne özengiyi basar ve dizgine asılır, at uyar. Atın koşumu özeldir, mîrî ve sultanidir. Eğerin ön kısımlarında serbest duran askı halkaları vardır. Eğerin kaşı gümüşten/tunçtandır. Özengi enlidir, ayak tarağını kavrar. Her iki özengide, mızrağı üzerinde dik tutmak için özel bir dayanma yeri vardır. Eğerin önünde, orta kısımda vites kolu gibi yan yana iki topuz vardır. Bunlara silahlar ( gürz, kılıç, kalkan vb.) asılır.
At devetabanlıdır, yani ayak tırnak kısmı çok geniştir(sımkodî). Ayak tabanı çanak gibidir, yere sağlam basar, sanki vakumludur. Atın nalları hilal şeklindedir.
2. Dewrêş – Beden ve Giyim: Kişi olarak atletik yapıda, 25-30 yaşlarında, 175-185 cm boyundadır. Saçı, kaşları gürdür, siyah-kahverengidir. Bıyıklıdır, üst dudağı doldurur ve biraz aşağı doru sarkar yani ağzı mühürler, uçları sivri, yanak ortasına kadar gelir, yukarı doğru oval kıvrımlıdır. Favorisi kalındır. Sakalı tıraşlıdır, alnı açık ve geniştir. Dudakları iri ve etlidir, tam kapanır. Hafif açık olması halinde dişleri görünmez. Yüzü uzun-yuvarlak arasındadır. Gözleri iri ve ceylanîdir/sihirlidir. Kolları etlidir, elleri iri, parmakları uzundur. Üzerinde zırh vardır, zırhın düğmeleri-kopçaları polattandır. Başında miğferi vardır. Miğferin etrafı Gevezî (kahverengi, kurmay kırmızısı renkler karışımı, önderlerin başlık rengi)bir şar/puşi ile sarılıdır. Puşinin akıtmaları(rêşi), kaşlarının üzerine kadar iner, ötesi enseye ve omuzlara, giyilmiş orta uzunlukta toprak rengindeki kaftanın yahut varsa yüz-boyun zırhının üstüne düşer. Kaftan, atın sağrısını kapatır ve kuyruğa kadar gelir. Kaftan geniş durur, kolları geniştir, boyun- göğüs kısmında-kol ağzında biyesi vardır. Üzerinde yukardan aşağıya bir cm eninde çizgiler bulunan bir şalvar giymiştir. Şalvarın cepleri biyelidir. Şalvarın paçası çizmenin içindedir. Çizmenin ucu sivridir. Dewrêşin belinde, geniş enli renkli bir kuşak sarılıdır, önde işlemeli bir hançer kabzası görünmektedir.
Dewrêş; at üstünde dik, heybetli, kararlı, ileriye bakan bir duruştadır. At-eğer üstünde değil de sanki hükümdar kürsüsünde oturmaktadır. At ve Dewrêş birbirini tamamlar.
Dewrêşin kol ve gövde duruşu ile elindeki silahlar, davranmasına göre değişir, renklenir.
3. Silahları: Rım-mızrak, gürz-şeşper, kalkan, kılıç:
Mızrak oniki boğumludur, yaklaşık oniki karış. Üç kısımdır, her kısım ayrı renge boyanmış da olabilir. Mızrağın kulpunda üç kızın saç lüleleri asılıdır, onlarla süslüdür. Bunlar yiğidin şanıdır, onun flamasıdır. At üstünde mızrak; sağ elde, hançer gibi kavranır, istinadı ve özengideki yeridir. Mızrak dik durur, hafif öne dışa eğiktir. Bu yürüyüş halidir. Saldırı zamanında atlı ata kapaklanır, başını atın başı hizasında – üstünde tutar, mızrak atın kulakları arasından yukarda ve ileri doğrudur, sağ elle tutmuştur ve koltuk altındadır. Elde vuracağı veya savuracağı zaman duruş alınır. Ata kapaklanarak hedef küçültülür.
Mızrak uçları sert metalden yapılmıştır ve sivridir, çeşitlidir. Saplamak veya balta gibi kullanmak üzere çeşitleri ve ekleri vardır.
Gürz-Şeşper: 50-70 cm uzunluğunda, bilek kalınlığında, baş tarafı topuz şeklinde ve üzeri dikenlidir, kabzası ve kayışı vardır, bu kayış bazen uzun tutulur ve bileğe sarılır, böylece düşmesi önlenir. Buna ek olarak gövde(şaft) kısmı keskin bir şekilde uzunlamasına altı parçaya bölünmüştür(6 kanatlı gürz). Gürze zincirlerle bağlanmış, yumurta büyüklüğünde 3-5 gürz daha olabilir. Eğerin sağ-ön tarafına asılıdır.
Kılıç: Klasik bir savaş aletidir. Boy, en, şaft bakımından farklı şekilleri ve adları vardır. En enlisine pala denilir, bunun yanında eskrim kılıcı gibi olanlar da vardır. Şaft düz veya kavislidir. Kılıfı içinde atın sol yanına ve genellikle kalkan üzerine asılıdır (şurê Şamê, şurê kose-Misrî).
Kalkan: Klasik bir savunma aletidir. Yaya ve atlılar için, şekil ve boyutları farklıdır, değişik maddelerden yapılmıştır.  Bunların üzeri motiflerle süslüdür ve bu kıvrımlarla direnci arttırılmıştır. Dewrêşin kalkanı polattır, Hedban’ın sol ön tarafına asılıdır. Ortasında güneş motifi vardır, yuvarlaktır.
Miğfer: Başa giyilen klasik, kubbe şeklinde ortası sivri bir korunma aracıdır, ortası koniktir (Laleşî). Etrafı püsküllü şar ile sarılıdır, renk, örgü, desen, bağlama Kürdidir (sergevez). Yüzü ve boynu korumak üzere zincir örmeli ek zırh parçası olabilir ve çelik halkalarla miğfere bağlanır. Bir yakalık gibi omuzlara düşer, boyun hareketlerini engellemez (Eyyubî).
Zırh: Bir yelek gibi giyilir. Ön kopçaları, düğmeleri vardır. Dewrêş bunu giymiştir. Dewrêşin atı zırhlı değildir, ancak süslü takıları vardır.
4. Kaide: Dewrêşin heykel kaidesi Kürdistan’dır. Üçayağı yerdedir. Her bir ayak, bir Kürt boyuna işarettir. Biri Milan, diğeri Zilan ve öbürü de Soran’dır. Havadaki tek ayak Kürdistan’ın tekliğine-birliğine işarettir. Bir tesadüftür ki bugünün koşullarında, her ayak Kürdistan’ın bir bölgesine denk gelmektedir. Hareket halindeki atın durumundan, havadaki ayaklardan bir-ikisinin devamlı direnişte ve diğerlerinin yerde onlara destek olduğu görülmektedir.
Kaide; dağı, bağı, çeşmesi, ırmakları, çiçekleri ve tüm zenginlikleri, renk ve çeşitleri, uyum ve folkloruyla, âlim ve velileriyle, aydın ve dengbêjleriyle, din ve itikatlarıyla, govend ve ibadetleriyle birlikte, barış içinde yaşayan Kürdistanî’lerdir. Kaide, geniştir, sağlamdır.
***
Onur heykeli
Hayalimdeki Dewrêşe Evdi heykelini yapabildiğim kadar anlatmağa çalıştım. Bu renkleri görmek üzere bölgede ve Suriye’de incelemelerde de bulundum. Daha önce de Dewrêşê Evdi Destanı adıyla bir de kitap yayınladım.
Bu heykel, Kürtler için “onur heykeli” olacaktır. Çünkü Dewrêş modern bir Gılgameştir. Yakın dönemdeki Kürt ulusal önderlerinin öncüsüdür. Aşiret, din, mezhep, lehçe farklarının üstesinden gelmiş, dargınlık ve husumetleri bir yana bırakmış, milli şuura ermiş, farklılıkları gönlünde birleştirmiş bir kahramandır, bir örnektir.
Nitekim bu şuur ve birlik ruhu içinde, bir asır sonra aynı toprakların önce İngiliz (24 Mart 1919) ve sonra da Fransız işgaline (30 Ekim 1919) girmesi üzerine, Milan Aşiret Konfederasyonu; Fransızlara karşı birlik olmuş, Urfa’da direnmiş ve şehri işgalden kurtarmışlardı (11 Nisan 1920). Türkiye’nin kurtuluş örgütlenmesi “Kuvvayı Millîye” henüz etkin değildi, her bölge kendisi direniyordu. Milan yiğitlerinin torunları (Cudi Paşa, M. Emin Bey, Sait Bey, Bozan Bey-Bozanê Zılfıqêr, İbrahim Paşa komutasında), bir asır sonra yine aynı kahramanlık destanını yazmışlar, memleketlerine sahip çıkmışlardı. Artık Kurtuluş Savaşı başlamıştı. Urfa, Antep, Maraş kendilerini kurtarmıştı.
Destan diyor ki; “Pêpan/Evdi ailesi öğle yiğit ve şanlı, sorumlu bir ailedir ki, Kürdistan sınırlarını mızrakla, kanla çizmiş ve korumuşlardır. Bunların mızraklarının altı yerde, ucu göklere doğrudur. Kürdistan bize yar olmayıp da başkalarına mekân olacaksa ve onlar; Ayşelerin, Fatmaların kolundan tutup götüreceklerse, buna razı olmak mümkün müdür? Bana ‘gitme ölürsün’ diyenlere sorarım, bu hale katlanmak insanlık ve yiğitlik midir? Ben diyorum ki, ölmüş yaşamaktansa, yaşamak için ölmek daha yücedir. Ben öleceğim, ama gönüllerde/dillerde yaşayacağım. Bana düşen ve yakışan budur”.
Bu ulu kaide ve üzerindeki değer; parkın yerini, çevre düzenlenmesini, sorumlu ve isabetli seçimi, zorunlu kılmaktadır.
Bu konudaki görüşlerin belirtilmesiyle, kamuoyu bilinçlenecek ve konu netleşip zenginleşecektir.
Dewrêş, dediğini yaptı, öldü ama destanlaştı ve yaşıyor. Ona selam olsun.

(gundem)

Dersim’in dört tarafı yanıyor

Dersim ve ilçelerindeki ormanlık alanlar bombardıman nedeniyle günlerdir yanıyor. Yetkililerin orman yangınları karşısındaki sessizliğine tepki gösteren yurttaşlar, “Dersim’in dört bir tarafı yanıyor. Ciğerimiz, değerlerimiz yanıyor. Çözüm bulunsun” diyor.

Operasyon ve çatışmalar nedeniyle Dersim dağlarında dumanlar eksik olmuyor. Açılan ateş ya da havadan yapılan bombardıman nedeniyle her yıl binlerce ormanlık alanın yok olduğu Dersim’de merkez, Hozat, Ovacık, Pülümür, Nazimiye ve diğer ilçelerindeki kırsal alanlarda çıkan orman yangınları haftalardır devam ediyor.

Dersim merkeze bağlı Alacık Köyü’nde geçtiğimiz gün çıkan ve 3 gün süren orman yangınına yetkililerin müdahale etmemesi üzerine köylüler seferber oldu. Köylüler yangının çıktığı bölgeye gittiğinde Dersim Orman İşletme Müdürlüğü’ne bağlı 5 kişilik ekibin ellerindeki tırmıklarla yangına müdahale etmeye çalıştığını gördü. Ekiplerin yetersizliği ve çaresizliğini gören yurttaşlar da çalışmalara katılırken, tüm uğraşlara rağmen yangın yayıldı. Akşam saatlerinde etkili olan yağmur nedeniyle yangın kendiliğinden söndü.

‘YANAN BİZİM CANIMIZDIR’

Yangına müdahale eden yurttaşlardan 56 yaşındaki Hıdır Çakar, 1994 yılında askerler tarafından köylerinin boşaltıldığını belirterek, batı illerinde çıkan en ufak orman yangınında havadan uçaklarla müdahale edildiğini, ancak kendi bölgelerindeki orman yangınlarına sessiz kalındığını söyledi. İşçilerin bir kazma ve kürekle yangına müdahale edemeyeceğini belirten Çakar, “Değerlerimiz yanıyor. Yangının sıçradığı yerde mezarlıklarımız var. Buralar bizim dede, baba yerimiz, yurdumuz. Ölüm pahasına da olsa buralara gelmek mecburiyetindeyiz. Burada köyümüz yanarken nasıl müdahale etmeyeceğim. Dersim’in birçok yerinde helikopterler ormanlık alanları bombalıyor. Bombalama sonucu yangın çıkıyor. Çözüm bulunmasını istiyoruz. Bu yananlar da bizim canımızdır” dedi.

Yangına müdahale eden köylülerden Deniz Alparslan ise, “Dersim’in dört bir yanı tutuşmuş yanıyor” dedi. Alparslan da batı illerindeki orman yangınlarında devletin tüm imkanlarını kullanarak müdahale ettiğini belirterek, “Bizim ormanlarımız ise böyle sürekli yanıyor. Yıllardan beri bu böyle, hiçbir şey yapılmıyor” dedi.

Yangın yerinde atılan havan mermilerini toplayarak, gösteren köylülerden 60 yaşındaki Kamer Arslan ise helikopterlerden açılan ateş ve atılan bombalarla ormanlarının yandığını belirterek, “Ne köylerimiz ne de ormanlarımız kaldı” dedi.(Dersim/EVRENSEL)

Aleviler 30 Eylül’de büyük bir miting gerçekleştirecek!

Türkiye’de bulunan üç büyük Alevi federasyonu bir araya gelerek 30 Eylül 2012’de Ankara’da büyük bir miting yapma kararı aldı.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel, Alevi Dernekler Federasyonu Genel Başkanı Hüsniye Takmaz ve Alevi Vakıflar Federasyonu Genel Başkanı Doğan Bermek, ortak bir basın açıklaması yaparak AKP baskılarına karşı 30 Eylül’de Ankara’da olacaklarını açıkladı.

Asimilasyon politikası yürütülüyor Üç federasyon başkanının imzasıyla duyurulan ortak açıklamada, AKP hükümetinin “Alevi Açılımı” kavramını kullanmasına karşın inkar ve asimilasyon politikasında ısrar ettiği belirtilerek, “Başbakan, TBMM Başkanı, Diyanet İşleri Başkanı ve son olarak da Yargıtay ağız birliği etmişçesine inkar ve asimilasyon politikası yürütüyor” denildi.

Dindar, kindar ve iyi çocuklar Adıyaman’dan başlayarak, İzmir, Erzincan, Gaziantep ve Didim’de “Bir gece ansızın” kapıların işaretlenmesi hakkında hükümet yetkililerinin gayri ciddi, rencide edici tavırlarının soruna nasıl bakıldığının göstergesi olduğunun belirtildiği açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Kapılarımızın işaretleyenler kimdir? Bunlar hakkında neden şu ana kadar yasal bir işlem yapılmamıştır? Hükümet yetkilileri “İşaretlemeleri çocuklar yapmış!” beyanatı verdiler. Madem hükümet yetkilileri “İşaret koyan çocukları biliyor” neden her hangi bir işlem yapılmıyor? Yoksa bunlar Başbakanın murat ettiği “Dindar, kindar ve iyi çocuklar” mıdır?

29 Temmuz 2012 günü Malatya’nın Sürgü Beldesinde Alevilere yönelik yeni bir katliam girişimi yapıldı! Sürgü’deki katliam girişimine “Sıradan bir olay!” diyen hükümet sözcüsünün, saldırganların kimliği ve eşkali bilindiği halde şu ana kadar yasal bir işlem yapılmamış olmasına verecek cevabı var mıdır? Saldırganlar Sürgü’de yeni bir Maraş, Çorum, Madımak denemesi yaparken dikkat çekici olan hiçbir kişi hakkında yasal bir işlem yapılmamış olmasıdır! Provokatörler elini kolunu sallayarak dolaşmakta ve yeni saldırı planı yapmaktadır.”

Alevilerin gücü sokağa taşınacak Bütün bunlar yaşanırken olayları duymayan, görmeyen Başbakanın Suriye’ye yönelik tehditlere devam ettiğine değinilen açıklamada, Başbakanın ateşle oynadığı ifade edildi.

“Tarih boyunca “Alevilerin katli vaciptir!” diyen Şeyhül İslamlık devşirmesi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fetvalarını bize dayatan TBMM Başkanı “Egemenliği kayıtsız şartsız DİB’e” vermiştir” denilen açıklamada,  Alevilerin gücünün sokağa taşınacağı belirtilerek, 2012- 2013 Öğretim yılı başlangıcında okullarda ve Milli Eğitim Müdürlükleri önünde “Laik, demokratik, bilimsel eğitim” için eylemler yapılacağı duyuruldu.

Sıhhiye Meydanı’nda miting Açıklamanın sonunda eylem çağrısı yapılarak şu ifadelere yer verildi:

30 Eylül 2012 Pazar günü yani TBMM’nin açılışından bir gün önce Türkiye genelinden Ankara’ya yürüyeceğiz ve Sıhhiye Meydanında demokratik haklarımız için miting yapacağız. Katliam girişimlerine, “Zaman aşımı” kararlarına, zorunlu ve “Seçmeli” dayatmalara karşı meşru, demokratik eylemler yapacağız. Alevi toplumu ve Türkiye’nin ötekileştirilmiş mazlumları için çok önemli bir birlik sağladık. Türkiye’de örgütlü üç Alevi federasyonu olarak bir araya geldik, eylem ve etkinliklerimizi birlikte yapacağız.

Türkiye’nin geldiği bu günkü kaos ortamından derin endişe duymaktayız. Kaos ortamının sorumlusu bizzat devlet yetkilileri ve Başbakanın kendisidir. Bizler Türkiye’de ve uluslar arası kamuoyunda, insan hakları kurumlarında meşru, demokratik haklarımızı kullanacağız. Bu tarihi sorumluluklarımızı yerine getirmesek “Kerbela bizden davacı olur!”

(soL – Haber Merkezi)

Alevi ailesine saldırı New York Times’da!

ABD gazetesi, Evli ailesine saldıranların “Alevilere Ölüm” diye bağırdıklarına dikkat çektiği haberinde Suriye’deki savaş daha bulanık hale gelirken karışıklıkların Türkiye’ye “sızdığını” savundu.

New York Times,  “15-20 milyon olarak tahmin edilen ve ülkenin en büyük azınlıklarından biri olan Türk Alevileri, Suriye lideri Beşar Esad’ın arkasında sıkı durumuyor gibi” spotunu kullandığı Antakya kaynaklı geniş haberini, Evli ailesinin başına gelenlere vurgu yaparak start verdi.

Evli ailesine saldıranların “Alevilere Ölüm”, “Hepinizi Yakayacağız” diye bağırdıklarını, bazı kişilerin de ateş ettiğini kaydeden gazete, “Suriye’deki iç savaş, Alevi hakimiyetindeki hükümet kuvvetleri ile Sünni çoğunluk arasındaki kanlı bir mezhepsel çatışmaya dönüşürken sınırın öteki tarafında Türkiye’nin Alevi azınlığı ile Sünni çoğunluğu arasındaki gerginlikler artıyor” diye yazdı.

-ALEVİLERE BOĞAZ KESME İŞARETİ-

ABD gazetesi, Alevilerin Suriye’deki mezhepsel şiddetin Türkiye’ye sıçramasından korktuklarını belirtirken Suriyeli sığınmacıların barındığı kamplarda da “Alevi karşıtı duyguların” yoğunluğuna dikkat çekti, Ceylanpınar kampında kalan Mehmet Aziz adlı Suriyeli mültecinin Alevileri kastederek  “Buraya gelirlerse öldürürüz” derken boğaz kesme işaretini yaptığını da kaydetti.

Haberde “Türk hükümeti, kamu alanına yavaşça ancak açıkça daha çok din, özellikle Sünni İslam’ı getirmeye çalışan, kökleri İslam’da olan bir partinin liderliğinde” sözlerine yer verildi.

-“TÜRKİYE, DÜNYANIN EN BASKICI ÜLKELERİNDEN SUUDİ ARABİSTAN’LA TAKIM KURDU”-

Alevilerin, “Türkiye’nin Suriye’ye demokrasiyi getirmek amacıyla her ikisi Sünni olan, dünyanın en baskıcı ülkelerinden biri Suudi Arabistan ve dini bir monarşi olan Katar ile takım oluşturmasınınçok rahatsız edici ve biraz da iki yüzlülük” olarak gördükleri de belirtildi.

Buna karşın NYT, az kişinin, Suriye’de yaşanan kıyametin yakında Türkiye’de patlak vermesini beklediğini belirtirken Türkiye’yi “sıkı kontrol edilen” ve genelde şiddetli mezhebi çatışmalardan kaçınmış olan bir ülke olarak nitelemekle birlikte Evli ailesine yönelik saldırının Alevilere Sivas olaylarını anımsattığını kaydetti.

Alevi örgütlerin dile getirdikleri korku ve yakınmalara ayrıntılı biçimde yer verildiği haberde birçok Alevi’nin hiçbir zaman camiye gitmediği, camilere verilen devlet desteğinin cemevlerinden esirgendiği, birçok Alevi kadının örtünmediği, bazı Alevilerin Ramazan ayında oruç tutmadığına işaret edildi. (ANKA)

‘Karacaahmet Cem Evi bir ucubedir’

Başbakan Erdoğan Karacaahmet Mezarlığı yanındaki cem eviyle ilgili olarak “O cem evi bir ucube olarak yapıldı orada. Hala kaçaktır. Ruhsatı yoktur. Karacaahmet Türbesi’nin yanında ucube olarak durur.” diye konuştu.

Başbakan Erdoğan Karacaahmet Mezarlığı yanındaki cem eviyle ilgili olarak konuştu: Beni Alevi düşmanı olarak gösterenler var. Ben Aleviliği, Hazreti Ali’yi sevenler olarak biliyorum. Ben bugünkü Aleviyim diyenlere baktığım zaman hepsinden daha Aleviyim. Hiçbiri Hazreti Ali gibi yaşamıyor, ben onun gibi yaşamaya çalışıyorum. Dediler ki Karacaahmet Mezarlığı’nı söküyorlar dediler. Atladım gittim. 106 tane mezar taşını sökmüşler kenara dizmişler. O zaman orada bu faaliyeti yürüten derneğin başkanı aynı zamanda ticaret odasının üyesi. O gün irtibat kurduk kendisiyle. Dedim ki yahu dedim burada böyle bir şey yapılıyor. Burası tarihi mezarlıktır dedim. Bakın ben kendilerine 46 tane farklı yerde, Üsküdar’da yer gösteriyorum. Hangisini beğenirlerse cemevini oraya yapalım diyorum. Ne olur şu mezarlığa dokunulmasın. Daha sonra biz üçlü bir araya geldik. Ne dedi biliyor musunuz? Siz beni oraya gömersiniz ama bunu yapamazsınız. Ben zaten sana ruhsat vermem dedim, yıkarım dedim.  Bunlar kaçak inşaata başladılar, ben de dozeri gönderip vurdum.

”RUHSATI YOKTUR”

Allahtan ki biz resimleri çektirmiştik. Çünkü o cem evi bir ucube olarak yapıldı orada. Hala kaçaktır. Ruhsatı yoktur. Karacaahmet Türbesi’nin yanında ucube olarak durur. Hakkımda benim orayı yıkmadım diye dava açıldı. Biz resimleri falan ibra ettik de ben beraat ettim. Yoksa ondan da mahkum olacaktım. Halbuki yaptıranlar ben değilim, başkaları göz yumdular.

”CEMEVİNE KARŞI OLDUĞUMU SÖYLEMİYORUM”

Aleviler Müslüman’dır diyenler var, değildir diyenler var. Aynı zamanlarda bir de bunların içinde Ateist olanlar var. Eğer biz müslümansak bir alevi olarak, o zaman Müslüman’ın ibadethanesi tek olması lazım. Cemevine karşı olduğumu söylemiyorum. Mesela Türkmen Alevi’leri camiye gelirler.  Ama bağıran çağıran tipler var ya. camiyle cemeviyle alakaları yok. Ama cemevi konusunda bir çok arkadaşımın olumlu yaklaşımı vardır.  Ama Alevilik bir dindir deniliyorsa bunu çıksınlar müşterek olarak açıklasınlar.

Kızılbaş Alevilikte cem ya da meydan

Haşim KUTLU
 
Alevilikte Cem-Civat bağlamında açılan meydanların tamamı, onun dünya görüşü ve sosyal yaşam tarzından ayrılmaz. Bir çiftçi ve çoban toplumunun günlük yaşam tarzını, kutsanması ve olumsuzluklardan arındırılması bağlamında bir cem erkanının tamamında görmek mümkündür.
 
Alevilikte, erkânlar gereği ‘Cem nedir?’ sorusuyla konuya girilmez ama Cem adı verilen kutsal etkinliğinin bizzat kendisinin anlatımına girişilir. Ne ki, bu çalışmamda ayrıksı olarak ‘Cem nedir, nasıl anlamalıyız?’ sorusuna yanıt vererek konuya girmek istiyorum.
 
Cem, en genel bir ifade ile özün her türlü olumsuzluktan, kirlilikten arındırılması ve öz birliğine yetilmesi anlamına gelir. Bu bağlamda bir tefekkür ya da içe kapanmayı da ifade etmektedir. Her türlü ikilikten ve ikircikli tutumdan arınmak ve öz birliğine yetilmektir. Dikkat edilirse bu ifade, kişinin kendi kendisiyle cem olması ya da bir’liğe yetmesiyle ilgili bir ifadedir. Bununla birlikte kişi ile kişi, kişi ile toplum ve nihayet kişinin maddi manevi doğal çevresi ile cem olması, bir’liğe yetmesi vardır. Dahası, toplumun bizzat kendisinin cem olması ve bir’liğe yetmesi vardır ki, şekilsel olarak farklı meydanlarda ifadesini bulsa da özü hep aynıdır.
 
Cem olmanın özü – birey için belirttiğimiz gibi toplum için de söyleyebiliriz –  bütün bir maddi ve manevi yaşamda, ahlak insanı, ahlak toplumu olabilmektir. Yol dili ile söyleyecek olursak, “tek can tek nefes” olabilmektir. Ahlak toplumu derken, Aleviler böyle bir amaçla ve bilgi donanımıyla, yani, ‘Biz ahlak toplumu olacağız’ diyerek yapmazlar bunu ve ayrıca buna gereksinmeleri de yoktur. Çünkü, ayrıca doğacı ya da çevreci olmaları gerekmediği gibi, onların yaşamlarının kendisi ahlaktır, çevreci ve doğacıdır.
 
Tabii bütün bunları belirtirken “günün Aleviliği”nden söz etmediğimin, tam tersine, otantik “Yol’un Aleviliği”nden söz ettiğimin farkında olunmalıdır.
 
Cem için bu kısa tanımı yapabiliriz ama bilmeliyiz ki tanım ve tarifler konuyu ancak bir boyutu ile anlamamıza yardımcı olabilir. Konunun kendisini tam olarak kapsamayacağı için de, doğası gereği eksikli bir yaklaşım olur. Hal böyle olunca, biraz daha kapsayıcı bilgiye doğal olarak gereksinim vardır.
 
Belli ki, biz eğer bir tapınma ya da güncel ifade ile bir ibadet ya da ritüelden söz ediyorsak; kuşkusuz, aynı zamanda bir kutsallıktan ve kutsal sayılanın manevi huzurunda, söz ile ve davranış ile saygı ediniminde bulunmaktan söz ediyoruz demektir. Hal böyle ise eğer, sözü geçen kutsallık nedir ve nasıl anlamalıyız?
 
Açıktır ki güncelde, tapınma ya da ibadetten söz edilen yerde de anlaşılan tek kutsallık Allah’tır. Bugün böyle anlaşılsa bile gelmiş geçmiş tekmil kutsallıkların kökü üç  temel unsura dayanır. Birincisi, BARINMA’dır. İkincisi, BESLENME’dir. Üçüncüsü ise ÜREYİM ya da neslin üretimi yani DOĞUM’dur. Bu üçlü kutsal öğe, en kadim kutsallıktır ve tapınmalar başlangıçta bu üçlü kutsal öğeye saygı sunumu olarak başlamıştır. Otantik Alevilikte kutsallığın bu üçlü kadim terkibi hiç bozulmadı. Barınma simgesi olarak Ocak ve aynı bağlamda hane simgesi eşik hala kutsaldır. Yine beslenme simgesi sofra ve lokma ya da niyazlık halka kutsaldır ve bu üçlü, bir cem ayinin ayrılmaz bileşenleridir. Bu üçlü kutsal terkip Ana şahsında ifadesini bulduğundan Aleviliğin batıni yüzünde; Yol, ana olarak; baba, Erkan olarak tanımlanır.
 
Bu bağlamda da kadim kutsalların doğal ve dünyasal oluşuna koşut,  bunlara sunulan saygı ve şükran edinimi de dünyasal olmak durumundaydı ve öyle de oldu.
 
Burada yeri gelmiş iken şöyle bir soru sorulabilir: İnsan soyunun kadim geçmişinde, hem kutsal saydıkları hem de manevi olarak o kutsallara yönelik sunumlarda bulundukları şeyler, dünyasal iken, nasıl oldu da, önce göksel bir kimlik kazandı sonra da fizik ötesine yani “Öte Dünya”ya taşındı? Kuşkusuz ince ve uzun bir yol süreki ile gerçekleşti bütün bunlar ama soru, tanrılar ve dinler söz konusu olduğunda, mutlaka ayrıca yanıtlanması gereken temel bir konuyu kapsar. Ne yazık ki bunun yeri de bu makale değildir. Alevilikte cem ya da Yol diliyle cem değil de MEYDAN konusunu, dayanakları bakımından nispeten daha esaslı anlamak için, kısaca da olsa burada kutsallık ve saygıdan söz etmek durumunda kaldım.
 
İster tek tanrılı olsun isterse çok tanrılı olsun, kapitalist toplum öncesi dinler, en temelde iki bölümde ele alınabilir. Birinci bölümdekiler, doğal dinler ya da aynı bağlamda doğal/ortaklık toplumu dinleridir. İkici bölümdekiler ise ‘semavi dinler’ olarak da tanımlanan “devletli toplum” dinleridir. Güncelde devlet ve iktidarın tetiklemesiyle ‘Alevilik din midir, mezhep midir?’ ya da ‘İslam’ın bir yorumu mudur?’ ya da ‘İslam’ın içinde midir dışında mıdır?’ gibi yaklaşımlarla güncelleştirilen provokatif yaklaşımlara girmeden belirtmek gerekirse, konumuz bağlamında Alevilik, “doğal dinler” içinde yer alan en kadim din sürekine dayanır ve sadece bir iman ve itikatı kapsamaz. Bu haliyle de, yani hem toplumsal yaşam koşullarıyla hem de onun maneviyatını dillendiren, bir tarım toplumu yapılanmasıdır.
 
Alevilikte Cem-Civat bağlamında açılan meydanların tamamı, onun dünya görüşü ve sosyal yaşam tarzından ayrılmaz. Bir çiftçi ve çoban toplumunun günlük yaşam tarzını, kutsanması ve olumsuzluklardan arındırılması bağlamında bir cem erkanının tamamında görmek mümkündür. Zaten biraz da bu yüzden olacak ki, iman ve itikatlarını “öte dünya” anlayışına göre düzenleyenler ve ibadetlerini buna göre yerine getirenler, cemlere dışarıdan bakıp, ‘Bu ibadet değil cümbüştür’ diyebiliyor en iyimser yaklaşımla. Tabii ki ‘mum söndürüldüğü’ ya da ‘ana ve bacının bilinmediği bir seks partisi’ olduğu yolundaki modernite dahil bütün devletli dinlerce öteleyen ve aşağılayan nitelendirmeleri de hiç hesaba katmak istemiyorum.
 
Aleviliğin değişik süreklerindeki cemlerde nüanslar vardır ama bununla birlikte genel yapı değişmez. Bu bağlamda cemler, sıralı cemler ve özel cemler olarak iki başlık altında toplanabilir. Sıralı cem meydanları, yılın belli mevsimlerinde yerine getirilmesi gereken cemler olduğu gibi yılın belli ay ve günlerinde yapılması gereken cemlerden oluşur. Örnek olsun; On iki Nur (Donzdeh Nurani) hakkı için yerine getirilen, bugün Kerbela Matemi olarak adlandırılan ve on iki günlük yastan sonra yerine getirilen aşura cemi ayini, Hızır cemi, Hıdrellez (Hıdır-Eliyas) cemi, Newroz cemi gibi cemler, sıralı cem sürekindendirler.
 
Bu cemler, her yılın belli aylarının belli günlerinde yerine getirilirler. Örneğin her yıl, günleri, 13 gün evvele kaydırılarak kutlanan İslami kurban bayramından 20 gün sonraya denk getirilerek yerine getirilen, Kerbela Yası ve aşura cem ayini, bugün yanılsamalı olarak sanıldığı gibi, kurban bayramlarından 20 gün sonrasında değil, her yıl Ekim ayının birinci ve on ikici günü arasında yerine getirilir. Bugünkü uygulanış şeklinde bile o günkü takvim belirlemelerine baktığınızda, o günün Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği gün olduğunun kayıt edildiği görülür ama yine de bu çelişkili yaklaşım sürdürülmeye devam edilir!
 
Bunlara her hafta perşembeyi cuma gününe bağlayan ve akşamları yerine getirilen, haftalık muhabbet cemini de eklemek gerekir. Muhabbet cemi, Abdal Musa cemi diye de adlandırılır. Daha çok gençlerin de yer aldığı eğitim esaslı cemlerdir.
 
Yıllık olarak özellikle hasat sonunda yerine getirilen, yıllık görgü cemlerini de buna eklemek gerekir. Özel olarak yerine getirilen cemler hanesinde de değerlendirilir ama çoğu kere yıllık görgü meydanları sırasında, Yol’a girecek genç Alevi adaylarının ikrarları da görülür. Çünkü ikrar cemleri de görgüden sayılır.
 
Özel olarak yerine getirilen cemler ise daha çok isteğe bağlı olarak yerine getirilen cemlerdir. İkrar cemleri, eşleşme ya da müsahip (birayê musaviyê = eşitlik kardeşliği) cemleri ile çeşitli anlaşmazlıkların çıkmasında durumun aciliyetine ve tarafların isteğine bağlı olarak görgü cemleri yapılır. Bir de Mihman Meydanı ya da cemi diye adlandırılan, dışarıdan konuk olarak gelen yol kardeşleri hakkına düzenlenen özel bağlamda cemler vardır.
 
Dikkat edilirse yer yer eşanlamlı kimi kavramları -ki bu kavramlar Yol diline ilişkin yol kavramlarıdır- sıklıkla kullandım. Geçerken bu duruma ilişkin de bir not düşmek istiyorum. Günün Aleviliğinin en önemli ayırt edici özelliği, onun, esası itibariyle ortaklığa dayalı köylü karakterinin çözülmüş olmasıdır. Alevi toplumu bugün artık ortaklık toplumunun değil, kapitalist mülk toplumunun bir bileşenidir! Toplumun otantik özelliklerinin de artık tarih olduğu anlamına geliyor bu. Bu bağlamda da günün Alevisi sadece Yola değil onun diline de yabancıdır. İnkarcı ve ırkçı devlet yapılanmasının yıllara dayanan imhacı ve bozucu etkilerini de bu yabancılaşmaya eklersek, günün Alevilerinin tam bir bozulmayı ve kendi gerçeklerine yabancılaşmayı yaşadıklarını belirtirsek abartı olmaz. Kolektif hafızanın karanlıklarından ola ki gün ışığına çıkma olanağı bulabilir düşüncesiyle bu kavramlara yer verdim. Böylece genç kuşaklara da Aleviliği kendi kavramlarıyla tanıma olanağı sunulmuş olur diye düşündüm.
 
Diğer yandan, her biri kendi başına bir konu olması nedeniyle, yukarıda kutsanma ve arınma bağlamında cem ayinlerinin temel özelliğinden söz etmeme karşın, cemlerin yapılış şekillerine, yine bu bağlamda hizmet özelliklerine hiç girmedim.
 
Sonuç olarak, sözü çokça uzatmaya gerek yok. Kadim özellikleri itibariyle bir ortaklık toplumu ve doğal din yapılanması olan Alevilik ve hele de Kızılbaş Alevilik sürekinde, öyle sanıldığı gibi, bugün özellikle de metropollerde inşa edilen ve birer minaresiz cami örneği cemevlerine de, büyük çaplı kalabalıklarla yerine getirilen ve şekilden ibaret olan cemlere de gereksinmesi olmamıştır. Onun için, insan suretinde olması da gerekmez, ÜÇ CAN BİR CEM olmuştur hep. Arî Mezin örneği ulu dağ eteklerinde. Soylu selvilerin, soğuk su kaynaklarının hemen yanı başındaki düzlerde, geceleri de değil, günün gün ortasında, bir börtü bir böcekle, üç can bir cem olmayı bilmiştir. O soylu yerlerin hala bu topluluğun bugünkü kuşaklarınca bile ziyaret kabul edilmesinin başkaca nasıl izahı yapılabilir ki!*
 
* Geniş bilgilenme için bkz.:
Haşim Kutlu, Kızılbaş Alevilikte Yol Erkan Meydan, Yurt Yayınları; Ankara.
Haşim Kutlu, Kızılbaş Kadın, Alev Yayınları, İstanbul.
Temel Özellikleriyle Kızılbaş Alevilik.
Ateşin ve Güneşin Yeryüzündeki Tezahürü Olarak Bozatlı Hızır.

Alevi kurumları, örgütlülük ve asimilasyon

Arif DİRİK
Örgütlenme adına her ne kadar cemevi, dernek, federasyon şeklinde organizeler olsa da Alevi kurumları henüz net bir kimlik sahibi olmaktan uzaktır. Asıl Alevilikle hiç ilgisi olmayan, İmam Ali’ye endeksli tartışmalarla Alevilik yavaş yavaş İslam içi bir kültüre dönüştürülüp özünden uzaklaştırılmaktadır.
Egemen sistemlere muhalif olarak kendini var eden Alevilik, sürekli egemen devlet din ve sistemlerin saldırısına maruz kalmıştır. Biat kültürünün dışında komünal bir yapı olarak kendisini var etmeye çalışması, egemenlerin sürekli tehlike olarak görmesine neden olmuştur. Bu temelde sürekli bilinen kanlı katliamlar yaşana gelmiş ve günümüzde halen devam etmektedir.
Özellikle cumhuriyet dönemi ile birlikte laisizm adı altında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile asıl örgütlülükleri dumura uğrayan Alevilik olmuştur. Cumhuriyet dönemi ile beraber fetvaların yerini ‘kanunlar’, kadıların yerini hakim savcılar almış, bu ister istemez daha önceleri Osmanlının ya da devletin kurumlarını asla çözüm mercii olarak görmeyen Alevilerin mahkemelerle tanışmasına, artık bazı sorunları cemde çözmek yerine mahkemelere taşımasına sebep olmuştur.
Artık, Pir yerine devletin kanunlarını işleten mahkemeler yaşama müdahale etmiştir. Zaten tek dil, tek din ideolojisi temelinde kurulu Türk devlet sistemine dahil olmakla beraber Alevilik de fiilen yasak duruma gelmiştir.
Okullar, kışlalar ve bir bütün tekçi devlet sistemi tarafından topluma enjekte edilen kemalist ideoloji ile sistemin yasak saydığı ya da en azından yasak değilse bile kendi dışında gördüğü Alevilik – Kürtlük -, Lazlık, Çerkeslik, Hıristiyanlık vb yani Türk ve müslüman olmayan her türlü etnik ve kültürel yapı ,resmi yaşamın dışına sürülmüş ve unutulmaya-unutturulmaya, yer yer şiddetle yok edilmeye çalışılmıştır.
Öyle bir kendine yabancılaşmış toplum oluşturulmuştur ki Türk ve müslüman olmayan her türlü etnik ve kültürel yaklaşımlardan bu toplumun bireyleri utanır duruma getirilmiştir. Devlet tarafından devşirilerek özellikle yatılı bölge okulları ile bu öyle bir hal almıştır ki belli bir süre devlet okullarında eğitim gören gençler, köylerine ya da ailelerine geldiklerinde yeni ideolojinin birer temsilcisi konumunda, geçmişinden utanır bir şekilde, hatta geri döndükleri toplumu da tekçi ideoloji için gönüllü asimile eden birer nefer durumuna getirilmiştir.
Bütün bunların gölgesinde sürekli yer yer tartışmalar olsa da devletin tekçi mantığı örgütsüz bir toplumu alt etmede zorlanmamıştır.
Özellikle 84 yılı ile, Kürt özgürlük hareketinin çıkışı ile beraber bütün etnik ve dinsel yapılarda bir sarsılma meydana gelmiştir. Artık Kart Kurt teorisi çöp sepetine yollanırken, yok sayılanların üzerindeki ölü toprağı savrulmuş ve bir dirilme başlamıştır. Ve artık toplumda arayışlar başlamıştır. Kürt, “Kürdüm”, Alevi, “Aleviyim” deme cesareti bulmuştur. Özellikle yasaklı bu iki ana unsur örgütlenmeye başlamıştır. Kürt özgürlük hareketi bir çığır açmış, Kürtler bir şekilde yavaş da olsa örgütlenmeye bedel ödeyerek başlarken, Alevilerde durum farklılık göstermiştir.
Aleviler genel toplumsal bir örgütlenmeden henüz uzak ve daha çok duygusal temelde ve devletle de fazla karşı karşıya gelmeyi göze almayan, daha çok sistemin kabul edebileceği bir şekilde başlamıştır.
Özellikle Turgut Özal’ın Gölbaşı Toplantısı ile organize bir şekilde devlet Aleviliğe müdahale etmiştir. Bundan sonra anlayış; Alevilik olacaksa Türklük temelinde olmalı, devlet hizmetinde olmalı, cami ile barışık olmalı, Kürtlükle hiçbir şekilde alakası olmamalıydı. Ana çerçeve bu olmuştur. Bu şekilde Aleviler devletten bütçe istemeden yasal hiçbir statüsü olmadan örgütlenebilirdi. Devlet de bu yapılanmaya, Kürt özgürlük hareketi ile karışmamalarına dikkat ederek göz yummaktaydı.
Devlet ilk zamanlarda seyirci kalmayı tercih etmiştir. Zamanla derneklerde sayısal bir çoğalmanın gözlenmesi ile Alevilerin denetimden çıkacağı ihtimaline karşı, her ne kadar yasal bir statü tanımasa da valilerin, kaymakamların, yurtdışında da elçilik ve konsoloslukların yardımı ve iştiraki ile mantar gibi Türk bayraklı, büyük Atatürk fotoğraflı “cemevleri” açılmaya başlanmıştır.
Konumuz bunun tarihçesi ve detayları olmadığından bu yazımızda daha çok güncel Alevi kurumları ve örgütlenip, kendisini geleceğe taşırırken uğradığı erozyon ve sistemin asimile etme çabalarına karşı duruşu irdelenecektir.
Yeryüzünde hiçbir din kurumunda siyasi liderlerin posterleri bulunmazken, ülkenin bayrağı diye bir sorun yokken ve hatta otuz kırk yıl önce Alevilerde de öyle bir durum yokken, şimdi tüm Alevi cemlerine istisnasız bir şekilde Atatürk posteri ve Türk bayrağı asılması, tekçi devlet ideolojisinin Alevilerde meydana getirdiği erozyonla açıklanabilir. Atatürk ne Alevi ne de bir din adamıdır, ancak Atatürk posteri ve Türk bayrağı büyük çoğunlukla cemevlerinin demirbaşı olmuştur. Bunun da gerekçesi devlet ile arayı bozmamak. Yeri geldiğinde sığınak yapmışlardır.
Bu yaklaşım da gösteriyor ki örgütlenme adına her ne kadar cemevi, dernek, federasyon şeklinde organizeler olsa da Alevi kurumları henüz net bir kimlik sahibi olmaktan uzaktır. Kendisini İslam içi muhalefetmiş gibi görenler çoğunluğu oluşturmaktadır. Asıl Alevilikle hiç ilgisi olmayan, İmam Ali’ye endeksli tartışmalarla Alevilik yavaş yavaş İslam içi bir kültüre dönüştürülüp özünden uzaklaştırılmaktadır. İslamın beş şartı ile ilgisi bulunmaz ve hiçbir Alevi bu şartların hiç birini yerine getirmezken kendini İslam içi tartışmalara teşne ederek hızlı bir şekilde asimilasyona meydan vermektedir.
Cemevleri adı altında minaresiz birer cami denebilecek yapılar oluşturulmuştur. İçinde kuran okunan, mevlit verilen, yer yer namaz kılınan yapılar meydana getirilmiştir. İsim düzeyinde cemevi olsa da işlev olarak birer minaresiz camiden farksızlar.
Burada tek tek hangi cemevinin durumu nedir gibi detaylara girmek sayfaların konusudur, ancak “insan eksik bir tanrı, tanrı mükemmel bir insandır” anlayışı ve felsefesinin çok uzağında durmaktadır Aleviler. Diğer yandan da hiçbir bayrak ve egemene yakın olmayan, “insanı hakta, hakkı insanda” gören, mazlumun yanında yapılar da yeşermektedir.
Dikkat çektiğimiz bu tartışmalar, özellikle Avrupa’da Kürdistan Aleviler Birliği’nin kurulması ile yeni bir boyut kazanmıştır. Alevi öz be öz Türktür anlayışı tartışılmaya başlanmıştır. Aleviliğin Ortaasya ile Arap çölleri ile ilgisi olmadığını vurgulayan bu yeni anlayış etrafında düşünsel bir tartışma başlatılmış olmakla beraber örgütlenme ve bunu kitlelere taşırmada yeterli başarı sağlanamamıştır.
Başını, Gülen cemaatinden aldığı destekle Cem (Cumhuriyet Eğitim Merkezi) Vakfı’nın çektiği bir kesim örgütlenme ile cemlerde kadınların ayrı oturtulması, baş örtülmesi, cemde secdeye eğilmek, cemde kuran okutmak gibi Alevilikle ilgisi olmayan yapılar halen her alanda minaresiz camiler denebilecek cemevlerini yürütmekte ve asimilasyonun değirmenine su taşımaktadırlar.
Alevilikte “yol bir, sürek binbir” derken bazılarının camiye götürme projelerine ve İslamın iç muhalefet sorunlarına indirgeyerek bitirmeye, asimile etmeye çalışmasına rağmen, Aleviliğin özünün asıl çıkış kaynağı Mezopotamya’nın değerlerine göre ortaya çıkması için çabalar son zamanlarda yaygınlaşmıştır. Geçmişte hiçbir Alevi derneğinde böyle bir tartışma yokken “Biz Aleviyiz, İslam değiliz” tartışması hemen hemen her dernekte tartışma konusudur.
Sonuç olarak; örgütlenme bir başlangıç olsa da bir yandan örgütlenirken bir yandan da kendi kurumları aracılığı ile hızlı bir şekilde asimile edilmektedirler. Alevi kurumları her ne kadar kendi adına örgütlenip değerlerini geleceğe taşırma çabası içinde iseler de, birçok kurum ve dernek halen asimilasyona alet olmaktadır. Kimisi bilerek, kimisi de bilmeyerek…

Alevi toplumunda kadın

Bese HOZAT
Toplumsal köleleşmenin kaynağında kadının köleleştirilmesinin, sömürgeleştirilmesinin olduğu kesindir. Alevi toplumunu bu gerçeklik ekseninde değerlendirdiğimizde ilk göze çarpan yan, kadın ile erkek arasında belli bir anlayış, saygı ve eşitlik düzeyinin olduğudur. Ancak bu özgür ve eşit bir ilişki anlamına gelmemektedir.
Tarihi bulgular Kürtlerin ve eski Ortadoğu toplumlarının toplumsallığın gelişmesinde ve neolitik sistemin kuruluşundaki başat rollerini doğruluyor. Kürtler ve diğer Ortadoğu halkları neolitiği çok derinliğine yaşayan bir toplumsal kesimi oluşturuyor. Bu açıdan kökleri tarihin derinliklerine uzanan Ortadoğu halkları komünal yaşam biçimi olan neolitik kültürü çok güçlü bir biçimde özümsemişlerdir.
Devletçi-iktidarcı sistemin gelişimiyle birlikte komünal yaşam sistemi büyük bir darbe alsa da bu sistemin inşacı toplumları ataerkil sistem karşısında büyük direnişler sergileyerek bu değerleri korumuş ve geleceğe aktarmışlardır. Tarihsel gelişim ise sürekli çatallı olmuş, devletçi-iktidarcı uygarlık ile neolitik sisteme dayanan demokratik uygarlık arasında çelişki ve çatışmalar derinleşerek sürmüştür. Zira çelişki ve çatışmanın yoğunluğu oranında bir etkileşim de yeni sentezler oluşturarak tarih yaratma serüvenine devam etmiştir. Çatışmanın yoğunluğu içinde hangi uygarlığın etkinlik düzeyi yüksek olmuşsa diğerini etkileme düzeyi de bir o kadar güçlü olmuştur.
İnsanlığın ana soy damarlarından biri olan Kürtlerin de tarihsel süreç içerisindeki gelişimleri ana çelişki ile tali çelişkilerin çatıştığı eksende bir seyir izlemiştir. Büyük bir kesim ana soy ağacına bağlı kalarak yarattığı demokratik-komünal değerleri tüm egemen baskılara rağmen önemli oranda koruyarak insanlığın özgürlük umutlarını hep diri tutmuş, demokratik uygarlığa sürekli bir aşı rolü oynamıştır. Toplumun belli bir kısmı da ana gövdeden koparak devletçi sistemin anaerkil sistemden çalarak erkek aklın analitik gücüyle başkalaşıma uğrattığı, maddi-sanal değerlerin sahte cazibesi içinde erimiş, işbirlikçileşmiştir.
Öz değerlere bağlı kalarak direnen büyük toplum kesimleri, devletçi-iktidarcı uygarlığın baskıları ve şiddeti yoğunlaştıkça, varlığını sürdürmek için, içinde bulundukları dönemin siyasal-sosyal realitesini dikkate alarak ve etkilendiği oranda da esas alarak, yeni bir kültür ve inanç harmanlamasına gitmişlerdir. Önemli oranda özünü korumakla birlikte farklı bir forma da kavuşmuşlardır. Ataerkil devletçi sistemin acımasızlığı karşısında var olmak için direnen toplum, biçim değişikliğine, adeta denizde boğulmak üzere olan birinin yılana sarılması gibi sarılmıştır. Yani ya kaba bir direnişe geçip kırılıp yok olacaklar ya da elbise değiştirip varlıklarını koruyacaklar. Genellikle yaşanan ise ikinci seçenek olmuştur. Etkileşimin de yol açtığı esneme kabiliyeti toplumun yaşam tutkusu ile birleşince doğal değişim ve gelişim diyalektiği özü hem korumuş ve hem de özden çok sayıda sapma ortaya çıkarmıştır.
Bu diyalektiksel gelişimi daha özel bir konuya indirgeyerek Alevi gerçeği ile bağlantılı bir çerçeve çizmeye çalışırsak, göreceğiz ki Alevilik de bu diyalektiksel döngünün bir parçasıdır. Alevilik, devletçi-iktidarcı uygarlık karşısında direnen toplum gerçeğidir. Dolayısıyla devletçi-iktidarcı sistemle bütünleşmeyen, uzağında kalan, sürekli çelişki ve çatışma halinde olan bir toplumsal gerçekliktir. Bu olguyla bağlantılı olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; İslamiyet’in ortaya çıkışı ve iktidarlaşmasıyla birlikte direnen toplum yapısı Alevilik ismini alsa da öncesinde de bu direniş geleneği daha güçlü bir biçimde mevcuttur. Çeşitli inanç-kültür biçimlerinde bunu görmek mümkündür. Özellikle insanlık tarihinde ilk çıkışları itibariyle büyük bir ahlak devrimi anlamına gelen inanç biçimlerinde direniş geleneği çok güçlüdür. Tarihte tüm inanç biçimleri birbirinden çok büyük oranda etkilenmişlerdir. Toplum yeni yaratımlarla ve mevcut birikimin senteze uğratılmasıyla sürekli yol aldığı için zamanın her diliminde sayısızda birikimi yaşadığı ana aktarıp oradan da aldıklarıyla yoluna devam etmeyi sürdürmüştür.
Alevi toplumu da henüz Alevilik ismini almadan önce de tarihin başlangıcından bu güne tarihi besleyerek ve kendisi de değişik kültür ve inançlardan beslenerek zamanımıza kadar gelmiştir. Alevilerin inanç ve kültürlerine baktığımızda toplumsallaşmadan bu güne yaşanan her tarihsel gelişmeden bir kalıntı bir iz görmek mümkündür. Aleviliğe bu konuda en büyük etkiyi belki de Zerdüşt inancı ve felsefesi yapmıştır. Derinlikli bakıldığında Alevilikle Zerdüştlük arasında birçok ortak noktaya rastlanır. Zerdüştlükte devletçi-iktidarcı uygarlığın insan iradesini eriterek köleleştirdiği toplum gerçeğine karşı büyük bir öfke vardır. Bu açıdan Zerdüşt, iradeli-özgür insan gerçeğini çok fazla önemsiyor. Zerdüşt iradeli insan ile toplumsal özgürleşmeyi ve kurtuluşu amaçlıyor. Zerdüşt’ün felsefesi, tanrı-kralların zulmü altında iradesizleştirilerek kullaştırılan, değersizleştirilen ve hayvanlık sınırlarında seyreden insana, insan onurunun düşüşüne bir başkaldırı ve müdahaledir. Bu anlamda Zerdüşt inancında insana değer, insan iradesine saygı çok temel bir yaşam anlayışıdır. Benzer bir insan yaklaşımı Alevilikte de vardır. “Benim Kabem insandır. Her ne arar isen kendinde ara. Tanrı insanda tecelli eder. Kendi özünü bilmek tanrıyı bilmektir. Yetmiş iki milleti bir gör” sözleriyle somutlaşan bu yaklaşım, insanı, tüm varoluşların en değerli varlığı olarak görür. “İbadet ederken yüzünü başka bir insanın yüzüne çevir, onda tanrıyı, tanrıda kendini göreceksin” denilir. Tanrının insanda varlık bulması anlamına da gelen bu yaklaşım kaynağını, tanrıça inanç kültünden aldığı kadar bu inancın yoğun etkisinde olan ancak dönemi itibariyle özgünleşen Zerdüştlükteki tanrı inancından da alır.
Aleviliğin yoğun etkisinde kaldığı Zerdüşt’ün Mazda inancında tanrı, her şeyi kendisinden yaratandır. Mazda sözcüğünün etimolojik anlamı da bu gerçeğe daha iyi açıklık getiriyor. Kürtçenin Zazaca lehçesinde Maz ya da Ma: biz, da: verdi anlamına geliyor. Yani ‘tanrı’, ‘bizi veren’ anlamındadır. Kürtçenin Kurmancî lehçesinde ise Mazda anlamında kullanılan Ezda da, Ez: biz, da: verdi anlamına gelmektedir. Xada kavramlaşmasında da aynı anlam kendisini tekrar etmektedir. Xa: kendi, da: verdi-dir. Burada da yine tanrı, ‘bizi veren’ anlamına gelmektedir. Bu örneklerden anlaşılması gereken tanrının insanı başka bir şeyden yaratmayıp kendisinden bir parça olarak yarattığı inancıdır. Bu bakış açısına göre tanrı, hiçbir şeyi yoktan var etmiyor, kendisi vardır ve her şeyi kendisinden bir parça olarak ve kendisinden vererek yaratıyor. Bu durumda parça, bütünün tüm niteliklerini içinde taşımış oluyor. İnsanda ise bu durum en üst düzeyde anlam buluyor. Çünkü insan oluşumlar içinde en son oluşum olduğu için tüm oluşumların toplamı ve en gelişmiş-yetkin hali gibi bir durum ortaya çıkıyor. Doğadan çıkan ve doğanın en gelişmiş üst hali de diyebileceğimiz bu insan, evrenin tüm oluşum potansiyelini içinde taşır haldedir. Evren bir makro-kozmos ise insan da evrenin tüm oluşum halini bünyesinde barındıran bir mikro-kozmostur. Yani evrenin bütün oluşum enerjilerini içinde barındıran cisimleşmiş bir tanrıdır. Bu noktada Alevi inancındaki ‘tanrı insandadır’ felsefesi bu biçimde açıklık kazanmış oluyor.
Kadına yaklaşımda da çok ciddi bir benzerlik söz konusudur. Zerdüşt felsefesinde kadın ile erkek arkadaştır. Her ikisi birbirine saygılı ve eşit yaklaşmalıdır. Kadın iradesine saygıyı ifade eden bu felsefe Alevilerde de etkili bir yaklaşımdır. Alevilerde yaşam içerisinde kadının aktivitesi erkeğe yakın bir noktadadır. Birçok çalışmada ortak yer almaktalar ve ibadetleri de ortaktır.
Alevilerde kültürün ve ahlakın temelini kadın oluşturmaktadır. Ataerkil tarihin yaratımı olan toplumsal cinsiyetçiliğin etkileri olsa da genel toplumsal gerçekliğe vurulduğunda Alevilerde kadın ile erkek arasında belli bir ahenk ve uyumdan bahsedilebilir. Alevi inancına göre tanrı kadın ile erkeği kendisinden bir parça olarak eşit yaratmıştır. Bu açıdan kadına yaklaşım daha eşitlikçi ve adildir. Baskının ve zorun sınırlı olması kadının biraz daha serbest ve bağımsız bir biçimde yetişebilmesine katkı sunmaktadır. Alevilerde genelde evlilikler tek eşlidir, çok eşli evlilikler oldukça nadirdir. İslamiyet inancındaki çok eşli evlilik kültürüne Alevilerde pek rastlanmaz. Bu yönlü gelişen evliliklerin temel nedeni de ya çocuk sahibi olmamadan kaynaklıdır ya da çocukların sadece erkek veya kız olmasıdır.
Kadına yaklaşım bir toplumun gelişkinlik ve özgürlük düzeyini yansıtmakla birlikte o toplumun ahlakını da ortaya koyar. Toplumsal düşüşte ve yükselişte kadın olgusu ve kadına yaklaşım belirleyici bir faktördür. Kadın erkekle ne kadar eşit ve özgür bir statüde ise o toplumun özgürlük düzeyi de bir o kadar yüksektir. Toplumsal özgürleşmenin kadın özgürlüğüyle bire bir bağlantısının olduğu her geçen gün daha fazla açığa çıkan ve varlığını oldukça yakıcı hissettiren bir olgudur. Toplumsal köleleşmenin kaynağında kadının köleleştirilmesinin, sömürgeleştirilmesinin olduğu kesindir. Alevi toplumunu bu gerçeklik ekseninde değerlendirdiğimizde ilk göze çarpan yan, kadın ile erkek arasında belli bir anlayış, saygı ve eşitlik düzeyinin olduğudur. Ancak bu özgür ve eşit bir ilişki anlamına gelmemektedir. Devletçi-cinsiyetçi sistem kültüründen önemli düzeyde bir etkilenme de söz konusudur.