Ana Sayfa Blog Sayfa 6453

‘İncidiysen inciteceksin’

Can KASAPOGLU 

‘Aleviler İnciltinen konumdan çıkıp İncitmeye başlamalı’

Alevilerin‘aşırı’ hümanist olduğu ve bu durumun bazı güçler tarafından yine kendilerine karşı kullanıldığı bilinir..

‘Önce cümle aleme’ diyerek başlayan bu felsefe, ‘Dağdaki kurda-kuşa, kapı-komşuya, 18 bin aleme ve 72 millete, sonra da, (artarsa eğer) birazda bana’ der Alevilik..

Böyle dediği ve lokmasını gerçektende ‘Dağdaki-kurda kuşa’ varıncaya dek ‘dağıttığı içindirki sonunda elinde, ya bir doyumluk yada bir tadımlık lokma kalır yada kalmaz..

Böyle olduğunda ise  ‘Doyumluk değil, tadımlıktır’diyerek durumu geçiştirir ve belkide aç yatar Alevilik..

Canlıların her türlüsünü (İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler) kutsal bilir ve onlara dokunmaz.

‘Genel olarak hayvan, ağaç vb kesmemeye özen gösterir ve özellikle matem-yas günlerinde yaşolan hiç bir bitkiye, ağaca balta vurmaz’ diye bilinir..

Öyleki ateşi çok kutsadığı bilinen Aleviliğin hem ateşi söndürmemek ve hemde ‘Suyunda canı var’diyerek Ateşe su dökmediği söylenir..

Hiç bir dönem iktidar olmayı hedeflemeyen, yaşam biçimi, ocak-dergah işleyiş tarzı ile devlet ve böyle bir yaptırım gücüne dahi ihtiyacı olmayan Alevilik bütün bu gözel yanlarına rağmen kırımlara, katliamlara mağruz kalmıştır ve halada kalmaktadır..

Karıncayıezmeyen, yılana dokunmayan, insanı kamile hayranlık duyan Alevilik, başta müslümanlık olmak üzere her şeyi ile diğer bütün inançlardan kesinlikle ayrışmaktadır..

Aleviliğin hümanist felsefesinde onun insana, emeğe, doğaya, sevgiye ve barışa olan sevdası vardır..

Bütün bu hümanist yaklaşımı ve yaşamının yanı sıra birde olayın bir başka boyutu vardır..

Aleviler‘İncisende incitmezler’ imiş…!!

Zaman zaman uğradığı katliamlara tepki gösteren Alevilere hemen ‘İncisende incitme’ diye telkinlerde bulunulur..

Bu yaklaşım aynızamanda ‘size vuranlar, katledenler örgütlü ve güçlü olsalarda siz hiç bir zaman için kendi örgütlülüğünüzü yaratmayın’ demek anlamına gelmektedir ve tehlikede burada başlamaktadır..

Gaspedilmişhakları için vermiş olduğu mücadele, yok sayılan, inkar edilen inancını ve kimliği elde etmek için vermiş olduğu hak mücadelesi hemen birileri tarafından yumuşatılmaya, içi ve özü boşaltılarak, pasifleştirilmeye çalışılır ve meşhur ,‘incisende incitme’ sözü söylenegelinir..

Örneğin hatırlanırsa ‘İncisende incitme’ lafı özellikle Sivas-Madımak ve İstanbul-Gazi katliamlarından hemen sonraya ortaya atılmış laflardır.. Başta Süleyman Demirel olmak üzere CHP’nin Bülent Ecevit’i ve gelmiş geçmiş sözde demokratların hepsi  Aleviler katliama uğradığında kameralar karşısına geçerek ‘Benim Alevi vatandaşlarım’ diye söze başlarlar ve ardından ‘aman ha, incidiniz ama sakın ola sizde başkalarını incitmeyini, sizin felsefenizde başkalarını incitmek yoktur’ gibi saçma-sapan sözlerle Alevileri pasifize ederler..

Dahada ileri giden, (götürülen) hümanizm, ‘Alevilerin suratına bir tokat atıldığında yüzünün diğer tarafını döner ve eğer vuracaksa birde o tarafa vurmasını bekler’ diye devam eder.. 

İşte böyle denile denile Aleviler katliamlardan geçirilerek, inkar ve imha edilerek, asimile, sürgün ve her türden kültürel, inançsal erozyonlardan geçirilmiş olurlar.

Çünkü Türk-İslam sentezli devlet, AKP-Cemaat hükümetleri ile ulusalcı ve statükocu CHP,‘İncisede incitmeyen bir Alevilik’ istemektedirler..

Elinden gelse toprağı ezmemek için basmadan adeta uçarak hareket etmek isteyen Aleviliğin, ‘İncisende incitme’ sözü karşısında çok dikkatli olması gerekmektedir..

Aleviliğin, lokmasını paylaşmak istediği kurdun-kuşun yolu Ankara’nın Muaviye siyaseti tarafından kesilmiştir. Kaldıki Pir Sultanların yolu Hızır paşaların saraylarından geçmemiştir. Dolayısıyla Alevilerin yoluda Ankara’dan geçmeyecektir.

Kerbeladan bu yana yol bellidir.. Bu yol mazlumların, zalimlere karşı vermiş olduğu onurlu mücadele cephesidir..

Ankara ve bazıAlevi işbirlikçileri, ‘İncinipte incitmeyen Alevi’ istemektedir. Böyle bir Alevilik ise ‘Düşkünlüktür’..

Gelinen aşamada Alevilerin artık ‘İncidiğinde İnciten’ konuma gelmesi kaçınılmazdır..

Aksi halde Dersim soykırımından bu yana Maraş, Sivas, Gazi ve vb hiç bir katliamın hesabınısoramayız. Soramadığımız, hesabını alamadığımız gibi üstüne üstlük ‘zaman aşımlarında’ bir kez daha yakılırız. 

Ne dersiniz,‘İncitme’ zamanı gelmedimi hala??

Kemal BÜLBÜL: Başbakan Ne Yapmak İstiyor?

Başbakan dünkü (15.05.2012) grup konuşmasında kullandığı ötekileştirici şiddet ve nefret dili Alevileri, Ermenileri ve Kürtleri rencide etmiştir. Başbakanın inkarcı, tekçi ve şiddet içeren üslubu Türkiye’nin sorunlarına çözüm üretmeyeceğinin göstergesidir.

12 Eylül 2010 “Anayasa Referandumu” iktidar, muhalefet ikileminde yapılan kısır ve düzeysiz tartışmadan öteye gidemedi. İktidar/Muhalefet çatışmasından doğan “Evet/Hayır” sendromu Türkiye için demokrasi, toplumsal barış ve özgürlüklerin önünü açamadı. Zira iktidarın “Statükoyu yıkacağım” muhalefetin ise “Sahip çıkacağım” tavrı hastalıklı iktidar ve muhalefet anlayışını pekiştirdi. Tanzimat, İttihat ve Cumhuriyet tarihi boyunca “Çatışıyor” görünen iktidar ve muhalefet geleneği bu tutumları ile birbirlerini besledi. Dolayısıyla iktidar ve muhalefet yaşadıkları için sorumlu arıyorlarsa kendileridir. Cumhuriyet tarihi boyunca “Dinci/Laik, gerici/ilerici, şeriatçı/demokrat, irticacı/çağdaş” tartışmaları Türkiye toplumuna büyük acılar yaşatırken iktidar ve muhalefet “Devlet denizinde” gemisini yüzdürmeye devam etti. Biz “Ötekileri” tahterevallinin dayanak noktası yapan iktidar ve muhalefet eğlenceli oyununa devam ederken bizler çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı Türkiye gerçeğinden, dolayısıyla hak ve özgürlüklerimizden yoksun durumdayız.

Sayın Başbakan “İktidar ustası” olduktan beri Türkiye Salı günleri Başbakanın grup sendromu ritüeline tanık oluyor. Başbakan Sayın Kılıçdaroğlu ile “Düellodaymış” gibi “Ustaca” Alevilere hakaret ediyor. Doğrusu Başbakanın, çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı Türkiye için kullandığı “Tekçi, inkarcı, ötekileştirici” şiddet dili  “Usta” işi. Boksör Muhammed Ali’nin “Keşke insanlar beni sevdikleri kadar birbirlerini sevseler. Eminim ki dünya o zaman çok farklı olur.” Sözü “Sevgiden yoksunları” tanımlıyor. Başbakan tavır ve söylemleriyle bu sözün içeriğine dahil değil midir? Yine “Dünya ve Türkiye sorunları” için “Biz Yunus’un ve Mevlana’nın diliyle konuşan bir milletiz. Ama biz gerektiğinde Köroğlu’nun diliyle de konuşmasını çok iyi bilen bir milletiz. Dünyada ve Türkiye’de bizi bu milleti ve bu milletin tarihini yanlış anlayanlar, yanlış değerlendirenler varsa bunu lütfen gözden geçirsinler!” diyerek güya “Dış ve iç düşmanlara” mesaj verirken padişah edası ile bizi tehdit ediyor! Başbakan Yunus, Mevlana, Köroğlu gibi değerlerimizi bize karşı tehdit ve şiddet niyetiyle kullanırken “Çayın taşı ile çayın kuşunu vuruyor.” Örneğin “Kim olursa olsun mazlumdan yana tavır takınırız. Kim olursa olsun zalime karşı çıkarız.” Diyen Başbakan Madımak katilleri için verilen “Zaman aşımı” kararına “Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun.” Deyince kimden yana tavır takınmıştır? Bu rezil ve insanlığa karşı suç teşkil eden karara “Hayırlı, uğurlu” demek katillerden yana tavır belirlemek değil midir? Konuşmalarında sıkça Ehlibeyt, Şahı Merdan ali, Şah Hüseyni Kerbela sevgisinden söz eden Başbakan bilmelidir ki Ehlibeyt, Şahı Merdan Ali, Şah Hüseyni Kerbela sevgisi ilim, irfan, edep ve haya üzerine kuruludur. Halkların tehdit edildiği, hakların ihlal edildiği yerde bu değerlerin varlığından söz edilebilir mi?

Almanya’da kendisine “Verilen ödül” için “Protesto gösterileri organize edildiğinden” bahisle “Avrupa’daki PKK yandaşları, Ermeni örgüt yandaşları, Alevi kardeşlerimi, tüm Alevileri tenzih ediyorum isminin başında Alevi sıfatı olan bazı dernek ve federasyonlar o gösteriyi birlikte organize ettiler.” Diyen Başbakan geleneksel devlet politikasının inkar, asimilasyon ve katliamlarla ötekileştirdiği Alevi, Ermeni ve Kürtleri hedefe koyuyor! Başbakanın sözünü ettiği gösteriyi düzenleyen kurumlardan birisi “Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’dur.” “Tüm Alevileri tenzih ediyorum!” diyerek AABK’ya hakaret eden, ötekileştiren ve Alevi kurumu saymayan Başbakan bilmelidir ki, Avrupa’da yaşayan Alevilerin örgütlendiği meşru, demokratik bir kurum olan AABK, Türkiye’de örgütlü bulunan Alevi Bektaşi Federasyonu ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin müsahibidir.

Kemal BÜLBÜL

Pir Sultan abdal Kültür Derneği Genel Başkanı

16 Mayıs 2012/ Ankara

İzzettin Doğan: ‘Türkiye Sünnî bir ülke, laik değil’

Cem Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, A Haber’de Selin Ongun’un sunduğu “Bi Sormak Lazım” programına konuk oldu. CHP’de Alevi il başkanı olur mu sorusundan laikliğe, AKP ve cemaat çatışmasına kadar bir çok konuda konuştu, ’Türkiye Sünnî bir ülke, laik değil’ dedi.

‘Partilerde mezhep tartışması yanlış’

Buradan çıkartılması gereken sonuç şudur: Bir mevkide bulunmak için Sünnî olmak gerekiyor. Ben böyle bir şeyi düşünmekte zorlanıyorum. İstanbul gibi nüfusu 14-15 milyona giden bir şehirde, eğer bir siyasi partinin il başkanlığı mücadelesinde adaylardan biri Alevi diğerleri Sünni ise “Alevi’nin gelmesi yanlış olur, o zaman 15 milyonluk şehirde il başkanı olur orada Sünniler o partiye oy vermezler” yaklaşımı nasıl kabul edilebilir? Bu nasıl bir demokrasidir? Hani siyasette mezhepler etkin olmayacaktı, liyakat esasına göre herkes yer bulacaktı?

‘Sadece bir Emniyet müdürü Alevi”

Kılıçdaroğlu’nun bu doğrultuda hareket ettiğini tahmin ediyorum. Sadece onun değil Ankara’daki kurmay arkadaşlardan da “Genel Başkan ve Başkan Yardımcısı Alevi, bu kez burası Alevi partisi gibi algılanır” diyenler olabilir. Ama bu düşünce tarzı çok yanlış. O zaman bu bakış her makam için söz konusu oluyor. Bu şekilde bir Alevi başbakan, müsteşar, vali olmaz. Bugün Alevi bir müsteşar, genel müdür, vali olmaz. Emniyet Müdürü bir tane var. Adını söylemeyeyim, ekmeğine mani olmayayım. Bunun kırılması gerek. İnançların liyakate engel olmadığı bir ülke olmalıyız.

‘DP’de 34 olan Alevi milletvekili sayısı AK Parti’de 1′

1950 – 1960 arasında Aleviler, Demokrat Parti’ye destek verdi ve 34 Alevi kökenli milletvekili vardı. Yüzde 50’ye yakın oy alan AK Parti’de kaç Alevi kökenli milletvekili var? Benim bildiğim sadece bir kişi. Geçen dönemde Reha Çamuroğlu’nun da kendisine verilen sözler tutulmadığı için ayrıldığını düşünüyorum. AK Parti Alevileri kucaklıyorsa, “Hepimiz bu ülkenin çocuklarıyız siz de Müslümansınız diyorsa, herhalde tam öyle düşünmüyorlar, biz de siz de dini değerlere önem veriyoruz aslında çok da farklı olmamalıyız” demesi lazım. Ben Alevilerle ilgili bir araştırma yaptığını düşünmüyorum. Sayın Başbakan ile görüşmemde de bunları söyledim. 6-7 sayfa not aldı.

‘Gülen ile AK Parti arasındaki kırılma noktası Aleviler’

Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Aleviliğin İslam’ın dışında olmadığını, İslam’ın dışında olarak yorumlamanın büyük bir haksızlık olduğunu, Alevilerin isterlerse cemevlerinde ibadet etmeleri gerektiğini söyleyen bir tutumu ve samimiyeti vardır. Gülen, cemevlerini temel hak olarak görüyordu, Nevval Sevindi’ye yaptığı açıklamadan sonra tepkiler de bıçak gibi kesildi. AK Parti’nin aksine bir davranışı varsa bu önemli bir kırılma noktasıdır. Ki AK Parti’nin de aksine davranışını görmekteyiz.

‘Türkiye Sünnî bir ülke, laik değil’

Türkiye laik değil, Sünni bir devlettir. Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devasa bir kuruluş temel hak ve özgürlüklerle ilgili belirlemede ana rolü oynuyorsa, Alevi yurttaşların ibadethanesi olarak görülen cemevleri için TBMM kararı için Diyanet’e soruluyorsa ve bu cevap gerekçe olarak görülüp hükümet bunu reddediyorsa devlet yapısının laik olduğundan söz edilemez.

Evleri işaretlenen Aleviler için hükümete eleştiri

Alevilerin evleri işaretleniyorsa hükümet de “bu çocuk işi” deyip, failler yakalanmıyorsa, yargı önüne çıkartılmıyorsa ve gerekli cezalar verilmiyorsa pek çok tereddüde yol açabilir. Ne yazık ki hiçbir gelişme kaydedilmedi. Hükümetin halkı teskin etmek üzere bir mesaj vermesi gerekirdi. Böyle bir şey gerekirdi. Bunun anlamı, Suriye ile savaşın eşiğindeyseniz ve çatışmaları da Alevi – Sünnî diye takdim ediyorsanız, bu tür olaylarda faillerin yakalanmamasının altında ne yatar biliyor musunuz? Bu tür yorumlar gelmeye başladı. “Demek ki bu Alevilere verilen gözdağıdır” diye yorumlar var. Ben hükümetin bu kadar sorumsuzca, yanlış bir davranış içine gireceğini düşünmek istemem. Bakın ey Aleviler Suriye’deki olaylarda taraf olmayın, içeride huzursuzluk yaratmayın, aklınızı başınıza alın diye dolaylı bir tehdit olarak algılanabilir. Aleviler karşısındaki bu sessizlik, hükümetin acaba bu organizasyondan haberi var mı, neden bu kadar ilgisiz kalıyor, neden bu kadar sessiz kalıyor, düşüncesini akla getiriyor. Bu çok vahim bir olaydır. Bu ülkede bir ihtilalın ya da darbenin meşru zemini için asker grupların organize ettikleri süreci yaşandıysa bu ev işaretlemelerini hükümetin önemsemesi gerekir.”

‘Mehmet Ağar’a, kaç Alevi vali var, sorusu’

Üç bakan İstanbul’a geldiğinde benimle yemek istediler. Yemekte ülke meselelerini konuşuyorduk. “Sizin için ana konu nedir” dediler. Ben onlara “Siz yurttaşlarınız arasında ayrım yapıyorsunuz. Devlet hukukunun uluslararası suç saydığı ayrımcılığı yapıyorsunuz. Biz bunu halk galeyana gelmesin diye söylemiyoruz” dedim. Örnek istediler, bir valinin bile olmadığını söyledim. Bu nasıl olabilir ki? O zaman İstanbul’u örnek gösterdim. 12 tane Alevi kökenli vali muavini var, ama vali yok. Bir tane Emniyet Müdürü, müsteşar yok” dedim. Hiç uzağa gitmeyelim aşağıda Emniyet Genel Müdürü var. O bu konuları bilir. O dönemde (genel) müdür Mehmet Ağar’dı. Ağar’ı çağırdılar. O da dedi ki “Valiyi tayin ederken kökenine, mezhebine bakmayız.” Sen bırak bu sözleri, dediler, bir soru soruyoruz, var mı yok mu? Ağar düşündü, düşündü “Yok” dedi. Emniyet Müdürü var mı, diye sordular. Yine düşündü. “Galiba Amasya’daki Emniyet Müdürü, Sayın Ecevit’in koruma müdürü Musa Aleviydi.” Teşekkür edip yolladılar. Sonra üç bakan birbirine baktılar.  Bu bakanlar Necmettin Cevheri, Nahit Menteşe ve Esat Kıratlıoğlu’ydu. Bu siyasi parti olarak Türkiye’yi yönetenlerle derin devlet dediğimiz ana gücün farklı olduğunu gösteriyor.”

Aşık Mahsuni Şerif 10. yıl döneminde anılıyor

Hacıbektaş Belediyesi, Halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif’i ölümünün 10. yıldönümünde anacak

Halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif, ölümünün 10. yıldönümünde yarın Hacıbektaş’taki mezarı başında anılacak.

Hacıbektaş Belediyesi, Halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif’i ölümünün 10. yıldönümünde anacak. 19 Mayıs Cumartesi günü Mahzuni Şerif’in Çilehane mevkisindeki gömütü başında saat 13.00’te düzenlenecek törende saygı duruşunda bulunulacak ve İstiklal Marşı okunacak. Hacı Bektaş Veli Kültür Merkezi’nde saat 14.00’te başlayan programda ise saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından Mahzuni’nin anlatıldığı bir söyleşi gerçekleştirilecek. Etkinlikler lokma dağıtımı ile son bulacak.

1961 yılında hayatını verdiği sanatı yolunda ilerlemeye başlayan Mahzuni, “Halk şiiri geleneği gül, bülbül, çiçek edebiyatı ile uyutma perhizi olarak kullanılmıştı. Ilk amacım bugüne kadar gelen bu kalıpları kırıp, yıkmak oldu. Olaylardan ve halk yaşamından aldığım gerçekleri konu olarak işledim” sözleriyle hem dünya görüşünü hem de sanat felsefesini oluşturduğu kimliğini net bir biçimde ortaya koymuştu.

‘Kızılbaşım’ dedi, DGM’de yargılandı

Fırat Haber Ajansın’dan İbrahim Açıkyer’in Mahsuni Şerif’in hayatını şöyle yazdı:  Kasım 2001’de “Elhamdülillah Kızılbaş’ım ve laiğim. Ben değil, yedi sülalem Kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir” sözleri nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) tarafından aleyhinde dava açıldı. Davanın ilk duruşması 27 Aralık 2001 tarihinde görüldü. Hayatını kaybettiği 17 Mayız 2002 tarihinde ise hakkında açılan bu dava halen sonuçlanmamıştı.

Evi yıkıldı, tutuklnadı, dövüldü, dişleri söküldü…

1962-1988 yılları arası Mahzuni’nin yaşadıkları aynı zamanda bir Türkiye ve halk sanatçısının yaşadıklarının aynasıdır. Bu 26 yılı kapsayan zaman aralığında halktan ve mazlumdan yana sanatçı tavrı, egemenlere ve onların sistemine olan muhalif kimliği nedeniyle defalarca saldırıya uğrar, evi yakılır, mahkemelik olur, tutuklanıp cezaevine atılır. Dövülür, dişleri sökülür ve işkenceler görür. Bu dönemde yine 1972 yılında Gaziantep’teki evi kundaklanırken, o zamana kadarki tüm ödüllerinin ve arşivinin yandığı da belirtilir.

Sessizlerin avazı olan Mahzuni Şerif, yaşamdaki sınıfsal çelişkileri, halkın sevincini, üzüntüsünü, acılarını, kederini, yoksulluğunu, mücadelesini estetik bir duyguyla anlatan halk bilimi insanı olarak da tanımlanır. Tıpkı bu geleneğin kendisinden önceki çağlarda tarihe geçmiş olan Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal, Şah Hatayi, Kul Hikmet, Kaygusuz Abdal, Nesimi, Yunus Emre, Seryani, Ruhsati, Aşık Veysel, Şah Turna, Muhlis Akarsu gibi.

“Ben Alevi bir aileden gelme olduğum için kök kültürümde Alevi ve Bektaşilik yatar. Siyasi rengime gelince, ben demokrat solcu bir ozanım. Ancak insan sevgisi din anlayışımda en büyük isimdir” diyen Mahzuni Şerif’te toplum ve hayat adına olan ne varsa yer edinir. Yiğitliği ve başeğmeyen duruşuyla Mahzuni, yaşadığı ve ezilenlerin sesi olarak sanata kattıklarıyla bu topraklarda dünya döndükçe sonsuza dek halkların yüreğindeki yerini korumaya devam edecek isimlerden biri…

”Bizim suçumuz, şerefimiz’dir” diyen Mahzuni Şerif’in şu sözleri hayatını, sanatını ve dünya görüşünü özetliyor: “Dünya tembellerin, haksızların değil, çalışanların, haklıların olmalıdır!”

Biyografi

17 Kasım 1939’da Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek (Tarlacık) Köyü’nde dünyaya gelen Mahzuni Şerif, 1964 yılında ilk plağı ile müzik dünyasına girdi. 500’ün üzerinde plak ve albüme imza atan Mahzuni, 9 kitap yazdı. Bir süre Gaziantep’te ikamet ettikten sonra Ankara’ya taşındı. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Derneği Genel Başkanlığı’nı yürüten Aşık Mahzuni Şerif, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığı, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği ve Ozan-Der Onur Kurulu Başkanlığı’nı da yaptı.

2001 yılı başlarında rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle, JFK Hospital’da yoğun bakım altına alındı. Mayıs ayında, günümüzün Pir Sultan’ı Aşık Mahzuni Şerif, bir kez daha ölümü yenmeyi başardı. 17 Mayıs 2002’de 62 yaşında Almanya’nın Köln şehrinde hayatını kaybetti.

Hayatını kaybettiğinde “devletin düzenini yıkmak” suçlamasıyla halen yargılanıyordu. Mezarı şu an son ikamatgâhı olan Hacı Bektaş Veli Külliyesi’nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgede olan Aşık Mahzuni Şerif’in yüzlerce eserine ise birçok sanatçı, müzisyen, müzik topluluklarınca albüm ve konser repertuarlarında yer verildi.

Mahzuni Şerif’in doğduğu köy olan Berçenek’te 2005 yılından bu yana Ağustos ayının ilk haftalarında anma törenleri yapılıyor.

Yine Ankara’da birkaç yıl önce Mahzuni Şerif Kültür ve Sanat Derneği kuruldu.

Alevilere yapılacak saldırılardan AKP sorumludur

Son günlerde Alevilerin evlerinin işaretlenmesine kadar varan gelişmeleri değerlendiren Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı (PSAKD) Kemal Bülbül, yaşananların AKP hükümetinin tutumunun bir yansıması olduğuna dikkat çekti. Başbakan Erdoğan’ın “tek din” söyleminin bir insanlık suçu olduğunu ifade eden Bülbül, Alevi vatandaşları hedef alan saldırıların sorumluları açığa çıkarılmadığı takdirde yaşanacak herhangi bir saldırının sorumlusunun hükümet olacağını söyledi.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi Kültür Dernekleri temsilcileriyle, PSAKD Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Kemal Bülbül, Adıyaman, Harmandalı, Antep ve son olarak Didim’de Alevi vatandaşların evlerinin işaretlenmesiyle ilgili hükümetten kaygıları giderici hiçbir ses çıkmamasını eleştirdi.

SAVCILAR KILINI BİLE KIPIRDATMIYOR

Başbakan Erdoğan’ın Sivas Katliamı davasında zaman aşımı kararını “Hayırlı olsun” diye değerlendirdiğini hatırlatan Bülbül, mahkeme nezdinde suçları sabit olan katliam sanıklarının AKP iktidarı döneminde “Ellerini kollarını sallayarak gezdiğini” ifade etti. Başbakanın açıklamasının da insanlık suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirten Bülbül, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in Meclis kürsüsünde yaptığı ve tartışma yaratan konuşmasında Hristiyanları, Zerdüştileri ve Ezidileri hedef göstererek nefret suçu işlediğini söyledi.

Geçtiğimiz bir hafta içinde Milli Eğitim Bakanlığının “Aleviler din dersini istiyor” yönündeki açıklaması, Malatya’da bir ilköğretim okulunda Alevi öğrenciye din dersi öğretmeninin “Sapık inançlı” demesi ve Didim’de kapılara “Alevileri yakacağız” yazılması gibi olaylar yaşandığını hatırlatan Bülbül, bu olaylar hakkında savcıların kılını bile kıpırdatmadığını dile getirdi.

‘SALDIRILARA DAVETİYE’

Bülbül, Başbakan Erdoğan’ın “Kırmızı çizgilerimiz tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dindir” açıklamasının da, “dil sürçmesi” değil, AKP’nin “Türk-İslamcı-tekçi” anlayışının bir yansıması olduğunu söyledi. Başbakan ve hükümetin bu tavrından güç alan kesimlerin Alevi vatandaşları hedefe koyduğunu belirten Bülbül, “İkide bir Alevilik tanımı yapan, Alevilere don biçen, akıl veren, yönlendirmeye çalışan AKP zihniyeti pek ‘hayırlı ve uğurlu’ yürümüyor. Son yapılan açıklamalar ve bizlere yapılan açık saldırılar karşısında umursamaz tavırlar yeni ve daha büyük saldırılara davetiye çıkarıyor. Biz Alevi Bektaşi Federasyon ve bağlı kurumlar olarak bu saldırıları yapan kişilerin bir an önce bulunmasını istiyoruz. Aksi takdirde Alevilere yönelik herhangi bir saldırı ve katliamdan AKP hükümeti ve Başbakan sorumludur” diye konuştu. (Ankara/EVRENSEL)

Tek Din Tek Mezhep İçin Kamu Kanalı: Diyanet TV

Agos gazetesi editörü Pakrat Estukyan ve Bilgi Üniversitesi Medya İletişim Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Esra Arsan, TRT ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında “TRT Diyanet TV”nin açılması için protokol imzalanmasını bianet’e değerlendirdi.

Estukyan, Diyanet’in tek din ve tek mezhebe hizmet verdiğini belirterek, böyle bir kurumun TRT’de kanal açmasının Sünni Müslümanlar dışında kimseyi memnun etmeyeceğini söyledi.

Esra Arsan ise konuyu kamu yayıncılığı açısından değerlendirerek “Kamunun dini ihtiyaçlarını karşılayacak olan televizyon değildir. Çünkü din bireyseldir, kamusal değildir” dedi.

“Sünni Müslüman normlarının propagandası yapılacak”

Pakrat Estukyan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet televizyonunda kanal açacak olmasından ziyade bu kurumun varlığını sorgulayarak başlıyor söze.

“Laik bir devlette Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olmaması gerekir. Olacaksa da kapsayıcı olması gerekir.”

“Türkiye’de binlerce imam var ve maaşlarını Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan alıyorlar. Diyanet Türkiye’nin devlet bütçesinden en önemli payı alan kurumlarından birisi ama hiç kapsayıcı değil.”

“Örneğin Ermeni kiliseleri için 30 papaz alınacağı zaman onların maaşını vermez. Veya herhangi bir kiliseye badana yapılacağı zaman badana masrafını üstlenmez. Keza milyonlarca Alevi var ama Diyanet bu insanları yok sayar; ibadethane olarak kabul ettikleri cemevlerini kültür merkezi sayar.”

Estukyan, bu kadar kapsayıcı olmayan bir kurumun televizyonda insanlara anlatacağı şeyin de Sünni Müslümanların normlarının propagandasının ötesine geçemeyeceği görüşünde.

“Dolayısıyla o mezhebe mensup olmayan herkes için de TRT tarafından Diyanet kanalının açılması iyi bir haber olmasa gerek.”

Estukyan’a protokol töreninde Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “kanalda dinler arası rekabet olmayacak” sözlerini hatırlatıyoruz.

Bu sözleri inandırıcı bulmadığını söyleyen Estukyan, kanalda yapılabilecek yayıncılığın son derece sınırlı bir alan içinde kalabileceğini ve kanalın geniş kitleler tarafından değil en fazla kendi personeli tarafından izleneceğini tahmin ettiğini belirtti.

“Vergilerimizle tek din tek mezhebe kamu yayıncılığı yapılamaz”

Esra Arsan da devletin tek din temelli kamu yayıncılığı yapmasını doğru bulmuyor. “Cemaatler eğer kamu hizmeti yayıncılığından imkan talep ederlerse ve bu tüm dini cemaatler için eşit koşullarda sağlanırsa, bu düşünülebilir” diyen Arsan, devletin sadece Sünni Müslümanlara hitap eden Diyanet’e devlet televizyonu açması gibi bir sorumluluğu olamayacağı görüşünde.

“Hele tek dil, tek din, tek devlet, tek bayrak gibi söylemlerin bu kadar yaygınlaştığı, Diyanet’in varlığının bu kadar tartışmalı olduğu bir dönemde böyle bir kamu hizmetinin sunuluyor olması tamamen dayatmacı, tamamen tek din tek devlet bakış açısının dayatıldığının göstergesi.”

Arsan’a kamu yayıncılığının, yani kamu yararına yayıncılığın ana eksenlerinin ne olması gerektiğini soruyoruz.

“Halktan toplanan bir fonla eğlenme, eğitim ve bilgilenme ihtiyacını karşılayacak bir yayıncılık olmalı. Bunun batıdaki en önemli örneği BBC’dir.”

Peki ya din?

“Kamunun dini ihtiyaçlarını karşılayacak olan şey televizyon değildir. Çünkü din bireysel bir şeydir, kamusal değildir.”

“Dolayısıyla toplumsal hizmet skalasında kamu kendi dini ihtiyaçlarını kendisi karşılamalı. Cemaatler şeklinde kendi fonlarını sağlayıp kendi yayınını kendisi yapabilir. Zaten bu tip cemaat televizyonları da var.”

“Bu tüm dünyada bu şekilde yapılıyor. ABD’de de cemaatlerin kendi kanalları var ve istedikleri gibi yayın yapıyorlar, isteyen de parasını verip izliyor. Ama kamu yayını diyip de tek bir cemaatin yayınını yapmıyorlar.”

“Sadece Sünni Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayan Diyanet kamu yayıncılığı yapamaz. Herkesin verdiği vergilerle televizyonda sadece Sünni Müslümanlara yönelik kamu yayıncılığı yapılması sorunlu.”

Arınç “Nikahsız birliktelik” derken neyi kastediyor?

Arsan, protokol töreninde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Aile yapımız ABD-Avrupa etkisiyle biraz bozuldu ama bunu yeniden inşa etmemiz lazım. Evliliği külfet görenlere, nikahsız birlikteliklere karşıyız. (…) Nikahı baş belası gibi gösterenlere ‘a ne güzel’ demeyiz.” sözlerine de değindi.

Arınç’ın sözlerinden yeni bir aile tahayyülü propagandası yapılacağının görüldüğünü ifade eden Arsan, Arınç’ın “aile elden gidiyor”, “ahlak elden gidiyor” bakış açısıyla kendi muhafazakarlık anlayışını yaygınlaştırmaya çalıştığını söyledi.

“Kadınların dekoltesinden, etek boyuna kendi çizdiği aile ve ahlak anlayışına uygun bir toplum yaratma hissiyatından kurtulması gerekiyor.”

“Nikahsız birliktelik derken neyi kastediyor? Resmi nikah mı, imam nikahı mı? Kendine oy verenlerin aile anlayışına baktığımızda çok eşliliğin vs yaygın olduğunu görüyoruz.” “Bu mudur dayatmaya çalıştığı aile anlayışı? Devlet televizyonu kanalıyla aile nedir, ahlak nedir gibi bir muhafazakar ahlak anlayışının dayatılması doğru değil.”

“Medya belli kurallarla etik yayıncılık, ilkeli yayıncılık gibi temellerde kurulmalı ama bu, ‘aile nasıl olmalı’, ‘ahlak nedir’, ‘hangi din daha iyidir’ gibi sınırlar içine hapsedilmemeli.” (EKN)

bianet

Kimlik bilincini aşılamak istiyoruz

LONDRA’da İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi (İAKM) tarafından ikincisi düzenenecek olan ‘2. Alevi Kültür Festivali’nin tanıtım resepsiyonu İngiliz Parlamentosu’nda gerçekleştirildi.

29 Mayıs – 3 Haziran arası düzenlenecek festivalin tanıtımının yapıldığı gecede, İAKM – Cemevi semah ekibi gösterileriyle büyük ilgi gördü. Konuşmasına katıımcılara teşekkür ederek başlayan festivalin mimarlarından İsrafil Erbil, şunları söyledi: “30 yıldır İngiltere’de yaşayan Aleviler, bunca yıldan sonra ikinci kez kitlesel olarak bu festivalde buluşacak. Amacımız, bu tür faaliyetlerle varlığımızı gösterip, seslerimizin duyulmasını sağlamak. Ayrıca bu festivalle çocuklarımıza ve gençlerimize kimlik bilincini aşılamayı hedefliyoruz. İngiltere’de doğup büyüyen ikinci neslin kendi kültürünü tanıyıp benimsemesi açısından festivaldeki birçok etkinliği gençlerimize yönelik hazırladık.”

Tanıtım resepsiyonunda konuşmaların ardında semah hocası Seher Ağbaba’nın söylediği deyişler eşliğinde gençlerden oluşan Cemevi Semah ekibi, semaha durdu.

Alevilere yönelik bu tehditlerin önüne geçebilir misiniz?

Artık  televizyonlarımızı açtığımızda Sn. Başbakanın ben iktidarım, beni iktidar yapan  çoğunluk böyle istiyor diyerek genel yaşamımızda ciddi değişiklikler yapacak  kararlar alıyor ve uyguluyor. Bunun adı da ileri demokrasi oluyor. Benim gibi  yaşamayan, inanmayan, düşünmeyen bizden değildir ve ötekidir diyebiliyor, o  zaman siz Alevilere yönelik bu tehditlerin önüne geçebilir misiniz?

Son zamanlarda artık çok sıkça  yaşadığımız, kapı işaretleme olayının bir yenisini Didim de gördük . Ülkeyi  yönetenler bu işin kimler tarafından yapıldığının tespitinin arada geçen bunca  zamanda bulup ortaya çıkarmadığı sürece daha çok kapı işaretlenir, hatta  yaptıklarını uygulamaya başlarlar. Sıradan bir olay ya da çocuk işidir diye  geçiştirip önemsenmezse gelecekte bunun sorumluluğunu kimse taşıyamaz. Bizim  ileri demokrasi anlayışımız bu ülkede yalnızca sizin gibi inananın değil hiç  inanmayanın  da hakkını savunmak ve  yaşamını kolaylaştırmaktır.

Her can için sağlıklı mutlu bir yaşamın oluşacağı Türkiye için umutla

ALEVİ DERNEKLERİ FEDERASYONU

YÖNETİM KURULU

Tek din

Ahmet ALTAN

Önce inanamadık.

Bir hata vardır herhalde dedik, baktık hata yok.

Belki dili sürçmüştür, dedik, arada bir oluyor, sonra toparlıyor.

Yoo, ertesi gün aynı lafı aynı biçimde yeniden söyledi.

O zaman anladık ki ciddi bir sorunla karşı karşıya Türkiye.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, bizim inanmakta zorluk çektiğimiz lafını “devletin kırmızıçizgilerini” sıralarken söylemişti.

“Tek millet, tek devlet, tek bayrak”
diye başlamış ve “tek din” diye bitirmişti.

Diğer “tek”ler tartışılabilir.

Ama “devletin kırmızıçizgisi tek din” dedin mi ağır bir suç işlemiş olursun.

Bu, laiklikten çıkmak demektir, Anayasa’yı ve yasaları çiğnemektir.

Adam öldürmek nasıl suçsa, “Türkiye Cumhuriyeti devletinin kırmızıçizgisi tek din” demek, devleti “din”le bağlamak, tek dinin dışındaki her inancı “suç” kabul etmek, vatandaşlarını “devletin” seçtiği dini benimsemeye mecbur bırakacağını açıklamak da öyle suçtur.

Hatta bana sorarsanız daha da ağır suçtur.

Çünkü böyle bir keyfilikle tek başına devletin “laik” yapısını değiştirmeye kalktığında bu toplum bölünür ve burası Lübnan’dan beter olur.

Çok adam ölür.

Çok kan dökülür.

Bir başbakanın arkasında yüzde elli oy da olsa ülkenin laik yapısını değiştirmeye kalkması, bunu söylemesi, buna kendi başına karar vermesi mümkün değildir.

Arkasında yüzde elli var ama karşısında da yüzde elli var.

Başbakan “laiklikten” çıkmaya kalktığında arkasındaki yüzde ellinin hepsini bulamaz.

Ama şu anda birbirleriyle hiçbir şekilde anlaşamayan kitleler, Kürt’üyle Türk’üyle, Müslüman’ı gayrımüslimiyle, Sünni’si Alevi’siyle, Kemalist’i demokratıyla, sağcısı solcusuyla “laiklik” etrafında birleşir.

Büyük bir cephe oluşturur.

Biz, “laiklik yetmez, demokrat da olmalıyız” derken, ilk başlarda bu görüşü destekleyen Başbakan şimdi “demokrasiyi boşver, laiklikten de vazgeçeriz” demeye getiren laflar ediyor.

Ne söylediğinin farkında mı yoksa şuursuzca mı konuşuyor, bunu bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, “laiklik” konusu, Başbakan Erdoğan’ın son zamanlarda rüzgârına fazla kapıldığı şımarıklığını aşar.

Ne Başbakan Erdoğan ne de başka birisi, Türkiye’de çok kanlı bir iç savaşı göze almadan Türkiye’yi laik bir düzenden çıkartacak adımı atabilir.

Başbakan’ın medyası ve AKP’nin “muhafazakâr” tabanı, Başbakan’ın her tavrını, her sözünü hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden alkışlıyorlar ama bu sınırsız destek bizi bir kaosa doğru sürüklüyor.

Bugün Erdoğan’ı destekleyen Anadolu sermayesi bir daha düşünsün bence, bu iç savaş patlarsa ortada ne sermaye kalır ne Türkiye.

AKP yöneticisi Hüseyin Çelik dün Lale Kemal’in sorusu üzerine, “Beşer şaşar, dil sürçmesi olabilir… Laik bir ülkede tek din iddiasında ve imasında bulunmak eşyanın tabiatına aykırıdır” diye bir açıklama yaparak durumu toparlamaya çalıştı ama Çelik’in açıklaması durumu toparlamaya yetmez.

Erdoğan bunu bir defa söylemedi, “dil sürçmesiyle” açıklanabilecek bir durum yok ortada.

Biliyorum AKP yöneticilerinin çoğu koltuklarını kaybetme kaygısıyla Erdoğan’ın keyfilikleri karşısında ezildikçe eziliyorlar ama eğer bu dizginsiz gidişe dur diyemezlerse oturacak koltuk da bulamazlar.

Ciddi bir tavır almak, ciddi bir açıklama yapmak, Başbakan’ı da açıklama yapmaya zorlamak mecburiyetindeler.

Başbakan açıkça suç işliyor.

Korkarım Başbakan Erdoğan nerede duracağını kestiremeyecek bir coşma içinde, bir tür “kendi kendine tapınma” ayinleriyle akıl ve mantıktan kopuyor, her şeyi yapabileceğini, her şeyi söyleyebileceğini sanıyor.

Kendi kendine hayranlığın yarattığı zehirli buğulanma onun gerçekleri görmesini zorlaştırmaya başladı.

Tabii karşısında ciddi bir muhalefet olmaması da bunu kolaylaştırıyor.

Sadece CHP’yi söylemiyorum, BDP de bu keyfiliğe ciddi ataklarla karşı çıkamıyor.

Muhalefetin bu zebunluğu, Erdoğan’ın şuursuzlaşmaya başlayan keyfiliğine çok geniş bir alan açıyor ve Başbakan sonunda “tek din” diyebilecek bir cürete kavuşuyor.

Siz, Başbakan “devletin kırmızıçizgileri” arasında “tek din”i de sayınca muhalefetten güçlü bir ses çıktığını duydunuz mu?

Eğer böyle durumlarda baştan kuvvetli ve etkileyici bir şekilde karşınızdakini uyaramaz ve onu durduramazsanız, sonra iş hiç kimsenin durduramayacağı bir yere varır.

Başbakan freni patlamış kamyon gibi gidiyor.

Başta AKP yönetimi, tabanı, medyası olmak üzere herkes susarsa, bu gidişe engel olmazsa, uyarmazsa, durdurmazsa öylesine korkunç biçimde çarparız ki tarihimizde bir eşine rastlanılmamış bir hercümerç yaşarız.

Laikliği terketmeye kalkan bir Türkiye, sadece bölgenin değil dünyanın dengelerini altüst eder.

Bunun sonuçlarını tahmin edemiyor musunuz gerçekten?

Gördüğünüz şey sizi ürpertmiyor mu?

Bela geliyorum diyor.

Ama bu bela, görülmemiş derecede kanlı olur, bugün susmaktan yana olan herkes de bunu aklına yazsın bence.

ABF Olağan Genel Kurulu 27 Mayıs’ta yapılıyor

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) 27 Mayıs Pazar günü Ankara’da Olağan Genel Kurulu’nu yapıyor.

ABF Genel Kurul’unu, 27 Mayıs Pazar günü saat 10.00 da olağan gündemle Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı  Ali Doğan Toplantı Salonu’nda (İğde Sok. No: 24 / Ankara) yapacak.  ABF’nin Alevi kültür Dernekleri ve Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri gibi çok üyeli dernekleri başta olmak üzere 33 üye derneği bulunuyor.  ABF’nin Olağan Genel Kurulu’a ortak bir liste ile gideceği tahmin ediliyor.