Ana Sayfa Blog Sayfa 67

Tokat’ta 275 Cem Evi ve İktidarın Asimilasyon Oyunu MAHBİP DİLEK

13 yıldır Sesim Gazetesi olarak Alevi köylerinin sorunlarını, maruz kaldıkları ayrımcılığı ve yapılan haksızlıkları yerinde inceleyerek haberleştiriyorum. Köy köy dolaşıp halkı dinledim; yaşadıkları sorunları birebir gözlemledim. Ne yazık ki her gittiğim Alevi köyünden içim acıyarak geri döndüm. Çünkü karşılaştıklarım kabul edilemeyecek kadar ağırdı.

Geçen hafta Tokat’ta bir maden davasına gittim. Yine tanıdık bir manzara… Alevi köylerinin ve Alevi inanç merkezlerinin üzerine kurulmak istenen bir maden projesi. Ancak halkın kararlılığı sayesinde dava kazanıldı. Bu zafer, bölge halkının inancına, doğasına ve kimliğine sahip çıkma iradesinin sonucudur.

Dava sonrası köy muhtarlarının bir ricası oldu. Ertesi gün valiliğin Alevi köylerinin muhtarları ve Tokat’taki 275 Cem Evi başkanıyla büyük bir toplantı organize ettiğini söylediler. Katılmamı istediler ve ben de gittim.

Toplantıda Tokat Valisi ile iktidarın dünya genelindeki bağımsız Alevi örgütlenmelerini etkisizleştirmek amacıyla kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı vardı. Muhtarların ve Cem Evi başkanlarının talepleri tek tek dinleniyor, not ediliyordu. Ancak açık bir koşul vardı:

Bu talepler ancak bu yeni yapıya destek verilirse, üyelik sağlanırsa karşılık bulacaktı.

Bunu bizzat kendi kulağımla duydum.

Ve insan sormadan edemiyor:

Bu devlet Alevilere hiçbir şeyi karşılıksız vermez mi?

Yıllardır değişmeyen bir tabloyla karşı karşıyayız:
Aleviler hizmet istediğinde ya oy talep ediliyor,
Ya parti üyeliği şart koşuluyor,
Şimdi de AKP’nin kurdurduğu bu yeni yapıya destek dayatılıyor.

Bu gerçekten üzücü bir durum.

Oysa Aleviler bu ülkenin en dürüst vergi veren topluluklarının başında geliyor.
Devlete yük olmuyor; tam tersine katkı sağlıyor.
Ama hizmet talep ettiklerinde baskı, yönlendirme ve koşullandırma ile karşı karşıya kalıyorlar.

Aleviler eşit yurttaşlık istiyor.
Karşılıksız hizmet istiyor.
Başkaları gibi hak ettiği hizmeti siyasi bir bedelle satın almak zorunda kalmak istemiyor.

Tokat’ta yaşanan bu tablo, yıllardır süregelen asimilasyon politikalarının yeni bir yüzüdür.

Bizler tüm bu girişimlerin farkındayız.
Alevi halkı da farkında.
Ve artık kimse asimilasyonun ambalajlanmış, makyajlanmış haline kanmıyor.

Aşk ile…

Sesim Gazetesi ⌉ Alevi Haber Ağı

Dijital Çağda Yol’un Geleceği KENAN KÜÇÜK

Bugünün genç kuşağı artık yalnızca köylerdeki cemlerde büyüyen, pirlerin nefesiyle yetişen bir nesil değil; dijital dünyanın hızlı akışında şekillenen, bilgiye ve etkiye anında ulaşan bir kuşaktır. Kimliklerini, değerlerini ve meraklarını büyük ölçüde sosyal medya ve yapay zekâ üzerinden oluşturuyorlar. Bu nedenle Aleviliğin geleceğini korumak istiyorsak hem cemevlerinde hem de dijital dünyada gençlerle nasıl iletişim kuracağımızı yeniden düşünmek zorundayız.

Alevilik yüzyıllar boyunca sözlü kültürle aktarıldı. Cem meydanı, muhabbet, nefes ve pirlerin yol bilgeliği her zaman Yol’un temel direkleri oldu. Ancak bugün gençlerin çoğu Aleviliği önce cemevinde değil, YouTube, TikTok ve Instagram gibi platformlarda karşılarına çıkan içeriklerden öğreniyor. Bu alanlar boş bırakıldığında ise Aleviliği asimile etmeye çalışan kişiler tarafından üretilmiş eksik, çarpıtılmış ve yanlış bilgiler gençlerin zihnine yerleşiyor. Gençleri Alevilikten koparmaya yönelik girişimler, başka bir inanca ait ritüellerin Alevilikmiş gibi sunulması veya Aleviliğin başka bir dinin koluymuş gibi gösterilmesi, asimilasyon riskini doğrudan artırıyor. İşte bu, dijital çağın en görünmez ve en güçlü tehdididir.

Cemevlerinin rolü bugün her zamankinden daha belirleyicidir. Çünkü erkanların, öğretilerin ve Yol’un özünün farklı kuşakların anlayabileceği bir dille aktarılması gerekir. Gençler ağır, kapalı ve resmi anlatımlardan uzaklaşıyor; sade, açık ve yaşamla bağ kuran bir dili benimsiyor. Bu nedenle gençlere yönelik muhabbet ortamı onların dünyasına ve anlayacağı dile uygun şekilde oluşturulmalıdır. Gençlerin diliyle kurulan bu doğal ve samimi iletişim, Yol’un özünü geleceğe taşımada en etkili köprüdür.

Bugünün gençleri bilgiyi kitaplardan çok uygulama, deneyim, etkileşim ve yaratıcılık üzerinden öğreniyor. Sadece dinlemek değil; dokunmak, üretmek, tartışmak ve paylaşmak istiyorlar. Bu nedenle cemevlerinde genç kuşağa yönelik atölye çalışmaları düzenlemek, Yol’un geleceği açısından hayati bir ihtiyaçtır.

Geçmişte pirlerimiz, çağlarının olanaklarıyla gençleri sözlü kültür, muhabbet, görgü ve hizmet üzerinden yetiştiriyordu. Bugün ise bu öz korunarak çağın araçlarıyla güçlendirilmelidir. İşte atölyeler tam da bu noktada devreye girer.

Ancak cemevlerimizde yüz yüze eğitim tek başına yeterli değildir. Gençler günün büyük bölümünü dijital ortamda geçiriyor. Eğer cemevleri bu alanı boş bırakırsa dijital dünyadaki boşluğu başkaları doldurur ve gençler Aleviliği yanlış kaynaklardan öğrenmeye devam eder. Bu nedenle cemevlerinin sosyal medya hesapları yalnızca taziye, zengin menü, kahvaltı veya duyuru paylaşan sayfalar olmamalıdır. Asimilasyona karşı bilinçlendirici içerikler sunmalı; Yol’un özünü sade bir dille aktarmalı; cem, semah, rızalık, delil, lokma ve Yol’un felsefesini gençlere hitap eden kısa videolarla paylaşmalıdır. Genç pirler ve zakirlerin katılımıyla interaktif içerikler hazırlanmalı ve gençler sürece dahil edilmelidir.

Gençlerin Aleviliğe ilgisiz olduğu düşüncesi doğru değildir. Sorun ilgisizlik değil, gençlerin diliyle konuşmakta geç kalınmasıdır. Gençler cemlere geldiklerinde kendilerini anlayan, kabul eden ve yaşadıkları çağın diliyle konuşan bir ortam görmek istiyor. Onların beklentisi ağır ve kapalı ifadeler değil; sade, açık, samimi ve yaşamla bağ kuran bir anlatımdır.

Cem meydanına gelen gençler erkanın neden yapıldığını, her hizmetin anlamını ve rızalıkla görgünün yaşamla bağını duymak istiyor. Sadece izleyen değil; sürece dahil olan, soru sorabilen, kendini ifade edebilen bir ortam talep ediyorlar. Gençler için cem, sadece ritüellerin tekrarlandığı bir yer değil; Yol’un felsefesini anlayabildikleri ve kimlikleriyle bağ kurabildikleri bir alan olmalıdır. Bu nedenle genç pirlerin, genç zakirlerin ve gençlere yakın bir dil kullanabilen örnek kişilerin varlığı önemlidir.

Cemevlerimizde verilen yüz yüze eğitim muhabbet, sohbet, nefes, lokma ve rızalık üzerinden yürüdüğünde gençler kendilerini Yol’un bir parçası olarak hisseder. Gençlerin beklentisi cemde gördükleri her hizmetin neden yapıldığını bilmektir. Yol’un felsefesini, edebini ve özünü kendi anlayabildikleri dille duymaktır. Bu karşılandığında gençler Aleviliği benimser, içselleştirir ve gönüllü olarak taşır.

Gençlerin aidiyet hissetmesi için eğitim yalnızca bilgi aktarmakla sınırlı kalmamalıdır. Toplulukla bağ kurduklarını hissettiklerinde kimliklerini sahiplenir ve bilgiyi içselleştirirler. Bu nedenle cemevinde verilen eğitim ile dijital ortamda hazırlanan çalışmalar birbirini tamamlamalıdır.

Tüm bunları başarabilmek için kuşaklar arası çatışmaya yol açmadan, Aleviliğin temel kuralı olan “ele ele, el hakka” anlayışıyla cemevlerinde gençlere alan açmak, yönetimlerde söz sahibi olmalarını sağlamak ve en önemlisi onlara güvenmek gerekir. Çünkü yarının hakikatini koruyacak olanlar bugün doğru bir şekilde ulaştığımız gençlerdir.

Aşk ile

21.11.2025 Alevi Haber Ağı

Köln’de Kadına Yönelik Şiddet: Alevi Perspektifinden Önemli Panel

Almanya’nın Köln kentindeki Alevi Kültür Merkezi Porz, 22 Kasım 2025 Cumartesi günü saat 18.00’de kadınlara yönelik şiddet, taciz ve hayati tehlike içeren vakaların ele alınacağı bir panel düzenleyecek. Etkinlikte, şiddet vakalarının hukuki ve toplumsal boyutları tartışılacak. Son yıllarda Almanya’da artan aile içi şiddet, kadın cinayetleri ve sosyal medya üzerinden yaşanan taciz vakaları, etkinliğin önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor.

Panele, ceza hukuku alanında uzman Dr. Esma Çakır-Ceylan katılacak. Çakır-Ceylan, aile içi şiddet ve kadınlara yönelik suçlarla ilgili dava süreçleri, kadınların hukuki hakları ve acil durumlarda izlenmesi gereken adımlar hakkında bilgi verecek. Ayrıca, etkinliğe katılacak olan Lea Reisner (Die Linke) ve Carolin Kirsch (SPD) gibi politikacılar, kadın hakları ve sosyal destek mekanizmaları üzerine görüşlerini paylaşacak.

Alevi Kültür Merkezi Porz, kadınlara yönelik şiddetle mücadelenin bireysel çabalarla değil, dayanışma ve örgütlü bir toplumsal bilinçle mümkün olacağını vurguluyor. Etkinlik, özellikle gençler, kadınlar ve aileler için önemli bir farkındalık yaratma fırsatı sunuyor. Katılımın ücretsiz olduğu etkinlik, tüm ilgililere açıktır.

Gökay Akbulut, BK Strazburg Diplomasi Temsilciliği’ni Ziyaret Etti

Almanya Eyalet Parlamentosu Milletvekili Gökay Akbulut, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK) Strazburg’daki Diplomasi Temsilciliği’ni ziyaret etti. Ziyaret sırasında AABK Diplomasi Komisyonu yönetim kurulu üyeleriyle bir araya gelen Akbulut, Alevi toplumunun Avrupa’daki temsil gücünü artırmak amacıyla ortak çalışmalar ve projeler üzerine görüşmeler gerçekleştirdi.

Akbulut, AABK’nın Avrupa’daki en büyük göçmen örgütlerinden biri olduğuna dikkat çekerek, kurumun siyasal, toplumsal ve kültürel alanlarda aktif olmasının önemini vurguladı. “Alevi toplumunun demokratik değerleri, eşit yurttaşlık talebi ve toplumsal barışa katkısı, Avrupa’nın çok kültürlü yapısının vazgeçilmez bir parçasıdır” dedi.

Strazburg’daki temsilciliğin, yerel yönetimlerden Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’na kadar geniş bir alanda kritik bir rol oynadığını belirten Akbulut, temsilciliğin ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemiyle mücadelede önemli bir aktör olabileceğini ifade etti. Ayrıca, Alevi toplumunu güçlendirmeyi ve Avrupa çapında demokratik dayanışmayı büyütmeyi hedefleyen çeşitli öneriler üzerinde duruldu.

Görüşmede öne çıkan başlıklar arasında, geniş katılımlı ırkçılık karşıtı bir konferans düzenlenmesi, gençlere yönelik eğitim programları ve liderlik kamplarının hayata geçirilmesi, kadın örgütlenmesinde eşit temsili güvence altına alacak modellerin geliştirilmesi ve Avrupa’daki seçim süreçlerinde ortak çalışmalar yer aldı.

Akbulut, ziyaret sonrası yaptığı değerlendirmede, “Strazburg’daki bu buluşma, AABK’nın yalnızca kültürel bir yapı değil, Avrupa’daki demokrasi, eşitlik ve insan hakları mücadelesinin güçlü bir parçası olduğunu bir kez daha gösterdi” ifadelerini kullandı. Alevi toplumunun temsilini güçlendirmek ve daha demokratik bir gelecek inşa etmek için çalışmaların devam edeceğini belirtti.

DAD Kadın Buluşmasında Barış Mücadelesi Öne Çıktı

DAD’lı kadınlar, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’ne yönelik bir buluşma düzenleyerek barış sürecine dikkat çekti. Üsküdar İlçesi Bulgurlu Mahallesi’nde gerçekleştirilen etkinliğe DAD Eş Başkanı Kadriye Doğan katıldı. Programda, Pir İbrahim Erdoğan’ın okuduğu gülbeng ile sohbet başlatıldı.

DAD İstanbul Şube Eş Başkanı Mevhibe Akdeniz, katılımcılara 25 Kasım’ın tarihçesini anlatırken, Kadriye Doğan kadın cinayetlerine vurgu yaptı. Doğan, dünya genelinde kadın hakları konusunda yaşanan gerilemelere dikkat çekerek, “Kadın, yaşam demektir. Türkiye’de her ay 100 kadın katlediliyor” dedi. Ayrıca, Alevi çocuklarının eğitimde yaşadığı sıkıntılara da değinerek, “Bu bir eziyettir ve biz bu zulme halen maruz kalıyoruz” ifadelerini kullandı.

Doğan, Aleviliğin devletin himayesine girmemesi gerektiğine dikkat çekerek, “Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını istiyoruz. Devletin tüm inançlara eşit yaklaşması ve AİHM kararlarının uygulanması için mücadele veren bir derneğiz” şeklinde konuştu.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci konusuna da değinen Doğan, “Barış, Aleviler için en önemli meselemiz olmalıdır. Savaş ortamı, mevcut iktidarlara yarıyor. Evladını kaybeden bir kadın ‘ben barış istiyorum’ diyorsa, biz de bunu desteklemeliyiz” dedi. Yapılan konuşmaların ardından katılımcılara lokmalar dağıtıldı.

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği: 25 Kasım’da Kadın Mücadelesine Ses Veriyoruz!

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında yaptığı basın açıklamasında, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetin küresel bir insan hakkı ihlali olduğunu vurguladı. Açıklamada, şiddet sorununun yalnızca bireysel bir trajedi değil, aynı zamanda sistematik bir sorun olduğu belirtilerek, bu durumun mücadelelerinin temelini oluşturduğu ifade edildi.

Açıklamada, dünya genelinde devletlerin eril ve milliyetçi politikaları altında kadınların ağır bedeller ödediği, savaşlar ve ekonomik eşitsizliklerin kadınları hedef haline getirdiği dile getirildi. Özellikle Ortadoğu’daki krizlerin kadınları daha fazla etkilediği, Türkiye’de ise siyasi aktivist kadınların maruz kaldığı baskıların acı bir gerçek olarak hatırlatıldığı belirtildi.

Almanya’daki kadın cinayetleri ve ev içi şiddet vakalarının artışına dikkat çekilerek, devletin bu konuda daha etkin ve önleyici bir strateji benimsemesi gerektiği vurgulandı. Kadın sığınma evleri ve destek ağlarının yetersiz kaynaklarla çalıştığına da dikkat çekilerek, hükümetlerin bu sorunları çözmek için somut adımlar atması gerektiği belirtildi.

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, kadınların korunması için koruma mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini, erkeklere yönelik eğitim programlarının yaygınlaştırılması gerektiğini savundu. Ayrıca, göçmen kadınların özel risk altında olduğuna dikkat çekerek, devletin bu gruba yönelik koruma taahhütlerini artırması gerektiği ifade edildi.

Açıklamanın sonunda, kadın mücadelesinin her gün devam etmesi gerektiği, kadınların birbirine destek olması ve öz savunmalarını geliştirmeleri gerektiği vurgulandı. Kadına yönelik şiddete karşı ortak mücadele çağrısı yapılarak, erkeklerin de bu konuda sorumluluk alması gerektiği belirtildi.

Ulusalcı Propagandada Saldırganlık ve Pervasızlık Şükrü Yıldız

Son günlerde Türkiye’de en çok tartışılan başlıklardan biri yürüyen demokrasi ve barış süreci. Ama her gündeme geldiğinde olduğu gibi, bugün de aynı duvara çarpıyor. Çok net, bir ırkçı dalga yeniden hortlamış durumda. Özellikle ulusalcı-kemalist çevrelerin sosyal medyada yürüttüğü propaganda dili artık iyice saldırganlaşmış, pervasızlaşmış halde.

Biz yıllardır söylüyoruz, Sosyal medya trollerini biraz takip ederseniz, hangi hesabın kimden beslendiğini herkes anlıyor. Bu yüzden bugün ortaya saçılan nefretin kaynağını görmek de zor değil. Örgütlü bir kesim, tam da bu barış ve demokrasi tartışmalarının ortasında süreci baltalamak için elinden geleni yapıyor. “Toplum hazır değil”, “Bu iş çözülemez”, “Bunlar isyancıydı” gibi cümleler, aslında 100 yıldır sürdürülen inkar siyasetinin bugünkü versiyonları.

15 Kasım… Seyit Rıza ve arkadaşlarının Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilişlerinin 88. yılı. Avrupa’nın birçok kentinde ve Türkiye’nin birçok şehrinde anmalar yapıldı. Bu anmaların görüntüleri, fotoğrafları, paylaşımları sosyal medyaya yansıyınca, ulusalcı kesimin nasıl bir nefret kusmaya başladığını hep birlikte gördük.

Eskiden bu dil biraz örtülmeye, biraz görmezden gelinmeye çalışılırdı. Bir şeyler söylenir ama üstü kapatılırdı. Bugün artık maskeler düştü. Bir dönem Cumhuriyet Halk Partisi’nin önemli isimlerinden Onur Öymen’in kurduğu o cümleyi hatırlayın, “Dersim’de analar ağlamasın diye mi düşündük? Ağlasın.” O anlayışın hiç değişmeden devam ettiğini açık açık izliyoruz.

Dem Parti’nin yaptığı anma paylaşımını çoğunuz gördünüz, “Seyit Rıza ve arkadaşlarını andık, çıralarımızı yaktık.” dediler. Mesele bu açıklamanın içeriğinden çok, altına dökülen nefret dilidir. Bakıyorsunuz, troll hesaplar tek ağızdan bağırıyor, “Dersim diye bir yer yoktur! Tunceli’dir!”, “Seyit Rıza tescilli vatan hainidir!”

Bu dil sadece bireysel nefretin dili değil; devletin 100 yıldır işlediği resmi tarih kalıbının bire bir yansımasıdır. “Dersim yok, Tunceli var.” demek, oradaki halkın kimliğini, kültürünü, inancını yok saymaktır. Bu dünyanın hiçbir yerinde kabul edilmeyecek açık bir ırkçılıktır.

Bugün “ulusalcı sol”(Nazi) diye kendisini tanımlayan kesimin kullandığı dil, uluslararası faşist rejimlerin diliyle birebir aynı. Aynı tekçilik, aynı inkar, aynı asimilasyon politikası.

Burada şunu görmek gerekiyor, Türkiye’de yaşanan pek çok sorunun temelinde bu zihniyet yatıyor. Teklik dayatması. Kimlik inkarı. Asimilasyon. Üstelik bu politika sadece bir ideolojik grubun değil; sağından soluna, milliyetçisinden siyasal İslamcısına kadar çok geniş bir mutabakatın ortak anlayışı. Mesele Kürt ve Alevi olunca, tablo bir anda netleşiyor. O ana kadar birbirine muhalif görünen kesimler, birden aynı cümleleri kurmaya başlıyor.

Uluslararası hukuka göre, soykırım tanımına giren maddelerden sadece biri bile uygulanmış olsa “soykırım”dan söz edilebilir. Dersim’de ise neredeyse hepsi aynı anda uygulandı, zorunlu göç, sivil katliam, yaşam alanlarının yok edilmesi, çocukların ailelerinden koparılması, inanç yasakları… Ve unutmayalım, Soykırım suçunda zaman aşımı yoktur.

Bunca belge, bunca tanıklık ortadayken hâlâ inkarcılık devam etmektedir. İhsan Sabri Çağlayangil’in kendi ağzından verdiği meşhur röportaj ortada, “Mağaralara gaz verdik, fare gibi zehirlendiler.” Bu kadar çıplak bir itiraf hâlâ inkar ediliyorsa, bilin ki katliam değil; o katliamı üreten zihniyet savunuluyor. Bu insanlar, açıkça şunu demek istiyor, “Onlar öldürülmeyi hak ediyordu.” İşte bu cümle, tarihteki bütün faşist rejimlerin ortak cümlesidir.

Buradan bir başka kritik noktaya geçelim, Mustafa Kemal’i bütün bu süreçlerin dışına itme çabası. Ne deniliyor? “Hastaydı.”, “Haberi yoktu.”, “Sorumlu başkalarıydı.” Soralım, Ararat’ta da mı hastaydı? Zilan’da da mı hastaydı? Şeyh Sait’te, Beytüşşebap’ta, Koçgiri’de de mi yoktu? Hepsinde mi tesadüf? Hepsinde mi habersiz? Bu söylem, tarihsel gerçeklikle uyuşmuyor. Çünkü bütün bu süreçlerin altında, devletin en üst düzey karar mekanizmasının imzası var. Belgeler de, arşivler de, resmi kararlar da bunu gösteriyor.

Cumhuriyetin kuruluş ideolojisi “tek dil, tek din, tek kültür” üzerine kuruldu. Alevilerin, Kürtlerin, Asurilerin, Arapların, farklı inanç topluluklarının kimlikleri reddedildi. Eğitim sistemi buna göre şekillendirildi, tarih kitapları buna göre yazıldı.

Bugün sosyal medyada gördüğümüz nefret dili, işte bu ideolojik eğitimin doğrudan sonucudur. Bir haber spikeri sosyal medyada şöyle yazmış, “Türk ve Atatürk düşmanı olanlar, Malazgirt’te yendiğimiz, İstanbul’da fethettiğimiz, Çanakkale’de bozguna uğrattığımız düşmanların Anadolu’da kalmış tohumlarıdır.” Bu cümle, bir halkın tamamını düşmanlaştıran, onları “temizlenmesi gereken yabancı artıkları” gibi gösteren bir zihniyeti ele veriyor. Üstelik bu sözleri söyleyen sıradan bir troll değil; ekran önünde haber sunan bir medya çalışanı.

Bu kişi haber anlatırken nasıl objektif olabilir? Bu kişi Alevinin, Kürdün, Ermeni’nin, Rum’un varlığını eşit ve insanca nasıl kabul edebilir? İşte bu nedenle “kılıç artığı”, “Ermeni dölü”, “Yunan tohumu” gibi insanlık dışı hakaretler hâlâ dolaşımda. Devletin inkarı ile toplumun nefreti birleşince, ortaya böyle vahşi bir tablo çıkıyor.

Bazı hesaplar Alişer için “Rusların adamıydı, Koçgiri isyanının sorumlusuydu” gibi cümleler kuruyor. Bu dil, bir halkın özgürlük ve varlık mücadelesini gayrimeşru göstermeye çalışan klasik propaganda dilidir. Oysa bir halk, kimliğini ve inancını savunuyorsa; bu ihanet değil, en doğal hakkıdır. Eğer bu ihanetse, o zaman insanlık onurundan söz etmeye gerek kalmaz.

Tam da bu noktada Alevi toplumuna yönelik başka bir manipülasyon devreye giriyor. Alevi toplumunu devlete göre yeniden şekillendirmeye çalışan figürler var. Rıza Zelyut bunlardan sadece biri. Aleviliği devletin resmi ideolojisine uyumlu göstermeye çalışıyorlar. Ne diyorlar? “Alevilik Mustafa Kemalcidir.”, “Aleviler şöyledir, böyledir.” Hayır. Alevilik biat dini değildir. Alevilik, devletin ideolojisine göre tanımlanamaz. Alevilik, adaletin, hakkın, eşitliğin ve insan onurunun yoludur. Bu tarihsel çizgide Seyit Rıza da, onunla birlikte direnenler de bu yolun direnen yüzüdür. Onların hedefi sadece Dersim’i değil; inancı, kimliği, varlığı savunmaktı.

Bugün devlete yakın duran bazı isimler Alevi oldukları için değil, devlete biat ettikleri için öne çıkarıldı. Bu, tarihte başka halklarda da gördüğümüz klasik bir yöntemdir.

O dönem gazete manşetlerinde “Seyit Rıza hesap veriyor” diye atılan başlıklar, bugün yeniden “belge” diye sosyal medyada dolaştırılıyor. O manşetlere bakıp, sanki Seyit Rıza devlete yalvarmış, diz çökmüş gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlar. Oysa katliam sürecinde görev alanların anıları da, siyasi tanıklıklar da, halk hafızası da bize başka bir şey söylüyor. Ve Seyit Rıza’nın o meşhur sözünü unutmamak gerekiyor, “Sizin yalanlarınızla baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de diz çökmedim, bu da size dert olsun.” Bu sözün ağırlığı bile, bugün kurulan bütün propagandayı yerle bir etmeye yeter.

Tarih, henüz kapanmış bir defter değildir.

ALİ SİZE YAR OLMAZ ÖZGÜR KAPLAN

Alevilik, bilimin, akıl ve vicdanın rehberliğinde yeniyi yaratabilme cüretidir. Alevilik kendi kökleri üzerinde, her türlü şiddete, asimilasyona ve dejenerasyonlara rağmen yeni filizler açabilen kadim bir inançtır. Geçmişi ile gurur duyarken, buna kuru lafazanlık ya da kof beylik sözlerinden ibaret bakmayıp, tarihte yapılanlar ile de yetinmeyerek başta yol ulularımızı ve yaptıklarını rehbere (okula) dönüştürerek inancını geleceğe taşımasını bilmiştir. Bunca birikimin ve kemalet sahibi bir halkın yaratılması, bu halkın öz tarihini okula dönüştürmesi ile olmuştur.

Bizim açımızdan yol ulularımızın her biri, bilim ile gidilen yolun kendisidir ve dahası onların şahsiyetleri bizatihi dört kapı kırk makam okuludur.

Örneğin; Yezidlik kimliğine göre Ali biat etmeyen bir asiyken, biz Aleviler için Ali yaşamın kaynağı olan ANA/SIR’dır…

Yani Aleviler açısından zalimliğin, zorbalığın adı Yezid’lik iken, onlara karşı direnenlerin rehberi Ali’dir.

Ali, adalet, bilim, eşitlik gibi insana özgü erdemlere giden yol olmuştur.

Her dönemin Yezidi varsa Hüseyini de var derler. Bu söz de Ali’dendir.

Kendini sürekli geliştirerek yaşadığı çağın ötesini hedefleyen, kadına, çocuğa ve doğaya eşit bakan inancın Alisi yoksula yoldaş olandır.

72 millete bir nazarla bakanların rehberidir Ali…

Bu bağlamda biz Alevilerin varlığı, herhangi bir dinin içinde mi dışında mı türünden sığ yaklaşımlara sığdırılamaz.

Nesimi’nin; ”Bende var iki cihan, ben bu cihana sığmazam.”

sözlerini hatırlayalım. İki cihana sığmayan Alevilik, nasıl olur da herhangi bir dine, mezhebe, siyasete sığabilir? Çünkü biz, Musa ile Tur dağında buluşup, bir gece Meryem’e mihman olup, Hz.İsa’nın öz babasıyız diyebilen öğretinin ta kendisiyiz. Yani biz, bir kandilden bir kandile atılıp yeryüzüne saçılan ışığın içindeyiz. Dinlerin değil insanın içindeyiz.

Aleviler, zalime karşı direnirken ALİ’yi rehber bilir. Başta evlerinin ve tüm kutsal mekanlarının baş köşesine onun temsili resmini asar.

Bizim açımızdan Şah Hüseyin’e ihanet eden de bir, Pir Sultan’a gül atanda bir. Ama Hz.Ali’yi tek başına Zülfikardan ibaret gören ve bizi bizim Alimizden koparmaya çalışanda birdir.
İhanet’de profosyonelleşmiş.!

Zamane yezitlerinin yeni saldırı silahının adı, ”Alisiz Aleviler” söylemidir. Osmanlı devleti, başta serçeşme olmak üzere yüzlerce dergahımızı işgal etmişken, şimdi onun izinden gidenler hızlarını alamamış olacak ki, bir arada durma sebebimiz olan Ali’yi bizden koparmaya çalışıyorlar. Yani bizi sembolsüz bırakarak dağıtmak istiyorlar. Üstelik bunu zamane yezitlerine karşı halkımızı aydınlatarak mücadele eden Alevi kurumlarımızı hedef alarak yapıyorlar. Çünkü bizim yeniden bir araya gelmemizden iri ve diri olmamızdan korkuyorlar.!

Evet korkaksınız çünkü bizim Alimiz, sizin taraf olduğunuz zihniyete karşı mücadele etti.

Çünkü bizim Alimiz, yoksula yoldaş, mazlumun yanında, zalimin tam karşısındadır.

Çünkü ALİ Yar’dır yaradandır.

Çünkü Ali bize rehberdir.

Ali Alevilerin adalet ve direniş sembolüdür.

Bizi ALİ’ye el etmeye çalışıyorlar.

Ama ALİ size yar olmaz.

Tüm kurumlarımız ve kadrolarımızla, zamane yezitlerine karşı direnmeye devam edeceğiz.
Bu böyle biline..

alevi haber ağı

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Farkındalık İçin Panel Düzenleniyor

Kreis Gross Gerau (Gustavsburg) Cemevi Kadınlar Birliği, kadına yönelik şiddete karşı farkındalık yaratmak amacıyla 28 Kasım 2025’te kapsamlı bir panel düzenleyeceğini duyurdu. Etkinlikte, alanında uzman konuşmacılar kadın mücadelesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve şiddetle mücadele politikaları üzerine değerlendirmelerde bulunacak.

Panelde yer alacak konuşmacıların, toplumsal farkındalığı artırarak dayanışmayı güçlendiren ve mücadeleyi ortaklaştıran birer ses olacağı vurgulandı. Cemevi Kadınlar Birliği, tüm üyeler, kadınlar, erkekler ve gençleri bu anlamlı etkinliğe davet ederek, birlikte mücadele etme iradesini yükseltmek için önemli bir buluşma olacağını belirtti.

Birlikte güçlenme vurgusu yapan Kadınlar Birliği, “Varoluşumuzla, dayanışmamızla ve sesimizle bu günü birlikte güçlendirelim. 28 Kasım’da buluşalım, birlikte çoğalalım, birlikte güçlenelim.” ifadeleriyle çağrısını sonlandırdı.

Etkinlik, 28 Kasım 2025’te Kreis Gross Gerau (Gustavsburg) Cemevi’nde gerçekleştirilecek.

Asli Mekân İkrarın Kendisidir: Alevilikte Dil ve Kimlik Felsefesi DENİZ YILDIZ

İnsanın Sözü, İnancın Yolu

İnsan özne olarak varlığının farkına vardığı an, Dili ile bir bütünlüğe bürünür. Dil, sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda öznenin kendilik bilincini kurduğu asli mekândır. Asli mekansa ikrarın kendisidir. Dil, “öteki”nin varlığını somutlaştıran en güçlü kanıttır. Ötekiyle kurulan iletişim ve ilişki, bireyin özne olduğunu ve kendini gerçekleştirdiğini gösteren temel eyleme dönüşür.

İnsan, toplumsal bir varlık olarak var olurken, konuşmaya evrildiği an, kendi benliğinin bir özne olduğunu fark eder ve kendini gerçekleştirme sürecini başlatır. Bu süreçte Dil, direnişin ve sürekliliğin taşıyıcısı olur. Geçmişi geleceğe aktararak, unutulmaya ve yok olmaya karşı kültürel bir direnç gösterir. Kendini gerçekleştiren özne, bu direniş içinde kimliğini inşa eder ve bu kimlik, insana dilin kendi varlık sebebi olduğunu hatırlatır.

Bir dilin mekanizması, anlaşılabilir ve var olabilme kapasitesini kazanmak için kök saldığı kültür ve inanç sistemleriyle şekillenir. İnanç, dilin anlam evrenini derinlemesine biçimlendiren kurucu bir unsurdur.

Hakk’ı Dilde, Canı Kâinatta Arama

Bedende inancın dile yansıması, toplumsal hafızayla bütünleşerek Alevi hakikatinde sözlü geleneğiyle devam etmiştir. Alevi yolunda, inanç dili Batıni yaklaşımlarla yoğrulur; bu, zahiri kurallardan çok, manevi ve mistik anlamlara odaklanmayı gerektirir. Günümüzde ise pek çok din ve inanç sistemi, dili kutsallaştırarak, kendi dilini biricik ve mutlak kabul etmiş; onu günlük yaşamın bağlamından uzaklaştırmıştır.

Buna karşın, ana dil ile yapılan ibadet, duygu dünyasında bir coşku ve yücelme hali yaratır. Alevilik ise sözlü geleneğiyle inancın dilini doğayla birleştirmiş ve Hakk’ın parçası olan kâinatı kendinden ayırmamıştır. Bu anlayışı, Suyun dahi bir canı olduğuna inanan Alevi canlar, “Can” kavramını kendinden sayarak hakikatle bütünleşmiş, inancın dilini “Can Can’a Birlik” (Vahdet-i Vücut) inancıyla iç içe geçirmiştir.

Bu felsefe, Seyyid Nesîmî gibi ulu ozanların deyişlerinde en radikal ifadesini bulur: Sûretim İncil midir,
Mânâda Kur’an mıdır?
Cismim sırr-ı Kibriya’dır,
Ol insana sığar, bil sen onu.
Dostun sırrını dilde ara,
Açılan her harfte ara.
Nesîmî’den sorarlar bu sırrı,

Der ki: Can içinde candır bu ten. İşte bu deyişler ve nefesler, inancımızın kalbi olan Cem Erkanlarında can bulur. Pirler, Dedeler ve Zâkirler, deyişleri sazın telleriyle makama dökerek, Hakk’ın sırrının uzakta değil, insanın kendi özünde saklı olduğunu canlara aktarır. Pirlerin deyişlerle inancı anlatması, hem bir ibadet hem de sözlü bir mektep işlevi görür.

Alevilikteki bu dil duruşu, aynı zamanda tarih boyunca süren bir kimlik ve direniş kavgasıdır. Egemen dillerin dayatmasına karşı, deyişlerin ve nefeslerin halkın diliyle söylenmesi, inancın halkın bağrından çıktığını gösterir. Baskı dönemlerinde de deyişler, açık anlamları dışında gizli şifreler taşıyarak inancı koruyan bir kalkan olmuştur.

Kürt Alevi Canlar için ise bu duruş, iki koldan verilen bir savaştır: Birincisi, dini dogmalara karşı Alevi öğretisini korumaktır. İkincisi, anadili Türkçe olmayan bizler için, Kürtçe gibi anadillerin ve sözlü kültürün de asimilasyon tehlikesine karşı deyişler ve hikâyeler aracılığıyla yaşatılması bir zorunluluktur. Bu durum, inancın kendi hakikatiyle olduğu kadar, dilsel ve etnik kimliğiyle de ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu gösterir.

O yüzdendir ki, baskın dinler tarafından hakikatimizden koparılma, yok etme çabaları ve kutsal mekânlara yabancılaşma başlamıştır.

Ancak Alevi yolu, tüm bu çeşitliliğe rağmen şunu haykırır: Yol bir, sürek binbirdir!