Ana Sayfa Blog Sayfa 6471

“Temel haklarda güvence gerekiyor”

Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Doğan Bermek de “Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı çoktur” diyenlerden. Bunu için ‘toplumsal mutabakatı’ şart koşan Bermek, bugünkü ortamda, bu aktörlerle sağlanacak mutabakata ‘samimiyetle’ bağlı kalabilme konusunda sorunlar yaşanacağı görüşünde. Gazetemize konuşan Bermek, AVF’nin görüşlerini şöyle özetledi:
 
‘UZLAŞMA’ YERİNE, ‘GÖRÜŞ BİRLİĞİ’ OLMALI
“Mevcut Meclis de yeni bir Anayasa’yı yapabilir ama bu konuda hazırlıkların yeterince yapıldığını söylemek çok zor. Anayasa konusunda pek de elle tutulur çalışmaları, felsefeleri ve birikimleri olmayan parti grupları,  Anayasa sorununa ‘uzlaşma’  perspektifinden bakmayı seçtiler. Oysa bazı konularda uzlaşma değil görüş birliği gerekir. Uzlaşma Anayasası ile mutabakat Anayasası farklı kavramlardır diye düşünüyorum.”
 
‘TEMEL HAKLAR’ GÜVENCE ALTINA ALINMALI
Yeni bir Anayasa, öncelikle daha önceki Anayasalarda da var olan, ama uygulamalarda zemininden saptırılan ‘temel haklar’ konularında güvenceler içermelidir.  Yaşadığımız deneyimlerin de göstermiş olduğu gibi,  hakların ve eşitliklerin sadece Anayasa’da sunulması yetmiyor. Bu hakları zedeleme girişimleri ve çarpık uygulamalar yapılıyor. Dolayısıyla, Anayasal hakların korunması ve uygulanmasını güvence altına alan müeyyidelerin de konulması gerekiyor.
 
‘AYRIMCILIK’ CEZALANDIRILMALI
‘Ayrımcılık’ konusu müeyyideleri ile birlikte öne çıkarılmalı,  içi doldurulmamış kavramların Anayasa’da yer alması engellenmelidir. Din dersi gibi, Diyanet İşleri bakanlığı gibi… Soru bellidir: ‘Neden Emniyet Genel Müdürlüğü Anayasal değil de, DİB Anayasal? Neden Matematik Anayasal değil de Din dersi Anayasal?
 
YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

AKP ile demokratik bir Anayasa olmaz

AKD Genel Başkanı Engin Gündük: “AKP ile demokratik bir Anayasa olmaz”

Bu bölümdeki son konuğumuz, 108 üye derneği ile en büyük Alevi örgütlenmesi olan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Engin Gündük… Gündük, “Türkiye’nin kesinlikle yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı var” diyor, ancak AKP Hükümeti ile bunu olası görmüyor. Genel Başkan Engin Gündük, AKD’nin konuya bakışını şöyle aktardı:

AKP, KENDİ ANAYASA’SINI YAPIYOR

“AKP, kendi Anayasası’nı yapmaya ve kendisi dışında kalan bütün güçleri de payanda yapmaya çalışıyor. Kendisi dışında herkesi rakip gören bir anlayıştan çoğulculuk da, demokrasi de, yeni bir Anayasa’da beklenmez.”
10 YILLIK BİR TEMİZLİK GEREK
“Bir siyasi tıkanma yaşandığı için yeni Anayasa’dan bahsediliyor. Bu tıkanmayı aşmak için gerçekten demokratik ve laik bir Anayasa’ya ihtiyaç var, ama bunu günlük yaşama uygulayabilmek için ise en az 10 yıl bir ‘tedaviye’ ihtiyaç var.  Çünkü bu topraklarda yüzlerce yıldır ötekileştirilmiş, ayrıştırılmış bir toplum var. Bu muameleye uğrayanlar da, bu muameleyi reva görenler ve uygulayanlar da orta yerde. Başbakanın bugün bile Alevilere karşı ciddi bir nefret örgütlemiyor mu?  Sağlıklı bir süreç için öncelikle bunlardan kurtulmak gerekir. Mevcut tablo iyiniyetli olmamızı engelliyor!”
‘ÇOK KÜLTÜRLÜ’ OLMALI
“Bu nedenle yeni bir Anayasa’da Aleviler başta olmak üzere, demokrasi, eşitlik, adalet taleplerini dile getirenlerin aktör olması ve kendi Anayasalarını öne çıkartmaları gerekir.  Bizim istediğimiz Anayasa çok kültürlü bir Anayasa, eşit yurttaş Anayasası!”
YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

“AKP, demokratik bir akılla Anayasa yapamaz”

“Mevcut Anayasa devletin resmi inkarcı mantığını sistematize eden bir anayasa.  Varları yok sayan, yokları var sayan, varlara farklı bir kimlik oluşturmaya çalışan, ırkçı ve inkarcı bir Anayasa” diyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, arkasından ekliyor:  “Bugüne kadar yapılan Anayasa’ların hiçbir tanesinde farklı toplumsal gruplar tartışmaya katılmamış,  Anayasalar  ya askerler  ya da asker kafalı sivil bürokratlar tarafından yapılmış ve Türk İslamcılığı esas almıştır.”
Bülbül’ün öne çıkardığı bazı başlıklar şöyle:

TBMM’nin mevcut bileşeni, farklı osa da bu meclis Anayasa  yapmaya muktedir bir meclis değildir. Bir bu meclis 12 Eylül Anayasası ve yüzde 10 barajı ile oluşmuştur.

Her şeye nüfus etmiş Türk-İslamcı bir yaklaşımdan ortaya çıkan bir Anayasa beni tarif etmiyor. Benim inancımı, dinimi, kendi kültürümü tarif etmiyor. Böyle olunca Anayasa yapmak da sorunları tek başına çözmez. Zihniyet değişmeden, toplumsal algı değişmeden,  farklılıkları kabul etmeden her şey kağıt üzerinde kalır. Başbakan’ın nefret suçu işleyen açıklamaları devam ediyor…
Bir kimlik başka kimliklere, bir kimlik toplumun tümüne hakim kılınmamalı. Anayasa kimlikler karşısında nötr olmalı. Hiçbir kimlik övgüsü ya da yergisi yapılmalıdır. Sadece çok kimlikli, çok kültürlü Türkiye tarifi yapılmalıdır. Gerisi örneğin Cemevlerinin Alevilerin ibadethanesi olduğu yasalarla düzenlenmelidir. Bizim Anayasa’da Alevilikten söz edilsin diye bir talebimiz yok.  Bu doğruda olmaz. Laik, demokratik Cumhuriyeti savunan bizler bu durumda baltayı kendi ayağımıza vurmuş oluruz.
Diğer yandan, hegomanik egemen güçler yeni yüzyılı planlıyorlar. Örneğin geçen yüzyılın temel kavramı ulus devletti. Şimdi yeni yüzyılın ihtiyaçları farklı. Hegomonik güçler bu ara Türkiye’de AKP’yi kendilerine paydaş seçtiler.  Onların paydaşlığı siyasal İslam enjekte edilmiş Neo Liberalizm’dir. Dolayıslayla AKP yeni yüzyılı planlarken, kimliklerin, kültürlerin inkar edildiği ama edilmiyormuş gibi yapıldığı bir hokkabazlıkla bu işi kurtarmaya çalışıyor. AKP’nin Kürt kimliğiyle, Alevi kimliğiyle sorunu var. Bu sorunları AKP bu akılla aşamaz. Dolayısıyla AKP, son 10 yılda Kürt, Alevi, Ekonomi, futbol, özelleştirme hangi konuya dokunduysa kördüğüm oldu, içinden çıkılmaz hale getirdi. Çünkü, AKP sorunları çözmede bir yöntem sorunu var. Bir, hegomonik egemen bakış tarzı var. İki, demokratik algı  sorunu var. Efendi köle  ilişkisi üzerinden kurulmuş bir bakışı var. Bunlar değişmeden buradan yeni bir Anayasa çıkmaz!

YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

Bir Dersim Hikayesi raflarda

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden 23 yazar bir Dersim hikayesi kaleme aldı.

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden 23 yazar, Murathan Mungan’ın çağrısıyla bir Dersim hikayesi kaleme aldı. Bu hikayelerin yer aldığı “Bir Dersim Hikayesi” bu hafta raflardaki yerini alacak.

“Onca uygarlığın kurulduğu, dağıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği zorlu bir coğrafya burası. Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını… Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü…

Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir. Ben de bu kitap için yazarlardan bunu istedim: Bir Dersim hikâyesi anlatmalarını…”

Günümüz Türkçe edebiyatın önde gelen isimlerinden 23 yazar, Murathan Mungan’ın bu çağrısına birer hikâye ile cevap verdiler. Bu hafta çıkan “Bir Dersim Hikâyesi”nde şu edebiyatçıların hikâyeleri yer alıyor:

Ahmet Büke, Yalçın Tosun, Ayhan Geçgin, Cemil Kavukçu, Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez, Hatice Meryem, Şule Gürbüz, Hakan Günday, Ayşegül Çelik, Haydar Karataş, Murat Yalçın, Karin Karakaşlı, Murat Uyurkulak, Gaye Boralıoğlu, Sema Kaygusuz, Yavuz Ekinci, Seray Şahiner, Murat Özyaşar, Jaklin Çelik, Gönül Kıvılcım ve Barış Bıçakçı.

Diyarbakır Kitap Fuarı’nda

“Bir Dersim Hikâyesi” seçkisine katkıda bulunan yazarlardan Ayşegül Çelik, Gönül Kıvılcım, Gaye Boralıoğlu, Hatice Meryem, Burhan Sönmez, Behçet Çelik, Ahmet Büke, Seray Şahiner, Cemil Kavukçu, Yavuz Ekinci, Murat Özyaşar, Hakan Günday ve Murathan Mungan önümüzdeki hafta açılacak olan Diyarbakır Kitap Fuarı’nda biraraya geliyor. Yazarlar 26 Mayıs Cumartesi, 16.30-17.30 arasında fuarın konferans salonunda, “Bir Dersim Hikayesi” söyleşisi gerçekleştirecekler.

CNNTÜRK

Aşık Mahsuni Şerif Anıldı

Ünlü Halk Ozanı Aşık Mahsuni Şerif Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şubesi ve Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şubesinin düzenlediği etkinlikle anıldı.

Antalya Cemevinde gerçekleşen anma etkinliğinde ünlü Halk Ozanının hayatı ve eserleri görsel olarak izleyicilere sunulurken gecede ayrıca Aşık Mahsuni Şerif’in Antalya’da yaşayan Ünlü ressam Fikret Okyam için bestelediği türkü de izleyicilere dinletildi.

Yogun bir izleyici kitlesinin katılımıyla gerçekleşen anma etkinliğinde bir konuşma yapan Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şube Başkanı Hakverdi Çelik; “Cumhuriyet döneminin Cumhuriyet sevdalısı en büyük ozanı aşık Mahzuni Şerif’i manevi huzurunda aydınlanma ocağında bir kez daha selamlamanın onurunu yaşıyoruz Aşık Mahsuni sanatını üretirken halkından kopmamış, halkın gönül penceresi olmuş, halkın acılarına sevdalarına, istemlerine ve duygularına sazı ve sözüyle tercümanlık yapmıştır. Gün gelmiş halkın silahı olmuş, gün gelmiş halkın rehberi olmuş, gün gelmiş taşa tutulan çağımızın çağdaş Pir Sultan Abdalı olmuştur.” dedi.

‘İncidiysen inciteceksin’

Can KASAPOGLU 

‘Aleviler İnciltinen konumdan çıkıp İncitmeye başlamalı’

Alevilerin‘aşırı’ hümanist olduğu ve bu durumun bazı güçler tarafından yine kendilerine karşı kullanıldığı bilinir..

‘Önce cümle aleme’ diyerek başlayan bu felsefe, ‘Dağdaki kurda-kuşa, kapı-komşuya, 18 bin aleme ve 72 millete, sonra da, (artarsa eğer) birazda bana’ der Alevilik..

Böyle dediği ve lokmasını gerçektende ‘Dağdaki-kurda kuşa’ varıncaya dek ‘dağıttığı içindirki sonunda elinde, ya bir doyumluk yada bir tadımlık lokma kalır yada kalmaz..

Böyle olduğunda ise  ‘Doyumluk değil, tadımlıktır’diyerek durumu geçiştirir ve belkide aç yatar Alevilik..

Canlıların her türlüsünü (İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler) kutsal bilir ve onlara dokunmaz.

‘Genel olarak hayvan, ağaç vb kesmemeye özen gösterir ve özellikle matem-yas günlerinde yaşolan hiç bir bitkiye, ağaca balta vurmaz’ diye bilinir..

Öyleki ateşi çok kutsadığı bilinen Aleviliğin hem ateşi söndürmemek ve hemde ‘Suyunda canı var’diyerek Ateşe su dökmediği söylenir..

Hiç bir dönem iktidar olmayı hedeflemeyen, yaşam biçimi, ocak-dergah işleyiş tarzı ile devlet ve böyle bir yaptırım gücüne dahi ihtiyacı olmayan Alevilik bütün bu gözel yanlarına rağmen kırımlara, katliamlara mağruz kalmıştır ve halada kalmaktadır..

Karıncayıezmeyen, yılana dokunmayan, insanı kamile hayranlık duyan Alevilik, başta müslümanlık olmak üzere her şeyi ile diğer bütün inançlardan kesinlikle ayrışmaktadır..

Aleviliğin hümanist felsefesinde onun insana, emeğe, doğaya, sevgiye ve barışa olan sevdası vardır..

Bütün bu hümanist yaklaşımı ve yaşamının yanı sıra birde olayın bir başka boyutu vardır..

Aleviler‘İncisende incitmezler’ imiş…!!

Zaman zaman uğradığı katliamlara tepki gösteren Alevilere hemen ‘İncisende incitme’ diye telkinlerde bulunulur..

Bu yaklaşım aynızamanda ‘size vuranlar, katledenler örgütlü ve güçlü olsalarda siz hiç bir zaman için kendi örgütlülüğünüzü yaratmayın’ demek anlamına gelmektedir ve tehlikede burada başlamaktadır..

Gaspedilmişhakları için vermiş olduğu mücadele, yok sayılan, inkar edilen inancını ve kimliği elde etmek için vermiş olduğu hak mücadelesi hemen birileri tarafından yumuşatılmaya, içi ve özü boşaltılarak, pasifleştirilmeye çalışılır ve meşhur ,‘incisende incitme’ sözü söylenegelinir..

Örneğin hatırlanırsa ‘İncisende incitme’ lafı özellikle Sivas-Madımak ve İstanbul-Gazi katliamlarından hemen sonraya ortaya atılmış laflardır.. Başta Süleyman Demirel olmak üzere CHP’nin Bülent Ecevit’i ve gelmiş geçmiş sözde demokratların hepsi  Aleviler katliama uğradığında kameralar karşısına geçerek ‘Benim Alevi vatandaşlarım’ diye söze başlarlar ve ardından ‘aman ha, incidiniz ama sakın ola sizde başkalarını incitmeyini, sizin felsefenizde başkalarını incitmek yoktur’ gibi saçma-sapan sözlerle Alevileri pasifize ederler..

Dahada ileri giden, (götürülen) hümanizm, ‘Alevilerin suratına bir tokat atıldığında yüzünün diğer tarafını döner ve eğer vuracaksa birde o tarafa vurmasını bekler’ diye devam eder.. 

İşte böyle denile denile Aleviler katliamlardan geçirilerek, inkar ve imha edilerek, asimile, sürgün ve her türden kültürel, inançsal erozyonlardan geçirilmiş olurlar.

Çünkü Türk-İslam sentezli devlet, AKP-Cemaat hükümetleri ile ulusalcı ve statükocu CHP,‘İncisede incitmeyen bir Alevilik’ istemektedirler..

Elinden gelse toprağı ezmemek için basmadan adeta uçarak hareket etmek isteyen Aleviliğin, ‘İncisende incitme’ sözü karşısında çok dikkatli olması gerekmektedir..

Aleviliğin, lokmasını paylaşmak istediği kurdun-kuşun yolu Ankara’nın Muaviye siyaseti tarafından kesilmiştir. Kaldıki Pir Sultanların yolu Hızır paşaların saraylarından geçmemiştir. Dolayısıyla Alevilerin yoluda Ankara’dan geçmeyecektir.

Kerbeladan bu yana yol bellidir.. Bu yol mazlumların, zalimlere karşı vermiş olduğu onurlu mücadele cephesidir..

Ankara ve bazıAlevi işbirlikçileri, ‘İncinipte incitmeyen Alevi’ istemektedir. Böyle bir Alevilik ise ‘Düşkünlüktür’..

Gelinen aşamada Alevilerin artık ‘İncidiğinde İnciten’ konuma gelmesi kaçınılmazdır..

Aksi halde Dersim soykırımından bu yana Maraş, Sivas, Gazi ve vb hiç bir katliamın hesabınısoramayız. Soramadığımız, hesabını alamadığımız gibi üstüne üstlük ‘zaman aşımlarında’ bir kez daha yakılırız. 

Ne dersiniz,‘İncitme’ zamanı gelmedimi hala??

Kemal BÜLBÜL: Başbakan Ne Yapmak İstiyor?

Başbakan dünkü (15.05.2012) grup konuşmasında kullandığı ötekileştirici şiddet ve nefret dili Alevileri, Ermenileri ve Kürtleri rencide etmiştir. Başbakanın inkarcı, tekçi ve şiddet içeren üslubu Türkiye’nin sorunlarına çözüm üretmeyeceğinin göstergesidir.

12 Eylül 2010 “Anayasa Referandumu” iktidar, muhalefet ikileminde yapılan kısır ve düzeysiz tartışmadan öteye gidemedi. İktidar/Muhalefet çatışmasından doğan “Evet/Hayır” sendromu Türkiye için demokrasi, toplumsal barış ve özgürlüklerin önünü açamadı. Zira iktidarın “Statükoyu yıkacağım” muhalefetin ise “Sahip çıkacağım” tavrı hastalıklı iktidar ve muhalefet anlayışını pekiştirdi. Tanzimat, İttihat ve Cumhuriyet tarihi boyunca “Çatışıyor” görünen iktidar ve muhalefet geleneği bu tutumları ile birbirlerini besledi. Dolayısıyla iktidar ve muhalefet yaşadıkları için sorumlu arıyorlarsa kendileridir. Cumhuriyet tarihi boyunca “Dinci/Laik, gerici/ilerici, şeriatçı/demokrat, irticacı/çağdaş” tartışmaları Türkiye toplumuna büyük acılar yaşatırken iktidar ve muhalefet “Devlet denizinde” gemisini yüzdürmeye devam etti. Biz “Ötekileri” tahterevallinin dayanak noktası yapan iktidar ve muhalefet eğlenceli oyununa devam ederken bizler çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı Türkiye gerçeğinden, dolayısıyla hak ve özgürlüklerimizden yoksun durumdayız.

Sayın Başbakan “İktidar ustası” olduktan beri Türkiye Salı günleri Başbakanın grup sendromu ritüeline tanık oluyor. Başbakan Sayın Kılıçdaroğlu ile “Düellodaymış” gibi “Ustaca” Alevilere hakaret ediyor. Doğrusu Başbakanın, çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı Türkiye için kullandığı “Tekçi, inkarcı, ötekileştirici” şiddet dili  “Usta” işi. Boksör Muhammed Ali’nin “Keşke insanlar beni sevdikleri kadar birbirlerini sevseler. Eminim ki dünya o zaman çok farklı olur.” Sözü “Sevgiden yoksunları” tanımlıyor. Başbakan tavır ve söylemleriyle bu sözün içeriğine dahil değil midir? Yine “Dünya ve Türkiye sorunları” için “Biz Yunus’un ve Mevlana’nın diliyle konuşan bir milletiz. Ama biz gerektiğinde Köroğlu’nun diliyle de konuşmasını çok iyi bilen bir milletiz. Dünyada ve Türkiye’de bizi bu milleti ve bu milletin tarihini yanlış anlayanlar, yanlış değerlendirenler varsa bunu lütfen gözden geçirsinler!” diyerek güya “Dış ve iç düşmanlara” mesaj verirken padişah edası ile bizi tehdit ediyor! Başbakan Yunus, Mevlana, Köroğlu gibi değerlerimizi bize karşı tehdit ve şiddet niyetiyle kullanırken “Çayın taşı ile çayın kuşunu vuruyor.” Örneğin “Kim olursa olsun mazlumdan yana tavır takınırız. Kim olursa olsun zalime karşı çıkarız.” Diyen Başbakan Madımak katilleri için verilen “Zaman aşımı” kararına “Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun.” Deyince kimden yana tavır takınmıştır? Bu rezil ve insanlığa karşı suç teşkil eden karara “Hayırlı, uğurlu” demek katillerden yana tavır belirlemek değil midir? Konuşmalarında sıkça Ehlibeyt, Şahı Merdan ali, Şah Hüseyni Kerbela sevgisinden söz eden Başbakan bilmelidir ki Ehlibeyt, Şahı Merdan Ali, Şah Hüseyni Kerbela sevgisi ilim, irfan, edep ve haya üzerine kuruludur. Halkların tehdit edildiği, hakların ihlal edildiği yerde bu değerlerin varlığından söz edilebilir mi?

Almanya’da kendisine “Verilen ödül” için “Protesto gösterileri organize edildiğinden” bahisle “Avrupa’daki PKK yandaşları, Ermeni örgüt yandaşları, Alevi kardeşlerimi, tüm Alevileri tenzih ediyorum isminin başında Alevi sıfatı olan bazı dernek ve federasyonlar o gösteriyi birlikte organize ettiler.” Diyen Başbakan geleneksel devlet politikasının inkar, asimilasyon ve katliamlarla ötekileştirdiği Alevi, Ermeni ve Kürtleri hedefe koyuyor! Başbakanın sözünü ettiği gösteriyi düzenleyen kurumlardan birisi “Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’dur.” “Tüm Alevileri tenzih ediyorum!” diyerek AABK’ya hakaret eden, ötekileştiren ve Alevi kurumu saymayan Başbakan bilmelidir ki, Avrupa’da yaşayan Alevilerin örgütlendiği meşru, demokratik bir kurum olan AABK, Türkiye’de örgütlü bulunan Alevi Bektaşi Federasyonu ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin müsahibidir.

Kemal BÜLBÜL

Pir Sultan abdal Kültür Derneği Genel Başkanı

16 Mayıs 2012/ Ankara

İzzettin Doğan: ‘Türkiye Sünnî bir ülke, laik değil’

Cem Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, A Haber’de Selin Ongun’un sunduğu “Bi Sormak Lazım” programına konuk oldu. CHP’de Alevi il başkanı olur mu sorusundan laikliğe, AKP ve cemaat çatışmasına kadar bir çok konuda konuştu, ’Türkiye Sünnî bir ülke, laik değil’ dedi.

‘Partilerde mezhep tartışması yanlış’

Buradan çıkartılması gereken sonuç şudur: Bir mevkide bulunmak için Sünnî olmak gerekiyor. Ben böyle bir şeyi düşünmekte zorlanıyorum. İstanbul gibi nüfusu 14-15 milyona giden bir şehirde, eğer bir siyasi partinin il başkanlığı mücadelesinde adaylardan biri Alevi diğerleri Sünni ise “Alevi’nin gelmesi yanlış olur, o zaman 15 milyonluk şehirde il başkanı olur orada Sünniler o partiye oy vermezler” yaklaşımı nasıl kabul edilebilir? Bu nasıl bir demokrasidir? Hani siyasette mezhepler etkin olmayacaktı, liyakat esasına göre herkes yer bulacaktı?

‘Sadece bir Emniyet müdürü Alevi”

Kılıçdaroğlu’nun bu doğrultuda hareket ettiğini tahmin ediyorum. Sadece onun değil Ankara’daki kurmay arkadaşlardan da “Genel Başkan ve Başkan Yardımcısı Alevi, bu kez burası Alevi partisi gibi algılanır” diyenler olabilir. Ama bu düşünce tarzı çok yanlış. O zaman bu bakış her makam için söz konusu oluyor. Bu şekilde bir Alevi başbakan, müsteşar, vali olmaz. Bugün Alevi bir müsteşar, genel müdür, vali olmaz. Emniyet Müdürü bir tane var. Adını söylemeyeyim, ekmeğine mani olmayayım. Bunun kırılması gerek. İnançların liyakate engel olmadığı bir ülke olmalıyız.

‘DP’de 34 olan Alevi milletvekili sayısı AK Parti’de 1′

1950 – 1960 arasında Aleviler, Demokrat Parti’ye destek verdi ve 34 Alevi kökenli milletvekili vardı. Yüzde 50’ye yakın oy alan AK Parti’de kaç Alevi kökenli milletvekili var? Benim bildiğim sadece bir kişi. Geçen dönemde Reha Çamuroğlu’nun da kendisine verilen sözler tutulmadığı için ayrıldığını düşünüyorum. AK Parti Alevileri kucaklıyorsa, “Hepimiz bu ülkenin çocuklarıyız siz de Müslümansınız diyorsa, herhalde tam öyle düşünmüyorlar, biz de siz de dini değerlere önem veriyoruz aslında çok da farklı olmamalıyız” demesi lazım. Ben Alevilerle ilgili bir araştırma yaptığını düşünmüyorum. Sayın Başbakan ile görüşmemde de bunları söyledim. 6-7 sayfa not aldı.

‘Gülen ile AK Parti arasındaki kırılma noktası Aleviler’

Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Aleviliğin İslam’ın dışında olmadığını, İslam’ın dışında olarak yorumlamanın büyük bir haksızlık olduğunu, Alevilerin isterlerse cemevlerinde ibadet etmeleri gerektiğini söyleyen bir tutumu ve samimiyeti vardır. Gülen, cemevlerini temel hak olarak görüyordu, Nevval Sevindi’ye yaptığı açıklamadan sonra tepkiler de bıçak gibi kesildi. AK Parti’nin aksine bir davranışı varsa bu önemli bir kırılma noktasıdır. Ki AK Parti’nin de aksine davranışını görmekteyiz.

‘Türkiye Sünnî bir ülke, laik değil’

Türkiye laik değil, Sünni bir devlettir. Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devasa bir kuruluş temel hak ve özgürlüklerle ilgili belirlemede ana rolü oynuyorsa, Alevi yurttaşların ibadethanesi olarak görülen cemevleri için TBMM kararı için Diyanet’e soruluyorsa ve bu cevap gerekçe olarak görülüp hükümet bunu reddediyorsa devlet yapısının laik olduğundan söz edilemez.

Evleri işaretlenen Aleviler için hükümete eleştiri

Alevilerin evleri işaretleniyorsa hükümet de “bu çocuk işi” deyip, failler yakalanmıyorsa, yargı önüne çıkartılmıyorsa ve gerekli cezalar verilmiyorsa pek çok tereddüde yol açabilir. Ne yazık ki hiçbir gelişme kaydedilmedi. Hükümetin halkı teskin etmek üzere bir mesaj vermesi gerekirdi. Böyle bir şey gerekirdi. Bunun anlamı, Suriye ile savaşın eşiğindeyseniz ve çatışmaları da Alevi – Sünnî diye takdim ediyorsanız, bu tür olaylarda faillerin yakalanmamasının altında ne yatar biliyor musunuz? Bu tür yorumlar gelmeye başladı. “Demek ki bu Alevilere verilen gözdağıdır” diye yorumlar var. Ben hükümetin bu kadar sorumsuzca, yanlış bir davranış içine gireceğini düşünmek istemem. Bakın ey Aleviler Suriye’deki olaylarda taraf olmayın, içeride huzursuzluk yaratmayın, aklınızı başınıza alın diye dolaylı bir tehdit olarak algılanabilir. Aleviler karşısındaki bu sessizlik, hükümetin acaba bu organizasyondan haberi var mı, neden bu kadar ilgisiz kalıyor, neden bu kadar sessiz kalıyor, düşüncesini akla getiriyor. Bu çok vahim bir olaydır. Bu ülkede bir ihtilalın ya da darbenin meşru zemini için asker grupların organize ettikleri süreci yaşandıysa bu ev işaretlemelerini hükümetin önemsemesi gerekir.”

‘Mehmet Ağar’a, kaç Alevi vali var, sorusu’

Üç bakan İstanbul’a geldiğinde benimle yemek istediler. Yemekte ülke meselelerini konuşuyorduk. “Sizin için ana konu nedir” dediler. Ben onlara “Siz yurttaşlarınız arasında ayrım yapıyorsunuz. Devlet hukukunun uluslararası suç saydığı ayrımcılığı yapıyorsunuz. Biz bunu halk galeyana gelmesin diye söylemiyoruz” dedim. Örnek istediler, bir valinin bile olmadığını söyledim. Bu nasıl olabilir ki? O zaman İstanbul’u örnek gösterdim. 12 tane Alevi kökenli vali muavini var, ama vali yok. Bir tane Emniyet Müdürü, müsteşar yok” dedim. Hiç uzağa gitmeyelim aşağıda Emniyet Genel Müdürü var. O bu konuları bilir. O dönemde (genel) müdür Mehmet Ağar’dı. Ağar’ı çağırdılar. O da dedi ki “Valiyi tayin ederken kökenine, mezhebine bakmayız.” Sen bırak bu sözleri, dediler, bir soru soruyoruz, var mı yok mu? Ağar düşündü, düşündü “Yok” dedi. Emniyet Müdürü var mı, diye sordular. Yine düşündü. “Galiba Amasya’daki Emniyet Müdürü, Sayın Ecevit’in koruma müdürü Musa Aleviydi.” Teşekkür edip yolladılar. Sonra üç bakan birbirine baktılar.  Bu bakanlar Necmettin Cevheri, Nahit Menteşe ve Esat Kıratlıoğlu’ydu. Bu siyasi parti olarak Türkiye’yi yönetenlerle derin devlet dediğimiz ana gücün farklı olduğunu gösteriyor.”

Aşık Mahsuni Şerif 10. yıl döneminde anılıyor

Hacıbektaş Belediyesi, Halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif’i ölümünün 10. yıldönümünde anacak

Halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif, ölümünün 10. yıldönümünde yarın Hacıbektaş’taki mezarı başında anılacak.

Hacıbektaş Belediyesi, Halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif’i ölümünün 10. yıldönümünde anacak. 19 Mayıs Cumartesi günü Mahzuni Şerif’in Çilehane mevkisindeki gömütü başında saat 13.00’te düzenlenecek törende saygı duruşunda bulunulacak ve İstiklal Marşı okunacak. Hacı Bektaş Veli Kültür Merkezi’nde saat 14.00’te başlayan programda ise saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından Mahzuni’nin anlatıldığı bir söyleşi gerçekleştirilecek. Etkinlikler lokma dağıtımı ile son bulacak.

1961 yılında hayatını verdiği sanatı yolunda ilerlemeye başlayan Mahzuni, “Halk şiiri geleneği gül, bülbül, çiçek edebiyatı ile uyutma perhizi olarak kullanılmıştı. Ilk amacım bugüne kadar gelen bu kalıpları kırıp, yıkmak oldu. Olaylardan ve halk yaşamından aldığım gerçekleri konu olarak işledim” sözleriyle hem dünya görüşünü hem de sanat felsefesini oluşturduğu kimliğini net bir biçimde ortaya koymuştu.

‘Kızılbaşım’ dedi, DGM’de yargılandı

Fırat Haber Ajansın’dan İbrahim Açıkyer’in Mahsuni Şerif’in hayatını şöyle yazdı:  Kasım 2001’de “Elhamdülillah Kızılbaş’ım ve laiğim. Ben değil, yedi sülalem Kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir” sözleri nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) tarafından aleyhinde dava açıldı. Davanın ilk duruşması 27 Aralık 2001 tarihinde görüldü. Hayatını kaybettiği 17 Mayız 2002 tarihinde ise hakkında açılan bu dava halen sonuçlanmamıştı.

Evi yıkıldı, tutuklnadı, dövüldü, dişleri söküldü…

1962-1988 yılları arası Mahzuni’nin yaşadıkları aynı zamanda bir Türkiye ve halk sanatçısının yaşadıklarının aynasıdır. Bu 26 yılı kapsayan zaman aralığında halktan ve mazlumdan yana sanatçı tavrı, egemenlere ve onların sistemine olan muhalif kimliği nedeniyle defalarca saldırıya uğrar, evi yakılır, mahkemelik olur, tutuklanıp cezaevine atılır. Dövülür, dişleri sökülür ve işkenceler görür. Bu dönemde yine 1972 yılında Gaziantep’teki evi kundaklanırken, o zamana kadarki tüm ödüllerinin ve arşivinin yandığı da belirtilir.

Sessizlerin avazı olan Mahzuni Şerif, yaşamdaki sınıfsal çelişkileri, halkın sevincini, üzüntüsünü, acılarını, kederini, yoksulluğunu, mücadelesini estetik bir duyguyla anlatan halk bilimi insanı olarak da tanımlanır. Tıpkı bu geleneğin kendisinden önceki çağlarda tarihe geçmiş olan Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal, Şah Hatayi, Kul Hikmet, Kaygusuz Abdal, Nesimi, Yunus Emre, Seryani, Ruhsati, Aşık Veysel, Şah Turna, Muhlis Akarsu gibi.

“Ben Alevi bir aileden gelme olduğum için kök kültürümde Alevi ve Bektaşilik yatar. Siyasi rengime gelince, ben demokrat solcu bir ozanım. Ancak insan sevgisi din anlayışımda en büyük isimdir” diyen Mahzuni Şerif’te toplum ve hayat adına olan ne varsa yer edinir. Yiğitliği ve başeğmeyen duruşuyla Mahzuni, yaşadığı ve ezilenlerin sesi olarak sanata kattıklarıyla bu topraklarda dünya döndükçe sonsuza dek halkların yüreğindeki yerini korumaya devam edecek isimlerden biri…

”Bizim suçumuz, şerefimiz’dir” diyen Mahzuni Şerif’in şu sözleri hayatını, sanatını ve dünya görüşünü özetliyor: “Dünya tembellerin, haksızların değil, çalışanların, haklıların olmalıdır!”

Biyografi

17 Kasım 1939’da Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek (Tarlacık) Köyü’nde dünyaya gelen Mahzuni Şerif, 1964 yılında ilk plağı ile müzik dünyasına girdi. 500’ün üzerinde plak ve albüme imza atan Mahzuni, 9 kitap yazdı. Bir süre Gaziantep’te ikamet ettikten sonra Ankara’ya taşındı. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Derneği Genel Başkanlığı’nı yürüten Aşık Mahzuni Şerif, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığı, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği ve Ozan-Der Onur Kurulu Başkanlığı’nı da yaptı.

2001 yılı başlarında rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle, JFK Hospital’da yoğun bakım altına alındı. Mayıs ayında, günümüzün Pir Sultan’ı Aşık Mahzuni Şerif, bir kez daha ölümü yenmeyi başardı. 17 Mayıs 2002’de 62 yaşında Almanya’nın Köln şehrinde hayatını kaybetti.

Hayatını kaybettiğinde “devletin düzenini yıkmak” suçlamasıyla halen yargılanıyordu. Mezarı şu an son ikamatgâhı olan Hacı Bektaş Veli Külliyesi’nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgede olan Aşık Mahzuni Şerif’in yüzlerce eserine ise birçok sanatçı, müzisyen, müzik topluluklarınca albüm ve konser repertuarlarında yer verildi.

Mahzuni Şerif’in doğduğu köy olan Berçenek’te 2005 yılından bu yana Ağustos ayının ilk haftalarında anma törenleri yapılıyor.

Yine Ankara’da birkaç yıl önce Mahzuni Şerif Kültür ve Sanat Derneği kuruldu.

Alevilere yapılacak saldırılardan AKP sorumludur

Son günlerde Alevilerin evlerinin işaretlenmesine kadar varan gelişmeleri değerlendiren Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı (PSAKD) Kemal Bülbül, yaşananların AKP hükümetinin tutumunun bir yansıması olduğuna dikkat çekti. Başbakan Erdoğan’ın “tek din” söyleminin bir insanlık suçu olduğunu ifade eden Bülbül, Alevi vatandaşları hedef alan saldırıların sorumluları açığa çıkarılmadığı takdirde yaşanacak herhangi bir saldırının sorumlusunun hükümet olacağını söyledi.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi Kültür Dernekleri temsilcileriyle, PSAKD Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Kemal Bülbül, Adıyaman, Harmandalı, Antep ve son olarak Didim’de Alevi vatandaşların evlerinin işaretlenmesiyle ilgili hükümetten kaygıları giderici hiçbir ses çıkmamasını eleştirdi.

SAVCILAR KILINI BİLE KIPIRDATMIYOR

Başbakan Erdoğan’ın Sivas Katliamı davasında zaman aşımı kararını “Hayırlı olsun” diye değerlendirdiğini hatırlatan Bülbül, mahkeme nezdinde suçları sabit olan katliam sanıklarının AKP iktidarı döneminde “Ellerini kollarını sallayarak gezdiğini” ifade etti. Başbakanın açıklamasının da insanlık suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirten Bülbül, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in Meclis kürsüsünde yaptığı ve tartışma yaratan konuşmasında Hristiyanları, Zerdüştileri ve Ezidileri hedef göstererek nefret suçu işlediğini söyledi.

Geçtiğimiz bir hafta içinde Milli Eğitim Bakanlığının “Aleviler din dersini istiyor” yönündeki açıklaması, Malatya’da bir ilköğretim okulunda Alevi öğrenciye din dersi öğretmeninin “Sapık inançlı” demesi ve Didim’de kapılara “Alevileri yakacağız” yazılması gibi olaylar yaşandığını hatırlatan Bülbül, bu olaylar hakkında savcıların kılını bile kıpırdatmadığını dile getirdi.

‘SALDIRILARA DAVETİYE’

Bülbül, Başbakan Erdoğan’ın “Kırmızı çizgilerimiz tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dindir” açıklamasının da, “dil sürçmesi” değil, AKP’nin “Türk-İslamcı-tekçi” anlayışının bir yansıması olduğunu söyledi. Başbakan ve hükümetin bu tavrından güç alan kesimlerin Alevi vatandaşları hedefe koyduğunu belirten Bülbül, “İkide bir Alevilik tanımı yapan, Alevilere don biçen, akıl veren, yönlendirmeye çalışan AKP zihniyeti pek ‘hayırlı ve uğurlu’ yürümüyor. Son yapılan açıklamalar ve bizlere yapılan açık saldırılar karşısında umursamaz tavırlar yeni ve daha büyük saldırılara davetiye çıkarıyor. Biz Alevi Bektaşi Federasyon ve bağlı kurumlar olarak bu saldırıları yapan kişilerin bir an önce bulunmasını istiyoruz. Aksi takdirde Alevilere yönelik herhangi bir saldırı ve katliamdan AKP hükümeti ve Başbakan sorumludur” diye konuştu. (Ankara/EVRENSEL)