Ana Sayfa Blog Sayfa 6458

Ulusoy: “Biz Aleviler büyük tehlike altındayız”

Gazete İpekyol / Şanlıurfa

Hacı Bektaş-ı Veli Postnişini Veliyettin Ulusoy, Alevilerin yaşadığı sıkıntıları İpekyol’a anlattı. Sosyal yaşamdan siyasete, eğitimden inanca kadar hür türlü konuyu İpekyol’a değerlendiren Postnişini Ulusoy, Alevilerin Türkiye tarihindeki en tehlikeli dönemi yaşadığını söyledi

Alevilerin bir dizi programlarına katılmak üzere kente gelen Ulusoy, İpekyol’a ilk değerlendirmesini Suriye ile ilişkilere ayırdı.

Yaşanan gerginlik ortamını medyadan takip ettiklerini söyleyen Postnişini Ulusoy, olayların tamamen bir mezhep çatışmasına doğru sürüklendiğini ve bu olayların önümüzdeki dönemlerde daha da artacağını belirtti. Postnişini Ulusoy, “Suriye’de özgürlük adı altında başlayan olaylar mezhep kavgasına doğru gidiyor. Bu Türkiye için de çok tehlikeli bir hal. Çünkü Suriye’deki olayların arkasında başka şeylerin olduğunu tahmin ediyoruz. Tüm baskılara karşı Türkiye bu alanda komşusu ile kesinlikle savaş ortamına girmemelidir. Bizi savaşa sevk edenler yarın öbür gün çekip memleketlerine gidecekler ama biz yine komşu olacağız Suriye ile. Onun için Türkiye, Suriye konusunda daha dikkatli olmalıdır” dedi.

 

‘ALEVİLER, TÜRKİYE TARİHİNİN EN TEHLİKELİ DÖNEMİNİ YAŞIYOR’

Sivas olaylarının zaman aşımına uğramasını da değerlendiren Postnişini Ulusoy, “Aslında tüm bunlar bir tarafa şimdi Aleviler öylesine bir konuma geldi ki, biz Türkiye tarihinin en tehlikeli dönemini şimdi yaşıyoruz” dedi. Sivas olaylarını insanlık suçu dışında saymanın kabul edilir bir yanı olmadığını da sözlerine ekleyen Postnişini Ulusoy, “İnsanlarımız yakılmış ve bu insanlık suçu kavramına girmeyerek zaman aşımına uğruyor. Bunun kabul edilir bir yanı olamaz. Ama şimdiki dönemi ele alırsak çok daha büyük bir tehlike altında olduğumuzu görüyoruz. Türkiye’de bu dönemlerde Aleviler ve diğer mezhepler üzerinde büyük bir asimilasyon projesi var. Bizi asimile ederek, özümüzden uzaklaştırmak isteyenlerin çalışmalarına karşı direniyoruz” diye konuştu.

 

‘ALEVİLER ADALET İSTİYOR’

Türkiye’nin şimdiki dönemini Osmanlı dönemi ile kıyaslayarak ‘Adalet’ konusuna değinen Ulusoy, “Adalet mülkün temelidir diyoruz ama Alevi vatandaşlara yönelik uygulanan olaylar için hukuk kavramına bakarsak aslında bunun böyle olmadığını görüyoruz. Adalet olmayan bir ülkede hiçbir şey olmaz. Hem vatandaşlar muzdarip olur, hem Devlet muzdarip olur, hem ikilik olur, haksızlıklar olur ve buda ülkenin batmasına kadar gider. İşte biz böylesine bir dönemden geçiyoruz” dedi.

 

‘BEN BU DEVLET SİSTEMİNE HAKKIMI HELAL ETMİYORUM’

Türkiye’de Alevi kökenli vatandaşların anayasal haklarının olduğunu ancak uygulamada aksaklıklar olduğunun altını çizen Ulusoy, “Devlet personel alırken, Alevileri es geçiyor. Eğitimde, Hukukta veya herhangi bir kamuda Alevilerin konumuna baktığımız zaman kimselerin olmadığını görüyoruz. İşçi alımlarında Aleviler her zaman arka palana itiliyor. Ve ben bu anlamda böylesine bir devlet sistemini uygulayanlara hakkımı helal etmiyorum. Biz Türkiye’de sadece eşitlik istiyoruz.  Ama bize verilen eşitlik değil tam tersi. Biz geri itiliyoruz ama bir takım vatandaşlar da Devletin kucağında. Hiçbir yerde memurlarımız, görevlilerimiz ilerleyemiyor. Alevi oldukları zaman hep geride kalıyorlar. Buna nasıl bir çare bulunur biz bunun peşindeyiz” diye konuştu.

 

‘ANAYASAL HAKKIMIZI İSTİYORUZ’

Ulusoy konuşmasını şu cümlelerle sürdürdü: “Bizi suni kardeşlerimizle bir tutmaları lazım. Anayasamızda bu var ancak uygulamada ne yazık ki yok. Mahalle baskısı var, hor görülüyoruz, inançsız görülüyoruz, sapık gibi muamele görüyoruz, Alevi olduğumuz için belli olduğu zaman da resmi yerlerde bir türlü ilerleyemiyoruz. Yani ağzımızla kuş tutsak yine gerideyiz, beceriksiz olanlar daha öne çıkıyor. Ama becerikli olup Alevi olmak suç gibi geride kalıyor. Biz Anayasamızda ki hakkımızı istiyoruz. Ne bir milim fazla, nede bir milim eksik o hakları bize vermeleri lazım. “

 

‘YENİ EĞİTİM SİSTEMİ TAM BİR ASİMİLASYON PROJESİDİR’

Yeni Eğitim sisteminin Alevilik yönünden tam bir asimilasyon projesi olduğunun altını çizen Ulusoy “Asimilasyon şuanda zaten en şiddetli şekilde dönüyor. Bu eğitim sistemi de onun bir devamı. İhtilallerde de bu tür hareketlerde de idarenin yaptığı en önemli şey okullardaki programları değiştirmektir. Yani kendi taraftarı olan bir takım planlar ve projeler uygulanır. Buda onun bir devamıdır. Bize bir ara, ‘dedelere maaş verelim’ dediler. Buda bir tuzaktı. Dedelere maaş verilmesi demek; Aleviliğin sonu demektir. Hem Kur-an’da var, hem hadislerde var; ‘Din hizmetleri para karşılığı yapılmaz’. Bugün bu kokuşmuş düzene baktığımızda şu gerçekle karşı karşıyayız; Mevlid yapılıyor para kazanılıyor, cenazeniz var para kazanılıyor. Bizim yolumuzda böyle bir şey yok. Dedeler gider, hizmetlerini yaparlar, para karşılığı yapmazlar. Ama bir hak kulluk vardır. Bu da rıza lokması, kul hakkı ile ilgilidir. Yani bir kandırmaca yoktur, ‘Ben sana hizmet ettim sen bana bir şey vermek mecburiyetindesin’ gibi bir görüş kesinlikle yoktur. Ama şimdi Cuma namazını kıldıran bir hocaya eğer maaş vermezlerse, o hoca namaz kıldırmaz. Çünkü maaş karşılığı yapıyor bu işi. Alevilere baktığımızda talibi ile dede arasındaki ilişki, paradan çok maneviyata dayanır.”

 

‘İKTİDARDAKİ AK PARTİ’NİN ARKASINDA FETHULLAH GÜLEN VAR’

Devletin kendi sınırları içiresinde yaşam sürdüren her inanca ve her topluma eşit mesafede yaklaşması gerektiğini söyleyen Ulusoy, siyasete yönelik eleştirilerinde AK Parti’yi ele aldı. AK Parti’nin arkasında Fethullah Gülen’in olduğunu belirten Ulusoy, “Diyanet, 7 bakanlığın bütçesinden 50 Bin kişilik kadro açılıyor. Bu kurumda bizimde vergilerimiz var. Ama bize hizmet olarak hiç geri dönmüyor. Devletin inancı olmaz. Devlet her inanca, her topluma, kendi vatandaşlarına aynı uzaklıkta olması lazım ve aynı hizmeti vermesi gerekir. Devlet, Sünnileri kucağına topluyor, öbürlerini itiyor. Burada Hıristiyanlar da var, Yahudilerde var, Alevilerde var, Caferilerde var, sunilerde var. Herkes ne yaparsa yapsın bırak sen yardım etme onlara. 7 tane bakanlık, kaç kişiye istihdam sağlar, yatırım yapılırsa kaç kişi iş bulur. Yani sen suniyi kucağına aldığında benim hakkımı yiyorsun, bir Hıristiyan’ın, bir inançsızın hakkını yiyorsun demektir. Zaten bu hükümet iktidarda tek başına değil, arkasında Fethullah Gülen var. Bunu hepimiz biliyoruz. Bunlar karşılıklı birbirlerine hizmet ediyorlar. Bugün devlet kurumların çoğunun başında da Fethullah Gülen’in adamları var” diye konuştu.

04 Mayıs Dersim Soykırımının Başladığı Tarihtir!

14 Haziran 1934 “İskan Kanunu” ve 25 Aralık 1935 “Tunceli Kanunu” “Tedip, Tenkil, Tehcir” demektir. “Tedip, Tenkil, Tehcir” ise jenosid/Soykırım demektir. 1921 Yılında Koçgiri’de Topal Osman ve Sakallı Nurettin Paşa gibi ırkçı, faşist katilleri soykırımda kullanan zihniyet Alevi/Kızılbaş toplumunun “Kökünü kazıma” düşüncesini Osmanlı’dan devralmıştı. Osmanlı’da “Şeyhül İslam” kurumunun verdiği “Katli vaciptir” fetvalarını Cumhuriyet döneminde “Diyanet İşleri Başkanlığı” üslendi. Bizans, Selçuklu, Osmanlı döneminde Alevilere karşı yürütülen sistematik soykırım politikası Cumhuriyet döneminde aralıksız devam etti. Cumhuriyet döneminde “Aleviler özgür ve eşit yurttaş” olmadılar. Alevilik inancı 30 Kasım 1925 Tarihinde kabul edilen “Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması Kanunu” ile yasaklanmıştır. Bu kanundan dolayı Alevilik inancı 87 yıldır Türkiye’de yasaklıdır.

Cumhuriyeti “Tek millet, tek dil, tek din” üzerine kuran inkarcı zihniyet Alevi inancını ve Alevi toplumunu “ortadan kaldırmak” için bildiği bütün yöntemleri kullandı. Koçgiri katliamı ile yetinmeyen soykırımcı zihniyet yetiştirdiği “Kadın pilotu” Kürt Alevilerin “Kökünü kazımak” için kullandı! Havadan bomba ve ateş yağdıran Sabiha Gökçen Alevilere yaşam hakkı tanımadı. Dersim soykırımı için hatıra olarak “Övünç madalyası” yaptıran zihniyet katil pilotun adını Türkiye’nin en büyük hava limanlarından birine vermeyi ihmal etmedi!

4 Mayıs 1937 Dersim soykırımının filen başladığı tarihtir. Ancak soykırım bu tarihten çok önce başlatılmıştır. Hilafetin, saltanatın ve şeriat mahkemelerinin kaldırılması Aleviler için göreceli bir “Ferahlık” sağlasa da bu “Yenilikler” Aleviler “Ferahlasın” diye yapılmamıştır. Bu “Yenilikleri” yapmaktaki amaç “Tek millet, tek dil, tek din” olgusunun temelini atmak ve Türk/İslamcı devlet dinini oluşturmaktır. Günümüzde Türk/İslamcılık, Siyasal/Ilımlı İslamcılık olmuştur. Türk/İslamcılık siyasetinden Siyasal/Ilımlı İslam’ı devşiren AKP zihniyeti “Devlet geleneğinde böyle bir uygulama varsa ben Dersim katliamı için özür diliyorum!” derken tarihi gerçekler karşısında samimiyetsizdir. AKP Hükümetinin ve Başbakanın Dersim soykırımını politik malzeme yapan samimiyetsiz, gayri ciddi tutumu kadar CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Ben o zaman henüz doğmamıştım.” Sözleri de samimiyetsiz, gayri ciddi ve tarihi gerçeklerle yüzleşme korkusu taşıyan tirajı/komik bir durumdur.

Dersim soykırımı ve diğer katliamların yarattığı tarifsiz acı ve yıkımlar kürsü şovlarına konu edilen yapay “özür dileme” seansları ile giderilemez. Hiç vakit yitirmeden bilim ve siyaset insanları, hukukçu ve tarihçiler, Alevi kurum yöneticileri ile insan hakları savunucularından oluşan bir “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” oluşturulmalıdır. Devletin ve hükümetin görevi bu komisyonun etkin ve rahat çalışması için olanak yaratmak olmalıdır. Bu nedenle “Gizli arşiv, devlet sırrı” gibi uygulamalara son verilmeli komisyonun tarihi gerçekleri ortaya çıkarması için tüm olanaklar sağlanmalıdır. Komisyon çalışmasını tamamladıktan sonra ortaya çıkan gerçekler uluslar arası insan hakları sözleşmeleri çerçevesinde ele alınmalıdır. “Devlet adına özür” ancak bu süreçler tamamlandıktan sonra dilenir. Hükümetin görevi bundan sonra gerçekleşecek bir “Özür dilemenin” maddi ve manevi sonuçlarını karşılamak olacaktır.

Pir Seyit Rıza, Ali Şer ve Zarife şahsında Dersim Soykırımında yitirdiğimiz cümle canları saygı ile anıyoruz.

Kemal BÜLBÜL

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı

04 Mayıs 2012/ Ankara

Anayasa için önerileri Ali Kenanoğlu

–       Yeni Anayasa “Devlete karşı insanı, insana karşı doğayı ve tüm canlıların haklarını koruyan” bir Anayasa olmalıdır.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği olarak yeni Anayasa konusundaki önerilerimizi Anayasa uzlaşma komisyonuna sunduk.

28 Nisan 2012 Tarihinde İstanbul’da yapılan Anayasa toplantısına kurumsal olarak derneğimiz davet edilmiş ve Derneğimizi temsilen Başkanımız Ali Kenanoğlu ile Genel Sekreterimiz Ahu Arslan katılmışlardır.

TBMM Başkanı Sn. Cemil Çiçek ve Anayasa uzlaşma komisyonunu oluşturan Millet Vekillerinin de katılım sağladığı toplantıda Derneğimizin hazırladığı yazılı metin sunulmuş ve çeşitli konularda da sözlü bildirimlerde bulunulmuştur.

Derneğimizin yazılı olarak yaptığı önermede; Anayasa’nın Hazırlanma Sürecine ve temel ilkelere ilişkin düşüncelerimiz, Devlet – Din ilişkileri, Doğa ve Kültürel Varlıklar, Kamu Hizmetleri, Birlikte yaşama, Kadın ve Cinsiyetler, Ülke Yönetimi, Seçimler ve Siyasi Partiler konusunda görüş bildirilmiştir.

Anayasa’nın Hazırlanma Sürecine ve temel ilkelere ilişkin düşüncelerimiz:

Yapılacak anayasanın yeni olabilmesi için; Devlete karşı insanı, insana karşı doğayı ve tüm canlıların haklarını koruyan, özgürlükçü demokratik, laik ve sosyal hukuk temelleri üzerine oturtulması ve daha da önemlisi toplumda yer alan her kesimin, grubun, kişinin benimseyebileceği kimsenin kendini dışında hissetmeyeceği bir metin olarak hazırlanmalıdır.

Sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, barolar, sendikalar ve en önemlisi parlamentoda temsil edilmeyen siyasal partilerin ve bilim kuruluşlarının, üniversitelerin yeni Anayasa hakkındaki görüşleri ve önerileri dikkate alınarak evrensel ve bilimsel kurallara göre hazırlanmış, bütün toplumun benimseyebileceği bir Anayasa yeni olabilir.

Bu sebeple;

DOĞA VE KÜLTÜREL VARLIKLAR

Su, hava, toprak ,ateş ,tohum ve doğanın diğer unsurları doğal varlıktır, kaynak olarak nitelendirilemez. Bu varlıklar Doğa’nın bir parçası ve onlara bağlı yaşayan tüm canlıların ortak kullanımında olmalıdır. Doğal varlıklar mülkiyete tabi olmamalı, kendileri veya genetik bilgileri hiç bir şekilde patentlenmemeli ve kamusal kullanımları ekolojik dengeler öncelikli tutularak güvence altına alınmalıdır.

Doğaya ve çevreye zarar verme olasılığı olan tüm plan ve uygulamalarda, zarar görmesi muhtemel bölgede yaşayan halkın her aşamada, plan ve uygulamalarla ilgili her türlü bilgiye ulaşma, kararlara katılma ve insan veya doğanın haklarından biri veya bir kaçı ihlal edildiğinde yargı yollarına başvurma hakkı vardır.

Devlet hem yabani hem de evcil hayvan haklarını güvence altına alır. Hayvanlara hiçbir şekilde eziyet edilemez, hayvanlara yönelik eziyet ve fena muamele ceza kanunu kapsamında değerlendirilir.

İklim değişikliği, çevre kirliliği ve Doğa’nın korunması ile ilgili tüm uluslararası anlaşmalara taraf olunmalı; konulan çekinceler kaldırılmalı ve anlaşma hükümleri iç hukuka aktarılmalıdır.

İnsanlık tarihinin (Hangi Topluma ve İnanca ait olursa olsun) tarihsel kültürel mirası korunmalı gelecek kuşaklara aktaracak şekilde muhafaza edilmelidir.

KAMU HİZMETLERİNİN NİTELİĞİ (EŞİT BİÇİMDE YARARLANMA + TARAFSIZLIK İLKESİ)

–          Kamu hizmetlerinde ayrımcılık yapılmamalı, Dini inancı, cinsel tercihi, etnik kimliği farklı olan insanlara Anayasa ve yasalarda olmadığı halde yapılan negatif ayrımcılıklara son verilmeli, mevcut durumda yaşanan bu tür ayrımcılıları ortadan kaldırmak için kati cezai yaptırımlar uygulanmalıdır.

Sünni inancının gereğince oruç ayı olan Ramazan ayında hat safhaya varan Kamu Kurum ve Kuruluşlarındaki ayrımcılıklara (gündüz yemek çıkartılmaması, çay ocaklarının kapatılması veya bu tür mekanların tadilata sokulması v.b) son verilmelidir.

Kamu Televizyonlarında inançsal ayrımcılıklar yapılmamalı, ülkemizde var olan tüm inançların ve Halkların özel ve kutsal günlerinde, kendilerinin belirleyeceği usul ve esaslarda yayınlar yapılmalıdır. Veya hiçbirisine yapılmamalıdır.

Bazı inanç ve etnik kimlik mensuplarına Türk Silahlı Kuvvetleri dahil çeşitli Kamu Kurumlarında uygulanan ve yasalarda yer almayan gayri resmi yasakların da önüne geçilecek önlemler alınmalıdır. (TSK da Cumhuriyet Döneminde Alevi inancına mensup Kuvvet Komutanı ve Genel Kurmay Başkanı olmamasının tesadüfi olmaması gibi, veya günümüzde Alevi Vali olmaması gibi ) Cumhurbaşkanı gibi bir makamda oturan kişilerin “Alevi Rektör bile atadım” sözleri, Başbakanın “Ben neden Alevilerin Başbakanı olayım ki; Bir sebep mi var? “ yine Ankara Belediye Başkanının “Bir Alevinin bile nikahını kıydım” gibi sözlerinin mutlaka cezai yaptırımı olmalıdır. Zira bu sözler bu tür yasalarda olmayan ayrımcılıkları meşrulaştırmaktadır.

BİRLİKTE YAŞAMA

–          Vatandaşlık tanımı, soydaşlık temelinden arındırılmalı, ülkemizdeki tüm kültür, kimlik, dil, din ve inançların varlığını kabul eden, halkların demokratik, siyasal ve kültürel haklarını güvence altına alan, insan odaklı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa inşa edilmelidir.

–          Ülkemizin taraf olduğu evrensel hukukun da bir gereği olarak, ülkemizdeki tüm dil, kültür ve inançlar, tarihi ve kültürel mirasımızın bir parçası olarak değerlendirilmeli, bu kültür, dil ve inançların kendilerini  var etme ve yarınlara taşıma hakları anayasa ve yasalarla güvence altına alınmalı, bu konuda kamusal sorumluluklar tanımlanmalı ve bu doğrultuda yapılacak çalışmalara genel bütçeden pay ayrılmalıdır. (Bu pay Kültür Bakanlığı nezdinde bu amaçla oluşturulacak projelere verilmelidir.)   Kültür, dil, inançlar üzerindeki tüm yasaklar, toplumsal yaşam ve kamusal alanda halklara yönelik uygulanan her tür ayrımcılık ve ırkçı söylem ortadan kaldırılmalı, yasalardaki ‘kin ve nefret suçları’ tüm kültürel, etnik ve dinsel aidiyetleri kapsayacak şekilde genişletilmeli, ‘kin ve nefret suçlarının’ önlenmesi için anayasaya hüküm konulmalıdır.

–          Anadil hakkı temel bir hak olarak kabul edilmeli, ana diller anayasal güvence altına alınmalı, ana dilde eğitim-öğretim, ana dilin kamusal alanda kullanımı, ana adilde radyo-televizyon yayını yapma ve ana dilde isim-soy isim ve köy/yer isimleri konusundaki sınırlama ve yasaklar ortadan kaldırılmalı, özellikle yok olma tehdidi altındaki diller koruma altına alınmalı ve bu dillere pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.

–          Tarih ile yüzleşmenin, hesaplaşmanın temel koşulu olarak, halklara karşı işlenmiş suçlar failleri ile birlikte açığa çıkartılmalı, topraklarımızda yaşanan katliam ve sürgünlerle halkların elinden alınmış olan hakların iadesi (vakıf malları, hukuki haklar vb.) yasalarla güvence altına alınmalıdır. Katliamlara bilfiil iştirak edenlerden hayatta kalanlar mutlaka yargı önüne çıkartılmalı, insanlığa karşı işlenen suçlarda, nefret ve ayrımcılık suçlarında zaman aşımına izin verilmeyeceğini içeren yasal değişiklikler yapılmalıdır. Katliamların ve insanlık suçlarının gelecek kuşaklarca lanetlenmesi açısından ilgili yerlerde (Sivas Madımak oteli yeri , Diyarbakır Cezaevi v.b) katliamı lanetleyecek şekilde müzeler oluşturulmalıdır. (Dünya örneklerinde oldu gibi)

KADIN VE CİNSİYETLER;

Kültürmüzde kutsal yeri olan kadınların,  erkeklerle eşit haklara sahip olması gerekmektedir.  Cinsiyetinden dolayı ugradığı miras, iş, eğitim ve toplumsal statüsündeki haksızlıklar ortadan kaldırılmalıdır. Ayrıca cinsel tercihleri farklı olan insanlarda bizimle aynı toplumda yaşamaktadır, insanı değerler üzerinden bakıldığında kadınların uğradığı tüm haksızlıklara onlarda uğramaktadır.  Vatandaşlık tanımında LGBTT bireylere de yer verilmelidir.

DEVLET- DİN İLİŞKİLERİ

–          Anayasada vatandaşların dini tarif edilmemeli, Aleviler, Hıristiyanlar, Museviler, Ezidiler, Atesitler ve Deistler gibi ezilen ve dışlanan tüm inanç ve kültürel gruplar üzerindeki baskılar kaldırılmalı, tüm kimlik ve dinsel inanışların kendilerini özgürce ifade etmesi anayasal güvence altına alınmalıdır. Devletin dini biçimlendirme aracı olarak işlev gören Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din dersi kaldırılmalı, inanç sembolleri üzerindeki her türlü baskıya son verilmeli, inanç ve ibadet inananların vicdanına bırakılmalıdır. Dini eğitim, organizasyon, dini kurum ve kuruluşlar sivil hayata terk edilmelidir. Devlet hiçbir dini gruba finansal destek sunmamalıdır.

–          Din eğitimi; ilgili Dinin, inancın ibadethanesinde ilgili inancın mensuplarınca verilmelidir. Devlet denetim görevini yerine getirmelidir. Dinler – inançlarla Devlet ilişkilerini ve Dinler-İnançlar arasındaki ilişki, düzenleme, ihlalleri koordine etmek amacıyla sadece bu amaçla inançların belirleyeceği temsilcilerden oluşan özerk bir koordinasyon kurumu oluşturulmalıdır.  Devlet tarafından ve/veya Devletin kurumları tarafından el konulan ibadet mekanları ilgili dinin-inancın sahiplerine iade edilmelidir.

ÜLKE YÖNETİMİ

Parlementer sistem korunmalı, Merkezi yönetim anlayışı terk edilerek, Yerel yönetimler güçlendirilmelidir.  Ülke yönetiminde yerinden yönetim ilkesi benimsenmeli, Avrupa yerel yönetimler Özerklik şartları kabul edilmelidir.

SEÇİMLER VE SİYASAL PARTİLER

Siyasal Partiler yasasında köklü değişiklikler yapılmalı, Siyasi Partilerdeki lider diktasını ortadan kaldırıcı tedbirler alınmalıdır. Parti içi demokrasinin tesisi için ön seçim şartı tüm partiler için konmalıdır. Cinsiyet ayrımcılığının önüne geçmek için Siyasi partilerde Kota dahil özel geçici önlemler alınmalıdır.

Seçimlerde baraj uygulaması ortadan kaldırılmalı, Milli bakiye sistemi benimsenmelidir. Seçime giren Siyasi Partilere Devlet yardımı partilerin aldıkları oy oranına göre belirlenmelidir. Siyasi partiler, iş adamları, özel ve kamu kurumlarından, bağış almamalıdır.

Ali KENANOĞLU

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği

Başkan

 

Jörg-Uwe Hahn’a açık mektup

Hüseyin DEMİRTAŞ

Hessen eyaleti uyum bakanı jörg-uwe hahn’a açık mektup

Önümüzdeki Pazar günü (29. April) Türkiye siyasetinde çok etkili İslamcı Fethullah Gülen Cemaatine bağlı 120 Ev Ödevi Yardım Derneği’nin (Nachhilfevereinen) çatı örgütü Academy Verein tarafından organize edilen Türk-Alman Kültür Olimpiyatları Frankfurt’ta gerçekleştirilecek. Frankfurt Messefesthalle’de bu sene 7. yapılacak olan ve 8 bin ziyaretçinin beklendiği etkinliğin hamiliğini (schirmherrschaft) Hessen Eyaleti Uyum Bakanı Jörg-Uwe Hahn (FDP) üstlendi.

Türkiye’de hükümetin gizli ortağı olarak kabul edilen, şeffaf olmayan örgütlenme ağı ve finansal kaynaklarından dolayı eleştirilen Gülen Cemaatine ait bir kurumca düzenlenen Türk-Alman Kültür Olimpiyatları’na Bakan Hahn’ın bizzat katılması ve hamiliğini yapması hem muhalefetten hem de iktidar ortağı bulunduğu hükümetin CDU’lu kanadından çeşitli eleştiriler aldı. Bakan yeterince tanımadığı bir örgüt tarafından düzenlenen bir etkinliği desteklemekle suçlanırken, Gülen Cemaati’nin hem Türkiye, hem Avrupa ve diğer ülkelerde açtığı binin üzerinde okul ve dershanenin finansal kaynaklarının gizemini koruduğu belirtildi. Ayrıca ılımlı İslami anlayışıyla dikkat çeken cemaatin, bu yapısının dış görünüşte kaldığı, iç uygulamalarında ise geleneksel ve katı İslami yorumları benimsediği ifade edildi.

Fethullah Gülen (71) orta derecede eğitimli bir emekli vaiz ve Türkiye’deki şeriatçı faaliyetleri nedeniyle askerlerin etkisindeki yargı tarafından cezalandırılmaktan korkarak 1999 yılında ABD’ye yerleşti. Şu anda hakkında ceza almasını gerektirecek herhangi bir dava kalmamasına rağmen Türkiye’ye dönmeyen Gülen’in takipçilerine ait başta eğitim ve medya olmak üzere çok çeşitli alanlarda faaliyet gösteren şirket bulunuyor. Son dönemde kendilerine Hizmet Hareketi adını veren Fethullahçıların 35–40 milyar dolarlık bir maddi kaynağa hükmettikleri tahmin ediliyor.

Bu kısa girişten sonra ben Bakan Hahn’a Gülen Cemaatine ilişkin yakından tanık olduğum bir kaç olayı anlatarak önemli bazı bilgiler vermek istiyorum ve verdiği desteği derhal geri çekmesini rica ediyorum.

1-    Bir kere Fethullah Gülen Hareketi ve mensupları kendilerinin tanınmak istedikleri gibi hoşgörülü filan değil. Bunu biraz sonra örnekleriyle açıklayacağım.

2-    Almanya’nın değişik kentlerinde 120 tane Ev Ödevi Yardım Kursları (Nachhilfeverein) var. Geçen yılın Kasım ayında şahsen görüştüğüm Padeborn’daki özel kolejin sorumlusuna göre ise 30 civarında özel okula sahipler.

3-    Okullarının ve ev ödevi yardım kurslarının adlarını diyaloga önem verdiklerini belirtmek amacıyla hep Consensus, Optimum, Dialog, Koordinasyon, Tolerans, Academy benzeri havalı isimler koyuyorlar. Ancak diyalog ve hoşgörü hep dışa karşı. İçe karşı çok otoriter ve yasakçılar.

4-    Almanya’yı ele aldığımıza göre, bu ev ödevi yardım kurslarında çok büyük bir emek sömürüsü yapılıyor. Buralarda ders verenler genelde cemaate kazanılmış ya da en azından sempati duyan üniversite öğrencileri ve çok az ücretle çalıştırılıyorlar. Sayın Bakan Hahn, bunlara ödenen ders ücreti (honorar) muhasebe kayıtlarında gösteriliyor mu? Bu dernekler (Verein) Alman Dernekler Kanunu’na uyuyorlar mı? Zira söz konusu kurslar birer ticarethane gibi çalışıyor. Bundan haberiniz var mı?   Kamu yararına uygun (Eingetragener Verein) olduğu onaylanan bir dernek bu derece yoğun ticari faaliyet içine girebilir mi? Giriyorsa bunların mali denetlemeleri ne kadar ve hangi sıklıkla yapılıyor?

5-    Benim bacanağımın oğlu, yani 14 ve 12 yaşındaki iki yeğenim iki yıldan bu yana bu örgütün (kendilerine zarar gelmemesi için şehir adı vermeyeceğim) açtığı ev ödevi yardım kurslarına gidiyor. Hiçte piyasadan aşağı kalır bir ücret almıyorlar. O nedenle daha sıkı denetlenmeleri gerekmez mi?

6-    Eğer bunlar 120 ev ödevi yardım derneği olarak Academy adlı bir çatı örgütü etrafında birleşiyorlarsa, ki öyle zira kendileri açıklamışlar, teorik olarak Maliyeye (Finanzamt) vergi vermemek için daha az geliri olan başka şubelerine para transferi yapabilirler. Böyle şubeli örgütlerde bu kuvvetle ihtimal dâhilinde bulunduğuna göre, devlet vergi kaçakçılığına karşı ne gibi önlemler aldı? Veya hiç işin hiç bu yönünü düşündünüz mü?

7-    Gülen Hareketi’ne bağlı bu kurslara devam edenler nedense derhal günlük Zaman Gazetesi’ne ve aylık Sızıntı Dergisi’ne bir şekilde abone ediliyor. (Bacanağım abone olmak zorunda kaldı) Öğrencilerin ailelerini gazete ve dergiye abone etmekte mi eğitim faaliyeti?

8-    Orta Hessen’de bulunan bir kentte bu hareketin ev ödevi yardım kursuna giden yeğenlerim, Pazar günleri yine bu kuruluşça düzenlenen Ahlak Dersi adında bir derse katılmaya bir nevi zorlandı. Güya katılım gönüllü ama katılmayanlar (Alman öğrenciler hariç) diğer arkadaşlarından psikolojik baskı gördüğünden yeğenlerim de bu kursa katılıyorlar. Ev yardımı yapmak amacıyla açılan bir kursun din ve ahlak dersi verme yetkisi var mı? Varsa bu yetkiyi kimden aldı? Hem bu durum eğitim-öğretimi araç olarak kullanıp örtülü amaçlarla çocuklara yaklaşmak değil midir?

9-    Yeğenlerim bu kursa katılmaya başladıktan sonra çok değiştiler. Özellikle yaşı büyük olanı benimle dini konularda tartışıyor. Evrim teorisi ve Darvin düşmanı kesilmiş. Bana İlkçağ (Steinzeitmensch) insanının yaşamadığını, bunların evrimcilerin uydurması olduğunu, dünyanın bugün olduğu haliyle 6 günde yaratıldığını ve bizim ilk atamızın Âdem ve Havva olduğunu söylüyor. Hani bunlar bilimi rehber edinen hoşgörülü insanlar yetiştiriyorlardı? Eğitim ve öğretim yanında aydınlanma karşıtı fikirler aşılamaları ve çocukları indoktirine (beyin yıkama) etmelerinin amacı nedir? (Yeğenim Alevidir ama yine de çocuğu Alevilikten dönmeyi başarmışlar. Bu kursa gitmeye başlayalı okulun tatil olduğu günlerde Cuma namazlarına ve Bayram namazlarına da kesin katılmaya başladı)

10- Yine bu kursa devam eden yeğenlerim ve ailesi, diğer çocukların ebeveynleriyle birlikte Paskalya (Ostern) tatilinde İstanbul’un kutsal mekânlarını ve Çanakkale şehitler anıtını ziyaret etmek üzere Türkiye’ye götürüldü. Ev ödevi yardım kursu seyahat acentesi midir? Bu bir eğitim gezisi ise neden sadece dini mekânlar ve milliyetçi hisleri yükseltecek anıtlar ziyaret ediliyor?  Hani bunlar entegrasyona çok önem veriyorlardı? Neden Almanya’ya bağlılık hisleri çoğaltılacak yerde öğrenciler şimdiden Türkiye ve İslam merkezli düşünmeye ve davranmaya alıştırılıyor?

11- Hani bunların olimpiyatları çok hoşgörülü ve başkalarına saygılıydı. Size geçen seneki olimpiyatlardan bir enstantane (kısa görüntü-resim) anlatayım: Büyük yeğenim bu olimpiyatlara saz çalarak ve türkü söyleyerek katılmak istedi. Malum önce ön elemeler yapıyorlar. Yeğenim Alevi derneğinde saz kursuna gittiğinden doğal olarak Alevi-Bektaşi ozanlarının türkü ve nefeslerini çalıp söylüyor. Onu sırf sen Kızılbaş parçaları söylüyorsun diye geçen sene sahneye çıkarmadılar. Çocuk bir süre bunalıma girdi. (Bakana isterse bu durumu yeğenim ve ailesiyle görüştürerek kanıtlamaya hazırım.)  Bu durum hoşgörülerinin sınırını -konu Alevilik ve Aleviler olunca- göstermiyor mu? Bu kursların görevleri arasında Alevileri asimile etmekte mi var? Ayrıca kursa devam eden bazı Alman çocuklarının da yavaş yavaş, aşılayarak zaman içinde güya kendiliğinden olmuş gibi Müslümanlığı benimsediğini yeğenlerim anlatıyorlar. Diğer taraftan Fethullahçıların Almanya’daki faaliyetleri hakkındaki bilgilerim sadece yeğenlerimin gittiği kentten edindiğim verilerden oluşmuyor. Başka kentlerde de cemaatin okullarına giden ve üye olan akraba ve hemşehrilerim var. Onlardan da bilgiler alıyor ve duyumlar ediniyorum.

12-  Yeğenlerim örgütün dışa karşı sıkça kullandığı hoşgörü ve tolerans kavramlarından habersizler. Üstelik bu kursa gitmeye başlayalı, kız yeğenim başını örtme denemeleri yapıyor. Büyüğü ise Almanları domuz yiyen dinsizler ve gâvurlar olarak görüyor. Alman bir kızla Müslüman olmadığı müddetçe kesinlikle evlenmeyeceğini ifade ediyor. Entegrasyona böyle mi katkıda bulunuluyormuş bir sorunuz lütfen kendilerine?

13- Almanya’da lise düzeyinde pek az olmakla birlikte üniversite öğrencileri bir ev tutup (WG) birlikte yaşıyorlar. Işık evleri (Lichthäuser) adı verilen bu evlerde her şey hiyerarşik. Giessen’de bir arkadaşım bunların evlerinde kalıyor. Her evde bir sorumlu var. O ne derse o oluyor. Kimse ondan izinsiz geceleri evden çıkamıyor. Evlerde sadece Zaman ve Sızıntı gibi cemaate ait gazeteler serbestçe okunabiliyor ve bulundurulabiliyor. Sadece Samanyolu, Mehtap TV, Samanyolu Haber gibi cemaatin kanallarını izlemeye izin veriliyor. Ders dışında yapılan dini okumalara (Nurcu hareketin kurucusu Said Nursi’nin Risale-i Nur adlı seri kitapları dini bir şevkle okunuyor) katılmak ve namaz kılmak zorunlu. Solcu ve Kemalist kitapları eve getirmek ve okumak yasak. Nerede hoşgörü, bireysel ve dinsel özgürlükler? Üniversite öğrencileri bile başka arkadaşlarınca casus gibi izleniyor. Alman kızlarıyla ve başı açık Türk kızlarıyla konuşanlar ve arkadaşlık edenler derhal uyarılıyormuş. Daha anlatacak şey çok ama en önemlileri bence bunlar.

Bu bilgilerden sonra Sayın Bakan Jörg-Uwe Hahn ilgili faaliyeti desteklemeyi hala düşünüyor mu? Düşünüyorsa bile burada dile getirdiğim ve her birini ispatlayabileceğim olayları üyesi olduğu hükümete, kendi bakanlığının üst düzey bürokratlarına bildirerek daha sıkı denetlenmeleri için talimat verecek mi? Yoksa Hahn da diğer FDP’li iki meslektaşı gibi bu faaliyeti desteklemekte ısrar edip sonra hata yaptım diyerek istifa etmeyi mi düşünüyor?

Hüseyin Demirtaş – Frankfurt

Autor und Geschichtslehrer

‘Alevilerin Sesi’ Soykırımı Katliam yapıyor’ CAN KASAPOĞLU

Dersim 37-38 Soykırımı’nın 75. yılı vesilesiyle bu  vahşeti kapak konusu yapan AABK yayın organı ‘Alevilerin sesi’ nedense Dersim  Soykırımı’na ‘Katliam’ diyerek geçiştirmiş..

159 sayıdır ve 7 yıldır yayın yapan dergi ilk kez  hatırlayıp kapak konusu yaptığı ’37-38 Dersim Soykırımı’nı ‘Dersim Katliam  olarak lanse etmesi elbette olumludur ancak Dersimlilerin ve aklı-selim her  kesimin (soykırımcılar hariç) bir ‘Soykırım’ olarak kabul ettiği bu vahşete bu şekilde yaklaşması düşündürücüdür..

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu bünyesindeki  derneklerde çoğunluğunu Dersimli ve Koçgirili Kürt Alevilerden oduğu  düşünüldüğünde derginin bu çıkışışının nasıl yorumlanacağı ise yine onların  taktirine kalmıştır ancak bununla ne yapılmak istenmektedir?

Alevilerin Sesi Dergisi Dersim Katliamı’nın 75  yıldönümü nedeniyle katliamı bu ayki sayısında kapağına taşımış ve dergi, ’75.  Yıldönümünde her yönüyle Dersim Katliamı” başlığı ile hazırlanan özel sayı da,  ilk kez yayımlanacak olan “tanıkların anlatımlarına” da yer vermiş.

İyi güzel, fakat şimdi bu konuda çeşitli çevrelerin,  hatta Türk medyasının büyük bir bölümünün dahi olup-bitenlere ‘Dersim Katliamı’ dediğini düşünürsek eğer, ‘Alevilerin sesi’nin biraz daha objektif ve cesaretli  olması gerekmiyormu sizce?

Son dönemlerde Genelkurmay ile Başbakanlık arasında  gidip-gelen ‘Dersim Soykırımı Belgeleri’nin sayısı 20 bini geçtiği  belirtiliyor.. Yüzlerce tanık ve on binlerce mağdur var.

Sıradan basın-yayın organları adeta Dersimli avına  çıkmış ve gördüğüne mikrofon uzatarak ‘nasıl oldu ve olmuştu?’ diye şıp diye  soruveriyor..

Ortalık ‘Dersim Uzmanı’ ile doldu gibi..

Ancak bunların ortak bir dili ve uslubu olduğu göze  çarpıyor oda, ‘Dersim Katliamı’ belirlemesi olmaktadır..

‘Dersim 37-38 Soykırımı, Yaşananlar, Atatürk, İnönü,  Devlet ve CHP’nin rolü’ artık iyice ortaya çıkarılmış ve bu durum Dersimliler  tarafından bilinmektedir.

Diğer yandan 100.bine yakın insanın soykırımdan  geçirildiği, yine bir o kadarının ise sürgünlere gönderildiği, asimile edildiği  artık bilinmektedir..

Dersimli kurum ve kuruluşlar ‘Dersim Soykırımı’nı Uluslararası mahkemelere götürme sürecini başlatmışlardır ve Dersim’de  yaşananların, 19.Yüzyıldan günümüze yaşanan soykırımlardan hiç bir farklı yönü  yoktur ve üstüne üstlük fazlası vardır..

Nabibya’da altın arayan Almanların Nabibya halkına  yaptıklarından tutalım, Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani soykırımları, Nazi  Almanyasının Yahudi soykırımı, Bosna-Hersek, Serebniça vb bütün yerlerdeki  soykırımlar uluslararası mahkemelerde ‘Soykırım’ olarak kabul görmüş ve bu  vahşetleri yapanlar şu veya bu şekilke ‘Yüzleşmeye’ çağrılmış, zorlanmış, çeşitli yaptırımlara mağruz kalmışlardır..

Yapılan bütün bu soykırımlar bir şekilde olup-bitmiş ve  yargı, ceza süreci başlamıştır..

Oysa Dersim soykırımı yapılmış ve bitirilmiş, tamamlanmış bir soykırım değildir.

Bu yönüyle Dersim soykırımının diğerlerinden farkı vardır..

Soykırım sürece yayılarak Türk-İslam devleti,  AKP-Cemaat hükümeti tarafından devam etirilmek istenmektedir..

CHP ise hala ‘Dersim Soykırımı’n daki rolünden dolayı kendisiyle yüzleşip, Dersim halkından bir özür bile dilememeiştir..

CHP ve onun vekilleri, (chp tunceli milletvekilleri  dahil) orada burada, gerekli-gereksiz açıklamalar yaparak sunni-yapay gündemler  peşinden koşan yada kendi yarattığı gündemleri Alevilerin veya Dersimlilerin  gündemiymiş gibi ortaya atan konumdan öteye gitmemektedirler..

Dersim kanamaya devam etmektedir..

Ankara-Tunceli ve Avrupa ayağı oluşturulmaya çalışılan  üçgen, gerçekleri saptırmaktadır..

Daha geçen yıl ‘Munzur doğa festivali’ yapılırken  Dersimin coğrafyası bombalanıyordu..

Bu gün yine Dersim bölgesi, dağları, ovaları ve  vadileri hala bombalanmaktadır..

Dersim ismi iade edilmediği gibi bu konu gündemden  düşürülmüştür..

Dersim ve İlçelerinde hala  soykırımcıların, ırkçıların  isimleri, lehvaları okulları vs vardır..

Dersim, ‘Kefensiz, Mezarsız gidenler için gulbanklar’  okuyor..

Seyidlerinin, Pirlerinin mezar yerlerini  soruyor..

Hükümet, ‘zaman aşımı’ kararı ile Sivas-Madımak’ı bir  kez daha yaktı..

Başta Kürtler olmak üzere, Alevileri, emekçileri,  kadınları ve öğrencileri tutukluyor, hapse atıyor.

Özgür basını susturmaya çalışıyor.

Diğer yandan hırsızları, tecavüzcüleri ve soyguncuları, kaatilleri serbest bırakarak ödüllendiriyor..

Evet, ‘4 Mayıs, Dersim Soykırımı’ tarihi olarak  belirlenmiş.. Ancak buı soykırım hala sürüyor..

Alevilerin ve ‘Alevilerin Sesi’nin ise bu gerçeği  mutlaka görmesi ve ona göre bir tutum belirlemesi ise kaçınılmaz oluyor..

‘Soykırımı Katliam Yapamazsınız’

Eğer böyle yaparsanınz, kendi gerçeğinizle ters düşmüş olursunuz..

Bu vesile ile biraz daha cesaret gerekiyor..

‘Katliam’ küçümsenmemelidir ancak ortada onuda aşan bir  vahşet, bir soykırım vardır..

Adı ise ‘Dersim Soykırımı’dır..

Gerçekleri saptırmak “Ayıptır, Günahtır, Cinayettir” ….

’40 bin Alevi’ye kan kusturdum!’

Evren’in arşivinden çıkan tüyler ürpertici mektup…

TBMM Komisyonu’na gönderilen belgeler arasında,12 Eylül döneminin Emniyet Genel Müdürü Küçüktiryaki’nin imzasını taşıyan bir mektup da yer aldı. Mektupta Küçüktiryaki “Türkiye’de Alevi-Kızılbaş soykırımını devlet adına başlatan benim” diyor. Küçüktiryaki , imzalı mektubun kendisine ait olmadığını ileri sürdü.

Cumhurbaşkanlığı’nın, talep üzerine TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na gönderdiği, darbe dönemlerine ilişkin bilgi ve belgeler arasından, 12 Eylül dönemine ilişkin, tüyler ürperten itiraflar içeren bir mektup da çıktı. Kenan Evren’in resmi arşivinde tutulan mektupta, 12 Eylül döneminin Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki’nin, Yavuz Sultan Selim’den sonra en büyük Alevi Kızılbaş düşmanıyım”,Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi’ye kan kusturdum”, “Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi soykırımını devlet adına başlatan benim” ifadeleri dikkat çekiyor.

Komisyon Başkanı Nimet Baş, 20 Ekim’de İstanbul’da basına kapalı bir şekilde görüştüğü Küçüktiryaki’ye bu mektubu sordu. Baş, görüşme sırasında hakkındaki tüm işkence iddialarını reddeden Küçüktiryaki’nin yüzüne, altında imzası bulunduğunu anımsatarak mektubu okudu. Baş’ın yöneltilen sorulara, “bilmiyorum”, “duymadım” diye yanıt veren Küçüktiryaki’ye, “Rahatlıkla konuşmanızı gerektirecek bir yazı okumak istiyorum size. 7/10/1980 tarihinde Cumhurbaşkanlığı makamına ulaşan, altında sizin imzanız olan bir belgeyi okumak istiyorum. Sizin kendi ifadeleriniz” diyerek, okuduğu mektup şöyle:

ABD TAVSİYESİYLE ATANDIM: Beni Emniyet Genel Müdürü yapan, Başbakan Süleyman Demirel değildir. Ben, beni keşfeden Amerikan Hükümetinin Ankara temsilcilerince tavsiye üzerine bu göreve atandım.

ALEVİ SOYKIRIMINI DEVLET ADINA BAŞLATTIM: Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi-Kızılbaş soykırımını devlet adına başlatan benim. 1976 yılının Ocak ayında Malatya Beylerderesi olayından sonra, Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi Kızılbaş’a kan kusturdum.

DÜŞMANLIĞIMI İSPAT ETTİM: Yavuz Sultan Selim’den sonra en büyük Alevi Kızılbaş düşmanı benim, bunu ispat ettim ve ispat etmeye de devam edeceğim. Ben, Beylerderesi olayları sırasında yanımda Malatya İl Jandarma Komutanı Albay olduğu hâlde ‘Malatya’daki tüm Alevi-Kızılbaş köyleri ortadan kaldırılmalı’ dedim. Benim sözlerimi Mayıs 76 tarihli Halkın Kurtuluşu adlı dergi yazdı.

AKSU ALEVİ KASABI: Şu anda Emniyet Genel Müdürüyüm. 76 yılında ben Malatya’da Valiyken Malatya Emniyet Müdürü olan – ki o da en az benim kadar Alevi-Kızılbaş kasabıdır- Abdülkadir Aksu’yu yardımcım yaptım. Ankara’da Alevi-Kızılbaşların oturduğu “Kurtarılmış Bölge” adlı semtlere kan kusturan Reşat Akkaya’yı Ankara Emniyet Müdürü yapan benim. Sıkıyönetim Komutanının emriyle görevden alındı. Zannedilmesin ki, pasifize oldu, gölgede kalarak gerçek Ankara Emniyet Müdürü yine o olacaktır.

KİMSE YERİMDEN SÖKEMEZ: Beni hiçbir kuvvet yerimden söküp atamaz, ne Başbakan ne Cumhurbaşkanı ne de bir başkası. 1981 seçimlerinde Adalet Partisi’nden Malatya milletvekili adayıyım. Beni silah kaçakçılığıyla suçlayanlara şunu söylemek isterim ki; Ben, Bulgaristan üzerinden gelen komünist silahlarla Alevi kasaplığı yürütmüş adamım.

İmzalı mektubu reddetti

Komisyon Başkanı Nimet Baş, “Kenan Evren’in resmi arşivinde tutulan Cumhurbaşkanlığı belgelerinden okuyorum” diyerek açıklama yapmasını istediği Küçüktiryaki, imzalı mektubu, “Haberim yok, bu mektup benim değil. Ben Eskişehirliyim. Eskişehir’de böyle şey yoktur. Alevi-Sünni hikayesi yoktur” diyerek reddetti. Baş komisyon üyelerine, söz konusu mektubun, 1979 yılında bir senatörün odasında yapılan arada sonucu elde edilmiş bir belge olduğu bilgisini iletti.

Dal’ı duymamış!

Küçüktiryaki ile yapılan görüşmenin diğer çarpıcı diyalogları, komisyon tutanaklarına da yansımıştı. BDP’li Sırrı Süreyya Önder’in Ankara Emniyeti’nde DAL adlı bir bölüm olduğunu ve 12 Eylül’de burada işkence yapıldığını hatırlatması üzerine Küçüktiryaki şunları söylemişti:

Söylemiş olduğunuz şeyleri ilk defa duyuyorum. Ben Emniyet Genel Müdürlüğü’nde çok az kaldım. Benim kaldığım müddette Türkiye’nin her yerinde sıkıyönetim vardı. Bizim Emniyet Genel Müdürü olarak görevimiz orada sadece lojistikti… Böyle bir şey varsa, ya benden evveldir, ya benden sonradır ama burada Emniyet Genel Müdürünün filan hiçbir dahli yok, tamamıyla sıkıyönetimin komutasında bir teşkilat oldu o zaman. O zaman Ankara’da sıkıyönetim komutanı var, komutan yardımcısı bir general var. Onun için, ne bize ne emniyete ne şuna buna, hiçbir şekilde bir şey intikal etmezdi, edemezdi zaten çünkü tamamıyla ayrıydık.

‘Emniyet müdürü olduğunuzdan emin misiniz?’

Küçüktiryaki Meclis komisyonunun sorularını Dolmabahçe’de yanıtlamıştı. Eski emniyet müdürü 12 Eylül döneminde işkence yapılmadığını söylemişti. BDP’li Önder’in “İşkenceyle ilgili soruları ısrarla orumluluğunuz altındaki bir birimde işkence yapılıyor olması -insanlık adına soruyorum, elinizi vicdanınıza koyun- hiç mi kulağınıza gelmedi?” sorusunu Küçüktiryaki “Hiç gelmedi” diye yanıtladı.

Komisyon başkanı Nimet Baş, Küçüktiryaki’nin Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemde yazılmış resmi bir yazıyı okudu ve yazıda geçen DAL grubunu sordu. Eski Emniyet Müdürü “Hayır efendim böyle bir oluşum yok” dedi. Küçüktiryaki’nin o döneme ilişkin soruların çoğuna hatırlayamadığını söylemesi, işkence iddialarını yalanlaması üzerine BDP’li önder “Siz, Emniyet Genel Müdürlüğü yaptığınızdan emin misiniz?” demişti.

Mehmet Bayrak’a göre Türkiye teokratik bir devlet

Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak: Türkiye’nin laik değil, adeta ‘Devlet Müslümanlığı’ eksenli teokratik bir devlet olduğu; inanç özgürlüğünün de bulunmadığı açıktır. Düşünün ki, Kürt kimliğinin kabulü gibi Alevi kimliğinin kabulü de henüz hukuksal bir statü kazanmamıştır.
Siz hem Alevilik, hem de Kürt tarihi üzerine önemli çalışmaların sahibisiniz. İlk sorum: Alevilik nedir? Bir yaşam biçimi mi, ya da bir felsefe mi sadece? Semavi dinlerden farkı nedir?
Hemen belirtmeliyim ki, hem Alevilik hem de Kürdoloji alanında çalışma yapmam, herşeyden önce benim dünyagörüşümle ve tarihsel-toplumsal olguları kavrayışımla ilgili bir konudur.

1970’te Üniversiteyi bitirip 1971’de yazmaya başladım, 1973’te Tevfik Fikret ve Devrim konulu çalışmam yayımlandı. Tevfik Fikret’i seçmem sıradan bir tercih değildi, ilk yazım da onunla ilgiliydi. Tevfik Fikret, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında hümanist düşünceyi, emeği ve özgürlüğü temsil ediyordu. Bu nedenle, Nazım Hikmet diğer İttihadçı ve Kemalist yazarları eleştirirken; Tevfik Fikret’in, yaşadığı dönemde ve içinde bulunduğu ortamda en iyi ve en ileri ne olmak mümkünse, onu olduğunu vurguluyordu.

Daha sonraki Türkoloji çalışmalarımda da; Cumhuriyet döneminin en önemli kazanımlarından biri olarak eğitimi ve edebiyatı halklaştıran bir hareket olan Köy Enstitüleri ve Köy Edebiyatı üzerinde yoğunlaştım. Bundan sonra, tarihsel , sosyolojik ve folklorik boyutu ağırlık kazanan çalışmalara yöneldim. Bu çalışmalarda da, Selçuklu’dan buyana egemenlerin baskı ve zulmüne karşı koyan toplumsal ve bireysel başkaldırı hareketlerini işledim. Yani, yerim emek dünyasının yanı idi.

1970’li yıllardan itibaren Halk ve Tekke Şiiri bağlamında Aleviliği işlerken, 1984’te yayımladığım Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar konulu çalışmam esas olarak Alevi önderlikli halk hareketleri üzerinde yoğunlaşıyordu. Zaten bu tarihten dört yıl önce Pir Sultan’ın köyü Banaz’da düzenlenen I. Pir Sultan Abdal Şenliği’ne konuşmacı olarak katılan tek Alevi kökenli aydındım. 1986’da yayımlanan Pir Sultan Abdal konulu çalışmam da, bu alanda bir Alevi yazar tarafından kaleme alınan ilk biyografik çalışmaydı.

Bundan sonra hazırladığım Aleviliğe ilişkin dört eserde; Türk-İslam Sentezi eksenli resmi ideolojiyi mahkum eden çalışmalar yaptım. İttihad ve Terakki kaynaklı Resmi ideoloji, Aleviliği „Türk Müslümanlığı“ olarak sunmaya çalışırken, bunun tarihsel ve toplumsal gerçeklikle ilişkisi bulunmadığını belgeleriyle ortaya koydum…

Kürdoloji alanına yönelmem de, salt Kürt kökenli bir aydın olmamdan değil; red ve inkâr edilen bir halkın ulusal kimliğine ve demokratik haklarına duyduğum saygıdan kaynaklanıyordu. Selçuklu ve Osmanlı döneminde nasıl ezilen yoksul Türk halkının yanında yer aldıysam, burada da yoksanan ve hakları gasbedilen
bir halkın yayında yer almam gerekiyordu. Tıpkı, ezilen bir cins olarak kadının yanında yer alıp, bu alanda da çalışma yapmam gibi.

Özetle, hiç bir zaman klasik bir sol, klasik bir Alevi ve klasik bir Kürt aydını olmadım. Zaten, bu gerçekliği dünden bugüne eserlerimle ortaya koyduğuma inanıyorum.

Şimdi, asıl sorunuza gelebiliriz. Üstte de anlattığım gibi, yaklaşık 30 yıldır Alevilik konusunda çalışma yapıyorum; yaklaşık 20 yıldanberi geldiğim nokta şudur: Alevilik, geçmişi binlerce yıla dayanan bir evrensel- doğal dindir. Araştırmacılar, kısmen sol resmi ideolojinin, kısmen Kemalist resmi ideolojinin kısmen de İslam dininden gördükleri zararın etkisiyle, Aleviliğin bir „din“ olduğunu söylemekten kaçınıyorlar… Oysa, dinler ve inançlar insanlık tarihi boyunca vardı ve bugün de devam ediyor. Dahası, ilk semavi kitap olan Tevrat’ın tamamlandığı tarih, bundan 2300 yıl öncesidir. Ondan önceki dinler „doğal dinler“ olduğu gibi; bugün de insanlık ailesinin yaklaşık üçte ikisi doğal dinlere mensupturlar. Konfüçyüs dini ve Budizm bunların en büyükleridir.

İnsanlar, ya İslamcıların etkisinde kalarak Aleviliği mezhep veya tarikat olarak nitelendiriyorlar, ya Kemalistlerin etkisinde kalarak Türk Müslümanlığı olarak değerlendiriyorlar ya da Sol aydınlar gibi öğreti, felsefe, yaşam biçimi, inanç veya erkân olarak adlandırıyorlar. Aleviliğin felsefe, kültür, yaşam biçimi, inanç ve erkân boyutu vardır, ancak bunların hiç biri Aleviliği tek başına anlatamaz…

Alevi aydınlar son 20 yıldır Aleviliğin kökenleri, tarihi gelişimi vb. konularda birçok eser ortaya koydular. Siz de bu konuda önemli araştırmalar yaptığınız. Sizi bu konuya yönelten nedenleri ve sonuçları anlatabilir misiniz?
Sorunuzun cevabını yukarda önemli ölçüde verdiğimi sanıyorum. Üstte de vurguladığım gibi, Alevilikle ilgilenmem yaklaşık 35 yıla dayanıyor. İlk kitabım yayımlandıktan hemen sonra, yaşayan Alevi ozanları ve halk şiiriyle ilgili bir yazıdizimin Aralık- 1973’te Ankara’da yayımlanan Yenigün Gazetesinde yayımlandığını söylersem, sanırım bu konuda bir fikir verebilirim.

O tarihlerde „Alevi“ adıyla dernek kurmak ve örgütlenmek yasaktı. Bunun yerine Hacı Bektaş, Anadolu, Banaz ve Çevresi türünden kültür ve dayanışma dernekleri kuruluyordu. Nitekim, 1980’de katıldığım Sivas- Banaz’daki I. Pir Sultan Festivali ile Ankara’daki „Hacı Bektaş Felsefesinin Çağdaş Yorumu“ konulu bir paneli Banaz ve Çevresi Kültür ve Yardımlaşma Derneği organize ederken; 1986’da İstanbul’da katıldığım „Alevilik- Bektaşilik ve Sorunları“ konulu bir paneli de, Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği adlı bir dernek düzenlemişti. Bu örgütlenmeleri, daha çok Maraş ve Çorum katliamlarına bir tepki olarak ortaya çıkan örgütlenmeler olarak görüyorum. Aslında, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki ilk Alevi katliamı girişimi 1967’de Elbistan’da yaşanmıştı. Daha sonra, Malatya, Sivas ve Alaca’da da kimi olaylar yaşanmıştı.

Kuşkusuz, bunların hiç biri Devlet aygıtından bağımsız değildi. Nitekim sonradan ortaya çıkan kimi gizli belgeler, bunu açıkça gösteriyordu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in kasasından çıkan bir gizli rapor, 1978’deki Maraş katliamının kimlerin elleriyle örülüp hayata geçirildiğini gösterdiği gibi; 1960 darbesi sonrasında hazırlanan bir gizli plan da; Alevi Kürtler’in asimilasyonuna ve halk ozanlarının Türkçe söyleyişe yöneltilmesine ilişkin ilginç önermelerde bulunuyordu.

1960’a gelinceye kadar Alevi müziğinin radyolarda icrası yasakken, aynı zamanda bir radyo sanatçısı olan Ali Ekber Çiçek, „Haydar, Haydar“ redifli ünlü deyişi, ancak Muzaffer Sarısözen’in özel izniyle İstanbul Radyosu’nda okuyabildiğini bana anlatmıştı. Aşık Veysel, Aşık Davut Sulari , Aşık Daimi, Aşık Kul Hasan, Aşık Kul Ahmet, Aşık Mahzuni ve Aşık Şah Turna gibi ozanlar bireysel olarak Alevi müziğine katkıda bulunurken; çoğunluğu Alevi Kürt toplumundan gelen bu âşıklar ve halk şairleri eserlerini Türkçe icra ettikleri halde; Alevi kimliğini ve kültürünü bilince çıkarmalarından dolayı kitlesel etkinliklerde tehlikelerle yüzyüze gelmekteydiler. 1967’deki Elbistan konseri bunun çarpıcı bir örneğiydi.

1980 Darbesi, Türk- İslam Sentezi doğrultusunda dini toplum yaratmada bir dönemeçti. Bu tarihte, ayrımcılık yarattığı gerekçesiyle Kürt halk danslarının bile televizyonlarda gösterilmesi yasaklanırken; büyük bir olasılıkla Alevileri de dindar topluma katma ve 1984’te ortaya çıkan Kürt ulusal hareketine katışını engelleme amacıyla, Alevi müziğine yeşil ışık yakılıyordu. Keza, Milli Güvenlik Kurulu, bu başkaldırıdan bir süre sonra içerde ve dışarda dini akımların ve vakıfların desteklenmesi doğrultusunda bir karar alıyor ve bu amaçla önemli bir bütçe ayırıyordu… İçerde ve dışarda, bu dini örgütlenmenin koordinasyonu da, dönemin Kültür Bakanı eski MHP’li Namık Kemal Zeybek’ e veriliyordu. Bu asimilasyon çabasına karşın, Kürt hareketindeki yeni yöneliş, Alevi toplumunda da bir itme yaratıyordu.

Nitekim, Muhlis Akarsu dışındakilerin tümü geçmişte Radyolarda bağlama sanatçısı olarak görev yapan Muhabbet grubu üstüste kasetler çıkarıyor ve ürünler ogüne kadar duyguları bastırılmış Alevi toplumunda büyük yankı yapıyordu. Bu kasetlerde okunan türkü ve deyişlerin büyük bölümü İçtoroslar Alevi kültürünün ürünleri olduğu gibi; bu bölge, muhabbet ve hasbıhal geleneğinin de en yoğun yaşandığı yörelerdendi. Bölgenin en büyük Alevi müziği icracılarından, Dedem Haydar Bayrak’ ın Hakka yürümesi üzerine, oğulları Haydar ve Hacı Bayrak tarafından gerçekleştirilen müzikli uğurlama törenine ilişkin kasetin, bu muhabbet kasetleri dizisine kaynaklık ettiği söylenmektedir…

Ancak, Alevi örgütlenmesinde asıl dönemeç 1993’teki Sivas Katliamı ile yaşanıyordu. Bu katliamda Devlet suçüstü yakalanıyor ve bu, Gazi katliamıyla daha da perçinleniyordu. Alevi toplumunun sözde laik rejime olan „tek yanlı aşkı“ da böylece büyük darbe yiyor ve Alevi toplumu yoğun bir örgütlenmeye yöneliyordu.

Kuşkusuz, bu yeni yöneliş bir „moda“yı da birlikte getiriyor ve Kürt kimliği „riskli“ olduğu için, sol gelenekten gelen ve ogüne kadar Alevilik gibi bir sorunu olmayan nice insanlar, Aleviliğe yönelerek kitaplar çıkarmaya başladılar. Daha önce Alevilik ve Alevi edebiyatını yazanlar, çoğunlukla asker ve sivil bürokrat Kemalist yazarlardı. Bu nedenle, Alevilerin doğrudan kendilerini yazmalarını önemsemekle birlikte, bunların yazdığı kitapların çok büyük bir bölümünün bilimsellikten uzak, eski çalışmalardan bile geri olduğunu söylemek durumundayım.

Kürt Aleviliğinin ortaya çıkışı, Kürtlerin İslamlaşması konularında kısaca bizi bilgilendirir misiniz?

Öncelikle şunu vurgulamalıyım ki, hiç bir dinin ve inancın başlangıç tarihini tam olarak belirlemek mümkün değildir. Belirli insani kaynaklı yazılı metinlere dayalı Budizm, Konfüçyüzm, Brahmanizm, Mazdeizm ve Manihaizm gibi birçok eski din bile geçmişteki inanç ve kültür kaynaklarına yaslanıp, birbirini etkilerken; Musa’ya atfedilen Tevrat bile, Musa’dan bin yol sonra tamamlanıyor ve eski dinlerden etkileniyordu. Ondan 300 yıl sonra gelen İncil ve bundan 600 yıl sonra gelen Kuran da, keza öncekilerden önemli ölçüde etkilenmiş, hatta kopye edilmişti.

Nitekim, 17. yüzyıl Fransız filozoflarından Volney, „Kalıntılar“ adlı ünlü eserinde eski din adamlarını karşılaştırırken, Zerdüşti din adamını „Museviler, Hıristiyanlar, Muhammedanerler; sizlerin tümü Zerdüşt’ün yolunu sapıtmış çocuklarısınız!..“ şeklinde konuşturarak, bu gerçekliğin altını çizer.

Alevilik konusunda öncelikle söylenecek şey, bu inanç ve kültürün bugünkü Mezopotamya ve Anadolu toprağından kaynaklandığıdır. Tarihin kendisiyle başlatıldığı Sümer uygarlığıyla Hitit uygarlığından artakalan ürünler, bu uygarlıkların inançsal- kültürel yapılanmasıyla Alevilik arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu ortaya koyuyor. Nitekim, İlahi gücün insanda görülmesi, ibadetin kadın- erkek birlikteliği ve eşitliği temelinde yapılması, müzikli ibadet yapılması, dini törenlerde ilahiler/nefesler eşliğinde raks/ semah yapılması ve öğütler verilmesi gibi temel motiflerde büyük benzerlikler vardır.

Öte yandan, İslamiyetin etkisine girmeden önce özellikle Yukarı Mezopotamya Kürtleri arasında Yaresan- Aleviliği’ nin yaygın olduğunu gösteren çok önemli bulgular vardır elimizde. Bilinen en eski Kürt şairi, Milat’tan 400 yıl önce yaşayan Borazboz adlı şairdir. İslamiyetin yayılmaya başladığı 7. yüzyıla ait bir Kürtçe şiirde, İslam halife ordularının büyük bölümü Zerdüştiliğin güçlü devamı niteliğindeki Mazdekçiliğe ve Hurremiliğe mensup Mezopotamya’da yaptığı yıkımlar anlatılır. Bu şiirin Türkçesi şöyledir:

Kutsal yerler yakıldı
Kutsal ateşler söndü
Herkesten saklandı namlı büyükler
Zalim Araplar girdi ta Fırat’a kadar
Köylerden tut da ta Şehrizur’a kadar
Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar
Kendi kanında boğuldu özgür adamlar
Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini
Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birini

11. yüzyıllar arasında yani İslamiyetin henüz nüfuz edemediği Kürt coğrafyasında yetişmiş ve eski Kürtçe’nin Lur lehçesinde yazmış 30 dolayında Kürt şairi bilinmektedir bugün, ki bunların yarıya yakını kadın şairlerdir. Bu kadın şairlerin yarısı ise tanbur eşliğinde eserlerini terennüm etmektedirler. Bu şairlerin dinsel unvanları Babe/ Baba; kadınların sıfatı ise Daye veya Xatun’ dur. Kürtler’in „Ömer Hayyam“ı olarak nitelendirilen ve onun yanısıra Mevlana ve Yunus Emre’yi önemli ölçüde etkileyen ünlü filozof- şair Baba Tahir Uryan bunlardan yalnızca biridir.

Literatürde Yarsanizm, Ahlê Haq gibi adlarla anılan bu Yaresan Aleviliği, Batı’da doktora tezlerine konu olurken, Türkiye’de bilinmemektedir bile. Bu bilinmeyince de, Babailiğin nereden geldiği, Hakikatçı Alevilik’teki ve Bektaşilikteki Baba’ lık ve Ana’ lık sıfatlarının nereden geldiği bile bilinmez.

İslamî Kürtler’e gelince. Göreceli olarak İslamı geç kabul eden Kürtler, öyle görünüyor ki bir yandan Selçuklu yönetimine, öte yandan Safeviler’le büyük bir rekabet içine giren ve Yavuz Selim’le başlayan Osmanlı- Halife yönetimine yaranmak amacıyla İslamiyette yoğunlaşmıştır. Buna rağmen, eski din ve geleneklerinin İslamiyetle çatıştığı yerlerde Tarikatlere yönelmişlerdir. Sünni Kürtler’in, Şafiî mezhebinin yanısıra Nakşibendi, Sühreverdi, Rifai ve Nurculuk tarikatlarına yönelmesi, bu açıdan ilginçtir. Bu tarikatlerin çoğu ibadetlerini erbane türü çalgılarla yapmaktadırlar.

Türkmen ve Kürt Aleviliği arasında fark var mı? Varsa nelerdir? Türkler Anadolu’ya gelmeden önce hangi inançtandı, sonra nasıl bir inançsal evrim geçirdiler?

Türkmen ve Kürt Aleviliği arasında çeşitli inanç, kültür ve ritüel farklılıklarının olması kaçınılmazdır. Bir defa Türkmen unsurlar bu topraklara gelmeden önce , esas olarak Sibirya halklarının dini olan Şamanlıktan sonra, farklı yer ve dönemlerde Budizm, Taoizm, Manihaizm, Hıristiyanlık ve Hazar İmparatorluğu döneminde topluca Yahudiliği benimsedikleri gibi, 8-9. yüzyıllardan sonra büyük çoğunlukla İslamiyete geçmişlerdir. Anadolu’da yaşayanların önemli bir bölümü Aleviliği benimserken; söylenenin tersine Orta Asya ve Kafkasya’da kalanlar bağnaz bir Müslümanlığa yöneldiler. Öyle ki, bölge Türklerini yansıtan 19. yüzyıla ait gravür ve seyahatnamelerde, şeriat kurallarının buralarda nasıl uygulandığını gösteren çarpıcı görüntüler vardır. Bu nedenle, resmi ideolojinin kalemşörlerinden, Rusya kaçkını Abdülkadir İnan gibi sözde bilimadamlarının, Aleviliğin kökenlerini doğrudan buralara bağlaması, tamamen güdümlü bir politikanın sonucudur.

Kısaca söylemek gerekirse, iddia edilenin tersine , Türkmenler esas olarak Alevilikle, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında buluştular. Alevilikle ilgili ilk Türkçe şiirlerse 13. yüzyılda, Yunus Emre ile başlıyor.

Aleviliğin iki halk arasındaki farklı zaman ve mekan konuşlanışıyla farklı kaynaklanmalar dolayısıyla Kürt ve Türkmen Aleviliği arasında bazı gelenek ve töre farklılıklarının olması doğaldır. Sözgelimi „kirvelik“ ve „müsahiplik“ kurumu Kürt Alevilerine özgü bir gelenektir. Müsahiplik kurumu, Aleviliğe akraba Ezidilik ve Ahlê Haqlık gibi dinlerde „ahiret kardeşliği“ olarak nitelendirilen, Kürt Aleviliğinde de son derece önemsenen bir kurumdur. Öyle ki, müsahibi olmayanların cem’e girmesi bile mümkün değildir ve sorumlulukları son derece ağırdır.

Kirvelik de, Kürt Aleviliğinde salt bir sünnet olgusuyla özdeşleştirilemeyecek ölçüde önemlidir. Bir Yahudi geleneği olan „sünnet“ olgusu, İslamlığın bir ölçütü olarak yansıtılsa da, Alevilerde hiç de böyle algılanmamaktadır. Özellikle, Hakikatçı Aleviler sünneti, bir horozun gerdanından veya bir köpeğin kulağından bir parça kesmekle aynı şey olarak kabul ederler. Bu nedenle, Kürt Aleviler, sorumluluğu büyük olan müsahiplik yerine kimi zaman iki işlevi birlikte yürüten kirveliğe bu misyonu yüklemektedirler. Bu nedenle, Türk Alevilerinde önemsenmeyen bu kurum da, Kürt Aleviliğinde önem kazanmaktadır.

Bu arada, tıpkı Hıristiyanlar’da ve Museviler’de olduğu gibi, sakal kesmeme ve kıl düşürmeme geleneği de, Alevi Kürtler’e özgü bir gelenektir. Ayı, güneşi ve ateşi kutsal sayma; doğanın kutsanmasının bir göstergesi olarak dilek ağacını kutsama ve dilek dileme de, esas olarak Alevi Kürtler’e özgü bir olgudur.

Öte yandan, iki kesim arasında bir de politik ayrımcılık yapılmıştır. Sözgelimi, 1925’te yasaklanan Bektaşi tekkeleri 1927’den itibaren yeniden açılırken; Alevi Kürtler’e özgü dergahlar üzerindeki yasak hep devam etmiştir.

Kürt Alevileri arasında yaygın bir inanç var, Kürt Müslümanların Aleviler’e zulm ettikleri konusunda. Osmanlılar döneminde Aleviler’in katledilmesinde Devlet yandaşı davrandıkları gibi. Sizce bu söylentilerin gerçeklik payı nedir? Ve sebepleri nelerdir? Kürt ve Türkmen Aleviler neden Kürt ulusal hareketleri ile mesafeli olmuşlardır?
Babai, Bedreddini, Kızılbaş, Rafızi ve Sorser Aleviler’in, gerek Selçuklu gerekse Osmanlı yönetimlerince horlanan, aşağılanan ve yeri geldikçe tasfiye edilmeye çalışılan topluluklar olduğu açıktır. Bunlar içinde en çok aşağılanan unsurun yoksul Kızılbaş-Türkmen tabakalar olduğu da bilinmektedir. Onlara yakıştırılan sıfatlar „Etrak-i bi- idrak, Etrak-i napak, Etrak-i merkeb-etvar“ dır. Bu nedenledir ki, Selçuklu’dan başlayarak katliama en çok uğrayan unsurlar bunlardır. Ancak unutmamak gerekir ki, Babai ve Bedreddin hareketine katılanlar her soydan, her dinden ve her inançtan insanlar olduğu gibi; bunları bastıranların içinde de Türkler, Kürtler ve paralı Frank askerleri gibi değişik kesimlerden askerler vardır. Bu arada, unutmamalı ki Türkmenler’e Anadolu’nun kapısını açan 1071 tarihli Malazgirt Savaşı’nda da, Alpaslan’ın ordusunda 10-15 bin dolayında Kürt savaşçı yer alırken, Romen Diyojen’in komutasındaki Bizans ordusunda da 20 bin dolayında Hıristiyan Türk askeri yer alıyordu…

Yavuz Selim dönemindeki 50 bin kişilik Kızılbaş katliamı konusunda da, kanıtsız- belgesiz saptırmalara başvurulmaktadır. Bir kez katliam, Yavuz daha başkent İstenbul’dan çıkmadan başlatılmış ve güzergah üzerindeki bölgelerde sefer boyunca devam etmiştir. Konuya ilişkin en ayrıntılı araştırma, Prof. Dr. M. Şehabettin Tekindağ’ ın „Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi“ konulu geniş oylumlu araştırmasıdır. Bu sefer sırasında, düzenli ordu birliklerinin ve Anadolu’daki sipahi güçlerinin yanısıra, kuşkusuz Doğu bölgelerinde yandaş Kürt mirliklerinden de yararlanılmıştır. Hatta bu seferde katledilenlerin büyük çoğunluğunun, Osmanlı’ya ve Safeviler’e yakınlaşmayı reddeden Alevi Kürtler olduğu da söylenmektedir. Çünkü Yavuz’dan sonra gerek Batı’ya gerekse Doğu’ya en çok savrulan unsurlar, bunlar olmuştur. Bu arada, unutmayalım ki Osmanlı’nın düzenli ordusu olan Yeniçeriler, Bektaşi ocaklarından elalmış unsurlardan oluşmaktadır. Ancak onların Bektaşiliği, tümüyle „Kızılbaşlığa düşman“ bir karakterdedir. Öyle ki, Priştineli bir Bektaşi şairi, 17. yüzyılda şöyle diyebilmektedir:

Yetmiş kâfir öldürmekten sevaptır
Kim öldürür ise bir Kızılbaş’ı…

Ancak , özellikle vurgulanması gereken tarihsel gerçeklik şudur: Gerek Selçuklu, gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet yönetimleri, çıkarları için her zaman Sünni- Müslüman Kürt unsurlardan yararlanmıştır. Yukardakilere ek olarak Abdülhamid dönemindeki Hamidiye Aşiret Alayları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Mahalli Kürt Milis Kuvvetleri’ ni ve günümüzdeki Korucular Ordusu’ nu buna örnek gösterebiliriz.

Özellikle, II. Abdülhamid döneminde tümüyle Sünni Kürtler’den kurulan Hamidiye Alayları, hem Ermeniler’e hem de Alevi Kürtler’e karşı kullanılmışlardır. Bu ise, Alevi ve Müslüman Kürt bloku arasında bugün de etkileri silinmeyen büyük bir kırılma yaratmıştır. İlginçtir, Abdülhamid’in durumdan şikayet eden Kızılbaş Kürt liderlerine armağanı ise, birkaç kişiyi okutup, buna karşılık Dersim’e ellerinde Kuran’larıyla Hanefi din adamları sokması ve Dersimlileri asimile etmeye çalışması olmuştur…

Türkiye’de inanç özgürlüğü var mı? Türkiye Devleti laik bir devlet mi? Sizce laiklik nedir?

Türkiye’nin laik değil, adeta „Devlet Müslümanlığı“ eksenli teokratik bir devlet olduğu; inanç özgürlüğünün de bulunmadığı açıktır. Düşünün ki, Kürt kimliğinin kabulü gibi Alevi kimliğinin kabulü de henüz hukuksal bir statü kazanmamıştır. Laikliğin en kısa tanımı ise, Devlet’in dinler ve inançlar karşısında eşit mesafede bulunmasıdır.

Batı dünyası, daha 16. yüzyılda reformunu ve rönesansını gerçekleştirip, dinin egemenliğini kaldırırken; Türkiye ne yazık ki aradan geçen 400-500 yıllık sürece rağmen bunu hâlâ gerçekleştirebilmiş değil.

Aleviler özgürce ibadet edebiliyorlar mı? Yaşayan Alevilikten biraz bahseder misiniz? Yeni kuşak Aleviler Aleviliği ne kadar yaşıyor? Bundan sonra neler yapılmalı?
Aleviler’in ibadetlerini geçmişte olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de özgürce yapamadıkları açık bir gerçektir. Düşünün ki, Aleviler’in ibadet yerleri olan Cemevleri ve Dergâhlar bile hâlâ resmen kabul edilmiş değildir. Bugün bu konuda fiili bir durum yaşanmaktadır. Bu nedenle, Aleviler’in Kemalist rejime bağlılıkları „ tek yanlı bir aşk“tan başka birşey değildir. Neyse ki, Sivas ve Gazi katliamları gibi kimi müsibetler, Aleviler’in gerçeği kavramalarında sarsıcı bir itme görevi görmüştür.

Bektaşilik ile Alevilik arasında belirgin bir fark var mıdır? Bazıları fark olmadığını, bazıları da çok farklı olduğunu söylüyor. Siz bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz? Sizce Kürt Aleviler arasında Bektaşilik etkisi var mı? Yoksa Türkmen Aleviliği mi Bektaşiliğe yakındır?

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, Alevilik geçmişi binlerce yıla dayanan bir evrensel- doğal dindir. Bektaşilik ise, 13. yüzyılda yaşamış Hacı ( Hace) Bektaş Veli adına, ancak ondan 200 yıl sonra yani 15. yüzyılın sonlarında Kızılbaşlığı Müslümanlığa ve Saray’a yaklaştırma amacıyla kurulmuş bir köprü- tarikat. Nitekim, Bektaşiliğe temel oluşturan ve Hacı Bektaş’a atfedilen eserler de ondan 200 yıl sonra başkaları tarafından kaleme alınmıştır. Hacı Bektaş’tan günümüze ulaşan şiir ve sözler ise sınırlıdır. Gerisi sonradan başkaları tarafından ve Arapçe olarak kaleme alınmıştır. Bu nedenle de, Anadolu’nun göbeğinde kurulan Hacıbektaş Tekkesi’nin postnişinlerinin büyük bölümü bile Anadolulu değil, Balkanlı’dır. Zaten kuruldukları bölgeler de Kızılırmak’ın batısında kalan Türkmen bölgesi ile sonradan fethedilen Balkan ülkeleridir. Amaç, gerek Kızılbaş Türkmenler’i, gerekse fethedilen Balkan ülkelerinin halklarını Müslümanlığa ve Saray’a yaklaştırmaktır. Güçlü Kızılbaş/ Alevi ocaklarına sahip Kürt coğrafyasında ise bu güdümlü tekkelere cevaz verilmemiştir.

Bu özelliklerinden dolayı Bektaşi tekkeleri, Kızılbaş isyanlarında hep Saray’ın yanında yer almış ve Kızılbaş topluluklarla ters düşmüşlerdir. Ancak gerileme döneminde Bektaşi tekkelerin ellerindeki malların alınmasından sonra, Bektaşi babalarıyla Saray’ın ilişkileri bozulmuş ve kimi Bektaşi babaları 1789 Fransız Burjuva Devrimi’nde bu hareketin ideologlarıyla ilişkiye girmişlerdir. Bektaşilik, özellikle bundan sonra bir muhalefet hareketidir ve kanımca 19. yüzyılın başında lağvedilmesi daha çok bununla ilişkilidir…

Aleviliğin bir „din“, Bektaşilik ve Mevleviliğin birer „tarikat“ olduğu, Devletin gizli etno-politik inceleme raporlarında da yer almaktadır. Bugün belirli mensupları bulunan bu iki tarikat, günümüzde Aleviliğin bir parçası ve yorumu olarak algılanmaktadır.

Bir de Aleviler tarihleri boyunca hep muhalif olarak yaşamışlar ve iktidar olamamışlar. Sizce bunun gerekçeleri nelerdir?

Bazı araştırmacılar, küçük bir isim benzerliğinden yola çıkarak, Alevilerin bundan 8000 yıl önce Anadolu’da yaşamış, bilinen ilk halklardan biri olan Luviler’ den geldiğini ve geçmiş binyıllarda Avrupa’da muhtelif dönemlerde devletler kurduklarını iddia etseler de; gerçekte Aleviler tarihleri boyunca hep muhalif olarak yaşamışlardır. Alevilik, gerçek kimliğinden uzaklaştırılıp, Şiilik formuna girince ve resmi din haline gelince de zaten tutuculaşmıştır. Bununsa, farklı biçimlerde algılanan „Ali“ ve „12 İmam“ kültlerindeki zahiri benzerlik dışında Alevilik’le hiç bir ilgisi yoktur.

Bir kez, Alevilikle semavi dinler arasında kimi simgesel benzerliklerin ötesinde köklü bir fark vardır. Bunlar ise, tarihi akışı içerisinde semavi dinlerle etkileşimi sürecinde ortaya çıkan motiflerdir. Sözgelimi, Hıristiyanlıktaki (Baba- Oğul- Kutsal Ruh) teslisinin, Aleviliğe sonradan eklemlenen (Hak- Muhammed- Ali, Hakikatçı Aleviler’de Hak- Ali- Hüseyin) üçlemesine dönüşmesi; (12 Havari’nin 12 İmam’a) dönüşmesi türünden benzerliklerdir. Dinler arasındaki en büyük belirteç, Tanrı ve İnsan algılamasıdır. Alevilik, tanrısal gücü bir bütün olarak evrende mündemiç, en belirgin yansımasını insanda bulan gizil bir güç olarak algılarken; başta İslamiyet olmak üzere semavi dinler insanı „kul“ düzleminde, etkisiz bir element olarak görmektedirler. Semavi dinler tarihinde sayısız Alevi, bu anlayıştan dolayı katledilmiştir. Bugün adı bilinmeyen nice ergin-insan içinde sadece Ebu’l- Wefa-yı Kürdi, Hallac-ı Mansur, Baba İlyas, Baba İshak, Seyyid Nesimi, Pir Sultan Abdal gibi birkaç ulu kişinin adı bilinmektedir. Salt Seyyid Nesimi’nin yoldaşı onlarca Hurufi- Kalenderi derviş-
şairin 16. yüzyıl başlarında Kayseri’de katledildeğini söylersek, sanırım bu konuda bir fikir vermiş oluruz…

Son olarak, Sizce Alevilerin Türkiye siyasetinde duruşları nasıl olmalı? İnanç özgürlüğü için nasıl bir yol izlemeli? (Kürt sorunu, demokratikleşme, insan hakları ve AB’ye giriş gibi konular bağlamında).

Açıkça söyleyeyim ki, Aleviler’in bugün karşıkarşıya bulundukları sorunun temeli, tek tip toplum yaratma eksenli politikalar ikame eden 1912 sonrası İttihad ve Terakki yönetimi ile bunun güçlü devamı niteliğindeki Kemalist rejim tarafından atılmıştır.
Gerek 2. Meşrutiyet gerekse 3. Meşrutiyet olarak nitelendirilen Cumhuriyet rejiminin yapmak istediği şey, Hanefi mezhebi ekseninde bir Devlet Müslümanlığı yaratmak ve Aleviliği de bunun içinde eritmektir. İttihad yönetiminin bu konuda gizli raporlar hazırlatması, Kemalist rejimin bir dizi yasal ve dinsel düzenlemeyle bunu uygulamaya koyması ve günümüzde hâlâ Alevi köylerine cami yapılmaya çalışılması, başka türlü izah edilebilir mi?.. Bunun için Müslümanların kutsal kitabı Kur’an bile yeri geldikçe kullanılabilmiştir. Sözgelimi Kuran’ın Cumhuriyet döneminde Diyanet aracılığıyla yapılan ilk tefsirinde M. Kemal’in verdiği direktif şöyledir: „Kur’an, Türk- İslam geleneği gözönünde bulundurularak tefsir edilecektir.“

Aynı dönemler, Kürt kimliğinin red ve inkâr edildiği; Lozan Antlaşmasıyla verilen kimi kültürel ve inançsal hakların, açık ve gizli kararlarla gasbedildiği; çok sınıflılık gerçeği yerine „imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz“ yutturmacasının dayatıldığı dönemlerdir.

Öyleyse, bu sistemde hakları gasbedilen Aleviler’in, doğal müttefikleri en başta Kürtler ve emek cephesinin bileşenleridir. Müslüman çoğunluk karşısında Aleviler ve diğer azınlık inançların; Türk çoğunluk karşısında Kürtler ve diğer etnik grupların; egemen sınıflar karşısında emekçilerin çıkarbirliği vardır. Tüm din ve inançların özgürlüğünü öngören gerçek bir laiklik; tüm halkların kendi kimlikleriyle yaşamasını sağlayan ve emekçilerin tüm sınıfsal haklarına kavuştuğu gerçek bir demokrasi, tüm bu katmanların ortak bileşkesidir.

Günümüzde bunu gerçekleştirecek en önemli etkenlerse, iç dinamiklerin yanısıra, Türkiye’nin içinde yer almaya çalıştığı Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği’nin çizdiği yol haritası ve öngördüğü kriterler, bu kesimlerin beklentileriyle de buluşmaktadır.

YAZAR CAFER SOLGUN: ALEVİ DERNEKLERİ ERGENEKON’A SESSİZ

‘Alevilerin Kemalizmle İmtihanı’ kitabını neden yazdın?
Dersimli bir Kürt Alevisiyim. 1970’li yıllarda Dev-Genç’liydim. 17,5 yıl yattım. 12 Eylül’de ve 90’lı yıllarda. Alevi meselesinin önemini sonradan kavradım. Aleviler asimilasyondan şikâyetçidir. Bunun en önemli nedeni, devlet politikaları. Biz bu topraklarda devrim yapacaktık fakat bu toplumun gelenekleri ve inançlarıyla ilgili merakımız yoktu. Marksizm’i ezbere bilirdim, sosyalist devrimleri araştırırdık, Mao’nun neler söylediğini bilirdik ama bu toprakları tanımazdık. Sol hareketlere destek veren Alevilerin dertleriyle ilgilenmezdik. “Dedelik feodal bir kurumdur, din toplumun afyonudur” dedik. İçinden çıktığımız toplumu araştırmadık bile, merak dahi etmedik.
Alevilerin sorunu nedir diye düşünmedik.

Ne zamana kadar ibadetler gizli yapıldı?
1990’ların başına kadar böyle yapıldı. Çünkü 60’lı ve 80’li yıllarda baskılar hep oldu. Cemler jandarmalar tarafından basılmıştır. Dinine uyacaksan camiye gidecektin; Aleviliğinden vazgeçmek gerekiyordu. Solun yanlışıysa şuydu; özgürlükleri kısıtlanmış bir topluma destek vermemek, onların özgürlükleri için savaşamamak. Buna karşılık Alevilerin rejime, devlete karşı besledikleri eleştiri kültürünü kullanmıştır, sol. Aleviler tüm sol hareketlere destek verdiler.

Cumhuriyet Alevileri dışlamasına rağmen, Aleviler cumhuriyete ve Kemalizme sahip çıktılar diyorsun…
Çizdiğiniz tablo çok çarpıktır. Özellikle 1990’lı yıllarda bu daha da arttı. 2007 yılı içerisinde yaşadığımız, devasa kitlelerin katıldığı Cumhuriyet Mitingleri’ne Alevilerin destek vermesi çok çarpıcı.
Alevi örgütlerine sordum desteklediniz mi diye, hayır, dediler. Alevi internet sitelerine girerseniz görürsünüz verilen desteği. Aleviler yakın zamana kadar bu mitinglerin görüntülerini yayınladılar. Cumhuriyet Mitingleri’ne saf duygularıyla katılanlar olabilir. Bazıları darbe çağrıları yaptılar. Alevilikle darbe çağrısı yapmanın yan yana gelmesi bile çok kötü bir şey. Gündemde şu an Ergenekon terör örgütü var. Bu operasyonların derinliğinin sığ olduğunu söyleyebilirsiniz, sulandırma çabası olduğunu söyleyebilirsiniz ama Ergenekon bu devletin bir ürünüdür. Üç kişinin bir araya gelip oluşturduğu bir şey değil. Alevilerin hiçbir tepkisini gördünüz mü, duydunuz mu? Derin devletten ve Ergenekon’dan en çok zarar görenler Alevilerdir. Darbe süreçlerinde Alevilere uygulanan baskıları söylemeleri gerekir Alevi derneklerinin. Sessiz kalmaları üzücüdür.

Aleviler, Cumhuriyeti ve laikliği özgürlükleri için güvence görüyorlar. Alevilerin Cumhuriyete destek vermesi anlaşılır. Ya da laikliğe benzer bir yapının kurulmasına destek vermelerine şaşırılmaz. Çünkü özellikle Yavuz’dan beri baskı altında olan Alevilerin, böyle bir sisteme destek vermesi anlaşılır. Fakat sonrasındaki uygulamalar işin rengini değiştirdi. Tekke ve Zaviyeler Kanunu’yla Alevilerin dergâhları kapatılırken cami sayısı arttı. Bunlardan doğrudan etkilenenler Alevilerdir. 1924’ten itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Ondan beri Türkiye’de bir laiklik yok, şeriat tehlikesine karşı korunması gereken bir yapı yok.
Bu topraklarda takiye kültürü çok yaygındır. Aleviler de kendi içlerinde uydurdukları şayialara sonradan inandılar. Diyanetinkaldırılması tüm Alevilerin ortak düşüncesidir. Ama bu kurumu Atatürk kurmuştur. Derler ki böyle deyince, “Atatürk onu tarikatlara karşı kurdu.” Akılcı bir tarafı var mı bunun? Atatürk, Cumhuriyeti kurarken Hacıbektaş’a geldi, dedelerle sohbet etti, hatta onlarla şarap içti. Olabilir. Atatürk başka yerde de şeyhlerle oturup konuştu, Kürtlere de özerklik vereceğini söyledi. Bir mücadeleye başlarken herkesin desteğini almak için bunlar yapılabilir. Mustafa Kemal açısından bu anlaşılabilir. Fakat Aleviler, bir inandırıcılığı olmamasına karşısın bunlara inanmışlardır. Bunun sebebi, güçlü olana, “Aslında ben sendenim, beni bu kadar farklı görme hor görme” demektir.

Siyasi arenada CHP’nin ayakta durmasını sağlayanlar Alevilerdir” deniliyor. Statükodan en çok zararı görenler Aleviler?
Aleviler, iktidarlar geçip giderken bu ülkedeki asıl gücün kim olduğunu içgüdüsel olarak sezmişlerdir. Bu güç ordu ve kurucu parti olan CHP’dir. Onun için CHP’ye dayanmışlardır. Bu takiyyedir. Alevilerde kendilerinin yaşamasının en önemli sebebinin laiklik olduğu düşüncesi hâkimdir. İçten içe körüklenen şeriat korkusuyla Aleviler sistem partisini desteklemişlerdir. Dinci partiler iktidara geldiğinde ordu ve CHP olmasa bunlar bizi kesecek diye bir düşünce hâkimdir. Bu demagojik bir korkudur. Tabi ki bu ülkede şeriat getirmek isteyen birileri vardır. Aleviler açısından son dönemde bir sorgulama süreci başladı. Alevi derneklerinde bunu göremezsin ama kişisel olarak insanlar sorgulamaya başlamışlardır.

“Aleviler Türktür” kampanyaları yapıldı son zamanlarda. Aleviler gerçekten Türk mü?
Alevilik bir inanç sistemidir. Kürt de, Türk de, Arap da Alevi olabilir. Aslında bu, Kürt Alevilerle ilgili bir tez. Kimse Hatay’daki Arap Alevilere “Türksünüz” demiyor. Kürt de, Türk de, Arap da Alevi olur. “Tüm Aleviler Kürttür” diyen uçuk insanlar da var.

AKP ve Alevilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Meseleye ‘Alevi Açılımı’ demek için yeni birtakım adımlar atılmalı. Reha Çamuroğlu’nun istifa etmesi bunun olmadığını gösteriyor zaten. AKP herhangi bir politika uygulamaktan kaçındı. AİHM’in kararlarına uyulması gerektiğine dair bir çalışma yapmadı. “Bu klasik din dersi değildir, din kültürü dersidir” diyerek savunma yaptı. “Ali’yi sevenlere Alevi denmektedir.” Çok ciddiyetsiz bir çalışma. O kitaplar Hanefi mezhebini anlatıyor. “Müslümanların tek ibadet yeri camilerdir” gibi bir şey çok yanlış. AKP’ye ön yargım yok. Keşke önceki iktidarların biraz önüne geçebilseler, eleştirenlerin eleştirilerine cevap verebilselerdi.
/radikal